uçuk mavi, güneşli saRı
to galvanize!
come on come on come on…
Ve hatta
tick tick tock it’a q quaerter to two
and i’m done. i’m hanging up on you
ben tanıyorum bu kahkahayı evet.
Sabah. Kahvaltıyı geç. Geçme dur. Buz gibi bir meyve suyu. En karışığından en turuncusundan. Bol bol su evet. Böbrekleri çalıştırmak gerek.
Sonra masaj. Sa
ç diplerinden ayak uçlarına kadar. Yok tam tersi yahu ayak parmaklarından saç diplerine. Vanilya kokulu yağlar, usta parmaklar, ne kısık ne yüksek bir piyano sesi fonda, çalan kim bilemedim… Yo hayır mayışıp kalmak yok. Sapsarı bir yaz günü. Boşver ultra-viyole saatleri geç şezlongdaki sıcak havlunun üzerine. Tanrım ne kadar güzelim! Güneş her hücremi ısıtıyor, yakıyor. Üşümüyorum hayır, cape town’dayım. Cape town mı?Güzeeell. I love this game! İşte şimdi bacardi breezer. Karpuzlu evet, en çok karpuzlu!
Evet böyle.
Tatil evet. İhtiyaç evet. Huzur evet. Karar, hepsinden önce...
Dibine not: Tanrım biliyorum konuşuyorsun benimle. Ben 99 isminden isim seçemiyorum sana. Seçsem sanki bir yalakalık hali. Hep işim düşünce geliyorum kapına. Yeterince şükretmiyorum sana. Yaşattıklarına. Ondan işte bu tanrım resmiyeti. Ama konu bu değil şimdi. Hani bir hikâye var ya ateistin biri ağacın altına oturtmuş (bu hikâyedeki kahraman ateist, mekân ağaç altı olmayabilir, tamamen uyduruyor olabilirim ama mühim değil bence) “hey tanrı” demiş “bana varlığını ispatla, göster kendini” demiş, yaprak düşmüş ağaçtan, fark etmemiş, “dokun bana hissedeyim” demiş, omzuna kelebek konmuş falan falan işte. Günler sonra ilk kez çalan telefonlar. Konuşulan yepyeni cümleler, hiç cümle içinde kullanılmamış o sözcükler. Ses verdin bana, konuşuyorsun benimle, yol gösteriyorsun diğ mi?
Ama! işte hep “ama” var sonunda hala. Çünkü hep böyle “hadi canım” zamanlarımda “ama şimdi olmaz ki, hem ben yapabilir miyim ki?”ler yolluyorsun bana. Anlıyorum. Ama… ama işte lanet olsun bana. Hep “ama”…
