Read more...
Konstantin Kavafis / KENT
Dedin, "Bir başka ülkeye, bir başka denize gideceğim. Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet. Yazgıdır yakama yapışır neye kalkışsam; ve yüreğim gömülü bir ceset sanki. Aklım daha nice kalacak bu ülkede. Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma, yıllarımı kıydığım boşa harcadığım."
Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın. Bu kent peşini bırakmayacak. Aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma, Bir gemi yok, bir yol yok sana. Değil mi ki hayatını kıydın burada. bu küçük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada
Read more...
Ömrü boyunca para biriktirmiştir adam. Yeni en yeni, en sonsuz kitapları alabilmek için. En yenileri, Platon’ları, Seneca’ları, Shakspeare’leri... Ne kadar kitap varsa alır adam ve tüm parasını verir, Havanın en ucuzunu alarak, suyu bedava içerek ömrü boyunca biriktirdiği tüm parayı. Sonra hepsini imzalamaya başlar. Satıcı kadınlar için asıl mühim olan paradır ama sormadan edemezler,
“ama siz yazmadanız ki bunları” kahkahalarla gülerler adama. Büyük ustaların başına gelen şey adamın başına gelmiştir, anlaşılmamaktadır o da. Yine meraklarına yenilir sorarlar adama “neden siz yazmadınız peki?”
“Öyle döndü çark; günlük yaşantının çarkı… Günlük yaşantının çarkı! İnsanın eviyle işi arasında, gecesiyle gündüzü arasında, doğumuyla ölümü arasında dönen çark! Her gün gittiğim iş, döndüğüm ev, bindiğim otobüs, indiğim vapur, terlediğim yaz, titrediğim ayaz, gece yattığım yatak, sabah çıktığım sokak arasında dönen çark! Yazlık işler, kışlık işler... Günlük işler, gecelik işler... Bunları sürdürmekten, yürütmekten bunları... halim mi kaldı, vaktim mi kaldı, yaratmaya, yaratıcı olmaya. Biliyor musunuz Bu yeryüzünde söylenmiş birçok söz var ki benden önce başkaları söylemiş. Ya da... ya da, başkaları söylemeseydi ben söyleyecektim.”
Tüm özlemi, tüm bekleyişi, tüm tutkusu ve sevdasıyla imzalar kitapları...
Sabahattin Kudret Aksal - Sonsuzluk Kitabevi oyunundan
Read more...
previously on ...
Çanakkale Bolayır civarı bir yol üstü tostçusu, ben yaşlarda bir hemcinsim, evli, muhabbetin en keyifli yerinde;
“Bir adam bir şebepten EŞİNİ aldattıysa, pişman olduysa, eşi bu durumu öğrendiyse, affettiyse ve fakat bir süre sonra adam yeniden aldattıysa, aldatıyorsa bunun tek sorumlusu kadındır!”
Tekirdağ girişinde gözlemeci teyze, benden biraz küçük kızının üniversite eğitimi için son 4 yıl İstanbul’da yaşamış, hiç okula gitmemiş, okuma yazmayı 20li yaşlarında öğrenmiş, ben güya çift lisans diploması sahibiyim söylediklerine sadece “haklısınız” diye karşılık verebildim. Eğitim sadece okullarda olmuyormuş bi’kez daha kanıtlıyor bize, büyükşehirler mi insanı duyarsızlaştırıyor, insanlar mı büyüdükçe duyarsızlaşıyor derken;
“Canlarım, şehrin ya da insanın büyüklüğünden değil ki yozlaşma, zaten bir insanın olgunluğu yaşıyla değil yaşadıklarıyla ölçülür, yozlaşma sürekli tüketmenizden. Her şeyi hızla tüketiyorsunuz; şarkıları, yemekleri, filmleri, arkadaşları... Hepsi selpak gibi tek seferlik. Aşklarınız bile yatmak kalkmak olmuş, ‘ben zevkime bakarım giderim’ diyor adamlar/kadınlar, herkes bencil. Sevdiği için bile düşünmüyor, üretmiyor bir şeyler yapmıyorsa ve bundan gocunmuyor ‘ben zevkime bakarım’ diyorsa bir adam sokaktaki çocuğa, savaşta ölen kadına nasıl duyarlı olsun.” Haydarpaşa-Pamukkale ekspresi, yıllar olmuş trene yolculuğu yapmayalı ‘biz de mi gelsek?’ derken, ‘haydi gelin’ diyenin peşine takılmış tıngır mıngır ilerlerken,
“ ‘Kalk gidiyoruz’ deyince ‘nereye’ demediğin adama denir, en son kim aramıştı, kim mesaj atmıştı diye hesap kitap yapmadığın, aradığında da dün birlikteymiş gibi ‘n’aber lan, akşama şurdayız gelsene’ diyen adama denir DOST ” İstanbul Taksim, biri Kansas’tan diğerleri Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde ki kışlalardan yeni dönmüş arkadaş grubu, muhabbet daldan dala, Amerika’dan, Anadolu’ya, neşeden hüzne, Lost’tan Kurtlar vadisi’ne, biradan rakıya geçmiş, dertler derya, keyifler çakır;
“O’lum dünyanın her yerinde kadın aynı kadın, erkek aynı erkek, birinin tuzu fazla, birinin şekeri az özünde hepsi aynı hamur. Kadınları aldıkları kıyafetten, taktıkları çantadan şıp diye bir bakışta anlarım ben” diyene cevap “Giydikleri kıyafetler onlar hakkında sadece fikir verir, bir kadını gerçekten anlamak istiyorsan üzerinden çıkarmayı seçtiği giysilere ve bu giysileri ne için, kimin için çıkardığına bakacaksın!”
Read more...
Efenim 2 gündür bu “şablon” denen zımbırtıyla uğraşıyorum. Yazı mazı hak getire. Felaket sardırdım bu düzenleme işine. Yok üst başlık olmadı, yok arka planı olmadı, yok yazı stilini beğenmedim derken boğuldum bu deryada. Hayır ne html, ne xml denen zımbırtılardan anlayan birisi değilim, tüm değişiklikleri el yordamıyla yapıyorum. Header width : 750px mi yazıyor, "hah" diyorum "bunu 500 yaparsak nasıl görünüyor bakalım, bi’de 1000 yapalım, background url: yazan yerede şu defter resmini yapıştırsam, hah tamam oldu gibi, ee burada text color karşısında $headerTextColor yazıyor nasıl düzelteceğim bunu. Herhalde başka yerde tanımlamışlar rengi oraya gönderme yapıyor. E o tanımladıkları yeri nerden bulacağım bunca kodun arasında?" Hemen alt+f , çıkan kutuya headerTextColor "işte buldum, ama benim istediğim rengin kodunu nerden bulacağım?" Haydi bu kez internete dal sörfe başla, neyse ki StumbleUpon var, şıp diye buldum renk cetvelinden istediğim rengi....
 Ve benzeri deneme yanılma yöntemleriyle bu hale gelebildi güncem. (Beni rss okuyucularından takip eden sayın okurlar istirham ederim, siz de bi’gelin bakın bakalım nasıl olmuş =)) “olmamış” derseniz, elimden geldiğince değişiklik yapmaya çalışırım. Ama bir de “şurası şöyle olmamış böyle yapabilirsin” derseniz, “tam süper olur.”
En çok arka plan resmini bulmak konusunda zorlandım açıkçası, bir türlü istediğim mavi tonunu yakalayamadım. Resim koymaya kalksam, çok dikkat dağıtıyor. En sonunda bu mermerimsi görüntü da karar kıldım. Hatta -imsi kısmı fazla, bir mermer üreticisinin katalogunda gördüm, şu anda gördüğünüz arka plan resmini. Nihayetinde bu hale getirdim, el emeği göz nuru efenim, ben şahsen bizzat kendim ve diğerleriM 2 gündür bu işle uğraşıyoruz. Beğenilerinize arz ederim! Dibine not: "Zarfa değil mazrufa bakmak lazım". Doğrudur. Şu sıralar içerik üzerinde de çalışıyorum efenim, biraz daha okuyup, biraz daha gezip, biraz daha gözlemleyip, yeni şeyler yazmaya çalışacağım.
Read more...
Yorum yapmadan, benim gözüme çarpan aklıma takılan bilgileri sizlerle paylaşayım istiyorum aslında. Oysa bir yorum yapmamız, fikir sahibi olmamamız gereken zamanlardayız. Ancak fikir sahibi olmadan önce bilgi sahibi olmak gerektiğinden hareketle bu yazıdaki amacım sadece elimizde neler var, neler biliyoruz şöyle bir derleyip toplamak.
Daha bi’kaç hafta öncesine kadar herkes elinde anayasayla geziyordu 184 yetmez mi, 367 mi lazım diye, meclis oturumlarını canlı yayında izliyorduk kahvehanelerde ve kuaförlerde. Şimdi nereye koyduğumuzu bile unuttuk anayasaları, akşamdan akşama haberle süslenmiş magazin bültenlerinden öğreniyoruz yasama kurumunun yaptığı yeni yasaları. Anayasa değişikliği ve bağımsız adayların oy pusulalarına eklenmesi hakkındaki (ki bu kanunda 25 yaş düzenlemesi yer almıyor, kanun yazıcılar yazamadılar diye ilgili madde metni çıkarıldı) kanunlar onaylandı, Cumhurbaşkanına yollandı. Bağımsız adayların oy pusularına eklenmesi konusu açık zaten, anayasa değişikliği paketinin neler içerdiğini anlamak içinse kanun metni ile birlikte 1982 anayasasının ilgili maddelerinin okuması yeterli bence. (kanun metni çok uzun diyenler için şu haberde konu gayet net özetlenmiş.)
Şimdi biraz süreçle ilgili öngörüde bulunmaya çalışalım. Cumhurbaşkanının önünde 3 yol var; anayasa değişikliği hakkındaki yasayı onaylayacak, veto edecek ya da referanduma götürecek. Mevcut anayasamı, anayasa hukuku kitaplarımı ve ders notlarımı açıp baktım. Eğer bu anayasa değişikliği imzalanır ve Resmi Gazete'de yayımlanırsa, neler olacağını hep birlikte yaşayarak göreceğiz. Bu noktada artık bir rejim değişikliği söz konusu olacağından öngörüde bulunmak benim haddime düşmez. Ben bu kez siyaset bilimi kitaplarımı raflardan indirir, başkanlık-yarı başkanlık sistemlerinin ne işe yaradığı ve bu sistemlerin parlamenter hükümet sistemindeki yerlerinin ne olduğu sorularına yanıtlar ararım. Peki Sayın Sezer, bu kanunları onaylamazsa ne olur? Siyasi konjektürün bugün geldiği yere bakılırsa, cumhurbaşkanımız veto etme ve referanduma götürme yetkilerini birlikte kullanacak. Öncelikle Sayın Sezer, onayına sunulan yasayı 15 gün inceleyecek. Eğer “olmamış” derse (ki bunun sinyalini verdiği söyleniyor) TBMM kanunu Anayasa komisyonunda ve genel kurulunda yeniden görüşecek. Ki bu aşamada TBMM’nin ne yapacağını Sayın Başbakan açıkladı: “aynen geri yollarız”. Anayasa değişikliği aynen kabul edilirse, cumhurbaşkanının 2. kez veto etme yetkisi bulunmuyor, bu noktada kanunun mecliste kaç oyla yeniden kabul edildiği önem kazanacak. Eğer kabul oyları 330 ile 366 arasında kalırsa cumhurbaşkanı anayasa değişikliği hakkında kanunu zorunlu olarak halkoyuna sunacak. 366dan fazla kabul oyu alması durumunda ise kanunun halkoyuna sunulması ihtiyari. (bkz: anayasa md:175) Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkındada ki 5660 no’lu kanun (yani şu an cumhurbaşkanının incelemesine sunulan kanun) oylamaya katılan 377 vekilin 376 sının kabul oyuyla kanunlaştı. Maddelerin tek tek kaç oy aldığına baktığımız zaman da en az oyu 1. maddenin aldığını görüyoruz = 367 kabul. Yani yeniden görüşülme durumunda en az 367 kabul oyunun çıkabileceğini söylemek kâhinlik olmayacaktır ve Sayın Sezer'in anayasa değişikliğini referanduma götüreceğini söylemekte. Eğer halkoylaması kararı çıkarsa bu karar önce Resmi Gazete'de yayımlanacak sonra da iş Yüksek Seçim Kuruluna düşecek. YSK Anaysa değişikliklerinin halkoylamasına sunulması konusunda 3376 sayılı kanun hükümleriyle bağlı. Bu kanunun 2. maddesi de referandumun RGde yayımını takip eden 120.günden sonraki ilk Pazar günü yapılacağını söylüyor. Yani kanunun bir kez veto edilip geri döneceği ihtimali de takvime katıldığında referandumun Ekim ayını bulacağı söylenebilir. Referandum sonucu geçerli oyların ½ +1 i (%50den fazlası) “mavi renk” çıkarsa bundan böyle cumhurbaşkanını 5 yıllığına halk seçecek, seçimler 4 yılda bir yapılacak, meclis tüm toplantılarını asgari 184 kişi ile yapabilecek. Yok, oylar “portakal(turuncu)” renk çıkarsa anayasa değişikliği tümden geçersiz olacak. Bu ne demek, Türkiye ekim 2007 nin bilmem kaçıncı Pazar günü Mayıs ortasında görev süresi dolan cumhurbaşkanının yerine yeni bir cumhurbaşkanını seçememiş bir “demokratik” ülke olacak demek. Bu sefer yeni meclis, eski (bugün seçemeyip, anayasa mahkemesine taşıdığımız) usullere göre cumhurbaşkanı seçmeye çalışacak (mı dersiniz?).
Oylarımız çok mühim! Önce genel seçimlerde, sonra referandumda (?), (belki de sonrasında) Cumhurbaşkanını seçerken.
Oylarımız çok mühim! Lütfen oy kullanın! dibine not1: Bu taslak hazırlandığı sırada henüz anayasa mahkemesi başkanı Tülay Tuğcu, "Cumhurbaşkanı anayasa değişikliğini referanduma götürmeyecek" şeklinde açıklama yapmamıştı. Anayasa değişikliği hakkındaki kanun referanduma gitmeden onaylanırsa neler olabilir? Hiç bi'fikrim yok açıkçası, dediğim gibi açar kitapları bakarız. Yönetimde istikrar sağlanmak istenirken temsilde adalet ilkesi iç edilmiş bir seçim sistemine (%10 ülke barajlı d'Hont sistemine) sahip bir ülkede Kuvvetler ayrılığı ilkesi hakkında Erdoğan Teziç'in söylediklerini de dikkate almak gerekiyor.
dibine not2: Gözden kaçırdığım bir nokta ise, Anayasa değişikliği paketinin tümden referanduma gönderilmeyebileceği olmuş. Yani Cumhurbaşkanı isterse "seçimlerin 4 yıl olmasını onayladım ama 5+5 ile halk seçsin konusunda referandum yapılmasına karar verdim" (vice-versa) diyebilir. Bir de tabi referandum söz konusu olur olmaz, hükümetin 3376 sayılı kanun hükümlerinde değişiklik yapması ihtimali var ki; o zaman bambaşka senaryolar gündeme gelecektir. Her koşulda;
Read more...
Zaman; her şeye çare olabilen, unutturabilen, acıyı azaltan, öğreten, ilaç olan, kazandıran, kaybettiren insan icadı. Ademoğlu bölmedi mi yılları mevsimlere, mevsimleri aylara, ayları günlere, günleri saatlere, dakikalara, saniyelere. Yetmedi rekorlar kırmaya saliselere böldü. Sonra koşup durdu bir akreple yelkovanın peşinden. Yıllar değiştikçe "bugün yılbaşı" dedi eğlendi, "bugün doğum günüm" dedi yaşlandı. Hafta sonlarını, yıllık izinlerini, emekli olmayı bekledi hep yaşamak için. Yaşamı anlamlandırmak için yine böldü parçaladı zamanı burçlara, bayramlara. sırf bu yüzden herhalde "zaman"a tapan kavim, millet, topluluk yok tarihte.
Uzatmasam hiç, MaRia Puder'e bıraksam sözü: "İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir" dese. Zamanlarca oturup düşünsek üstüne...
Read more...
Yine çocuktum ufacıktım, top oynadım acıktım diyebileceğim bir yaştayım. 'Süper Baba' en favori dizimiz o zamanlar, bu sebepten rastladığım bir Sevinç Erbulak röportajını baştan sona okumuşum. Bugün bile aklımda olan tek bir cümlesi var. Soru ne bilmiyorum, cevap şu mealde; "bir ilişkiye başlamak dünyanın en zor işlerinden biri, kendini anlat, tanıt, karşındakini anlamaya çalış, çabala, zaman harca". O zamanlar anlamamışım tabi, belliki biriyle "çıkmak" ne kadar zor olabilir yahu diye düşünmüşüm o yüzden olsa gerek söyledikleri bugün bile aklımda.
Daha geçen hafta herhalde, Desperate Housewives'ın Gabrielle'i, eski kocası Carlos'a verandada şöyle bi'şeyler dedi (orijinal senaryoyu bulmak istiyorum ben de ama zor geldi şimdi) : "Benim hakkımda herşeyi biliyorsun ve ben bunun için çok zaman harcadım, şimdi herşeye baştan başlamak beni sinir ediyor" Sonra da Carlos'un içkisini alıp kadeh kaldırıdı.
Şu anda neden bahsettiklerini biliyorum. Ve giyindim kuşandım bunun ne kadar zor olacağını kendi gözlerimle görmeye gidiyorum. Ne diyor Gripin beyler: (Zamana Bırakma Bizi)
sanılmasın yastayım yapyalnızım yoluma devam ederim kaldıgım yerden yalanlardan duvar ördüm göğsüme bir daha yara almam vurduğun yerden
Read more...
Hani Binbir Gece' de Onur, Şehrazat naz yapınca, telefonda teyzesine "hem et, hem balık" demiş ya geçen bölümde, hani Nil Karaibrahimgil'de sorup duruyor ya "Bu mudur?" diye, BUDUR!Nedir demeyin, bilmiyorum. Biliyorum da tarifi zor. Şimdi bu aşktır diyeceğim değil, sevgidir sevdadır diyeceğim, hiç değil... İlişkiye, ilişkilere dair mühim bi'şey ama ney, adını koyamıyorum. Otorite, karizma falan değil onlar daha ziyade gergin ortamlarda ve 3.kişilere karşı çıkıyor ortaya. Ama bu öyle değil. Her şeyden önce 2 sevgili arasında, başka kimseye karşı değil. Sevgililer arasında güç savaşları olmadığı varsayımı altında tabi (iktisatçı gibi oldu di mi, ceteris paribus koşullarında...) Dağılmadan konuya döneyim, bu iktisatçı meselesinin ucundan tutarsak uzatırırız.Bu tavır, efelik üstünlük taslayan bi'tavır değil aslında. Yani biraz öyle de, bence daha çok nezaket barındırıyor içinde. Yani ne diyeceğini kestiremeyen kararsız hatun “acaba o mu olsa, yok bu daha güzel sanki”, “ay bana fark etmez aslında size hangisi uygunsa”, “yaaa canım kola istiyor aslında ama bu yemeğin yanında da ayran içilir di mi?” diye mızıldanırken, adamın kavga çıkarmak için gerek ve yeter sebebi varken "eeh başlarım sana da nazına da bi'karar ver hadi işimize bakalım ona göre" diye ortamı gerebilecekken ve böyle davransa %51 haklı olacakken, o adam "e iyi güzel naz yapıyosun anladımda şimdi sırası değil canım ama ben seni kıracağıma kafamı kırarım daha iyi" bakışını bakıyor ve "hem ondan hem öbüründen" diyorsa, BUDUR!
Ve iddia ediyorum bu kesinlikle bir zengin şımarıklığı değildir. 'Param var kardeşim al ikisinide' kıroluğu değildir. Şımarık bir adamdan beklenemez böyle bir davranış zaten. Bu daha çok zengin bir nezaket anlayışının, görgünün belirtisidir. Tabi bu arada herhangi birine böyle davranmadığı için "yok bundan adam olmaz, nezaketsiz bu" diyecek halim yok ama bi'adamda bunu yapıyorsa "BUDUR!" yani, notu D ise D+ olur geçer, A ise A+ olur yeme de yanında yat cinsinden.
Yalnız belirtmeden geçemeyeceğim bi'şey var. Evet bu “hem ondan hem ondan” tavrı, erkeğe inanılmaz yakışan bir tavır. Bi'adam sadece bu tavırla ortamı yumuşatıp, hatunu eritebilir, oğlu annesine yapabilir, kocası hanımına yapabilir amma velakin bir baba bunu kızına yapıyorsa...İşte bu çok tehlikeli. O küçük prenses büyüyüp genç bir hanım olduğunda iflah edilemez. Başa çıkılması çok zor bir şımarıklık abidesiyle karşı karşıya kalırsınız. Değil o hatunla birlikte olup onu memnun etmek, onu ilişkiye ikna etmek bile bir ömür sürebilir. Zaten o babada size biricik prensesini kolay kolay yar etmez ya, şansınız bol olsun...
Read more...
Yayınlanacak bir sürü taslak var aslında, çok ciddi çok mühim memleket meseleleri var, yapılacak bir sürü medya dedikodusu var, lig bitiyor şampiyonluk yarışı, kupa heyecanı var, yolculukta tanışılan ilginç insanların ilginç hikayeleri var. Var oğlu var... ben..... "ben sensiz istanbul'a düşmanım"
Albümü aldığım ilk 2-3 gün bu şarkıdan ilerisini dinleyememiştim (oysa ki panzehiri 4. şarkı "Olduğu Kadar"mış, nereden bileyim) bugün ilk kez klibinide izledim tam oldu. "Oh be iyi geldi bu yol bana, sakinleştim, İstanbul’a da bahar gelmiş insanlar şenlenmiş oh ne alâ ne alâ" derken bir vitrin camından içeri baktığımda aynı anda bi'sürü plazmada birden başlayan klibi gördüm. Hızla içeri girdim, oldukça hoş bi'bey "Buyurun" dedi, "Şu televizyonların sesini açmanız mümkün mü acaba?" dedim, "Tabii, olabilir" dedi şaşkınca. Ve 4 dakika 41 saniye süren bir şölen başladı benim için. Müzik şöleni, zevk şöleni, acı şöleni, ne derseniz deyin... Piyano, vokaller, kemanlar, davullar, vokaller, sözler.
"Muhteşem bi'şarkı" deyince dünyaya döndüm. "Kesinlikle öyle, te..." (teşekkür edip çıkmak niyetindeyken) "Çok yeni bi'şarkı değil sanırım." "Hayır, aslında eski denemez, yani şarkı kasımdan beri biliniyor ama şubatta çıkardılar bu albümü?" Muzip bir gülümsemeyle "Baştan sona ezbere söylediniz de"
O an fark ettim nasıl göründüğümü, siyah takım elbise, topuklu pabuçlar, minik bir çanta, daha düzgün toplanmak üzere açılmış ve klibi görünce açık kalmış (muhtemelen şarkıya playback yaparken hafiften sağa sola savrulmuş) fönlü saçlar. Ne davranışım, ne dinlediğim şarkı kılığıma hiç uygun düşmüyordu, şaşırmakta çokta haksız değildi. ---------------------------------------- 13 gün sonra bir yıl olacak seni görmeyeli, hayır hala günleri saymıyorum takvime bakınca fark ettim geçen zamanı. Dün, bugün, 2 ay önce ya da daha önce yaptığım gibi "kelimelerden alacaklı bir sağır gibi içimi döktüm bugün, yokluğunla konuştum" benim yelkenlilerim kestiğim ümitlerden değildi ama "yokluğunda ne gidebildim ne de kaldım", "gerçek miydi tutunmaya çalıştıklarım" bilemedim, hiç bi'zaman öğrenemeyeceğim ama yine de "gel, gel, gel, gel ben sensiz İstanbul’a düşmanım" diyordum bağıra bağıra. Oysa biz hiç İstanbul’da yaşamadık seninle, İstanbul’u hiç yaşamadık beraberce ve bu yüzden bulaştırmayacağım hayalini İstanbul’uma. Ve bu yüzden işte bugün en sevdiğiN gülüşümle, her fotoğrafta "işte bu dediğin" bakışlarımla flört ettim o hoş beyle, oturdum bi'kahve içtim, müzikten İstanbul’dan Kadıköy’den vapurlardan konuştum onunla. Zannettiğim kadar acımadı içim biliyor musun, hatta hiç acımadı. Evet aklıma geldin, karşımda ki sen ol istedim bi'an ama sonra geçti. Geçiyor yani, geçecek.
Read more...
Hayatta en korktuğum şeylerden bir tanesi "birinin bir şeyi olarak" anılmak. İyi veya kötü çok fark etmez, birinin bir şeyi olarak anılmak sanırım gerçekten gurur incitici bi’şey benim için. İsimsiz olmak. Ahmet’in karısı, Mehmet’in kızı olduğum için var olmak. Çok şükür bugüne dek babadan böyle bir durumum olmadı. Babamın kızı olmaktan gocunacak değilim ya da babam hali hazırda utanç verici işler yapan bi’adam değil bu tamamen benimle ilgili. Aynı şey annem içinde geçerli. Bir de bence bu tür, aileden birinin bi’şeyi olmak durumları, birinin kızı, oğlu, eşi olmaktan çok soyadıyla alakalı olmalı. Hemen örnekleyelim;-Merhaba ben Güler Sabancı, bilmem kimin bilmem nesiyim. Sizinle bilmem ne hakkında görüşmeye gelmiştim. Bu üslup mesela toptan hatalı. Kendine birinin bi'şeysi olmayı asla yakıştırmayan biri soyadını söyler ve konuyu geçer. İlla ki o aynı soyadını taşıdığı kişinin “adından” yararlanacaksa bu durumda konumlamayı, o kişiye göre değil kendine göre yapar. Yani şöyle; — Merhaba ben Güler Sabancı. Sizinle bilmem ne hakkında görüşmeye gelmiştim..........................—Güler hanım, soyadım Sabancı dediniz, Sakıp bey’le bir yakınlığınız var mı? (siz ısrarla söylemezseniz mutlaka sorulacaktır)— Evet, ben yeğeniyim (dediniz ve kaybettiniz)— Evet, kendisi benim amcam olur! (10 puan 10 puan 10 puan) Aile olması gerekmiyor illa. Aynı şekilde bilmem kimin arkadaşı olarak anılmakta bence aynı derece gurur kırıcı. Yani bilmem kimin arkadaşı olmaktan öte bir varlığınız olmadığı sürece. Ama hepsinden fecisi bilmem kimin karısı/kocası/sevgilisi olmak, olarak anılmak. Varlığını betimleyebilecek başka hiçbir sıfatı olmamak! Bir tanıştırılma sırasında ilk kullanılan sıfat bu olursa, hele bir de tanıştıran kişi eşiniz, sevgiliniz değil de bir 3.kişiyse... ben, şahsen bizzat kendim ve diğerleriM kahroluruz sanırım. Söyleyen kötü niyetli olmayabilir, boşboğazın teki olabilir vs. vb. Yine de yaptığınız işten, okuduğunuz okuldan, hobilerinizden, o kişiyle nerden arkadaş olduğunuzdan her şeyden her şeyden önce bu sıfatı kullanıyorsa, işte bu “hiçlik” alamatedir. —Ayşe seni Fatma’yla tanıştırayım, Mehmet’in kız arkadaşı, bizim iktisat fakültesinden bıdıbıdıbıdıbıdı..... —Ayşe seni Fatma’yla tanıştırayım, planlama departmanından, geçenlerde gittiğimiz hizmet içi eğitimde tanıştık, ayrıca bizim şef Mehmet bey’in eşi.Fatma bu da Ayşe bıdıbıdıbıdıbıdı....Örnekleyince anlatabildim umarım. Çünkü çok basit bi’konuyu durduk yere uzatıyorum gibi geliyor. Çoğu zaman (her zaman?) yaptığım gibi konuyu birazda kendime dokunduracağım bu noktada. Çok şükür birinin kızı olarak anılmadığım gibi birinin sevgilisi olarak da anılmadım hiç bi’zaman. Ve fakat aksini yaşadım. Birisinin benim sevgilim olarak anıldığına şahit oldum. Gerçek övgünün kişinin kendi kendine yaptığı övgü olmadığını bilecek kadar deneyim sahibiyim hayatta, üstelik bence bu övünülecek bir durum değil. Böyle bir durum yaşadığım için öncelikle Ondan ama fazlasıyla kendimden utanmıştım, çok iyi hatırlıyorum. Böyle bir sürecin yanı başımda yaşanması ve bi’süre bunun farkında bile olmayışım, fark etmemin ardından gelen ayrılık kararı ve bu karardan sonra yakın çevremden aldığım tepkiler beni bu konuya karşı daha da hassas hale getirdi hepsi bu. Ve arkasından konuşulanları duyduğum için olsa gerek sahiden rahatsız ediyor beni bu “birisinin bir şeyi olmak durumu”. Tüm bu fikirlerimi yaşıtlarımın ve çokça benden büyüklerin oluşturduğu kadınlı erkekli bi’grubun içinde uzun uzun dile getirdim. Daha yeni tanıştığım bir topluluktu üstelik. Hanımlardan biri genel olarak bana katıldığını ama bu konuda çok katı olduğumu, sırf bu yüzden mesela adam başbakan diye onunla evlenmeyecekmişim gibi bi’izlenim uyandırdığımı söyledi. Sırıtarak “Yok yahu evlenirim hiç sorun değil” derken cevabı yapıştırdı. “E bu durumda kim olursan olur otomatikman “başbakanın eşi” olacaksın”. Haklıydı. Zaman kazanmak için bekâr bi’adamın değil Türkiye’de dünyanın hiç bi’yerinde kolay kolay başbakan devlet başkanı vb. olamayacağından falan dem vurdum ama konu bu değildi tabi. Ve birden buldum! -siz dedim Lady Diana’yı hatırlıyor musunuz? (herkes hep bir ağızdan)-eveeet-kimdi? (çok değil 1-2 saniyelik bi’boşluk)-ingiltere prensesi-yani prens charles’ın eşi! Ama önce prens charles’ın eşi değil. Ya şimdi ki eşi kim biliyor musunuz?sessizlik-neyse ben de hatırlamıyorum Camilla mıydı neydi? Peki Semra Özal’ı hatırlıyor musunuz?-tabi canım, ne para varmış yiye yiye bitiremediler ailece...-e o kimdi (soru işareti ifadesini suratıma yerleştiremeden, koro halinde)-Turgut Özal’ın karısııııııııı Buradan laf lafı açtı konu başka yerlere gitti ama ben aradığım yanıtı o 1-2 saniyelik sessizlikte ve soru işaretini koyamadan aldığım yanıtta bulmuştum. Lady Diana, İngiltere prensesiydi, AIDSle mücadele eden, kara mayınlarıyla ilgilenen, dünyanın en çok fotoğrafı çekilen kadınıydı, Prens Charles’ın eşi olarak varlık bulsa da (ki öncesinde bir anaokulu personeliydi) Prens Charles’ın eşi olarak anılmıyordu, o Prenses Diana’ydı! Bu düşündüklerim fenizmle, kadının adı yok psikolojisiyle alakalı değil. Kadın olsun, erkek olsun, birinin bi’şeyi olarak anılmak her koşulda hiçlik alameti. Eğer illa ismimin önünde böyle bir aidiyet sıfatı olacaksa kişiyle ilgili değil, yaşam alanıyla ilgili olmasını tercih ederim. Yani mahallenin delisi olmak bilmem kimin eşi olmaktan kat kat iyidir benim için. Hatta bilmem ne köşkünün-palasının “hanımı” olmak bile daha iyidir, bilmem kimin eşi olmaktan.Okulun ukalası/şebeği olmak, bilmem ne hocanın en parlak öğrencisi/yalakası olmaktan, şirketin-ofisin orospusu olmak, patronun-müdürün metresi olmaktan çok daha iyidir. Her 2 örnekte de ilk tercihler az-çok/iyi-kötü bir kişisel özellik taşıyor ama ikinci tercihler tamamen bir 3.şahsa bağlı, birinin bi’şeysi olmak durumu. Yazarken bi’kez daha düşünüyorumda bu benim hayatımda olacaksa illa yaşam alanıyla ilgili olmalı, bir başkasıyla ilgili değil! Son dakika golü: acaba birinin annesi (babası) olarak anılmak/var olmak durumu tüm bu savunduklarımı çürütebilir mi? Bu durumu kabullenmediğim zaman, ortaya çocuğun benim oğlum/kızım olarak anılması sorunu çıkar mı? Ve ben kendim için istemediğim bir sıfatı çocuğumun taşımasını ister miyim? İşte bunu çözemedim. Paradoksal bi’durum sanki, bilemedim.
Read more...
Oh be! Ohh dünyalar varmış yahu! İnsanın kendi bilgisayarından online olabilmesi kadar güzel kaç duygu var sizce? (tamam kabul biraz abarttım ama çok özledim buraları ve sizleri n'apıyım? =))
Bildiğiniz ya da bilmiyorsanız bile benim şimdi özetleyeceğim üzere önce boynuzlu banka YKB'nin azizliğine uğradım ve otomatik ödeniyor sandığım ADSL hattım kesildi. Aynı günlerde üstüste 3-4 hastalıkla birden boğuştum, biri bitmeden diğeri başladı, 2007 yılı içinde almam gereken toplam antibiyotik miktarını 15 gün içinde tükettim. Artık 8 ay hasta olmamam gerekiyor. Sonracığıma tam hastalıklardan kurtuldum derken kardeşimle müthiş bi'kavgaya tutuştuk, küsüştük, o da bana inat bağlantının şifresini değiştirdi. Ben de 13 gündür inadımdan ne barışmaya ne de şifreyi öğrenmemi sağlayacak herhangi bir girişimde bulunmaya yanaşmadım. Zaten pek görüşmedik. Bi'de bu arada "kendimi kaybettim". Evet şu son bi'kaç aydır (hatta son bir yıldır bile diyebiliriz) yaşadıklarımın tek açıklayıcısı bu; "kendimi kaybettim". Öyle bi'yere geldi ki hayatım, herşey kontrolüm dışında gelişiyor, herşey, herşey, herşey! Bir an önce silkinip toparlanmam lazım, kontrolümü ele geçirmem lazım, bu yüzden bir de yolculuğa çıktım, kendimi aradım...
Vesaire, ve benzeri derken nisan bile bitmiş, mayıs başlamış, 2007nin 1/3ü bitmiş. Gündem yoğun, her gün üzerine düşünülecek, hakkında yazılar yazılabilecek bi'şeyler çıkıyor, bir de cebimdekiler var tabi; sayıklıyorum mütemadiyen.
Arayan soran varsa döndüm geldim, buralardayım efenim. Herkesleri çok özledim.
Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com
|