Cuma, Ekim 15, 2010

blue ending

Bu son yazı olsun artık…
Şikâyet eden, sızlanan, halinden memnun olmayıp habire bir şeyleri değiştirmeye çalışan bu aptal şişko kızı gömelim buraya... Görmeyelim bir daha!

Madem “ne zaman geliyorsun” sorusuna bile bir cevabım yok benim, susayım artık…
Ama son bir kez sızlanayım istiyorum ağız tadıyla…

Part I
Geçen Cuma’ydı. Çarşambadan beri üzerimde bir halsizlik vardı zaten. Cuma günü okuldan erken çıkıyorum ya bütün gün yatarım geçer diye düşünmüştüm. Hava günlük güneşlik olmasına rağmen üşüyordum. Oda arkadaşıma sordum önce “ateşimi var mı” dedim. “ay ben anlamam ki” falan dedi kaynattı konuyu. Üzerime en kalın kazaklarımı giyip yatağın içine girdim ve sevgilime mesaj yazmaya başladım. O cevap verdikçe üşümem artıyordu sanki, çoraplarımı ve patiklerimi üst üste giydim ama dişlerim birbirine vuruyordu. Ateşim vardı ama ateş düşürücü hiçbir şeyim yoktu. Muhtemelen terli terli spordan dönerken yediğim rüzgar hasta etmişti beni ama bunları düşünmüyordum o anda.
Sevgilime anlatmam gereken şeyler vardı ve ben daha konuyu oraya bile getiremeden, “sen beni Amerikan rüyasına sattın”, “ben artık çıkardım seni hayatımdan” lar başlamıştı. Öyle çok üşüyordum ki yorganın altından çıkmaya üşenmesen eldivenlerimi bile takacaktım. Sonra oda arkadaşımın bana seslendiğini duydum, sesi çok uzaktan geliyordu sanki. Yorganı açtığını hissettiğimde 'kapat şunu' diye bağırmak istemiştim ama sesim çıkmadı. Birkaç yıl önce de böyle ateşlenmiştim, onu da yazdım sanırım buralara, babamın elinde buzlarla çaresiz bana baktığını ve annemin, benim 'çok üşüyorum n’olur yapmayın'larıma aldırmadan o buzlarla benim ateşimi düşürmeye çalıştığını hatırlıyorum hayal meyal. Ama Cuma gecesi hastanede uyanana kadar neler olduğunu hayal meyal bile hatırlamıyorum. Volkan ağbi’nin beni kucakladığı bir sahne var. Sonra oda arkadaşımın arabanın içinde beni soymaya çalıştığı başka bir sahne var. Hastaneye girerken bir yere bacağımı çarptım onun acısı var ama nasıl olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Ha bir de cevap veremediğim son bir soru var “sen ne zaman döneceksin?” Volkan ağbi’nin söylediğine göre hastaneye gelirken ve oradayken sürekli sayıklıyormuşum. Birkaç gün sonra “ne sayıkladım ben o akşam?” diye sorduğumda “bir ara bir şeylere cevap vermeye uğraşıyordun, erkek arkadaşındı herhalde ama anlamadım” diyor, “bir arada babanla konuşuyordun galiba” diyor. “Nerden anladın babamla sevgilim olduğunu” diyorum. “Ya o değilde senin insuarance card amma iş açacaktı başımıza ha” diye gülerek konuyu değiştiriyor. O ruh haliyle kim bilir neler sayıkladım adamın yanında… O beni utandıracak hiçbir şey söylemeden konuyu değiştiriyor…

Birkaç saat sonra üzerimde aptal bir pijamayla uyandıp volkan agbi’yi ve bizim diğer evdeki kızlardan s. yi baş ucumda gördüğümde önce hastanede olduğumu idrak edemiyorum. Sonra yanımdaki perdeyi görünce bir an oradan Foreman ya da Chase çıkacakmış gibi geliyor, kendi kendime gülüyorum… uyandığım halde hiçbir şey söylemeden güldüğümü gören herkesin yüzüne rahatlamayla karışık bir merak oturuyor. “Kaç saattir buradayız?” diye sormaya çalışırken benim olmayan bir sesle homurduyorum. Ve nihayet o rahatlamış ifadeyi görüyorum . "Ateşim vardı sadece niye getirdiniz ki beni buraya" diyorum. "Sirkeli su yapsaydınız geçerdi" diyorum. Onlarda habire beni nasıl hastaneye neredeyse zorla soktuklarını anlatıyorlar. Burada sağlık sigortası her şeyden önemliymiş bir kez daha anlıyoruz böylece. Mümkünse sağlık sigortası kartlarını vucudumuza dövme yaptırıyormuşuz, falan-mış filan-mış…

Eve gelip telefonumu açınca son bir mesaj görüyorum. Ağlamaya mecalim kalmamış. Bir de annem mesaj atmış bana, kızım seni özledik seni kamera aç görelim demiş. Aptal aptal sırıtıyorum telefona…

2 gün evden çıkmıyorum. Kimseyle konuşmuyorum. “Ne zaman geleceksin?”in cevabını düşünüyorum yatıp kalkıp. Martta döneceğim eylüle kadar evlenir beraber döneriz desem bir anlamı olacak mı O’nun için acaba. Bilmiyorum.
Burada okul mu seçeceğim, yaşamak için eyalet mi seçeceğim, bilmiyorum… zaten buradaki okulların beni alacağına dair zerre kadar umudum da yok ya… niye buradayım onu bile bilmiyorum. Basit bir hayatım olsaydı diye düşünüyorum. Bankada 5. yılım olsaydı bu sene ve 20.10.2010da evleniyor olsaydım mesela… ya da çoktan evlenmiş.
Şimdi eğer buradaysam bu hayalden tamamen vazgeçmem gerekiyor sanırım. Amerika’ya gelmekle, gelmeyi istemekle, basitçe yaşayıp giden biri olmayacağımı ilan etmiştim aslında. Bunun arkasında durmalıyım belkide. Ama bu arkasında durduğum/duracağım şeyin beni köksüz bırakmasını hazmedemiyorum hala.
Biz O’nunla birlikte bu topraklara kök salabilirdik biliyorum…

Pazartesi kontrole gittiğimde “evli misiniz?” diyor doktor. "Olmalı mıyım?" diyesim geliyor ama “No I'm not” çok daha kontrol edilebilir bir cevap. Cümlelerimi kontrol edemediğim bu dili sevmiyorum ben…

Sarılmayı özlüyorum. O’na, babama, kardeşime…

Orada olmayı diyemem ama O’nunla olmayı özlüyorum…

Part II
Saat 00.01oluyor burada. Orada sabahın 7siyken. Takvim 15 ekimi gösteriyor. 1 yıl önce bugün biliyordum Amerika’ya geleceğimi. Omzuna yaslanmış gözyaşlarımı saklamaya çalışıyordum. Galata köprüsünde güneş batıyordu. Ve “bu sabah yine her sabah ki gibi sıkıldım İstanbul’dan” diyordu gitar çalan çocuk.
“Moralim bozuk, cerayan kesik hele bir de sen yoksun ya çok yazık...”

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Bir kadeh şarabım bile yok 1.yılımızda. Ne zaman döneceğimi söyleyemediğim bir adama nasıl derim “beni bekle gelip seni alacağım” diye.

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. “Evet” dediğim gece çekilmiş. “Keşke ‘hayır’ deseydin, ‘gitmem gerek’ deseydin” diyor diğerlerimden biri ama biliyorum ki bugün sorsa yine evet derim ben O’na.

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. 1. yılımızın şerefine bir antibiyotik daha içiyorum. Son kez birlikte uyuduğumuz akşam, ay ışığında izlediğim uyuyan yüzü geliyor gözümün önüne… Dokunamıyorum… O tatili bile zehir etmiştim O’na inanamıyorum!

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. 1. yılımızın şerefine dinliyorum “sensiz olmazları”… O klibi izlerken ki yüzü geliyor gözümün önüne… Dokunamıyorum…

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. 1. yılımızın şerefine ağlıyorum. “Yok iyiyim ben, ateş yaptı yine herhalde” diyorum yanımdaki meraklı surata. Bu ateş beni öldürmez ama içimde ki bu yangın çürütür biliyorum. O’na mutluluk dahil hiçbir şey veremediğim geliyor aklıma. Huzur vermedim. Rahat vermedim. Cevap vermedim. Umut vermedim. Eline alıp tutabileceğim bir hediye bile vermedim.

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. “Evet” dediğim gece çekilmiş. O geceyi hatırlıyorum. Ve sabahını, içtiğimiz adaçayını. Ve İstanbul’a dönüşünü. Minibüsten inerken bana bakan ışıl pırıl gözlerini. Çektiği mesajı: “yuppy ben evleniyorum!” ve ertesi gün olan o aptal kazayı…

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Sarhoşuz belli. O’nunla ilk rakı içişimizi hatırlıyorum. İlk “seni seviyorum”u. Beni taksiye bırakıp dönüşünü. Çektiği mesajı: “bundan sonra sana rakı seek”

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Mutluyuz. Ama yalan yok, içimde bir “şey” eksik o gece. Ne olduğunu bilmediğim ve “nedir acaba bu” diye kurcalamadığım. Aslında bana evlenme teklif edeceğini ilk hissettiğim anda düşünmem gereken ama hiç düşünmediğim… haklıydı belki de. Belki de değildi. O kaza olmasaydı olmazdı belki de bunlar… o “eksik” şey neyse batmazdı içime bu kadar…

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Doğru adamla yanlış zamanda çekilmiş bir fotoğrafa. Gülüşünü özlüyorum en çok. Ellerini, konuşurken nasıl da güzel kullanır onları... Nasıl da yumuşacık dokunur yüzüme…

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. …


Read more...

Çarşamba, Ekim 06, 2010

gRey squiRRels

Amerika….
Bir derin boşlukta yüzer gibiyim burada. Ya da aslında ayaklarım yerde değilmiş gibi. Mutluluktan ya da şaşkınlıktan ya da burada olmanın anlamsızlığından ya da gereğinden fazla anlamı olmasından… Her neyse işte bunu tartışmayacağım şimdi. Birkaç komik hikayem var, ara ara onları yazayım bari dedim…

Ya aslında daha yazmaya başlamadan fark ettim ki, yaşarken komik ama anlatırken hiç de komik olmayan durumlar bunlar…
Amaaan olsun. Ben yazayım işte, unutulmasın…


Geldiğimizin ilk günleriydi ve harıl harıl ev arıyorduk. Arabamızın olmaması mı asıl problem, new brunswick denen bu şehircikte rutgers buses dışında transportation olmaması mı problem, toplu taşıma olmadığı için kampüse yakın ev bulmak mı problem yoksa İngilizce konuşamamak mı asıl problem daha çözememişiz. O sabah (Allah razı olsun) “abla”lardan biri bizi, 2 tane büyük sitenin olduğu, kampuse yakın bir yere (şu anda oturduğumuz yere) bıraktı, gitti.
Okları takip ede ede Leasing Office i bulduk. Bu arada tüm özneler çoğul çünkü ev arayan 6 kızız! Uçakta tanışmışız yani birbirimizi maksimum 5 gündür tanıyoruz ama birlikte eve çıkmaktan başka alternatifimiz de yok.

Neyse efendim, ofise bir geldik ki kapı duvar, sadece küçük bir not yazılmış, ‘ofis yarın açılacak, acil durumlar için Vinny’i arayın.’
Telefonda konuşmak o günlerde başımıza gelebilecek en kötü şeylerden biri. (hoş bence hala en kötüsü aslında) Bakkalda markette okulda şurada burada tarzancayla yok bilemedin beden diliyle anlatabiliyorsun derdini ama telefonda ı ıh, olmuyor! Bu yüzden de kimse yanaşmıyor Vinny’i arayıp ‘boş ev var mı yok mu’ diye sormaya.
“Sen ara”, “yok sen ara”, “yok ben konuşurum ama ne dediklerini anlamıyorum, sen ara” tantanasından sıkılıp “verin şu telefonu bana ya” diye alıyorum telefonu. Serde kova’lık var ya, kendi işimi kendim yaparım hesabı.

