kadınlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadınlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ağustos 24, 2008

kusuRlu yeşil

—Çok güzel bir geceydi.
—ben de çok keyif aldım.
—Bir de gelmeyeceğim diyordun çıkarken.
—zaten böyle gelmeyeceğim, yapmayacağım diyenden korkacaksın.
—Siz kadınları anlamak zor valla. 1 saat önce gelmiyorum ben derken bi’saat sonra podyumdan fırlamış gibi karşımda görünce seni bir kere daha anladım bunu.
—ne podyumdan fırlaması ya altı üstü bir elbise, biraz makyaj.
— :) Yalnız helal olsun çok kral içki içiyorsun.
—bi’şi içmedim ki.
—Daha n’olsun önden bi’şarap yuvarladın. Sadece benim doldurduğum 3 duble de rakı var.
—2
—Ben elimle koydum 3. yü
—sen hızlı içmişsin anlaşıldı. Ya da çarptı içtiklerin.
—İçtiklerim çarpmadı beni.

9 kusurlu hareketten biri de erkeğin bir adım daha yaklaşıp kadının yüzündeki saçı eliyle geriye atmasıdır. Ve sadece bu hareket bile “aldatma” olabilir erkek eğer karşısındaki kadının dudaklarına bakmaya devam ediyorsa…

Bak buraya yazıyorum. 2 gecedir gördüklerimden sonra kadın milletinden bir kez daha korktum valla. Ve hayatımda ilk kez kadınların kocalarını kendileri yanlarında olmadan gece gezmelerine göndermemelerinin sebebini anladım. Bigün bi’kocam olursa bensiz tekele bira almaya bile gidemez, mümkün değil. Erkek erkeğe maç gecelerinin dışında, iş yemeği, iş toplantısı, şehirlerarası konferans ıvır zıvır ne varsa hepsinde yanında olacağım adamın. Tıfıl bir yeni yetme bile eğer sırf kendini daha iyi hissetmek için bir adamın ona asılmasına izin veriyorsa, kestirip atabilecekken, atması gerekirken evli olduğunu bile bile oyuna devam ediyorsa, adamda kadından aldığı cesaretle giderek cüretkârlaşıyorsa fettan bir kadın neler neler yapabilir hiç düşünmek bile istemiyorum. Hele ki aklına koyduysa…

Erkek milletini ayartmanın bu kadar kolay olduğunu hep söylerlerdi de, inanmazdım. Biraz rakı, biraz müzik, hafif dekolte bir elbise, birkaç yeni gelin kırıtmasına bakarmış bir adama duymak istediklerini söyletmek… Yatağa atma kısmı için bunlara bile gerek olmaması daha ilginç tabi.

Neyse çektiğim baş ağrısına değdi en azından. Bunları öğrenmek için biraz geç kalmış olsam da zararın neresinden dönülürse kardır diğ mi?

—kardır tabi.
—aa hoşgeldin canım.
—ne bu samimiyet hayrola? ayılamadın sen hala belli.
—yaa evet kuşlar böcekler, ne güzel bir Pazar.
—bundan sonra sevgilin yanında olmadan içmek yok, en azından dışarıda.
—bence de.
—bu özgür kız hallerin tehlikeli olmaya başladı.
—evet evet haklısın.
—iyi bari sevgili bulana kadar biraz detoks yapmış olursun. Anca arınırsın alkolden.
—yarına kadar arınır mıyım dersin.
—n’alaka?
—şu U. vardı ya. Onu kafalıyım diyorum.
—ya bi siktir git.
—evet bi'çay koyup geleyim ben, harareti alır.

Read more...

Pazartesi, Temmuz 14, 2008

sıcak mavi

Ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu. Neyse ki asıl söylemesi gerekenleri izlediği dandik dizilerden arak bir replikte bulmuştu.


Gündüz kalabalıktan girilmeyen plajda yapayalnız oturuyordu. Ayaklarını nemli kumlara gömmüştü, üşüyordu. Hırkasını unutmuştu herhalde. Sarınacak yazlık bir hırkadan çok, sarılacak sıcak bir sineydi istediği. Geldiğinden beri rüzgârlıydı hava. Gece dağınık saçlarını savuruyordu. Yıldızlar dönüyordu tepesinde. Ve votkayla cini karıştırmak hiç iyi bir fikir değildi, poyraz üşüttükçe daha iyi anlıyordu.

Her gece aynı yerde görüyordu onu. “Gündüz tanışacağım” demişti her seferinde ama gündüz hiç karşılaşmamışlardı. ‘Kaybedecek neyim var ki?’ deyip son gece davet etmişti. O gece onları görenlerse kadının adamın davetini kabul ettiğini söylerdi mutlaka. ‘Nasıl da küçük hesaplar bunlar’ diye düşündü. Cüretkâr bakışlarla basbayağı “gel beni al” demeler ama adam gelince hanım hanımcık nazlanmalar. İlk içkiden sonra başlamıştı sahte kahkahalar. Adam hiç fena değildi doğrusu, dans etmeye başladıklarında nazikçe dokunmuştu beline. “benim” demekti bu, kim bilir belki de arkadan o da arkadaşlarına başparmağıyla bir “okey” yapmıştı. Kendisinin kızlara fırlattığı çapkın kahkahayı hatırlayınca midesi bulandı bir an. İçkiden mi, soğuktan mı bilemedi.

Gece gerçekten eğlenmişti aslında. Bir ara kahkahaları bile gerçekti. Hatta gözlerine bakmıştı umutla tanıdık bir ışık görebilmek için. Her yer karanlıktı. Kalabalıktı üstelik. Kendini böyle çaresiz yakalamışken başka kimseye yakalanmak istemiyordu. “Çıkar beni buradan” diye kulağına fısıldadığında sınırlarını aşmıştı. Terinin kokusunu duymuştu buram buram.
Kolundan tutmuş, arkasında sürüklüyordu adam. Kalabalıkta yol açmaya çalışıyordu. ‘Evet istiyorum’ demişti içinden. Aniden durdular o sırada. Adam arkasına baktı, gülümsedi. Sıkışıklık bütün bedenini ona yaslamak için yeterince iyi bir bahaneydi, boynundan öptü adamı. Teninin tadına bakmıştı. ‘Bir vampir gibi’ diye düşündüğünü hatırladı. Daha doğrusu bu benzetmenin nereden aklına geldiğini düşünmüştü. Midesi bulandı tekrar. Kusup atabilecek miydi içindekileri? Kendi başlatmıştı her şeyi. İlk öpen olmuştu üstelik. Sımsıkı yumdu gözlerini. Sımsıkı sarılmıştı bedenine. Akıl hastanelerinde ki histerik tipler gibi bir ileri bir geri sallanıyordu. Bir deli gömleği olsa ne güzel ısınırdı şimdi. Oysa teninin değil ruhunun üşüdüğünü az önce acı bir şekilde öğrenmemiş miydi?

Alev alev yanıyordu bütün bedeni. Her dokunuşunda ürperiyordu. Bacaklarında dolaşan ellerin bir an önce kendisini soymasını isterdi. Öyle olmalıydı, bunu istemeliydi. Oysa içinde fırtınalar kopuyordu, çığlık çığlığa “ben bu adamla sevişmek istemiyorum” diye bağırırken, acemice ayak uydurmaya çalışıyordu dokunuşlarına. Başı dönüyordu. Alev alev yanıyordu. Hırsla, intikamla, delice yanıyordu tenindeki ateş. Durması mümkün değildi. Durmak istememeliydi. Dudaklarından boynuna, yavaş yavaş göğsüne doğru ilerliyordu adam. Öpülüp okşanmaya hasretti. Acıdı kendine. Gözlerini kapadı, hayal etmeye çalıştı, İçindeki çığlığı susturmaya çalıştı. Tam bu sırada adam elbisenin minik fiyongunu çözdü, belki de o sırada bi’şeyler söyledi, nefesinin ritmi değişmişti. Mutlu olduğunu hayal etmeye çalışıyordu. Göğüslerinin arasından sıcak nefesi hissedince durdu. Gözlerini açtı. Her şey dönüyordu. ‘hayır istemiyorum’ diyen çığlığını duydu. Öyle uzaktan geliyordu ki sesi tanıyamadı. Sutyenin kopçasında ki eli tuttu. Geç kalmıştı, çoktan çözülmüştü. Adamın elini aldı. O elin parmak uçlarını, avucunu öpmeyi nasıl da isterdi. Adam anlamsızca “n’oluyor?” dedi. Sesi sinirli miydi, kestiremedi. Daha 2 saat önce tanıştığı adamın sinirini nereden bilecekti. Gözleri dolmak üzereydi Bedenin değil, ruhunun okşanmaya ihtiyacı vardı. Evet, alev alev yanıyordu ama ruhu buz gibiydi.

“Sarhoş kafayla amma çok şey düşünmüşüm be” diye düşündü. Onca düşünce bir işe yarasaydı bari “afferin bana” diye bağırdı. Sesi titriyordu. Ağlamayacaktı, ayağına batan taşı denize atacaktı, eğildi, taşı aldı, kolunu kaldıracak hali yoktu, başını dizlerine dayadı, taşı öylesine savurdu. Minik bir “cop” sesi duydu. Suya bu kadar yakın oturduğunu nemli kumlardan anlamalıydı aslında. Nemli kumlardan mı?! Neredeyse dizlerine kadar ıslanmıştı. Kaç saattir orada oturuyordu? Dalgalar gelip gidiyordu. Sessiz de değil üstelik rüzgâra eşlik ediyorlardı beyaz köpükleriyle. Bu kadar çok üşümesinin sebebini ayaklarının ıslak oluşuna bağlamıştı ki midesi bulandı tekrar. Bütün gece geçti gözünün önünden. ‘yahu insan ölürken bütün hayatı geçerdi hani’

…

“şey affedersiniz, iyi misiniz?” diyen nazik bir ses duydu. Gözlerini açtığında O’nu görmek için sahip olduğu her şeyden vazgeçebileceğini düşündü yine, bir milisaniyede. Başını dizlerinden kaldırmadan gözlerini açtı. Karşısındaki kendinden muhtemelen küçük efendiden bir delikanlıydı. Biraz uzakta 2 kız 1 çocuk daha duruyordu. 2 çift mutlu mesut dolaşıyordu anlaşılan. Yardım için neden kızlardan birinin gelmediğini merak etti. “aslında” diyebildi. Nihayet kusmuş olduğunu konuşmaya çalışırken fark etti. İnsan hiç farkında olmadan kusabiliyordu demek. Korkunç görünüyor olmalıydı. Elini şöyle bir denize uzattı. Bir dalga gelip ıslattı. Ağzının çevresini temizledi. O tuzlu tadı alınca biraz kendine geldi. “pek iyi değilim” diyemeden “sizi bırakabiliriz, yanlış anlamayın, arkadaşlarım da ilerde, eğer isterseniz yani” Gülümsemeye çalışarak teşekkür etti. Yardıma ihtiyacı vardı.




Ertesi gün bir kahve yaptı kendine. Valizleri hazırdı. Odadan ayrılmadan önce manzaranın tadını son bir kez çıkarmak için uzandı. Fark etti ki; tüm olanlara, onca saçma düşünceye rağmen utandığını bir an bile düşünmemişti. Utanç içinde değildi, hatta neredeyse kendisiyle gurur duyacaktı. Hiç başı ağrımıyordu. Votka+cin sandığı kadar kötü bir fikir değildi demek ki. Zaten ikisinin birlikte kullanıldığı bir kokteyl olmalıydı mutlaka. “long Island iced tea” gibi bi’şeydi adı sanki. Garsonun hayatında ilk kez duymuş gibi bakması ve iki kez tekrar etmesi ‘votka-cin’i kendisinin icat ettiğini göstermezdi. Ve bir de annesinin yaş gününde aldığı beyaz hırkayı nasıl kaybettiğini açıklamak için sağlam bir yalan uydurması gerekiyordu.

Güldü.

Ne düşünmesi gerektiğini gerçekten bilmiyordu. Neyse ki asıl söylemesi gerekenleri izlediği dandik dizilerden arak bir replikte bulmuştu.
“Ben…” “Ben yapamayacağım, üzgünüm…”



Read more...

Pazar, Temmuz 06, 2008

kızgın siyah

Bunları yazmalı mı, yazıp unutulmaz kılmalı mı emin değilim. Ama böyle şeyler unutuldukça daha kötü oluyor sanırım. En azından bu yaşımda neler düşündüğümü unutmayayım ki, yarın öbür gün benim başıma gelirse bunlar (Allah korusun) sineye çekmemem gerektiğini kendim kendime hatırlatmış olayım. Çünkü dayak yemek sineye çekilecek bir olay değil. Koşullar ne olursa olsun çekilmemeli.

Bu ülkede neredeyse içselleştirilmiş aile içi şiddet. İnsanların gıkı çıkmıyor. Öyle ki benim ilk tepkim “o kadar bağırış çağırış esnasında bir allah’ın kulu polis çağırmamış mı” olurken, annemin ki “salak kız kocan madem sinirli neden eve geri çağırıyorsun, bırak dışarıda sinirini atsın gelsin sonra oturup konuşursunuz” oluyor. Anneme dönüp “gel oturalım konuşalım diye eve geri çağırmış olması dayak yemesini mi gerektirir” kavgasına girecek halim yok. Zaten bütün apartman nefesini tutup bağırışları dinlediğine göre böyle bir laf etmem de çok anlamsız kalacak. Herkes ‘neden olmuş’, ‘M. kocasına ne demişte sinirlendirmiş’, ‘hayret aslında Y. aklı başında bir adammış’ derdinde. Ben göremedim, görmeye de takatim yetmezdi zaten söylediklerine göre M. Ablanın gözü mosmormuş, dudağı patlamış. Artık nereye vurduysaymış. Nereye vurdusu var mı, adam Allah ne verdiyse dalmış demek ki kadına, hastaneye gitmiş mi diyorum, rapor alıp karakola bildirmiş mi diyorum, birazdan kız kardeşi gelecekmiş onunla gidermiş belki diyorlar. Birazdanı var mı bu işin, evde olsa ben tutup götüreceğim kolundan. Neredeyse sinirden ağlayacağım. “Çocuklar nerede?” diyorum. 2 tane canavar gibi erkek evlatları var. “Onları getirin bari buraya” diyorum. Hiçbir çocuğun o halde görmemesi gerek annesini çünkü. Ben çok küçükken bir kez babamın annemin üstüne yürüdüğünü gördüm de, kavgalarını unutup aylarca benimle uğraştılar, çocuk bizim yüzümüzden travma geçiriyor diye. Kaldı ki tekme tokat dayak yemiş bir annenin kan revan içindeki dağılmış suratı ve bunu rol model bildikleri babanın yapması. Ve annenin bunu sineye çekmesi. “40 yılın başı oluyor zaten alkollüydü” deyip aynı adamla yaşamaya devam etmesi. Çocuklarda normal sanıyorlar bu durumu, yıllar sonra kendileri de yapmaktan çekinmiyorlar.

Neyse ki M. Ablanın kardeşleri geliyor, hastaneye gidip rapor alıyorlar, kadını görmeye gerçekten cesaret edemiyorum. Bütün apartman evlerine toplanmış zaten. Öğreniyorum ki, dayak yediği sırada evde M ablanın arkadaşları da varmış. “Bir kişi bile aramamış mı polisi?” diyorum. Arkadaşlarının gözü önünde yüzü gözü darmadağın olmuş kadının. Nasıl bir olay bu böyle? Onlar nasıl arkadaş, o adam nasıl bir koca? Bir adam niye döver bir kadını? Nasıl bir iğrençlik bu kendinden zayıf birinin yüzünü gözünü dağıtana kadar dövmek? Hayır tokadı anlayabilirim belki, yani şöyle anlarım, bir an sinirle refleks gibi savurursun, kendimi kontrol edemedim dersin belki… Ama yerlere düşmüş çığlık çığlığa bağıran bir kadına tekmeler savurmak nedir?

Ben bugüne dek bir tokat bile yemedim. Hiç kimseden, ailem, öğretmenlerim, sevgilim, hiç kimse. Şahit de olmadım. İnsanlar durmuş izlerken sokağın ortasında gördüğüm kadınların bile yanına koştum kurtarmak için, başıma bir iş gelecek bir gün biliyorum. Ama benim anlayabileceğim, tolare edebileceğim bi’şey değil tokat-dayak!
Bugüne kadar büyük konuştuğum her şey başıma geldi. Neyi hayatta yapmam dediysem yaptım, nereye mümkün değil gitmem dediysem gittim, üstüne para verseler panasonic telefon kullanmam dedim, ilk telefonum panasonic’ti. Öyle saçma sapan şeylerde bile tükürdüğümü yaladım. O yüzden bunları düşünürken bile korkuyorum aslında. Bir tokat yediğimi düşünemiyorum bile. Bi’kere insan önce kendisini, sonra sevgilisini-kocasını tanımalı, söylenen sözlerin kontrolden çıktığını fark ettiği anda susmalı, susturmalı. “kavgada söylenmez” diye bir laf vardır, sarhoşluk hali gibidir öfke hali bence. Kavgada söylediyse, fenadır, ohadır! Kırar, acıtır, incitir, “demek ki aslında böyle düşünüyormuş” dedirtir, ağlatır kavgada söylenenler. Ama eğer cümlelerine akıtamadıysa bir insan öfkesini… Yok arkadaş, duvara iki vazo fırlatırsın, en sevdiği porselen takımını Ziynet Sali edasıyla parçalarsın, yüz milyonlar yatırdığı kremlerini-makyaj malzemelerini-kıyafetleri camdan dışarı fırlatırsın, arabasının üstüne kocaman bir kaya fırlatırsın…
Komik mi? Barışırsan gülerek hatırlarsın, barışmazsan “hakim bey, şerefsiz 133 taksitle aldığım lancome kremlerimi 5 kat aşağı fırlattı” der tek celsede boşanırsın.

Ama bu ülkede bu tip boşanmalar ütopik tabi. Ben “ilk tokatta bırakır giderim” dedikçe, ‘kazın ayağı öyle değil’ diyorlar hep bir ağızdan. “Benim için öyle” diyorum en savaşçı sesimle. “kimse omzumdan geri iteklemedi bugüne kadar, tokat neymiş” diyorum. Dahasını yazmaya bile korkuyorum açıkçası. Çocuk faktörü, aşk faktörü, para faktörü bu fikirlerimi değiştirir bir gün diye çok korkuyorum hem de.

M. abladan geliyor annem soruyorum nasıl diye? Erkek kardeşi evde, Y. eve gelmeye kalkarsa haddini bildirecekmiş güya diyor. Üzülmüş belli. Anneannem de bizde bugünlerde o da soruyor “ne olmuş?” diye. “Y. büyük oğlanı alıp annesinin evine gitmiş Pazar sabahı, M.yle ufaklık gitmemiş. Y.nin annesi orada M. hakkında oğlunu doldurmuş(?) Y. bir hışım eve gelmiş, çocukları bahçeye yollamış, kavga etmeye başlamışlar. Y. basıp gitmiş. Sonra M. onu eve geri çağırmış, ‘bak annenin anlattığı olay sırasında benim bu arkadaşlarımda yanımdaydı onlardan dinle neler olduğunu’ demiş.” Hikâyenin aslını öğrendikçe midem bulanıyor daha çok. Sonuna kadar dinlemiyorum bile, birleştirdiğim parçalar bana yeterde artar.
Cep telefonumdan 155i arayıp çalmadan kapatıyorum. Tuş kilidini kaldırıyorum. Sadece kendimi gerçekten güvende hissetmediğim zamanlarda yaparım zannediyordum bunu. Son aranana 155i ve o esnada bana ulaşabilecek en yakın kişiyi ayarlayıp (baba-sevgili-ev arkadaşı) telefonu sıkı sıkı tutarak ilerlerdim hep. Bu gecede aynısını yapıyorum. 155ten başka yedek numara yok son aranan listesinde üstelik. En ufak gürültüde önce polisi arayıp, sonra aşağı fırlayacağımı biliyorum bu gece. Gecelik yerine pijama giyip yatağa gidiyorum…


Read more...

Pazar, Mart 09, 2008

kadınlaRın günü, dünü, bugünü

8 Mart Dünya Kadınlar Günüydü.
Dünya nüfusunun 49.7sinin günüydü.

Her yıl hamilelik döneminde ya da doğum sırasında hayatını kaybeden 500bin,
tecavüze ya da girişimine maruz kalan 600 bin,
ilk cinsel ilişkisini zorla yaşayan 1,5 milyar,
şiddete maruz kalan 1 milyar*,
mutlak yoksulluk sınırındaki 1.5 milyar kişinin yüzde 70’ini oluşturan 1milyar 50bin kadının günüydü.

Türkiye’de yaşıyorsa sadece “kadın” olduğu için aile cinayetine kurban giden Güldünya’ların*, Ü.K’lerin*, Yasemin Kınık’ların* ya da bi’takım istatistiklerde adı “cinayete kurban giden kadınların %70i sevgilileri ya da eşleri tarafından öldürülüyor.” olan kadınların,

Hindistan’da doğduysa sadece “kız” olduğu için doğar doğmaz öldürülen yarım milyondan fazla ceninin*,

Afrika’da yaşıyorsa sünnet edilen 135 milyon kadının*,

Arap yarım adasında yaşıyorsa araba kullanması, oy vermesi, boşanması yasak olan, sevdiğiyle seviştiği zaman recm edilen, sayısı bir istatistiğe konu bile olamayan kadınların,

Amerika’da yaşıyorsa 9 saniyede 1 tecavüze uğrayan, bedeni pazarlanan hemen her ürünün objesi olan kadınların günüydü...

Dünyadaki işlerin yüzde 60’ını yapan ve toplam gelirin yüzde 10’una, dünya üzerindeki mal varlığının ise yüzde 1’ine sahip olan kadınların günüydü...

Kutlu oldu, geçti.

Bugün hava güzel, brunch için rezervasyon yaptırmak lazım. Akşamüstü kuaförde manikür randevusu var trafiğe takılmadan ona yetişmek lazım. Ütü birikmiş yerden yükseklik 2 metre jilet gibi gömlek ütülemek lazım. Başbakan en az 3 tane doğurun demiş, folluğu ısıtmak lazım. Sabah erkenden kalkıp savaş boyalarını sürünmek, çayı demlemek lazım...

Bir günlüğüne kadın olmak neye benzer 2-3 dakika ayırıp düşünmek lazım*.

Her şeye rağmen mücadele etmekten vazgeçmemek lazım.

-------

Pc.deki makalelerimi kontrol ederken son sınıfta hazırladığım bir ödevde 2 yıl önce TUİK yayınladığı şu verileri buldum. Söz uçar yazı kalır, bunları da yazalım:

Türkiye'de hala kadınların yüzde 40'ı görücü usulüyle evlenirken, yüzde 30'u dini nikahla, yüzde 20'si nikahsız yaşıyor.
Türkiye'de 8 milyon kadın okuma-yazma bilmiyor, eğitim gören 100 kadından ise sadece 2 tanesi yükseköğrenim görüyor.

Türkiye'de kadınların yüzde 55'inin doğum kontrolünü uygularken, yüzde 64'ü hamilelik döneminde doktor yüzü görmüyor.

Türkiye'de anne olmak için yılda 2 bin 500 kadın yaşamını yitiriyor.
Türkiye'de kadınların yüzde 65'i eve gelen konuğa görünmüyor.

Read more...

Pazar, Şubat 10, 2008

boRdo-beyaz-mavi



Paylaşmayacaktım aslında bu şarkıyı, kendime saklayacaktım. “Sezen'den herkes biliyor nasılsa, Sertap'ın söylediğini bilmeyenlerde kusur kalsın” demiştim. "Ben sevgilimin kulağına fısıldarım usul usul" demiştim. Sonra fark ettim ki saçmalıyorum. Kendim çalıp, kendim söyleyemeyeceğime e turşusunu da kuramayacağıma göre çalalım eğlenelim. Hem sevgililer günü yaklaşıyor. Sevgilisi olanlar ayrı olmayanlar ayrı dertlenmiş vaziyette. Cümle âleme güzel bir şarkı tüyosu vereyim de kırk yılın başı bir işe yarayalım şu güncede. Hatta şarkıyla kalmıyorum hediye olayını da çözüyorum buradan: “Kar tanesi” Evet efenim bu yıl sevgilimize bi’zahmet “kar tanesi” hediye ediyoruz. Nereden bulur, nasıl temin eder, ne şekle sokarsınız orası hayal gücünüze kalmış. Ama sevdiceğe “eşsizsin” demenin daha güzel bir yolu olamaz bence.

Ben benimkini kolye şeklinde hayal ettim. Hatta az-biraz gümüşçü kuyumcu da bakındım. Fikri duyanın gözleri parladı ama şimdilik bulamadım. Bulana kadar maaşı bitirmezsem alacağımdır. Ama kolye fikrimi çalmayınızdır.

Eh Pazar Pazar bu kadar bu kadar amme hizmeti çok bile. Şimdi benim çözmem gereken çok mühim sorunlar var. Tırnaklarımı biraz kısaltıp kırmızı oje mi sürsem yoksa böyle cadı gibi uzun uzun kalsınlar da kireç beyazı ya da bordo oje mi sürsem? Fena halde kafamı kurcalıyor bu soru. Hemen akabinde seçilmiş olan oje rengine uygun gömlek ve pantolon ve aksesuar ve iç çamaşırı ve çorap ve ayakkabı zımbırtılarının seçilmesi, ilgili parçaların ütülenmesi ve giyilmeye hazır bir şekilde koltuğa dizilmesi gerekiyor...Off bunca sorun, bunca çile çekilir mi be?!

Read more...

Cuma, Ocak 18, 2008

yaslı mavi

Belki 30, belki 33 yaşındaydı ama 35 yoktu. Doğum günü bilenmeyenlerdendi. Gencecik bir anneydi. Büyük olan kız 14 yaşında, küçük oğlan 7,5 tan 8. “Milenyum annesi olacağım ben” demişti 99 sonlarında oğluna hamileyken.

Kocası beş para etmezdi. 2 gün evdeyse 5 gün yoktu. Aslında O hiç istememişti kocasıyla evlenmeyi. Babası da vermemişti 2-3 kez istemeye geldikleri halde. Sonra ne olduğunu O da anlamamıştı, gözüne güzel gelmişti adam, babası ‘etme eyleme kızım’ demişti de O “yok baba ben istiyorum evlenmeyi” demişti. Yıllar sonra o günleri anlatırken “Kesin büyü yaptırdı halam bana yoksa 3 kere evden kovduğum adamla niye evleneyim” demişti. Halası kaynanası olmuştu, kuzeni kocası.

Mutfağında sıcak su akan 3 oda 1 salon bir evi olsun isterdi. Herkesin ayrı yatak odaları olsun isterdi. Çocuklarının yanında sevişmekten gocunmazdı belki de onların gözünün önünde dayak yemek nasıl bir şeydi kim bilir.

“Senin konuştuğun kimse var mı kız?” diye sormuştu. “Ooooo bi’sürü ayol” deyince de kızmıştı. Sonra da kendince yanıtlamıştı sorusunu “Bu devirde hem güzel hem akıllı kızı boş bırakırlar mı hiç, koş getir resmini.” Resimle fotoğraf arasındaki farkını bilse ne değişirdi hayatında sanki. Ha bir sözcük eksik ha bir sözcük fazla. Tipini beğenmeyince bu kez “Zengin mi bari?” diye sormuştu. Ben cevap vermeden sorusunu değiştirmişti “Aman para kazanılır elbet bir şekilde, seni seviyor mu bari?”

Çerçeveli mezuniyet fotoğrafımı görünce 1 tane de O istemişti aynısından. Kışın soba yanmadığı için kapalı duran salonundaki aynaya sıkıştırmıştı aldığı fotoğrafı. Kızına örnek olsun istemişti. O fotoğrafta keple görmek istediği aslonda kendi kızıydı. Görüp beğenenleri “Hakim olacak o, sana mı kaldı onu istemeye gitmek” diye azarladığını pek bir gururla anlatmıştı. Kızı için de böyle cümleler kuracaktı günün birinde provasını yapıyordu.

Tüm bunları birlikte yemek yediğimiz günlerde mutfakta bulaşıkları toplarken ve O herkesten gizli sigarasını içerken anlatırdı. “Tek lüksüm bu bee” derdi. Markası fark etmezdi. “Haram, günah. Allah’ın sana emanet ettiği bedeni kötüye kullanıyorsun” deyince “Ben sordum hocalara, şarap haram sigara yazmıyor kitapta, en kötü ihtimal mekruhtur” diye kestirip atardı. Tek zevkinin, inandığı güvendiği yegâne varlık tarafından yasaklanmış olabileceği fikrine bile tahammül edemiyordu.

Gırtlak kanseri oldu. Tek ameliyatta temizleyemediler, 2 kez ameliyata girdi. 2. ameliyattan çıktığında ses telleri yoktu. Yemek yiyemiyordu artık şırıngayla besleniyordu. Boynunun yanında takılı olan hortumdan yiyecek niyetine sıvılar, burnunun üzerine takılı olan hortumdan da su veriliyordu. Boğazının ön tarafında yüzük kadar bir delik ve bir tıpa vardı.
Son gördüğümde kemoterapisi yeni bitmişti. 40 kilo ya var ya yoktu. Kaş, kirpik, yüzünde fer, teninde renk yoktu. Tanıdım tanıyalı başı örtülüydü ama saçlarının da tamamen döküldüğü ilk bakışta anlaşılıyordu. 3. ameliyatta kalçasından doku alıp boğazını kapatabilmeleri için toparlanıp kilo alması gerekiyordu. İyi bakılmalıydı.

Kadersizlik böyle bir şey olsa gerek; kocası O hastanedeyken bile sahip çıkmadı çocuklarına. Kiralar, borçlar ödenmediği için icralar başladı eve. Mal canın yongasıydı. 2-3 koltuğu, 1-2 beyaz eşyayı kurtarabilmek için topladı hepsini kamyona, gitti. 10 adım yürümeye mecali yokken, "Baba evidir, ana kucağıdır, ata toprağıdır, orada bana da çocuklarıma da sahip çıkarlar elbet" dedi ve gitti. Kilometrelerce ötede babasına sığındı. O gittikten 1 ay sonra babası öldü. Cenazede O’nu görenler “iyice çökmüş” dediler “bu kışı çıkarmaz” dediler.

Bize "ben gidiyorum hakkınızı helal edin" demeye geldiğinde elim fotoğraf makinesine gitmişti. Ama söylemeye dilim varmamıştı. O haldeyken çekilmez istemezdi belki. Hem ne o öyle son bir fotoğraf der gibi, daha İstanbul’a gelip 3. ameliyatı olacaktı. İyi ki çekmemişim, görmeye dayanamazdım şimdi. Ya da keşke çekseydim çocuklarıyla son bir fotoğrafı olurdu.

O gün yine mutfakta ben bulaşıkları toplarken; “N’oldu o çocuk?” dedi. “Gitti” dedim “Sevmiyormuş beni.” “Boşver, iyi olmuş” dedi. “Benden sana vasiyet sakın seni sevmeyen bir adamla evlenme. Okumuş yazmış kızsın, sana değer vermeyenle harcama zamanını, yorma kalbini” dedi. Sonra da “Bi’sigara olsaydı keşke, bu muhabbetin bir sigarası eksik, sen yak bari bi’tane” dedi. Gülüştük. O’nu son görüşüm, birlikte son gülüşümüz olduğunu bilmeden gülüştük.
Gençti. gencecikti. 2 çocuk annesiydi. Yengemdi. Artık geçmiş zaman. Şimdi babasının yanında.

Bir Yasin okudum Hava’cım sana, bir de bunları yazabildim. Okumuş yazmış olmak bile bu kadar işte. Acıların bitti artık. Vasiyetin aklımda, unutacak olursam dürt beni mutlaka.Yarın da cennetten göz kırp bana olur mu, şimdi gece karanlığında korkarım ben.


ALAYINIZA NOT: Sigara içmeyin! İçiyorsanız da sigara yüzünden ölmeyin! Bu ülkede ölmek çok zor sanki. Trafiğe çıkın bol bol, ne bileyim demiryolu olmayan bir şehirde tren altında kalın ya da gece ara sokaklarda dolaşın 20 lira için bıçaklasınlar sizi orada. Ama sigaradan ölmeyin!

Read more...

Cumartesi, Ocak 12, 2008

sakat mavi

Hiçbir şey yapasım yok. Ne kimseyi göreyim ne de kimseye görüneyim. Hayalet gibi geziyorum ortalıkta. Fakat bugünlerde görünmez olmak, ruh gibi sessizce işimi yapıp çıkmak söz konusu bile değil. Bak benden tavsiye, yeni iş yerinde ya da yeni herhangi bir ortamda bilinirliğini arttırmak istiyorsan tak bir boyunluk, 1 hafta onunla gez. Asansörde karşılaştığın insanlar, yemekhane görevlilileri, kat görevlileri, servis şoförleri aklına gelen gelmeyen herkes “aaa büyük geçmiş olsun, neyiniz var?” diye dalıyor mevzuya. Hatta geçen gün genel müdür yardımcısı bile sormuş, ben konuşurken bilmiyordum kim olduğunu, ertesi gün içeri girerken güvenlik görevlileri “hoş geldiniz bilmem kim hanım” deyince düştü jetonum. Şimdi iyi güzel tanıyorlar da ben o aparattan kurtulunca beni hatırlayıp en azından asansörde karşılaşınca “günaydın” diyecekler mi o da başka bir tartışma konusu. Neyse efenim yine benden sana tavsiye yeni yılda, mübarek günlerde ve gecelerde efenime söyleyeyim yıldız kayınca, iki tane aynı isimden insanın arasında durunca, yolda bulduğun gaz lambasından cin çıkınca, sonracığıma eline sihirli bir değnek geçince ve benzeri her tür durumda önce sağlıklı olmayı dile. Ya da akıllı ol, gecenin köründe sigara içenlere eşlik edeyim diye karlı iş yeri terasına kahve içmeye çıkma, çıktıysan da dur bi’köşede hareketsiz kayıp düşme, düşüyorsan da elindeki kahve bardağını değil kıçını kurtarmayı hesapla önce. Yoksa hem elindeki kahveyi üstüne döker bi’güzel yanarsın, hem küt diye kafanı yere çarpar hem de boynunu zedelediğin için 1 hafta boyunluk takmak zorunda kalırsın. Sonra da böyle “görünmez olmak istiyorum” dediğin bir ruh halindeyken evde yolda parkta sokakta işte seni gören herkesle “geçmiş olsun”laşırsın.

Bugün cumartesi, özlediğim bir sürü arkadaşımı görecektim güya. Koca bayram ve yılbaşı tatilinde kimseyle görüşememiş biri olarak bugün ve yarın için zilyon tane plan yapmıştım hâlbuki. Şimdi yine hepsi suya düştü. Bu halde hiçbir yere gidesim yok, evde kitap okumak istiyorum bütün hafta sonu. Oysa bu soğuk ama güneşli hafta sonunda ne güzel ada keyfi yapılırdı. Fotoğraf çekmeyi de özledim. Ne güzel olurdu yarın bir fayton sefası... Belki sıcak şarap... Âşıklar parkı belki... Ama onun için önce âşık olmak lazım pardon. Neyse işte hepsi hayal sonuçta. Bu 2 günü güzelce dinlenerek geçireyim bari zira pazartesiden itibaren tüm sistem yetkileri tanımlanmış (inşallah) bir personel olarak işimin başına tek başıma oturabileceğim. Nihayet şu eğitim, tanışma, oryantasyon vs zırvalıklar bitti. Bakalım beni neler bekliyor, bakalım yeniden “ben çelik binaların içinde çelik maskeli insanlarla çalışmak istemiyoruuuuuuuuuuuum” naralarını ne zaman atacağım? Nisan-Mayıs dönemi için 1’e 10 veriyorum, bahsiler açılmıştır.

Sahi 3-4 gündür boynumla bu kadar haşır neşir olunca, boyundan boyunluktan bu kadar bahsedince hatırladım. Al Pacino The Devil’s Advocatede ne diyordu:
“
bir kadının boynu, aklı ve kalbi arasındaki sonsuz savaşta tarafsız bir bölgedir” Aklı ve kalbi savaşan bir kadını fethetmek için en doğru taarruz noktasıdır herhalde boynu. Hatta vücut dili eğitimlerinde bile bahsedilir; bir kadın karşı cinsle konuşurken zırt pırt boynuyla, kazağının yakasıyla, kolyesiyle oynuyorsa “hayırlı bir iş” söz konusudur artık. Bu bal gibi ilginin, hoşlanmanın göstergesidir, denir. Ve hatta The Godfather
'da da vardır. Daha filmin en başındaki düğün sahnesinde, Al Pacino ile tanıştırılan hanım kızımız boynundaki inci kolyeyle oynamaktadır. Sahi Al Pacino’nun oynadığı The Scent of a Woman vardı bir de değil mi?

Neyse ben toplayamayacağım bu cümleleri ortak bir noktada. Buyurun buradan yakın:



Read more...

Perşembe, Aralık 06, 2007

şiddetli moR

Yazmıyorum. Çünkü yaşamıyorum. Buradaki ilk günümde “hangimiz yaşıyoruz, hangimiz yazıyoruz kim bilebilir” demiştim. (artık sadece profilde yazıyor galiba) Şimdi hiçbirimiz yaşamıyoruz, ben de yazamıyorum.

Siz iyisi mi şuraya bir göz atın: http://www.saynotoviolence.org/

BM ve Nicole Kidman var işin içinde ama bunu bile açıklamaya mecalim yok. Konuyla ilgili haberler Cnn türk’te, Radikal’de, Hürriyet’te ve Gazeport’ta mevcut.

Levent Yüksel var ya (hani Sertap’ın eski kocası =)) Sultan Süleyman’ı çok güzel söylüyor, 1 milyon kez üst üste dinleyebilirim. Ve evet mübalağa etmekte oldukça başarılıyımdır...

Y.cim sağ-salim döndü. Şimdi 12Aralık'ta son askerimi göndereceğim. O da gelsin vefalı bir arkadaş olarak "itinayla asker beklenir, moral destek verilir" görevimden istifa edeceğim. Kardeşimde önümüzdeki 5 yıl içinde (ve aslında çok daha uzun vadede) gitmemek için gerekli her işlemi yapacağından, artık askeriyeyle ve postanelerle ilişiğimi kesebilirim. Zaten artık vefasız, kaprisli, burnu havada ve de şapşal bir kadın olmaya karar verdim. Aptal bir sarışın bile olabilirim her an, yolda görsen tanımazsın yani...

Gördüğüm herşeye ilk kez karşılaşmış gibi saf saf bakmak istiyorum mesela hiç bir işimi kendim halletmek istemiyorum artık, "ay o şimdi beceremez, dur ben halledeyim" diyebilirler arkamdan hiç sorun değil. "Aman bırak ya o kendi kendine halleder nasılsa" demelerinden iyidir. Madem gönül kaçanı kovalıyor, madem "gönlünü gün edeni sevmez sevda" (ben 3 kez falan dinleyince anlayabildim bu Mustafa Sandal şaheserindeki gizli manayı, anlayınca da hemen cümle içinde kullanmak istedim) madem böyle açık açık, adam gibi, kadın gibi, insan gibi yüreğindekini söyleyince metabolizması bozuluyor bu Y kromozomların, tamam! Ben de artık oyunu kuralına göre oynayacağım.

Gelin ulan sırayla,

NEXT!

Read more...

Pazar, Aralık 02, 2007

1 günlüğüne kadın olmak

izlemelisiniz... gerçekten etkileyici!

Read more...

Cuma, Kasım 02, 2007

sihiRli kıyafetleR


İddia ediyorum; kol düğmeleri, vücuda uygun ceket kesimi, paça boyu, ütülü beyaz gömleğiyle yani layıkıyla giyilmiş simsiyah bir takım elbisenin içinde yakışıklı görünmeyen tek bir er kişi yoktur! Tıraş olmayabilir -ki olması kendisine +10 puan olarak geri dönecektir-, kravat takmayabilir, somurtabilir, pişmiş kelle gibi sırıtabilir,15 ya da 65 yaşında olabilir hiç fark etmez.

Lisede hocam olan 1.30 boyunda 130 kiloluk C. Bey de siyah takım elbisenin içinde bambaşka görünür, 18 yaşındaki kuzenim de, en alt kattaki çaycı çocuk da, Ata Demirer de, İlyas Salman da, Brad Pitt de. Erkekler için siyah takım elbisenin sihirli bir kıyafet olduğuna inancım büyük.

Keanu Reeves

Ha söz konusu adam, siyah tişörtüyle ya da terli beyaz atletiyle bile zaten aklınızı başınızdan alan bi’adamsa, siyah takım elbise içerisinde gördüğünüzde geçici şuur kaybına uğramanız, elinizin dilinizin dolaşması, midenize kramplar girmesi gibi aşk semptomları söz konusu olabilir. O tamamen ayrı bir konu =)

Ben diyorum ki; neden biz hatunlar için de, yaşı boyu kilosu ne olursa olsun, içinde süper görüneceği böyle sihirli bir kıyafet yok? Neden pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da işimiz çok daha zor?

Read more...

Cuma, Ekim 26, 2007

hem umutlu hem hüzünlü mavi

Asansördeki kadında avaz avaz bağırıyordu. Kırk yılın başı, sağlıklı yaşam nanesini bi’kenara bırakıp asansöre bindim. Kırk yılın başı, “aman be” dedim “yediğim son çikolatada erimeyiversin, kalsın göbeğimde”. Kendi kendime sırıtarak girdim küçük kabine. O, asansörün köşesinde, bir eli karnında, diğer eliyle yanındaki hemşireden destek alıyor ve etrafındaki yabancılara aldırmadan acı çekiyordu. Doğum sancıları gelmiş, ama daha 30 haftalıkmış, acilen doğumhane hazırlanacak, doktor hanımda doğuma çağrılacakmış. Elimi kolumu nereye koyacağımı şaşırdım bir anda. Zaten 2 kişiyiz durumdan habersiz asansöre binen. Doğumhane -2 de, biz +4 de, asansör her katta duruyor. Elinde telefon olan görevli bizim bile inmemize izin vermeden hızla kapatıyor kapıları, “acil doğum acil doğum” diyor şaşkın bakışlara. Yaşı benden büyük olamaz, muhtemelen küçük, gözlerinin altı morarmış, elleri ayakları davul gibi şişmiş, mavi bir gecelik var üzerinde, saçında mavi bir bant varmış karman çorman olmadan önce, erkek mi acaba bebeği, kan mı o eteğine bulaşan, kanıyor mu sahiden. “Şey” diyebiliyorum sadece, benim baktığım yöne bakınca herkes, müstakbel anne bir çığlık daha atıyor. “Sakin olmalısın” diyor elini sıkı sıkı tutan hemşire. “Her şey yolunda gidecek hiç merak etme”. Eli telefonlu görevli bi’kez daha arıyor, “Hazır mı doktor hanım, hastamızın kanaması var” Bu kez tüm gücüyle bir kez daha inliyor müstakbel anne; “Ben hasta değilim, çocuğumda hasta doğmayacak” İçimden bir şey kopuyor, gözlerim doluveriyor tuzlu yaşlarla. Öyle iyi biliyorum ki “ben hasta değilim” çığlığını.
Asansör duruyor, kocaman bir ekip açıyor kapıyı, sedyeye alıyorlar müstakbel anneyi hemen. “Bize bi’şey olursa önce kızımı kurtarın.” Asansörde elini kanatırcasına destek aldığı hemşirenin gözlerinden bulutlu bir bakış geçiyor sanki. “İkinize de bir şey olmayacak, kötü düşünme!” diyor. Asansörün kapıları yüzümüze kapanıyor. “Allah kurtarsın” diyor yanımdaki genç adam. Yüzüne bakmaya mecalim yok, sol elinde ki yüzükten evli olduğunu ve empati kurarak bu kadar üzülebildiğini tespit ediyorum. Zihnim neden hep çalışıyor? Zihnimin hem tespitler yapacak kadar çalışmasına, hem tespit yaptığını fark edip bunu eleştirmesine, hem müstakbel anne için dua edip, hem de acaba eşi neredeki diye düşünmesine, üstelik yerdeki kan izlerine bakıp acaba kan vermek gerekir mi diye düşünürken aynı anda kendisinin kan veremeyecek olduğunu ve zaten bunun için hastanede olduğunu hatırlamasına ve “ben hasta değilim” diye çığlık atmak istemesine sinir oluyorum. Aklımdan tüm bunlar geçerken “hayır şimdi ağlamamalısın ve şu genç adamın temennisine eşlik edecek bi’kaç cümle söylemelisin” diyerek dürtüyor diğerlerimden biri beni. Yüzüne bakmak üzere başımı kaldırırken, “Siz iyi misiniz, çok etkilendiniz sanırım, kafede bir su içmek ister misiniz?” diye soruyor. “İyiyim” diyecekken başım dönüyor, yine zihnim çalışmaya başlıyor; ‘Hayatında hiç bayılmadın kızım sen, şimdi hiç sırası değil, daha laboratuara gidip kan vereceksin, çıkınca evrakları teslim etmen lazım müşteriye, sonra T.ye uğrayacaksın, yapılacak işlerin var bi’sürü, burada bayılıp vakit kaybetmemelisin’.
“Yoo, iyiyim. Yani pek değilim, biraz etkilendim sanırım evet, Allah acil şifalar versin” “Ben bile fena oldum, etkilenmeniz normal tabi ama renginiz değişti, bence bi’şeyler atıştırmalıyız kafede” diyor ısrarla. Asansör duruyor, giriş kat direk kafeye açılıyor, daha fazla o asansörde kalmam mümkün değil, atıyorum kendimi dışarı. Başım dönüyor hızlı hareketimden, dengemi kaybedecek gibi oluyorum, nazikçe kolumu tutuyor, ilk gördüğü görevliye “Hanım efendinin tansiyonunu ölçebilir miyiz lütfen, pek iyi hissetmiyor kendini” diyor. Böyle bi’adamın evli olduğuna şaşmamak lazım diye bir tespit daha yapıyorum. Zihnim hala çalışıyor. Tansiyonum düşmüş. İlaç verecek oluyorlar, saçmalamayın diyorum, geçer şimdi. Geçiyor nitekim. Benim için olanlar “Bi’ara tansiyonum düştü hastanede, ondan uzadı işlerim”den ibaret günün diğer yarısında. Şu saat olup pc başına gelene kadar unutmuşum bile.

Telefona uzanıyorum. “İyi geceler iyi nöbetler. Bugün bir erkek çocuğu dünyaya geldi mi acaba kontrol etmemiz mümkün mü?” diyorum. Doğum servisine bağlanırken fark ediyorum ki bir sürü doğum yapılmış olabilir bugün. Nasıl öğrenebilirim ki başka. Uykulu bir ses ‘ne var’ dercesine “Efendim” diyor anlatıyorum derdimi; saat 14.00 sularında 30 haftalık prematüre bir erkek bebek doğuma gidiyordu apar topar hani. Şaşırıyor, “eee-vet” diyor tereddütle. “İyi mi bebek ve annesinin sağlığı peki” diyorum, “Bebek kuvözde, dahi iyi olacak inşaallah, anne de biraz kan kaybetti ama iyi” diyor. "Ohh" diye derin bir iç çekiyorum. "Affedersiniz" diyor, “Siz kimsiniz?”. “Bugün anne doğuma giderken, aynı asansöre binmiştik de, merak ettim durumunu sadece” diyorum. Gülümsüyor telefonda ki, anlıyorum. “ben de asansördeydim” diyor. “Yüzünüz sapsarı olmuştu kanamayı görünce”. Bu kez ben gülümsüyorum. “Bu saat oldu aklıma takıldılar işte.” Teşekkür edip kapatmak üzereyken, tutamıyorum dilimi. “Babası yanlarında mı peki?”, gülüyor yine, “sadece yarım saatliğine yanlarından ayrılmıştı baba zaten, asansörde yoktu ama doğumda eşinin yanındaydı, bir an bile ayrılmadı.”

Mutlu ailelere doğan, mutlu bebekleri düşünüp seviniyorum, oturup bunları yazıyorum, biraz ağlıyorum, duruma uygun bir şarkı-türkü dinlemek istiyorum bulamıyorum, zihnim yine çalışıyor, yarın yine zor bir gün olacak biliyorum, şimdi yatıyorum...

Read more...

Çarşamba, Eylül 19, 2007

mavi melek

2007’nin ilk günleri vapurda,
—Nasıl yaaa! Hamile misin yani?
—Galiba biraz.

Gecenin bir körü telefonda,
—Ben doğurmuşum
—Nasıl yaaa! Senin haberin yok mu doğurduğundan!

Ertesi gün hastanede,
—Bu, bu şimdi daha dün gece senin içindeydi, senin bir parçandı di mi?
—E 9 ay taş taşımadık herhalde!
—Nasıl yaaa! Nasıl inanılmaz bir mucize, nasıl güzel bir his bu ya?
—Anne olunca anlarsın!

“Aha aha” diye sırıtıp bu klişe cümleyle alay edecekken arkasını döndüğünde fark eder ki odadaki 5 kişiden bir tek kendisi “anne” değildir. Diğer 4 anne onun anlamadığı bir dilde bakışmakta ve içtenlikle gülümsemektedir...

Read more...

Salı, Eylül 04, 2007

koRu(n)(m)ak



Bu fotoğraf çekildikten bi’kaç dakika sonra uyudu olduğu yerde. Eli yakamda, başı göğsümdeydi, gözkapakları dünyanın en büyük yüküymüşçesine ve o da taşımaktan yorulmuşçasına bırakıverdi kendini, kapadı kocaman gözlerini. Upuzun kirpiklerinin arasından öyle bir bakış attı ki bana; “ben şimdi burada uyuyacağım gürültü etme, beni uyandırmalarına ve rahatsız etmelerine de sakın izin verme” der gibi. Biraz küstah biraz savunmasız çokça yorgun. Sonra dingin bir nefes alış-verişi başladı. Küçük, kısık düzenli bir iç çekiş.

O an anladım anneliğin nasıl bir şey olduğunu. Yok, anneliği öyle bir anda anlamak mümkün olamaz. İçinde onu büyütmeden, senin elin kolun gibi bir parçanın gözlerinin önünde konuşmayı, yürümeyi, okumayı, yazmayı öğrendiğini görmeden, onun açlığını, korkusunu, endişesini o farkında değilken bile anlamadan anneliği anlamak mümkün olamaz herhalde. Ben sadece çocukken bir türlü anlayamadığımız o koruma içgüdüsünü anladım o an için diyeyim. O kollarımda uyurken dünyada olup biten her şeyden onu korumalıydım. Onun uykusunu bölecek en ufak bir ses, çıtırtı, canlı cansız varlık, olay, kişi her şeye engel olmam gerekiyordu. O her şeyden habersiz sakin sakin nefes alıp verirken iki rüzgâr arasında oturduğumuzu fark ettim mesela, hemen sessizce balkon kapısını kapattırdım. Ben ki hayatım boyunca cereyanda oturmaktan hasta olmuş biriyim, hiçbir zaman farkında olmam iki rüzgâr arasında kaldığımın. O an fark ettim işte bilinçsizce. Bir yangın çıksa şimdi dedim, bir uçak düşse evin yakınlarına ya da deprem olsa nasıl korurum seni olup bitenden. Telefon bile çalsın istemiyorken ben, babasından arabayı kaçıran veledin bangır bangır korna basmasına nasıl sinirlenmeden sakin kalabilirdim?

Akşam çıkarken annemin son dakikada elime tutuşturduğu cekete gülümsedim bu kez sadece, hatta 5 kat yukardan “bagaja koyma onu yanına al, inince de geçiriver üstüneee” deyişine bile kızmadım. “Tamam” deyip yanıma aldım. Eve dönmeyeceğim halde “geç kalma” deyişine, içmeye gittiğimi bile bile “çok içme” deyişine de kızamadım. Anladım her seferinde ben dönmeden neden yatıp uyumadığını. Onların yanında olmadığım 5 yıl boyunca kimbilir neler neler hissetmişti.
“Ben dalışa gidiyorum”,
“teknede kutlayacağız bu sene yılbaşı gecesini, merak etme” ya da
“aa dün gece konuştuk mu seninle anne çok yorgundum eve gelir gelmez sızmışım, şimdi de yiyecek bi’şeyler bulmaya çalışıyorum, karnımı doyurunca ararım ben seni” dediğimde

“ne dalışı, kızım siz denize gidince bile içim hopluyor benim dalmak nerden çıktı”,
“teknede parti mi olurmuş, kış günü hem de ay bi’de gece yarısı açılacağız diyor, sakın ha, bak hakkımı helal etmem” ya da
“aa yok mu evde yiyecek bi’şey uğraşma, çık dışarıda doyur karnını, hem niye yoruyorsun bu kadar kendini, taze meyve falan ye, vitamin al, süt iç bak dirençsiz kalır hasta olursun Allah korusun” diye başlayan bitmez akıl vermelerini anladım o gün. “çok üzdüler beni anne, çok” diyerek ağladığımda içi nasıl acımıştı kim bilir...

Ulen bacaksız sen rahat uyuyacaksın diye nerelere gitti geldi yarım aklım. Hele bir büyü sen, ben neler yapacağım sana görürüsün gününü!

.

Read more...

Pazartesi, Ağustos 27, 2007

şaRap kızılı

Özellikle seçilmiş de bir araya getirilmiş gibiydiler. Saçları sarı, siyah ve kırmızıydı. Dün olsa bu kadar dikkat çekmezlerdi aslında, bu hallerine de alışacaklardı yavaş yavaş. En uzun boyluları kırmızı saçlı olalı daha birkaç saat olmuştu çünkü.

İçerisi epey kalabalıktı, müziğin sesi yüksekti. Kızlar kimseye aldırmadan felekten bir gece çalacaklardı. Kimin ne düşündüğü, ne söylediği, ne söylemediği zaten çok önemli olmamıştı hayatlarında ya, o gece hiç bir şeyi, hiç kimseyi umursamıyorlardı. Önce sarı saçlı olan kaldırdı kadehini “sağlımıza” diyordu ki, durdu; “sağlıklıyken kıymetini bilmeye” dedi. Gülüşerek ve temenniyi tekrar ederek tokuşturdular kadehleri. Sonra kırmızı olan kaldırdı “bizi farklı ve özel kılan cesaretimize!”. “Bizi özel kılan cesaretimize” diye tekrarladılar hep birlikte bardaklar çınlarken. Son shotlarını yapacaklarken kadeh kaldırılması gereken tek bir şey kalmıştı. Hepsi tereddütsüz “aşka” diyecekken, siyah saçlı olan bozdu ezberlerini: “Aşk bize iyi gelmediğinde ondan uzak durabilmeye!” “İşte buna içilir” dedi arkadan tok bir ses. Bir gazetenin bir köşesinde her gün yazıyordu sesin sahibi, kızlara nazikçe gülümsedi, kızlar da kadeh kaldırarak karşılık verdiler!

“Aşk bize iyi gelmediğinde, ondan uzak durabilmeye!” Bir gün aşktan uzak durmak isteyecekleri üçünün de aklına gelmezdi. Oysa o gün en çok ihtiyaçları olan şeydi, aşktan uzak durabilmek...

Read more...

Cumartesi, Ağustos 25, 2007

koklaşmak...

Gaykedi 3 gündür kokularla ilgili yazıyordu. 1 2 3 Ben de bu vesileyle ne zamandır toparlamak istediğim kokuyla ilgili notlarımı toparlamaya karar verdim. Bir dönem ben de kokuların nasıl olup da bu kadar unutulmaz olabileceğine takılmış, bunun üzerine bi’şeyler okumuş, 3-5 not almıştım.
Notlar çok dağınık olduğundan giriş-gelişme-sonuç şeysine uygun bir yazı yazamıyorum maalesef (buna denedim ve fakat beceremedim)


Buyurunuz efenim koku ve parfümün tarihçesi ile ilgili bilgi kırıntıları:


  • Kokunun algılanmasında burnun %5 rolü olduğunu geri kalan %95lik işlemin beyinde gerçekleştiğini biliyor muydunuz? Yani aslında beynimizle koku alıyormuşuz!
  • Koku hücreleri 45 günde bir kendi kendilerini yeniliyorlar, hiç yaşlanmıyorlar.

  • İnsan 0–20 yaş arasında kokuları genel olarak hafızasına yerleştiriyor ve bunları bir daha asla unutmuyor.

  • Üstelik tüm bu kokularla ilgili fikirleri de değişmiyor. Yani;
  • Bir kokunun iyi mi kötü mü, tatlı mı acı mı, güzel mi çirkin mi olduğu tamamen anılarımızla, deneyimlerimizle alakalı.

  • Koklama hücresi, duyumsal nöronlar olarak tanımlanır ve dış ortamla temasta bulunan yegâne nörondur.

  • Bu hücrelerin sayısı insanda 6 milyon kadardır, köpekteyse aşağı yukarı 36 katı kadar (216 milyon) koku hücresi bulunur.

  • Koklama eşiği de insanlarla hayvanlar arasında büyük farklılık gösteriri. İnsanın sarımsak kokusunu algılayabilmesi için 200 molekül gerekirken köpek için 30 molekül yeterlidir.

  • Parfümün tarihi ise ateşin bulunmasıyla başlıyor. Ateşle birlikte yükselen kokuların kişileri Tanrı’ya yaklaştırdığı ya da Tanrı’yı sakinleştirdiği inancı hakim.
  • Kokulara alkol karıştırılarak; özgürmüş gibi serbest bırakmak ama kaçıp gidemeyecek şekilde tende hapsetmek hüneri ise ortaçağ’da ortaya çıkıyor.

  • Dönem Avrupa’sında Hıristiyanlık toplu yıkanmayı yasaklıyor, 16.yyda tüm halka açık banyolar kapatılıyor. Suyun deriden içeri girerek kan dolaşımını bozacağı inancından ötürü yıkanmak suç sayılıyor. Kötü kokuları örtmenin tek yolu ise parfüm.
  • Bu yasaktan dolayı koku kullanımı o kadar artıyor ve çeşitleniyor ki, 15.Lui’nin hükümdar olduğu yıllarda Fransız Sarayı “koku sarayı” olarak anılmaya başlanıyor.
  • 1770’e gelindiğindeyse İngiltere çıkardığı bir kanunla kadınların erkekleri parfüm kullanarak baştan çıkarmalarını yasaklıyor.
  • Bugünse parfümler isimlerini çağrışımlardan, hazlardan alıyorlar. Artık özel tasarımcılar tarafından hazırlanmış büyülü şişelerde baştan çıkarıcı olmanın “hayali” satılıyor.
  • Parfüm temel olarak 3 hammaddeden imal ediliyor. Bitkisel, hayvansal, sentetik hammaddeler. Bitkisel olanlar, reçineler, çiçekler, meyveler, kökler, hayvansal olanlar, misk, amber.

  • Kaliteli bir parfümde ortalama 700 madde öz kullanılıyor. Maestro ise elbette alkol. İçinde ki alkol oranına göre sıralarsak; parfüm concentre > eau de parfum > eau de toilette > eau de cologne > after shave. Konsantre parfümün içine alkol katıldıkça yani saflık azaldıkça kalıcılık da azalıyor.
  • Bugün dünyada parfüm sektörünün beyni “nose/burun” diye anılan 50 kişi. Burunları milyon dolarlara sigortalı. 100.000 den fazla kokuyu ayırabiliyor, 4000 kadarını akıllarında tutuyor ve zihinlerinde farklı koku bileşimleri tasarlayabiliyorlar.


  • Her parfümde; üst nota, kalp notası ve dip notası olarak tanımlanan 3 bölüm bulunuyor. Üst notalar; parfüm ilk sıkıldığında yaklaşık 5 dakika boyunca alınan uçucu kokular. Kalp notası; birkaç saat dayanabilen çok uçucu olmayan ve parfümün arzu uyandıran bölümü, üst notaların hemen ardından duyulmaya başlanıyor 20 dakika–1 saat boyunca duyulabiliyor. Dip notalar ise; parfümün en uzun süre kalan kısmı, tende 6–8 saat duyulabilen ve parfümün kişiliğini yansıtan kokular.




"Işıkları söndürdüğümüz zaman, dünyanın en güzel kadınına ne olur ?
Onun gözlerini, makyajını, saçlarını göremezsiniz.
Geriye ne kalır ?
Onun dişiliği ve
parfümü..."
- Jean Paul Guerlain -

Read more...

Cumartesi, Ağustos 04, 2007

bu da oldu: "NuRay MeRt vs. PeRihan Mağden"


Nuray Mert’le Perihan Mağden arasında ki atışma (yoksa düello mu demeliyim) dikkatinizi çekmiştir muhakkak. Medyatavaya, Hürriyetin ana sayfasına bile düşmüş haber ama bugün Perihan Mağden’in verdiği cevap sonrasında her an magazin programlarına da sıçrayabilir. Şenay Düdek falan olaya el atmadan önce ben değinmek istedim =)

N’oluyor kuzum size, neyi paylaşamıyorsunuz, siz nasıl “entelektüel"siniz, bu nasıl bir gölge oyunu? demek istiyorum kendilerine.

Nuray Mert’i ayrı Perihan Mağden’i ayrı seven, saygı duyan bir okur olarak şaşkınlıktan ağzımı kapatamıyorum yazıyı okuduğumdan beri. Perihan Mağden'in bugünkü üslubu mahalle kavgalarında ki “oraya gelirsem senin saçını başını yolarıııımmm” değilse nedir? Nuray Mert'in yazısının ondan aşağı kalır yanı var mıdır? Pazar günü devam edeceğim demiş üstelik Mağden. Nuray Mert ne yapacak ziyadesiyle merak etmekteyim. Tartışmanın siyasal içerik boyutu (?) bir yana, zaten pusuda bu tip bir olayın çıkmasını bekleyen kurtlara, “bak şu kadının kadına yaptığına, yine birbirlerine düştüler” dedirtmenin ne anlamı var? Vallahi ben her şeyden çok başlaması muhtemel bu tip tartışmalar için üzgünüm.

Nuray Mert’in Bıyıklı Kadınlar kampayasına taktığı sıralarda ben de kampanyanın hiçbir somut amaca hizmet edemeyeceğini savunuyordum (düşüncemin pekte değiştiği söylenemez). Fikrimi belirttiğim yazılarda Nuray Mert’in bu kapışmaya da dahil olan yazılarına link vermiştim hatta. Meğer tartışma uzun aralıklarla devam etmekteymiş ben Mağden’in 31 temmuz tarihli yazısında ki “geçirmeyi” kaçırmışım. Dün bi’baktım Nuray Mert, açık mektup diye kafadan girmiş mevzuya. Bugün de Perihan Mağden bir cevap yazmış akıllara zarar.

Vallahi anlayamıyorum ben olup biteni. Hiç yakıştıramıyorum gibi bi’lafı etmekte bana düşmez o yüzden en iyisi, bildiğim ve gazetelerde yazan kadarıyla olayın gelişimini gösteren yazıları kronolojik olarak sıraya koyayım:

Olay Perihan Mağden’in 13/06/2004 tarihli Atın Kahpeye yazısının son cümlesiyle başlıyor anlaşılan; "Bunca negatif ayrımcılığa maruz kaldığımız buralarda, 'pozitif ayrımcılık' maddesinin geçmesini fuzuli görecek kadar erkek yalakalığına gönül indirmiş kadınlarımızı da, camdan kutlarım bu vesile ile!" diyor.

Aradan zaman geçiyor, başkaca yazılar yazılıyor ne zaman ki Temmuzda seçim olasılığı gündeme geliyor Nuray Mert yine pozitif ayrımcılığa değindiği bir yazı yazıyor 27 Mart tarihinde. Bıyıklı Kadınlar kampanyasına değindiği bu yazıda; "Kulaktan dolma klişelerle siyaset yorumu yapmaya girişip, kadın kotasına karşı çıkmayı 'erkek yalakalığı' diye 'özetleyen' yazarların bulunduğu 'kadınlar dünyamız'da..." cümlesiyle 3 yıl önce kendisine yapılan göndermeye, göndermeyle karşılık veriyor.

Bu arada Perihan Mağden açıkça başka bir gönderme yapıyor mu bilmiyoruz, akabinde Yeni Şafak gazetesinin her ikisine de sorduğu “Bıyıklı kadınlar var, siz de türbanlı kadınları savunmak için türban takar mısınız?” sorusuna önce Nuray Mert 29 martta, Akabinde Perihan Mağden 1 nisanda ve 3 nisanda yanıt veriyor. Mağden 3 Nisan tarihli yazısında “AKP iktidardayken başörtüsü takmak haktır demek çene yormaktır” gibi bir laf ediyor. Bu cümlenin üzerine Nuray Mert yeniden parlıyor ve 24 nisanda " 'AKP ihale peşinde koşacağına başörtüsü sorunu çözsün ben çenemi yoramam' nasıl bir demokrasi anlayışıdır?" diyerek Mağden’e olan eleştirisini açıkça belirtiyor.

Ay maç anlatan spikerleri gibi hissettim kendimi bu olay başka nasıl ifade edilir ki?

Konu burada kapanmış gibi aslında, Mağden fikrini söylemiş, Mert fikrini söylemiş. Üstü kapalı göndermelerle atışmışlar, ne ala... Lakin Perihan Mağden durmuş durmuş, 31 temmuzda Bülent Ersoy ilgili bi’şeyler yazacakken ilk paragrafların birinde konuyla pekte alakalı olmayan bir şekilde (ben kuramadım bir bağ en azından) Nuray Mert’e “geçirmiş”

Artık bardağı taşmış olacak ki, Nuray Mert’te 2 ağustos’ta Perihan Mağden’e Açık Cevap diyerek gayet usturuplu görünen bir yazı kaleme almış. Amma velakin son cümlesi tam anlamıyla Perihan Mağden’in bugünkü yazısına “sebep olacak” (bir deyim vardı konuyla ilgili ama anımsayamadım yahu) cinsten. Efenim rivayetlere göre Perihan Mağden, Cüneyt Özdemir ve de Orhan Pamuk bir taksim gecesinde birlikte gezerken, Ece Temelkuran’la karşılaşımışlar. Perihan Mağden yazılarından ve bilinmeyen(!) bir sebepten (biraz google yapınca o sebepte bilinebilen bir hale dönüşüyor aslında) Ece Temelkuran’a saçına yapışıyor ve iki kadının yol ortası kavgasını Orhan Pamuk ve Cüneyt Özdemir zar zor ayırılıyorlar vs. vb.

Nuray Mert’te (zannederim) bu duruma istinaden son cümlesinde "ben sokak aralarında kıstırıp dövmeye çalıştığı kadın yazarlara benzemem, çevresinde kim varsa, o tür teşebbüslerde bulunmaktan vazgeçirsin." diyerek, olacaklara çanak tutuyor! Ve nitekim Perihan Mağden’de bugün yazdıklarıyla bu mahalle kavgasını bi’güzel alevlendiriyor...

Durum bundan ibaret diyeceğim ama her 2 yazarın açık mektuplarından anlaşılan, daha pek çok yazıda karşılıklı göndermeler yapmışlar. Benden bu kadar, görelim bakalım daha ne taşlar dökülecek eteklerden. Şimdi hazır Pazar gününe denk geldi diye, olaya atlayan bir sürü köşeci olacağı gibi bir his var benim içimde. 'To be continued' mu desem. 'Bırakalım takılsınlar kendi çöplüklerinde, bu saatten sonra onları bu halde görmek istemem ben mi' desem ne desek bilemedim. Yarın ola hayrola demeli en iyisi

Read more...

Perşembe, Ağustos 02, 2007

kadınlaR ne isteR?

Harun Reşit, savaşta esir aldığı düşman generale:
—Hayatini bağışlarım ama bir şartım var: Kadınlar hayatta en çok ne ister, budur bilmek istediğim. Bu sorunun yanıtını getir; kurtar kelleni der.
General sorar soruşturur, bu çetin sorunun yanıtını arar ve Kafdağı'ndaki bir cadının bunu bildiğini öğrenir. Günlerce gecelerce at koşturur, cadıyı arar bulur ve sorar.
—Kadınlar hayatta en çok ne ister?
Korkunç cadı, yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur değil.
—Evlen benimle, o zaman öğrenirsin istediğini.
Bu ölümcül teklifi kabul eder general ve doğru yanıtı alır almaz koşar Harun Reşit'e:
—Kadınlar, en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister.
Harun Reşit bizimkinin hayatını bağışlar ya; cadıyla evlenmek için de söz verilmiştir. Evlenirler. O ilk gece; general bir bakar ki o korkunç cadı, dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş, karanlık odada. Konuşur cadı:
—Benim kaderim böyle; günün sadece yarısı güzel olabilirim, diğer yarısı ise çirkinim. Ne dersin geceleri seninleyken mi, yoksa gündüzleri dışarıdayken mi güzel olayım?
General düşünür ve
—Sen bilirsin, kararını kendin ver der; işte o andan itibaren korkunç cadı sonsuza dek çok güzel bir kadın olarak kalır.

Peki, bu öyküden çıkarılacak üç ders nedir?

Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister.
Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın, her zaman güzeldir.
İster güzel olsun ister çirkin, her kadın aslında bir cadıdır =)


Bizim mezunların mail grubuna gelmiş bu hikaye(msi). Uzun bir yanıt döşenecektim cevap olarak ama diyorum ya bugünlerde yazamıyorum. Sms bile atamıyorum, açıp konuşuyorum. Yazmak istediğim halde yazamıyor olmak benim için cidden “keyif kaçırıcı” bir durum. Yazıp, içimdekileri kusup rahatlayıp zihnime “tamam bunu da hallettik, sıradaki” dedirtmek istiyorum. Yazmanın böyle bir işlevi olduğunu okumuştum. Ne zaman nerede hatırlamıyorum. Yazınca zihin, “tamam bunu hallettim, deneyimledim, yenilerine yer açabilirim diye kodlanıyormuş. Sırf bu yüzden bile yazıyor/karalıyor olabilirim, yıllardır. Bu yüzden bugünlerde de yazmaya, içimi boşaltmaya ihtiyacım varmış gibi hissediyorum. Yarın ya da 2007'nin ikinci yarısında beni nelerin beklediğini bilmiyorum çünkü. Sırada ne var acaba algılamam, öğrenmem gereken...Bunları düşünürken, düşünmemek için çabalarken B. dedi ki:
"Hayatı yaşarken müzik sensin. Dururken aptal gibi dinlersin..."

Hah dedim, ben de tam onu diyordum, hayatı "yaşamak" lazım. Sonra mutluluğun uzun vadeli olup olamayacağına değindik birden. Mümkün mü beni bugün mutlu etmeyen bir şeyin, 3 ay sonra 1 yıl sonra mutlu olmama sebep olması dedim. Ben inanmıyorum dedi. Ben de dedim.
Bir de şu var tabi: Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç beklemek, deliliktir.

Özgür iradesiyle hareket etmek isteyen kadınlar diyecektim aslında nasıl geldim buraya bilemedim. Neyse dağınık kalsın böyle. Hatta biraz daha dağılsın ortalık, Reha Muhtar’a kulak kabartalım bir de: “Akıllı, başarılı, özgür iradeli kadınlar daha kolay aldatılır.”

Read more...

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

boRdo

Hafta sonu yine bir düğündeydim. Yok yok kaçmayın hemen, evlilik hakkında ya da düğün-nikah organizasyonunun nasıl olması gerektiği hakkında ahkam kesmeyeceğim yine. Artık gına geldi bana hemen her hafta sonu, ne giyeceğim, kuaförde sıra var mıdır, of bu etekle bu ayakkabı olmaz, öbür ayakkabıya da çanta uymaz, ne yapacağım şimdi diye kara kara düşünmekten. (hemcinslerimin beni yürekten anladığını karşı cinse mensup sevgili okurlarında “of yine kızsal mevzular” diyerek çoktan sayfayı kapattıklarını tahmin ediyorum. Madem kız kıza kaldık iyice cıvıtabilirim bu dakikadan sonra. Hala okuyan erkek milleti mensupları ise tamamen kendileri kaşınıyor, benden söylemesi.)

Bu hafta sonu gardıroptaki tüm düğün/dernek kombinasyonlarımı tüketmiş olduğumdan ve alternatif kılık kıyafet alış-verişine çıkamadığımdan “ben gelmeyeceğim” diye rest çekmiştim evdekilere. Dedim ki; zaten yemekli düğün, davetiye babama ve eşine gelmiş, ne işim var benim orada. Annem önce bu durumu düğün sahibine söylemiş. (aslında çok yakın aile dostumuz ve komşumuz olurlar ama evlenen oğullarıyla benim, sadece bir yaz tatili yapmışlığımız var. Hatta o kadar uzun zamandır görüşmüyoruz ki yolda görsem tanımam belki o derece) Neyse gelmeyeceğimi duyan sevgili Emine teyze’de sağ olsun, küfrü basmış “kendine özel davetiye mi istiyor o...” diye. (Sizin de var mı böyle menopoz teyze komşularınız, hatta arkadaşlarınız. Bal gibi küfür eden ama o söylediğinde mümkün değil kızamadığınız.) Annem de eve gelip “senin yüzünden küfür işittim, kalk giyin geliyorsun” deyince, mecburen dolaptaki en nadide parçaya, sevgili kırmızı elbiseme kaldım. Bütün gece masadan kalkmayacak olduğum bir davet için giymeyi hiç istemezdim ama yapacak başka bir şey yoktu. Babamda “ben o elbiseyi görmedim hiç senin üstünde” deyince dayanamadım tabi. Eh hal böyle olunca mecburen kuaföre gittim, mecburen ojelerimi değiştirdim falan filan. Şimdi kızlar mutlaka biliyorsunuzdur ama söylemeden geçemeyeceğim bir şey var. En azından bana ders olsun, bi’daha yapmamak için not düşeyim tarihe. Göğüs dekolteli bir elbiseyi ne olursa olsun, ona uygun olmayan iç çamaşırıyla giymemek gerekiyor-MUŞ! Evden çıkarken ayna karşısında her türlü maymunluğu yapmış olmama rağmen kendini göstermeyen ve “tamam ya idare ederim” dedirten sutyen orada burnumdan getirdi resmen. Önce kollarımı kaldırdıkça koltuk altından kendini gösterdi meret, sonra direk dekolteyi sabote etmeye kalktı “ben buradayım ben buradayım” diyerek. Benim de yerimde oturmadığım, şıkıdık şıkıdık göbek attığım göz önüne alınırsa pek şaşırtıcı bir sonuç değil aslında bu. Ama ben bu sabotajlara pabuç bıraktım mı elbette hayır! Her 10 dakikadır bir tuvalete gidip ince ayar yapmak pahasına dans etmeye devam ettim =D

Hiçbir şey yokmuş, hayatımdaki her şey yolundaymış gibi eğlendim tüm gece. Sabahın köründe öten telefon alarmıyla dönebildim ancak gerçek dünyaya, akıp gitmekte olan hayata. Alarm çalalı daha bir saat olmasına rağmen ben kendimi hastanede bulmuştum bile. Kan vermem gerekiyordu, gerekli işlemleri yaptırdım ve tahlil odasına girdim. Ne kadar kaba olurlarsa olsunlar, özellikle devlet hastanelerinde ki sağlık personeline kızamıyorum ben. O kadar çok çeşit insanla uğraşıyorlar ki, işlerini yapmaya halleri kalmıyor. Fakat bugünkü gerçekten çileden çıkardı beni. Önce tahlillerle ilgili doktora sormayı unuttuğum bir şeyi sordum hemşireye. Sadece “Yoooooooo” diye cevap verdi. Evet, bu Türkçe de bir yanıt ama beni tatmin etmedi. “Emin misiniz bu durumun fark yaratmayacağına?” diye tekrarladım sorumu. Bu kez yanıtı daha uzundu “Hayır dedik ya!” Neyse dedim, daha fazla inatlaşmayım, şu kanı kolumu morartmadan bir alsın, sonra okurum bildiğimi (köprüye geçene kadar kime ne demek gerekiyordu =)) Kan alınan koltuk ve hemşirenin konumu hastanın sol kolunu uzatacağı şekilde ayarlanmıştı. Ben biraz yamuk oturdum ve sağ kolumu uzattım. Kolumu sıkacak hortumu bağlamak üzere bana doğru döndü, ilk kez yüzüme baktı ve “diğer kolunu aç” dedi. Bu tip durumlarda, zart diye “sen” denilmesine sinir olmak bir yana, bir de emir veriyor bana, “aç” diye. “Sakin ol” dedim kendi kendime, bu köprüyü geçmen gerek unutma. “Benim sol kolumda ki damarlar incedir, kolay bulamazsınız, bulsanız da çok kan gelmez”. “Ben bulurum damarı, böyle ters gelir bana” dedi bu sefer. Neyse dedim, fazla uzatma, damarın yerini kendin göster, artık bir testlik kan akar herhalde. Hortumu bağladı, steril pamukla sildi, “Şurası” dedim. Ters ters baktı ve gösterdiğim yerine soluna batırdı iğneyi. Kan man yok tabi. Çıkardı gösterdiğim yere daha yakın bi’yere batırdı. Bi’kaç damla geldi ama yeterli olmadığı belli. “Biraz daha aşağı doğru tut kolunu” dedi. İndirdik aşağı, 40-50 saniye falan bekledik öyle. Tüpün 2/5i dolmuştu ancak. “Elim uyuştu artık, yetmez mi bu kadarı” dedim. “İki tane örnek almam gerekiyor, bi’daha delik açmayalım diye tamamını bu tüpe alacağım, sonra bunun içinde ki diğer tüpe aktaracağım” dedi. Ölür müsün öldürür müsün?!
“Aah” diye inledim resmen ama aslında sinirden bağırmaya çalışıyordum “rica ederim sağ koluma takın şu tüpü, bundan o kadar kan çıkmaz!” “eh peki öyle yapalım madem” diye lütfetti. Hala bana kafa tutuyor aklı sıra. Yahu vücut benim damar benim, benden iyi mi bileceksin hangisinden ne kadar kan geleceğini. Hayır, madem sözüme güvenmiyorsun (olabilir normal) “nereden biliyorsunuz sağ kolunuzdaki damarların ince olduğunu” diye imalı ve bilmiş bir gülüşle sor bari. Biliyoruz ki söylüyoruz herhalde! Bunların hepsini içimden söyledim tabi =(
Sağ kolumda damarı hiç benim göstermeme gerek kalmadan şıp buldu ve 4-5 saniyede diğer tüpün 4/5ini doldurdu. Hiçbir şey söylemedi tabi, tüplere etiketleri yapıştırdı, elime tahlil raporunu verip, “Perşembe günü alırsınız” dedi. “Sağ kolum hala kanıyor, ayrıca morardı, küçük bir bant verir misin lütfen?” dedim. Sesim epeyce yüksek çıkmıştı bu kez. “Kusura bakmayın bant kalmadı, SİZ pamuğu arasına sıkıştırın öyle dursun kolunuz, geçer birazdan”

Tahlilin üstünden yaklaşık 6 saat geçti, ama ağrısı geçmedi hala. Kolumu üst raflara doğru ya da “aaa bak kuş geçiyor” diyecek şekilde uzatamıyorum, laptop neyim yani 2-3 kilodan fazla ağırlıkları taşıyamıyorum, yaz günü kocaman morarması da cabası. Üstelik o pamuklara nasıl bir antiseptik sürüyorlarsa artık, daha dün sürdüğüm ojelerinde neredeyse yarısı bozuldu. Bugün bunları anlattığım herkes, nedense beni “amaaan bu da dert mi geçer morluklar, sen Perşembe alacağın sonuçları düşün asıl” diyerek TESELLİ ETMEYE çalıştı. Yahu daha bugünden neden 3 gün sonraki sonuçları düşünüp canımı sıkayım ki. Ben değil miyim hayatı basitleştirmek, mümkün olduğunca günü-anı yaşamak derdinde olan. Şu anda en büyük sıkıntım, bozulanları mı düzeltsem, yoksa hepsini mi silsem acaba diye beni düşüncelere sevk eden ojelerim ve kolumda ki morluk. Ne giyeceğim ben yarın şimdi, hem dirseklere kadar kolu olan hem de bu sıcakta terletmeyecek bi’şeyler ayarlamam lazım. Ah evet buldum alış verişe çıkayım! Deliyim meliyim ama arada kafam çalışıyor böyle. Hem yeni alacağım kıyafetin rengine göre oje sorununu da çözmüş olurum. Heyt be aklımı seveyim. Alış-veriş için ne kadar harika bir bahane buldum yine =D

Read more...

Cuma, Temmuz 13, 2007

boncuk mavisi

Öncelikle bana nazar değdiren kem gözler kime aitse buradan onlara sesleniyorum, gözü olanın gözü çıksın.

Bu hafta içi başıma gelenleri murphy bile açıklamaya kafi gelmiyor. En makul açıklama nazar gibi görünüyor. “Elektriğe çarpıldım kendime geldim ne ala” derken hop 40 derece ateş içinde buldum kendimi. “Bu derece yanlış herhalde benim ateşim çıkmaz o kadar” diyordum en son, ondan sonrası hep hayal meyal kareler. Dünden beri ancak kafamı boynumun üzerinde taşıyacak güce kavuştum. Bu arada burnumun ucunda bir sivilce pırtladı ki, evlere şenlik. Hayır, sivilceleri dert edecek yaşı çoktan geçtim ama hafta sonu hem fiziken, hem de moral açısından çok iyi olmam gerekiyorken ne bu sivilce ne de bu yorgunluk hali hiç olmadı hiç.

Neyse beterin beteri var deyip yakınmayı ve sayıklamayı bırakıyorum hemen. Okan Bayülgen’e bi’kaç diyeceğim var müsadenizle.

fotoğraf

okan bayülgenKendisi benim zaman zaman körkütük aşık olduğum, zaman zaman delice sinir olduğum bir adam. Çok tutkulu bir ilişkimiz var anlayacağınız. Yani benim gıyabında öyle bir ilişkim var kendisiyle, O’nun için herhangi bir bağlayıcılığı yok bu ilişkinin =) televizyonculuk konusunda bu ülkede sahiden kayda değer işler yapan 3-5 kişiden biri olmasının bir tarafa, pek çok fikrini ayakta alkışladığım, aynı ülkede yaşıyor, aynı dili konuşuyor olduğum için kendimi şanslı saydığım bir adam kendisi.

Ama bu adamla “özlem siyasette yeni” cümlesini defaatle tekrarlayan, tartışmayı gereksiz, amaçsız yere uzatan adamın aynı adam olduğuna inanamıyorum. Hoş yapmadığı çıkışlar değil bunlar ama bu kadarına ben ilk kez şahit oluyorum. Sayın Bayülgen'cim kesinlikle haksızsın(ız)!

İnsanların kendilerine hitap konusunda bir tercihleri olması en doğal hakları elbette. Ben özel hayatımda bu tip sayın hanım, hitaplarına kesinlikle takılmayan, hatta “alın böyle pozitif ayrımcılığı arka cebinize koyun böyle saygı görmesem de olur” diyen biri olarak aksini teyit etmediğim sürece yeni tanıştığım herkese bey, hanım, siz derim. Demeliyim. Nasıl ki ismi Ahmet olan birine Mehmet diye seslenmek ya da iki isimle birine onun kullanmadığı ön adıyla hitap etmek de bir çeşit saygısızlıksa, ”tercih etme imkanım varsa ikincisini tercih ederim” diyen birine, özellikle adıyla hitap etmekte saygısızlıktır.

Bir insanın sıfatı ne olursa olsun, ilk kez karşılaştığı birine ismiyle hitap etmesi hoş değil. Görüşünü, savunduğu ideolojiyi sonuna kadar eleştirebilirsiniz ama kaymakamlık yapmış birine, (bunu hiç dile getirmek bile istemiyorum ama, evli bir hanıma) yüzlerce insanın önünde “özlem siyasette yeni” demek alenen terbiyesizliktir bu ülkede. (ki terbiyesizlik TDK tarafından, Topluluk kurallarına aykırı davranan olarak tanımlanmış bir sözcüktür.)

Haydi kaymakamdı, milletvekili adayıydı, evliydi, anneydi,babaanneydi gibi sıfatları koyalım bi’yana. Sayın Bayülgen, Okan’cım, sen zaten kadının “evet”indeki soğukluğu anlayınca demişsin bir kez “özlem hanım” diye. Ardından o, tamamen hatunlara özgü bir triple (hani bir “yok bi’şey tribi” vardır, kafa sağa sola sallanır; “yok, yok bi’şey, hiç bi’şey yok” falan denir gergin bi’sesle, işte o triple) “hayır sadece soyadımı unuttuğunuzu düşündüm” diye laf çarpıtınca, resmen kendini kaybetmişsin yahu. Memesi elinden alınmış küçük çocukların “bana ne bana ne isterim” demesi gidi defalarca ve defalarca kez “özlem siyasette yeni” demişsin. O nesi yahu?! Hayır, hanımı, sayını söylemekten imtina ediyorsun madem “deli bu” de bırak kendine haline, kadın soyadımı unuttunuz mu dedi, sende Meksikalı lafını sok oku 3-5 ismini birden geç sıradaki konuya. Programın başında ikili arasında ki tartışma senin kontrolünden çıktı diye zaten gerilmişsin onu da anlıyorum az çok ama, bir kez “hanım” diye düzelmişken sonra ki inadına, “tercih hakkım varsa ikincisini tercih ederim” diyen hatuna “nasıl yani yauvv” diye çıkışmana anlam veremedim ben. Cidden şaşırtıcı yani.

fotoğraf

ÖzlemPiltanoğluTürköneÖzlem Piltanoğlu Türköne’ye ise söyleyecek şey bulmakta zorlanıyorum doğrusu. İnsan haklı olduğu bir konuda ancak bu kadar zırvalayabilir, ancak bu kadar mızıldayabilirmiş canlı yayında hemcinslerine göstermiş oldu kendisi bunu. Muhtemelen über-hiper eğitimler almış, süpersonik masterler yapmışsınızdır amma velakin Okan haklı, hitabet diye bi’şey var siyasetin içinde, oldukça da fazla yer kaplıyor. Kendi derdinizi anlatamıyorken, nasıl mülki amir olduğunuz ironik yani. Hoş kaymakamlık mevkine çıkan yollardan geçmek (bazıları için) oldukça kolay bu ülkede. Şaşırmamak lazım böyle şeylere. Ama insan üzülüyor yine de hemcinsi iki lafı bir araya getirip konuyu kapatamayınca...

Madem bu beni ilgilendiriyor, işte bunlar da benim fikrim olan biten hakkında.
Sağlık ve esenlikler dilerim herkeslere...

Read more...

Pazartesi, Temmuz 09, 2007

yine kaRa, kapkaRa


Yasemin Kınık

Duydunuz mu bu ismi daha önce. Daha önce dediğim, bu hafta sonu. Baktınız mı haberlere. Bakmadınız mı, baktınız da kanıksadığınız için hiç umursamadınız mı yoksa. Babası öldürdü onu, babası eline silah alıp vurdu Yasemin’i.

Kızını ‘töre böyle’ diye öldüren baba tutuklandı

1.5 aylık hamile Yasemin de ‘töre’ kurbanı

Ölüme 'töre' elbisesiyle gitti

Babadan hamile kızına töre kurşunu!


19 bilemedin 20 yaşındaydı. Tarlada çalışırken âşık olduğu Murat’la evlenmek istedi, vermediler. Koca bir aşireti, töreyi bıraktı ardında ve Murat’la kaçtı. Adana’ya yerleşti. Sevdiği adamın nikâhlı karısı oldu Yasemin. Babasından alamadığı rızayı devletten aldı, sevdiği adamın koynuna girdi, sevişti onunla.

Bundan sonrası biraz karışık, babası diyor ki "boşanmak istediği için öldürdüm, gelin çıktı kefeni döner ancak geri". Eşi Murat diyor ki "biz ailesiyle barıştık ben başlık parası bile ödedim aileye, amcalarıyla hasret gidersin diye gönderdim, bize komplo kurdular".

Bu nasıl bir kavram? Nasıl bir bilinç? Nasıl bir algı? Nasıl işliyor bu mekanizma?

Bir baba, nasıl vurabilir kızını? Baba ve kızı! Kız çocuklarının ilk aşkı babaları olurdu hani, babaların küçük prensesleri. Ah hadi bu tasvirler çok masalsı diyelim, Yasemin nasıl tepki vermedi, hiç mi anlamadı, kilometrelerce öteden ben bile biliyorum öldürülecek kızlara siyah giydirildiğini, o siyahları nasıl giydi Yasemin? O boş tarlaya geldiğinde bile anlamadı mı olacakları, koca bir töreyi arkasında bırakıp sevdiği adama kaçabilen o yürekli kız, hiç mi kaçıp kaybolmayı geçirmedi aklından, yoksa konduramadı mı babasına? Silahı görünce n’aptı peki? Babası ona silahı doğrulttuğunda demedi mi ona can taşıyorum, yapma diye? Yasemin nasıl düştü bu tuzağa aklım almıyor? Kaçmayı, her şeyi ardında bırakmayı bir kez başarabilen bu cesur kız kendi eliyle siyahları giyip, boş tarlaya gitmiş olamaz, olmamalı! Eşinin söylediğine göre hamile olduğunu biliyormuş üstelik.

Of, Of!


Bitmedi dahası var Yasemin’in naaşına kimse sahip çıkmıyor, hiç kimse! Kadın kuruluşlarından üç-beş kişi alıyor, kimsesizler mezarlığına defnediyor. Be Murat nerdesin sen, insan ölüm haberini alır da kuş olup uçmaz mı sevdiğinin, helalinin, çocuğunun anasının yanına. Onu öylece kimsesiz bırakır mı buz gibi morgda? Yoksa sen de mi korkuyorsun töre’den diyeceğim ama erkeğe bi’şey yapmıyor ki hiç bi’zaman töre! Senin korkacak neyin var ki? Nasıl bırakırsın Yasemin’i yapayalnız.

Ya diğerlerine ne demeli. Ailesinden bahsetmiyorum hayır, hani bıyıklı kadınlar vardı, şimdilerde partilerin vitrin süsü olan milletvekili adayları. Kadınlara pozitif ayrımcılık diyenler hani, onlar nerede?
Ya da başörtülü kadınlar. Hani "başımız kapalı diye eğitim hakkımız elimizden alınıyor" diyenler içlerinden bir kişi çıkıp, Yasemin’in yaşama hakkını yok edenler için tek cümle söyledi mi? Laf etmekle olmuyor ya bu işler, fikrini beyan eden kaç kişi var alla’aşkınıza?

Gözyaşlarım hiçbir işe yaramıyor şu anda. Kızgın olmak, üzgün olmak hepsi anlamsız. Suçluyum ben çünkü. Sen de suçlusun! Hiçbir şey yapmıyoruz bi’şeyleri değiştirmek için. Böyle 2 satır yazı yazıp, en katılımcısından 3–5 yere mail atıp, dilekçe imzalamakla olacak şey değil bu! Ben burada, eğitimli, şehirli, sosyal ve ekonomik pek çok imkâna sahip bir genç kadın olarak hiç bi’şey yapmadığım sürece, sen bu sorunla ilgili eyleme geçmediğin sürece daha ne Yaseminler, ne Güldünyalar katledilecek gencecik yaşında, ne Ü.K'ler tecavüze uğrayacak...

Ve biliyor musun eğitimle falan olacak iş değil bu.

Bu ülkede CİNSEL DEVRİM olmadığı sürece hiçbir sorunu halledemeyiz biz! Hiçbir sorunu!

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP