Bu bir günce. Yani bildiğin günnük işte. Günce deyince daha havalı oluyor hepsi o. Ama “biR delinin güncesi.” Peki kim bu deli? Hem deli diye kime denir ki sahi? Sürekli aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar almayı bekleyene mi, kendi kendine konuşana mı yoksa çok çılgın olana mı? Ben hiçbiri değilim, hepbiriyim. "Kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek; delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek" demiş Elif Şafak. Kendimi keşfetmeye çalışıyorum herhalde. Belki de Murakami gibi "olayları sözcüklere dökmedikçe anlayamayan o yeteneksiz insan türündenim."
Çok zekiyim ama yeterince akıllı değilim. Çok iyi yalan söylerim. Aptal insana tahammül edemem. Yalanlarıma kanıyorsa aptaldır. Siler geçerim. Yazamadıklarımı yaşar, yaşayamadıklarımı yazarım. Mutluysam yazmam, niye bırakıp yazayım, tadını çıkarırım.
Özlerim, umut ederim, beklerim, vazgeçerim. Beklentilerimden vazgeçmeyi, özlediklerime kavuşmayı umarım en çok. Çok soru sorarım. Yanlış soruları, yanlış adamlara, yanlış zamanlarda sorup, doğru cevaplar beklerim. Alamam tabi. Daha çok sorarım. Sormazsam kancasına takılır kalır, devrik noktalar koyarım. Devrilir yine kalkarım. Ama hacıyatmaz değilim devrildikçe kanarım.
Limonatayı tutturamasam da keki güzel yaparım. Pilavda da iddialıyım ayrıca. Severim sofralar hazırlamayı sevdiklerime. Ama en çok rakı-balığı severim. Sohbetiyle, deniziyle, fırında tahin helvasıyla. Mangal yakamayan, güzel karpuz seçemeyen adama adam demem… Kahve + tiramisuya hayır dediğim görülmemiştir. Kebap, şalgam, künefe söz konuysa bütün toplantıları iptal ederim. Toplantı masasındaki kurabiyelerin pelit olması bu durumu zerre etkileyemez. Tüm bunları aynı gün içinde yemişliğim de yoktur çok şükür. Yemekteki zeytinyağı mı mısır yağı mı pek ayıramasam da ağzımın tadını bilirim.
İlkokulda ki okuma bayramında herkes mühendis, hemşire olurken ben ev hanımı olmuştum. Sarı bir mutfak önlüğüyle sahneye çıkıp çok kafiyeli bir ev işleri dörtlüğü okuduktan sonra “biraz da erkekler yapsa dünya mı patlar” dediğimde en çok alkışı ben almıştım. Bugün evimin hanımı da değilim, sahnenin yıldızı da. İkisi olmayı da istemedim zaten. Olduğum her şeyin en iyisi olmaya istedim sadece. Tipik kova’yım yani. Biraz ağlak balık etkileri var haritamda, gıcığım onlara da. Bi’de çift sayılara gıcığım. Tek olanları severim ben; 19 candır, 9 şans. 21. yaşım hayatımın en güzel yaşıydı. 25 onun kadar güzel olmasa da “25 bitmeden yapılacaklar” listemdeki hemen her şeyi yaşattı bana. Tek bir şey kaldı listeden. O da olana kadar 25 yaşında kalacağım. 2009 itibariyle ikinci 25imi yaşıyorum.Yaşamaya İstanbul’dan katılıyor, tüm yaşamacı arkadaşlara baş ağrıları diliyorum. Bu cümleyi de met-üstten aşırdığımı her fırsatta söylerim.
Beni anlaman için anlattığım her detay, seni benden soğutan bir başka bahane oldu sanki.
"Ben seni hiç tanımamışım" dedin. "Senin özünde yok ki bu yazdıkların" dedin.
Burada, bu güncede yazılanlar için dedin.
Oysa bu günlük benim "mahrem"imdi. En gizlimdi. İçimdeki bendi, o yüzden çoğu zaman "ben, şahsen, bizzat kendim ve diğerleriM"di. Ortaya çıkaramadığım ama içimde yaşadığım, içimde onları yaşadıkça gerçekten mutlu hissettiğim...
Tek bir eksiğim vardı: Sen. Sen geldiğinde seninle "tamam" olacaktım. Ve bu içimde yaşattığım, büyüttüğüm, olgunlaştırdığım, çocukça şımarttığım kadın kanlı canlı hayat bulacaktı seninle. Gerçekten yaşayacaktım. Bir fotoğrafım, bir sıfatım olacaktı. Var olacak, nefes alacak, kahkahalar atacaktım.
Yaşadıkça çoğalıp "biz" olacaktık.
. . . . . . . . . .
Bir gizli günlük buldum, delinin biri yazmış. Eh, fena da yazmamış. Onu okuyayım biraz. Sonra belki ben de yazarım, arkada duran boş sayfalara...
Sevgilim, Gelince bana kartezyen dualizm'den de bahseder misin? Belki biraz Nietzche okuruz, Zerdüşt'ün buyurduklarından cümleler seçersin. Sahi paralel evrenler var mı hakkaten?
Hımm, kulağa sıkıcı geliyor evet. Ama ben merak ediyorum bunları. Güzel bir şarap açarım olmazsa. Kışsa mevsimlerden, bir de battaniye.
Henüz çekilmemiş bir filmi izleriz birlikte. Ben "sliding doors daha güzeldi" derim yine. Sahi sen ne dersin?
Sevgilim, Gelince bana zenon paradokslarını anlat olur mu? Ya da Tolstoy oku, "Savaş ve Barış"tan olsun. Ya da rüzgarlı bir pazartesi akşamı sıcak bir kahve içelim balkonda. Ertesi gün resmi tatil olmasına rağmen çalışacağımız gelmesin aklımıza, öpüşelim usul usul.
Sevgilim, Gelince güzel bir film izleyelim birlikte olur mu? Sahneleri ezberimizde olsun.
sevgilim bak, sen şimdi önümüzdeki yüzyıl içinde her hangi bir zaman diliminde gelirsen ve biz yine aynı zaman diliminde evlenirsek eğer napcam biliyor musun, düğünde senle benim fotolarımdan sılayt gösterisi yapcam, hepsinin üstende de böyle love is... yazcam. ya ya yaaa...
demek ki neymiş, sen gelince her fırsatta bol bol fotoğraf çektiriciiğiz demekmiş. demek ki neymiş; kötü şarap adamı maymun ediyormuş. demek ki neymiş; ben artık yalnız başıma içmeyecekmişim. demek ki neymiş; love is unuttuğummuş...
Sana bile yazmak gelmiyor içimden. Seni bile özlemiyorum artık. Sen. Bile. Ve aynı cümlede. Hiç istemezdim böyle olsun. Ama oluyor işte. Sen gelmedikçe büyüyor boşluğun. Boşluğun büyüdükçe kalbim daralıyor. Küçülüyor, büzüşüyor.
Sensiz bir karar daha verdim dün. Sensiz bir kitap daha okudum bugün. Sensiz bir film daha izlemedim; sensiz koskoca bir film ekimi daha bitecek nasılsa. Dali geçip gidecek sensiz. Oysa aşkla keşfetmiştim ben Dali’yi. Bilmezsin. Ben de bilmem zaten. Dali Gala’ya aşıktıysa “aşk” nedir kim bilir? Galatea’ki heykeltıraşını kendine âşık eden Venüs’ün hayat verdiği.
Galatea of Spheres
Yazıyorum bunları, sensizlerin çetelesini tutuyorum tek tek. “sen gelince soracağım hesabını” diyorum. Diyordum yani. Vazgeçtim. Senden bile vazgeçtim artık. Sen. Bile. Ve yine aynı cümlede.
Gitmeyi bekledikçe doluyor valizlerim. Dolduruyorum, biriktiriyorum pişmanlıkları, yanlış kararları, çıkmaz virajları. Hiç gidilmeyen, hiç bitmeyen yola hazırlıyorum o valizleri. Başımı cama yasladığımda ışıklar yanıyorsa hala yine aynı gölge ben, ışıklar söndüyse eğer kesik kesik çizgiler bir türlü gelmeyen sen. Senden bile gidiyorum artık. Sen. Bile. Senin için bile kalmadı içimde cümleler.
Düşünmek istemiyorum artık seni, yokluğunu. Beni istiyorum sadece. Bir tek beni. “Benim” diyeni “ben böyleyim”, “ben buyum” diyeni. Diyebileni. Sol yanağındaki değil, aynadaki beni tanıyabileni. Beni kaybetmişken içimde, seni aramak istemiyorum artık. Üzgünüm… Seni bile istemiyorum artık.
Sen’ler bile’ler yan yanaymış... Sensiz üşürken ben ne fark eder yüklemler… Özlemek, vazgeçmek, gelmek, istemek olmasa… AŞK olmasa…
Bunca zamandır nasıl eklememişim hayret. Burada olmaması büyük eksik! Bu günce için en büyük hayalim bir gün basılı hale gelebilmesi. Ama her şeyiyle videoları, şarkıları tıklayınca çalacak mesela, her sayfa o dönemki temaları neyse aynen öyle görünecek falan.
Sonra eve zil zurna sarhoş geldi diye azarladığım kızım gelecek, "şşş, hatırlatırım bak sene 2007, sen sarhoşken hiç tanımadığın insanların evinde kalıyormuşsun ben evime geri dönüyorum en azından naaaberrr" diyecek. ben de "al şu ballı muzlu sütü iç, o saçlarını da kurut ıslak ıslak oturma sofraya" diyeceğim sırıtarak mesela.
Samime Sanay, fondan
“geçen günlere yazık yazık etmişsin gönül sen öyleyse hiç sevmemiş, sevilmemişsin gönül sen.”
dediğinde alayla güleceğim o zaman. "Haydi herkes kahvaltıyaaa!"
Hangimiz dargın? Sen mi ben mi? ben bu kadar özlerken nasıl dargın olabilirim sana? Mümkün mü bu? Neden gelmiyorsun öyleyse. Hala neyi bekliyorsun sevgilim? Ne çok zaman çaldın bizden farkında mısın? Bir yaz daha geçti sensiz. Kaçıncı yaz bu, kaç tatil kaçırdık? Kaç güzel film oynadı vizyonda? Kaçına “bir bilet lütfen” dedin, saydın mı?
İhtiyacım var sana anlamıyor musun? Kimseye anlatamıyorum utancımı biliyor musun? Utanıyorum artık biliyor musun? “Hala…”lardan, “senin gibi…”lerden utanıyorum artık. Bir baltaya sap olmaya çalışmaktan, çabaladıkça batmaktan, asıl sorun bunlarmış gibi kendimle boğuşmaktan yoruldum artık. Bu yaşta yoruldum dediğim için kendimi eleştirmek sıkıldım mesela. Bunları sana anlatmak istiyorum anlamıyor musun? Sadece sana…
Yedi kat eller yakınım oldu diyor. Bir dinle bak… Hepsinde seni arıyorum ben. Gözlerimin içine bakmayan gözlerde, avucumu avucuna kenetlemeyen ellerde, kokusunu bilmediğim tenlerde, tadını bilmediğim dudakların anlattıklarında. Her cümlede seni arıyorum. Gözlerimi kapadığımda beni çeken karanlıkta. Öyle ürkütücü bir çağrısı var ki, korkuyorum o karanlığın içine düşmekten biliyor musun? Oysa karanlıktan korkmadım ben hiçbir zaman.
İlk kez bu gece gitmeyi düşünmedim biliyor musun? İlk kez bu gece isyan ettim. “Al götür artık bitsin” dedim. O ürkütücü karanlık başladı birden, içine çağırdı beni. Bir an sen varsın orada sandım. Kulağımdan müziği çıkarıp “ben geldim” diyeceksin sandım. Kendimden korktum biliyor musun? Yapabileceklerimden, daha kötüsü yapmadıklarımdan korktum. Bir kadın geldi aklıma. “nişanlısı terk edince akıl hastanesine kapatılan deli kadın” Bu ülkede böyle bir kadın var biliyor musun? Ben kapatıldığı hastanede tanıdım onu. Parmaklıkların arkasından bir resim için yalvarırken görmüştüm ilk kez. Korktum biliyor musun? Utancımdan, içimin çürümesinden, olamayanlardan korktum.
Gel barışalım artık diyor duydun mu? Bir dinle bak... Gel artık…
Hayal kurmayı unutur mu insan? Yüzmek gibi bisiklete binmek gibi bi’şey değil midir hayal kurmak? Bi’kez öğrenince yıllar yıllar geçse bile tekrar yapılamaz mı? Yoksa bir yabancı dil gibi kullanılmaya kullanılmaya, kurulmaya kurulmaya unutulur mu acep?
Ben unutmuşum mesela. Şaşırdım. Uzunca bir zamandır şöyle allı güllü hayaller kurmadığımı fark ettim geçenlerde. Şu Turkcell’in senhayalet zımbırtısı var ya o vesileyle. Dedim ki 'kur bir hayal, yaz gönder bakalım millet hayal kurmak nasıl olurmuş görsün. ' Alla alla düşünüyorum düşünüyorum orijinal bi’şi bulamadım. Yok dünya seyahati, yok pahalı markalardan sınırsız alış-veriş, en ilginç olarak Van’da kahvaltı, İngiltere’de çay, Roma’da makarna şarap, Soho’da akşam yemeği yiyebileceğim bir gün hayal ettim. O da kendim için değil yani, proje gibi kurguladım öyle. Sonra baktım uçuş saatleri falan pek tutmuyor birbirini, vazgeçtim kendim için hayal kurayım bari dedim. Yok, yok, yok. Hayalini kurabileceğim tek bi’şey bulamadım. Kariyer falan bunlar hep hesap-kitap plan işleri. Teller duvaklar gelinlik, düğün organizasyonu falan. Hımm, düğün günü fotoğraflarıyla ilgili ufak bir hayalim vardı aslında ama büyük fotoğraf sütüdyoları tarafından yapıldığını öğrendiğimden beri o da bir hayal olmaktan çıktı. Zaten damadın kafası koca bir soru işareti, konsantre olamadım bir başka türlü hayale.
Kaçayım gideyim, kendi dünyamı kurayım dedim, Iııı ııhh aklım hep geride kalıyor, onu bile beceremedim ya, “yuh” dedim kendi kendime. Sinirlendim bilgisayarı açtım. Gençturkcell’in zımbırtısına baktım ki, bizim hayal kurmamıza gerek yokmuş. Zaten onlar bizim adımıza kurmuşlar hayalleri, biz sadece her hafta bir tanesini seçecekmişiz. Bu mudur yahu? Sen tut genç kitlen için ‘hayal et, gerçekleştirelim’ kampanyası yap, sonra de ki: ‘biz senin yerine hayal ettik, sen birini seç yeter.’ Doğru ama bu adamlar 160 karakterle iletişim kuruyorlar ne hayalleri olacak ki plazma tividen, tuttuğu takımın kombine biletinden başka. Yemişim genç kitlenin hayallerini, benim hayalim yok lan!” diye başlayıp bir küfür savuracaktım ki, Zeynep’i gördüm. "Zeynep’ler esmer olur yahu bu nasıl güzel bir sarışın Zeynep" diye diye baktım Flickr'daki yüzlerce fotoğrafına.
Hayatı yeni keşfeden o şirin şaşkın haline baktım, babasının kollarındaki huzuruna ve babasının gözlerinden taşan mutluluğa, annesinin sadece annelerin anlayabileceği şefkat dolu ifadesine, Amcasının acemiliğine, büyükanne ve büyükbabasının tarifsiz sevgisine baktım.
Sonra babasının Zeynep hakkında yazdıklarını okudum saatlerce. Kıskanmadım desem yalan. Babamın evde olmayışı, iyi ki mi, keşke mi bilemedim. Kalkıp kendi çocukluk fotoğraflarımı alacaktım ki, minik bebişin her anını fotoğraflamaya uğraşan bir baba geçti gözümün önünden. İlk adımlarını atan veledin arkasından bir elinde kamerayla koşturuyordu. Bebiş bir an dengesini kaybeder gibi yaptı da fırlatıp atacak oldu kamerayı. O, kızının ilk adımlarını yakalamaya çalışırken ben onların şaşkınlığını kazıdım benden başka kimselerin bilmediği fotoğraf hafızama. “Hadi bırak şu kamerayı, yoğurt saati geldi” diye seslendim sonra. “Ama baksana artık koridor boyunca dengesini kaybetmeden yürüyor hayatım, bu anlarını mutlaka kaydetmeliyiz” dedi.. “Sen benim fotoğraflarımı bu kadar hevesle çekmedin hiç” dedim. Hemen bana çevirdi objektifi “ay çekme bu halimle, saçım başım felaket” dememe kalmadan bastı deklanşöre. “kıskanç sevgilim” benim derken öpüvermişti omzumdan. Hala sevgilim diyordu bana. Sevgilimdi. Sonra mama koltuğunda kah uçaklar indirdik piste, kah yoğurtlu öpücükler kondurduk babamıza. Tam arabaya binip bir park gezmesi yapacaktık ki birden soru işareti oldu yine babamızın gülüşü. Kucağımdan siliniverdi bebişimin kahkahası. Korktum bir an, gerçekten yok oldular sanmıştım ki, bir esinti vurdu camdan. Kokusundan belliydi gece olduğu. Oysa az önce güneşli bir pazardı…
Korkum geçti sonra.
Anladım ki hayal kurmak unutulmuyormuş. Gerçekten imkânsız olanı bulmak yeterliymiş hayale düşmek için.
Çok kızgınım sana, bir türlü gelmeyişine, ortaya çıkmayışına. Bunca ihtiyacım varken yanımda olmayışına.
Öyle çok zaman çalıyorsun ki bizden. Tamam kabul, bu cümleyi senin için kurmamıştım ama senin de yaptığın tam olarak bu değil mi? .
Neredesin? Ne yapacaksın bu akşam? Sevgilinle misin yoksa? Öyleyse daha da kızarım sana, sakın söyleme bunu. Zaten sakın bana her şeyi söyleme. Bir şey söylüyorsan bileyim ki doğrudur. Yalanların söylemediklerin olsun en azından. Sanırım bununla baş edebilirim. Ama sen yine de beni baş edecek bir şeylerle karşılaştırma oldu mu? Öyle yorgunum ki anlatamam sana…
Bu güneşli akşamda, şu yaşımda, oturmuş bunları düşünmekten, hep aynı şeyleri yazmaktan, yaşamaktan öyle yoruldum ki. Yorulmak sözcğünün hakkını verememekten...
Geçen cumartesi evde olanlar ve bu hafta işte olanlar. Olamayanlar. Bugün bir an nefes alamıyorum sandım. Soluk almaya çalıştıkça göğsümde bir sızı. Bembeyaz olmuşsun dediler, doktora çıkardılar beni. Tansiyon 9 a 5. Söylemedim nefes alamıyorum diye. Bi’de yalan uydurdum “rejim yapıyorum, bi’şey yemiyorum ondandır” dedim. Aptallar inandılar. Öğle yemeğinde yediğim bol mayonezli patates kızartmasını hatırlamadı masamda oturan hiç kimse.
Bu belirsizlik daha ne kadar sürecek? Ne zaman çıkıp geleceksin? Ben ne zaman adam olacağım? Aradığım beni nerede bulacağım?
İş yerinde yeni bir proje var. 120 kişiden 25 kişi seçmişler. En son seçilenlerin haberi oldu durumdan. “Aman da biz sizi seçtik çok özelsiniz, pek güzelsiniz” diye poh pohlayıp duruyorlar. Genel müdür yardımcısı H. Bey varmış işin başında, bizzat ilgileniyormuş süreçle. İnanılmaz bir adam kendisi. Hayranım... Başında o olmasa yapılacak iş direk istifa sebebi. Hoş istifa etme lüksüm yok ya, neyse karıştırma. Diyorlar ki; ‘siz projeye bir başlayın, 15 gün sonra H. Bey hepinize adıyla hitap edecek, o kadar yakından tanıyacak sizi tek tek.’ İnanayım mı onlara bilmiyorum. İnanmaktan başka alternatifim yok aslında. Seçme şansım da yok zaten. “1 Hazirandan itibaren masanız değişecek, çalışma saatleriniz değişecek, yanınızda oturan insanlar değişecek, yöneticiniz değişecek, performans sisteminiz değişecek, ama merak etmeyin geri kalan(?) her şey aynı, bu özel bir proje, sizi seçtik, aslansınız kaplansınız.” Oldu canım!
Baş etmekten, sürekli kendi kendime kararlar almaktan, kimseye akıl danışamamaktan yoruldum… İşten erken çıkıp seni arayamamaktan, hatta aramadan direk ofisine gelip sana sürpriz yapamamaktan, Cuma akşamı kanepede pineklemekten sıkıldım.
Ö., Gel birlikte ev tutalım diyor. Ben ilk tanıştığımız sıralar bi’ara “artık yalnız yaşamak istiyorum” gibi bir laf etmiştim o günden beri diyor bunu. Hiç sevmiyorum hatunu, üstelik kedileri var. Ama şeytan diyor topla pılını, pırtını at kendini. Başını en kötü ne gelebilir? “En fazla geri dönmek zorunda kalırsın.” Bu cümle dönüp duruyor günlerdir kafamda: “en kötüsü, geri dönmek zorunda kalırsın.” Daha kötüsü ne olabilir ki? Kaybedecek neyim var ki?
Yine cevap yok sorularıma biliyorum. Yine sen yoksun. Senden başka anlatacak kimseler yok üstelik. Gelişini hep şen-şakrak hayallerle bekleyemem ya Yokluğunla dertleştim say bu kez. Belki aylar sonra güleriz bunlara birlikte… Ama şimdilik böyle.
Mp3 çalarımı kaybettim. Benim en önemli zamazingolarımdan biriymiş meğer kendisi. Kafamı ancak onun sayesinde boşaltıyormuşum işten çıkınca. 3 gündür yaptığım iş daha da korkunç bir hal aldı benim için. Şimdi serviste sağ taraftaki tekli koltuklardan birine geçip seni düşünerek rahatlayabiliyorum bi’nebze. Ama seni düşündükçe daha çok özlüyorum. Bazen uyuyup kalıyorum. Rüyamda tatilde oluyoruz seninle. Yüzüyor uçsuz mavilerde. Ben sahile dönüp senin çıkmanı beklerken uyanıveriyorum. İnme vakti gelmiş meğer. Özlüyorum seni biliyorsun. Çok özlüyorum hem de. En çok sesini.
Gel artık diyorum, gel! Her şeyden vazgeçmek üzereyken, hiçbir şeyi umursamazken, seni sen olduğun için, her şeyinle beklentisizce sevecekken gel. Çok sevmek istiyorum seni. Biliyorum bunu söyledim adamın birine =(( Ama koşulluydu o. “Çok sevmek istiyorum seni ama önce duvarlarımı yıkman lazım” diye başlıyordu. Seni koşulsuz seveceğim ben. “Diş macununu neden ortadan sıktın” diye cırlarsam o diş macunu tüpü gibi olayım bak söz. Ama kapağını açık bırakırsan bozuşabiliriz. Yok yine olmadı değil mi, yine bir “ama”yla bağladım cümleyi. Böyleyim işte biliyorsun. Gel ve törpüle beni, ben koşulsuz seveceğim seni söz verdim bir kere. Uzun zamandır kimse bana hediye almamış biliyor musun? Yani aldılar elbet, yılbaşı çekilişinde ofisten birileri, bayramda anneannem falan bilirsin. Öylesi değil işte. Benim çok seveceğimi, beğeneceğimi düşünerek, görür görmez beni hatırlayarak durduk yere alınan ufak tefek şeyler. Hani ne bileyim kelek olduğunu bile bile yazın ilk çıkan karpuzu mesela. Ya da ne bileyim sinemada alaska frigo. Yaldızlı paketlere sarılmasına gerek yok biliyorsun. İçinde ben olan, içinde sen olan, ilgi olan bir hediye. Hele çiçek, sahi ben en çok hangi çiçeği severdim, hatırlıyor musun? Doğum günüm geliyor diye yol mu yapıyorum dersin? Muhtemelen öyledir. Bakma sen bana. Benim de kimseye böylesi hediyeler aldığım yok zaten. Ama geçenlerde bir kazak beğendim sana. Yeşil sevmem güya öyle güzeldi ki yeşille siyahın uyumu, iki saat bakındım. Görevli çocuk “güzel bir seçim bence hiç düşünmeyin. Beyefendinin bedeni ne ben hemen paket yapayım” deyince bilemedim ne diyeceğimi. Gülümsedim sadece. Onun ezber cümlesine benim dağarcığımdan bir ezber cümle seçtim ben de “teşekkür ederim, sadece bakıyorum.”
Gel artık, bir an önce gel istiyorum. Yüzümde hiç çizgi yokken, saçlarımı hiç boyatmamışken gel. Yıllar sonra tenimde ki her çizgiye şahit olduğunu bilmek istiyorum. İlk düşen beyazdan, son siyah tele kadar her birinin değişimine şahit ol istiyorum. Ve hep seninle olayım istiyorum. Yanında, arkanda, yatağında yaşadığın tüm değişimlere eşlik edeyim istiyorum.
Yine ne çok şey saydım değil mi? Bak bu beklentisiz halim, ona göre gel. Bir de gelirken rengârenk balonlar istiyorum. Ucuna birer not yazarız belki beraber, sonra hepsini uçuracağım sahilden. Sadece mavi olanlardan birini bileğime bağlayacağım, bütün gün onunla gezeceğim. Patlayınca ağlamak mızmızlanmak yok söz. Biraz şeker alırsın yine gülerim ben. Hatta şekere de gerek yok ben hep güleceğim zaten senin yanında biliyorum. Sen yeter ki gel...
dibine not: Tam bitirmiştim mektubunu, yine yine yine yine aynı ses geldi winamp’tan: “hiç gelme gideceksen” dedi bu sefer. Ben ona inat “güneşim” diyeceğim. Biliyorum SEN gelince gitmeyeceksin, ürkek buz taneleri gibi, yaptığım kardan adamlar gibi, erimeyeceksin.
Avucumda atar benim yüreğim bilmezsin. Görseydim eğer seni, yüreğimi koyacaktım avucuna. Gelmedin, ona gittin. Kan ter içinde seviştiniz mi yaz gecelerinde, kim bilir...
Seni bir kez daha görseydim; gözlerine bakacaktım.
Öfkem gözlerimden taşar benim bilmezsin. Görseydim eğer seni, ateşler fırlayacaktı gözlerimden, yakmaz oysa öfkemin ateşi. Gelmedin. Uzun cümleler kurup, zor sorular soruyor mu başkaları da sana, kim bilir...
Seni bir kez daha görseydim; sarılacaktım boynuna.
Sarıldıysam bırakmam kolay kolay bilmezsin. Görseydim eğer bir kez daha, sımsıkı saracaktım seni. Saatlerce dinlerdim anlattıkların yalan da olsa. Gelmedin. Kendini kendinle hapsettin, gardiyanın da sendin belki de, kim bilir...
Seni bir kez daha görseydim; bir buse çalacaktım, yanağının dudağına en yakın köşesinden. Arsızımdır ben bilmezsin, hiçbir şey olmamış gibi gülümseyecektim. Gelmedin. Kimlerle oynadın/oynuyorsun arsız oyunlarını, kim bilir...
Şimdi bir kez daha görsem seni, belki “bi’yerden tanışıyor muyuz bakışı”, belki de bir “merhaba?” tanışmak için. Çünkü yaktım sana yazdığım tüm mektupları.
Yazdıklarını baştan sona okudu kadın, “madem yaktın diğer tüm mektupları bunu niye yazıyorsun ki?” dedi kendi kendine. Kadehindeki son kırmızı yudumu içti. Elindeki siyah beyaz kaleme baktı, özenle imzasını attı, kâğıdı katladı, zarfı yapıştırdı. Sol üst köşeye kendi adını, sağ ortaya alıcı adını yazdı. Adresini ve kim olduğunu bilememişti hiçbir zaman. Çakmağı buldu, son zarfı da tutuşturdu.
Bugüne kadar sana hiç yazmamış olmam çok ilginç. Bugün fark ettim biliyor musun? Akşam mutfakta salatayı hazırlarken aniden geliverdin aklıma. Çok şaşırdım. Kendime notlarım var her yerde, kızıma oğluma yazdıklarım ayrı ayrı kutularda, ama sana hiç yazmamışım, hiç.
Sahi bir kızım bir oğlum olacak benim (en az =)). (bak dilim bile alışkın değil sana, "bizim" demeliyim aslında) Nereden biliyorum dersen, bilmiyorum. Aileden genetik olarak böyle bir kod geçiyorsa ona güveniyorum. Biz 6 torunuz, 3 kız kardeşin 3 kız 3 erkek evladıyız. Kızlar büyük erkekler küçük. En büyükleri benim. En küçüğümüz henüz kucağımda uyuya kaldığı yaşlarda. Bu yüzden işte sanki ben de bu sırayı bozmayacakmışım gibi geliyor hep. Hoş bu yakınlarda teorik olarak büyük kızımın girmesi gerek hayatıma ama... Aması sen yoksun ortada. Dahası sana hiç yazmamışım. Seni hiç çağırmamışım “gel” diye. Seni düşünmediğimden değil çok merak ediyorum elbette gülüşünü, bakışını, dokunuşunu, sinirini, sevincini. En çokta tam şu anda nerede ne yaptığını? Aslında bensizken yaptığın her şeyi merak ediyorum. Yaşadıkların, hayal ettiklerin, küfür ettiklerin, sana dair ne varsa bilmek istiyorum. Seni bana getiren ne varsa...
Bazen özlüyorum seni. En çok kokunu. Yok yok sesini. En çok sesini özlüyorum. Sakin sakin saçlarımla oynarken anlatacaklarını, öfkeni kontrol edemeyip bir anda gürleyeceğin anları özlüyorum. Sonra birden içim ürperiyor. Tenimde ellerin dolaşıyor, kulağıma adımı fısıldıyorsun sanki irkiliveriyorum. Sanki sarılıp belimden omzumdan öpüvereceksin beni. Ama yüzün gelmiyor gözümün önüne bir türlü, yüzünü unutmuşum, o kadar çok özlüyorum seni bazen... Bir an önce gel gir hayatıma istiyorum. Ama sakın acele etme sen. Sakın vaktinden önce gelme. Ben kontrol delisiyim bilirsin her şeyi ayarlamak isterim, sen bakma bana. Vaktinde gel ve altüst et bütün dengelerimi, kontrolü ele geçir bir anda. Ben kolay kolay teslim olmam bilirsin, hazırlan öyle gel! Benden yıllar önce söylemiş usta; “öyle bir havada gel ki vazgeçmek mümkün olmasın”
Niye senin için yazıp, saklamıyorum bunları bilmiyorum. O kadar uzaksın ki bana, daha öyle çok var ki sana, o zarfı senin için saklamak zor geliyor inan. Şimdilik yazıp havaya savurmak istiyorum sana dair cümlelerimi. Kaygılanma ve kıskanma sakın. Sen geldiğinde o kadar çok yazacağım ki el yazımı görmekten bıkacaksın. Ceketinin cebinde, bilgisayarının ajandasında, aynanın köşesinde, kurabiyelerin içinde notlarımı bulmaktan sıkılacaksın. Öyle çok sürprizim var ki sana ve anlatmak için öyle sabırsızlanıyorum ki aslında. Ama senden önce hayatıma giren başkaları olacaksa hala onlar bilsin istemiyorum hiç birini. Bir tek sen bil istiyorum kuytularımı, hani o çemberler var ya o çemberin merkezine bir tek sen gel istiyorum. Biliyorsun değil mi kimse yaklaşamadı oraya. Birine hakkından fazla şans verdim o bile beceremedi. Sen gelip aşacaksın sınırlarımı biliyorum. Biliyorum senle ben er-geç baş başa verecek pergel gibiyiz; masmavi mutluluk çemberleri çizeceğiz etrafımızda, ellerimiz kırış buruş olana dek. Biliyorum bir imza bir yüzük değil, o çemberler bağlayacak bizi birbirimize. Biliyorum ilk kez “kocacığım” dediğimde sana dilim dolanacak, aptalca sırıtacağım ve biliyorum ki sesimin en güzel tınısını adını söylemek için saklayacağım o gün gelene dek. Yeter ki...