Aradım. Çalıyor. Ben nedense Vinny’i kadın diye beklerken, adamın biri açıyor telefonu “helloooo?” diye.
—Iıııı Hi! Iıııı Hello! I just call
diye başlıyorum ama aklıma gelen tek cümle “I just call to say i love you” gülücem gülemiyorum. Bu arada 2 sn önce “ay ben konuşamam” diyen kızların hepsi karşımda şakır şakır relative clause’lu, passive voice’lu cümleler kuruyorlar, güya ben onlardan duyup karşımdaki adama söyleyeyim diye. Derin bir nefes alıp tekrar deniyorum

—Iııı şey (Türkçe şey!) we want ask that do you have any free apartment?
İç ses: Free ne lan, Amerika'da beleşe ev mi verirler adama?

—ummm i mean, empty apartments for renting, yani (Türkçe yani ama amerikan aksanlı) to rent. (içses: gramer diye anamı ağlatan bütün İngilizce hocalarıma helal olsun)… Iıı we want to rent an apartment actually two apartments
İç ses: bir sus da adamı dinle. Bir şeyler söylüyor baksana

—homur humur well just hopur hupur homur humur
İç ses: hiç bi’şey anlamıyorum lan, bu adam İngilizce mi konuşuyor şimdi?

—Iııı excuse me. I’m stranger (foreigner demeye çalışıyorum herhalde) can you tell me umm could you tell me please (sanki her şeyi anladım da bir de kibar olmak kusur kaldı) just do you have free apartments or not? Yes or no?
İç ses: gene free mi dedim lan ben?

—no, but if you wanna homur humur hupur humur you can hopur hupur homur humur

artık etrafımda sürekli bana sufle vermeye çalışan kızlara ve adamın söylediklerinden hiçbir şey anlamamaya feci sinir olmuş bir halde

—eee başlıycam böyle işe ya, hiçbir bok anlamıyorum ben bu adamın dediklerinden, konuşacak olan varsa alsın telefonu konuşsun diye gürlüyorum. Kızların sesi jilet gibi kesiliyor, tekrar telefonu ağzıma yaklaştırıp

—ok. We’ll … diye tekrar cümle kurmaya yelteniyorum ki
— türk müsünüz siz kızlar? Diyor adam.
İç ses: sıçtık adam anladı ne dediğimi…

Telefonda İngilizce konuşmaya programlamışım ya kendimi, adam Türkçe konuşunca mavi ekran veriyorum. (bu durum bir çok kez başıma geldi bir ara onları da yazmak lazım)

—yeeess türküz!
İç ses: n’oluyor lan burada, ben nece konuşuyorum şimdi

—ofice’in önünde misiniz şimdi?

—yes we’re.
İç ses: yes’i anladık da we’re ne be?

—ok wait there. I’m coming.

Adamın söylediği hiçbir şeyi anlamayıp, son cümleyi neden ve nasıl anladığım hakkında bugün bile hiçbir fikrim yok. Yanımdaki kızlar zaten aptal olmuş durumda. Telefondaki adama “yes türküz” diyorum, ama İngilizce konuşmaya devam ediyorum. Ama dayanıp soruyorlar tabi, “ne oldu ne oldu” diye. “Bekleyin” dedi diyorum, “geliyormuş…”

2 dk içinde geliyor volkan ağabey’miz. İlk sorduğu soru “hanginizle konuştum ben telefonda?” oluyor. Bana verdiği ilk öğüt de, “new jersey’de tahmin ettiğinden çok çok fazla türk var, konuşurken aklında olsun” oluyor bir de arkasından Amerikan kahkahası patlatıyor ki evlere şenlik.
O gün bugündür, “volkan ağbi bulaşık makinesinin düğmesi bozuldu”, “volkan ağbi bizim zil çalışmıyor”, “volkan ağbi biz x yerden çalışma masasıyla sandalye aldık/alıcaz senin track’le getirebilir miyiz”, “volkan ağbi elektrik süpürgesi var mı sende”, “volkan ağbi sıcak su nasıl ayarlanıyor”, “volkan ağbi bizi wallmarta götürsene eve shopping lazım”, volkan ağbi aşağı, volkan ağbi yukarı…
Kendisi bizim için Hızır, her şeyimize o koşuyor… Ve bana ilk gün telefonda benim anlamadığım neler söylediğini hala anlatmıyor… bi’de nereden rakı alacağımızı biliyor ama söylemiyor. Bi’de ben rakı bulsam da içemem zaten…

Neyse ben şimdi gidip 'experiencing american culture' için Disneyworld’u anlatan bir presentation hazırlayayım bari.

Tek kelime İngilizce konuşamayan İspanyol bir taksicinin taksisine binen 4 bursiyerin kilisede(!) verilen bir iftar(!) yemeğine gitmeye çalışırken kaybolup, Çin’li bir adama yol sormaya çalışırken onun da Müslüman olduğunu öğrenip iftara davet etmesi ve gidecekleri yeri bulduklarında İngilizce konuşamayan İspanyol kadın taksiciyle, elementary seviyede İngilizce konuşan Kayserili Türk öğrencinin pazarlık yapma hikayesini de başka bir zaman anlatırım artık.

Cia…

Read more...

Pazartesi, Eylül 27, 2010

blue monday

Amerika’da ki yağmurlu ilk sabah.
Radyoyu açıp bir yerlerde “bu sabah yağmur var istanbul’da”yı duymak istemek, duyamamak… İsanbul’da olmadığını, uzakta olduğunu hatırlamak bir kez daha…

İstanbul’da sonbaharı hatırlamak…
Velhasıl özlemek işte.
Ama silkinip kendine gelmek ve fırlamak yataktan.
Kavgalı olunan ev arkadaşıyla yüzyüze gelmeden, mutfakta küçük bir tost ve bir kahve yapıp çıkmak evden.
“Bir şemsiyem bile yok bu şehirde” diye düşünüp yüzünü damlalara çevirmişken otobüsün geldiğini görüp, koşmak çamurlara aldırmadan.
Birkaç ay önce servis arabası su birikintisinde durdu diye söylenirken, şimdi sırtında çanta, elinde beslenme poşeti otobüse yetişmeye çalışmak “wait wait wait” diye… gülmek istemek ama halini komik değil trajik bulmak…
Otobüste, kiralanan daireyi değiştirmek için ödenmesi gereken ekstra 500$ı gıcık ev arkadaşına ödetmek için ne yapması, ne söylemesi gerektğini düşünmek. En önemlisi evi değiştirdikten sonra masrafları nasıl karşılayacağını ve kimle kalacağını hala netleştirememiş olmak. Geleli bir ay olmasına rağmen hala yerleşememiş ve hala kimle kalacağını bilmiyor olmak. Eldeki tek ‘feasible’ seçeneği, oradakilere nasıl açıklayacağı hakkında hiçbir fikri olmamak.

Sorularla boğuşurken okula geldiğini fark etmek.

“Ne işim var benim burada”yı yüksek sesle sormak yeniden.

Adının Denis, anne-babasının türk olduğu, sonradan öğrenilen sarışın kızın “you shouldn’t complain, it’s a new day and you’re in U.S” deyişine aptalca sırıtarak “no it’s just a blue Monday” demek, derken kendi bile inanmak.

Sonunu getirecek bir hikayesi bile olmamak...
Gelişine yaşamak...

Read more...

Çarşamba, Eylül 15, 2010

langenscheidt's saRısı

Experiencing American Culture dersi için "bachelorette party" hakkında bir presentation hazırlamam gerekirken ben oturmuş bunlarla uğraşıyorum.

Delilik falan değil benimki artık, bildiğin hastalık!




"i'm a path of cinders
burning under your feet
you're the one who walks me
i'm your one way street"

diyor kadın. Ben oturup comperative-contrast essay yazacağım daha.. Peh!



Murathan Mungan'ın dizeleri mi ruha şifa olan, Müslüm Baba'nın o dumanlı buruk sesi mi?

Rakı yok ulan bu memlekette. Ben yaşamam burada!



NJ: 00.37

Read more...

Cumartesi, Eylül 11, 2010

gReen "big apple"

September 10, 2010

Bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü. Uğruna yapayalnız kaldığım bir düşün içindeydim bugün. Lucid dreaming gibiydi. Rüyada olmak ve rüyada olduğunu bilmek gibi... Ama kontrolü benim elimde değildi. Birlikte olduğum insanların ardında times square sokaklarında gezinip duruyordum. İçimdeki heyecanla ilgili en ufak bir fikirleri yoktu. Yüzümdeki o aptal sırıtışın altına gizlediğim hüznüm hakkında en ufak bir fikirleri yoktu. Lush'u görüp "aaa taksimdeki sabuncu", Mamma Mia afişlerini görüp "ay bu ünlü bir restoran mıydı neydi" tepkisi vermekle meşguldüler...

Yine de bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü. Bugün "herşeyi mahvettiğime değdi mi?" sorusuyla yüzleştiğim gündü...

Babamın "hakkımı helal etmem sana"sı kulağımda yankılanırken geçtim empire state'in önünden, sevgilimin "bundan sonra sana cesedimi görmek nasip olur inşaallah"ı kulağımda çınlarken attım kendimi bir sarı taksinin önüne...

Yazılacak ne çok şey olmalıydı bugün hakkında oysa.
Bense şimdi ışığı bile olmayan bir odada, queen size bir yorganı uyku tulumu gibi kullanıp yatacağım.

Bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü.
Ben Z.G, 2010 yılının eylülünün onuncu, ramazan bayramının ikinci, hayatımın onbinatmışbeşinci günü itibariyle New York topraklarına ayak bastım.

Kaydolsun!

Read more...

Pazartesi, Ağustos 30, 2010

bu nasıl gRi

Yarın sabah ilk okul günüm olacak.
Yani burada yarın sabahken ve orada öğleden sonrayken ben seviye tespit sınavına giriyor olacağım. Ev konusu hala çözülmedi. Hala bir banka hesabı açtıramadığım için bugün wallmart’tan fotoğraf makinesi almaya da cesaret edemedim. Yanımdaki nakitle ne kadar süre idare etmem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok çünkü…

Her şey yarım gidiyor. Ama en azından gidiyor. O yüzden hiç söylenmiyorum. Şu kira sözleşmesini yapana kadar da söylenmeye niyetim yok. Çünkü gerçekten işlerimin şansla yürüdüğüne kanaat getirdim artık. Burada tek ihtiyacım olan şansmış gibi geliyor. Sanki hiçbir şeyi ben yapmıyorum. “Tanrı’nın eli” golleri kurtarıp duruyor. Ben sadece izliyorum olan biteni…

Bir an önce kira sözleşmesini yapıp, valizlerimi açıp bir yere yerleşmek istiyorum. Şu etrafımı saran kalabalıktan kurtulmak istiyorum şu an dubleks bir evde 10 kız kalıyoruz. oturduğum büyük salonda 7 kişiyiz. Ve 5 imizin kucağında bilgisayarlar gözlerimizi ekranlardan ayırmadan birbirimizle güya sohbet ediyoruz.

Hah şimdi bir de yarın otele geçme durumu ortaya çıktı ki evlere şenlik…
Offf allahım her şey ne kadar belirsiz, ne kadar karışık ve de karmaşık.
Sabır, düzen, şans…

Read more...

Pazar, Ağustos 29, 2010

bu nasıl mavi

Burada;
Bilgisayara ayar yapmadan youtube'a girebiliyorsun, ki bunu biliyordum
klozetlerde taharet musluğu yok, ki bunu biliyordum
yiyecek ve içecek porsiyonları çok büyük, ki bunu biliyordum
yola adımını attığın anda araçlar hemen yol veriyor, ki bunu biliyordum
insanlar 'personel space' denen şeye çok dikkat ediyor, ki bunu biliyordum
bütün şoförler trafik kurallarına dikkat ediyor, ki bunu zaten saymıştım
toplu taşıma neredeyse sıfır, herkes araba kullanıyor, ki bunu biliyordum
etraftaki kızlar 'ah annemin güzel yemekleri' diye ağlamaya başladı, ben hala 'siz bu işleri geçinde evi nereden tutacağız ondan haber verin' tribindeyim, ki bunu biliyordum,
kıtaya ayak basar basmaz 'ABLA'ların himayesine girdik, 'EV'lerine düştük ki bunu tahmin ediyordum

i mean,
daha bilmediğim ve hadi ya, vay canına dediğim hiçbir şeyle karşılaşmadım. bir uçak bileti miydi yani bunca yıldır hayalini kurduğum?

şaşkınım ve hatta neredeyse 'ee bu muymuş' tadında bir hayal kırıklığı yaşıyorum ki bunu hiç beklemiyordum!


Read more...

Cumartesi, Ağustos 28, 2010

new blue

New York,
New Jersey,

Halbuki "Sen bu mektubu okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım" diyen bir mektup yazmıştım, yayınlanması için programlanmayı becerememişim. Şimdi bir öğrenci evinde 6 kız bir arada “acaba kendi kendimize mi kalsak yoksa aile yanında mı kalsak” muhabbeti yapıyoruz.

Acilen ev bulmamız gerek!
Ama öce acilen uyumam gerek. 31 saat süren bir Cuma gününü artık bitirmem gerek…

Üzerime giydiğim bu yeni zırh oldukça ağır ve yorucu. Onları hiç çıkarmadan uyumayı öğrenmem gerek.

tsi:05.15
jersey time: 22.15

Read more...

Salı, Ağustos 24, 2010

la sol la si moR



Aşkın Nur Yengi-Çağırma Beni




Aşkın Nur Yengi-Bir Zaman Hatası



Jale-Üzgünüm




Oya&Bora-Ayrılık Zamanı



Sertap Erener-Suçluyum




Jale-Suçlusun



Umay-Aşk Mektubu



Candan Erçetin-Yazık Oldu



Nazan Öncel-Mühürledim Seni Bir Hadise Var

Read more...

Cuma, Ağustos 20, 2010

latte mavi

Çok gereksiz bir sıklıkta ağlak zırlak yazılar yazıyor olabilirim. Hiç yazmamaktan iyidir bence. Ve ağlamak içime atmaktan iyidir. 18:00e kadar bilet rezervasyonumu onaylatmam gerekiyor. Ama aynı yere gideceğim kızlardan birinin salaklığı yüzünden pasaportu hala eline geçmedi. Ve biz hanımefendinin keyfini bekliyoruz. Ben bu insanlarla birlikte gidiyorum ya… yazıklar olsun bana! Sırf yalnız kalmamak için takıldım peşlerine. Ki hayatımda bu kadar yalnız kalmışken, hiç gerek yok buna.

Şimdi iki seçeneğim var. Ya turizm firmasını arayıp kendi rezervasyonumu okeyleyeceğim, çünkü ben henüz görmesem de vizesi basılmış pasaportum eve ulaştırılmış ya da son dakikaya kadar o aptal kızın pasaportunun teslim edilip edilmeyeceğine dair haber bekleyeceğim.

Saat 15.40.
Yer Ankara Kızılay starbucks.
Yanımda liseli iki çift. O gizli saklı sandıkları sevişmeler kim bilir nasılda tatlı…
Sevgilimle konuştuk. Galiba bir saat kadar oluyor. Sanırım sesini son duyuşumdu. Çantamda peçete yok, ışığın tam altında oturuyorum, sakin sakin ağlayamıyorum…

Babam dün akşam otobüse bindirirken, “hadi artık git mealinde” öyle bir cümle söyledi ki…
Gerçekten gidince aramazsam ne olur acaba?

Bugün tam yurtdışı avansını almak için verilen merkez bankası çekini imzalarken, annem aradı. Yukarda bahsi geçen salak arkadaşım ve sevgilisi, paranın miktarı ve çek almak vs durumları hakkında gülüşüyorlardı. Görevli kadın güzel temennilerini sayıp döküyordu. Mutlulardı. Ben de mutlu olmak istedim o an. Anneme “bak tam imza atarken aradın, x lira paraya imza atıyorum şu anda” gibi bir şeyler zırvaladım. Hani futbolcuların imza seremonisi gibi hissedeyim istedim. Annemde hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde “hadi bakalım, ehehehe” gibi ne diyeceğini bilmez tepkiler verdi. “Hadi işlerim var şimdi ben seni sonra ararım” deyip kapattım. Kadın çeki elime verdi, “git bunu müdür beye imzalat” dedi. Kalktım. Müdür odası kuytu bir yerdeydi ve müdür odasında değildi. Dudaklarımı ısıra ısıra, kafamı tavana çevirip içime içime ağladım.

Atmak istediğim imza o değildi…
Ve ben mutsuzdum.

Mutsuzluğu şiddetlendirecek bir sıfat yok üstelik. MUTSUZ,dum MUTSUZ,um MUTSUZ!

Atmak istediğim imza o değildi...

Read more...

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

yosunlu mavi

Ağırım.
Nasıl bir ağırlık bu?
Elim, kolum, bacağım benim değil sanki. Yüzer kiloluk birer külçe taşıyorum.
Oruçlu da değildim bugün üstelik.

Ağırım.
Nasıl bir ağırlık bu?
Beynim benim değil sanki. İçi gözyaşı dolu bir koca sünger var kafamın içinde.
Bu yeni bir şey değil üstelik.

Ağırım:
Nasıl bir ağırlık bu?
Akıntıya karşı nefes nefese yüzmüşüm gibi.
Ya da sevgiliyle çıkılan 4 günlük bir tatil motelinin havuzuna ilk kez atlamış gibi.

Çekilen fotoğrafları yüklemeli bilgisayara.
Sevgiliyi arayıp ne güzel çıkmışız demeli. Açar mı telefonunu?
Benden “gidene kadar” görmemeyi isteyecek ve “gittikten sonra” maziye gömecek kadar nefret mi ediyor gerçekten? Yoksa “ben artık sana inanmıyorum” mu kilit cümle?

Ve ben yine yazamıyorum işte.

Ve ne kadar da çok seviyorum!

Ve bu ne kadar liseli bir cümle.

Ve be ne kadar güzel bir fotoğraf!



Ve ne kadar güzel sevgiliyle olan fotoğraflarla oynamak, onları zumlayıp sevgilinin taaa gözlerinin içine bakmak.
Ve ışık görmek o gözlerde, ve neşe, ve muzurluk.
Ve kendiminkilerde bir koyu hüzün, babamdakine benzer.
Ve ben bu şarkıda ağlıyorum.



Röyksopp-Only This Moment

“stay or forever go
play or you’ll never know”


Sevgilim beni görmek istemiyor artık.
Babama ne kadar bir zaman içinde gideceğimi söyledim.
Rolleri değiştiler şimdi…

“deep down inside i know our love will die”

Diğerlerim mırıldanmaya başladılar yine. Cumaya kadar Çevirisini yapmam gereken 2 transkript ve diploma var. Şu anda bu işi birine devredebilmek ne kadar güzel olurdu. Bir word belgesini açıp sağ girintisi, sol boşluğu diye bakınmak nasıl da sinir bozucu.
Kardeşim ilk “turne”sine çıktı. Otelde geçirdiği ilk gecesinde “evde kalmak gibisi yok” dedi.
Yarın tüberküloz testinin sonuçlarını almam ve emniyete gidip “kayıp ehliyetimi yeniden çıkarın lan” demem gerek. Lan dememek hakkımda daha hayırlı olur muhtemelen.

Bir de aklıma geldi de bana "kendini bize 3 kelimeyle nasıl tarif edersin" deseler:

“siktir olup gidiyorum” derdim.

Hakkımızda hayırlısı!

Read more...

Cuma, Ağustos 06, 2010

gRi biR sabah

Uyudum mu ben şimdi?
Yeni bir güne mi uyandım yani?
Bu içimdeki sıkıntı, bu yüreğimde ki ağırlık, bu aynada inleye inleye ağlayan, şişko surat kimin?

“bu gece kal” dedi sevgilim. Film izliyorduk, yalnızdık. Kucağında uyukluyordum. Kalamazdım. Kalamadım.
Korkağın tekiyim çünkü ben.
Ve korkağın önde gideni olduğum için gidiyorum dünyanın öbür ucuna da. Korkularımın üstüne gidemediğim için kaçıyorum.

O “kal” dediği için ve ben kalamayacağımı bildiğim için, erkenden “hadi beni eve bırak” dedim. Burada daha fazla ısrar etmesin ve ben de daha fazla reddetmek zorunda kalmayayım diye, yanından ayrılıverdiğim bu 1-2 saatleri orada yana yana özlemeyecek miyim? Yanında olma fırsatım varken, bırakıp gittiğim için yemeyecek miyim kendi kendimi?

Allah’ım al bu kalbi içimden. İkisini de sevmek istemiyorum ben bu adamların artık. Ne Sevgilimi ne de Babamı. İkisine de yalan söylemek istemiyorum, ikisini de üzmek istemiyorum ve ikisinden de vazgeçmek istemediğim halde, ikisini de terk ediyorum.

Ne kadar zaman kaldı sahi?

Bir de sala okunuyor sabahın bu vakti.
Ölüm’de var diye hatırlatıyor.



Acıdan, kederden ölemediği zaman
Ağlar da ağlarmış insan…

Read more...

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

eskiden biR moR

DS2019 belgem bakanlığa gelmiş which means dönüşü olmayan yola girildi. Dün çok garip bir şekilde, bakanlıktaki finansal danışmanımla konuşurken yakaladım kendimi. Rutgers’e paramın yatırılıp yatırılmadığını, yatırıldıysa vazgeçme durumunda bunu iptal edip edemeyeceklerini sordum. Kadın güldü bana, 21 yaşındaki o tıfıllardan birine yaptığı muameleyi yaptı ve “sen çok korkmuşsun belli, bir git bakalım, çuvallarsan en azından dil okulundan döner, hem gezdim gördüm dersin, hem de Türkiye’de kazanıp kazanamayacağının kesin olmadığı maaşınla önümüzdeki 10 yıl boyunca bize tazminat ödersin” dedi. Ben de “nasıl iş bu ya, gidip gelince de 10 yıl zorunlu hizmet, şöyle bir bakıp gelsem bu kez 10 yıl tazminat ödeme, ne anladım ben bu işten ”dedim. “Demek ki gidip başarıp dönmek daha mantıklı di mi?” dedi.

Konsolosluğu aramış arkadaşlar, en erken ayın 10una vize görüşmesi için tarih veriyorlarmış. “Ne aceleniz var” dedim. “Biz vizeyi alalım, en zorunu atlatalım sonra istediğimiz zaman, geniş geniş gideriz işte” dediler. Mantıklı tabi. Pasaportta vize olduktan sonra istediğin zaman atla uçağa git. Ayın 13üne tarih alalım diyorlar. Ben o hafta içinde sevgilimle bir tatil kaçamağı yapmayı düşünüyordum. Gerçi ayın 10u zaten ramazan di mi? Off bilmiyorum.
Babam bu tatil kaçamağını da bunca yalanımın arasında yemez ama bakalım.

Ayrıca vize alındıktan sonra bir de Ankara’ya para almaya gidilecek. 2 aylık yurt dışı maaşı verecekleri için hesaba yatırmıyorlarmış, merkez bankasına gidip elden alıyormuşuz.. Pardon ama ben nereme sokacağım o parayı giderken. Çorabıma mı dolduracağım rulo yapıp. Devlet memuru olmak isteyip istemediğimi bir kez daha düşünmem gerek sanırım.

Ya da düşünmek için fazlasıyla geç kaldım artık…

Gün geçtikçe daha çok bağlanıyorum sevgilime…
Gün geçtikçe daha çok korkuyorum.

Az önce, tamamen tesadüfen, Hotmail hesabıma bağlı oluşturduğum space’i buldum.
“I thought we had something pRecious now i know what it's woRth” koymuşum adını. Vehala public'miş meğer. Şöyle bir şey yazmışım:, sene 2006 ekim!

benim için önemli bir dönüm tarihi aslında 15 ekim. bugünlerdeyse başarılı olup-olmamak hiç bişey ifade etmiyor. yaptığım tüm hazırlıklar tek bir kelimeyle uçtuuuu gittiiiii. içimde yanan sadece bir küçük mummuş meğer, söndü ufacık bir esintiyle. yılllardır tuğla tuğla örüyorum sandığım burçlar,kaleler kumdan meğermiş....

oysa planlarım vardı benim, beklentilerim olmadı hiçbir zaman zaten. sadece KENDİ hayatımı kurmak için planlar yapıyordum ben, rotamı çizmeye çalışıyordum. şimdi pusulasız bir gemi gibiyim okyanusun ortasında. karaya çıkmak ne değiştirecek bilmiyorum. okyanusun ortasında sürüklensem kime, ne fayda....

kocaman bir boşluk içimde ki.
boşa çekilen küreklerin ağrısı mı göğsümde ki, yıkılan kumdan kalelerin hayal kırıklığı mı?
zihnimde çarpışan soru işaretleri mi engel gözyaşlarıma, anılar arasından seçtiğim kahkalar mı?

oysa ben de "YORULDUM", ama en azından inancımı kaybetmedim. 'zor günler hep var hayatımızda, bugünlerde onlardan' diye inanıyorDum hep. şimdi biliyorum ki kahramanlar sadece çizgi romanlarda. ve ben değirmenlere yenildim, hayatımda ilk kez !

yolumu kaybedecek değilim, yeni bir deneyim yaşıyorum hepsi bu ( ne demişti felsefe öğretmenim Hande hanıım lise de "deneyim bize atılan kazıkların bileşkesidir" ) kızmak istiyorum aslında ve hatta kontrolümü kaybedip saldırmak istiyorum şuursuzca... ama önce canımı yakanı bulmalıyım.

Bunu o hayatımı değiştireceğini sandığım "hakimlik sınavı"nın ardından yazmışım.
Ve o değirmenlere yenilen don kişot, ne kadar manidarmış:) Hem çuvalladığım bir sınav, hem uzatmalarını oynayan bir ilişkinin bitişi...
Ve o space'in de son yazısı "yalnız bir opera"ymış. Yine yine yine...
Ve bir de fotoğraf koymuşum, "eski" ye dair.
Bakınca hiç ama hiç bir şey hissetmediğimi görmek nasıl da garip ve bir gün sevgilimle de böyle olabile... Hayır hayır bunu düşünmek bile istemiyorum.

Çünkü, böyle bir şey hiç olmayacak.
Çünkü, O hep olacak!
Çünkü, ben bugüne kadar hiç böyle hissetmedim!
Çünkü O'na hissetiklerim kimseyle kıyaslanamaz bile!
Çünkü...
Hep...
O...

Read more...

Cumartesi, Temmuz 31, 2010

lemon gReen tea

Starbucks!
Evet starbucks!
Ben bunu nasıl akıl edemedim bir haftadır.
Burası uyuyakalanların üzerine battaniye örtüldüğü kahve diyarı değil miydi? Tabi ya…
Yeni iş yerim starbucks. Sevgilim sayesinde buldum bu muhteşem fikri =)))

Yalnız burada starbucks’a özel kablosuz internet yok muydu yahu? Ben öyle biliyorum ama daha önce hiç kullanmamışım herhalde emin olamadım. Şu TTnet’in WiFi sine bağlanmak için kullanıcı adı ve şifre hatırlayana kadar canım çıktı ayrıca.

Dün “aylaklık zor işmiş vesselam, yordu” dediğimde, sevgilim “beni yanına alsaydın, ben yükünün yarısını alırdım omuzlarından” dedi. Haklıydı. Beni hiç yormadı, her zaman yardımcı oldu bana. İşleri karıştıran, sorular soran hep ben oldum…

Şimdi her yanı ve her şeyi ve herkesi alt üst ettikten sonra, yani hayatın/hayatımızın orta yerine sıçtıktan sonra kaçarcasına gidiyorum. Kaçarcasına ne be? Bildiğin kaçıyorum işte!

Bugün kuaförde, Amerika’ya yerleşen bir başka müşterinin babasının cenazesine bile yetişemediğini anlattılar bana. Oturup ağlayacaktım sabah sabah! Ki zaten artık ağlamaktan beyin sıvım falan akacak herhalde. Gözyaşı dediğimiz şey sonsuz olamaz değil mi?

Artık gerçekten bundan bahsetmek istemiyorum. Yani şurada yazdığım sözcüklerin bir istatistiğini çıkarsak “ağlamak”, “ağladım”, “ağlamamak için zor tuttum” türevi ifadeler ilk sırada çıkar herhalde. Sahi yazdığım tüm kelimelerin bir raporunu almak mümkün olsa keşke. En çok hangi sözcüğü yazmışım acaba?

Bir de

ağladı, ağladık, ağladı annem, yar hepsi hak mı?
koy ver yeni evler bulsun kendine…


diyen bir Sibelalaş şarkısı vardı di mi? Cuk oturdu sanki, evet…

Ulan doksanlar ne güzeldi be.
Çocuktuk ve en büyük sorunumuz…
Sahi neydi en büyük sorunumuz, 14-15-16 yaşında?
Bilmem bulamadım.


Ders çalışsam aslında. Şu 1 ayı boş boş geçirmesem TOEFL’ı vermek için fazla zamanım olmadığını, oraya gitmenin sihirli değnek değmişçesine listening notumu yükseltmeyeceğini hatırlasam ve asılıp bir güzel ders çalışsam…

Güzel olur evet…







Düşündüm de, sevgilimle oturup filmler izlesek aslında…
Daha güzel olur, evet…

Read more...

Çarşamba, Temmuz 28, 2010

sodalı mavı

Google a what time in new jersey diye sorunca, daha sörçlemeden cevabını veriyor. Şu an mesela saat 07.13 a.m.miş. TSİ 14.15 i göstermekte. Yani 7 saat varmış. Sanki bilmediğim bir şeydi bu, peh!

Bu kadar küçük yaşta “koşulsuz itaat” bilincini dedemden almamış olsaydım, çoktan isyan edip ateizmin derin sularına dalmıştım muhtemelen. Ama artık tanrının bizimle çok eğlendiğine kanaat getirdim. Sadece “sıradaki oyunun nedir allah'ım?” diye, dişlerimi sıkan bir gülüşle bekliyorum karşısında…

Şirketten istifa ettim. 26 temmuz Pazartesi günü. Buruktu, garipti. Tazminatımı alamamış olmak çok koysada 6 aydır adamlar telefon faturamı ödüyorlardı. Öyle avuttum kendimi. Bir de tabi en başından bari, tazminatı gözden çıkarmış olduğumu hatırlatmaya çalıştım kendime bol bol.

En başa dönmeye çalışacağım artık. Tüm bunlar hiç olmamış gibi yapmaya. Aynı heyecanı istiyorum geri. Bu saatten sonra mutlu gidemeyeceğim aşikârda, bari o ilk heyecanla gideyim istiyorum. Gerçi ben biraz kendimi tanıyorsam “böyle” gitmem oralara ama göreceğiz bakalım daha neler olacak kim bilir?

Evdekiler istifa ettiğimi bilmiyorlar. Gitmeye birkaç gün kalasıya kadar da öğrenmelerini istemiyorum. Bu yaptığım onlara çok büyük haksızlık vs. vb. olabilir ama bunu yapmak zorundayım. Üstelik giderayak bir yalan daha söylemem gerekiyor onlara. Son atımlık kurşunumu kullanmayacak bile olsam, onların istediğini yapmadığımı düşünmelerinin tek yolu, “ben gidiyorum ama birkaç ay içinde sevgilimde oraya gelecek” demem.

Sonra…
Sonra beni sevgilimle sanan ailem ve beni ailemle sanan sevgilimle aynı zaman diliminde bile olmadığım bir yalnızlığın içinde olacağım. Rutin birkaç arama yaptıktan sonra herkesle bağımı koparmayı düşünüyorum. Facebook blog falan hikaye aslında...
Yani hakkaten ben aramazsam nereden bulacak bu insanlar beni? Nasıl bu kadar rahat olabiliyorlar? Görmüyorlar mı, bilmiyorlar mı, tahmin edemiyorlar mı dünyanın öbür ucunda onlarsız ayakta durabilirsem (ki artık durmak zorundayım) geride kalan hiçbir şeyi umursamayacağımı. Ve tek kalemde silebileceğimi…

Ben üni.ye başladığımda böyle olmuştu. O yüzden korkuyorum aslında kendimden. Millet yurtta “anamı özledim, köyümü özledim” temalı özel ağlama geceleri düzenlerken, ben “sussanıza kardeşim, iki satır kitap okuyacağız burada” modundaydım. Bir tek, 1 ekim 2000 günü, ilk kez yalnız başıma otobüse bindiğimde ağlamıştım. 1 ekime kadar kayıttı konaklamaydı, annem babam hep benimle gelip gitmişti. Ama 1 ekim 2000 gecesi saat 22.00 de o otobüse bindim. Bütün aileye camdan el salladım ve otobüs eskihisar feribotuna varana kadar ağladım. Feribotta yanımdaki kadının cep telefonunu alarak(çok ağladığım için acımıştı bana ve benim o zaman bir cep telefonum bile yoktu vay be) M.yi aradım doğum gününü kutlamak için. Ve bitti. Sonra bir daha asla ağlamadım ailemden ayrı kaldım diye. Ki daha 17 yaşımdaydım. 18 bile olmamıştım…

Niye anlatıyorum ki bunları...
Ha evet hatırladım beni işte zanneden annemi inandırmak için sabahın köründe evden çıkmıştım ve vakit öldürmek için en iyi yolun yazı yazmak olduğuna karar vermiştim.
Ramazan da maaile evdeyken çok zor olacak bu her sabah aynı saatten çıkıp, aynı saatte işten eve dönme işi ama bakacağız artık bir çaresine. Galiba en mantıklı yöntem eve en yakın kütüphaneyi tespit etmek olacak.

İlgileneyim bununla evet…

Bi’de bu var kulağımda sahi: Pete Yorn- Lose you

Read more...

Pazar, Temmuz 25, 2010

kRistal mavileR

Hayır bu tarih unutulmamalı.
Neyi hatırlatması gerekiyor bana bilmiyorum ama unutulmamalı.

Aynı gün, 24 Temmuz Cuma günü.
O çok sevdiğim iki adam.
İkisinden de vazgeçemediğim için ikisini de terk etmeye karar verdiğim iki adam...

Gözleri yaşlıydı. Birinin siyahları parlıyordu gizlemeye çalışırken,
diğerinin yeşilleri yakıyordu içimi benden kaçırmaya çalışırken.

İkisinin de aynı cümleyi söylerken titredi sesi,
"o an anlayacaksın"

İkisini de gördüm. İlk kez diyemem. Ama "benim için" ilkti o yaşlar.

Bir kaç saat araylaydı.
Birinin belime dolanan ellerini, üzerime sinen kokusunu atamadan tenimden, diğeri sarıldı boynuma.

Biri; ben inanıyorum, gideceksin, dedi.
Diğeri; yorma yaşlı kalbimi daha fazla, dedi.


Sonra ikisi de sanki aynı anda, o gizlemeye çalışılan ama gizledikçe daha da incelen ve "bak bana ben ağlıyorum şu anda" bile dese daha az dikkat çekici olan aynı tiz tonda,

"işte o an anlayacaksın" dedi.

Birinin bana siyahını veren, yüzüme anlamını veren kirpiklerinden süzülüyordu
Diğerinin kızıma rengini verecek, eladan yumaşacık değişen, yeşillerinden...


Acı'ydı. Akıyordu. Benim kadar acıdıklarını görmek istiyordum ya hani.
Onları acıtanın BEN olduğumu görünce, bitecekmişim ben meğer.

BİTTİM!


---
Sent from my Nokia

Read more...

Cuma, Temmuz 23, 2010

biRi kıRmızı biRi mavi

Taa haziran-mış, kitapçı da sayfalardan fal tuttuğumda...



Ben 26 dedim kendime, 25 bitmeden yapılacakları bana yaşatan yaşım olduğu için. Aşık olduğum için;

de ki işte


Sevgilime sordum "bir sayı söyle bana"
"35" dedi kendisi için:

de ki işte



Peki dedim "benim için kaç olsun?", "17" dedi;



17 uzuun dedim,
















"Şaşırmadım! Kısa,sade, net bi'şey çıksa şaşardım" dedi.






Mavi kitabı aldım bu kez elime. "Peki" dedim, "hayır mıdır şer midir bu gidiş, söyle bana kitap!" Dedi ki;





















Kitapları almadan çıktım öylece...



PS: Bu yazıya facebooktan bir link verilmiş galiba. ben facebook kullanıcısı olmadığım için bulamadım. bir zahmet bana da verseniz o linki süper olur =)

Read more...

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

havuz mavisi

Hayat özetlenebilir bi’şey değil.


Bu cümleyi ben söylediğim için mutlu oluyorum bazen. Mesela şu an.! Gerçi biraz kurcalasam eski lahitlerde bilemedin Dostoyevski romanlarında falan kesin söylenmiştir ya, olsun ben kimseden duymadan kendim keşfettim bunu.

Hayat özetlenebilir bi’şey değil. Ancak yaşanabilen (becerebilene) bir de belki yazılabilen bir şey. (okuyabilene) Ama özetlenebilir bi’şey değil

Pasaportum geldi. (almak için yaşadığım stres, kendime not: yeşil pasaport diye tutturup, bütün gününü piç eden ve sonra seve seve gidip bordo pasaport alan, aptal insanlardan, ne kadar uzak durursan o kadar iyi. Kendime not 2: her horoz kendi çöplüğünde öter, başkasının çöplüğünde eşelenme)

Sonuçlar açıklandı. RUTGERTS. New Yorker olmak benim neyime, karşı kasabadan Manhattan manzaralarını izleyip duracağım artık. Chinatown, soho… vb. vs. ancak günü birlik turların “hadi şuraya da gidelim” parçası olacak. Ayaklarım şişene kadar caddelerde yürüme şansım olmayacak, yürüsem bile akşama New Jersey’e dönemek zorunda olacağım ve zaten ertesi sabah yine ders olacak!

Zaten hayatta neyim tam ki, her şey biraz eksik, her şeye tam dibimde elimi atsam tutacağım belki ama ben ancak karşıda. Her şeye uzaktan baktığım gibi işte…

Ders demişken TOEFL’dan 110 almışım gibi bir rahatlıkla geziyorum ki ortada akıllara zarar. Sanki ben gerçekten tatile gideceğim amerika’ya….

Pasaportumu anneme teslim etmişler, zarfın üzerinde de kocaman pasaport yazıyor. Türkiye’de bu tip işlerin kişisel mahremiyet alanına girmesi, 1 asır falan herhalde. Pasaport gibi bir evrak, bir kimlik, nasıl oldur da benden başka birine teslim edilebilir aklım almıyor.
Kadın “sana bi’şey geldi” dedi. “Gördüm” dedim. “Ne o” dedi. “Önemli değil” dedim. Sormadı bile. Ulan benim kızıma üzerinde kocaman pasaport yazan zarf gelecek, hoş üzerinde yazmasa bile postacı kesin söylemiştir ya, ve ben kapıyı kapatıp çıkacağım. İki dakka sonra odaya tekrar gelince de “senin telefon neden kapalı iki kere aradım” muhabbeti yapacağım… Hey gidi annem hey! Seni sevmemek gibi bir şansım tercih hakkım olsaydı keşke…


Çok sıkılıyorum, ki bu yeni bi’şey değil. Bugün 17 yaşında çocuklar gibi, havuzda ne kadar yandığımı anlamaması için, evin içinde babamla köşe kapmaca oynadığımı fark ettim. Yazık bana! Eskiden çekip gitmek diyordum, yakında gideceğim ama mutlu, heyecanlı, umutlu falan değilim. Tek hissettiğim korku! İt gibi korkuyorum ve düşündükçe tir tir titriyorum. Kalacak yer falan ayarlamak için araştırmalara başlamam lazım ama craigslist’i açmamla korkudan kapatmam arasında geçen süre 20 saniyeden fazla değil. Aslında aile yanı istiyorum galiba ama bilmiyorum… ÇOK KORKUYORUM!

Evlenemeye karar verdiğimi söylediğim ilk zamanlarda teyzem belki de yalnız gitmekten bu kadar korktuğun için evlenmek istiyorsun, demişti. O zamanlar sadece evlenip gitmenin ne kadar doğru bir karar olduğunu ispatlamak için, herkese “kız başıma oralarda yapayalnız mı kalayım” ayağı yapıyordum. Şu an hissettiğim ödlekliğin yarısı bile yoktu içimde… Ama şimdi, it gibi korkuyorum ve bunu anlatacak kimsem yok. Oraya gidip tek başıma ayakta dursam bile….

Hayat özetlenebilir bi’şey değil.

Sevgilim benimle gelmeyecek, “gel” dememin bir faydası yok. Ben “yüzüğü çıkaran”ım, “satıcı”yım, “onu orada da satarım.”
Niye hala yanındayım? Madem bunları en başından beri planlıyordum, niye tuttum evlenme teklifini kabul ettim, neden onunla 'birlikte oldum' ? Bunlara bir cevabı yok. Önemsemiyor da zaten. Sonuca bakıyor. “O’na herkes söylemiş-miş, bu kız seninle evlenmez, gidene kadar takılırsınız sonra o çeker gider-miş, herkes bunu gördüğü halde o bunu nasıl görememiş-miş”
O’nun kitabında “kız isterse olur.” Babaların vermemesi gibi bir ihtimal yok! Her şeyi ben planladım. Ben kurguladım ve zaten onu hiç istemedim. Yangında ilk kurtarılacaklar listesinde adını en başa yazdım ve attım. Böyle düşünüyor ve başka hiçbir ihtimal yok kafasında. Bazen “belki de gerçekten doğru değildi bu ilişki, birbirimize göre değildik, hakkımızda en hayırlısı ayrılmak olmasa Allah bana bunları yaşatmazdı” diye düşünmeye çalışıyorum… Düşmüyor aklıma böyle şeyler. Geçmiyor içimden, savuşturuyorum bütün fikirleri.

Şu an sadece onunla uymak istiyorum…
Ve hep o’nunla uyanmak…

Read more...

Pazar, Temmuz 11, 2010

yeşil muRattıR

Ben gerçekten yaşlanıyorum galiba...Bu kadar heyecan benim bünyeme zarar!
Önce TOEFL. 4 saat! Akıllı adam gider IELTSe girer. En azından speakıng başka bir gün oluyor. Insanın kafası rahat ediyor. Sınavın elimde patlamış olduğuna ise hiç değinmek bile istemiyorum. 10temmuz2010 da en az 110 diye gidiyorduk güya sınava. Gerçi ben bu sınavdan 110 çıkaramayacağımı biliyordum ama 70-80e talip olacağımı da düşünmemiştim doğrusu. Bana ne kardeşim japonyadaki toprak kanununun maddelerinden, beynimi yedi reading...

Sonra iş yerinden haber, "pazartesi ise başla." ise başlasam başladığıma değmez bırakacağım. Istifa etsem, o adamlarda kalan tazminatıma yanarım. Üstelik "evleniyorum ve amerikaya yerleşiyorum, şimdi siz çevirin bu çarkları" diye havalı havalı yazacağım istifa maili de yalan oldu. Ben sevdiğim adamla olamadıktan sonra ne anlamı varsa tabi... Çalıların arasında gül olurum belki diyerek girdiğim şirketten, bir ayrık otu gibi yokluğum hiç fark edilmeden çıkacağım.
Eve geldiğimde tek istediğim önce sıcacık bir duştu. Ardından bir kaç doz House alıp beynimi uyuşturacak ve öylece yatacaktım ve bütün bir pazar yatmaya devam ederken bunları düşünürüm diyordum. Ne zaman istifa etsem, ne zaman gidip konuşsam, ne desem...

Bornozla uyumak çocukluğa mahsus bir lükstü sanki. Bornozu çıkarmadan girdim battaniyenin altına, daha saat 19 bile değilken geldi mesaj. "okullar dün gece açıklanmış, her biri için 20 kişilik kontenjan varmış, hemen karar verip mail atmamız gerek" diyordu. Neye uğradığımı şaşırdım. Bakanlık dediğin cuma geceyarısı 1de duyuru duyurmazdı! Bilgisayarı nasıl açtım, nasıl giyindim, kaç telefon konuşması yaptım ve asıl önemlisi neler hissettim bilmiyorum. Benim bildiğim kelimeler tarif edemiyor o heyecan, üzüntü, korku, umut, kararsızlık, telaş ve hüzün dalgasını...
Şimdi tekrar dua zamanı.

1)columbia
2)upenn
3)rutgers

Ya ben bu ösym ile olan işlerimde hep son tercihime kalıyordum. Bak sırf bu yüzden 2 ile 3un yerini değiştirecektim güya! Nasılda unuttum!!!Off neyseki bu işe ösym bakmıyor. Şu an tek dileğimiz, new york ataşeliğinde görevli bayaaanın, pazartesi sabahı benim kıçımda pireler uçuşurken işinin başına geçip mailimi açması, ve 1. Sırada columbia'yi görüp, onun kontenjanına bakması ve beni, bana can veren 19umun hatırına 20 kişilik kontenjan listesinde 19. Sıraya yazmasıdır! Allam lütfen colombia olsun, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen.

Ulen şu big apple'a bir gideyim de. Bari işittiğim onca lafa, duyduğum onca üzücü lafa, döktüğüm onca gözyaşına değsin yahu. Bugün "ben seninleyim ver elini bakalım bir çaresine" dese ne vatanıma, ne anama-babama-kardeşime, ne ilmine-bilmine ne de imzaladığım senetlere bakmayacağım bir adam seviyorum ama o hala, sen beni amerikan rüyasına sattın diyor. Bugün gelip bana, "ben seninle gurur duyuyorum kızım, senden de razıyım çok şükür" dese, ömrümü uğruna adayacağım, değil dünyanın öbür ucuna gitmek, dizinin dibinden bir adım ayrılmayacağım bir adam daha seviyorum. O hala bana "ne olacak bu kızın hali" bakışıyla, nerdeydin sen dün akşam diyor.... Hepsini bırakıp gitmek istiyorum sadece. Sadece gitmek ve kendime kalmak.. Bugün dün oldu artık. Zaman geçti. Saatler değişti. Söylenmedi beklenen, umulan, özlenen, arzulanan sözler...

Allam lütfen colombia olsun, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen!

---
Sent from my Nokia

Read more...

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

duRgun mavi

Bir kampus kafesinde oturmuş, arkadaşlarımı bekliyorum. Kırmızı siyah rahat koltuklar, kablosuz internet, püfür püfür bir klima, güzel hafif bir müzik, plazma tv.lerde gösterilen komik videolar, elimin alışık olmadığı minik bir netbook, ayaklarımı koltuğa uzatmış yazı yazıyorum.

Ne yazıyorum.
Ne düşünüyorsam onu yazmaya çalışıyorum. aslında şu anda bir adet writing egzersizi yapıyor olmam gerekiyordu."many families have important traditions that family member share. what is one of your familiy's important traditions? use specifik reasond and details
support your response"

Umarım cumartesi günü toefl'da da böyle bir konu çıkmaz, ya da ‘one of your memorable diner’ falan demezler. Gerçi bu tip topicler için birer uydurma hikâyem var ama ‘sizce erken yaşta evlilik mi daha iyidir yoksa 30dan sonraki evlilik mi’ ya da şu yukarıdaki gibi topicler çıkarsa sınavın ortasında ağlamaya başlayabilirim. Hiç belli olmaz.

Ne yazıyorum.
Aklımdakini dile getirmemek için aklımda varmış gibi yaptıklarımı yazıyorum.
Geçen gün sınıfta sırf yeni öğrendiğim bir kelimeyi cümle içinde kullanmak için, ruh halimi ele verdim. Benim yine uydurma bir speaking yaptığımı sanan hoca, kelimeyi güzel kullandın ama o kavram çok daha umutsuz durumlarda kullanılıyor gibi bir feedback verince (ki kelimeyi buraya yazmaktan niye bu kadar imtina ettim acaba) ‘No no’ dedim. ‘it excatly describes my mood.’ Şaşırdı. ‘Yok canım o kadar da değil’ falan dedi. Dedim ‘daha beteri varsa o bile olur’ gülüştük falan. Ara verdiğimizde, beylerden biri “sen yüzüğünü takmıyor musun artık” dedi. ‘Yok’ dedim ‘artık bir yüzüğüm yok…’

Ne yazıyorum.
Ne yazması yahu buna yazmak mı denir?!
Yazamıyorum...

Seaweed from Tell No One on Vimeo.

Read more...

Pazar, Temmuz 04, 2010

gece mavi, camel saRı, şaRap kıRmızı


Yorgunum.
Çok yorgunum beni bekleme kaptan mı diyordu şair…
Yoksa bunu ölüm döşeğindeyken mi söylemişti Nazım? Öyle değil benim ki…

Diye başlamıştım bir saat kadar önce, sonra açtım youtube’u cem karaca’yı dinleyeyim diye.

Önce “Çok Yorgunum”, sonra “Herkes Gibisin”
Burada mı sözlükte mi yazmıştım hatırlamıyorum. En ağır küfürdür, küfürden beterdir cem karaca’nın “herkes gibisin”i demiştim. Şarkıyı dinlemeye gerek bile kalmaz, öyle bir der ki “bence artık sen de herkes gibisin” diye…. Allah duymak nasip etmesin diyeceğim ama yine de allah duymak nasip etmesin!

1 haftadır “o artık yok”çuluk oynuyoruz sevgilimle. Ne arayan ne soran… Elim her telefona gittiğinde “bırak” diyorum “Alışmak istiyorsa sensizliğe, alışsın. Varlığını hatırlatarak daha da zorlaştırma O’nun işini” hatta yazıpta yollamadığım mesajlardan birinde demişim ki;

“Ben deli gibi özlerken, beni özlemediğini (hadi diyelim) özlememeye çalıştığını düşünmek ve bensizliğe alışmaya çalışmana hak verip sessizce susmak”

Susmak fiilini görünce bunun gönderilmemesi gereken bir mesaj olduğunu fark edip öylece bırakmışım.

Sonra Zeki Müren “Sende Başını Alıp Gitme”
“Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar, ve hiçbir şeyi özlemedim seni özlediğim kadar”
"herkes gibisin"le açılmış yarama tuzla doluyor sanki bir anda. Halbuki benim hiçbir yarama tuz basılmadı bugüne kadar. Yaşadığım en büyük fiziksel acı neydi? Ben bisikletten bile düşmedim ki hayatımda. Ve acı eşiğim yüksektir üstelik. Bilmiyorum nasıl acıttığını ama oluk oluk kanıyor şimdi yaram…
Daha da kanatmak istiyorum. “Şimdi Uzaklardasın” a uzanmışken elim... nasıl olduysa,

Suavi “Haydi Dön” başlıyor çalmaya .

“Hatırla!” diyor Suavi… Bir şişe şarabım vardı zulada, ama bu sıcak gecede kırmızı şarap gitmezdi ki…
“Hatırla! O gidiş yakışır mı hiç bizim sevdamıza?”

Eyvah şimdi yine ağlamaya başlayacağım derken, Murathan Mungan dile geldi, beynimin var olduğunu bile hatırlamadığım odacıklarından birinden.

“Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?” dedi bana…

Bu güncede verdiğim en (tek) tutarlı yanıtlardı,
En sevdiğin şiir; Yalnız Bir Opera
En sevdiğin renk; mavi
En sevdiğin meyve; karpuz
En büyük hayalin; new york’ta yaşamak

Söyledikleri/ sandıkları gibi hayalimin peşinden mi gidiyorum ben?

Hayır,Ha-YIR,HA-YIR desem de ne fayda?
Benim babamla olan derdimi bir ben biliyorum. Bir de ben! Babam bile anlamazken bunu O’na nasıl anlatayım, O’nu nasıl ikna edeyim, asıl sorunun hayallerimin peşinde koşmak olmadığına…

Suavi’nin “yazık bana” larının arasında okuyorum “Yalnız Bir Operayı”.


“Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.”


Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.”

Okuyamıyorum.

Hızla iniyorum satırlardan aşağı,
İster istemez takılıyor gözlerim tanıdık cümlelere;

“Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca”
.
.
.
.
.
.


“Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz”
.
.
.
.

.

“kış başlıyor sevgilim”
.
.
.
.


“Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları”
.
.
.

“denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar”
.
.
.
.
.


“Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından”
.
.
.
.
.
.


“O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir”
.
.
.
.
.
.
.

“Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan”
.
.
.


“şimdi nerdeyim?”
.
.
.
.

“giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim”
.
.
.
.

“sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım”
.

.
.
.

“Buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim”
.
.
.


“acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.”
.
.
.
.
.


“bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim.”
.
.

“şimdi her şey yeniden”
.
.
.
.
.
“Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren”


Ve nihayet bitiyor!

“Yoksun Sen”le bitityormuş opera. Bir zamanlar 'beni anlatan hiç bir tarafı yok bu şiirin' dermişim.

5 yıl sonra buraya, bu sayfaya, bu renge, tekrar bakmak istiyorum.
Çünkü ben hep geriye gidiyorum sanki. Bugünümü arar bir halde olmam umarım.

“Yoksun Sen”le bitityormuş opera.
Mungan yazdıkça eksilmiş, yazdıkça bitmiş aşkı.
Yazdıkça?! Yaşadıkça?!


Daralıyorum.
Nefes alamıyorum. Cama koşuyorum. Perdeleri açıyorum.
Kalbim sıkışmış göğüs kafesimin içinde…Nefes alamıyorum.

Bu kez Nazan Öncel’in sesi geliyor, yüzyıllar öncesinden sanki, “ağla erkeğim ağla”

“meğer benim harcım değilmiş
yokluğuna bir an alışmak
ya da böyle sensiz olmak
farzet ki unutmak
ölüm demekmiş”



Sensiz olamıyorum!
"Sensiz olmaz" demiştim sana.





Şimdi nasıl baş edeceğim bununla bilmiyorum.
Gideceğim doğru. Sensiz gideceğim de doğru.

Son bir atım kurşunum var cebimde. Bu gidiş'le asıl gidiş'im arasındaki zamanda namluya sürülebilecek tek bir kurşun...

Keşke başka türlü olabilseydi.
Keşke ben, sen gelmeden görebilmiş olsaydım babamla hesabımı.
Keşke...

Keşke daha az sigara içsen yokluğumda :'(

Read more...

Pazartesi, Haziran 28, 2010

mızmız mavi

27 haziran pazar.
Sıradan bir gün. 4 duvar arasında.
Karın ağrısı, baş dönmesi...

Bilgisayarım çöktü. Formatlandı!
Herşeyim gitti.
Yüzlerce fotoğraf, yaptığım bütün ödevler, bursumla ilgili scan edilmiş ve bir daha ulaşılması mümkün olmayan tüm evraklarım ve yüzlerce fotoğraf!
Evde çok fonksiyonlu bir printer hatta fotoğraf makinasına özel bir fotoğraf baskı makinesi var ama bütün fotoğraflar gitti.
Herşeyim gitti. Yazılarımın yedekleri, tezimle ilgli topladığım tüm kaynakça, 1 yıl boyunca hazırladığım ödevler, projeler, Toefl için toplanmış arşivim ve fotoğraflarım.
Yüzlerce fotoğraf gitti.

Bir flickr hesabı açmak ne kadar zor olabilir ki... Ama hepsi gitti artık. Format C:

Bir saat kadar sonra çileeğim koptu. Kolumdaki taşlı bilekliğim, çileğim. Sevgililmin ilk hediyesi. Yüzüğümü çıkardıktan sonra tek dayanağım! Babamın aldığı nazar boncuklarım onun yatağındayken kopmuştu, bir daha da takmamıştım. O'nun aldığı çilek'te babamın gömleklerini asarken balkonda koptu! Üstelik ben böyle şeylere çok inanırım. Hani o bileklik koptuysa bugün kesin bi'şey olmuştur, sevgilim bi'şey düşünmüştür falan....

Offf. Düşünmek istemiyorum artık. Yok işte bir çözüm. YOK!

10 Temmuz büyük gün. Ama yarın daha büyük bir gün olabilir, gideceğimiz okulların açıklanması açısından. 10 Temmuz'a kadar ehliyetimi çıkartmam lazım, zira pasaportumun tarihi geçmiş.
6 temmuza kadar diğer işlemler için başvuruda bulunmam lazım. Bankayı arayıp dolar ekstresi istediğimi bildirmem lazım. (bunu şu an bile yapabilirim ama maksat ertelemek işte)

Bir de bugün bu "bütün herşeyimi kaybetmiş"lik duygusu ve pms'nin post dönemi ruh haliyle oturdum bütün gün Aşk-ı Memnu izledim. 3 bölüm bütün günümü aldı. Her bölüm 2 saat mi sürüyor yahu o ne biçim diziymiş.

Bir de finalden hiç haberim yoktu. Yani Bihter'in intihar edeceği roman'dan aşikar ama ne bileyim. Yok senaryosu internete düşmüş falan. Millet bildiğin Lost tadında beklemiş Aşk-ı Memnu Veda'yı...
Bense finalde Tatlıtuğ kişisin o iğrenç oyunculuğuna rağmen kendimi Behlül gibi hissettim. O kadar güçsüz, aciz, korkak, değersiz ve etkisiz... O ekstradan bir de şerefsizdi o ayrı.
"Behlül kaçar" da klişe bir lafıydı herhalde. Sanırım bu gidişle ben de "zeynep kaçar" insanı olacağım. Bakalım artık kısmet!

Bir de tabi Bihter'in mezar taşında ki doğum tarihi var ki..... 1983 diyen!!!
Ulan ben babamı ikna edip evlenemiyorum bu yaşımda, 83'lü hatunun tatmadığı zevk kalmamış hayatta... Üstelik ay farkıyla benden de küçük oluyor bu Bihter kişisi, Peh! Gerçi Yaprak Dökümün'de ki Ferhunde de 82'liydi. Boşanma davası mı ne bir dava salonunda söylemişti o da. Lütfen birisi bu senaristlere benim yaşıtım olan insanların/kadınların çoğunun hala iş aradığını, KPSS senin, polislik benim sınav sınav gezdiğini söylesin. Ya da ne bileyim gözümüze sokmasınlar en azından. Bu nedir ya?!



Read more...

Cumartesi, Haziran 26, 2010

huzuRsuz gRi


Her şeyi kabul edebilirim sanırdım. Bu iki adam ne derse desin, onların tüm dediklerine katlanırım sanırdım... ama buraya kadarmış. Benim de sınırlarım varmış, O’nlara bile 'dur' demek gelebilirmiş içimden.
Çünkü bu anlayışsızlığı hak edecek hiç bi’şey yapmadım ben! Bu kadar da değil artık!

Ben bir yerlere ait olacağım diye çırpınırken, bu adamlar sadece BANA SAHİP OLMAYA çalışıyormuş meğerse! Beni sevmek ve benimle mutlu bir hayat paylaşmak ya da beni sevmek ve benim mutlu olduğuma tanıklık etmek falan değilmiş ikisinin de derdi. Bu süregelen, beni ve özgüvenimi yakıp yok eden “güç savaşı” da bundanmış zaten.

Biri diğerini görmek istemiyor,
Diğeri birinin karşına çıkmak istemiyor.
Biri tutmuş bir kolumdan “seni gerçekten istiyorsa bekler”,
Diğeri tutmuş diğer kolumdan “sen beni gerçekten istiyorsan bekletmezsin” diyor.

Kalbim tam ortasından ikiye bölündü.
Kemik kırığı nasıl olur bilmem, kolum bacağım kırılmadı ömrümce, kalp kırılıyor zırt pırt ya, o da unutuluyor zamanla.
Ama bu yarılmış, bölünmüş, parçalanmış kalp iflah olmaz artık.

Bir yarısı birinde, diğer yarısı diğerindeyken, nasıl çalışır ki bir bütün olarak tekrar?
Kan pompalar beynime ama nasıl can pompalar ruhuma bundan sonra?!

Şu anda sadece defolup gitmek istiyorum.
Ne birine layık, ne diğerine ait olmadan, “benim yarın sabah uçağım var” demek ve basıp gitmek istiyorum.

İkisine de beni kaybetmenin acısını yaşatmak istiyorum.
Yokluğumda “keşke”leri yüreklerine batsın istiyorum.
“Beni dinlemiyorsun”larla soldurdukları zeynep’i, cümle cümle özlesinler istiyorum.

Hatta oraya gidip, House’un hastası olacak kadar sebepsiz hasta olmak istiyorum!
Ben orada ölümle pençeleşirken, onlar burada acıdan kavrulsunlar istiyorum. Yok yok apar topar kalkıp gelsinler ve yoğun bakımının camının önünde karşılaşsınlar istiyorum. House’un ekibindekiler beni lumbar puncture senin, liver biopsi benim, laboratuar laboratuar gezdirirken, onlar orada hiçbir şey yapamaz bir halde sadece izlesinler ve acı çeksinler istiyorum.

Manyakça evet, ama House bölümün bitmesine 4 dk kala bile olsa teşhisi koyar nasılsa....
Benim hissettiğim bu acıyı, onlarda yaşasın ve benim gibi çaresizce kalakalsınlar istiyorum. Bana inanmadıklarına pişman olsunlar istiyorum!

Ben ne birinden kötü, vefasız ve terbiyesiz evlat muamelesi görmeyi
ne de diğerinden onu aldatmışçasına acı verdiğimi anlatan hikayeler duymayı hak etmedim!

Bu kadar da değil artık!
Benim kök salacak toprağım yok artık, kayboldum, onlar da beni kaybettiğini hissetsin istiyorum!











dibine not: tüm bunlar pms’nin ağır tahriki altında, bir cuma gecesinin (cumartesi sabahının?) 03.20 sinde, bir hastane koridorunda, refakat edilen en iyi arkadaşın, eşinin nasılda telaş ve korku içinde beklediği gözlemlendikten hemen sonra yazılmıştır. Üzerinden 2 doz majezik, 12 saat uyku geçtikten sonra okunup gülünmüştür. Ama gülünç ve saçma ve manyakça olduğunun tarafımca bilinmesi, bunları hissetmiş ve hissetmekte olduğum gerçeğini değiştirmemektedir.
Velhasıl-ı kelam içimden çıkmıştır, içimde kalmasındır.


Read more...

Cuma, Haziran 25, 2010

lacimoR

Kendimi ispatlamaya çalışmaktan o kadar sıkıldım,bunaldım ve yoruldum ki...  Bizim hukuk sisteminde ispat yükü iddia sahibine ait değil mıydı arkadaş. Niye bunca eziyeti ben çekiyorum ki? 
Itaatsiz, başına buyruk, saygısız bir evlat olduğumu, bir baltaya sap olamadığımı iddia edenler 
yan gelip yatıyor her akşam. Bense her gece dört dönüyorum yatağımda... 

Ya da benim güvenilmez, satıcı ve hatta yalancı ve vicdansız olduğumu iddia eden sevgilinin sorumluluğu olmalı bunları ispat etmek.  Ama yok ben 5 cümle laf ettiysem 4tanesini açıklamak zorunda kalıyorum. 
"i mean" speakıng egzersizlerinde zaman kazandıran bir pharese'den çok daha fazlası benim hayatımda... 

Üstelik Micheal Jackson öleli 1 yıl olmuş bugün. Galiba Micheal'in olmadığı bir hayatta yaşamak çok daha zor!  

---
Sent from my Nokia

Read more...

Pazartesi, Haziran 21, 2010

çiçekli mavi

by the way,

Sertap çok güzel söylüyor yahu!

Read more...

kaRanlık mavi

Sinirden kuduruyorum. Sakinleşmek için 3 doz House aldım ama bana mısın demedi!

Birazdan kulaklarımdan duman falan fışkırabilir. Ya da beyim gözlerimi fırlatarak oradan dışarı taşmaya başlayabilir.

Ben bunları hak edecek ne yaptım?

Son günlerin, yok yok dur son günlerin olur mu, 2010’un en popüler sorusu bu?
Zaten benim hayatımda ne zaman açık, net, keskin bir cevap oldu ki? Sadece sorular!

Neyin bedelini ödüyorum acaba? Bugüne kadar yaptığım hatalardan biri mi, yoksa bundan sonra gelecek güzel günlerimin mi hazırlayıcısı bunlar?

Bir de son zamanlarda zırt pırt karşıma çıkan “Ooo tanrım çok mes’udum. Bunca mutluluğu hak edecek ne yaptım ki, sen beni nazarlardan koru, aman aman” tipler var ki... Hepsine ayrı ayrı, gün yüzü görmemiş küfürler ediyorum, haberleri yok.

Yüzüğümü çıkardım! Ben ve yüzük aynı cümle içinde. İDİ
Artık değil.

Bana “biz evlenemiyoruz, e sevgili de olamayız bu saatten sonra” dedi. Bunu dediğinde facebook’ta çoktan ilan etmişti ilişkisi olmadığını. Bir de şarkı ardından, bir de en afilisinden mesaj kaygılı video....

Duyduğum sözlere mi yanayım, beni sevdiğini ama beni sevmeyi sevmediğini, bizim ilişkimizde hiçbir varlığı olmayan feysbuktan öğrendiğime mi yanayım...
Bunları duüşünürken hazırladım paketi.... Bana aldığı 3 küçük parça “değerli” hediyeyi koydum bir kutuya. Aldım elime kağıdı kalemi. Sahi ya bir de mektup yazdım içine...

Sonra...
Sonra “yüzüğü çıkaran” oldum. Sonra “sen beni sattın” cümlesinin sen’i...


Sonra,
Sonra “Derdi gücü evlenmekmiş demek ki, bilseydim bu kadar heveslendi olduğunu geçen sefer evlendirirdim bu kızı” cümlesinin “bu kızı” oldum.

Babam bunu onca kavga gürültümüzün arasında yüzüme söyleseydi hiç koymazdı da, benim orada olduğumu fark etmeden arkamdan anneme söyledi ya...

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

Bi’de ne manyak insanım anlamadım ki, çıkardın madem yüzüğü, o raddeye geldin en sonunda, madem ‘satan’ oldun, ‘yarı yolda bırakan’ oldun, bas yarana tuz, otur kıçının üstüne. Ne diye hala görüşüyorsun adamla? Yok ben seni seviyorum, ben senden vazgeçmedim, ben seni daha fazla üzmemek için çıkıyorum hayatından falan.
Ama manyaklık bununla kalsa öp başına koy. Bi’de hala babayla tartışmaca. Her fırsatta “bak beni kaybedeceksiniz, nedir bu inadınız, benim kararlarıma hiç mi saygınız yok” diye diye kendini tüketmece.

Hufff! biraz daha iyiyim evet, kulaklarımdan duman çıkma kıvamı geçti, ama her an beynim yerinden fırlayabilir. Hayır ağlamak istemiyorum artık yeter. İyisi mi biraz daha yazalım.

Hayır, düşünüyorum da bu işin ihalesi nasıl ve neden ve niçin her türlü bana kalıyor? Bir cevap bulamıyorum.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.


Yazmak gerçekten pek çok cevabı bulmamı sağlıyor evet. Son sorduğum sorunun cevabını hala bilmiyorum ama bugüne kadar nasıl bir hata yaptığımı buldum sanırım.

Ben bütün hayallerim gerçek olunca, masallardaki ki gibi bir mutlu bir hayat süreceğimi sandım. Sanki hayal ettiğimiz şeyler olunca başka bir boyuta geçiyormuşuz sandım.
Heyt heyt! Aynı sefil hayatı yaşayıp duruyorum halbuki. Bir masal sahnesi kurulmadı önüme, ne şuan baktığım kara ekranda “başarılı” yazısını görünce ne de muhteşem bir İstanbul manzarasında dudakları dudaklarıma değince...

Ben aynı ben, baba aynı baba, şehir aynı şehir, sevgili... Sevgili yeniydi oysa. Sevgili farklıydı. Sevgili özeldi. İlkti böylesine güvendiğim ve tekti sonrası olmayacak olan...

Oysa ben bir masalda değildim işte. Kral kızını vermeyince dağları delmeye giden keloğlanlar, kahramanlar, prensler hep masallarda olurmuş meğer.
Telli duvaklı gelinlikler, hava da uçuşan heyecanlı “evet”ler, “ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar” ancak masallarda olurmuş meğer.

Sanırım bu durumdan öğrenmem gereken en önemli şey: Ait olduğumu sandığım, ait olmaya çalıştığım her şeye BEN tırnaklarımı geçirmiş tutunuyormuşum, tutunmaya çalışıyormuşum. Ben bırakınca ucunu kimse tutmuyormuş elimden.
Babam bile merak etmiyormuş beni “kızım sen en son vazgeçtim diyordun, aylardır ne yapıyorsun” demiyormuş.
Ben bırakınca elini, soluğu tatilde alıyormuş sevgililer, en sevilenler bile yeni rüzgârlara yelken açıyormuş.

Yani hala bana “gitme” diyen bir Allah’ın kulu yokmuş hayatımda...

O yüzden en iyisi gitmektir belki de.
Gitmek ve bana ait hiç bi’şeyin olmadığı, benim sahip olduğum hiçbir şeyin olmadığı topraklara kök salmaya çalışmaktır.

Botanikten anlamam, 25inden sonra kök tutar mı bir ağaç bilmem.
Marquez’in “insanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir” deyişi geliyor aklıma.
“Gitmem gerek bu şehirden” diyen bir şarkı geliyor aklıma,
Benden giden sevgilinin 2 güzel hatunla dans ederken çekilmiş fotoğrafındaki gülen yüzü geliyor.
Beni ancak sen öldürürsün diyen babanın “amma meraklıymış evlenmeye” deyişi geliyor.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Yazık bana.
3 yıldır burada gitmek diye ağlıyorum,
Meğer tek derdim gidebileceğimi ispat edip, “gitme” dedirtmekmiş...
Ve bir de asıl derinlerde gizli olan var tabi
.
.
.
.
.
.
.
.“Seninle gurur duyuyorum”u bir kez olsun duyabilmek.
.
.
.
.
.
.
.
.
“Gitme” vakti gelmeden öldürmek istemiyordum aslında mahallenin delisini. Ama öyle çok insan öldürdüm ki bu günlerde, deli’nin de vakti geldi artık galiba.


Ya da bilmiyorum.
Bir mavi kuş şakırdıyor sanki hala içimde, çoook uzaklardan bir yerden geliyor sesi ama biliyorum içimde o umut hala....


Read more...

Çarşamba, Haziran 16, 2010

belki de moR

"Güçlü olmanın tek yolu, kendi kararlarınla yolunu kendi başına çizmektektir. Her zaman bir çıkış yolu vardır ve bu yol senin görebildiğin tüm yollardan başka bir yoldur.„MUŞ.
Ey yumurtaya canveren allah'ım! Gerçekten oradasın diğ mi? Ben de buradayım hala; hayallerim ve umutlarımla.... Do you hear me? Ben duyamıyırum da artık içimdeki sesleri... Sen duy bari beni!


---
Sent from my Nokia

Read more...

Cumartesi, Mayıs 29, 2010

soRaR mavi, susaR laci

House der ki;

-if you talk about nothing, nothing will change
+ it might
- how?
+ time. time changes everything.
- that’s what people say, it’s not true. doing things changes things. not doing things leaves things exactly as they were.

Bir de dünyada böyle bir yer var mesela. Avustralya'da.

Ve böyle yerler var... Uzaklarda hiç bilmediğimiz diyarlarda...

Hacca gitmek bu yüzden mi farz?
İnsan doğduğu büyüdüğü köyden başka bir dünya olduğunu görsün, dünyanın kendi çemberinden ibaret olmadığını anlasın ve iman etsin diye mi?


Which one is true? time or doing things change situations?

EVERY THING? CHANGE? WHEN?

Read more...

Perşembe, Mayıs 27, 2010

fiRuze

Büyük beyaz masa örtüsünü ütülerken kırıldı içinde bi’şeyler. Bir daha asla tamir olmayacak bir şeydi o kırılan. Birkaç gün önce edilen bir cümleyle çatlamış ve o gün, o ütü masasına bakarken kırılmıştı artık. Paramparçaydı.
O ütülediği gelinliği olabilirdi. Bunca hazırlık o mutlu telaş için yapılmış olabilirdi. Olmayacaktı. O evden asla gelinlikle çıkamayacaktı.

Diye başlayan bir hikaye yazacaktım, yazamadım.
Beni mutlu eden bir adam sevecektim, beceremedim.

“sen bıçağı soktun bekliyorsun” dedi bana. Ya bıçağı çevirip, kan kaybından öldüreceğim O’nu. Ya da bıçağı çekip yarayı iyileştirsem bile bir ömür taşıyacağımız bir derin bıçak izi böğrümüzde...

Bir katil olacağım ben. Kaçarı yok artık.
Ya hayallerimi öldüreceğim; 2 oda bir salon; “bugün su faturasının son günü hayatım”, “oğlum yeme dedim o şekeri, bak yemek yapıyorum iki saattir burada” bir hayat yaşayacağım. 20 yıl sonra bir gün, yıldızlar altında sevgilimle rakılarımızı koymuş içerken, giden bir uçak göreceğim...

Ya babamı öldüreceğim. O beni haydi hayırlısı diye okumaya yollarken, ben o’nu bir daha asla göremeyeceğim bir yola çıkmış olacağım.

Ya da sevdiğim adamı öldüreceğim... Önce bir parça kopacak ruhumdan O’nsuz olamayacağım ve ben de öleceğim onunla birlikte...

Yazmıştım 1 hafta kadar önce.
Ve hayallerimi öldürmeye karar vermiştim.
Sonra bakanlıktan haber geldi, hayallerinizi öldürmeyin, isterseniz ağustos’ta Amerika’dasınız, dediler.

Artık hayallerim çok daha yakındı. Önce saçmaladım, kaçabilirim sandım.

Ayrılalım, diyecek oldum. “belki bulaşık yıkayacağım, belki akşam yemeye yemeğimiz olmayacak makarnayı ben haşlayacağım ama Ben birlikte olmadık istediğim kadınla, olmak istediğim yerde olacağım” dedi... Bu kaçıncı deneme hâlbuki; biz ayrılamazdık! Ayrılamadık!

Sonraki gün eve erken geldim. Beynimi uyuşturmak için tv ye bakarken kanal 7 de bir ilahiyat profesörü kendisine sorulan soruları yanıtlıyordu. Telefondaki ismini vermek istemeyen izleyici, oğlundan şikayetçiydi. 18 yaşındaki oğlu ailesine terbiyesizlik etmekte, dinini uygulamamakta ve sigara içmekteymiş. Hoca dedi ki, gençtir geçer, arkadaşlarını değiştirmesini sağlamaya çalışın, bıdı bıdı bıdı...eğer küfre devam ederse sakın onu suçlamayın, siz çok iyi anababalar olsanız bile sizin bu hayattaki sınavınız belki de fena bir evlattır, sabırla destek olun oğlunuza dedi.

Babamı öldürmeye karar verdim. Belki de bu aramızdaki çılgın bağ, babamın sınavıydı.

Sonra kötü bir insan olduğumu idrak ettim.

Kendimi öldürmeye karar verdim. İlla katil olacaktım madem kendi kendimi öldürmek en acısız olanıydı. Benim için en acısız olanıydı yani. Benden sonrası tufan nasılsa..
Nasıl öldürür insan kendini?
“Zaman öldürmek intihar etmektir” var mesela. Bu epeydir öldürmüyor beni süründürüyor.
Daha hızlı bir çözüme ihtiyacım var şimdi.Yaprak dökümündeki Leyla geliyor aklıma.Leyla mıydı o, aylarca pembe bir monta sarılıp oturmuştu. O da bir sürünme biçimi aslında...

Daha keskin bir öldürme yöntemi bulmalıyım kendime.
İlla birilerini katletmem gerekiyorsa kendim olacağım! Bu ancak ben olabilirim! Kimsenin günahına girmeye gerek yok... kendi kendimin katili olacağım!




dibine not: dalya dörtyüz

Read more...

Cumartesi, Mayıs 22, 2010

kötü mavi

Ve yağmur bastırdı nihayet.
"bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende" gibi

Yok öyle değil,

bardaktan boşalırcasına...

Ben KÖTÜ bir evlat, KÖTÜ bir sevgili, an itibariyle KÖTÜ bir öğrenci, hatta KÖTÜ bir çalış(may)an, KÖTÜ bir abla ve hatta KÖTÜ bir müşteriyim.

Demek ki ben KÖTÜ bir İNSANım!

Read more...

Cumartesi, Mayıs 08, 2010

Renk için ışık geRek...

Eur-Lex ve sciencedirect’in içinde kaybolunca taşıverdi artık içimdekiler. Ne haftaya yetişmesi gereken 3 ödev, ne dönem sonu olmasına rağmen hala irtibat kurulamamış bir hoca, ne bütün derslerimi vermek zorunda oluşum, ne haftaya görüşeceğim ABD üniversitesi yetkilisinin söyledikleri, ne de en az 100 almam gereken toefl boku umrumda değil şu anda...

Yaptığım her şey çevremdekileri üzmekten başka bir işe yaramıyor. Devrik mi bu cümle? Galiba. Düzeltmeye mecalim yok, kalsın öyle.

Bir sürü ağlak zırlak cümle zihnimde... “bilmiyorum”lar, “korkuyorum”lar cirit atıyor. Muhtemelen artık kendime gücenmiyorum. Klavyenin bir oyunu olsa gerek; kendime güCenmiyorum... Kendime karşı hissettiklerimi sorgulamıyorum bile. Çünkü şu an bir sonuca varmak üzere içine dahil olduğum hiçbir şeyi yapabileceğime inanmıyorum. Mezun olmak üzere başladığım okul, akademisyen olmak amacıyla imzaladığım ve beni “devlet malı” yapan senetler ve evlenmek vaadiyle taktığım yüzük...
Ability durumu hani. Bende yok. “I’m not able to succeed all off them” gibi bi’şey. (Writing hocası o them’in yerine çok advance bir kelime bulurdu eminim.) Böyle garip bir halde beynim. Yarısı inglizce çalışıyor, geri kalan yarısı hiç çalışmıyor. Otonom hareketlerle hayatta kalıyorum yalnızca. Beyincikle idare ediyorum yani.

İngilizce: 0,5
Türkçe 0,
beden eğitimi 0,
hayat bilgisi -1500,
insan ilişkileri -1500,
aşk ilişkisi -5000
aile ilişkileri -3500,

Var mı başka bi’şey? Varsa da ben görmüyorum geri kalanlarını. Bunca krediyi ödeyecek artı puanı nereden alırım hiç bilmiyorum. Alamam zaten, ben dâhil kimse bana verdiği kredilerin geri dönüşü olacağına inanmıyor artık.

25 yaşım hiç bitmeseydi olur muydu tüm bunlar acaba?
25’im bitti sahi, sol tarafı düzenlemem gerek tekrardan. “2009 itibariyle yaşadığım ikinci 25’im” demişim, son 25’immiş meğersem. Bundan sonrası ise (son günlerin en favori yüklemi) BİLİNMEZ. (burada bilmemek fiilini sıfat olarak kullanıp, advance bir yapı oluşturmuş olur muyuz hocam?)

Sevgilim evinde, yalnız yatağında uyuyor. Ben evde yalnızım. Ödev yapmak üzere açılmış bir bilgisayarda ödev yapmak dışında her şeyi yapıyorum.

Sadece yok olmak istiyorum artık. Ya da kardeşimin aylar önce söylediği gibi “yatıp 6 ay sonra uyanmak.”

Dayanabileceğim bir şeyler olsa, hani destek alabileceğim somut bazı adımlar atabilsem mesela, her attığım adımda daha da saplanmasam çamura, en dibine kadar yaşamak isterdim bugünleri. Çünkü sonrası çok güzel olacak biliyorum.
Sadece gördüğüm her uçağa “uçak beni de götür buradan uzaklara” diyerek kazandım bu bursu mesela. Çalışmak falan kısmı hikâye. İçimde çok derinlerde bir yerde biliyordum olacağını.
Bugünde aynı yerden biliyorum bu zor günlerin geçeceğini. Ama bugünler geçene kadar benim şarjım yetmeyecek muhtemelen. “Batery empty” deyip yığılıp kalacağım sanki.

Aylar önce bir yerlere “üzülmek bugünün sıkıntısını azaltmaz, yarının gücünü eksiltir” yazmışım. Kim söylemiş google’a sormak lazım. Buraya da yazalım dursun bakalım.



sormazsam çatlarım:
18 yaşında olması gereken bu hezeyanları neden 28'imde yaşıyorum ben?


Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP