aylak sayıklamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aylak sayıklamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Eylül 15, 2010

langenscheidt's saRısı

Experiencing American Culture dersi için "bachelorette party" hakkında bir presentation hazırlamam gerekirken ben oturmuş bunlarla uğraşıyorum.

Delilik falan değil benimki artık, bildiğin hastalık!




"i'm a path of cinders
burning under your feet
you're the one who walks me
i'm your one way street"

diyor kadın. Ben oturup comperative-contrast essay yazacağım daha.. Peh!



Murathan Mungan'ın dizeleri mi ruha şifa olan, Müslüm Baba'nın o dumanlı buruk sesi mi?

Rakı yok ulan bu memlekette. Ben yaşamam burada!



NJ: 00.37

Read more...

Cumartesi, Ağustos 28, 2010

new blue

New York,
New Jersey,

Halbuki "Sen bu mektubu okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım" diyen bir mektup yazmıştım, yayınlanması için programlanmayı becerememişim. Şimdi bir öğrenci evinde 6 kız bir arada “acaba kendi kendimize mi kalsak yoksa aile yanında mı kalsak” muhabbeti yapıyoruz.

Acilen ev bulmamız gerek!
Ama öce acilen uyumam gerek. 31 saat süren bir Cuma gününü artık bitirmem gerek…

Üzerime giydiğim bu yeni zırh oldukça ağır ve yorucu. Onları hiç çıkarmadan uyumayı öğrenmem gerek.

tsi:05.15
jersey time: 22.15

Read more...

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

yosunlu mavi

Ağırım.
Nasıl bir ağırlık bu?
Elim, kolum, bacağım benim değil sanki. Yüzer kiloluk birer külçe taşıyorum.
Oruçlu da değildim bugün üstelik.

Ağırım.
Nasıl bir ağırlık bu?
Beynim benim değil sanki. İçi gözyaşı dolu bir koca sünger var kafamın içinde.
Bu yeni bir şey değil üstelik.

Ağırım:
Nasıl bir ağırlık bu?
Akıntıya karşı nefes nefese yüzmüşüm gibi.
Ya da sevgiliyle çıkılan 4 günlük bir tatil motelinin havuzuna ilk kez atlamış gibi.

Çekilen fotoğrafları yüklemeli bilgisayara.
Sevgiliyi arayıp ne güzel çıkmışız demeli. Açar mı telefonunu?
Benden “gidene kadar” görmemeyi isteyecek ve “gittikten sonra” maziye gömecek kadar nefret mi ediyor gerçekten? Yoksa “ben artık sana inanmıyorum” mu kilit cümle?

Ve ben yine yazamıyorum işte.

Ve ne kadar da çok seviyorum!

Ve bu ne kadar liseli bir cümle.

Ve be ne kadar güzel bir fotoğraf!



Ve ne kadar güzel sevgiliyle olan fotoğraflarla oynamak, onları zumlayıp sevgilinin taaa gözlerinin içine bakmak.
Ve ışık görmek o gözlerde, ve neşe, ve muzurluk.
Ve kendiminkilerde bir koyu hüzün, babamdakine benzer.
Ve ben bu şarkıda ağlıyorum.



Röyksopp-Only This Moment

“stay or forever go
play or you’ll never know”


Sevgilim beni görmek istemiyor artık.
Babama ne kadar bir zaman içinde gideceğimi söyledim.
Rolleri değiştiler şimdi…

“deep down inside i know our love will die”

Diğerlerim mırıldanmaya başladılar yine. Cumaya kadar Çevirisini yapmam gereken 2 transkript ve diploma var. Şu anda bu işi birine devredebilmek ne kadar güzel olurdu. Bir word belgesini açıp sağ girintisi, sol boşluğu diye bakınmak nasıl da sinir bozucu.
Kardeşim ilk “turne”sine çıktı. Otelde geçirdiği ilk gecesinde “evde kalmak gibisi yok” dedi.
Yarın tüberküloz testinin sonuçlarını almam ve emniyete gidip “kayıp ehliyetimi yeniden çıkarın lan” demem gerek. Lan dememek hakkımda daha hayırlı olur muhtemelen.

Bir de aklıma geldi de bana "kendini bize 3 kelimeyle nasıl tarif edersin" deseler:

“siktir olup gidiyorum” derdim.

Hakkımızda hayırlısı!

Read more...

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

eskiden biR moR

DS2019 belgem bakanlığa gelmiş which means dönüşü olmayan yola girildi. Dün çok garip bir şekilde, bakanlıktaki finansal danışmanımla konuşurken yakaladım kendimi. Rutgers’e paramın yatırılıp yatırılmadığını, yatırıldıysa vazgeçme durumunda bunu iptal edip edemeyeceklerini sordum. Kadın güldü bana, 21 yaşındaki o tıfıllardan birine yaptığı muameleyi yaptı ve “sen çok korkmuşsun belli, bir git bakalım, çuvallarsan en azından dil okulundan döner, hem gezdim gördüm dersin, hem de Türkiye’de kazanıp kazanamayacağının kesin olmadığı maaşınla önümüzdeki 10 yıl boyunca bize tazminat ödersin” dedi. Ben de “nasıl iş bu ya, gidip gelince de 10 yıl zorunlu hizmet, şöyle bir bakıp gelsem bu kez 10 yıl tazminat ödeme, ne anladım ben bu işten ”dedim. “Demek ki gidip başarıp dönmek daha mantıklı di mi?” dedi.

Konsolosluğu aramış arkadaşlar, en erken ayın 10una vize görüşmesi için tarih veriyorlarmış. “Ne aceleniz var” dedim. “Biz vizeyi alalım, en zorunu atlatalım sonra istediğimiz zaman, geniş geniş gideriz işte” dediler. Mantıklı tabi. Pasaportta vize olduktan sonra istediğin zaman atla uçağa git. Ayın 13üne tarih alalım diyorlar. Ben o hafta içinde sevgilimle bir tatil kaçamağı yapmayı düşünüyordum. Gerçi ayın 10u zaten ramazan di mi? Off bilmiyorum.
Babam bu tatil kaçamağını da bunca yalanımın arasında yemez ama bakalım.

Ayrıca vize alındıktan sonra bir de Ankara’ya para almaya gidilecek. 2 aylık yurt dışı maaşı verecekleri için hesaba yatırmıyorlarmış, merkez bankasına gidip elden alıyormuşuz.. Pardon ama ben nereme sokacağım o parayı giderken. Çorabıma mı dolduracağım rulo yapıp. Devlet memuru olmak isteyip istemediğimi bir kez daha düşünmem gerek sanırım.

Ya da düşünmek için fazlasıyla geç kaldım artık…

Gün geçtikçe daha çok bağlanıyorum sevgilime…
Gün geçtikçe daha çok korkuyorum.

Az önce, tamamen tesadüfen, Hotmail hesabıma bağlı oluşturduğum space’i buldum.
“I thought we had something pRecious now i know what it's woRth” koymuşum adını. Vehala public'miş meğer. Şöyle bir şey yazmışım:, sene 2006 ekim!

benim için önemli bir dönüm tarihi aslında 15 ekim. bugünlerdeyse başarılı olup-olmamak hiç bişey ifade etmiyor. yaptığım tüm hazırlıklar tek bir kelimeyle uçtuuuu gittiiiii. içimde yanan sadece bir küçük mummuş meğer, söndü ufacık bir esintiyle. yılllardır tuğla tuğla örüyorum sandığım burçlar,kaleler kumdan meğermiş....

oysa planlarım vardı benim, beklentilerim olmadı hiçbir zaman zaten. sadece KENDİ hayatımı kurmak için planlar yapıyordum ben, rotamı çizmeye çalışıyordum. şimdi pusulasız bir gemi gibiyim okyanusun ortasında. karaya çıkmak ne değiştirecek bilmiyorum. okyanusun ortasında sürüklensem kime, ne fayda....

kocaman bir boşluk içimde ki.
boşa çekilen küreklerin ağrısı mı göğsümde ki, yıkılan kumdan kalelerin hayal kırıklığı mı?
zihnimde çarpışan soru işaretleri mi engel gözyaşlarıma, anılar arasından seçtiğim kahkalar mı?

oysa ben de "YORULDUM", ama en azından inancımı kaybetmedim. 'zor günler hep var hayatımızda, bugünlerde onlardan' diye inanıyorDum hep. şimdi biliyorum ki kahramanlar sadece çizgi romanlarda. ve ben değirmenlere yenildim, hayatımda ilk kez !

yolumu kaybedecek değilim, yeni bir deneyim yaşıyorum hepsi bu ( ne demişti felsefe öğretmenim Hande hanıım lise de "deneyim bize atılan kazıkların bileşkesidir" ) kızmak istiyorum aslında ve hatta kontrolümü kaybedip saldırmak istiyorum şuursuzca... ama önce canımı yakanı bulmalıyım.

Bunu o hayatımı değiştireceğini sandığım "hakimlik sınavı"nın ardından yazmışım.
Ve o değirmenlere yenilen don kişot, ne kadar manidarmış:) Hem çuvalladığım bir sınav, hem uzatmalarını oynayan bir ilişkinin bitişi...
Ve o space'in de son yazısı "yalnız bir opera"ymış. Yine yine yine...
Ve bir de fotoğraf koymuşum, "eski" ye dair.
Bakınca hiç ama hiç bir şey hissetmediğimi görmek nasıl da garip ve bir gün sevgilimle de böyle olabile... Hayır hayır bunu düşünmek bile istemiyorum.

Çünkü, böyle bir şey hiç olmayacak.
Çünkü, O hep olacak!
Çünkü, ben bugüne kadar hiç böyle hissetmedim!
Çünkü O'na hissetiklerim kimseyle kıyaslanamaz bile!
Çünkü...
Hep...
O...

Read more...

Cumartesi, Temmuz 31, 2010

lemon gReen tea

Starbucks!
Evet starbucks!
Ben bunu nasıl akıl edemedim bir haftadır.
Burası uyuyakalanların üzerine battaniye örtüldüğü kahve diyarı değil miydi? Tabi ya…
Yeni iş yerim starbucks. Sevgilim sayesinde buldum bu muhteşem fikri =)))

Yalnız burada starbucks’a özel kablosuz internet yok muydu yahu? Ben öyle biliyorum ama daha önce hiç kullanmamışım herhalde emin olamadım. Şu TTnet’in WiFi sine bağlanmak için kullanıcı adı ve şifre hatırlayana kadar canım çıktı ayrıca.

Dün “aylaklık zor işmiş vesselam, yordu” dediğimde, sevgilim “beni yanına alsaydın, ben yükünün yarısını alırdım omuzlarından” dedi. Haklıydı. Beni hiç yormadı, her zaman yardımcı oldu bana. İşleri karıştıran, sorular soran hep ben oldum…

Şimdi her yanı ve her şeyi ve herkesi alt üst ettikten sonra, yani hayatın/hayatımızın orta yerine sıçtıktan sonra kaçarcasına gidiyorum. Kaçarcasına ne be? Bildiğin kaçıyorum işte!

Bugün kuaförde, Amerika’ya yerleşen bir başka müşterinin babasının cenazesine bile yetişemediğini anlattılar bana. Oturup ağlayacaktım sabah sabah! Ki zaten artık ağlamaktan beyin sıvım falan akacak herhalde. Gözyaşı dediğimiz şey sonsuz olamaz değil mi?

Artık gerçekten bundan bahsetmek istemiyorum. Yani şurada yazdığım sözcüklerin bir istatistiğini çıkarsak “ağlamak”, “ağladım”, “ağlamamak için zor tuttum” türevi ifadeler ilk sırada çıkar herhalde. Sahi yazdığım tüm kelimelerin bir raporunu almak mümkün olsa keşke. En çok hangi sözcüğü yazmışım acaba?

Bir de

ağladı, ağladık, ağladı annem, yar hepsi hak mı?
koy ver yeni evler bulsun kendine…


diyen bir Sibelalaş şarkısı vardı di mi? Cuk oturdu sanki, evet…

Ulan doksanlar ne güzeldi be.
Çocuktuk ve en büyük sorunumuz…
Sahi neydi en büyük sorunumuz, 14-15-16 yaşında?
Bilmem bulamadım.


Ders çalışsam aslında. Şu 1 ayı boş boş geçirmesem TOEFL’ı vermek için fazla zamanım olmadığını, oraya gitmenin sihirli değnek değmişçesine listening notumu yükseltmeyeceğini hatırlasam ve asılıp bir güzel ders çalışsam…

Güzel olur evet…







Düşündüm de, sevgilimle oturup filmler izlesek aslında…
Daha güzel olur, evet…

Read more...

Çarşamba, Temmuz 28, 2010

sodalı mavı

Google a what time in new jersey diye sorunca, daha sörçlemeden cevabını veriyor. Şu an mesela saat 07.13 a.m.miş. TSİ 14.15 i göstermekte. Yani 7 saat varmış. Sanki bilmediğim bir şeydi bu, peh!

Bu kadar küçük yaşta “koşulsuz itaat” bilincini dedemden almamış olsaydım, çoktan isyan edip ateizmin derin sularına dalmıştım muhtemelen. Ama artık tanrının bizimle çok eğlendiğine kanaat getirdim. Sadece “sıradaki oyunun nedir allah'ım?” diye, dişlerimi sıkan bir gülüşle bekliyorum karşısında…

Şirketten istifa ettim. 26 temmuz Pazartesi günü. Buruktu, garipti. Tazminatımı alamamış olmak çok koysada 6 aydır adamlar telefon faturamı ödüyorlardı. Öyle avuttum kendimi. Bir de tabi en başından bari, tazminatı gözden çıkarmış olduğumu hatırlatmaya çalıştım kendime bol bol.

En başa dönmeye çalışacağım artık. Tüm bunlar hiç olmamış gibi yapmaya. Aynı heyecanı istiyorum geri. Bu saatten sonra mutlu gidemeyeceğim aşikârda, bari o ilk heyecanla gideyim istiyorum. Gerçi ben biraz kendimi tanıyorsam “böyle” gitmem oralara ama göreceğiz bakalım daha neler olacak kim bilir?

Evdekiler istifa ettiğimi bilmiyorlar. Gitmeye birkaç gün kalasıya kadar da öğrenmelerini istemiyorum. Bu yaptığım onlara çok büyük haksızlık vs. vb. olabilir ama bunu yapmak zorundayım. Üstelik giderayak bir yalan daha söylemem gerekiyor onlara. Son atımlık kurşunumu kullanmayacak bile olsam, onların istediğini yapmadığımı düşünmelerinin tek yolu, “ben gidiyorum ama birkaç ay içinde sevgilimde oraya gelecek” demem.

Sonra…
Sonra beni sevgilimle sanan ailem ve beni ailemle sanan sevgilimle aynı zaman diliminde bile olmadığım bir yalnızlığın içinde olacağım. Rutin birkaç arama yaptıktan sonra herkesle bağımı koparmayı düşünüyorum. Facebook blog falan hikaye aslında...
Yani hakkaten ben aramazsam nereden bulacak bu insanlar beni? Nasıl bu kadar rahat olabiliyorlar? Görmüyorlar mı, bilmiyorlar mı, tahmin edemiyorlar mı dünyanın öbür ucunda onlarsız ayakta durabilirsem (ki artık durmak zorundayım) geride kalan hiçbir şeyi umursamayacağımı. Ve tek kalemde silebileceğimi…

Ben üni.ye başladığımda böyle olmuştu. O yüzden korkuyorum aslında kendimden. Millet yurtta “anamı özledim, köyümü özledim” temalı özel ağlama geceleri düzenlerken, ben “sussanıza kardeşim, iki satır kitap okuyacağız burada” modundaydım. Bir tek, 1 ekim 2000 günü, ilk kez yalnız başıma otobüse bindiğimde ağlamıştım. 1 ekime kadar kayıttı konaklamaydı, annem babam hep benimle gelip gitmişti. Ama 1 ekim 2000 gecesi saat 22.00 de o otobüse bindim. Bütün aileye camdan el salladım ve otobüs eskihisar feribotuna varana kadar ağladım. Feribotta yanımdaki kadının cep telefonunu alarak(çok ağladığım için acımıştı bana ve benim o zaman bir cep telefonum bile yoktu vay be) M.yi aradım doğum gününü kutlamak için. Ve bitti. Sonra bir daha asla ağlamadım ailemden ayrı kaldım diye. Ki daha 17 yaşımdaydım. 18 bile olmamıştım…

Niye anlatıyorum ki bunları...
Ha evet hatırladım beni işte zanneden annemi inandırmak için sabahın köründe evden çıkmıştım ve vakit öldürmek için en iyi yolun yazı yazmak olduğuna karar vermiştim.
Ramazan da maaile evdeyken çok zor olacak bu her sabah aynı saatten çıkıp, aynı saatte işten eve dönme işi ama bakacağız artık bir çaresine. Galiba en mantıklı yöntem eve en yakın kütüphaneyi tespit etmek olacak.

İlgileneyim bununla evet…

Bi’de bu var kulağımda sahi: Pete Yorn- Lose you

Read more...

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

duRgun mavi

Bir kampus kafesinde oturmuş, arkadaşlarımı bekliyorum. Kırmızı siyah rahat koltuklar, kablosuz internet, püfür püfür bir klima, güzel hafif bir müzik, plazma tv.lerde gösterilen komik videolar, elimin alışık olmadığı minik bir netbook, ayaklarımı koltuğa uzatmış yazı yazıyorum.

Ne yazıyorum.
Ne düşünüyorsam onu yazmaya çalışıyorum. aslında şu anda bir adet writing egzersizi yapıyor olmam gerekiyordu."many families have important traditions that family member share. what is one of your familiy's important traditions? use specifik reasond and details
support your response"

Umarım cumartesi günü toefl'da da böyle bir konu çıkmaz, ya da ‘one of your memorable diner’ falan demezler. Gerçi bu tip topicler için birer uydurma hikâyem var ama ‘sizce erken yaşta evlilik mi daha iyidir yoksa 30dan sonraki evlilik mi’ ya da şu yukarıdaki gibi topicler çıkarsa sınavın ortasında ağlamaya başlayabilirim. Hiç belli olmaz.

Ne yazıyorum.
Aklımdakini dile getirmemek için aklımda varmış gibi yaptıklarımı yazıyorum.
Geçen gün sınıfta sırf yeni öğrendiğim bir kelimeyi cümle içinde kullanmak için, ruh halimi ele verdim. Benim yine uydurma bir speaking yaptığımı sanan hoca, kelimeyi güzel kullandın ama o kavram çok daha umutsuz durumlarda kullanılıyor gibi bir feedback verince (ki kelimeyi buraya yazmaktan niye bu kadar imtina ettim acaba) ‘No no’ dedim. ‘it excatly describes my mood.’ Şaşırdı. ‘Yok canım o kadar da değil’ falan dedi. Dedim ‘daha beteri varsa o bile olur’ gülüştük falan. Ara verdiğimizde, beylerden biri “sen yüzüğünü takmıyor musun artık” dedi. ‘Yok’ dedim ‘artık bir yüzüğüm yok…’

Ne yazıyorum.
Ne yazması yahu buna yazmak mı denir?!
Yazamıyorum...

Seaweed from Tell No One on Vimeo.

Read more...

Pazartesi, Haziran 28, 2010

mızmız mavi

27 haziran pazar.
Sıradan bir gün. 4 duvar arasında.
Karın ağrısı, baş dönmesi...

Bilgisayarım çöktü. Formatlandı!
Herşeyim gitti.
Yüzlerce fotoğraf, yaptığım bütün ödevler, bursumla ilgili scan edilmiş ve bir daha ulaşılması mümkün olmayan tüm evraklarım ve yüzlerce fotoğraf!
Evde çok fonksiyonlu bir printer hatta fotoğraf makinasına özel bir fotoğraf baskı makinesi var ama bütün fotoğraflar gitti.
Herşeyim gitti. Yazılarımın yedekleri, tezimle ilgli topladığım tüm kaynakça, 1 yıl boyunca hazırladığım ödevler, projeler, Toefl için toplanmış arşivim ve fotoğraflarım.
Yüzlerce fotoğraf gitti.

Bir flickr hesabı açmak ne kadar zor olabilir ki... Ama hepsi gitti artık. Format C:

Bir saat kadar sonra çileeğim koptu. Kolumdaki taşlı bilekliğim, çileğim. Sevgililmin ilk hediyesi. Yüzüğümü çıkardıktan sonra tek dayanağım! Babamın aldığı nazar boncuklarım onun yatağındayken kopmuştu, bir daha da takmamıştım. O'nun aldığı çilek'te babamın gömleklerini asarken balkonda koptu! Üstelik ben böyle şeylere çok inanırım. Hani o bileklik koptuysa bugün kesin bi'şey olmuştur, sevgilim bi'şey düşünmüştür falan....

Offf. Düşünmek istemiyorum artık. Yok işte bir çözüm. YOK!

10 Temmuz büyük gün. Ama yarın daha büyük bir gün olabilir, gideceğimiz okulların açıklanması açısından. 10 Temmuz'a kadar ehliyetimi çıkartmam lazım, zira pasaportumun tarihi geçmiş.
6 temmuza kadar diğer işlemler için başvuruda bulunmam lazım. Bankayı arayıp dolar ekstresi istediğimi bildirmem lazım. (bunu şu an bile yapabilirim ama maksat ertelemek işte)

Bir de bugün bu "bütün herşeyimi kaybetmiş"lik duygusu ve pms'nin post dönemi ruh haliyle oturdum bütün gün Aşk-ı Memnu izledim. 3 bölüm bütün günümü aldı. Her bölüm 2 saat mi sürüyor yahu o ne biçim diziymiş.

Bir de finalden hiç haberim yoktu. Yani Bihter'in intihar edeceği roman'dan aşikar ama ne bileyim. Yok senaryosu internete düşmüş falan. Millet bildiğin Lost tadında beklemiş Aşk-ı Memnu Veda'yı...
Bense finalde Tatlıtuğ kişisin o iğrenç oyunculuğuna rağmen kendimi Behlül gibi hissettim. O kadar güçsüz, aciz, korkak, değersiz ve etkisiz... O ekstradan bir de şerefsizdi o ayrı.
"Behlül kaçar" da klişe bir lafıydı herhalde. Sanırım bu gidişle ben de "zeynep kaçar" insanı olacağım. Bakalım artık kısmet!

Bir de tabi Bihter'in mezar taşında ki doğum tarihi var ki..... 1983 diyen!!!
Ulan ben babamı ikna edip evlenemiyorum bu yaşımda, 83'lü hatunun tatmadığı zevk kalmamış hayatta... Üstelik ay farkıyla benden de küçük oluyor bu Bihter kişisi, Peh! Gerçi Yaprak Dökümün'de ki Ferhunde de 82'liydi. Boşanma davası mı ne bir dava salonunda söylemişti o da. Lütfen birisi bu senaristlere benim yaşıtım olan insanların/kadınların çoğunun hala iş aradığını, KPSS senin, polislik benim sınav sınav gezdiğini söylesin. Ya da ne bileyim gözümüze sokmasınlar en azından. Bu nedir ya?!



Read more...

Çarşamba, Aralık 02, 2009

tatsız mavi

An itibariyle açtığım word sayfasında ödev yazmak yerine günce yazmak işini girişmiş olmamdan çıkardığımız sonuç nedir? Ben buradaki yüksek lisansı çoktan gözden çıkarmışım demektir. 4 gün tatilim olmasına rağmen nasıl bu kadar umursamaz davranabiliyorum, şaşıyorum kendime. Oysa bu üniversite bana daha lazım!

Ben hala işten nasıl izin alacağımın derdindeyim. Lütfen beni kovsunlar artık. Paramı da versinler tabi kovarken. İşe gitmeye devam ettiğim sürece benden bir cacık olmayacak. Bu hızla gidersem, 2011 güzüne bile yetişemeyeceğim zaten.

Facebook hesabımı açtım bugün. Açmaz olaydım. En yakın arkadaşlarımdan biri evlenmiş. Hiiç haberim olmamış. Üni.de en sinir olduğum hatunlardan biri evlenmiş, doğurmuş, bir aile saadeti, bir çocukta yaparım kariyerde pozları koymuş ki albüme akıllara zarar. İlkokul arkadaşlarımdan biri dünyayı geziyor, bir diğeri çoktan genel müdür olmuş.

Sevgilimin eski fotolarına baktım. Yüzü hep gülen, kocaman yürekli bir hobbit’le birlikteyim ben. Tatildeki fotoğraflarımızı açtım sonra. Sevgili olarak hiç fotoğrafımız yok galiba hala...
Bir dizginleme hali ki, nasıl yoruyor belli değil. Neden akışına bırakmıyorum? Diye başlarsam şimdi bir dizi soru işareti koyabilirim arkasından. Oysa garip bir şekilde bu ilişki de soruları hep o soruyor. En uzun sorum “bakmak derken?” oluyor. “ben sana bakarım” dediğinde. O “olmak istediğim ben”i bir yana atıyor, içimde kaç zamandır büyüttüğüm ama herkeslerden sakındığım, kimselere göstermediği beni görüyor, dokunuyor, konuşuyor onunla. O yüzden galiba, yanımdayken tüm soru işaretlerim uçuyor, ne zaman ki bırakıyor elimi, diğerlerim üşüşüyor zihnime, “ama”larla. En çokta bu güne kadar inşa ettiğim o “olmak istediğim ben”i kaybederim diye korkuyorum. Bir dizginleme hali ki, nasıl yoruyor belli değil...

Bir daha böyle bir ilaç içersem, 2 olsun. 2 bile olmasın. Allahım bu nasıl bir eziyet böyle. İnsan 10 gün aralıksız kanayabilir mi? Vücut şişliği, giderek artan sivilcelerim ve gerginliğim de cabası üstelik. Kendime bunu yaptığıma inanamıyorum. Ve çok çok çok kızıyorum. Korktuğumu dile getirmemek için kızgınlığıma oynuyorum bu da ayrıca kayıtlara geçsin. Ayrıca hala doktora gitmemiş olmam da özel korkaklık oscarını hak ediyor, bu da kayıtlara geçsin.

Bu gel-git ruh halimi de dengesi bozulmuş hormonlarıma mal edip, saatin 02.30 olduğunu ve koskoca bir Salı gününü, özlenen bir arkadaşla içilen 2 saatlik kahve içme molası dışında hiçbir şey yapmadan geçirdiğimi beyan edip yatıyorum.

Read more...

Perşembe, Kasım 26, 2009

boşlukta biR mavi

Bu aralar yine bir garip haller. Yazalım uçmasın.

25 kasım. Son dönemlerin en acaip, en stresli günlerinden biri. Önce noterdeki şaşkınlık. “Kimlerle muhattap oluyorum” şoku. Babanın son dakika planı; “oh neyse.” Sonra otobüste “ne çok telefonda konuşuyorsun etrafında ki herkesi kaçırdın” diye azarlayan teyzeler amcalar, sonra şirkette artık baygınlık veren o kurumsal ağızlar, sonra sevgili, sonra sevgiliyle şirket kavgası, yok yok “kavga değil hayatım o konuşuyoruz”ması, sonra kafa karışıklığı, sonra mide bulantısı, sonra yine kafa karışıklığı, sonra ‘acaba çok mu hızlı gittikler’ , ‘acaba bu ilişki nereye gidiyorlar’ bildiğin soru işaretleri işte. Ama garip noktasına takılıp düşmediğim soru işaretleri bunlar. Aklımı kurcalayan ama huzursuz etmeyen sorular. Sonra gece yarısı lastik patlaması. Köprü çıkış soğuk bir arabada lastiğin değiştirilmesini üşüyerek beklemek. Gece 1de evde olmak, yorgun olmak, banyo yapmaya bile üşenmiş olmak, sevgiliyle uyumak istemek uyuyamamak. Uyanamamak. Arife günü çalışıyor olmak. Ve hatta bayramda da nöbeti olmak. Bir türlü kendini işten attırmamayı becerememiş olmak. Okuldan “tez danışmanınızı belirleyin” diye mail almak. Devam edecek miyim, bırakacak mıyım bilememek, dönem sonu gelmiş olmasına rağmen tek bir ödevi bitirmemiş hatta hiçbirine başlamamış olmak.

Çinlilier mi dermiş “garip zamanlarda yaşayasın” diye, yaşadığım zamandan ve mekandan ve ülkeden bi’haber olmak. ‘Memurlar grev mi yapmış, vay anasını’ olmak, ‘domuz gribinden insan ölüyorlar lan, dünyanın sonu mu geliyor yoksa?’ olmak. Micheal Jackson bile öldü, biz de bigün ölcez diye hayıflanmak. NY’u görmeden ölmek istememek. Bunu yazarken artık önceliğimin sadece NY olmadığını fark etmek. Korkmak. Bağlanmaktan korkmak... Ve bir o kadar istemek ; ait olmayı, bağlanmayı...

Bayram gelmiş neyime...
Neydi bu türkü müydü? Google copy paste bile yapmak istememek.... Bitmek... Yazıyı bitirmek...

Read more...

Cuma, Eylül 11, 2009

geRçekten saRı, geRçekten çamuR

Bunlar gerçek evet.
10dakika öncesi "aa hadi telefonla video çekelim"ken, 10 dakika sonrası ölüm. o videoyla o fotoğrafların arası 10 dakika. 10 dakika sonrası ölüm. Bildiğin ölüm.
Ya da bilmediğin. Hiç bilmek, hiç yüzleşmek istemediğin.

Ölebilirdim, 10dk. geç ya da 10 dk. erken olsaydı.
Ölüm benim yanımdan aktı geçti, paçama çamurunu sıçrattı.
Ve ben oradaydım...

Ve arabalar vardı.
Sağda 1 polo, 1 reno, ortada 1 siyah toyota, solda 1 beyaz şahin.































Ve arkadaşlarım vardı. Akıntıdan karşıya geçmeye korkup, geri dönmeye çalışan,



dönemeyen,



ve o tünedikleri güvenlik kulübesi damından fotoğraf çekmeye devam eden;




Ve içinde kimin olduğunu, şimdi ne durumda olduğunu hala öğrenemediğimiz bir mini cooper vardı.




Sular çekildi şimdi.
Hepsi geçti...
Geçsin diye yazıldı, savruldu, gitti.

Read more...

Cumartesi, Ağustos 22, 2009

hevesli moR

Bir şeyler yapıyorum. Bir şeyler oluyor. Oluyor yani!
Sınavlardan geçiyorum. Sınavları geçiyorum yani!

Öğrenciyim tekrar. Tam 4 yıldan sonra. Cüzdanımda onunla nasıl başa çıkabileceğim hakkında hiçbir fikrimin olmadığı mavi bir öğrenci kartı var artık. Ve eskimez devrik cümlelerim hala dilimde.
Üzerinde “İstanbul” yazan bir kimlik benim taşımak istediğim. Nicedir kaçmak isterken, içinde olmak için yanıp tutuştuğum bir şehir var bugün karşımda. Gireceğim en az 3 mülakat ve en az 2 sınav daha var. Akabinde verilmesi gereken zor kararlar, silinmesi gereken öğrenci kayıtları var.
Dualar var. Sevinçten ağlatacak güçte dualar onlar. Duaların gücü var.

Bir şeyler oluyor. Daha neler olduğunu tam olarak anlayamasam da oluyor. Aslında saatlerce konuşup anlatmak isterken olup biteni, lal olup susuyorum. Geçen sefer “olana kadar kimseye anlatmayacağım” demiştim. Olmamıştı.
Bu kez bir şeyler oluyor hissediyorum. Biliyorum. Görüyorum. Tutuyorum ellerimde.
Bir “kimliğim” var artık beni “öğrenen” yapan. Beni daha iyilerini yapabileceğime inandıran.

Nereden aklıma geldiğini bilmediğim eski şarkılar söylüyorum. Sevdiğim o şarkılar mı, o zamanlar mı merak ediyorum...
Ezbere biliyorum şarkının bütün sözlerini. Kim bilir daha orada olduğunu bilmediğim neler var beynimin içinde merak ediyorum...


http://www.youtube.com/watch?v=CFvYrFxFu30



Read more...

Salı, Ağustos 18, 2009

mavi tuRşu

ay em kınfüüyüzd



confused ne kaddar manalı bir sözcükmüş meğer.


yaa
yaaa
yaaaa

ama ben bu toefl nanesi yüzünden 1 haftadır balataları yaktığım için durumumu şöyle ifade edeceğim:

ay em in e pıkıl novıdeyz



en dipte kuyruğu görünen bi'tane var ya, hah işte o benim!

Read more...

Çarşamba, Temmuz 29, 2009

Rutin laci


Alışıyorum. Nasılda “tembel” bir duyguymuş bu alışkanlık. Bir o kadar da güzelmiş meğer. Hala çabalamam gerekirken ben nasılda kaygısız gezip, tozup alışveriş yapabiliyormuşum alışınca. Şimdi baktım da mayısta başlamış bu vaziyet. Giderek artıyor, kaplıyor içimi. Yani evet hala manevi olarak tatmin etmiyor beni yaptığım iş. Ve hatta maddi olarak da. Ama... Aması ne bilmiyorum. Alışıyorum işte. Yaptığım işe. Aileme. Başını sonunu, gidişini değiştirmeden ve değiştirmeye çalışmadan yaşamaya, alışıyorum.

Bir hafta sonu akşamı mesela. Cuma mı? Değil herhalde cumartesi akşamı. Akşamın geç saatleri. Birlikte yeni çalışmaya başladığım bir adam. Kafamızı bilgisayarlara gömmüşüz. Ben yeni bir raporlama mantığını çözmeye uğraşıyorum. Saat onda mail geliyor. İçinde kocaman kocaman excel dosyaları, o dosyalar bize diyor ki, daha gece onikiye kadar buradasınız gençler, hafta sonu diye erkenden kaçmak yok. Aynı mailin üzerinden bir mail daha “hadi kalk bi’şeyler atıştıralım bu gece uzun olacak.” Hiç cevap yazmadan “kalktım” diyorum yanına gidip, omzuna dokunarak. 3 gündür değil 3 yıldır birlikte çalışıyoruz sanki. Öyle bir alışmak, öyle bir benimsemek, kabullenmek hali ki üstümde ki tarifi yok.

Tost hamburger bi’şeyler atıştırıyoruz, havadan sudan şeylere gülüşerek. Yemekler bitiyor, terasa çıkacağız, o sigara içecek ben kahve. Masada iki tane küçük tepsi, 2 tane yaka kartı, 1 sigara paketi, 1 çakmak, 4 tane telefon var. Mümkün değil hem tepsileri hem ıvır zıvırları alamayız elimize. Tepsileri bırakıp geri gelsek, en 3 dakika zaman kaybı. Ki işimiz zaman artık 0:01:01 sn.nin hesabını veriyoruz o koca koca excellerde. O da bunları düşünmüş olacak, bir masadaki ıvırzıvırlara bir de bana bakıyor, tepsileri alıp “ben tabakları bırakırım” derken göz kırpıyor. Arkasından bakakalıyorum. Kalakaldığım epi-topu 3-sndir herhalde. Ben elinde tabaklarla mutfağa doğru giden muzur bakışlı genç bir adam görüyorum. Bu gördüğüm eski bir anı mı, gerçek olmasını istediğim yepyeni bir hayal mi acaba diye düşünemeden, arkasını dönüyor, “sen de masayı sil dermişim” diyerek gülüyor, güldürüyor beni, kontrolsüz bir kahkaha atıyorum. Etrafta kimseler yok. Olsalar da göremezler herhalde kafamın üstündeki düşünce balonunu. Görseler de bilemezler ki A.nın o balondaki noktalı boşlukları doldurduğunu. Terasta elimizdeki akıllı telefonların hangisi daha akıllı, tartışıp duruyoruz. “Blackberry bold’un trackballu Iphone’un dokunmatik ekranını döver ama Iphone’un internet deneyimi hepsine onbasar” diyerek anlaşıyoruz. “İnternet deneyimi ne biçim ifade lan” diye gülüşürken fazla oyalandığımıza kanaat getiriyoruz. Tekrar işe dönüyoruz. Asansörde beyaz gömleğinin düğmelerini incelerken fark ediyorum ki o, “tabakları” değil, “tepsileri bırakıyorum” dese olmayacaktı bunların hiç biri. Ve fark ediyorum ki, onunda böyle bir “eski anısı” olmasa tamamlamayacaktı o cümleyi “sen de masayı sil” diye.

Tekrar işin başına dönüyoruz. Exceller o kadar kocaman ki dahasını düşünecek halim yok. Unutuveriyorum. Yalnız 1 saat kadar sonra kafama bi’şeyler takılıyor. Sanki büyük bir hata var raporların birinde. Arkamdaki arkadaşa soruyorum, “hımm haklısın galiba, A.ya bir sorsana en iyi o bilir” diyor. A. da su almaya kalkmış. “Biri beni mi çağırdı?” diye damlıyor masaya. “baksana” diye başlıyorum. Bir elimde mouse hızlı hızlı geziyor sayfalar arasında, diğer elim ekranda bi’takım sayılar gösterip duruyor. Ve çenem hiç durmuyor. Önce öğrencisinin ne sormak istediğini çoktan anlamış, hevesini kırmamak için sözünün bitmesini bekleyen bir öğretmen ifadesiyle dinliyor. Dinlerken, gözlerini benden ve ekrandan hiç ayırmadan, masanın sağındaki çubuk krakere uzanıyor, yemeye başlıyor. Sanki o çubuk kraker paketi yüzyıldır oradaymış ve o da yüzyıldır her akşam gelip oradan çubuk kraker yermiş gibi bir hali var. Rahatlık? Samimiyet? Doğallık? Beynime sus komutu veremiyorum, altı üstü çubuk kraker yiyor adam! Ben cümlemi bitirince şaşırıyor bir an. Hakkaten bir hata var gibi. Çubuk kraker paketini tam aldığı yere bırakıp yaklaşıyor. Bir karış bile yok aramızda. İçime çekiyorum kokusunu. Teni, teri, belli belirsiz sabahtan sürdüğü aftershavein dip notaları doluyor içime. Boynundan öpmemek için ne alıkoyuyor beni bilmiyorum. Yoo biliyorum, diğerleri yüzünden öpmüyorum onu boynundan koklaya koklaya. Yalnız olsak neler olurdu bin tane sahne geçiyor kafamdan. Ve en çok böyle zamanlarda seviyorum kendimi. Kafamın içinde bunlar olup biterken, o’nun anlattığı hiçbir şeyi kaçırmıyorum. Sorunu çözüp, bana açıklayınca, tekrar doğrulup çubuk kraker paketinin dengesini hiç bozmadan birkaç tane daha alıyor içinden. “..........mış yani doğru mu anlamışım.” Elindeki son parçayı da ağzına atıp, “evvet aynen öyle” diyor. Çubuk kraker bitiyor, sorun çözülüyor. “eee çay yok mu ya?!”

Nasıl yani ya? Bir adam, bu adam bunu nasıl yapıyor? Neden yapıyor? Ne yaptığını farkında mı tam olarak? Değil tabi ki. Ben bile ifade edemiyorum ki bunu.

Eve bırakayım diyor. Yoo teşekkür ederim diye başlamışken düşünce balonum beni istanbul’da hiç kimsenin eve kadar bırakmadığını söylüyor. “niye hiç kimse bırakmaz mı seni eve, gizli mi senin kovuğun” diyor. Nasıl bir şaşkınlıksa gözlerimdeki gülüyor yine hınzırca. Yarın işin var mı?
Yok.
Bi’kahve içeriz o zaman.
Olabilir.
Haberleşiriz.

Haberleşmiyoruz. Ben aramıyorum. O da mail atmıyor. Sonra hafta başı, ‘aramadın’ diyor, ‘senden de ses çıkmadı’ diyorum. ‘E telefonun yok ki ben de ses vereyim.’ Haklı aslında. 1dk diyerek yöneticisini koridorda yakalıyor. Masadaki telefonunu alıyorum. Numaramı kaydediyorum. Geri dönerken telefonunu kurcaladığımı fark ediyor. ‘ben bugün kurumsalla toplantıda olacağım, haydi sana kolay gelsin’ deyip çıkıyorum. 10-15 dk. sonra mesaj geliyor. Mesajlaşıyoruz bir süre. Araşıyoruz. Şirkette pek karşılaşmıyoruz.

Aaa oldu gibi, sanki, galiba. Böyleydi diğ mi bu işler, demeye kalmadan...

Küt! Kesiliyor telefonlar. Bıçak bile değil, jilet gibi. Fol yok yumurta yok ilişki yok iletişim yok.

Hiç bi’şey sormuyorum. Bir süre selamlaşmıyoruz şirkette. Sonra bugün beni yalnız yemek yerken görüyor. Teklifsizliğinden eser yok, izin alıp oturuyor masama. Tatile çıkacakmış onu anlatıyor.

Alışıyorum. Bu adamlara bile alışıyorum artık. Acımıyor artık, acıtmıyor hiç biri. İşin kötüsü “lan ben de mi bir bokluk var” diye bile düşünmüyorum artık. Öyle bir alışmak işte. Artık hiç bi’şeyin eskisi gibi olamayacağını, mutlu kırmızıların benden çok uzaklarda olduğunu biliyorum artık. Kabullendim ve alıştım buna.
Alışıyorum. Uyandığım günün diğerinden farklı olmayacağını biliyorum ve bunu beklemiyorum ve buna alışıyorum


Ve hayır hiçte kötü değil bu alışkanlık. Üzülmüyorum artık. Değişmeye de gitmeye de çalışmıyorum. Sonrasını düşünmüyorum ve sorularımı azaltıyorum yavaş yavaş. İngilizce sınavını veremezsem beni neler bekliyor, bunu hiç düşünmedim mesela. Öylesine rahatım ki...
Gelişine vuruyorum bakalım. Bu sefer neler olacak?

Read more...

Perşembe, Temmuz 16, 2009

kancalı mavi

Bugüne dek kim bilir kaç yüz bin soru sordum.
Ve kim bilir kaç yüz bin yanlış cevap duydum.
Ve kim bilir kaç yüz bin sessizliğin içinde boğuldu sorularım.

Hepsi böyle bir yanıtı duymak içindi oysa...
Soranda mı acaba marifet, yanıt verenin yüreğinde mi bilemedim.
Bir cevapsız soru daha ekledim keseme, geçtim.




http://www.youtube.com/watch?v=pzbJUffY6Gk

Read more...

Çarşamba, Haziran 17, 2009

yolcuduR mavi

Sevgili günnük,

kardeşimi mezun ettiğime, anamla babamı barıştırdığıma göre artık gidebilirim. "gidebilirim diğ mi?" değil bak, şimdiden kalktı soru işaretleri.

yarın sabah bambaşka bir şehirde, bir otobüs koltuğunun camından vuran güneşle uyanacağım yepeni bir sabaha. ve huzurlu bir 4 günüm olacak, farklı farklı şehirlerde başlayan.

artık gidebilirim. dönüşte en ışıltılı renkleri getireceğim sana güney sahillerinden, sözüm olsun.

Read more...

Pazar, Haziran 07, 2009

gRi cumaRtesi, bulutlu pazaR


Ne acaip bir şehir burası. Hah! Eskiden gecenin 2 buçuğunda köprüde trafik olmasına “acaip” demezdim ben. En kötü ihtimal, 4-5 motorcunun dedeleri yaşındaki adamı arabasından indirip dövmesine “barbarlık” falan derdim. Ya da o saatte şarjsız bir cep telefonuyla sürtmekte olan kendime “sorumsuz” derdim. Ya da telefonu olup da 155i aramayanlara “manyak mısınız siz?” diye bas bas bağırırdım. Ama tüm bunları tek bir kefeye koyup “ne acaip şehir burası” demezdim. Diyecek olsam bile acaip demezdim zaten, acayip derdim. Değişen ne peki? Ben mi? Değişiyor muyum hakkaten? Hadi canım oradan.

Ne işim var gecenin 2buçuğunda köprü trafiğinde benim?
Bence bir baba yok neyse aile diyelim de tek başına babama kalmasın ihale, bir aile 15inde 20sindeyken kızının gece sokağa çıkarmasına izin vermiyorsa 25inde 30unda da vermemeli. Cumartesi gecesinin 3ü diyorum efenim! Tutarlı olun azıcık. Gece sokağa çıkmak yasaksa her koşulda yasak olsun. Serbestse her koşulda serbest.

Evet, gecenin bir vakti yapayalnız eve gelişimin sorumluluğunu da ebeveynlerime attığıma göre artık rahatla uyuyabilirim diğ mi?

Değil mi?
Değil işte.

O kaddar çooooooooooooooook, o kadar boşa koysam dolmaz doluya koysam almaz fikir var ki kafamda. Ne tilkilerin kuyruğu birbirine değiyor ne de ben anlamlı 3 cümleyi yan yana getirip plan yapabiliyorum. Tatili bekliyorum 4 gözle ama arkadaşlarını gör, okula uğra, diplomayı al, azcık denizin tadına bak derken ne kadar dinleyebileceğim kafamı? Hoş gerçekten ihtiyacım olan şey kafamı dinlemek mi? Değil aslında.

Bir iletişim sorunu var aramızda bizim. Bu saatten sonra aşamayız da muhtemelen. O yüzden ben ne kadar kendimi dinlersem dinleyeyim, yaptığım planları uygulamak konusunda yalnız olacağım için, içim/kafam rahata ermeyecek. Bugüne dek tek başıma aldığım bu kararlarla bok çukurunun derinliklerine doğru adım adım gittiğimi düşünürsek bu huzursuzluğum gayet normal. Karga bile olsa bir kılavuz istiyorum hayatımda. Olduğumdan daha çok boka batamam herhalde. Batsam da müstahaktır der, yutarım yani n’olacak?

Ha, çok nankör bir insanım evet! Bir elim yağda bir elim balda, babam arkamda, anam yanımda, altım kuru, karnım tokken yakınıp duruyorum habire.

Böyle evet.

Nasıldı? “Şehrin tam ortasındayım ve her şeye en baştan başlayabilirim” miydi?

—Oldu canım, görürsem söylerim ben. Sen gelirken bi’tane de ekmek al emi, midem kazındı.

Read more...

Cuma, Haziran 05, 2009

gececi mavi


Ales açıklandı, nihayet. İstediğim puanı aldım galiba. Hala elim değmedi hocama mail yazmaya. Hala korkuyorum 'ya olmazsa' diye. Bu kendine güvensizlik hali ne zaman yapıştı yakama?! Kendine güvensizlik değilde, plansızlık hali mi asıl kafamı karıştıran?

Off şu tatil gelse bir an önce. S.cim İzmir'de olmayacak muhtemelen, bu durumda İzmir'de hiç kalamayacağım sanırım. Hatta hiç uğramadan geçebilirim Muğla'ya. Oysa çok özledim İzmir'i, görmeden geçmek istemiyorum.

Y'yi arasam diyorum. Onunla küçük bir kaçamak yaparız diyorum. Kızlar böyle bir durumda canımı okuyabilir tabi. Ayrıca ne diye küçük kaçamak planları yapıyorum ki, git yalnız başına kafanı dinle gel işte. N'alaka Y? Hoş İzmir'e bu kadar çok gitmek istememin de sanki M.yle ilgisi var gibi geliyor bana, yoksa şüphem mi var? Hımm. İtiraf ediyorum evet, özlüyorum bazen. Sonuçta biz onunla "iyi arkadaştık." Şimdi bazen arkadaşlığını özlüyorum. Sabaha kadar ettiğimiz sohbetleri, sucuklu yumurtalarını, bana bilmediğim masallar anlatışını. Öhöm neysse! Ales diyoruduk.


Öz'cüm sormuş, "seni hangi okula yazdıralım" demiş. Cambridge'e, Harvard'a, MIT'ye ales puanıyla alıyorsa ben hemen başvurayım valla. Benden iyisini mi bulacaklar? Hıh! Ayrıca beni beğenmezlerse kardeşimi alabilirler. Kendisi geometrideki bütün götleri gördüğü ve bütün havuz problemlerini tek bakışta çözdüğü için derece yaptı tabi. Hatta bir de sonuçları gördüğünde hepsini full yapamadığı için "batsın bu dünya" triplerine girdi. Ben çorplama'yı görünce gülme krizine girmeseydim fark atardım ona ama neyse. Zaten oldum olası benden başarılı bir çocuktu. Anadolu lisesini kazandı, üni'yi İstanbul'da okudu falan. Amma velakin o da yaranamadı kimselere. 3 yıl okudu, bıraktı, tekrar başladı. Yalnız helal olsun adama. 3 sene okuduktan sonra tuttu yeniden ÖSS'ye girdi. Kazandı, en baştan başladı.

Poff..Niye böyle zırvalıyorum?
Niye gecenin 4ünde ayaktayım?
Neler var aklımda?
Nedir bu hissetiklerim?
Neden dökülmüyorlar bir çırpıda?


belki şehre bir film gelir
bir güzel orman olur yazılarda

iklim değişir, akdeniz olur belki



Read more...

Pazar, Mayıs 24, 2009

zamansız yeşil

Ciddi bir kavram karmaşası yaşıyorum. Bildiğimi sandığım her şey birbirine girdi. Hiçbir şey bilmiyormuşum meğer ben. İyi, güzel, doğru, adil, çalışmak, başarmak… Hele başarılı olmak ve mutlu olmak tam bir muamma.

Sevgi, sevda, aşk, hoşlanmak, sevişmek, flört etmek, kıskanmak falan. Bunlardan herhangi birini tanımlayamıyorsam hala “sen bunca sene ne bok yedin dünyada” diye sormazlar mı adama sorarlar tabi. Sorsunlar. Bende bir sürü soru sordum zamanında, kaçının cevabını alabildim.

Kaç doğru cevap verebildim hayat okulunda?

Babam işini büyüttü, Genç akıllı, zeki, girişken, güler yüzlü, hesap kitap bilen, ortalığı çekip çevirecek ve idarecilik yapacak bir elemana ihtiyacı var ve beni işe almıyor. Adam teklif bile etmiyor yahu. Neyim eksik anlamadım ki. Yo yo şu ales bi’açıklansın darbe yaparak el koyacağım yönetime. Gerçi bir insanın elinden işletmesini alınca buna darbe denmez hırsızlık denir herhalde. Ha ha. Kavramlarım karıştı demiştim diğ mi?

Bu hafta çabuk bitsin lütfen. Lütfen Lütfen.
Sonra haziran başına bir yıllık izin patlatayım,10 gün koparabilir miyim acaba? Bir İzmir, Muğla, Denizli yapsam. Bi’kaç günde darbe hazırlıkları için işyerinde konuşlansam. Sonra da dönüp istifamı versem. Of of of of of! Bu hafta çabuk bitsin lütfen.




Sadece “every little thing”ler değil, “big thing”lerde yoluna girsin yavaş yavaş.
Hoş ben ayağıma kadar gelmiş zengin koca’ya posta koyarsam big thingler yoluna girmez tabi. Eni konu plan yapmakla olmuyormuş o işler, yaşadık gördük. Kavramlarımın hepsi birbirine girmiş de olsa bir adamın “Mal”ı olmayacak kadar ayırt etme gücüm var çok şükür. (Arapça bi’şey deniyordu bu ayırt etme, idrak etme kabiliyetine sahi, neydi? Cümlelerimi çalıyorlar diyeli 1 sene olacak neredeyse… peh!)

Hayır yani, fol ve yumurta yokken ve sadece “sevgili yalnız kadın, bak bu da yalnız adam, e hadi siz biraz yalnız kalın” manasında bir masada yalnız bırakılmışken, sen nasıl hesap sorarsın bana, “Cuma akşamı beşiktaş’ta bir adamla sarmoş dolaştın kimdi o” diye? Tabi üslup böyle değil ama bu olmayacağının da garantisi değil. Amaaan neyse bitti gitti bu mevzuda.

S.nin durum değerlendirmesi yaparken söylediği “kızım bu kaçıncı deneme yanılma, sen tam olarak kaç zamandır yalnızsın?” sorusunu, bir küfürle savuşturduktan sonra vaziyetin ciddiyetini anlamış olsam da, böylesi daha iyi evet. Önce benim “adam olmam” lazım.

Pazarın yarısından çoğu bitti bile. Mayısın son haftası da bitiversin çabucak. Haftasonu gelsin D ve E.yle buluşayım. Ales açıklansın. İstediğim puanı alayım, babamda beni işe alsın, şöyle havalı bir istifa mektubu yazayım. Haziran’da rakı-balık yapalım Akyaka’da. Kahvaltıya da razıyım. Huzurlu turuncular, kararlı maviler ve hatta sevinçli kırmızlar gelse artık 2009 bitmeden. Sahi bir kırmızı vardı diğ mi? Peh!

Babam yılın ilk karpuzunu almış. Ben yokken kesmişler ama olsun karpuz gelmiş yaşasın! Nasıl tatlı, nasıl kırmızı… Allahım sana şükürler olsun, hala en güzel karpuzlarımı babam seçiyor bana. Hala kırmızıya dair umut var içimde bir yerlerde…

http://www.imeem.com/amaghrabi/video/PIFhcV_W/bob-marley-three-little-birds-music-video/

http://www.youtube.com/watch?v=4cmffLlkwxc

Read more...

Çarşamba, Mayıs 13, 2009

yoRgun saRı



http://www.youtube.com/watch?v=pOcK6is7tCE


Arada kaldıııım. Tam aradaaaa.... KanalD çocuk, sağolsun "aradayım" gibi dümdüz bir çeviriyle piç etmiş şarkıyı.

Orjinal haliyle söylüyoruz o yüzden.

oh there's a monster on my left side
ho ha ha!
a monster on my right
ha ha ha!
they're there from early morning
ha ha ha!
to very late at night


Bi'de yorgunum ki... "Taş mı taşıyorsun bütün gün, beşik mi sallıyorsun bütün gece, ne bu yorgunluk?" diyorlar habire. Yorgunum işte. Zihnim. Bedenim. Gözlerim. Yüreğim. Ruhum.

Uyusaaam, uyusaaaam, uyusaaamm. günlerce ve gecelerce hiç uyanmasam.

Dur uymadan bir de uyku dansı yapalım bari.


http://www.youtube.com/watch?v=N_PuE7L-zqU

Uykularıma eşlik edecek bugibugici koyunlar aranmaktadır.
Müracaatlar şahsen düşlerime yapılabilir...

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP