Salı, Ocak 29, 2008

kış mavisi


Seviyorum kışı, hele karları...
Baharı sevinçle karşılamıştım, d.cim “
bak eylül’de gidecek” demişti de “şubata kadar yolu var” demiştim. Şubat gelmeden kar geldi kapıma. Yollarımı kapadı. Bir tipinin içine katıp sürükledi beni bilmediğim yollara. Bembeyaz bir yorgan örtüldü İstanbul’umun üstüne. "Ayıp yorgan altında olur" demiş eskiler. Bütün ayıpları örtse keşke yağan karlar.


Bir vapur yolculuğuna çıkmak üzereyim, belki de sadece Kadıköy-Beşiktaş vapuru. Beni uğurlamaya gelmiş “haydi gidiyorum ben” deyip arkamı dönecekken öpüşüyoruz. Şaşkınlıktan uyanmışım. Masallardaki gibi prensin öpücüğüyle uyanmak güzel bir şey olsa gerek, rüyası bile ne müthiş mutluluk. Anneme rağmen hala cam kenarında duran yatakta doğruldum hafiften, dışarıyı görebilmek için perdenin altından çıkardım kafamı. Çatılar beyazlamıştı. Sokak lambasının ışığında uçuşan kar taneleri görünüyordu. Güzel bir rüya görmüştüm ve odam hala sıcaktı. Başucumdaki defteri aldım, yazmaya başlamadan yuvarlak düğmeyi çevirdim, bir fal tuttum. Jeff Martin “patience my love it will all be alright” diyordu. O'nun sesini duyuyup sabredemeyecek biri var mıydı ki?


Bittiğinde üşümüştüm, rüyanın etkisi çoktan geçmiş, kış gelmiş, her taraf kar olmuştu nihayet.


Benim yılım yeni başlıyordu.
Umutla, hevesle ve sabırla...


Read more...

Pazar, Ocak 27, 2008

şizofRen mavi

Bütün gün elinde telefonla bekleyince telefon çalmıyor. Hiçbir zaman çalmadı, bundan sonra da çalmayacak. Sen ne zaman ki unutacaksın o telefonu ancak o zaman çalacak. Bunu yıllar önce algılamış ve de aylar önce kelimelere dökmüş bir bünye olarak hala böyle davranmanı tamamen pms ye bağlıyorum. Asabiyet, alınganlık neyse de aynı zamanda salaklık yaşatan tek pms’de seninki herhalde yeryüzünde.

Hayır aramayacaksın, üstelik adın kadar iyi biliyorsun aramayacağını, derdin ne o zaman? Niye yine kendi kendine bu gel-gitler. Minik yeşil tuşa basıp basıp kapamalar. Sen arasan “kalk hadi ada’ya gidelim, fotoğraf çekelim, sana bisiklet ısmarlarım bisiklete bineriz biraz” desen ne diyecek? Patlamış balonları şişiremezsin kuzum, hep bir yerlerden hava kaçırır o...

—Ama...

Biliyorum, çok yaklaşmıştın. Böyle hissedebileceğini hiç ummuyordun, tazelendin, ümitlendin, umutlandın. Ama bak yükleme “geçmiş zamanın” hatta “geçmiş zamanın hikâyesi”. Bırak lütfen! Olacağı varsa olur, olacaktır zaten. Yeter ki sen kurma, kurgulama ve hatta çabalama. Bırak duymak istediğinde arasın seni, birlikte vakit geçirmek için ayarlasın saatini. Sen daha bir saat bile beğenip alamadın koluna. Bir saatin bile yokken nasıl kuracaksın zamanı?

Yeniden yaralanacak kadar iyileştin mi sanıyorsun. Biraz daha sakın kendini. Bırak nazlı, kaprisli bilsin. Bırak tanımaya, anlamaya çalışsın, çabalasın biraz.

Hem nedir bu baygın hallerin. Yettin artık. Kendine gel! Tamam, kuyruğu dik tutmak zor. Bunu da yazmak lazım uzun uzun haklısın. Yoruluyorsun. Daha çok yorulacaksın. Ama sen 2 yıl önce de böyleydin. Sana “sen seçtin kızım, kendin kaşındın” diyenlere neler diyordun hatırlasana. Onlar koca dönemde 4 dersi veremezken sen bir günde 5 sınavı geçiyordun. Ne değişti? Yine sen seçtin. Yine zoru seçtin. Bu kez hem zoru hem en dibi seçtin. Süslü bahçelerin gülü olabilecekken yol kenarındaki çalı oldun. Ne dedin kendine? En gür en yeşil çalı olacağım demedin mi?

Niye şimdi bu ilk sıkıştığında istifa mektubu yazmalar. Bu sefer yağma yok. Kredi mi alırsın, tefeciye mi borçlanırsın ne bahane bulursun kendine bilmem. Bu iş bırakılmayacak.

—Ama...

—Hayır, yat uyu artık, yarın dünya kadar işin var.

—Ama saat daha erken.

—İyi biraz kitap oku madem, kapat şu bilgisayarı.

—Ama müzik! mp3 çalarım da kayboldu zaten.

—Seni "ama" demekten men ediyorum! Git n'apcaksan yap şimdi...

Read more...

Salı, Ocak 22, 2008

beyaz

Mp3 çalarımı kaybettim. Benim en önemli zamazingolarımdan biriymiş meğer kendisi. Kafamı ancak onun sayesinde boşaltıyormuşum işten çıkınca. 3 gündür yaptığım iş daha da korkunç bir hal aldı benim için. Şimdi serviste sağ taraftaki tekli koltuklardan birine geçip seni düşünerek rahatlayabiliyorum bi’nebze. Ama seni düşündükçe daha çok özlüyorum. Bazen uyuyup kalıyorum. Rüyamda tatilde oluyoruz seninle. Yüzüyor uçsuz mavilerde. Ben sahile dönüp senin çıkmanı beklerken uyanıveriyorum. İnme vakti gelmiş meğer. Özlüyorum seni biliyorsun. Çok özlüyorum hem de. En çok sesini.

Gel artık diyorum, gel! Her şeyden vazgeçmek üzereyken, hiçbir şeyi umursamazken, seni sen olduğun için, her şeyinle beklentisizce sevecekken gel. Çok sevmek istiyorum seni. Biliyorum bunu söyledim adamın birine =(( Ama koşulluydu o. “Çok sevmek istiyorum seni ama önce duvarlarımı yıkman lazım” diye başlıyordu. Seni koşulsuz seveceğim ben. “Diş macununu neden ortadan sıktın” diye cırlarsam o diş macunu tüpü gibi olayım bak söz. Ama kapağını açık bırakırsan bozuşabiliriz. Yok yine olmadı değil mi, yine bir “ama”yla bağladım cümleyi. Böyleyim işte biliyorsun. Gel ve törpüle beni, ben koşulsuz seveceğim seni söz verdim bir kere.

Uzun zamandır kimse bana hediye almamış biliyor musun? Yani aldılar elbet, yılbaşı çekilişinde ofisten birileri, bayramda anneannem falan bilirsin. Öylesi değil işte. Benim çok seveceğimi, beğeneceğimi düşünerek, görür görmez beni hatırlayarak durduk yere alınan ufak tefek şeyler. Hani ne bileyim kelek olduğunu bile bile yazın ilk çıkan karpuzu mesela. Ya da ne bileyim sinemada alaska frigo. Yaldızlı paketlere sarılmasına gerek yok biliyorsun. İçinde ben olan, içinde sen olan, ilgi olan bir hediye. Hele çiçek, sahi ben en çok hangi çiçeği severdim, hatırlıyor musun?
Doğum günüm geliyor diye yol mu yapıyorum dersin? Muhtemelen öyledir. Bakma sen bana. Benim de kimseye böylesi hediyeler aldığım yok zaten. Ama geçenlerde bir kazak beğendim sana. Yeşil sevmem güya öyle güzeldi ki yeşille siyahın uyumu, iki saat bakındım. Görevli çocuk “güzel bir seçim bence hiç düşünmeyin. Beyefendinin bedeni ne ben hemen paket yapayım” deyince bilemedim ne diyeceğimi. Gülümsedim sadece. Onun ezber cümlesine benim dağarcığımdan bir ezber cümle seçtim ben de “teşekkür ederim, sadece bakıyorum.”

Gel artık, bir an önce gel istiyorum. Yüzümde hiç çizgi yokken, saçlarımı hiç boyatmamışken gel. Yıllar sonra tenimde ki her çizgiye şahit olduğunu bilmek istiyorum. İlk düşen beyazdan, son siyah tele kadar her birinin değişimine şahit ol istiyorum. Ve hep seninle olayım istiyorum. Yanında, arkanda, yatağında yaşadığın tüm değişimlere eşlik edeyim istiyorum.

Yine ne çok şey saydım değil mi? Bak bu beklentisiz halim, ona göre gel. Bir de gelirken rengârenk balonlar istiyorum. Ucuna birer not yazarız belki beraber, sonra hepsini uçuracağım sahilden. Sadece mavi olanlardan birini bileğime bağlayacağım, bütün gün onunla gezeceğim. Patlayınca ağlamak mızmızlanmak yok söz. Biraz şeker alırsın yine gülerim ben. Hatta şekere de gerek yok ben hep güleceğim zaten senin yanında biliyorum. Sen yeter ki gel...


dibine not: Tam bitirmiştim mektubunu, yine yine yine yine aynı ses geldi winamp’tan: “hiç gelme gideceksen” dedi bu sefer. Ben ona inat “güneşim” diyeceğim. Biliyorum SEN gelince gitmeyeceksin, ürkek buz taneleri gibi, yaptığım kardan adamlar gibi, erimeyeceksin.

Read more...

Cuma, Ocak 18, 2008

mim'sel mevzulaR

Tanrıça Artemis beni sobelemişti sahi. Hazır deli deli sayıklayacak halim yokken şu mim hadisesini yazayım dedim ben de. Konu "yapmak zorunda olduğumuz halde bir türlü yapmadığımız kolay işler".

Hımm... şimdi bi’işe "kolay" dediysem o işi genelde yapar, aradan çıkarırım. Ama iş üşengeçliğe geldi mi neler var neler. Bi’kere kuaför konusunda acayip üşengeç bir insanım. Aslında pek itiraf etmemek lazım bu konuyu ama öyle valla. Son 2 aydır saçımı kestireceğim örneğin, ilk karar verdiğimde kestirseydim şimdiye kadar yeniden model değişikliği bile yapabilirdim ama nerdeee.

Sonracığıma çalışma masasını derleyip toplamak da böyle bir iş benim için. Çalışacağım alanın mutlaka düzenli olması gerekiyor ama dağınıklık olmayınca da huzurlu hissetmiyorum. Çok derli toplu yerler bana “yaşanmış” hissettirmiyor. Hani mutfakta bulaşık çıkmıyorsa o evde yemek yenmiyordur ya onun gibi; kâğıtlar kalemler, kalemlikler ataşlar, not kağıtları, takvimler vb. ortalığa saçılmadan olmuyor.

Bi’de bazen bulaşık makinesini boşaltmak acayip zor geliyor. Nasıl gözümde büyüyor anlatamam. Kaçacak delik arıyorum ihalesi bana kalmasın diye.

Ben de Şehirde Bulunmuş Defter’i, Gülçin’i ve de Berrin’i mimliyorum efenim. Haydi kolay gele.

Read more...

yaslı mavi

Belki 30, belki 33 yaşındaydı ama 35 yoktu. Doğum günü bilenmeyenlerdendi. Gencecik bir anneydi. Büyük olan kız 14 yaşında, küçük oğlan 7,5 tan 8. “Milenyum annesi olacağım ben” demişti 99 sonlarında oğluna hamileyken.

Kocası beş para etmezdi. 2 gün evdeyse 5 gün yoktu. Aslında O hiç istememişti kocasıyla evlenmeyi. Babası da vermemişti 2-3 kez istemeye geldikleri halde. Sonra ne olduğunu O da anlamamıştı, gözüne güzel gelmişti adam, babası ‘etme eyleme kızım’ demişti de O “yok baba ben istiyorum evlenmeyi” demişti. Yıllar sonra o günleri anlatırken “Kesin büyü yaptırdı halam bana yoksa 3 kere evden kovduğum adamla niye evleneyim” demişti. Halası kaynanası olmuştu, kuzeni kocası.

Mutfağında sıcak su akan 3 oda 1 salon bir evi olsun isterdi. Herkesin ayrı yatak odaları olsun isterdi. Çocuklarının yanında sevişmekten gocunmazdı belki de onların gözünün önünde dayak yemek nasıl bir şeydi kim bilir.

“Senin konuştuğun kimse var mı kız?” diye sormuştu. “Ooooo bi’sürü ayol” deyince de kızmıştı. Sonra da kendince yanıtlamıştı sorusunu “Bu devirde hem güzel hem akıllı kızı boş bırakırlar mı hiç, koş getir resmini.” Resimle fotoğraf arasındaki farkını bilse ne değişirdi hayatında sanki. Ha bir sözcük eksik ha bir sözcük fazla. Tipini beğenmeyince bu kez “Zengin mi bari?” diye sormuştu. Ben cevap vermeden sorusunu değiştirmişti “Aman para kazanılır elbet bir şekilde, seni seviyor mu bari?”

Çerçeveli mezuniyet fotoğrafımı görünce 1 tane de O istemişti aynısından. Kışın soba yanmadığı için kapalı duran salonundaki aynaya sıkıştırmıştı aldığı fotoğrafı. Kızına örnek olsun istemişti. O fotoğrafta keple görmek istediği aslonda kendi kızıydı. Görüp beğenenleri “Hakim olacak o, sana mı kaldı onu istemeye gitmek” diye azarladığını pek bir gururla anlatmıştı. Kızı için de böyle cümleler kuracaktı günün birinde provasını yapıyordu.

Tüm bunları birlikte yemek yediğimiz günlerde mutfakta bulaşıkları toplarken ve O herkesten gizli sigarasını içerken anlatırdı. “Tek lüksüm bu bee” derdi. Markası fark etmezdi. “Haram, günah. Allah’ın sana emanet ettiği bedeni kötüye kullanıyorsun” deyince “Ben sordum hocalara, şarap haram sigara yazmıyor kitapta, en kötü ihtimal mekruhtur” diye kestirip atardı. Tek zevkinin, inandığı güvendiği yegâne varlık tarafından yasaklanmış olabileceği fikrine bile tahammül edemiyordu.

Gırtlak kanseri oldu. Tek ameliyatta temizleyemediler, 2 kez ameliyata girdi. 2. ameliyattan çıktığında ses telleri yoktu. Yemek yiyemiyordu artık şırıngayla besleniyordu. Boynunun yanında takılı olan hortumdan yiyecek niyetine sıvılar, burnunun üzerine takılı olan hortumdan da su veriliyordu. Boğazının ön tarafında yüzük kadar bir delik ve bir tıpa vardı.
Son gördüğümde kemoterapisi yeni bitmişti. 40 kilo ya var ya yoktu. Kaş, kirpik, yüzünde fer, teninde renk yoktu. Tanıdım tanıyalı başı örtülüydü ama saçlarının da tamamen döküldüğü ilk bakışta anlaşılıyordu. 3. ameliyatta kalçasından doku alıp boğazını kapatabilmeleri için toparlanıp kilo alması gerekiyordu. İyi bakılmalıydı.

Kadersizlik böyle bir şey olsa gerek; kocası O hastanedeyken bile sahip çıkmadı çocuklarına. Kiralar, borçlar ödenmediği için icralar başladı eve. Mal canın yongasıydı. 2-3 koltuğu, 1-2 beyaz eşyayı kurtarabilmek için topladı hepsini kamyona, gitti. 10 adım yürümeye mecali yokken, "Baba evidir, ana kucağıdır, ata toprağıdır, orada bana da çocuklarıma da sahip çıkarlar elbet" dedi ve gitti. Kilometrelerce ötede babasına sığındı. O gittikten 1 ay sonra babası öldü. Cenazede O’nu görenler “iyice çökmüş” dediler “bu kışı çıkarmaz” dediler.

Bize "ben gidiyorum hakkınızı helal edin" demeye geldiğinde elim fotoğraf makinesine gitmişti. Ama söylemeye dilim varmamıştı. O haldeyken çekilmez istemezdi belki. Hem ne o öyle son bir fotoğraf der gibi, daha İstanbul’a gelip 3. ameliyatı olacaktı. İyi ki çekmemişim, görmeye dayanamazdım şimdi. Ya da keşke çekseydim çocuklarıyla son bir fotoğrafı olurdu.

O gün yine mutfakta ben bulaşıkları toplarken; “N’oldu o çocuk?” dedi. “Gitti” dedim “Sevmiyormuş beni.” “Boşver, iyi olmuş” dedi. “Benden sana vasiyet sakın seni sevmeyen bir adamla evlenme. Okumuş yazmış kızsın, sana değer vermeyenle harcama zamanını, yorma kalbini” dedi. Sonra da “Bi’sigara olsaydı keşke, bu muhabbetin bir sigarası eksik, sen yak bari bi’tane” dedi. Gülüştük. O’nu son görüşüm, birlikte son gülüşümüz olduğunu bilmeden gülüştük.
Gençti. gencecikti. 2 çocuk annesiydi. Yengemdi. Artık geçmiş zaman. Şimdi babasının yanında.

Bir Yasin okudum Hava’cım sana, bir de bunları yazabildim. Okumuş yazmış olmak bile bu kadar işte. Acıların bitti artık. Vasiyetin aklımda, unutacak olursam dürt beni mutlaka.Yarın da cennetten göz kırp bana olur mu, şimdi gece karanlığında korkarım ben.


ALAYINIZA NOT: Sigara içmeyin! İçiyorsanız da sigara yüzünden ölmeyin! Bu ülkede ölmek çok zor sanki. Trafiğe çıkın bol bol, ne bileyim demiryolu olmayan bir şehirde tren altında kalın ya da gece ara sokaklarda dolaşın 20 lira için bıçaklasınlar sizi orada. Ama sigaradan ölmeyin!

Read more...

Cumartesi, Ocak 12, 2008

sakat mavi

Hiçbir şey yapasım yok. Ne kimseyi göreyim ne de kimseye görüneyim. Hayalet gibi geziyorum ortalıkta. Fakat bugünlerde görünmez olmak, ruh gibi sessizce işimi yapıp çıkmak söz konusu bile değil. Bak benden tavsiye, yeni iş yerinde ya da yeni herhangi bir ortamda bilinirliğini arttırmak istiyorsan tak bir boyunluk, 1 hafta onunla gez. Asansörde karşılaştığın insanlar, yemekhane görevlilileri, kat görevlileri, servis şoförleri aklına gelen gelmeyen herkes “aaa büyük geçmiş olsun, neyiniz var?” diye dalıyor mevzuya. Hatta geçen gün genel müdür yardımcısı bile sormuş, ben konuşurken bilmiyordum kim olduğunu, ertesi gün içeri girerken güvenlik görevlileri “hoş geldiniz bilmem kim hanım” deyince düştü jetonum. Şimdi iyi güzel tanıyorlar da ben o aparattan kurtulunca beni hatırlayıp en azından asansörde karşılaşınca “günaydın” diyecekler mi o da başka bir tartışma konusu. Neyse efenim yine benden sana tavsiye yeni yılda, mübarek günlerde ve gecelerde efenime söyleyeyim yıldız kayınca, iki tane aynı isimden insanın arasında durunca, yolda bulduğun gaz lambasından cin çıkınca, sonracığıma eline sihirli bir değnek geçince ve benzeri her tür durumda önce sağlıklı olmayı dile. Ya da akıllı ol, gecenin köründe sigara içenlere eşlik edeyim diye karlı iş yeri terasına kahve içmeye çıkma, çıktıysan da dur bi’köşede hareketsiz kayıp düşme, düşüyorsan da elindeki kahve bardağını değil kıçını kurtarmayı hesapla önce. Yoksa hem elindeki kahveyi üstüne döker bi’güzel yanarsın, hem küt diye kafanı yere çarpar hem de boynunu zedelediğin için 1 hafta boyunluk takmak zorunda kalırsın. Sonra da böyle “görünmez olmak istiyorum” dediğin bir ruh halindeyken evde yolda parkta sokakta işte seni gören herkesle “geçmiş olsun”laşırsın.

Bugün cumartesi, özlediğim bir sürü arkadaşımı görecektim güya. Koca bayram ve yılbaşı tatilinde kimseyle görüşememiş biri olarak bugün ve yarın için zilyon tane plan yapmıştım hâlbuki. Şimdi yine hepsi suya düştü. Bu halde hiçbir yere gidesim yok, evde kitap okumak istiyorum bütün hafta sonu. Oysa bu soğuk ama güneşli hafta sonunda ne güzel ada keyfi yapılırdı. Fotoğraf çekmeyi de özledim. Ne güzel olurdu yarın bir fayton sefası... Belki sıcak şarap... Âşıklar parkı belki... Ama onun için önce âşık olmak lazım pardon. Neyse işte hepsi hayal sonuçta. Bu 2 günü güzelce dinlenerek geçireyim bari zira pazartesiden itibaren tüm sistem yetkileri tanımlanmış (inşallah) bir personel olarak işimin başına tek başıma oturabileceğim. Nihayet şu eğitim, tanışma, oryantasyon vs zırvalıklar bitti. Bakalım beni neler bekliyor, bakalım yeniden “ben çelik binaların içinde çelik maskeli insanlarla çalışmak istemiyoruuuuuuuuuuuum” naralarını ne zaman atacağım? Nisan-Mayıs dönemi için 1’e 10 veriyorum, bahsiler açılmıştır.

Sahi 3-4 gündür boynumla bu kadar haşır neşir olunca, boyundan boyunluktan bu kadar bahsedince hatırladım. Al Pacino The Devil’s Advocatede ne diyordu:
“
bir kadının boynu, aklı ve kalbi arasındaki sonsuz savaşta tarafsız bir bölgedir” Aklı ve kalbi savaşan bir kadını fethetmek için en doğru taarruz noktasıdır herhalde boynu. Hatta vücut dili eğitimlerinde bile bahsedilir; bir kadın karşı cinsle konuşurken zırt pırt boynuyla, kazağının yakasıyla, kolyesiyle oynuyorsa “hayırlı bir iş” söz konusudur artık. Bu bal gibi ilginin, hoşlanmanın göstergesidir, denir. Ve hatta The Godfather
'da da vardır. Daha filmin en başındaki düğün sahnesinde, Al Pacino ile tanıştırılan hanım kızımız boynundaki inci kolyeyle oynamaktadır. Sahi Al Pacino’nun oynadığı The Scent of a Woman vardı bir de değil mi?

Neyse ben toplayamayacağım bu cümleleri ortak bir noktada. Buyurun buradan yakın:



Read more...

Çarşamba, Ocak 09, 2008

istemek vs sevmek

2 hikâye.
İlki kulağıma küpe olmalı, son iki cümlesini sık sık hatırlamalı.

Read more...

Salı, Ocak 08, 2008

soğuk mavi


—Burası bir durak...Trende geçerken bir daha hiç göremeyeceğin, bir daha hiç o durakta durmayacağın bir durak. Sadece camdan baktığında nerede olduğunu anlamana yarayan bir durak dedi.

"Peki, neresindesin sen yolculuğun?"

—Uykudayken yanlışıkla, uyku mahurluğuyla geldiğini zannedip indiğin yerdeyim...

"Yani yolculuğa devam edebilmek için yeni bir trenin geçmesini bekleyeceksin, bekliyorsun?" dedim.

—Belki de indiğim yeri severim umuduyla öncelikle soğuk havada ısınacak bi’yer arıyorum... Tren çoktan gitti.

Ona trenin benim için yanlış tren olduğunu, aslında o istikamete gitmek istemediğimi, asıl yapmam gerekenin karşıya geçip ters yöne giden treni beklemek olduğunu ama karanlık alt geçitten yalnız başıma geçmeye korktuğumu ve bu korkaklığım yüzünden yine/hala orada olduğumu söylemedim.

"Peki, ben neden bu duraktayım sence?" diye sordum.

—Belki sen de üşüdün , belki sen de o durakta biraz beklemek ve indiğin banliyöden sonraki Express treni beklemek için buradasın ama geldin madem bi'kahvemi içmeden bırakmam dedi. Belki de sadece bu karşılaşma için diyordu sözünü kestim.

"Anlaşılan ikimizde yanlış duraktayız. Sen bu duraktan nasıl gideceğini biliyorsun bense ne yapacağıma dair en ufak bir fikre sahip değilim. Sanırım karar verene dek soğukta tek başıma oturup raylara düşen karları izlemek en iyi çözüm."


Read more...

Pazartesi, Ocak 07, 2008

şizofRen mavi

—unutmadım, unutamam
—hayıflanmak yok.

— ama benim ciğerim yanar
—eskileri kurcalamak yok.

—ten oylanır, can kanar.
—kıyas yok.

— “tutunacak dallarım yok” diyor sürekli
—ara(n)mak yok.

—tek bedende kaç kişiyiz?
—hesap kitap yok.

—kime kızayım, nazım senden başka kime geçer?
—nazlanacak kimse yok, nazlanmak yok
—elini tutmasına ihtiyacın yok!
—desteğe ihtiyacın yok!
—senden daha değerli hiçbir şey, hiç kimse yok!

Read more...

Cumartesi, Ocak 05, 2008

gRi kaR

İnsanın sıcak bir evi olması ne büyük lüks aslında. Duştan çıkıp, saatlerce bornozla oturabilmek, lapa lapa yağan karı bir fincan kahveyle pencere kenarında izleyebilmek... Ama n’apıyo insan? En sevdiği şarkıları açıyor, koltuğuna yerleşiyor, kahvenin kokusunu içine çekiyor, çikolatasından bir parça ısırıyor ve o tatla, o kokuyla yıllar öncesine gidiyor. Bir başka soğuk kış gününde buluyor kendini. O günü yaşamaya başlıyor yeniden an be an. Tanıdık birkaç nota değiyor kulağına, eli telefona gidiyor, silmeye kıyamadığı bir mesajı buluyor arşivden. Gözyaşları yol yol ıslatıyor tenini. için için ağlamasına engel bir de hıçkırık peydah oluyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor salak. Neye ağladığını bile bilmeden... Bu büyük lüksü bir eziyete çeviriyor. Sıcacık bir odayı hüzünle dolduruyor.

Git soğuk sokaklarda ağla sıkıyosa bakalım, kar taneleri yüzüne gözüne dolarken, parmak uçlarını hissetmezken, dudakların kanarcasına çatlamışken ağla bakalım. Elinde ki büyük zenginliği iç etmek kolay tabi, marifet buz gibi bir evi kahkalarla ısıtabilmekte. Nerde o marifet sende? Nerde o mutlu neşeli insan ha, nerdeeee?

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP