ilişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Aralık 14, 2008

bu da o değil*
















“
…

Hepimiz ‘o’nu ararken neden kimse kimseye ‘o’ olamıyor? “Bu da o değil” dedikçe, bir başka ‘o’ olma olasılığını kolaylıkla bulup onu da tüketebildiğimiz için mi? Hepimiz hepimize birbirimiz tüketme fırsatını kolayca verdiğimiz için mi? yenisini kolayca bulup kolayca aldığımız için hiç emek vermediğimiz bir eşya gibi ya da sadece kapağına bakıp hiç okumadığımız ama sırf bu yüzden içindeki olasılıkları görmediğimiz, göremediğimiz, -belki de yaşamın sırrını anlatan bir kelimeyi- gözden kaçırdığımız bir kitap gibi… Hiç bitmeyeceğini düşündüğümüz ve sonsuza kadar akacağını düşündüğümüz bu su bizim dibi delik kovamızı doldurabilir mi?

Oysa seni bulmanın, senin “o” olmanın yolu sende durmayı sende beklemeyi, sende terlemeyi, sende uçmayı, sende boğulmayı istiyor. Seni benden başka kimse, beni de senden başka kimse ‘o’ kılamaz çünkü.

Sanıyorlar ki sende kalırsam, senle kalırsam ve sen de bende kalırsan, benle kalırsan geride kalan o sonsuz ihtimali kaybedeceğiz. Sanıyorlar ki sen benim ihtimallerimi, ben de seninkileri bitireceğiz. Oysa ben, senin ihtimaller arasındaki biricikliğini seviyorum. Gitme şansım varken sende kalmayı seviyorum. Sende kalmanın derinliğini, sende durmanın ihtimallerini, sana bir şey olacak diye korkmaları, seni görmek için uyanmaları, senin kolunu tutmaları seviyorum. Senin kolunu bırakmamdan korkmanı, senin kolunu tutamamaktan korkmamı seviyorum. İstersem gidebilme gücümü, istersen gidebilme gücünü ve bu güç bizdeyken gitmemelerimizi seviyorum. Israrla ve biteviye sende kalmayı seçişimi seni okuya okuya bitiremeyişimi, senin içindeki özgürlüğümü seviyorum. Anahtarı ikimizde de olan bu kelepçenin bizi bağlamasını isteyişimizi, kelepçenin şakırtısını duymayınca ikimizin de gözlerinde beliren korkuyu seviyorum.

…”

*Cem Mumcu
Aşk, özgürlük ve 'ıssız' olmayan bir kedi üzerine
Tempo 11Aralık 2008

Read more...

evli olmak aynı insana faRklı zamanlaRda defalaRca aşık olmak - imiş


"Aşk, sizin için sonsuza kadar süren bir şey mi?
- Sonsuza kadar sürmesini umduğum bir şey. Aşk, benim için lunaparklardaki hız trenleri gibi. Bazen yavaşlıyor, bazen hızlanıyor, bazen yokuş aşağı iniyorsun, bazen çıkıyorsun ama gerçekse hep devam ediyor. Farklı yüzleri, farklı evreleri var. Biz karımla öyleyiz, bir sürü duyguyu aynı anda yaşıyoruz. Zaman zaman aramızdaki tutkunun yoğunluğu artıyor, zaman zaman da azalıyor ama aramızdaki arkadaşlık, en güçlü haliyle hep orada duruyor. Karım, şüphesiz şu dünyadaki en yakın arkadaşım.

Evlilikle ilgili kafanızda soru işaretleri var mı?

-Yok hayır. Evli olmak aynı insana farklı zamanlarda defalarca aşık olmak. Tek yapmayacağınız şey, bırakıp gitmek. Ama zaten gerçek aşksa, nereye gideceksiniz? Uğrunda çaba göstermeye değmez mi? Biz paylaştığımız bu aşkı korumaya, kollamaya çalışıyoruz, bir de biz ikimiz birlikteyken çok eğleniyoruz, bence bu da en önemli şeylerden biri.

...

Bütün röportajlarınızda karınızı acayip övüyorsunuz...
- Bir sakıncası mı var! O benim kalbimin deli gibi atmasına neden oluyor. Zaman zaman da beni öfkeden köpürtüyor. Ama iyi ki var.

En çok hangi özelliği vazgeçilmez?
- Her şeyi. Çünkü bütün o "her şey" onu bu kadın yapıyor ve vazgeçilmez kılıyor. Kötü ve sinir olduğum özellikleri dahil.

Kötüleri bırakın, en bayıldığınız özellikleri...
- Tutkulu bir kadın. Ve basiretli. Ve müthiş bir muhakeme yeteneği var. Bir de onurlu. Ve adaletli. Böyle söylemek tuhaf olacak ama onun sayesinde ben daha iyi bir insan oldum. Daha dürüst, daha onurlu bir adam..."

Hem yakışıklı, hem de aşık bir adam: Josh Holloway
Bu adama tüm bunları söyleten kadın: Yessica Kumala

Vay anasını sayın seyirciler...




05.10.08/ 21:26

Read more...

Perşembe, Kasım 13, 2008

moR biR tespit

“Erkeklerin evlenmek için 2 dönemi vardır.
25’ten önce veya 35’ten sonra. 25’ten önce (ki bence buna 25de dahil) üniversite yıllarında başlayan uzun süreli ilişkisi ya da çocukluğundan mahalledeki ilk aşkıyla olan evliliği. Eğer 25 inde böyle bir ilişkisi yoksa ancak 35 inden sonra evlenir. O da “artık düzenli bir hayatım, evim, ailem olsun fikri” kafasına yerleştiğinde.”

Demiş İlkim Öz Tan. Ben kendisinin hiçbir kitabını okumadım. P. söyledi bugün, bir konuşmasında dinlemiş. Gayet mantıklı ve de gayet yerinde bir tespit.

Demek ki neymiş 25’e kadar elimizde olanlara gözümüz gibi bakıyormuşuz. Askerliği yapar yapmaz nikahı basıyormuşuz. (“baktık bakmaz mıyız, balla börekle besledik de n’oldu?” demezler mi adama, derler tabi. “Kendisi korkağın tekiydi o 35 ten sonra da evlenemez bak görürüsün” der, çamurumuzu atarız.) Yok 25 trenini kaçırdıysak (ki 2008 itibariyle kaçırmış oluyoruz ama sabi merakınız varsa her zaman şansınız var tabi) 35 ten küçüklere evlilik, nikâh falan deyip gözlerini korkutmuyoruz. Banyolarına diş fırçası yerleştirip, mutfaktaki cezvenin yerini öğrenip hayatlarını işgal etmeye falan kalkışmıyoruz.

Yazının burasında telefon çalar. S.yle durum değerlendirmesi yapılırken bak bugün ne duydum denir, anlatılır.

—35 sonrası ne istediğini bilir belki. Hem biraz akıllanmış olurlar, denemek lazım bence.
—aman onu da denedik n’oldu?
—cık 32 ydi daha, sayılmaz şekerim.
—kızım var ya, bu adamları hep biz bu hale getirdik.
—n’alaka?
—böyle özgür, genç kadın ayaklarıyla verdik verdik adamlara. Hepsinin kalktı bi’tarafları. 25le 35 arasındaki hiç kimseye vermiyeceksin bak o zaman nasıl evleniyorlar tıpış tıpış.
—ooohhaaa, coşmuşun.
—Bundan sonra böyle muhaaa...

Derken kopan kahkahalara baba gelir, kapıdan bakar, telefon gösterilir, baba gider, o telefon bir türlü kapanmaz.

35 yaşındakiler kaç doğumlu oluyor sahi, 75 falan mı, ben bi’gidip hesaplıyım bari.
Bu da böyle dağınık kalsın.


Read more...

Cuma, Kasım 07, 2008

mavi biR telaş

Baştan söylüyorum, ISSIZ ADAM'ı izlemeden/izlemediysen okuma. Film keyfi diye bi'şey kalmaz/kalmayabilir. Savunmam da hazır: “Bak yukarıda günce yazıyor kabak gibi, karıştırmasana elalemin günnüğünü” derim, “bu saatte manyak mısın benim yazdıklarımı okuyorsun git puslu kıtalar atlası oku” derim ki bu cümle bile spoiler sayılabilir, bu sebepten tavsiyem acil alt+F4’tür.

*fotoğraflar resmi internet sitesinden araklanmıştır.



Altına imzamı attığım, atmak istediğim yüzlerce cümlenin benden önce yazılmış, imzalanmış olmasına alıştım da. O sahne… Ah “bir tek benim” dediğim, hiç benim olmamış o an…
Bir sinema filminde. Kendimi sinema perdesinde görmek istediğim belki de tek karede. Neyse ki bir Çağan Irmak filminde. Neyseki muhteşem bir masalın tam ortasında.

Alper:Adı ne bu hikâyenin
Ada:Bilmem mavili yeşilli bi’şeyler işte.
…
Ada:Mavi bir telaş.
Alper: Telaşı at, mavisi kalsın.


Ara verildiğinde ağlayan tek deli olmamamın müsebbibidir bu diyalog. Film biterken katıla katıla ağlayan tek deli olmamın sebebi ise tarifinin hiç veril(e)meyeceğini başından beri bildiğim o havuçlu-tarçınlı kek için Ada’nın son anda “biz yaptık yedik onu” demesidir.

Biz yaptık yedik onu. Biz yaptık, yedik onu. Sensiz yani. Sen yoktun ama oldu yani, yaptık yedik.
“gerçi seninki gibi hafif olmadı ama…” seninki gibi olmazdı zaten, olamazdı. Biliyorum bunu, biliyordum, sende biliyorsun. Bilsek bile ne değişiyor ki? Biz yaptık yedik onu…

Ağlatacağı ya da benim ağlayacağım diyeyim hadi belliydi de, böyle olacağım aklımın ucundan geçmemişti. Bu kadar dokunacağı dokunmak ne ki, içimi 1 saat önce koltuğunda oturduğum dişçiden beter oyacağını nereden bilebilirdim.

Nedense Alper oldum ben filmde. Ada olmayı konduramadım belki de, belki de inanamadım Alper’in ayaklarını yerden kesebileceğime, bana kek yapıp gelmişken kahveyi üstüne boca edebileceğime. Alper oldum ben, annesiyle sevgilisi bir araya gelince hayatı işgal edilen oldum, “yok ben sık sık gidiyorum zaten kendi evime ” dediğinde direksiyonu parçalamak isteyen oldum, harem’de otobüse el salladıktan sonra sevgiliye anlamsızca gelen o sımsıkı kucaklamanın sahibi oldum… Alper’i anladım ben filmde. Gecenin bir körü yatağından kalkıp başka kadına giden ama fakat geri dönen Alper’i bile anladım. Anladım ve küfrettim.

O muhteşem aşkların hepsi korkak Alperler yüzünden bitiyor. Fragmanda da var ya hani “nedeeen?” diye ağlıyor Ada. Salaklığından be kızım, korkaklığından işte. Her boku yemesinden ama yüreğinden geçenleri yaşayacak kadar bağlanacak kadar güçlü olmamasından. Acizliğinden, zayıflığından. Sıfat kalabalığına gerek yok işte: KORKAKLIĞINDAN. Aylara yılara dair net bilgiler olmasa da filmin içinde (DVD çıkıp da kare kare izlesek buluruz belki, gazetede çıkan haber falan…) çekimlerin yazın yapılmasından, güzel güneşli günlerden, boyunda boncuk boncuk terlerle uyanılan sabahlardan ve hemen ayrılığın akabinde kutlanan doğum gününden anladığım Alper’de tipik bir aslan erkeği. Kibirli budala ve korkak. Küstahça, şımarıkça ve süper bir tatlılıkla Ada’nın peşinden koşması, annesini uğurladıktan hemen sonra ayrılması, işindeki ustalığı, detaycılığı, mükemmeliyetçiliği, kibri…


Nasıl masal bir hikaye, nasıl gerçek bir final, nasıl zeki diyaloglar, seslerin tonu, ifadeler, mimikler… Nasılda anlatasım var… Gidesim, dinleyesim, içesim, okuyasım var...

“Karda donmak üzeresin uyumak tatlı geliyor oysa sen ölüyorsun.”


Read more...

Pazar, Ağustos 24, 2008

tuRuncu biR tespit




Bir adam arabaya binip otoparktan trafiğe çıktıktan sonra, kapıları "klik" kilitliyorsa, hiç düşünmeden tavlamalısın o adamı demektir.



Bir adam (aynı adamdır bu muhtemelen) gece geç vakit eve bıraktıktan sonra apartmana girene kadar kapıda bekliyorsa seni artık o adama en kısa sürede nikâh yapmak icap eder. Eğer sizden önce birileri çoktan nikâhlamadıysa tabi…

Read more...

kusuRlu yeşil

—Çok güzel bir geceydi.
—ben de çok keyif aldım.
—Bir de gelmeyeceğim diyordun çıkarken.
—zaten böyle gelmeyeceğim, yapmayacağım diyenden korkacaksın.
—Siz kadınları anlamak zor valla. 1 saat önce gelmiyorum ben derken bi’saat sonra podyumdan fırlamış gibi karşımda görünce seni bir kere daha anladım bunu.
—ne podyumdan fırlaması ya altı üstü bir elbise, biraz makyaj.
— :) Yalnız helal olsun çok kral içki içiyorsun.
—bi’şi içmedim ki.
—Daha n’olsun önden bi’şarap yuvarladın. Sadece benim doldurduğum 3 duble de rakı var.
—2
—Ben elimle koydum 3. yü
—sen hızlı içmişsin anlaşıldı. Ya da çarptı içtiklerin.
—İçtiklerim çarpmadı beni.

9 kusurlu hareketten biri de erkeğin bir adım daha yaklaşıp kadının yüzündeki saçı eliyle geriye atmasıdır. Ve sadece bu hareket bile “aldatma” olabilir erkek eğer karşısındaki kadının dudaklarına bakmaya devam ediyorsa…

Bak buraya yazıyorum. 2 gecedir gördüklerimden sonra kadın milletinden bir kez daha korktum valla. Ve hayatımda ilk kez kadınların kocalarını kendileri yanlarında olmadan gece gezmelerine göndermemelerinin sebebini anladım. Bigün bi’kocam olursa bensiz tekele bira almaya bile gidemez, mümkün değil. Erkek erkeğe maç gecelerinin dışında, iş yemeği, iş toplantısı, şehirlerarası konferans ıvır zıvır ne varsa hepsinde yanında olacağım adamın. Tıfıl bir yeni yetme bile eğer sırf kendini daha iyi hissetmek için bir adamın ona asılmasına izin veriyorsa, kestirip atabilecekken, atması gerekirken evli olduğunu bile bile oyuna devam ediyorsa, adamda kadından aldığı cesaretle giderek cüretkârlaşıyorsa fettan bir kadın neler neler yapabilir hiç düşünmek bile istemiyorum. Hele ki aklına koyduysa…

Erkek milletini ayartmanın bu kadar kolay olduğunu hep söylerlerdi de, inanmazdım. Biraz rakı, biraz müzik, hafif dekolte bir elbise, birkaç yeni gelin kırıtmasına bakarmış bir adama duymak istediklerini söyletmek… Yatağa atma kısmı için bunlara bile gerek olmaması daha ilginç tabi.

Neyse çektiğim baş ağrısına değdi en azından. Bunları öğrenmek için biraz geç kalmış olsam da zararın neresinden dönülürse kardır diğ mi?

—kardır tabi.
—aa hoşgeldin canım.
—ne bu samimiyet hayrola? ayılamadın sen hala belli.
—yaa evet kuşlar böcekler, ne güzel bir Pazar.
—bundan sonra sevgilin yanında olmadan içmek yok, en azından dışarıda.
—bence de.
—bu özgür kız hallerin tehlikeli olmaya başladı.
—evet evet haklısın.
—iyi bari sevgili bulana kadar biraz detoks yapmış olursun. Anca arınırsın alkolden.
—yarına kadar arınır mıyım dersin.
—n’alaka?
—şu U. vardı ya. Onu kafalıyım diyorum.
—ya bi siktir git.
—evet bi'çay koyup geleyim ben, harareti alır.

Read more...

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

kaRaRlı mavi

Örnek olay 1:

Kız, iş çıkışı 3 kız arkadaşıyla alışverişte. Kadıköy’de. Günlerden Salı. Kadıköy haddinden fazla kalabalık. Esas kız diğer 2 arkadaşına eşlik etmek için gelmiş alışverişe. İşi yok aslında. Moda’da sevgilisiyle buluşacak, akşam yemeğine kadar vakit öldürüyor. Vakit ölüyor. Alışverişler bitiyor. Bahariye’de ayrılıyorlar eve doğru. Esas kız sevgilisini arıyor. “boğa’nın oralardayım, işim bitti, sen neredesin, gel beni al”. Sevgili ne diyor duyamıyoruz. Makul bir boşluktan sonra kız tekrar “yaa öyle mi, zıkkımın dibini ye o zaman, ben eve gidiyorum” telefon kapaklı, . kelimenin tam alamıyla çat diye kapatıyor suratına. “Hayrola” diye soruyor yandaki arkadaş. “öküz, Moda’dan buraya beni almaya gelemezmiş, yürüsem olmaz mıymış, ben bu sıcakta taa moda’ya yürüyecek mişim, aptal herif” daha sövecek aslında ama telefon tekrar çalıyor.
“Ne var, ne arıyorsun?” “…”
“Sus ya, bırak alla’şkına, ben hayatımda beni yürütecek adam istemiyorum olum anladın mı?” “…”
“Aptal herif, sana mı sorucam ne zaman ne yapacağımı, gel beni al dedim adam gibi işte.” “…”
“Kes tamam. Sus dedim sana aptal. Gerizekalı! Ben bilmiyor muyum taksi tutmayı. Aptal! Aptal!” “…”
“Ben 'gel beni al' dediğimde geleceksin oğlum, sabahtan beri patlamışım zaten işte, yürümek zorunda mıyım ben o yolu öküz müsün sen? Ben hayatımda senin gibi aptal adam istemiyorum tamam mı? defol git cehennemin dibine kadar yolun var” “…”
“zıkkım olsun yediklerin!”
Telefon tekrar çat diye surata kapatılır. Devamı var ama bence bu kadarı yeter.


Örnek olay 2:

Kız, hafta sonu 2 kız arkadaşıyla Beşiktaş’ta. Uzun zamandır görüşmemişler. Pek sevdikleri kumpiri yemek ve hasret gidermek amacıyla Ortaköy’e doğru ilerliyorlar. Takside anlatmaya başlıyor. “Maşallah deyin valla çok iyi gidiyor O.’la. ama bu ara iş çıkışlarında beni almaya gelmiyor o yüzden biraz zor oluyor eve dönmek falan”
“Aaa, niye gelmiyor ne ayıp, sen zaten yeni başlamadın mı o şubeye? Tanımadığın etmediğin adamlar, hem semti bilmezsin falan”
“Yok yok eve yürüyerek 20 dakka falan bizim şube. O da gelemeyince mecburen taksiyle gidiyorum sabah akşam”
“E 2 dakkalık yol madem niye seni işten alıp-bırakmıyor”
“Şekerim şimdi ben işe yeni başladım ya, 'ay yapamadım, ay bu neydi, ay beceremedim' deyince bütün şube başıma toplanıyor, benim elimdeki iş 10 dakkada bitiveriyor. Şimdi bu her akşam beni gelip alsa ters ters bakacak şubedeki çocuklara, çocuklarda buna. Ertesi gün haliyle kimse benimle ilgilenmeyecek ne gerek var, atlarım taksiye”
“Eeööö bi’şi sorucam, sen bu adama 'sakın gelip beni işten alma' deyince işkillenmedi mi hiç, malum her yere seni o getirip götürüyor ya?”
“Yok ayol söyledim ona da. İdare et biraz dedim. O da uğramıyor şimdilik. Ama zırt pırt arıyor her an telefondayım böyle giderse kuşkulanmaya başlayacaklar”
“Nası yani, hiç tepki vermedi mi, sen durumu anlatınca?!?!?!”
“Ya bozuldu biraz tabi ama ben aldım onun gazını. Daha ilk günden işe sevgilimle mi gideyim şekerim şubenin yarısı erkek!”


Bu iki olayı benim oturup etraflıca incelemem gerekiyor. Hatta gerekirse altını çizip anlamadığım noktaları esas kızlara bi’kez daha sorup iyice özümsemeliyim bu durumu. Nasıl yapacağım bilmiyorum ama yapacağım . aha yazdım buraya. Ben de böyle olacağım ulan bundan sonra. Manyak mıyım ben bugüne kadar adamları besle büyüt, okut, mezun et, asker et, işlerini kur, sonra seni terk edip böyle hatunlarla birlikte olsunlar. Yok öyle yağma bundan sonra. Ha ben bu örnek olaylardaki hatunların ikisini de severim. Hatta ikincisini pek çok severim. Sevgilisini de yakinen tanırım. O. bizim bu kızı ayartıcam diye tam 3 sene peşinden koştu. Araya şehirler falan girdi, işler biraz uzadı falan ama bu her fırsatı değerlendirdi o 3 yılda. Bizim kız da süründürdü de süründürdü. Şimdi çocuk hem master yapıyor, hem bir dış ticaret firmasında gece yarılarına kadar çalışıyor, hem bir yayınevine çeviri işleri yapıyor hem de kızımzın şoförlüğü asli görevi. Ve bildiğim kadarıyla etliye sütlüye karıştığı da yok. Zaten bunca işin arasında ikinci bir hatun sıkıştırmak gerçekten maharet ister.

İlk olaydaki esas oğlanla ise bahsettiğim kavganın 2 gün sonrasında tanıştım. Allah nazarlardan korusun can ciğer kuzu sarması şeklinde oturuyorlardı karşımda. Hele bizim kızla tanışma hikâyelerini bir anlatışı vardı ki, kazık kadar adamın gözleri parlıyordu valla. Ben sevgilime daha 2 gün önce “aptal! Aptal!” diye hem de sokak ortasında hönküre hönküre bağıracağım, “ben hayatımda beni Kadıköy’den Moda’ya yürütecek adam istemiyorum, defol git” diye suratına telefon kapatacağım ve adam benimle ilk kez tanıştığı insanların yanında yapışık ikiz gibi oturacak, ice tea isteyince nestea getiren garsonu azara boğacak. Ütopya dedikleri böyle bi’şey sanırsam.



Yok yani tahayyül edemiyorum. Ben bi’kere adam özellikle “seni alacağım, seni ben bırakacağım” vb. demediyse her yere kendim gider gelirim. Nedir yani, taksi var, otobüs, minibüs, vapur, dolmuş zibilyon tane seçenek var. İkincisi ben Bahariye’de olacağım ve Moda da beni bekleyen adamı arayıp “gel beni al diyeceğim.” Yok artık, Kadıköy-Moda arası, akşam saatleri, günlerden Salı, adam köprü trafiğinden anca atmış kendini oraya, muhtemelen 2 saat otopark aramış ve ben Bahariye’deyim. Ya benim sevgilim bana bu durumda, “yerinden hiç kıpırdama ben seni almak için kalkıyorum” dese bile yerinden kaldırmam ki. Hala yolda olsa bi’derece. Ama adam hedefe varmış, oturmuş soluklanmış beni bekliyor. Onu 300 metre yol için tekrar otopark mafyasıyla, akşam trafiğiyle muhatap etmenin ne manası var. Bak şimdi düşünürken bile içlendim. Tıngır mıngır giderim moda’ya, hatta ona görünmeden hop uğrarım tuvalete, aynada bir ruj tazelerim, iki allık hafif bronzundan, iki fıs fıs en sevdiği parfümden, sonra gider arkasından sarılır öperim “ne yiyoruz?” diye.


Evet evet var ben de bir manyaklık kesin. Şu akşam yemeğini mesela hayalimde mutlu mesut bir geceye bağladım iki dakikada. Ama n’oluyor, adamı böyle iyiye rahata alıştırıyorsun. Sonra… Sonrası yalnızlık işte. Aha bu örnek iki ilişkide 3 yılı devirmiş çoktan. Benim yalnızlığım 3 yılı bulacak neredeyse. Yuh bana. Oha yalnız dumur oldum. 3 yıl oldu mu lan benim sevgilim, eski sevgili olalı. Bi Dakka şimdi 2006 mayısı sonra 2006 kasımı, kasım mı ekim miydi ya? Neyse ohh. Daha 2 yıl olmamış, olmuşta olmamış yani. Çüş bana. Naptım ben 2 yıldır ya armut mu topluyordum.


—Kızım sen ayvayı yemişin ne armutu?
—Boş durmadık herhalde yavrum, girişimlerimiz oldu yanee
—Hııııı, gördük hepsini. Sen mi giriştin sana mı giriştiler orası tartışılır tabi
—Sus gir içeri, ben ders çalışacağım şimdi. Önce 3 derste “sevgiliye nasıl şoför muamelesi yapılır?”, sonra laboratuar uygulamalı “sevgili Salı pazarına nasıl götürülür, gıkı çıkmadan nasıl geri getirilir?” Evet, evet yapacağım azimliyim.

Read more...

Salı, Temmuz 22, 2008

huzursuz yeşil

—Hayır!
—Sana inanmıyorum
—Gerçeği mi söylememi istiyorsun, senin duymak istediklerini mi?
—Elbette gerçeği duymak istiyorum
—Hayır, onunla yatmadım! Bunu yapmayı isterdim ama ona her bakışımda seni görüyordum. Ve sen olmadığını bile bile bunu yapamazdım. Yapmadım da.
—Ben…
—Sen kimsin? Nesin benim hayatımda söyler misin? Ne hakla soruyorsun bunları bana, ne sıfatla soruyorsun. Kimsin sen, neyim ben senin hayatında
—Sen benim…
—Ben senin hiçbir şeyin değilim, “aşığım, seviyorum” değil “seni istiyorum” dedim ben sana. Gel gir hayatıma, sorularıma cevap ol, benim ol, benimle ol dedim sana. Yolun açık olsun diyen sen değil miydin, hep böyle kal diyen sen değil miydin, daha büyük mutlulukları hak ediyorsun zırvalıklarını kusmadın mı bana… Şimdi karşıma geçmiş neyi sorguluyorsun.
—Ben seni…
—Sen beni sevmedin, istemedin, özlemedin, düşünmedin, arzulamadın. Ben seni diye başlayan bir cümleyi tamamlayacak hiçbir yüklemin yok senin. Şimdi çık-git buradan, evimden, hayatımdan, aklımdan, kalbimden, tenimden çek ellerini, dokunma bana.
—Haklıs…
—Haklıyım evet! Lanet olsun ki haklıyım. O yüzden hemen şimdi git buradan. Bir daha asla çıkma karşıma, ben senin hiçbir şeyin olamadım madem, bende daha fazla yer işgal etmeden git artık!

Boğazındaki düğümü yutmaya uğraşır, beceremez. Göz göze gelmeden kapıyı açar, diğer eliyle dışarıyı işaret eder. Tam kapıda; “Hiçlik bazen daha çok şeydir şu hayatta…” dediğini duyar. Bakmaz ondan yana. Hızla çarpar kapıyı. Duvarları inler evin. Sesleri dinler. Önce asansör kapısı açılıp kapanır. Zemine gelince belli belirsiz bir ikaz öter. Tekrar açılıp kapanır asansör kapısı. Apartmanın kapısı çarpmaz bir türlü. Bekler. Eli kapıya gider. Hızla döner arkasını. Arka odanın penceresine yaslanır, çarpışan bulutları, bir türlü yağamayan yağmurun gürültüsünü izler. Bir şiir gelir aklına nereden geldiğini bilmez, bilmek istemez…


pencereyi kapama
gök dolabilir içeri
sen neyi görebilirsin
ıslak bir bulutun ağışını mı

pencereyi kapama
kuş dolabilir içeri
sen neyi taşıyabilirsin
kırık bir dalın yükünü mü

Pencereyi aç
soluğun çıksın dışarı
sen büyütmedin mi ciğerinde onu
Kokusu hayatı yıkasın diye

Pencereyi aç
sesin sarsın dünyayı
duyulur elbet ta ötelerden
Yürek kendini tanır


Arkadaş Zekai ÖZGER/
PENCERE

Read more...

Pazar, Temmuz 20, 2008

cevapsız saRı

“Onunla yattın mı?”

Evet’i duymak için sorulmamış mıdır zaten bu soru?

İnsan neden kendi kendini acıtmak ister? Eliyle deşer kurcalar yaraları, kanatır, acıtır daha çok.

Hayır’sa cevap inanır mı? Hayırsa cevap, sorulan nasıl tamir eder kırılan parçalarını? Kumdan kalelere dalga vurunca tamiri olur mu sanki? Baştan başlamaya var mıdır mecali?

Cevabı önemli mi? Aklına düşmüşse bu soru yetmez mi, bitmez mi zaten?





dibine not: Soruları arka arkaya dizince ne hikâye oluyor, ne deneyim, sadece soru oluyor, sadece merak oluyor. Yaşamadıklarını bilmediklerini merak etmiş oluyor. Fazlasını aramamak lazım, kurcalamamak ve hatta fazla soru sormamak lazım.

Ne kadar çok soru varsa o kadar çok yalan oluyor. Çünkü sorular sordukça yalanlar dinliyorsun karşılığında, cevaplar artık nadir antika parçalar gibi.
O yüzden işte; “sana yalan söylenmesini istemiyorsan fazla soru sormamalısın.”
O yüzden işte; “gel cevap ol sorularıma” dedikçe kaybediyorsun, üzülüyorsun, acıyorsun, acınıyorsun.

Read more...

Pazar, Temmuz 06, 2008

kızgın siyah

Bunları yazmalı mı, yazıp unutulmaz kılmalı mı emin değilim. Ama böyle şeyler unutuldukça daha kötü oluyor sanırım. En azından bu yaşımda neler düşündüğümü unutmayayım ki, yarın öbür gün benim başıma gelirse bunlar (Allah korusun) sineye çekmemem gerektiğini kendim kendime hatırlatmış olayım. Çünkü dayak yemek sineye çekilecek bir olay değil. Koşullar ne olursa olsun çekilmemeli.

Bu ülkede neredeyse içselleştirilmiş aile içi şiddet. İnsanların gıkı çıkmıyor. Öyle ki benim ilk tepkim “o kadar bağırış çağırış esnasında bir allah’ın kulu polis çağırmamış mı” olurken, annemin ki “salak kız kocan madem sinirli neden eve geri çağırıyorsun, bırak dışarıda sinirini atsın gelsin sonra oturup konuşursunuz” oluyor. Anneme dönüp “gel oturalım konuşalım diye eve geri çağırmış olması dayak yemesini mi gerektirir” kavgasına girecek halim yok. Zaten bütün apartman nefesini tutup bağırışları dinlediğine göre böyle bir laf etmem de çok anlamsız kalacak. Herkes ‘neden olmuş’, ‘M. kocasına ne demişte sinirlendirmiş’, ‘hayret aslında Y. aklı başında bir adammış’ derdinde. Ben göremedim, görmeye de takatim yetmezdi zaten söylediklerine göre M. Ablanın gözü mosmormuş, dudağı patlamış. Artık nereye vurduysaymış. Nereye vurdusu var mı, adam Allah ne verdiyse dalmış demek ki kadına, hastaneye gitmiş mi diyorum, rapor alıp karakola bildirmiş mi diyorum, birazdan kız kardeşi gelecekmiş onunla gidermiş belki diyorlar. Birazdanı var mı bu işin, evde olsa ben tutup götüreceğim kolundan. Neredeyse sinirden ağlayacağım. “Çocuklar nerede?” diyorum. 2 tane canavar gibi erkek evlatları var. “Onları getirin bari buraya” diyorum. Hiçbir çocuğun o halde görmemesi gerek annesini çünkü. Ben çok küçükken bir kez babamın annemin üstüne yürüdüğünü gördüm de, kavgalarını unutup aylarca benimle uğraştılar, çocuk bizim yüzümüzden travma geçiriyor diye. Kaldı ki tekme tokat dayak yemiş bir annenin kan revan içindeki dağılmış suratı ve bunu rol model bildikleri babanın yapması. Ve annenin bunu sineye çekmesi. “40 yılın başı oluyor zaten alkollüydü” deyip aynı adamla yaşamaya devam etmesi. Çocuklarda normal sanıyorlar bu durumu, yıllar sonra kendileri de yapmaktan çekinmiyorlar.

Neyse ki M. Ablanın kardeşleri geliyor, hastaneye gidip rapor alıyorlar, kadını görmeye gerçekten cesaret edemiyorum. Bütün apartman evlerine toplanmış zaten. Öğreniyorum ki, dayak yediği sırada evde M ablanın arkadaşları da varmış. “Bir kişi bile aramamış mı polisi?” diyorum. Arkadaşlarının gözü önünde yüzü gözü darmadağın olmuş kadının. Nasıl bir olay bu böyle? Onlar nasıl arkadaş, o adam nasıl bir koca? Bir adam niye döver bir kadını? Nasıl bir iğrençlik bu kendinden zayıf birinin yüzünü gözünü dağıtana kadar dövmek? Hayır tokadı anlayabilirim belki, yani şöyle anlarım, bir an sinirle refleks gibi savurursun, kendimi kontrol edemedim dersin belki… Ama yerlere düşmüş çığlık çığlığa bağıran bir kadına tekmeler savurmak nedir?

Ben bugüne dek bir tokat bile yemedim. Hiç kimseden, ailem, öğretmenlerim, sevgilim, hiç kimse. Şahit de olmadım. İnsanlar durmuş izlerken sokağın ortasında gördüğüm kadınların bile yanına koştum kurtarmak için, başıma bir iş gelecek bir gün biliyorum. Ama benim anlayabileceğim, tolare edebileceğim bi’şey değil tokat-dayak!
Bugüne kadar büyük konuştuğum her şey başıma geldi. Neyi hayatta yapmam dediysem yaptım, nereye mümkün değil gitmem dediysem gittim, üstüne para verseler panasonic telefon kullanmam dedim, ilk telefonum panasonic’ti. Öyle saçma sapan şeylerde bile tükürdüğümü yaladım. O yüzden bunları düşünürken bile korkuyorum aslında. Bir tokat yediğimi düşünemiyorum bile. Bi’kere insan önce kendisini, sonra sevgilisini-kocasını tanımalı, söylenen sözlerin kontrolden çıktığını fark ettiği anda susmalı, susturmalı. “kavgada söylenmez” diye bir laf vardır, sarhoşluk hali gibidir öfke hali bence. Kavgada söylediyse, fenadır, ohadır! Kırar, acıtır, incitir, “demek ki aslında böyle düşünüyormuş” dedirtir, ağlatır kavgada söylenenler. Ama eğer cümlelerine akıtamadıysa bir insan öfkesini… Yok arkadaş, duvara iki vazo fırlatırsın, en sevdiği porselen takımını Ziynet Sali edasıyla parçalarsın, yüz milyonlar yatırdığı kremlerini-makyaj malzemelerini-kıyafetleri camdan dışarı fırlatırsın, arabasının üstüne kocaman bir kaya fırlatırsın…
Komik mi? Barışırsan gülerek hatırlarsın, barışmazsan “hakim bey, şerefsiz 133 taksitle aldığım lancome kremlerimi 5 kat aşağı fırlattı” der tek celsede boşanırsın.

Ama bu ülkede bu tip boşanmalar ütopik tabi. Ben “ilk tokatta bırakır giderim” dedikçe, ‘kazın ayağı öyle değil’ diyorlar hep bir ağızdan. “Benim için öyle” diyorum en savaşçı sesimle. “kimse omzumdan geri iteklemedi bugüne kadar, tokat neymiş” diyorum. Dahasını yazmaya bile korkuyorum açıkçası. Çocuk faktörü, aşk faktörü, para faktörü bu fikirlerimi değiştirir bir gün diye çok korkuyorum hem de.

M. abladan geliyor annem soruyorum nasıl diye? Erkek kardeşi evde, Y. eve gelmeye kalkarsa haddini bildirecekmiş güya diyor. Üzülmüş belli. Anneannem de bizde bugünlerde o da soruyor “ne olmuş?” diye. “Y. büyük oğlanı alıp annesinin evine gitmiş Pazar sabahı, M.yle ufaklık gitmemiş. Y.nin annesi orada M. hakkında oğlunu doldurmuş(?) Y. bir hışım eve gelmiş, çocukları bahçeye yollamış, kavga etmeye başlamışlar. Y. basıp gitmiş. Sonra M. onu eve geri çağırmış, ‘bak annenin anlattığı olay sırasında benim bu arkadaşlarımda yanımdaydı onlardan dinle neler olduğunu’ demiş.” Hikâyenin aslını öğrendikçe midem bulanıyor daha çok. Sonuna kadar dinlemiyorum bile, birleştirdiğim parçalar bana yeterde artar.
Cep telefonumdan 155i arayıp çalmadan kapatıyorum. Tuş kilidini kaldırıyorum. Sadece kendimi gerçekten güvende hissetmediğim zamanlarda yaparım zannediyordum bunu. Son aranana 155i ve o esnada bana ulaşabilecek en yakın kişiyi ayarlayıp (baba-sevgili-ev arkadaşı) telefonu sıkı sıkı tutarak ilerlerdim hep. Bu gecede aynısını yapıyorum. 155ten başka yedek numara yok son aranan listesinde üstelik. En ufak gürültüde önce polisi arayıp, sonra aşağı fırlayacağımı biliyorum bu gece. Gecelik yerine pijama giyip yatağa gidiyorum…


Read more...

Salı, Mart 18, 2008

mim'li laciveRt

Ağlıyordu ama sinirinden mi üzüntüsünden mi kendi de bilmiyordu. Hiç ihtimal vermiyordu böyle olabileceğine. Aklının ucundan bile geçmemişti. Her şeye inanırdı da buna inanamazdı. Herkes olabilirdi de, o olamazdı. Olmamalıydı.

Motorun sesini duydu birden. Hep yaptığı gibi arabasına atmıştı kendini, farkında bile değildi yola çıktığının. Hafiften yağmur çiseliyordu. “Şu kayganlaşan yolda kaybetsem kontrolü, 8 takla atsam yok 8 çift, uğursuz gelir, 9 takla atsam. Gazetelerin üçüncü sayfasında ‘bu arabadan sağ çıktı’ diye haberler yapsalar hakkımda” diye düşündü. Ölürse minicik bir köşede geçip giderdi adı. Haber değeri bile olmazdı belki. O yüzden kurtulması lazımdı.

Ceplerine baktı. Telefonunu üst cebine koymuş olmalıydı ama yoktu. Kotunun cebini kontrol etmek istedi. Sol ayağından destek alıp elini arkaya götürdü. Cebinden buruşuk bir kartvizit çıkardı. Araba hafiften sola kaymıştı. Hatta neredeyse bariyerlere çarpıyordu. Arabayı toparladı. Ama cebindeki kartı bulunca kendisi daha çok dağılmıştı. “3. sayfadaki yerimi büyütmek istiyorsam emniyet kemeri takmalıyım” dedi kendi kendine. Kendi kendine bu kadar uzun cümleler kurmamalıydı insan. “kemeri takmalıyım” falan demeliydi en fazla. O gece verdiği telefon numarasıydı bu. Ne kadarda aptaldı. Gözünün önünde olup bitmişti her şey. Bitmiş miydi acaba?

Yağmur giderek hızlanmıştı. Sol elini cama, başını sol eline dayamıştı. Sileceklerin sesine hıçkırıkları karışmıştı. “lanet olsun” dedi ve bıraktı direksiyonu. Radyoyu açtı. Belli belirsiz gülümsedi gitarın tıngırtısını duyunca. 5 dakika 10 saniye boyunca dinledi şarkıyı. Gözyaşları hızlandı, yağmur hızlandı, otomobil hızlandı dinledikçe.
“what can i possibly say?” diye tekrar etti kendi kendine.

Torpidoda mendil bulmaya çalışıyordu artık. Yüzünü gözünü temizleyip ilk benzinlikte duracaktı. Sonra o şarkıyla irkildi. Radyodan geliyor olmalıydı ses. Bir an kesildi sonra baştan başladı. Demek ki telefonu çalıyordu. Mümkün olamazdı. Arayamazdı. İmkansızdı.

Ses derinlerden geliyordu, arka koltuğa bakmaya çalıştı kemeri engel oldu. Sinirle açtı klipsi. Başını çevirdi, ışık gözünü almıştı. Uzunca bir korna ve büyükçe bir gürültüydü son hatırladığı...





Buzcevheri'nin yolladığı mim sayesinde yazıldı bu zımbırtı efenim. Dedi ki kendisi "kısa bir hikaye, senaryo kurgu yazınız". Oturup yazmaya başladım, yazdıklarımın başını-sonunu bi'yere bağlayamayınca azıcık gezintiye çıktım bloglar arasında bir de baktım ki Ümit'de mimlemiş beni. O da demişki "55 kelimeyi aşmasın hikayeleriniz". Her ikisini de ayrı ayrı yazmak isterdim niyetim de buydu ancak beni mazur görmelerini ve bu hikayeyi her ikisinin pasına da cevap olarak kabul etmelerini rica ediyorum.

Ben de Tuğçe'nin, Gregor Samsa'nın, Kırmızı'nın, Gülçin'in (bu mimle sizi daha önce mimlemediler biliyorum, bu sefer doğru pas attım =), Berrin'in (senin attığın pas da aklımda, yazacağımdır) ve de Rehavet'in hikayelerini okumak isterim. Yazmak isterlerse elbette.
ister 55 kelimeyle sınırlı, ister kendi hayal güçleriyle...
üç noktası kondu, firefox sekmesi değiştirildi ve kendini doğruluyan kehanet oldu bir anda yazdıklarım. aynı adamla aynı pozisyonda karşılaşıp aynı gölü ikinci kez yedim. mutluyum huzurluyum. aptalım.

Read more...

Pazar, Şubat 10, 2008

boRdo-beyaz-mavi



Paylaşmayacaktım aslında bu şarkıyı, kendime saklayacaktım. “Sezen'den herkes biliyor nasılsa, Sertap'ın söylediğini bilmeyenlerde kusur kalsın” demiştim. "Ben sevgilimin kulağına fısıldarım usul usul" demiştim. Sonra fark ettim ki saçmalıyorum. Kendim çalıp, kendim söyleyemeyeceğime e turşusunu da kuramayacağıma göre çalalım eğlenelim. Hem sevgililer günü yaklaşıyor. Sevgilisi olanlar ayrı olmayanlar ayrı dertlenmiş vaziyette. Cümle âleme güzel bir şarkı tüyosu vereyim de kırk yılın başı bir işe yarayalım şu güncede. Hatta şarkıyla kalmıyorum hediye olayını da çözüyorum buradan: “Kar tanesi” Evet efenim bu yıl sevgilimize bi’zahmet “kar tanesi” hediye ediyoruz. Nereden bulur, nasıl temin eder, ne şekle sokarsınız orası hayal gücünüze kalmış. Ama sevdiceğe “eşsizsin” demenin daha güzel bir yolu olamaz bence.

Ben benimkini kolye şeklinde hayal ettim. Hatta az-biraz gümüşçü kuyumcu da bakındım. Fikri duyanın gözleri parladı ama şimdilik bulamadım. Bulana kadar maaşı bitirmezsem alacağımdır. Ama kolye fikrimi çalmayınızdır.

Eh Pazar Pazar bu kadar bu kadar amme hizmeti çok bile. Şimdi benim çözmem gereken çok mühim sorunlar var. Tırnaklarımı biraz kısaltıp kırmızı oje mi sürsem yoksa böyle cadı gibi uzun uzun kalsınlar da kireç beyazı ya da bordo oje mi sürsem? Fena halde kafamı kurcalıyor bu soru. Hemen akabinde seçilmiş olan oje rengine uygun gömlek ve pantolon ve aksesuar ve iç çamaşırı ve çorap ve ayakkabı zımbırtılarının seçilmesi, ilgili parçaların ütülenmesi ve giyilmeye hazır bir şekilde koltuğa dizilmesi gerekiyor...Off bunca sorun, bunca çile çekilir mi be?!

Read more...

Pazar, Aralık 30, 2007

Çocukların ebeveynlerinin evliliğine ilişkin boşanma davası açma hakkı olmalı. Evet olmalı.

Read more...

Pazar, Aralık 09, 2007

biR pazaRlama unsuRu olaRak "aşk"

Aşkın reklamı da böyle oluyor demek ki.



Ben daha çok haber sitelerinde rastlıyordum bu tip reklamlara. Siz de görmüşsünüzdür mutlaka altı çift çizgili otomobil, banka vb. sözcükleri. Fareyi üzerine getirince yukarıda ki gibi bir görüntü çıkıyor, tıklayınca da hop reklamı veren internet sitesine ışınlanıyorsunuz falan.

Bu görüntüye bugün karakutu.com da gezinirken rastladım. Büyük hayal kırıklığına uğradım açıkçası. "Aşk"ın reklam için anahtar sözcük olması bir yana, ona doğru yaklaşınca çıkan o 5 taş yüzük hakkaten sinir bozucu. Bu mudur yani aşk? Tek taş, 5 taş, çok taş mıdır? Taş mıdır? İlla meta mıdır yani?

Reklam aşklarına alışmıştık da, aşkın reklamı olmadı yahu..


Read more...

Salı, Kasım 27, 2007

keskin laciveRt

Şarabı dudağımdan içmeden SEVGİLİM,
Birlikte en az bir gece sabahlamadan ARKADAŞIM,
Onun derdiyle oturup ağlamadan DOSTUM
olamaz hiç kimse.


Bunu dün akşam insanlar “eski kaşardan tost, eski sevgiliden arkadaş, eski kocadan sucuklu yumurta olur mu?” konulu muhabbetlerinin tam ortasında bana dönüp “sen çok sessiz kaldın ne düşünüyorsun bu konuda?” dediklerinde söylemek istedim aslında. Ama daha ilk cümlenin sonunda sesli harflerden mütevellit bir “AaaaOoooo” ünlemi ile tepki vereceklerini bildiğimden gülümseyip, “sizleri dinliyorum dikkatle, oldukça ilginç fikirler var, mesela....” diyerek topu o ilginç fikirlerden birinin sahibine geri attım.

Sonra gece yattım düşündüm. Ölçtüm biçtim tarttım ve yaptığım segmentasyonun %100 doğru olduğuna kanaat getirdim. Sadece ilk cümle için bir istisnam var. Ancak ve ancak hayatında hiç içki içmemiş bir adam değiştirebilir sevgili tanımımı. Eğer bu yaşına kadar bir kez bile içmediyse, amenna. Ama içkiyi bırakmış birisi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ne yazık ki. Sen benden önce mumlu, şömineli sofralarda eski sevgilinle kadeh kaldırıcan, yılbaşı gecelerinde şampanyalar patlatıcan, parasız zamanlarda sahilde bira şişelerinin dibine vurucan, bana gelince “içkiyi bıraktım.” Yok öyle yağma! Madem benim geçmişimle ilgili merakların var senin, benim de olayım budur. “
Bizde böyle bundan sonra”

Sabahlamak mevzuda mühim, geceyi güne teslim etmeden, sabah ezanının huzur veren makamını dinlemeden ve asıl olarak zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmadan, saatlerce ve saatlerce sohbetler edemiyorsak, hele “
sessizliği paylaşamıyorsak” biz arkadaş değil de tanıdık, ahbap falan olabiliriz seninle.

Arkadaş dediğin adı üstünde savaşta bile sırtını verebileceğin insandır. Bir de en zor en sıkıntılı zamanlarda yanında olur, dost olur, güç verir, seni ayakta tutmaya çalışır. Ama bir an gelir, sanki dünya durur, bütün çözümler tükenir, kelimeler kifayetsizdir artık. O an işte, o'nun derdi benim derdim olur, oturup ağlarız baş başa. Belki de mutluluktan ağlarız. Uzun zamandır beklediğiniz haberi vermek için arar, '3179' der, 'neeee, yaşasın!' diye bir çığlık atar ve ağlamaya başlarım. Onun mutluluğu benim mutluluğundur o anda. Ötesi berisi, bundan sonra ne olacağı, nasıl çözüm bulunacağı mühim değildir, derdi derdim, mutluluğu mutluluğumdur. Dostumdur.

Read more...

Cuma, Kasım 23, 2007

çok mavi, hiç kıRmızı

Yazmak lazım,

Bu günlerde saçma sapan bir tempo içindeyim. Plaza insanı olmak nasıl acayip bi’şeymiş çoktan unutmuşum. Ayak uydurmak epey vaktimi alacak. Şimdi bir anlatmaya başlasam var ya, ohoooo. O yüzden kısa kısa geçeyim istiyorum.

Bi’kere bir günüm diğerine uymuyor. Bir gün diyorum ki “kızım gül bahçeleri varken neden yol kenarında çalı olmayı seçtin, salak mısın, ne işin var burada” ertesi sabah kalkıyorum ve “yolun kenarındaki çalı bile olsam burada kendi bahçemi yeşertebilirim, bunu yapabilecek kapasiteye, cesarete ve azme sahibim.” diyorum. Sonra yine ertesi gün oluyor 20 yıldır aynı işi yapan memurlar gibi giyinip, serviste uyuyup, işyerinde makyaj yapıp bilgisayarın başına geçiyorum. Fena!

Ah sahi kendimle ilgili çok önemli bi’şey fark ettim. Yeni insan tanımaya tahammülüm kalmamış benim. Yok pardon böyle değil. Tam olarak şöyle; kendimi anlatmaya, tanıtmaya takatim yok benim. Sürekli bir tanışma hali söz konusu ya bugünlerde, ondandır belki de. Gerçi o tanışmalara özel 3-5 cümlelik bir özgeçmiş var ezberimde, ısıtıp ısıtıp koyuyorum önlerine. Yalnız öğle yemeklerinde, molalarda falan uzun uzun anlatmaya başlıyor ya insanlar kendilerini... Dinliyorum elbette hepsini, yeni hayatlar tanımak, yeni bakış açıları keşfetmek (ki dürüst olmak gerekirse çoğu “normal” insanlar, yeni bi’şey pek çıkmıyor) fikri her zaman cazibesini koruyor benim için. Amma velâkin iş bana gelince, o deli saçması fikirlerimi ortaya döküp, beni daha birkaç saattir “tanıyan” insanlar tarafından soru bombardımanına tutulunca, da-ya-na-mı-yorum! Kısa cümleler kuruyorum, “yok artık daha neler” bakışlarını, uzun cümleler kurup ifade etmeye çalışıyorum “seni TDK mı yolladı, normal sözcükler kullansana” bakışlarını takıyorlar. Evet farkındayım şu anda onları yargılıyorum. Ama inanın bana, benim onların hayat hikâyelerini dinlemek için ayırdığım vaktin, 3te 1ini bana ayırmadan, notumu verdi çoğu: Ukala! Ya da “çokbilmiş” Mesela “Filozof musun sen kızım, yaşa işte?” diyenler var aralarında.

Umurumda mı? Değil elbette! Kimse beni sevmek zorunda değil, ben de kimseye kendimi açıklamak için harcayamam mesaimi zaten.

Bu durumdan çıkardığım asıl elim sonuç şudur ki; ben bu saatten sonra karşıma çıkacak “adam” için de böyle uzun uzun kendimi anlatma seanslarına kesinlikle vakit ayıramam. Ey Eros, sözüm sana, atacaksan eğer sihirli oklarından birini bana, rica ederim kendimi tanıtmaya uğraşmayacağım birisine saplansın diğeri de! Ex’ten next olmayacağını (adımdan daha iyi) biliyorum. Sadece beni az-çok bilen, anlamak/tanımak için vakit harcamış olanlardan birine gidiversin o ok bunu istiyorum senden. Gaz ve toz bulutundan başlarsak işe, ben big bang’e gelemeden terk ederim ortamı... Daha önce* bunu bi’kez denemeye kalkıştım, farklı sebeplerden beceremedim ama bugünlerde tam da bunları yaşadıktan sonra hakkaten hiç güvenim kalmadı bu konuda kendime. Ya da bilemiyorum aşk zaten böyle bi’şey değildi, küçük hesaplarla uğraştırmazdı, gelirdi, aklını alır giderdi falan sanki. Hayal meyal bi’şeyler var hafızamda ama emin olamadım. Alooooooo Eros!!! Kime diyorum şu benim sayfayı bi’refresh yapsan!


ama konuyu dağıtmadan....

Read more...

Cumartesi, Kasım 17, 2007

love stoRy



Hani sabah uyanırsın, senin dersin ondan öncedir ya da onun izinli olduğu bir cumartesi sen çalışıyorsundur. Sessizce hazırlanırsın odanın içinde, giyinir makyajını yaparsın. En son iki parfüm fısfıslarsın. Kokunu duyar duymaz, yarım yamalak açar gözlerini. “Çıkıyor musun?” diye homurdanır ya da “saat kaç?”tır en uzun cümlesi. Elinin bileğiyle birleşen tombul kısmıyla gözünü ovuşturmaktadır, hafifçe gerinince ayağı çıkıverir yorganın kenarından. “Çıkıyorum canım, hadi sen benim yerime de rüya gör” dersin. O çocuk adamla her sabah uyanabilirmişsin gibi gelir o an. Sanki “gel” dese, sonsuza dek gidersin onunla. Tek kolunu zor bela havaya kaldırıp “gel buraya” der. Başının üstündeki hayal bulutunu üfleyip gerçek hayata dönersin hemen. “Bak makyajımı yeni yaptım, şapur şupur öpmek yok” uzun uzadıya kızacak kadar açılmamıştır uykusu henüz “geeeel!!!” Gidersin. Onun bedeni hiç soğuk gelmez ya sana, sıcacıktır yine; uykunun sıcağı vardır teninde. Senin söylediklerine inat, öpülmedik yer bırakmaz yüzünde, inadına ıslak ıslak öper. “Heeey geç kalacağım şimdi, tamam” deyip kaçarsın. “Sürme şu fondöteni yaavv” diye çıkışacak olur.

“İyi de ben fondöten sürmem ki sevgilim”
“Neyse işte yağlı boya gibi”
“Ne demek yağlı boya gibi ben o kadar kötü mü makyaj yapıyorum”

Uykusu açılmıştır bir kere cevap verir, sen de cevap verirsin, o yine cevap verir, sen yine cevap verirsin.

Servisi kaçırırsın, taksici “apla üstüne para versen girmem ben şimdi o trafiğe” der. Mecburen, kendini tarlada domates taşıyor zanneden bir traktör şoförünün kullandığı minibüse binersin. Kan ter içinde iş yerine/okula vardığında çoktan sinirden çıldırmışsındır. Amirine/hocana servisi neden kaçırdığını anlatmak zorundasındır. Seni bu duruma düşürdüğü için bir kat daha sinirlenir, bir kahve bile içemeden masanın başına oturursun.

Amaaan sevgilin mi var derdin var işte, bak güzelim sabahı ne hale getiriyor elin adamı. İyi böyle valla, makyajım bozulmadan, servisi kaçırmadan yaşayıp gidiyorum. Ohhh.

—Sen buna inandın mı şimdi?
—Olsun, akşam akşam güldüm iyi geldi.

Read more...

Çarşamba, Ekim 17, 2007

anılaRdaki kıRmızım

Anahtar Sözcükler: Yazmak ya da yazamamak, ucundan facebook, ilk aşk, çocukluk
Özet: Kendimden sıkıldım o yüzden yazamıyorum, ilk aşkımla görüştük içim kıpır kıpır ama O'na yeniden aşık olamam, yaşadığım en masum aşkın özeti.

Döndüm dedim ama günceme dönmeyi başaramadım henüz. Dedim ya, ben bile sıkıldım kendimden diye, hakikaten sıkıldım bu ölgün, baygın, karamsar hallerimden. Yazamayışımın asıl sebebi de bu sanırım. Yani tamam kişisel bir blog dedik, adını günce koyduk falan ama bir insan da bu kadar bayık olmaz, bu kadar şikâyet etmez ki kardeşim. Beğenmiyorsun madem hayatını harekete geç ve değiştir işte. Ne bu böyle yok bittim, dibe vurdum ben, yok tutunamadım doğduğum şehirlere, yok bağlarım çok güçlü bırakıp atamıyorum, yok ben hiç bi’yere ait değilim... ay yazarken bile sıkıntı geldi yine.

Yazamadığım için blog hareket gününü de kaçırdım. Bu yazıyı yazmadan önce, konuyla ilgili bi’şeyler karalıyım dedim, ortaokul sınavı kompozisyonlarıma benzedi, silip attım. Zaten sırıtıyor sanki böyle güncel şeyler yazdığımda, “bunları bırak ya, senden ne haber” tarzı geri dönüşler alıyorum çoğunda. Aslında “biR delinin güncesi” dediğimde daha şen şakrak en azından bugünkünden daha neşeli bi’şeyler ortaya çıkarmak fikri vardı aklımda. Geldiğim nokta ise: "bir delinin hezeyanları" oldu. Hatta taşınmayı düşünüyorum bu günceden. Şu wordpress yasağı olmasaydı şimdiye çoktan taşınmıştım ya, alternatif blog sağlayıcısı arayışlarım sürüyor. Ben “ha” dedin mi şu blogu bile oradan oraya taşıyamam, tipik detaycı kovayımdır ya çaktırmayın. Hele bu günlerde facebook olayına direnememiş, âlemlere dahil olmuşken hiç beceremem herhalde taşınma işini.
Aa ben size garip bir facebook hikâyesi anlatayım sahi. Yani benim için fazlasıyla garip. Yazayım siz de bana akıl verirsiniz belki. Efenim birlikte ip atladığım, seksek oynadığım, ilk kez serviste sağ arka cam kenarı kavgası yapığım arkadaşlarımı(n bazılarını) buldum ben de bu teknolojik icat sayesinde. Adının aşk olduğunu bilmeden her teneffüs öpmeye çalıştığım ilkokul aşkımı ve aşkın her halini (bilmeden de olsa) doya doya yaşadığım ilk aşkımı da buldum. Gerçi biz O'nunla kopmamıştık zaten görüşüyorduk arada ama feysbukta ortak arkadaşlarımızı bulunca muhabbetimiz aniden çoştu, hemen hergün görüşmeye, birbirimize baklava çikolata falan yollamaya başladık =) O’nunla yeniden görüşmek, yeni resimlerine bakıp “hiç değişmemişsin” demek, “sen de aynısın”ı duymak, buluşup saatlerce sohbet etmek nasıl iyi geldi anlatamam. Utanmasam yeniden âşık olacağım ilk aşkıma. Âşık olmak sorun değil, oluveririm iki dakkada da 10 yıl sonra onunla bir ilişki yaşamaya kalksak, beceremesek, tartışsak, ayrılsak... Düşünmesi bile korkunç! Tek güzel hatıramı ellerimle bozamam. Bunu kendime yapamam. O böylece dursun hayatımda, “öyle böyle değil ben seni çok sevdim” dediğimde utangaçça gülümseyen, gülüşü dünyalara bedel yakışıklı bir genç adam olarak kalsın orada. Hiç yaşlanmasın hatta. Yüzü hiç değişmemiş zaten. Hatları belirginleşmiş sadece; gözlerinin etrafı çizgilenmiş biraz, attığı kahkahaların izi dudaklarının kenarına yerleşmiş. Yakışıklı bir çocuktu o zamanlarda şimdi çok yakışıklı bir genç adam olmuş öylece kalsın hafızamda, ben bile dokunmayayım onun güzelliğine, masumiyetine isterim. Hayatımda unutulmaz olan ilk adama, tek aşkıma ihanet etmek gibi geliyor yeniden ondan hoşlanmak, ona âşık olmak. Hem beceremem ki bir daha öylesine delice sevmeyi onu.

Gördüğüm ilk gün âşık olmuştum o’na. İlk yıl aynı sınıfta değildik, sırf onunla aynı serviste diye arkadaş oldum bi’kızla. Sonra o kız en yakın arkadaşım oldu. 2. sınıfta kimlerin hangi sınıfta olduğunun belirlendiği gün en yakın arkadaşımın elini kıpkırmızı yapmıştım heyecandan, O’nun adı ve benim adım aynı sınıfta okunsun diye. Bugün bile gözümün önünde hocanın elinde liste sınıf mevcudunu okuduğu an. Ve 2. sene artık aynı sınıftaydık. Bir yıl boyunca sadece teneffüslerde görebildiğim aşkımı artık her gün, her an görebilecektim. İkincisi sınıfta devamsızlığımın aniden azalmasının, derslerimde bir anda kayda değer iyileşmeler görülmesinin sebebi o’dur. Kimse bilmez. O ikinci platonik yıla dair çok fazla hatıra yok zihnimde. Sanırım o sırada o da bir başka kızdan hoşlanıyordu, o yüzden silmişim o günleri.

Sonra 3. sınıfa başladık. O’ndan başka herkes biliyordu deli gibi âşık olduğumu herhalde. Onun yüzünden Fenerbahçeli bile olacaktım bir ara. Ama öyle fanatik Beşiktaşlı bir ekiptik ki bırakamadım takımımı. Zaten onunla maç konusunda atışması daha zevkli oluyordu. Daha fazla muhabbet ediyorduk farklı takımları tutunca =)

Orta son sınıfta kabak çiçeği gibi açılmaya başlamıştık. Okulu kırıp Bağdat caddesine kaçmalar, servis saatine yetişmek için taksicilere yalvarmalar. Bi’kere de sinemaya gitmiştik hep beraber, O’nunla okul dışında geçirdiğim ilk gün oydu galiba. Bize uzak oturuyordu, o yüzden ders çalışmak için falan buluşamamıştık hiç.

Sonra sıkıldım ben! “Eeeh be!” dedim “Yeter, 3 yıl oldu adam bana dönüp bakmıyor. Ömrüm boyunca onu bekleyemem ki.” En yakın arkadaşlarından biriyle çıkmaya(!) karar verdim, hatta mezuniyet zımbırtısına da o arkadaşıyla gidecektim. Bizim sınıftaki arkadaşları bu işe uygun olmadığından yan sınıfa haber yolladım. Servisteki özge’ye de “ne yap et, şu oğuz’la benim aramı yap” talimatı verdim. Kız kendine kendine ne yapacaksa, çocuk aklı işte. Neyse efenim, ben artık teneffüslerde direk yan sınıfa transfer oluyordum. Şans bu ya, Oğuz’da benimle ilgileniyor, patatesli ekmek, kola ısmarlıyor teneffüslerde, beni servise bırakıyor kendi öyle biniyor servise falan. Allah’ım nasıl mesudum, intikam alacağım ilk aşkımdan, hem de en yakın arkadaşıyla =D Aklım hala onda yani. Zaten biz oğuz’la gezerken bizi görüyor mu falan diye fır dönüyor gözlerim. O’nun da bi’yerlerden bizi gözetlediğini görünce rahatlıyorum, bir anda daha samimi davranmaya başlıyorum falan (kadın her yaşta kadın işte, o yıllarda taktik maktik nereden bileceğim, bunları bile yapıyordum işte) Sonra bir gün aşk meşk mevzularına geldi konu bahçede dolanırken. Kalbim yerinde fırlayacak, kesin çıkma teklif edecek bu çocuk bana ne cevap vereceğim diye düşünmeye başladım =D Ama bizimki nedense bi’anda benim ilk aşkımın ne kadar iyi, yakışıklı, efendi bir adam olduğundan bahsetmeye başladı. Eridim tabi iki dakikada, ‘ne alaka şimdi nereden çıktı O’ diye düşünmeden hiç, ben de oğuz’a katıldım. “Aa tabi, okuldaki en yakışıklı çocuklardan biri” , “bence de, bence de diğerleri gibi serseri değil”, “evet evet çok da düşünceli geçen gün ben hasta olup okula gelmeyince ‘nasılsın’ diye aradı beni.” Nihayet bunu söyleyince jetonum düştü. Yahu bu çocuk 3 senedir 3 kere aramadı son zamanlarda ödevdi, hastalıktı ne çok aradı evi!? Benden bu kadar onayı alan oğuz’da ortadan kayboldu bir anda. Ben kafam soru işaretleri dolu girdim derse. Ne dersi hiç bilmiyorum, bizim kızlarla mesajlaşıp durdum. Kâğıt fırlatırdık o zaman ya da elden ele yollardık notumuzu arkadaşın sırasına. Aradakilerden bir tanesi bile “bana ne lan” deyip yollamamazlık yapmaz ya da açıp bakmazdı notta ne yazdığına. Teneffüste hemen kızlar konseyi toplandı. Bu çocuk niye bana kendinden değil O’ndan bahsetmişti. O da bu aralar neden beni bu kadar çok aramıştı. Aa hatta geçenlerde sıra arkadaşım gelmeyince kendi kendine gelip benim yanıma oturmuştu!!! Sahi, benim beden dersinde soyunma odası nöbetçisi olduğum günde beni sorup durmamış mıydı kızlara!!!

Ertesi güne kalmadı herhalde ya da en fazla bir günde işte her şey çıktı ortaya. 2 yıllık platonik aşkım da (nihayet) bana âşık olmuştu! Hayatımda hiçbir söz onun aşkını itiraf edişi kadar heyecanlandırmadı herhalde beni. Kalbimin nasıl çarptığını şu an bile hatırlıyorum. Öyle bir soru sordu ki bana, cevabını verirsem o hiç bi’şey söylemeden bu işten sıyrılmış olacaktı! Oysa O’nun aşkını, O’nun bana olan aşkını, O’ndan duymak için canımı bile verebilirdim o yıllarda.

Sonra ilk aşkım, ilk kez elimi tuttu. İlk kez karşıya geçirmek ya da kalabalıkta kaybolmasın diye değil, elimin sıcağını elinde, kalbinde hissetmek için elimi tutmuştu birisi. İlk aşkım!

İlk kez “eve vardın mı?” diye servisten iner inmez arıyordu birisi beni, benim için kaygılanıyordu birisi. İlk aşkım!

Bana şarkılar dinletiyordu, “bugünüm sensiz geçti” diyordu Kenan Doğulu telefonun öbür ucundan bana, okula gitmediğim günlerde. Hatırlaması bile nasıl mutluluk veriyor insana!

Bunları benim yaşadığımı, hayal kurmadığımı, her birinin benim anılarım olduğunu bilmek, aynı insanla yeniden gülüşebilmek nasıl da güzel! Bunlar bile yeter sebep aşkın hala bi’yerlerde var olduğuna inanmaya. O çirkin, kalın kaşlı, üstelik tombiş halimle bile 2 yıl sonra da olsa sevildiğime göre, hala benim için umut olabileceğine inanmak bile güzel...

Ya ben bunları anlatmayacaktım ki! Bambaşka bir feysbuk hikâyem vardı, ne yapsam sizce diye fikrinizi almak istediğim, onu anlatacaktım. Nasıl geldim buraya kadar. Vay anasını. Peki şimdi ben bunu yayınlar mıyım, taslakta mı bırakırım acaba?

dibine not: Bunun kadar güzel kaç anı var ki şu günce de, yayınlarım tabi! ve hatta kıRmızı bile derim O'na.

Read more...

Perşembe, Ekim 04, 2007

seni özledim

Bazen (her zaman?) “seni seviyorum” kadar anlamlıdır “seni özledim.” Çünkü hiç kolay değildir araya başka şeyler karıştırmadan “seni özledim” demek, Türkçede her zaman vurgu yüklemden önceki sözcüğedir ya burada da "sen”dir vurgu. Ve “seni özledim” diyorsanız, bu cümle özlemden çok daha fazlasını ifade ediyordur aslında. Herhalde bu yüzden hep "özledim bee", "özlettin kendini", en iyi ihtimalle “özledim seni yahu” ile geçiştirilir özlemin ifadesi. Oysa “seni özledim” en az “seni seviyorum” kadar güçlü, etkili ve içtendir.

Özellikle erkek milleti mümkün değil kurmaz bu cümleyi. Hele erkek erkeğe söylenmesi söz konusu bile olamaz! Çünkü eşcinsel çağrışımlara sebep olduğu düşünülür nedense. (zamanında bununla ilgili bir araştırma okuduğuma yemin bile edebilirim ama kaynak gösteremiyorum maalesef.) E hal böyle olunca bir hatunun sevdiği adamın ağzından özlendiğini duyması biraz hayalci bir yaklaşım oluyor ister istemez. Normal hayatta kurmadığı bir cümleyi öyle çat diye kurmuyor hiç kimse. Oysa aynı adamlar her gün defalarca kez küfür ettikleri için yanlarında kimin olduğuna aldırmadan (çocuk, saygı duyulması gereken bir büyük, sevdiği kadın vb.) okkalı küfürler savurabiliyor.

Neyse sosyolojik tespitler yapmak değil niyetim. Bu yakınlarda hiç tahmin etmediğim iki kişi “seni özledim”e çok yakın ifadelerle konuşunca epey şaşırdım. Hem söyleyenlere şaşırdım, hem de söyleyişlerine. Biri ; “galiba seninle kavga etmeyi bile özledim” dedi, diğeri; “ (...dolayısıyla) seni özlediğimi fark ettim” dedi. Hoş her ikisi de çok değil 1-1,5 cümle sonra toparladılar durumu, “kop-gel artık valla özlettin”e, “hadi kızım artık yaaa özledik bee”ye dönüştü cümleler ustaca. “Seni özledim”in o buğulu güzelliği dağıldı gitti. Ben de normale döndüm hemen tabi, unutuverdim sihirli sözcükleri falan. Ama neden bilmiyorum yazmadan duramadım işte. Başka mecralara da yazmıştım vakt-i zamanında bu özlem mevzuunu, o yüzden herhalde güncemde de bununla ilgili bir kayıt bulunsun istedim.
Özlemin benim için sevginin mutlak göstergesi olduğunu, birini söyleyerek diğerini de ima ettiğimi, sözcüklerimi seçerken bunu aklımdan çıkarmamam gerektiğini kendime not düşmek istedim... Bir de tabi kelimelere kafama göre etimolojik analizler yapmanın çok gereksiz olduğunu, böyle deli saçması tespitlerimi kendime saklamam gerektiğini not etmek lazım bir kenara.

Böyle de anlamsız saçmalarım işte, siz ne bakıyorsunuz bana, dönün işinize gücünüze yahu.

Read more...

Salı, Eylül 04, 2007

vişne çüRüğü

Yenilendim tazelendim dedim ya bir de bahar temizliğine giriştim. Çok da iyi geldi epey toparlandım yalnız bir kalemimi bulamadım. Yokluğunun epeydir farkındaydım aslında, masada göremeyince çekmecededir diyordum, çekmece de bulamayınca çantama atmışımdır deyip geçiştiriyordum. Dün, kalemin bulunması muhtemel her yere baktım ve fakat yok. Kalem dediğin nedir alınır yenisi elbette, lakin nesnelerle insanlar arasında kurduğum abidik-gubidik bağlantılardan ötürü bu kalemin toptan yok olarak bana bi’şeyler anlatmaya çalıştığını düşünüyorum. Ve bunun üzerine senaryolar yazıyor dahası ilişkilerimle ilgili çıkarsamalar falan yapıyorum. (kimseye normal davranacağımı taahhüt etmemiştim değil mi, bir kalemin bana mesaj verdiğini düşünebilirim dilediğim gibi)

Zaten hatırlanacak başka bir şey yok ya, kahvaltı ettiğimiz gün almıştım kalemi. Bir de batman’li şeker almıştık yanında. Ben batman diye hatırlıyorum ama fişi de buldum temizlik sırasında, şeker-superman yazıyor, hangisini almıştık emin olamadım.13:48 de kesilmiş fiş, herhalde 13:20 de falan girmiş olmalıyız Nezih’e. İçerde epey oyalandığımızı sanıyorum ama o konuda da yanılıyor olabilirim elbette. Zaman göreceli bir kavram nihayetinde. Günlüğüm için kullandığım pilot bitmek üzere olduğundan fırsat bulmuşken bir yenisini almak istemiştim o gün. Onlarca deneme yaparak aldığım halde, eve gelip baktığımda defterin hamuruyla kalemin ucu uyuşmamıştı istediğim gibi. Yeterince akıcı değildi mürekkep, yazarken yoruyordu sanki. Zaten kısa zamanda defteri de yenileyeceğimden o kadar üzerinde durmadım uyumsuzluğun. Sonra o defteri bitmeden değiştirmeye karar verdiğim ve bugüne dek hala yenisini alamadığım için o kaleme de bir süredir ihtiyacım olmadı, diğerlerinin yanında durması gerekiyordu öylece. Ortalıkta görünmediğini ne zaman fark ettim bilmiyorum ama senin ortadan kaybolmaya karar vermenle aynı zamanlara denk geldiği şüphesiz. Bugüne dek aptalca bir temenniyle beni arayacağını sanıyordum. Bugünse biliyorum ki, aramayacaksın! Eğer bir gün beni aramaya karar verirsen senden önce kalem çıkacak ortaya. Çünkü kolay kolay bi’şeyler kaybetmem ben... Lisede kullandığım kalemi bugün kullanmıyorsam tek sebebi kurşun kalem kullanmıyor olmamdır, fakültede Fatih hoca’mın sınavlarına girerken kullandığım kalem de durur hala kalemlikte, ders notları da kitaplıkta elbette. O yüzden bu kalemi de kaybetmediğimi, bir yerlerde unutmadığımı vb. gayet iyi biliyorum. Seninle bağlantılı olabilecek tek nesne oydu ve sen gitmeden önce o gitti.Şimdi de biliyorum ki, sen geleceksen eğer bi’şekilde kalemde ancak o zaman çıkacak ortaya. Yani muhtemelen hiç çıkmayacak =(

Hayatım bir film olsa ve ben de yönetmen olsaydım mesela, bir sonraki kare de elinde bir başka dolma kalemle çıkar gelirdin. Bu kadar! Replikler falan hiç önemli değil ya da dekor ve figüranlar. Çünkü benim repliklerim belli, sen ne söylersen söyle değişmeyecekler. Seninkilerse bugüne dek söylediğin her şey gibi dikkatle dinlenecek sadece. Varsa anlatmak istediğin bi’şeyler dinlerim yine seni, bu kez üstüne tek bir söz söyleyecek değilim, bir sorum var sadece, tek bir basit soru, yanıtlamak istersen onu yanıtlarsın, sonra ben başlarım tiradıma. Verdiğin ya da vermediğin yanıta göre değişecek birkaç yer var tiradın içinde ama ana fikri değişmeyecek cümlelerimin. Sonra da sahne değişecek zaten, film başka bir mekânda devam edecek. Benim filmimde böylesi olurdu, senin filmini bilemem elbette.

“Kolay kolay bi’şeyler kaybetmem ben” gibi iddialı bir laf ettim ya, nesnelerden ziyade kaybolan insanları düşündüm de; hangilerini ben kaybettim, hangileri beni kaybetti, hangileri kayboluverdi sessizce, hangileri yaygaralar kopardığı halde çıkıp gidemedi bir türlü diye... Bir kez daha gönül rahatlığıyla söyleyebilirim aynı cümleyi.
Güçlü bağlarla, ağlarla bağlanırım onlara, koruyup saklar, gerekirse savunurum cümle âleme. Gösterilmesi gereken ilgiyi gösterir, (varsa) yapmam gereken her şeyi yaparım hiç erinmeden/gocunmadan. Hayatımın neresinde durduklarını bilirim hepsinin tek tek, bu yüzden işte kolay kolay kaybetmem ben hiçbir şeyi, hiç kimseyi...

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP