Perşembe, Mayıs 31, 2007

sigaRasız dünya günü

Bugün 31 Mayıs "Sigarasız Bir Dünya Günü"






Sayın Cumhurbaşkanı konuyla ilgili açıklamasında tek bir cümleyle özetlemiş mesajını, gönülden katılıyorum kendisine: “Dünya Sigarasız Günü'nde yurttaşlarımızı, "sigaraya hayır" demek için var olan sayısız nedenleri düşünmeye çağırıyor, sağlıklı ve mutlu bir yaşam diliyorum."




Başbakanlıkta, ise herhangi bir basın açıklaması görünmüyor bugüne ilişkin. O yüzden sigara içmediğini bildiğimiz (yamulmuyor değil mi) Recep Tayip Bey’in bugüne ilişkin temennisini bilemiyorum. Zannediyorum o, şu sıralarda TBMM genel kurul salonunda anaysa paketinin ikinci tur görüşmelerinde yeterli sayının sağlanması için yoklama yapmakla meşguldür.




İnsanları yaşlarına, boylarına, doğdukları şehirlere, inandıkları Tanrı’ya, savundukları fikirlere, cinsel tercihlerine göre ayırmak hayatta en hoşlanmadığım şeylerden biridir. Hoşlanmamak hafif kalıyor aslında bal gibi nefret ediyorum bu ve benzeri faşizan sınıflamalardan. Amma velâkin insanların yaptıkları seçimlere, fikirlerine her daim saygı duymaya çalışsam da ben de bu konuda defoluyum. Sigara içenler ve içmeyenlerden oluşuyor benim çevremdeki insanlar. Birkaç arabayla bi’yerlere mi gidilecek “ben onun arabasına binmem, sigara içiyor” kampın ortasında kurtla böcekle, hala tüten alev dumanıyla uyurum, sigara içenle aynı çadıra girmem. Bana “nerelisin” diyene, “sigara içiyor musun” der sorunun anlamsızlığına şaşkın verdiği “evet” cevabına en küçümser, en ukala en terbiyesiz bakışımla bakarım “yazııık” dercesine. Bu davranışlarım yaklaşık 1,5 yıl önce kendi babam kadar sevdiğim ve saygı duyduğum ev arkadaşımın babasının ölümüyle tavan yaptı. Günde 2 pakete yakın Samsun’un akciğer kanserinden başka neye sebep olması beklenebilirdi ki... ona erken teşhisle 3-4 yıl kazandırabildi ailesi, ama ölümün yanı başında olduğunu bile bile nasıl yaşanırsa öyle yaşandı o yıllar. Kâh tüm umudu kaybederek yeter artık gitmiyorum ben kemoterapiye, radyoterapiye öleceksem öleyim dayanamıyorum bu acıya diyerek, kâh kalkın kızlar Marmaris’e gidelim şöyle felekten bir gün çalalım diyerek. Tüm tıbbi desteklere, bakıma, yüksek morale, alternatif tıp tedavilerine rağmen ilk torununun doğumuna yetişemeden, küçük kızıyla düğününde dans edemeden verdi son nefesini.




Ben hiç sigara içmedim hayatımda, lisede merakla yaktıklarımın hiç birini çekemedim içime. Nargile modasına kapılamadım bir türlü. Şanslı bir çocuktum evet, evimizde hiç sigara içilmedi, annemde babamda kardeşim doğunca bırakmışlar. (gerçi annem sonradan yine başladı 4-5 günde bi’paket içiyor ama kadıncağızın “3 kuruşluk keyfim” dediği mereti, burnundan getirmeyi başarıyoruz el birliği ile) O yüzden kül tablası kültürüm yoktur benim, kendi evimde kesinlikle içilmedi. Bize gelenler bilirdi sigara içemeyeceklerini. İstanbul’da ise bi’kaç yıl öncesine kadar eve gelen misafir ortalıkta göremeyip isteyince, her seferinde anneme sorardım "nerde bu çöp kutuları” diye. Şimdi yakınlığımıza göre belli bir üslupla “bu evde sigara içilmiyor, çok istiyorsan balkona” diyorum, hatta annemin o hançer gibi bakışlarına aldırmadan bazılarına tablalarını bile yıkatıyorum, “ben elimi sürmem buna” diyerek.



Dedim ya ben bu konuda defoluyum. Yakınımda yöremde tahammül edemiyorum sigaraya, gece gezmeleri, yakın arkadaş toplaşmaları büyük bir işkence oluyor çoğu zaman. Yine de kimsenin elinde ki sigarayı söndürmüşlüğüm yoktur. Hatta Orhan Kural’ın pek çok çalışmasını gereksiz buluyorum, Teoman’ı mahkemeye vermeler falan örnek teşkil etmiyor bence. Hem Okan Bayülgen’in her seferinde söylediği gibi, Kurtlar Vadisinde ve televizyonda sigara içmeyi yasakladınız da ne oldu, sigara içmeyen adamlar ellerine silah alıp her bölümde çatır çatır onlarca adam öldürüyorlar.
Bir bağımlılık çeşidi sonuçta, “İçme” dedikçe, içesi geliyor insanın, hem de hemen herkesin kendine göre oldukça geçerli(!) bahaneleri var; kimisi dudak tiryakisi, kimisinin çayına kahvesine arkadaş, hüzünlendikçe yakmak lazım, yemeğin üstüne içmeden olmaz... O yüzden her yerde yüzlerce kez gördüğünüz istatistikleri falan verecek değilim, dünyada her 8 saniyede bir kişi sigaradan dolayı ölüyor diye. O yüzden yazının sağında solunda ortasında berisinde gördüğünüz resimlerin göz zevkimizi bozmasına rağmen en büyük boy seçilmesinin bir şey ifade etmeyeceğini biliyorum elinde sigarayla bilgisayarın başında oturanlara. (Hatta onların bu grafiklerden, grafiklere gelmeden yazının ilk cümlesinden rahatsız olup çoktan sayfayı kapatmış olma ihtimalleri daha yüksek =)) Bence asıl yapılması gereken insanlara sigarayı bıraktırmaya çalışmak yerine (ki bu da en az sigara üretimi kadar büyük bir sektör olma yolunda ilerliyor) insanların hiç başlamamasını sağlamak. Elbette sigarayı bıraktırmak önemli ama kişi kendi iradesiyle buna karar vermeden, “tamam ulan içmiyorum” demeden yapılan her türlü destek anlamsız kalıyor. Hatta bağımlıyı daha kötü bir psikolojiye sürüklüyor. Her hafta başı sigarayı bırakıp, 2-3 gün sonra yeniden başladıkça kişi kendini daha iradesiz daha zayıf hissediyor ve daha çok bağlanıyor elindeki zehre.

Bu yüzden Sayın Ahmet Necdet Sezer’in mesajı çok anlamlı bence: “Dünya Sigarasız Günü'nde yurttaşlarımızı, "sigaraya hayır" demek için var olan sayısız nedenleri DÜŞÜNMEYE ÇAĞIRIYORUM."


Dibine not: Bir de bugün itibariyle bu sayfada sigara içilmesini yasaklıyorum efenim, sigara içmek için yeni bir sebebiniz daha oluyor böylece =)) “Aha Aha sen yasaklasan n’olur kızım bak yaktım bi’tane daha” deyip bana inat yakmanız mümkün elbette. Sadece bir nefes alıp bırakma süresi kadar belki de daha az sadece 20 saniye, sigaranın size, cüzdanınıza, vücudunuza, cinsel performansınıza, cildinize, saçlarınıza, çevrenizdekilere ve dünyaya verdiği zararlar hakkında düşünmenizi rica ediyorum sizden. Sadece 20 saniye.

dibine not: Yok dayanamadım akıl vereceğim; Madem illa içiyorsunuz en azından yürüken içmeyin ki zaten oksijene ihtiyacı olan kalbinizi daha da zorlamayın, zaten kalp krizinden ölme riskiniz normal insanlardan fazlayken bunu 3e 5e katlamayın. Bir de en az günde içtiğiniz sigara sayısına eş bardak su için! Ne kadar çok su içerseniz o kadar çok zehirden, toksinden kurtulabileceğinizi unutmayın. LÜTFEN!

Read more...

Çarşamba, Mayıs 30, 2007

tuRuncu

"walla yanlış anlamayacağını bilsem arabayla alıyım sahilde dolanırız diye ama tırstım :D "

dediğinde,
aslında yapmak istediğim tam da oydu, sahilde dolanmak. Ama bana öğretilen, dayatılan sosyal ve toplumsal kodlar gereği bunu yapmam mümkün değildi gecenin 2’sinde. Oysa kimselere söyleyemediğimiz, anlatamadığımız bir sürü şeyle doluydu geçmiş sohbetlerimiz/sohbet geçmişlerimiz. Yine de böyle bir teklifi kabul etmek, benim için (belki onun için bile) “OLMAZ”dı. Ben kötü kız olurdum gidersem, o da edepsiz adamın teki, bu saatte cüretkar bi’şekilde davet ettiği için. O sırada fark ettim ki, bana öğretilen tüm toplumsal “olmazları” bi’yana bırakıp, işi deliliğe vurup “haydi gel o zaman 10 dakika sonra şuradan al beni” dememi engelleyen başka bir şey daha vardı. Neydi diye, bir süre kurcaladım zihnimi. Evet, yapmak istediğim şeyi önermişti bana, üstelik bu daveti özellikle beklediğim herhangi birisi ya da illa yalnız olmalıyım gibi bir tercihim yoktu o anda, yani bir deliliği meşru kılacak tüm sebeplere sahiptim. Neydi beni engelleyen derken buldum sandım; gözlerinin içine hiç bakmadığım biriyle paylaşmak istemiyordum gecemin 2’sini, toprağın kokusunu.
Peki nerde kalmıştı koşulsuz güven? Böyle bir durumu niye kapsamıyordu? Bana en iyi güvenle özellikle koşulsuz güvenle ilgili uzun uzadıya sohbetler ettiğimiz Turuncu fikir verebilirdi bu mevzuda. 'Gecenin bu saatinde uyanık mıdır acaba, yoksa sadece bilgisayarı mı açık kalmıştır?' diye düşünürken sağ alt köşede yandı turuncu penceresi, aklımdan geçen her şeyden habersiz ;


“böyle bir şey varmış stumble gösterdi” dedi. Hah dedim cuk oturdu şimdi =)

Gözler kalbin aynası mıdır, neden bu kadar önemli bir insanla yüz yüze olmak? Sadece gözlerine bakarak, tek kelime etmeden tek bir mimik bile kullanmayarak anlaşabildiğim insanlar olmasa nasıl olurdu hayat? Taktığımız o tüm sosyal maskelerden tek görünen gözlerimizi de ifadesizleştirmeyi, anlamsızlaştırmayı başaramıyoruz değil mi? Yoksa sabah yapılan o süslü makyajlarda gözlerimizi de maskelemeyi öğrendik mi, yalancı günaydınlarla girerken plazalara gözlerimizde yalandan ışıldıyor mu sahiden? Sırf bunlardan kaçmak için almadım mı ben o dönülmez kararları, şimdi niye düşünüyorum ki üstüne bu kadar. Hayır, ne olursa olsun, gözleri yalan söylemiyor karşımdaki insanın, ben hala buna inanmak istiyorum. Ben buna inanıyorum! Nasıl yalan söylerken herkesin eli yüzüne gidiyorsa, mutlu bir haberi verirken de aynı ışıkla parlıyor insanoğlunun gözleri, bir ton koyu ya da açık değil aynı ışıkla. Üstelik biraz çalışmayla yalan söylerken beden dili kontrolü sağlanabiliyor ama hoşa giden bir şey görüldüğünde ya da âşık olunduğunda büyüyen gözbebeklerini kontrol etmek mümkün değil!



Tanımanıza tanışmanıza hiç gerek yok, otobüsteki yorgun amcaya yer verirken göz göze geldiyseniz eğer bir şey söylemese de biliyorsunuz içtenlikle teşekkür ettiğini, sabahın köründe keyifle bisiklete binerken bucaksız mavinin kıyısında, ağlayan o genç kıza kağıt mendil uzattığınızda biliyorsunuz ki, yarasına merhem olmadı belki ama bir an için ağrısını kesti o küçücük kağıt parçası, Mayısın 26sında ada'da amaçsızca gezinirken sokağın köşesinden fırlayan bacaksız, “geçmiş bayramın kutlu ossun abla” dediğinde gözüne bakarsanız eğer anlıyorsunuz ki onun için mühim olan tarihler takvimler değil, “bayram geçmedi ki ablacım bak bugün de bayram, gel beraber kutlayalım” deyip bir gazozla bonibon ısmarlarsanız ona, en büyük şenlikler halt ediyor bir çift parlayan gözün 26 Mayıs bayramının yanında.

Bir de Elif Şafak demiş ya Mahrem romanında "biliyor musun, belki de en derin yaralarımızı gözlerden alıyoruz." öyle bir şey işte...

İşte bu yüzden ben her şeye rağmen gözlerine hiç bakmadığım biriyle günümü, gecemi paylaşmayı reddediyorum. Gözlerini görmeden tam olarak güvendiğimi söyleyemem hiç kimseye. Bu karşımdakinin kötü ya da güvenilmez olmasıyla alakalı değil kuşkusuz. Olsa olsa benim takıntılı kişiliğimin yeni bir yansıması.


Koşulsuz güven bir kez daha yara alıyor böylece, anlıyorum ki en azından bir ön koşulu var güvenin, “benim saçlarım mavi” diyorsan “hiçte bile aynaya baksana, siyah” demeden, sorgulamadan sana inanabilirim ama gözlerinin de buna inanması gerekiyor!

Gecenin bir köründe birbirinden habersiz 2 kişinin söyledikleri/yazdıkları sürükledi bu düşüncelere beni. Birisi çıkıp “neden?” diye sorduğunda verebileceğim yeni cevaplarım var artık sayelerinde. O yüzden tüm bunları bana düşündürten “turuncu” anında mesajlaşma balonlarına ithaf ediyorum bu yazıyı =)

(Turuncu, sen bir de isimden kazanıyorsun, ne deniyor bu duruma ballı kaymak tatlısı falan mı =))

Read more...

Pazar, Mayıs 27, 2007

altın saRısı

Pazarlamada son nokta!

Şu haberi geçenlerde "Neler Oluyor Hayatta" ya eklemiştim, dikkatinizi çekti mi bilmem, çekmediyse şimdi çeksin istiyorum. Ben bir tek Hürriyet gazetesinde gördüm haberi aslında haber değerinden çok reklam değeri var ya, konumuz şimdilik bu değil. İstanbul bilmem nerde ki gaydiriguppak inşaat “konut almak isteyenlere sadece ev satmıyor, müşterilerine kendine uygun kişilerle komşu olma fırsatını da sunuyor.” muş efenim. “kendine uygun kişilerle komşu olma fırsatı” vay be, söylerken bile havaya giriyor insan.

Gidiyorsunuz Pazar günü erkenden emlakçıya, bu emlakçı gezmeleri son yılların hiper-über-siber market gezmelerinden sonra ailece gerçekleştirilen yeni Pazar günü etkinliğin(m)iz(miş). Gerçi emlakçılar bakkal amcalar gibi masum kalıyor ya; adı her neyse işte emlak ofisi gezmesi. Önce maketlere bakıyorsunuz, kat planları, statik incelemelerle ilgili sunumlar falan yapıyorlar size (herkes bir mimar, bir inşaat mühendisi) Sonra örnek dairelere götürüyorlar sizi başlıyorlar anlatmaya; "mutfak bilmem ne vadisinde özel olarak üretilen İtalyan mermerlerle kaplı" (İtalyan mermeri demek vay anasını), bu oda playstation odası olarak tasarlandı, (niye oturup kitap okuyamaz mıyız ya da ailece oturup monopoly, kızmabirader falan oynasak) yatak odasını ve ebeveyn banyosu ses geçirmez malzemelerle izole edildi (rahat rahat sevişebiliriz yani), kapı girişindeki ekranlardan apartman kapısını görebildiğiniz gibi çocuk parkını ve açık spor sahalarını da izleyebiliyorsunuz (hepimiz big brotherız, hepimiz gökdelen insanıyız yupiie)

Valla gidip gördüğümden değil, gidip gören eşe, dosta, arkadaşa sahip olduğumdan bu kadar detay veriyorum =) Bi’de bir ara ana haber bültenleri özellikle atv haber dadanmıştı buna, zırt pırt gösteriyorlardı, oradan yani.

Neyse efenim, topladınız çoluğu çocuğu, gittiniz ofise, işte şu kadar metrekare, güney cephe, orta kat istiyoruz dediniz, e belli bir fiyat aralığındasınız zaten, en başından biliyorsunuz 573 yıl ödeyeceğiniz parayı, "tamam" diyor Tuba hanım size (haberde adı geçtiğinden efenim, bi’alıp veremediğim yok Tubalarla, zaten hepsi başka onların, kimi Tuğba, Tuba, tubâ vb) (bi’de o muhtemelen "tamam" demez, İngiliz aksanlı Türkçesiyle OK der) (ay iyice dağıttım konuyu siz parantezleri atlayıp okuyun bence) "Bir bakalım sizin blokta kimler varmış; size uygun insanlar mı? Alt katta XYZ holding insan kaynakları müdürü, karşıda QC bankası operasyondan sorumlu genel müdür yardımcısı, üstte QUARIZMA tex.co sahibi."

-Bi’dakka bi’dakka o kim ya, ben öyle bir marka duymadım hiç Nişantaşı’nda,
-Yok efendim teleşlanmayın bu da size uygun bir komşu, babası bilmem ne müsteşarı, beyefendi de burada ticari işlere bakıyor.
-Haaa iyi o zaman.
-Bir de yine sizinle aynı katta, 2+1 stüdyo dairede Hüsnü Bey var.
-O kimmiş ya, bu devirde Hüsnü diye isim mi kalmış, neci o?
-Müteahhit efenim.
-Ay gitsin kendi yaptığı evlerde otursun o, ben beğenmedim, alt kat mıydı?
-Yok sizin katta
-Ay ay ay hiç hazzetmem, bana uygun bir komşu değil o, yok mu başka daire....

Kartvizitinizde ne yazıyorsa O’sunuz yani. Üstelik bir pazarlama unsurusunuz. Birileri sizin o siteden daire alıp almadığınıza bakarak kendi satın alma tercihini belirliyor. Ve bunu sadece kartvizitinize bakarak yapıyor. Bırakın sohbet edip, birlikte vakit geçirmeyi, ayak üstü bir çay içmeden, gözlerinize bakıp bir selam vermeden. 'Bu gaydiriguppak inşaat farklılaşacağım, ihtiyaç yaratacağım derken, gözünü çıkarmış yahu' diye düşünüyordum ki, bu kez bugünkü Sabah’ın Pazar ekinde bu haber dikkatimi celpetti. Bahsi geçen lokantadaki yemekler Hindistan'dan özel getirilen saf altın yapraklarıyla süsleniyormuş. Üstelik bu altın yaprakları yemeğin içine değil de dekorasyon olarak sosunda kullanılıyormuş. Mekanda altın ve ahşabın uyumuyla özel olarak dizayn edilmiş, bir de sayın İzzet Çapa, "Burası hazırlanırken, para har vurup harman savrulmadı. Masalarımızı altınla süsleyip, görgüsüzlük örneği yapmadık.” demiş. Tebrik etmek lazım değil mi?
Girişimcilikte son nokta, altın yiyiyoruz! Yani birileri yiyorlar =)
İnsanların kazandıkları parayı nasıl ve ne şekilde harcadıklarını eleştirecek değilim. Birileri nasıl kitaplara, seyahatlere harcamayı seçiyorsa parasını, birileri de altın yemeye harcayabilir. (Burada eleştirilmesi gereken bir nokta varsa zaten paranın nereye akıtıldığı değil, kaynağı)

Kim demiş şimdi hatırlayamıyorum ama “para kazanmak değil, harcamak bir sanattır” demiş. Her zaman kulağımın köşesinde duran bir deyiştir. O yüzden asıl merak ettiğim altın soslu sushi yiyince n’olduğu. Anladığım kadarıyla bir damak tadı mevzu bahis değil, altın yapraklar yemeğin içine konmuyor, süs amaçlı. Eee nedir yani, nasıl bir prestij bu, ertesi gün şirkete/ofise gidince ve “dün akşam adının yarısı Fransızca yarısı İngilizce olan bir lokantada, altın parçacıklı İtalyan pilavı yedim” deyince acayip popüler bi’insan mı oluyorsunuz, şefiniz/amiriniz/müdürünüz yanınızdan geçerken "nasılsınız beyefendi" diye mi selam veriyor, ya da mevkice üstünde olduklarınız size daha fazla mı saygı gösteriyor?

Ne çok sor sordum bugün değil mi, son bi’sorum daha daha var, çok afedersiniz altın yaprağı yiyip, altından yapılmış klozetlere altın sıçınca, daha mı anlamlı oluyor bu insanların hayatları?

Dibine not: Yakinen tanışmadığım okurlar için pek bi’şey ifade etmeyecektir ama sevgili arkadaşlarımdan bu haberi(reklamı) hazırlayan kişinin kim olduğuna dikkat etmelerini rica ediyorum. Bu kadar olur yani =))

Read more...

çivit mavi


Mezatçı hırpalanmış ve çizilmiş olan eski keman için gülümseyerek,
“Bu ne eder sayın konuklar!?” diye bağırdı.
“Açık arttırmayı kim başlatacak?” “1 dolar, 1 dolar, 2 dolar sadece 2 dolar mı, 2 dolar, 2 dolar.” “Üçe çıkaracak yok mu, kim üçe çıkaracak?” “Yok mu arttıran, evet 3 dolar, 3 dolara satıyorum...”

En arka sıralardan kır saçlı bir adam geldi eski kemanı aldı, üzerindeki tozu sildi, gevşek yaylarını gererek akort etti ve hoş bir melodi çaldı. Müzik sona erdikten sonra mezatçı alçak sesle “Keman için ne veriyorsunuz” dedi ve onu coşkuyla havaya kaldırdı.

“1000 dolar dediler arka sıradan, arttıran?” “2000 geldi bu kez” “2000 e satıyorum, 3000 dolar diyorlar var mı arttıran?”
“Satıyorum satıyorum saat-tım!”

Salondaki bazıları anlayamamıştı, sordular “Ne oldu, değeri neden değişti? Anlamadık” Hemen yanıt geldi “Bir ustanın eli değdi.”

Dünyada hırpalanmış ve yaralanmış bir yaşam süren birçok kişi tıpkı bu keman gibi, düşüncesiz bir kalabalığa ucuza satılma durumuyla karşılaşır.
Ustanızı bulun!

Ne demek şimdi bu? Birkaç gün önce posta kutuma düşmüş. Güzel bir hikâye evet ama anlatılmak istenen tam olarak nedir çıkamadım ben işin içinden. “Ustanızı bulun!” Ustadan kasıt, aynı mesleği yapmasanız bile yolundan gideceğiniz örnek alacağınız bir akıl hocası bir öğretmen mi? Yoksa yaptığı işi ilerde size devredecek, bildiği her şeyi siz öğretmekten çekinmeyecek, sizi çırağı yapacak bir usta mı? Bence ikisi de değil.

Hikâyede vurgu kimsenin fark etmediği bir özelliğin ortaya çıkmasıyla nesnenin değerinin artması üzerinde. (değil mi?) Bunu insana nasıl uyarlayacağız? Yani insana uyarlarız uyarlamasına da ustanın tek bir kişi olması pek mümkün değil gibi geliyor bana. Kişideki gizli kalmış cevheri ilk bakışta anlayacak ve onu ortaya çıkaracak uzmanlıkta ama bunu yaptıktan sonra o insanı kendine minnettar bırakmadan çıkıp gidebilecek alçakgönüllülükte birisi. Böyle bir durumda o insanın hem annemiz hem saygı duyduğumuz bir hocamız hem sevgilimiz, eşimiz hem patronumuz olması falan gerekiyor sanki =))

Bir de tabi hikâyenin bundan sonrası var aslında, tamam kemandaki cevher ortaya çıktı da, bakalım onu satın alan kişi kıymet biliyor mu? Yoksa eski bir kemana binlerce dolar verenin kadirşinas bir kişi olduğu ön kabulümüz mü?
Gerçekten çözemedim yani, ustamızı nasıl bulacağız? Belki de biz ustayızdır, nasıl anlayacağız? (yani ben değil de yaşı, deneyimi benden çok daha fazla olanlar, onlar eski kemanları nerden bulacaklar/buluyorlar var mı böyle bir mezat?)

Read more...

Cumartesi, Mayıs 26, 2007

toz pembe

Yazıldığı günden beri, okunacaklar dosyasında bekliyordu bu yazı. Uzunluğundan ziyade dili, anlatımı, içerdiği kelimeler dolayısıyla daha sakin, salim bi’kafayla, görece sessiz bir ortamda, gerekirse Türkçe sözlükle açıp okumak üzere işaretlemiştim.
Öylesine diyerek çıktığımız bir yemekte, masadaki tüm hatunların gözlerini yaşartan bir evlilik teklifine şahit olmuş ve etkisini hala üzerimden atamamışken, hiç salim olmayan bir kafayla okudum bu gece. Şahit olduğum harikulade aşkın etkisinden mi, bünyede ki alkolün tesirinden mi bilemiyorum dudaklarıma süzülen tuzlu damlalarla gözümün önünden yüzük sevdam geçti :

Kıvır kıvır bukleli, yaramaz ama şirin her kız çocuğu gibi takıya tokaya, süse makyaja pek düşkün bir minik velettim ben de. Annemin, teyzelerimin her türlü aksesuarı benim için birer mücevherdi. Hele teyzemlerin odasında ki o sepet, hazine sandığımdı benim. Renk renk boncuklardan kolyeler, tahta, deri, gümüş her türlü malzemeden bilezikler küpeler ve kocaman taşlı yüzükler. En çok yüzükleri severdim hep. Boy boy taşlı yüzükler. Hatta bi’ara cam gibi tümü tek renk plastikten tek parça yüzükler vardı, kendimden geçerdim onlara bakarken. Bir de diğer tüm aksesuarları bi’şekilde kendime monte etmem mümkünken, yüzükler ne yapsam durmazdı. Bana hep, “onları büyüyünce takacaksın o zaman daha çok yakışacak ellerine” dediler. Ben de büyümeyi bekledim hevesle.


Büyürken önce yüzükle ilgisi olmayan parmaklarıma estetikten uzak yüzükler taktım. Dinlediğim müziği, ait olduğum grubu onlarla ifade ediyordum aklımca. Biraz daha büyüdükçe yüzükte estetik kaygılar artmaya başladı. Bir genç kız olarak hafif makyajıma, pembe eteğime uygun zarif yüzükler seçmem gerekiyordu. Tam bu yıllarda, birkaç yıl arayla evlendi teyzelerim, onları sevdiklerine nişanlayan yüzüklerin olduğu tepsiyi hep ben tuttum. Bu makas kesmiyor bahşişlerini ben aldım. Hepsi bir yana beni asıl etkileyen düğünde/nikahta şahit olduğum sahneydi; anneannem büyük bir özenle kesesinden çıkardığı yüzüğü teyzem(ler)e takarken hep aynı şeyi söylüyordu, “bu benim sana hatıram, torunuma hediyem, sen de ya ilk evlenen kızına, kızın olmazsa gelinine takacaksın nikahında.” Sonradan öğrendim ki, asıl emanet en büyük ve ilk evlenen kız olarak annemde. Annemin çeyiz sandığında (evet bizim evde hala sandık var) özenle sakladığı kırmızı kadife kesede bir yüzük var, benim mürüvvetimi bekleyen...

Birkaç yıl sonra 17 ağustos depreminin ardından, haberleri izlerken şöyle bir cümle duydum: “Tanınmayacak haldeki cesedi, eşi parmağındaki yüzükten tanıdı.” Hemen ertesi gün Kadıköy’den (galiba Akmar’dan) kocaman, kalın, dümdüz bir gümüş yüzük aldım kendime. Sağ el yüzük parmağıma taktım, akşam yemekte herkese gösterdim, “bugün yüzük aldım kendime bundan sonra bunu hiç çıkarmayacağım.” Söyleyemiyorum çünkü kimseye 'enkazda kalırsam beni bundan tanırsınız dikkatli bakın' diye, zırt pırt gösteriyorum evdekilere: “pırıl pırıl di mi, gerçek gümüş baba çok para verdim, bu hafta açım yani”, “anne ya, çok kalın değil di mi, biraz ince mi olsaymış yoksa”...

O yüzükle aldım başımı bambaşka bir şehre yerleştim, orada herkes önce beni sözlü sanmış, 'bu yaşta olur mu yahu cık cık cık' diye arkamdan dedikodular yapılmış. Ben hiç çıkarmadım, duşta denizde gece gündüz hep taşıdım parmağımda. Sonra adamın biri çıktı 1-2 yıl alay etti ; “erkek yüzüğü gibi çıkarsana” diye, baktı alayla çıkartamıyor kaldırıp saklamaya çalıştı, kumsalda kaybettim aramadı “iyi olmuş” dedi ama buldum, hep taktım. Nihayetinde bir doğum günümde
aldı kocaman, kalın, gümüş yüzüğümü, kalpli, pırlanta taşlı bir yüzük verdi bana. Gayri resmi kayıtlara göre ilk mücevherim bu oldu.

Sonra gitti O da, önce çıkaramam sandım, çıkarsam da izi kalır sandım. Hepsi geçti, her şey bitti, bütün izler silindi. Ve ben yüzüksüzlüğe alıştım. Herhalde son 6-7 aydır yüzüksüzüm. Şimdi bir yüzüğün yokluğu değil, varlığı rahatsız ediyor sağ yüzük parmağımı. Aa sahi; arada benim için ömür boyu kıymetli olacak bir yüzük daha aldım. Benim yüzüklere olan karşı konulmaz isteğimi bilen annem ve onun yanındayken vitrinde görüp vurulduğum, gösterdiğimde “Ha ha bunu sen mi takacaksın, hiç sanmam” diye alay eden babam bana mezuniyetimde kocaman taşlı bir yüzük armağan ettiler. Resmi kayıtlara göre ilk mücevherim. (Olursa bir gün eğer kızımın mezuniyet hediyesi olacak, bunu da kimse bilmez)

Bu geceden bu yazıdan sonra anlaşılan yarın ilk işim yeni bir yüzük almak kendime. Bu kez Taksim'den alsam diyorum. Daha doğrusu zaten karşıya geçeceğim, bir taşla 2 kuş vurmak niyetim. Bakalım tabi kısmet, bi'günde bulamam herhalde bu kez. Artık daha seçici olduk tabi, öyle kalın, dümdüz bi’yüzük kesmez. E sürekli kullanım söz konusu olacağından taşlı maşlı ağır bir model seçmekte nâ-mümkün. Ya bu arada ben niye Taksim'le falan uğraşıyorum ki, koca İstanbul’da yok mu bir gümüş piyasası? Nerede atıyor sahiden gümüş dünyasının kalbi, bak bugüne dek hiç merak etmemişim. Kapalıçarşı’da mı onların da hası acep? Yoksa hiç uğraşmasam şu kadarcık bi’şey mi alsam ben de kendime. Taksit falan da yapıyorlar nasılsa =))

Sanırım yeni bir yüzükten önce yazarın şu söyledikleri üzerine biraz daha kafa yormak lazım;

Yüzük mü parmağı sarmaktadır; yoksa parmak mı yüzükten geçmektedir. Ve daha önemlisini sorarlar: Yüzük parçaların tamamladığı biri mi yoksa yarımların da yok olduğu sıfırı mı temsil eylemektedir? Ve dahi yüzüğe dair tavrı olan erkekle kadından bir kimdir, sıfır kim?

Sahiden yüzük mü parmağı sarar; yoksa parmak mı yüzükten geçer. İçten gelen aşk mı yüzüğü var eder; yoksa yüzük mü canı dışa karşı hem koruyarak hem de besleyerek inşa eder.

Yüzük, sıfırlanarak var olmayı emreder.... Ve yüzüğün sıfırlayıcılığını en çok bilen, o sıfırlık ufkunu en çok yaşayanlar ise aşktan haberdar, bilgelikten nasiptar hanımefendiler…
(den biri olabilmek umuduyla)

Read more...

Perşembe, Mayıs 24, 2007

ssg'nin rengi =)

Madem bu sözlük denen meretten vazgeçemiyorum bir türlü, çıkartamıyorum web sayfası açarın sık kullanılanlarından bari size şikâyet edeyim. Biraz rahatlarım belki =) Tabi ki EkşiSözlük Türk internet tarihinin kayda değer sitelerinden biri, internetle ilgiliyim deyip, sözlüğü bilmeyen yoktur herhalde. İçinde ne ararsan var, haber var, akademik bilgi var, eğlence var, şarkı sözü var... Neyse size sözlüğü anlatacak değilim.

Kayıtsız kalamayan bilmem kaç bin okurundan biri olarak şikayetçiyim EkşiSözlük'ten. Yazarlara ulaşabilmenin hiçbir yolu yok! Çok azimli ve çok şanslı olmadığınız sürece bu imkânsız! Çok azimliyseniz suserlerın lastfm sayfaları, blogları gibi başlıklarda haldır haldır ulaşmak istediğiniz kişinin entrysi olup olmadığına bakarsınız, şanslıysanız da yazarın o başka platformdaki profil bilgilerinden bir mail adresi bulabilirsiniz.

Tabi gariplik ben de aslında; gereğinden fazla anlam yüklüyorum bazen okuduklarıma. Oku beğendiysen bas şukelaya geç. Ben yapamıyorum bunu işte, yapıyorum da içim rahat etmiyor. Öyle entryler var ki, hayatımı değiştirecek bir kararın eşiğindeyken okuduğum ve “evet evet! Bunca zamandır kafamı kurcalayan şey tam da bu, artık kararımı verebilirim” dedirten bir entry mesela. Seçmeye karar verdiğim yolun tüm sebeplerini, dayanaklarını, bu kararın neden böyle verilmesi gerektiğini anlatan bir entry. Abartmıyorum inanın o an için benim hayatımı gerçekten etkilediğini düşündüğüm bir karardı. Ve bana ışık tuttu okuduklarım. Gel gör ki bunları yazan insana ulaşmanın hiç bi’yolu yok.

Ben ki ortaokul yıllarımın başında Sefiller’in özetini okuyup, çok etkilenip Victor Hugo’ya sayfalarca mektup yazmış (Türkçe olduğunu belirtmeye gerek var mı?) ertesi gün edebiyat hocasının kapısına dayanıp, “örtmenin bunu benim için Mr. Hugo’ya postalar mısınız?” demiş, sevgili örtmenim Buket hanım’ın tüm iyi niyetliyle yaptığı açıklamalara rağmen, “olsun sizde kalsın belki bir şekilde yollarsınız kendisine” diye ısrar etmiş bir şahsiyetim. O günden bugüne değişen pek bi’şey yok. İçime işleyen, aklıma kazınan her cümlenin sahibine ulaşmaya çalıştım; yazarlara, şairlere, bestecilere. Kimi nazikçe imzalı bir kart postaladı, kimi kitaplarında teşekkür etti ‘mektuplarını benden esirgemeyen tüm okuyucularıma’ diyerek, kimi de gülüp geçti muhtemelen. İşin o kısmı hiç önemli değil. Elbette insan bir yanıt alınca 2 misli mutlu oluyor ama onlara yazdıklarının birileri için önemli olduğunu, suya yazmadıklarını hayattayken söyleyebilmek ve teşekkür edebilmek benim için daha önemli. Bunun adına ne derseniz deyin; romantizm deyin, idealizm deyin, feminizm deyin, ben asıl amacıma ulaştıktan sonra hiç problem değil.

Sözlük diyordum değil mi? Ben bugün elimdeki teknolojiyle dünyanın öbür ucunda yerini bile bilmediğim bir ülkedeki köyleri kasabaları fotoğraflayan bir adama “very nice shot, thank you” diyebiliyorum ama kendi memleketimde, memleketi bırakın bi’yana, çok yüksek ihtimal kadıköy’de yaşayan bir komşuma, belki de aynı minibüslere binip, elden ele para uzattığım bir insana, benim için oldukça önemli bir karara, hiç de azımsanmayacak ölçüde etki etmiş o insana ulaşamıyorum!
Hayır bahsi geçen entrye link vermeyeceğim. O linkten bile haberi olmayacak çünkü. Ve Hayır bu insan(lar)a sözlükçü diğer arkadaşlarım aracılığıyla ulaşmak önerisini şiddetle reddediyorum. Taşeron işleri hiç bi’zaman sevmedim ben, hem bugüne kadar ulaşamadım madem bundan sonra ulaşamazsam da boyum kısalmaz herhalde. Sorun zaten benim elin adamını bulamıyor olmam değil. Aynı anda aynı şekilde aşk ağrıları çektiğim hatun kişilere de ulaşabilmiş değilim, bazı akademik kaynak kitaplarla ilgili yorum yapan doktorlara da.

Tamam, kabul ediyorum, sadece mail adresi vererek kayıt yaptıran bir okura, yazarlara mesaj atma imkânı tanınırsa, kimse baş edemezler bu durumla. Herkes benim gibi romantik romantik “ay çoookkkk küsel olmuuuşşş” yazacak değil. En basitinden bir derbi maçında yazdıkları entry için bile 9371 tane mesaj alırlar, hakaret küfür dolu. Ama buna bi’çözüm mutlaka olmalı. Ne bileyim, yazdığı mesaj herhangi bir yazar tarafından 1 kez şikayet edilince o kişinin hesabı kapatılabilir, yazarlara mesaj alma-almama opsiyonu sunulabilir. Şimdi benim hayal bile edemeyeceğim bir sürü teknik çözümü olabilir bu işin. Ama buna bi’çözüm bulunması lazım yahu, şikâyetçiyim.

Read more...

koyu mavi

Tam fotoğrafın çekildiği açıda olmak isterdim,
Upuzun, masmavi bir yolun başında,
Düşünmeden, nereye gideceğimden emin ya da rotayı bilmeden harekete geçmek isterdim.

Arkama bakmadan çıkmak istiyorum bu yola, geride kalan kimseyi üzmeden ve endişelendirmeden yapayalnız var olabilmek, bunun için mücadelemi kimseye yaslanmadan vermek istiyorum. Madem son 1 yıldır hatta son 2 yıldır, İstanbul’a döndüğümden beri, ağır bir kaya gibi dibe çöküyorum ve madem hala vurmadım dibe, hala derinlere iniyorum hızla, orada yalnız olmak, yalnız kalmak istiyorum. Ben yardım istemeden kimse bana yardımcı olmaya kalkmasın, kolumdan tutup bu düşüşü yavaşlatmasın istiyorum. Artık tüm ağırlığımla dibe vurmak ve oradan alacağım güçle hızla yükselmek istiyorum. Dipteki koyu lacivertte nefessiz kalmak, bulutsuz gökyüzünün uçuk mavisini görüp derin derin, kesik kesik, hızlı hızlı soluk almak istiyorum. Sonra, nefes alış verişim düzene girdikten sonra, suyun üstünde kalmakta zorluk çekersem (ki hiç bi’zaman iyi bir yüzücü olduğumu iddia etmedim) o zaman bana müdahale edebilecek herkes karışır işime. O zaman en kötüsü bir kez daha batarım ama bu kez bilirim batınca ne denli zor olduğunu çıkmanın, soluksuz kalmanın nasıl korku verdiğini. Bi’kez daha batıp çıkarsam bu kez bilirim; çıktığımda benden başka kimsenin bana yararı olmayacağını, kolumdan tutup çekiştirenlerin yeniden batmama sebep olacağını.

Kocaman oldum artık ben, (40 yaşımda kendime güleceğimi bile bile ediyorum bu lafı) Sütlerimi içtim, yemeklerimi yedim, erken uyudum, erkenden uyandım, sandalyeye oturunca ayaklarım da basıyor işte yere, dahası arabayı bile kullanabiliyorum babamın kucağında olmadığım halde, sınavlara girdim, diplomalar aldım boy boy, karanlıkta yalnız başıma yatabiliyorum, başıma yastık koyup sessiz sessiz ağlamayı bile öğrendim, kazıklar yedim en yakınım bildiklerimden, bana duaların gücünü, cenneti cehennemi öğreteni uğurladım cennet bahçelerine, yokluğuna (sonsuz varlığına?) dualar etmeye bile alıştım, bir aşk acısı da var cebimde, dokunsam kanayacak anılarım, yankısını yıllarca duyacağım kahkahalarım var. Daha ne işte, kocaman oldum ben!

Bırakın artık elimi, tutmayın kollarımdan ki bir an önce vurayım dibe. Çıkacağım söz veriyorum, hiç bir zaman pes eden olmadım ben, yine olmayacağım!

Bırakın artık “ne yapıyorsun” demeyin, hiç bi’şey yapmıyorum, bekliyorum. Neyi beklediğimi bilmesem de... “Ne yapacaksın peki” demeyin bana, cevap veremem çünkü. Çünkü büyüdüm ve büyüyünce örtmen toktor olunmuyormuş anladım. Şimdi, yaşlanınca ne olmak istediğime karar vereceğim ve bu kez olmak istediğim şey için mücadele edeceğim. Önüme konulanın en iyisini değil, yapmak istediğim şeyin en iyisini yapacağım.

Şimdi bırakın beni hepiniz, söz veriyorum bıraktığınız yerde olacağım, telefonları yine geç açacağım, yine en kötü esprileri ben yapacağım, sizinkilere arsız kahkahalar atacağım,

Şimdi bırakın beni, önce batacağım. Düşmemi istemiyorsunuz biliyorum, gözünüzün önünde acı çekmeme dayanamazsınız bu yüzden bütün çabanız. Ama toprağa acı vermeden büyümüyor hiçbir ağaç. Acılarım olmadan büyüyemem ben de.
Şimdi bırakın beni, söz veriyorum hep sizin küçük kızınız olacağım, biliyorum ki benim babam herkesi döver. Biliyorum ki annemin koynuna girdiğim an kaybolur bütün öcüler, hayaletler. Yine de yokluğunuza hazırlamam gerek kendimi.

Şimdi bırakın beni... Tüm ağırlığımla dibe vurmak istiyorum...

Read more...

Salı, Mayıs 22, 2007

kent

Konstantin Kavafis / KENT


Dedin, "Bir başka ülkeye, bir başka denize gideceğim.
Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet.
Yazgıdır yakama yapışır neye kalkışsam;
ve yüreğim gömülü bir ceset sanki.
Aklım daha nice kalacak bu ülkede.
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam
hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma,
yıllarımı kıydığım boşa harcadığım."



Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın.
Bu kent peşini bırakmayacak.
Aynı sokaklarda dolaşacaksın.
Aynı mahallede yaşayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma,
Bir gemi yok, bir yol yok sana.
Değil mi ki hayatını kıydın burada.
bu küçük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada

Read more...

sonsuzluk kitabevi

Ömrü boyunca para biriktirmiştir adam. Yeni en yeni, en sonsuz kitapları alabilmek için. En yenileri, Platon’ları, Seneca’ları, Shakspeare’leri... Ne kadar kitap varsa alır adam ve tüm parasını verir, Havanın en ucuzunu alarak, suyu bedava içerek ömrü boyunca biriktirdiği tüm parayı. Sonra hepsini imzalamaya başlar. Satıcı kadınlar için asıl mühim olan paradır ama sormadan edemezler,

“ama siz yazmadanız ki bunları” kahkahalarla gülerler adama. Büyük ustaların başına gelen şey adamın başına gelmiştir, anlaşılmamaktadır o da. Yine meraklarına yenilir sorarlar adama “neden siz yazmadınız peki?”

“Öyle döndü çark; günlük yaşantının çarkı… Günlük yaşantının çarkı! İnsanın eviyle işi arasında, gecesiyle gündüzü arasında, doğumuyla ölümü arasında dönen çark! Her gün gittiğim iş, döndüğüm ev, bindiğim otobüs, indiğim vapur, terlediğim yaz, titrediğim ayaz, gece yattığım yatak, sabah çıktığım sokak arasında dönen çark! Yazlık işler, kışlık işler... Günlük işler, gecelik işler... Bunları sürdürmekten, yürütmekten bunları... halim mi kaldı, vaktim mi kaldı, yaratmaya, yaratıcı olmaya.
Biliyor musunuz Bu yeryüzünde söylenmiş birçok söz var ki benden önce başkaları söylemiş. Ya da... ya da, başkaları söylemeseydi ben söyleyecektim.”

Tüm özlemi, tüm bekleyişi, tüm tutkusu ve sevdasıyla imzalar kitapları...

Sabahattin Kudret Aksal - Sonsuzluk Kitabevi oyunundan

Read more...

Pazartesi, Mayıs 21, 2007

RengâRenk

previously on ...





Çanakkale Bolayır civarı bir yol üstü tostçusu, ben yaşlarda bir hemcinsim, evli, muhabbetin en keyifli yerinde;

“Bir adam bir şebepten EŞİNİ aldattıysa, pişman olduysa, eşi bu durumu öğrendiyse, affettiyse ve fakat bir süre sonra adam yeniden aldattıysa, aldatıyorsa bunun tek sorumlusu kadındır!”

Tekirdağ girişinde gözlemeci teyze, benden biraz küçük kızının üniversite eğitimi için son 4 yıl İstanbul’da yaşamış, hiç okula gitmemiş, okuma yazmayı 20li yaşlarında öğrenmiş, ben güya çift lisans diploması sahibiyim söylediklerine sadece “haklısınız” diye karşılık verebildim. Eğitim sadece okullarda olmuyormuş bi’kez daha kanıtlıyor bize, büyükşehirler mi insanı duyarsızlaştırıyor, insanlar mı büyüdükçe duyarsızlaşıyor derken;

“Canlarım, şehrin ya da insanın büyüklüğünden değil ki yozlaşma, zaten bir insanın olgunluğu yaşıyla değil yaşadıklarıyla ölçülür, yozlaşma sürekli tüketmenizden. Her şeyi hızla tüketiyorsunuz; şarkıları, yemekleri, filmleri, arkadaşları... Hepsi selpak gibi tek seferlik. Aşklarınız bile yatmak kalkmak olmuş, ‘ben zevkime bakarım giderim’ diyor adamlar/kadınlar, herkes bencil. Sevdiği için bile düşünmüyor, üretmiyor bir şeyler yapmıyorsa ve bundan gocunmuyor ‘ben zevkime bakarım’ diyorsa bir adam sokaktaki çocuğa, savaşta ölen kadına nasıl duyarlı olsun.”


Haydarpaşa-Pamukkale ekspresi, yıllar olmuş trene yolculuğu yapmayalı ‘biz de mi gelsek?’ derken, ‘haydi gelin’ diyenin peşine takılmış tıngır mıngır ilerlerken,

“ ‘Kalk gidiyoruz’ deyince ‘nereye’ demediğin adama denir, en son kim aramıştı, kim mesaj atmıştı diye hesap kitap yapmadığın, aradığında da dün birlikteymiş gibi ‘n’aber lan, akşama şurdayız gelsene’ diyen adama denir DOST ”

İstanbul Taksim, biri Kansas’tan diğerleri Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde ki kışlalardan yeni dönmüş arkadaş grubu, muhabbet daldan dala, Amerika’dan, Anadolu’ya, neşeden hüzne, Lost’tan Kurtlar vadisi’ne, biradan rakıya geçmiş, dertler derya, keyifler çakır;

“O’lum dünyanın her yerinde kadın aynı kadın, erkek aynı erkek, birinin tuzu fazla, birinin şekeri az özünde hepsi aynı hamur. Kadınları aldıkları kıyafetten, taktıkları çantadan şıp diye bir bakışta anlarım ben”
diyene cevap
“Giydikleri kıyafetler onlar hakkında sadece fikir verir, bir kadını gerçekten anlamak istiyorsan üzerinden çıkarmayı seçtiği giysilere ve bu giysileri ne için, kimin için çıkardığına bakacaksın!”

Read more...

Çarşamba, Mayıs 16, 2007

imaj mavisi



Efenim 2 gündür bu “şablon” denen zımbırtıyla uğraşıyorum. Yazı mazı hak getire. Felaket sardırdım bu düzenleme işine. Yok üst başlık olmadı, yok arka planı olmadı, yok yazı stilini beğenmedim derken boğuldum bu deryada. Hayır ne html, ne xml denen zımbırtılardan anlayan birisi değilim, tüm değişiklikleri el yordamıyla yapıyorum.

Header width : 750px mi yazıyor, "hah" diyorum "bunu 500 yaparsak nasıl görünüyor
bakalım, bi’de 1000 yapalım, background url: yazan yerede şu defter resmini yapıştırsam, hah tamam oldu gibi, ee burada text color karşısında $headerTextColor yazıyor nasıl düzelteceğim bunu. Herhalde başka yerde tanımlamışlar rengi oraya gönderme yapıyor. E o tanımladıkları yeri nerden bulacağım bunca kodun arasında?" Hemen alt+f , çıkan kutuya headerTextColor "işte buldum, ama benim istediğim rengin kodunu nerden bulacağım?" Haydi bu kez internete dal sörfe başla, neyse ki StumbleUpon var, şıp diye buldum renk cetvelinden istediğim rengi....


Ve benzeri deneme yanılma yöntemleriyle bu hale gelebildi güncem. (Beni rss okuyucularından takip eden sayın okurlar istirham ederim, siz de bi’gelin bakın bakalım nasıl olmuş =)) “olmamış” derseniz, elimden geldiğince değişiklik yapmaya çalışırım. Ama bir de “şurası şöyle olmamış böyle yapabilirsin” derseniz, “tam süper olur.”

En çok arka plan resmini bulmak konusunda zorlandım açıkçası, bir türlü istediğim mavi tonunu yakalayamadım. Resim koymaya kalksam, çok dikkat dağıtıyor. En sonunda bu mermerimsi görüntü da karar kıldım. Hatta -imsi kısmı fazla, bir mermer üreticisinin katalogunda gördüm, şu anda gördüğünüz arka plan resmini. Nihayetinde bu hale getirdim, el emeği göz nuru efenim, ben şahsen bizzat kendim ve diğerleriM 2 gündür bu işle uğraşıyoruz. Beğenilerinize arz ederim!

Dibine not: "Zarfa değil mazrufa bakmak lazım". Doğrudur. Şu sıralar içerik üzerinde de çalışıyorum efenim, biraz daha okuyup, biraz daha gezip, biraz daha gözlemleyip, yeni şeyler yazmaya çalışacağım.

Read more...

Pazar, Mayıs 13, 2007

anayasa değişikliği


Yorum yapmadan, benim gözüme çarpan aklıma takılan bilgileri sizlerle paylaşayım istiyorum aslında. Oysa bir yorum yapmamız, fikir sahibi olmamamız gereken zamanlardayız. Ancak fikir sahibi olmadan önce bilgi sahibi olmak gerektiğinden hareketle bu yazıdaki amacım sadece elimizde neler var, neler biliyoruz şöyle bir derleyip toplamak.

Daha bi’kaç hafta öncesine kadar herkes elinde anayasayla geziyordu 184 yetmez mi, 367 mi lazım diye, meclis oturumlarını canlı yayında izliyorduk kahvehanelerde ve kuaförlerde. Şimdi nereye koyduğumuzu bile unuttuk anayasaları, akşamdan akşama haberle süslenmiş magazin bültenlerinden öğreniyoruz yasama kurumunun yaptığı yeni yasaları.


Anayasa değişikliği ve bağımsız adayların oy pusulalarına eklenmesi hakkındaki (ki bu kanunda 25 yaş düzenlemesi yer almıyor, kanun yazıcılar yazamadılar diye ilgili madde metni çıkarıldı) kanunlar onaylandı, Cumhurbaşkanına yollandı. Bağımsız adayların oy pusularına eklenmesi konusu açık zaten, anayasa değişikliği paketinin neler içerdiğini anlamak içinse kanun metni ile birlikte 1982 anayasasının ilgili maddelerinin okuması yeterli bence. (kanun metni çok uzun diyenler için şu haberde konu gayet net özetlenmiş.)

Şimdi biraz süreçle ilgili öngörüde bulunmaya çalışalım. Cumhurbaşkanının önünde 3 yol var; anayasa değişikliği hakkındaki yasayı onaylayacak, veto edecek ya da referanduma götürecek. Mevcut anayasamı, anayasa hukuku kitaplarımı ve ders notlarımı açıp baktım. Eğer bu anayasa değişikliği imzalanır ve Resmi Gazete'de yayımlanırsa, neler olacağını hep birlikte yaşayarak göreceğiz. Bu noktada artık bir rejim değişikliği söz konusu olacağından öngörüde bulunmak benim haddime düşmez. Ben bu kez siyaset bilimi kitaplarımı raflardan indirir, başkanlık-yarı başkanlık sistemlerinin ne işe yaradığı ve bu sistemlerin parlamenter hükümet sistemindeki yerlerinin ne olduğu sorularına yanıtlar ararım.

Peki Sayın Sezer, bu kanunları onaylamazsa ne olur? Siyasi konjektürün bugün geldiği yere bakılırsa, cumhurbaşkanımız veto etme ve referanduma götürme yetkilerini birlikte kullanacak. Öncelikle Sayın Sezer, onayına sunulan yasayı 15 gün inceleyecek. Eğer “olmamış” derse (ki bunun sinyalini verdiği söyleniyor) TBMM kanunu Anayasa komisyonunda ve genel kurulunda yeniden görüşecek. Ki bu aşamada TBMM’nin ne yapacağını Sayın Başbakan açıkladı: “aynen geri yollarız”. Anayasa değişikliği aynen kabul edilirse, cumhurbaşkanının 2. kez veto etme yetkisi bulunmuyor, bu noktada kanunun mecliste kaç oyla yeniden kabul edildiği önem kazanacak. Eğer kabul oyları 330 ile 366 arasında kalırsa cumhurbaşkanı anayasa değişikliği hakkında kanunu zorunlu olarak halkoyuna sunacak. 366dan fazla kabul oyu alması durumunda ise kanunun halkoyuna sunulması ihtiyari. (bkz: anayasa md:175)

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkındada ki 5660 no’lu kanun (yani şu an cumhurbaşkanının incelemesine sunulan kanun) oylamaya katılan 377 vekilin 376 sının kabul oyuyla kanunlaştı. Maddelerin tek tek kaç oy aldığına baktığımız zaman da en az oyu 1. maddenin aldığını görüyoruz = 367 kabul. Yani yeniden görüşülme durumunda en az 367 kabul oyunun çıkabileceğini söylemek kâhinlik olmayacaktır ve Sayın Sezer'in anayasa değişikliğini referanduma götüreceğini söylemekte. Eğer halkoylaması kararı çıkarsa bu karar önce Resmi Gazete'de yayımlanacak sonra da iş Yüksek Seçim Kuruluna düşecek. YSK Anaysa değişikliklerinin halkoylamasına sunulması konusunda 3376 sayılı kanun hükümleriyle bağlı. Bu kanunun 2. maddesi de referandumun RGde yayımını takip eden 120.günden sonraki ilk Pazar günü yapılacağını söylüyor. Yani kanunun bir kez veto edilip geri döneceği ihtimali de takvime katıldığında referandumun Ekim ayını bulacağı söylenebilir.

Referandum sonucu geçerli oyların ½ +1 i (%50den fazlası) “mavi renk” çıkarsa bundan böyle cumhurbaşkanını 5 yıllığına halk seçecek, seçimler 4 yılda bir yapılacak, meclis tüm toplantılarını asgari 184 kişi ile yapabilecek. Yok, oylar “portakal(turuncu)” renk çıkarsa anayasa değişikliği tümden geçersiz olacak. Bu ne demek, Türkiye ekim 2007 nin bilmem kaçıncı Pazar günü Mayıs ortasında görev süresi dolan cumhurbaşkanının yerine yeni bir cumhurbaşkanını seçememiş bir “demokratik” ülke olacak demek.
Bu sefer yeni meclis, eski (bugün seçemeyip, anayasa mahkemesine taşıdığımız) usullere göre cumhurbaşkanı seçmeye çalışacak (mı dersiniz?).


Oylarımız çok mühim!
Önce genel seçimlerde, sonra referandumda (?), (belki de sonrasında) Cumhurbaşkanını seçerken.

Oylarımız çok mühim!
Lütfen oy kullanın!

dibine not1: Bu taslak hazırlandığı sırada henüz anayasa mahkemesi başkanı Tülay Tuğcu, "Cumhurbaşkanı anayasa değişikliğini referanduma götürmeyecek" şeklinde açıklama yapmamıştı. Anayasa değişikliği hakkındaki kanun referanduma gitmeden onaylanırsa neler olabilir? Hiç bi'fikrim yok açıkçası, dediğim gibi açar kitapları bakarız. Yönetimde istikrar sağlanmak istenirken temsilde adalet ilkesi iç edilmiş bir seçim sistemine (%10 ülke barajlı d'Hont sistemine) sahip bir ülkede Kuvvetler ayrılığı ilkesi hakkında Erdoğan Teziç'in söylediklerini de dikkate almak gerekiyor.

dibine not2: Gözden kaçırdığım bir nokta ise, Anayasa değişikliği paketinin tümden referanduma gönderilmeyebileceği olmuş. Yani Cumhurbaşkanı isterse "seçimlerin 4 yıl olmasını onayladım ama 5+5 ile halk seçsin konusunda referandum yapılmasına karar verdim" (vice-versa) diyebilir. Bir de tabi referandum söz konusu olur olmaz, hükümetin
3376 sayılı kanun hükümlerinde değişiklik yapması ihtimali var ki; o zaman bambaşka senaryolar gündeme gelecektir.

Her koşulda;

Read more...

Salı, Mayıs 08, 2007

gRi


Zaman; her şeye çare olabilen, unutturabilen, acıyı azaltan, öğreten, ilaç olan, kazandıran, kaybettiren insan icadı. Ademoğlu bölmedi mi yılları mevsimlere, mevsimleri aylara, ayları günlere, günleri saatlere, dakikalara, saniyelere. Yetmedi rekorlar kırmaya saliselere böldü. Sonra koşup durdu bir akreple yelkovanın peşinden. Yıllar değiştikçe "bugün yılbaşı" dedi eğlendi, "bugün doğum günüm" dedi yaşlandı. Hafta sonlarını, yıllık izinlerini, emekli olmayı bekledi hep yaşamak için. Yaşamı anlamlandırmak için yine böldü parçaladı zamanı burçlara, bayramlara. sırf bu yüzden herhalde "zaman"a tapan kavim, millet, topluluk yok tarihte.

Uzatmasam hiç,
MaRia Puder'e bıraksam sözü: "İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir" dese. Zamanlarca oturup düşünsek üstüne...

Read more...

Pazar, Mayıs 06, 2007

saRı ya da tuRuncu ama kıRmızı değil

Yine çocuktum ufacıktım, top oynadım acıktım diyebileceğim bir yaştayım. 'Süper Baba' en favori dizimiz o zamanlar, bu sebepten rastladığım bir Sevinç Erbulak röportajını baştan sona okumuşum. Bugün bile aklımda olan tek bir cümlesi var. Soru ne bilmiyorum, cevap şu mealde; "bir ilişkiye başlamak dünyanın en zor işlerinden biri, kendini anlat, tanıt, karşındakini anlamaya çalış, çabala, zaman harca". O zamanlar anlamamışım tabi, belliki biriyle "çıkmak" ne kadar zor olabilir yahu diye düşünmüşüm o yüzden olsa gerek söyledikleri bugün bile aklımda.

Daha geçen hafta herhalde, Desperate Housewives'ın Gabrielle'i, eski kocası Carlos'a verandada şöyle bi'şeyler dedi (orijinal senaryoyu bulmak istiyorum ben de ama zor geldi şimdi) : "Benim hakkımda herşeyi biliyorsun ve ben bunun için çok zaman harcadım, şimdi herşeye baştan başlamak beni sinir ediyor" Sonra da Carlos'un içkisini alıp kadeh kaldırıdı.

Şu anda neden bahsettiklerini biliyorum. Ve giyindim kuşandım bunun ne kadar zor olacağını kendi gözlerimle görmeye gidiyorum. Ne diyor Gripin beyler: (Zamana Bırakma Bizi)

sanılmasın yastayım yapyalnızım
yoluma devam ederim kaldıgım yerden
yalanlardan duvar ördüm göğsüme
bir daha yara almam vurduğun yerden

Read more...

pembe

Hani Binbir Gece' de Onur, Şehrazat naz yapınca, telefonda teyzesine "hem et, hem balık" demiş ya geçen bölümde, hani Nil Karaibrahimgil'de sorup duruyor ya "Bu mudur?" diye, BUDUR!
Nedir demeyin, bilmiyorum. Biliyorum da tarifi zor.

Şimdi bu aşktır diyeceğim değil, sevgidir sevdadır diyeceğim, hiç değil... İlişkiye, ilişkilere dair mühim bi'şey ama ney, adını koyamıyorum. Otorite, karizma falan değil onlar daha ziyade gergin ortamlarda ve 3.kişilere karşı çıkıyor ortaya. Ama bu öyle değil. Her şeyden önce 2 sevgili arasında, başka kimseye karşı değil. Sevgililer arasında güç savaşları olmadığı varsayımı altında tabi (iktisatçı gibi oldu di mi, ceteris paribus koşullarında...)
Dağılmadan konuya döneyim, bu iktisatçı meselesinin ucundan tutarsak uzatırırız.


Bu tavır, efelik üstünlük taslayan bi'tavır değil aslında. Yani biraz öyle de, bence daha çok nezaket barındırıyor içinde. Yani ne diyeceğini kestiremeyen kararsız hatun “acaba o mu olsa, yok bu daha güzel sanki”, “ay bana fark etmez aslında size hangisi uygunsa”, “yaaa canım kola istiyor aslında ama bu yemeğin yanında da ayran içilir di mi?” diye mızıldanırken, adamın kavga çıkarmak için gerek ve yeter sebebi varken "eeh başlarım sana da nazına da bi'karar ver hadi işimize bakalım ona göre" diye ortamı gerebilecekken ve böyle davransa %51 haklı olacakken, o adam "e iyi güzel naz yapıyosun anladımda şimdi sırası değil canım ama ben seni kıracağıma kafamı kırarım daha iyi" bakışını bakıyor ve "hem ondan hem öbüründen" diyorsa, BUDUR!

Ve iddia ediyorum bu kesinlikle bir zengin şımarıklığı değildir. 'Param var kardeşim al ikisinide' kıroluğu değildir. Şımarık bir adamdan beklenemez böyle bir davranış zaten. Bu daha çok zengin bir nezaket anlayışının, görgünün belirtisidir. Tabi bu arada herhangi birine böyle davranmadığı için "yok bundan adam olmaz, nezaketsiz bu" diyecek halim yok ama bi'adamda bunu yapıyorsa "BUDUR!" yani, notu D ise D+ olur geçer, A ise A+ olur yeme de yanında yat cinsinden.

Yalnız belirtmeden geçemeyeceğim bi'şey var. Evet bu “hem ondan hem ondan” tavrı, erkeğe inanılmaz yakışan bir tavır. Bi'adam sadece bu tavırla ortamı yumuşatıp, hatunu eritebilir, oğlu annesine yapabilir, kocası hanımına yapabilir amma velakin bir baba bunu kızına yapıyorsa...İşte bu çok tehlikeli. O küçük prenses büyüyüp genç bir hanım olduğunda iflah edilemez. Başa çıkılması çok zor bir şımarıklık abidesiyle karşı karşıya kalırsınız. Değil o hatunla birlikte olup onu memnun etmek, onu ilişkiye ikna etmek bile bir ömür sürebilir. Zaten o babada size biricik prensesini kolay kolay yar etmez ya, şansınız bol olsun...

Read more...

Cuma, Mayıs 04, 2007

gün batımı mavisi

Yayınlanacak bir sürü taslak var aslında, çok ciddi çok mühim memleket meseleleri var, yapılacak bir sürü medya dedikodusu var, lig bitiyor şampiyonluk yarışı, kupa heyecanı var, yolculukta tanışılan ilginç insanların ilginç hikayeleri var. Var oğlu var...

ben.....
"ben sensiz istanbul'a düşmanım"

Albümü aldığım ilk 2-3 gün bu şarkıdan ilerisini dinleyememiştim (oysa ki panzehiri 4. şarkı "Olduğu Kadar"mış, nereden bileyim) bugün ilk kez klibinide izledim tam oldu. "Oh be iyi geldi bu yol bana, sakinleştim, İstanbul’a da bahar gelmiş insanlar şenlenmiş oh ne alâ ne alâ" derken bir vitrin camından içeri baktığımda aynı anda bi'sürü plazmada birden başlayan klibi gördüm. Hızla içeri girdim, oldukça hoş bi'bey "Buyurun" dedi, "Şu televizyonların sesini açmanız mümkün mü acaba?" dedim, "Tabii, olabilir" dedi şaşkınca. Ve 4 dakika 41 saniye süren bir şölen başladı benim için. Müzik şöleni, zevk şöleni, acı şöleni, ne derseniz deyin... Piyano, vokaller, kemanlar, davullar, vokaller, sözler.

"Muhteşem bi'şarkı" deyince dünyaya döndüm.
"Kesinlikle öyle, te..." (teşekkür edip çıkmak niyetindeyken)
"Çok yeni bi'şarkı değil sanırım."
"Hayır, aslında eski denemez, yani şarkı kasımdan beri biliniyor ama şubatta çıkardılar bu albümü?"


Muzip bir gülümsemeyle
"Baştan sona ezbere söylediniz de"

O an fark ettim nasıl göründüğümü, siyah takım elbise, topuklu pabuçlar, minik bir çanta, daha düzgün toplanmak üzere açılmış ve klibi görünce açık kalmış (muhtemelen şarkıya playback yaparken hafiften sağa sola savrulmuş) fönlü saçlar. Ne davranışım, ne dinlediğim şarkı kılığıma hiç uygun düşmüyordu, şaşırmakta çokta haksız değildi.

----------------------------------------

13 gün sonra bir yıl olacak seni görmeyeli, hayır hala günleri saymıyorum takvime bakınca fark ettim geçen zamanı. Dün, bugün, 2 ay önce ya da daha önce yaptığım gibi "kelimelerden alacaklı bir sağır gibi içimi döktüm bugün, yokluğunla konuştum" benim yelkenlilerim kestiğim ümitlerden değildi ama "yokluğunda ne gidebildim ne de kaldım", "gerçek miydi tutunmaya çalıştıklarım" bilemedim, hiç bi'zaman öğrenemeyeceğim ama yine de "gel, gel, gel, gel ben sensiz İstanbul’a düşmanım" diyordum bağıra bağıra. Oysa biz hiç İstanbul’da yaşamadık seninle, İstanbul’u hiç yaşamadık beraberce ve bu yüzden bulaştırmayacağım hayalini İstanbul’uma. Ve bu yüzden işte bugün en sevdiğiN gülüşümle, her fotoğrafta "işte bu dediğin" bakışlarımla flört ettim o hoş beyle, oturdum bi'kahve içtim, müzikten İstanbul’dan Kadıköy’den vapurlardan konuştum onunla. Zannettiğim kadar acımadı içim biliyor musun, hatta hiç acımadı. Evet aklıma geldin, karşımda ki sen ol istedim bi'an ama sonra geçti. Geçiyor yani, geçecek.

Read more...

Perşembe, Mayıs 03, 2007

kızıl

Hayatta en korktuğum şeylerden bir tanesi "birinin bir şeyi olarak" anılmak. İyi veya kötü çok fark etmez, birinin bir şeyi olarak anılmak sanırım gerçekten gurur incitici bi’şey benim için. İsimsiz olmak. Ahmet’in karısı, Mehmet’in kızı olduğum için var olmak.

Çok şükür bugüne dek babadan böyle bir durumum olmadı. Babamın kızı olmaktan gocunacak değilim ya da babam hali hazırda utanç verici işler yapan bi’adam değil bu tamamen benimle ilgili. Aynı şey annem içinde geçerli. Bir de bence bu tür, aileden birinin bi’şeyi olmak durumları, birinin kızı, oğlu, eşi olmaktan çok soyadıyla alakalı olmalı. Hemen örnekleyelim;

-Merhaba ben Güler Sabancı, bilmem kimin bilmem nesiyim. Sizinle bilmem ne hakkında görüşmeye gelmiştim.
Bu üslup mesela toptan hatalı. Kendine birinin bi'şeysi olmayı asla yakıştırmayan biri soyadını söyler ve konuyu geçer. İlla ki o aynı soyadını taşıdığı kişinin “adından” yararlanacaksa bu durumda konumlamayı, o kişiye göre değil kendine göre yapar. Yani şöyle;
— Merhaba ben Güler Sabancı. Sizinle bilmem ne hakkında görüşmeye gelmiştim..........................
—Güler hanım, soyadım Sabancı dediniz, Sakıp bey’le bir yakınlığınız var mı? (siz ısrarla söylemezseniz mutlaka sorulacaktır)
— Evet, ben yeğeniyim (dediniz ve kaybettiniz)
— Evet, kendisi benim amcam olur! (10 puan 10 puan 10 puan)

Aile olması gerekmiyor illa. Aynı şekilde bilmem kimin arkadaşı olarak anılmakta bence aynı derece gurur kırıcı. Yani bilmem kimin arkadaşı olmaktan öte bir varlığınız olmadığı sürece. Ama hepsinden fecisi bilmem kimin karısı/kocası/sevgilisi olmak, olarak anılmak. Varlığını betimleyebilecek başka hiçbir sıfatı olmamak! Bir tanıştırılma sırasında ilk kullanılan sıfat bu olursa, hele bir de tanıştıran kişi eşiniz, sevgiliniz değil de bir 3.kişiyse... ben, şahsen bizzat kendim ve diğerleriM kahroluruz sanırım. Söyleyen kötü niyetli olmayabilir, boşboğazın teki olabilir vs. vb. Yine de yaptığınız işten, okuduğunuz okuldan, hobilerinizden, o kişiyle nerden arkadaş olduğunuzdan her şeyden her şeyden önce bu sıfatı kullanıyorsa, işte bu “hiçlik” alamatedir.

—Ayşe seni Fatma’yla tanıştırayım, Mehmet’in kız arkadaşı, bizim iktisat fakültesinden bıdıbıdıbıdıbıdı.....
—Ayşe seni Fatma’yla tanıştırayım, planlama departmanından, geçenlerde gittiğimiz hizmet içi eğitimde tanıştık, ayrıca bizim şef Mehmet bey’in eşi.Fatma bu da Ayşe bıdıbıdıbıdıbıdı....

Örnekleyince anlatabildim umarım. Çünkü çok basit bi’konuyu durduk yere uzatıyorum gibi geliyor. Çoğu zaman (her zaman?) yaptığım gibi konuyu birazda kendime dokunduracağım bu noktada. Çok şükür birinin kızı olarak anılmadığım gibi birinin sevgilisi olarak da anılmadım hiç bi’zaman. Ve fakat aksini yaşadım. Birisinin benim sevgilim olarak anıldığına şahit oldum. Gerçek övgünün kişinin kendi kendine yaptığı övgü olmadığını bilecek kadar deneyim sahibiyim hayatta, üstelik bence bu övünülecek bir durum değil. Böyle bir durum yaşadığım için öncelikle Ondan ama fazlasıyla kendimden utanmıştım, çok iyi hatırlıyorum. Böyle bir sürecin yanı başımda yaşanması ve bi’süre bunun farkında bile olmayışım, fark etmemin ardından gelen ayrılık kararı ve bu karardan sonra yakın çevremden aldığım tepkiler beni bu konuya karşı daha da hassas hale getirdi hepsi bu. Ve arkasından konuşulanları duyduğum için olsa gerek sahiden rahatsız ediyor beni bu “birisinin bir şeyi olmak durumu”.

Tüm bu fikirlerimi yaşıtlarımın ve çokça benden büyüklerin oluşturduğu kadınlı erkekli bi’grubun içinde uzun uzun dile getirdim. Daha yeni tanıştığım bir topluluktu üstelik. Hanımlardan biri genel olarak bana katıldığını ama bu konuda çok katı olduğumu, sırf bu yüzden mesela adam başbakan diye onunla evlenmeyecekmişim gibi bi’izlenim uyandırdığımı söyledi. Sırıtarak “Yok yahu evlenirim hiç sorun değil” derken cevabı yapıştırdı. “E bu durumda kim olursan olur otomatikman “başbakanın eşi” olacaksın”. Haklıydı.
Zaman kazanmak için bekâr bi’adamın değil Türkiye’de dünyanın hiç bi’yerinde kolay kolay başbakan devlet başkanı vb. olamayacağından falan dem vurdum ama konu bu değildi tabi. Ve birden buldum!

-siz dedim Lady Diana’yı hatırlıyor musunuz?
(herkes hep bir ağızdan)
-eveeet
-kimdi?
(çok değil 1-2 saniyelik bi’boşluk)
-ingiltere prensesi
-yani prens charles’ın eşi! Ama önce prens charles’ın eşi değil. Ya şimdi ki eşi kim biliyor musunuz?
sessizlik
-neyse ben de hatırlamıyorum Camilla mıydı neydi? Peki Semra Özal’ı hatırlıyor musunuz?
-tabi canım, ne para varmış yiye yiye bitiremediler ailece...
-e o kimdi (soru işareti ifadesini suratıma yerleştiremeden, koro halinde)
-Turgut Özal’ın karısııııııııı

Buradan laf lafı açtı konu başka yerlere gitti ama ben aradığım yanıtı o 1-2 saniyelik sessizlikte ve soru işaretini koyamadan aldığım yanıtta bulmuştum. Lady Diana, İngiltere prensesiydi, AIDSle mücadele eden, kara mayınlarıyla ilgilenen, dünyanın en çok fotoğrafı çekilen kadınıydı, Prens Charles’ın eşi olarak varlık bulsa da (ki öncesinde bir anaokulu personeliydi) Prens Charles’ın eşi olarak anılmıyordu, o Prenses Diana’ydı!

Bu düşündüklerim fenizmle, kadının adı yok psikolojisiyle alakalı değil. Kadın olsun, erkek olsun, birinin bi’şeyi olarak anılmak her koşulda hiçlik alameti. Eğer illa ismimin önünde böyle bir aidiyet sıfatı olacaksa kişiyle ilgili değil, yaşam alanıyla ilgili olmasını tercih ederim. Yani mahallenin delisi olmak bilmem kimin eşi olmaktan kat kat iyidir benim için. Hatta bilmem ne köşkünün-palasının “hanımı” olmak bile daha iyidir, bilmem kimin eşi olmaktan.

Okulun ukalası/şebeği olmak, bilmem ne hocanın en parlak öğrencisi/yalakası olmaktan, şirketin-ofisin orospusu olmak, patronun-müdürün metresi olmaktan çok daha iyidir. Her 2 örnekte de ilk tercihler az-çok/iyi-kötü bir kişisel özellik taşıyor ama ikinci tercihler tamamen bir 3.şahsa bağlı, birinin bi’şeysi olmak durumu. Yazarken bi’kez daha düşünüyorumda bu benim hayatımda olacaksa illa yaşam alanıyla ilgili olmalı, bir başkasıyla ilgili değil!

Son dakika golü: acaba birinin annesi (babası) olarak anılmak/var olmak durumu tüm bu savunduklarımı çürütebilir mi? Bu durumu kabullenmediğim zaman, ortaya çocuğun benim oğlum/kızım olarak anılması sorunu çıkar mı? Ve ben kendim için istemediğim bir sıfatı çocuğumun taşımasını ister miyim? İşte bunu çözemedim. Paradoksal bi’durum sanki, bilemedim.

Read more...

Çarşamba, Mayıs 02, 2007

rahat mavi

Oh be!
Ohh dünyalar varmış yahu!
İnsanın kendi bilgisayarından online olabilmesi kadar güzel kaç duygu var sizce? (tamam kabul biraz abarttım ama çok özledim buraları ve sizleri n'apıyım? =))

Bildiğiniz ya da bilmiyorsanız bile benim şimdi özetleyeceğim üzere önce boynuzlu banka YKB'nin azizliğine uğradım ve otomatik ödeniyor sandığım ADSL hattım kesildi. Aynı günlerde üstüste 3-4 hastalıkla birden boğuştum, biri bitmeden diğeri başladı, 2007 yılı içinde almam gereken toplam antibiyotik miktarını 15 gün içinde tükettim. Artık 8 ay hasta olmamam gerekiyor. Sonracığıma tam hastalıklardan kurtuldum derken kardeşimle müthiş bi'kavgaya tutuştuk, küsüştük, o da bana inat bağlantının şifresini değiştirdi. Ben de 13 gündür inadımdan ne barışmaya ne de şifreyi öğrenmemi sağlayacak herhangi bir girişimde bulunmaya yanaşmadım. Zaten pek görüşmedik. Bi'de bu arada "kendimi kaybettim". Evet şu son bi'kaç aydır (hatta son bir yıldır bile diyebiliriz) yaşadıklarımın tek açıklayıcısı bu; "kendimi kaybettim". Öyle bi'yere geldi ki hayatım, herşey kontrolüm dışında gelişiyor, herşey, herşey, herşey! Bir an önce silkinip toparlanmam lazım, kontrolümü ele geçirmem lazım, bu yüzden bir de yolculuğa çıktım, kendimi aradım...

Vesaire, ve benzeri derken nisan bile bitmiş, mayıs başlamış, 2007nin 1/3ü bitmiş. Gündem yoğun, her gün üzerine düşünülecek, hakkında yazılar yazılabilecek bi'şeyler çıkıyor, bir de cebimdekiler var tabi; sayıklıyorum mütemadiyen.

Arayan soran varsa döndüm geldim, buralardayım efenim. Herkesleri çok özledim.

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP