Rutin laci
Alışıyorum. Nasılda “tembel” bir duyguymuş bu alışkanlık. Bir o kadar da güzelmiş meğer. Hala çabalamam gerekirken ben nasılda kaygısız gezip, tozup alışveriş yapabiliyormuşum alışınca. Şimdi baktım da mayısta başlamış bu vaziyet. Giderek artıyor, kaplıyor içimi. Yani evet hala manevi olarak tatmin etmiyor beni yaptığım iş. Ve hatta maddi olarak da. Ama... Aması ne bilmiyorum. Alışıyorum işte. Yaptığım işe. Aileme. Başını sonunu, gidişini değiştirmeden ve değiştirmeye çalışmadan yaşamaya, alışıyorum.
Bir hafta sonu akşamı mesela. Cuma mı? Değil herhalde cumartesi akşamı. Akşamın geç saatleri. Birlikte yeni çalışmaya başladığım bir adam. Kafamızı bilgisayarlara gömmüşüz. Ben yeni bir raporlama mantığını çözmeye uğraşıyorum. Saat onda mail geliyor. İçinde kocaman kocaman excel dosyaları, o dosyalar bize diyor ki, daha gece onikiye kadar buradasınız gençler, hafta sonu diye erkenden kaçmak yok. Aynı mailin üzerinden bir mail daha “hadi kalk bi’şeyler atıştıralım bu gece uzun olacak.” Hiç cevap yazmadan “kalktım” diyorum yanına gidip, omzuna dokunarak. 3 gündür değil 3 yıldır birlikte çalışıyoruz sanki. Öyle bir alışmak, öyle bir benimsemek, kabullenmek hali ki üstümde ki tarifi yok.
Tost hamburger bi’şeyler atıştırıyoruz, havadan sudan şeylere gülüşerek. Yemekler bitiyor, terasa çıkacağız, o sigara içecek ben kahve. Masada iki tane küçük tepsi, 2 tane yaka kartı, 1 sigara paketi, 1 çakmak, 4 tane telefon var. Mümkün değil hem tepsileri hem ıvır zıvırları alamayız elimize. Tepsileri bırakıp geri gelsek, en 3 dakika zaman kaybı. Ki işimiz zaman artık 0:01:01 sn.nin hesabını veriyoruz o koca koca excellerde. O da bunları düşünmüş olacak, bir masadaki ıvırzıvırlara bir de bana bakıyor, tepsileri alıp “ben tabakları bırakırım” derken göz kırpıyor. Arkasından bakakalıyorum. Kalakaldığım epi-topu 3-sndir herhalde. Ben elinde tabaklarla mutfağa doğru giden muzur bakışlı genç bir adam görüyorum. Bu gördüğüm eski bir anı mı, gerçek olmasını istediğim yepyeni bir hayal mi acaba diye düşünemeden, arkasını dönüyor, “sen de masayı sil dermişim” diyerek gülüyor, güldürüyor beni, kontrolsüz bir kahkaha atıyorum. Etrafta kimseler yok. Olsalar da göremezler herhalde kafamın üstündeki düşünce balonunu. Görseler de bilemezler ki A.nın o balondaki noktalı boşlukları doldurduğunu. Terasta elimizdeki akıllı telefonların hangisi daha akıllı, tartışıp duruyoruz. “Blackberry bold’un trackballu Iphone’un dokunmatik ekranını döver ama Iphone’un internet deneyimi hepsine onbasar” diyerek anlaşıyoruz. “İnternet deneyimi ne biçim ifade lan” diye gülüşürken fazla oyalandığımıza kanaat getiriyoruz. Tekrar işe dönüyoruz. Asansörde beyaz gömleğinin düğmelerini incelerken fark ediyorum ki o, “tabakları” değil, “tepsileri bırakıyorum” dese olmayacaktı bunların hiç biri. Ve fark ediyorum ki, onunda böyle bir “eski anısı” olmasa tamamlamayacaktı o cümleyi “sen de masayı sil” diye.
Tekrar işin başına dönüyoruz. Exceller o kadar kocaman ki dahasını düşünecek halim yok. Unutuveriyorum. Yalnız 1 saat kadar sonra kafama bi’şeyler takılıyor. Sanki büyük bir hata var raporların birinde. Arkamdaki arkadaşa soruyorum, “hımm haklısın galiba, A.ya bir sorsana en iyi o bilir” diyor. A. da su almaya kalkmış. “Biri beni mi çağırdı?” diye damlıyor masaya. “baksana” diye başlıyorum. Bir elimde mouse hızlı hızlı geziyor sayfalar arasında, diğer elim ekranda bi’takım sayılar gösterip duruyor. Ve çenem hiç durmuyor. Önce öğrencisinin ne sormak istediğini çoktan anlamış, hevesini kırmamak için sözünün bitmesini bekleyen bir öğretmen ifadesiyle dinliyor. Dinlerken, gözlerini benden ve ekrandan hiç ayırmadan, masanın sağındaki çubuk krakere uzanıyor, yemeye başlıyor. Sanki o çubuk kraker paketi yüzyıldır oradaymış ve o da yüzyıldır her akşam gelip oradan çubuk kraker yermiş gibi bir hali var. Rahatlık? Samimiyet? Doğallık? Beynime sus komutu veremiyorum, altı üstü çubuk kraker yiyor adam! Ben cümlemi bitirince şaşırıyor bir an. Hakkaten bir hata var gibi. Çubuk kraker paketini tam aldığı yere bırakıp yaklaşıyor. Bir karış bile yok aramızda. İçime çekiyorum kokusunu. Teni, teri, belli belirsiz sabahtan sürdüğü aftershavein dip notaları doluyor içime. Boynundan öpmemek için ne alıkoyuyor beni bilmiyorum. Yoo biliyorum, diğerleri yüzünden öpmüyorum onu boynundan koklaya koklaya. Yalnız olsak neler olurdu bin tane sahne geçiyor kafamdan. Ve en çok böyle zamanlarda seviyorum kendimi. Kafamın içinde bunlar olup biterken, o’nun anlattığı hiçbir şeyi kaçırmıyorum. Sorunu çözüp, bana açıklayınca, tekrar doğrulup çubuk kraker paketinin dengesini hiç bozmadan birkaç tane daha alıyor içinden. “..........mış yani doğru mu anlamışım.” Elindeki son parçayı da ağzına atıp, “evvet aynen öyle” diyor. Çubuk kraker bitiyor, sorun çözülüyor. “eee çay yok mu ya?!”
Nasıl yani ya? Bir adam, bu adam bunu nasıl yapıyor? Neden yapıyor? Ne yaptığını farkında mı tam olarak? Değil tabi ki. Ben bile ifade edemiyorum ki bunu.
Eve bırakayım diyor. Yoo teşekkür ederim diye başlamışken düşünce balonum beni istanbul’da hiç kimsenin eve kadar bırakmadığını söylüyor. “niye hiç kimse bırakmaz mı seni eve, gizli mi senin kovuğun” diyor. Nasıl bir şaşkınlıksa gözlerimdeki gülüyor yine hınzırca. Yarın işin var mı?
Yok.
Bi’kahve içeriz o zaman.
Olabilir.
Haberleşiriz.
Haberleşmiyoruz. Ben aramıyorum. O da mail atmıyor. Sonra hafta başı, ‘aramadın’ diyor, ‘senden de ses çıkmadı’ diyorum. ‘E telefonun yok ki ben de ses vereyim.’ Haklı aslında. 1dk diyerek yöneticisini koridorda yakalıyor. Masadaki telefonunu alıyorum. Numaramı kaydediyorum. Geri dönerken telefonunu kurcaladığımı fark ediyor. ‘ben bugün kurumsalla toplantıda olacağım, haydi sana kolay gelsin’ deyip çıkıyorum. 10-15 dk. sonra mesaj geliyor. Mesajlaşıyoruz bir süre. Araşıyoruz. Şirkette pek karşılaşmıyoruz.
Aaa oldu gibi, sanki, galiba. Böyleydi diğ mi bu işler, demeye kalmadan...
Küt! Kesiliyor telefonlar. Bıçak bile değil, jilet gibi. Fol yok yumurta yok ilişki yok iletişim yok.
Hiç bi’şey sormuyorum. Bir süre selamlaşmıyoruz şirkette. Sonra bugün beni yalnız yemek yerken görüyor. Teklifsizliğinden eser yok, izin alıp oturuyor masama. Tatile çıkacakmış onu anlatıyor.
Alışıyorum. Bu adamlara bile alışıyorum artık. Acımıyor artık, acıtmıyor hiç biri. İşin kötüsü “lan ben de mi bir bokluk var” diye bile düşünmüyorum artık. Öyle bir alışmak işte. Artık hiç bi’şeyin eskisi gibi olamayacağını, mutlu kırmızıların benden çok uzaklarda olduğunu biliyorum artık. Kabullendim ve alıştım buna.
Alışıyorum. Uyandığım günün diğerinden farklı olmayacağını biliyorum ve bunu beklemiyorum ve buna alışıyorum
Ve hayır hiçte kötü değil bu alışkanlık. Üzülmüyorum artık. Değişmeye de gitmeye de çalışmıyorum. Sonrasını düşünmüyorum ve sorularımı azaltıyorum yavaş yavaş. İngilizce sınavını veremezsem beni neler bekliyor, bunu hiç düşünmedim mesela. Öylesine rahatım ki...
Gelişine vuruyorum bakalım. Bu sefer neler olacak?
