sanal mevzular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanal mevzular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mart 15, 2009

biR acaip mim

Firefoxun formattan sonra hala tema seçemediğim turuncu sekmelerinde görünen görüntü bu: (cümleye bak beah)

2648 tane okunmamış mail, 30 taslak ve 438 adet blog postu. it means: ben yine kontrolden çıktım. Bak mesela on parmağı bırakıp klavyeye bakarak yazıyorum şu an. Ne ayıp bi’şey. Ayıp bi’şey demişken, fakeangel kişisi ne edepsiz bir hatunmuş öle. Beni yatağa atmayı düşündüğü yetmemiş, bi’de bana demiş “kızım allaaşkına söle sen blog aleminde kimi götürmek isterin”. İnsanlar hakkaten mastürbasyon yaparken düşündükleri kişileri yazmıyorlar buna cevap olarak diğ mi?
Aha aha. Bak zaten içmişim başım dönüyor. Höt diye cevap yazıveririm buraya, sonra Pazar sabahı başağrısıyla mı uğraşcam, yazdığım itirafla mı uğraşcam, al başına belayı. Yalnız var ya, hakkaten kafam çok güzel. H. bana bir martini içirdi öyle böyle değil. Bu çocukla, bizim ekibe geldiğinden beri pek kakara kikiri takılıyorduk, bugün bi’baktım bana bizim servisteki kızlardan birini soruyor. Ne desem beğenirsin: “ben de tırsmıştım böyle aramızda bi’yakınlaşma olacak diye, rahatladım şimdi” “ne diyosun ya” diye kalakaldı yavrucak. İyi bi’şey mi kötü bi’şey mi söyledi(m) anlayamadım. Gözünü sevdiğimin votkası sen adama neler dedirtiyorsun böyle. Yoksa cin miydi bizim martiniler. Aman neyse…

Laf kalabalığı yapıp şu mim pasını savuşturacaktım ama bu konuda yazan 3-5 kişiyi okudum da, pucca çok pis laf sokmuş, yediremedim şimdi. Yazayım bari.

Hımmmm
Ommmmmmmmmmmm
Eeeeeeeeeee……Iııııııııııııııııııııııııııı


Ya geçenlerde hakkaten aklımdan böyle bi’şi geçti. Adam bildiğin arıza. Düzenli okuduğum biri değil, o da beni bilmez, linkler arası sıçrarken okuyorum 1-2 sayfasını. Bi’gün (muhtemelen) sarhoşken bi’yazı yazmış. Off! Lan dedim bu adam yatakta nasıl acaba? Hemen alt+f4 yapıp çıktım tabi sayfadan.

Ha ben bunarlı yazdım ama link verir miyim? Tabi ki hayır!
Hem düşünsene, adam “yes bebek, ben de sana hastayım hadi yiyişelim” dese, dert. Beni bi’tarafında sallamazsa herifin egosunu şişirdiğimle kalıcam, ayrı dert. Ay yok, kalsın valla. Benim boyumu aşar bu işler. Hem bi’kere “evlenmeden olmaz” yahu! Şu blog alemi ne edepsizmiş de haberimiz yokmuş anam. Bir alla’n kulu da çıkıp hayırlı bi’şey için mim başlatmadı iki senedir. Şöyle partnerinizi çıldırtmak için bildiğiniz en süper taktik falan desenizde, biz de okudukça öğrensek mesela. Kocamıza kuru kuru zarımızı saklamasak diğ mi? Diğ mi?

Bak şimdi, Fenasi’nin yazısını okudum da, adam gayet usturuplu nedenler saymış. Öyle düşününce, yazdıklarından dolayı akıllıi dolayısıyla seksi bulduğum 2-3 adam birden geldi aklıma ama cık, yine de sıkar biraz isim vermek.
-------------o-----------------o------------------o-----------------------

Şu an Pazar 22:49. bunlar Pazar 03 sularında yazıldı. İmla falan hiç oynamadım. Yayınlamadan sızmışım. Sızdım yani. Bugün readerı da mailboxı da temizleyip derli toplu bi’şiler yazacaktım güya. 3 hafta sonra ilk kez kendime zaman ayırabildiğim bi’pazar bulunca bilgisayar başına oturmak yalan oldu tabi. Yarın da iş çıkışı 5 yıldır görmediğim bi’arkadaşımı göreceğim. Salı günü görüşmem var, heyecandan ölebilirim (sinerji, enerji, iyi dilek, dua, umut falan uygun bi’şeyler yollayın bana please) Çarşamba anneanneme uğrayacağım. Cuma sunum var falan bi’daha oturup yazamam herhalde. Baksana bir haftadır yorumları bile yanıtlamamışım. Nereye gidiyorum ben? Kuyruğa doğru yüzdüğüm ve büyük dalgayı aştığım halde neden giderek uzaklaşıyormuş gibi hissediyorum?

Neyse en iyisi böyle dağınık kalsın. Bu mim de böylece kalmasın; benden nautilus’a ve hüseyin’e ve buzcevheri'ne bulaşsın. Evet gençler var mı aranızda, "ben blog aleminde şunla sevişmek istiyorum" diyecek babayiğit :P

Read more...

Pazar, Mart 08, 2009

şiiRli mim


Fakeangel beni mimledi. Dedi ki; en sevdiğiniz şiiri yazınız.
Ben “en sevdiğin renk” dışında bu ‘en sevdiğin’ sorularına mümkün değil şıp diye cevap veremem. Düşüneyim diye “hafta sonu yazacağım söz.” dedim. Bir haftadır düşündüm mü? Düşündüm.

İlk önce Kent geldi aklıma.
Sonra Zeynep Beni Bekle.

Kesin bunlardan biri diyordum ki, bu gece son kararımı verdim. Benim en sevdiğim şiir, kesinlikle “Yalnız Bir Opera”

Murathan Mungan bir ayrılık hikâyesi değil, sanki bir hayat hikâyesi anlatır Yalnız Bir Opera'da. Kopyala yapıştır olsa da buraya baştan sona yazmaya elim varmıyor. Gün yüzüne çıkmasın istiyorum sanki. İçimde bi’yerlerde kalsın öylece…

Ama topu alıp kaçmıyorum tabi ki, oyuna devam:

Ms. Parılda geçenlerde Cummings’ten çok güzel bir şiir seçmiştiniz ama EN sevdiğiniz şiir hangisidir acep?

Kaptanzade sizi de oyunumuza davet etsek, en sevdiğiniz, sizi en çok etkileyen şiir hangisidir diye sorsak söyler misiniz acep?



dibine not: Yazıp bitirince hatta bilgisayarı kapatıp yatınca aklıma geldi "daha önce de sanki böyle bir mim yazmıştım ben" dedim. Kalkıp baktım ki, hakkaten yazmışım; "beni anlatan dörtlük" adıyla sevdiğim dörtlüğü seçmeye çalışmışım. Ve aklıma ilk Murathan Mungan gelmiş. Yaşlandıkça tutarlı bir insan haline geliyorum galiba, aferin bana!

Read more...

Pazar, Mart 01, 2009

Rengahenk


Neydik, n'olduk...

Daha kim bilir neler olacağız.

Şubat bitmiş, Mart gelmiş.

Hoş gelsin... Yeni renklerle gelsin...


"Öldük, dünyayı şaşkın bırakıp gittik
yüzlerce incimiz vardı delinmedik
sersemliği yüzünden bilgisizlerin
renk renk düşünceler kaldı, söylenmedik."

Ömer Hayyam.
Dörtlükler.
Çev: Sabahattin Eyüboğlu. İş Bankası Kültür Yayınları

Read more...

Cumartesi, Şubat 14, 2009

ödüllü mavi



Fakeangel hanım kendisinden sonra en deli blog ödülüne beni layık görmüş. Ben de kendisini pek severim. İçten, sevimli, esprili, dolu dolu yazar o yüzden pek sevindirik oldum görünce. Tabi hemen kim çıkarmış bu ödülü diye merak ettim başladım geri geri gitmeye. Moda blogları arasında dolanan bir ödülmüş genelde biraz daha geriye gidince şuradan atılan pasla ülkemize geçtiğini gördüm. Hangi ülkeleri gezmiş diye biraz daha geri gidecektim ki, myshoebox.se adresi bir türlü açılmadığından ödülün kaynağına ulaşamadım. Neyse, ithal bir ödülüm var artık CVme eklerim bunu da =P

Şimdi benim de 7 kişiye ödül vermem gerekiyor. Böyle ödül mödül, beni aşar. Boyumdan büyük işler bunlar. Beceremem de zati. Ayrıca sanal mevzularda bugüne kadar mimlediğim herkes hep yazılarını severek okuduklarım oldu. Hatta geçen yıl mart gibi güncemi imha etmeye karar vermişken herkesi yazıp döktüm. O yüzden bu listeyi yapmak epey zor oldu.

Bi'kere "7 kişi seçiliyor" denilince işler karıştı. Zira readerın sadece 1 numaralı klasöründe (ki okunmadan geçilmezler klasörü olur) 40 küsür blog varmış. Bazıları çoktan kendini imha etmiş, bazıları taşınmış, bazıları yazmayalı yıl olmuş… Onlarca blog gezdim bu gece. Eskilere daldım gittim yine. Defalarca düzenledim listeyi, bi'de son dakikada eşitlik olsun sırf hatunları yazmayayım diye tekrar bir düzenlemeye giriştim ki, akıllara zarar…

Sonra herkesin hakkında 1-2 cümle bi’şey yazmak istedim… Ama onu da beceremedim ne yazık ki. Sadece şunu diyebildim. Onlar yazdıklarında ya bütün işimi gücümü bırakıp, kulaklarımı tüm dış dünyaya tıkayıp okuyorum yazdıklarını ya da özellikle okumayıp bekliyorum, kendime şöyle keyifli bir okuma anı hazırlayana kadar sabırsızlanıyorum. Komik, aylak, üzücü, dramatik, neşeli her bir cümleleri ayrı ayrı keyif benim için.

O yüzden kimseyi ayrı ayrı sıfatlamadım: sıcaklığıyla, komikliğiyle, umudunu kaybetmeyişiyle, sivri diliyle, samimiyetiyle ya da egoistliğiyle hangi sıfatla olduğu hiçte önemli değil, iyi ki yazıyor oldukları için dağıttım ödüllerimi ben. Buyrun buradan yakın :







Read more...

Pazar, Kasım 23, 2008

mavimtRak biR mim, mimtRak biR mavi



Evet çalıyor duyuyorum, dırı nını dırı nını dırı nını nıı. Acaba ön gözde mi? dırı nını dırı nını dırı nını nıı. I ıh burada da yok. Aa orta cepte galiba. dırı nını dırı nını dırı nını nıı. Eehhh… Çanta tam ortaya boşaltılır, telefon hala inatla çalıyorsa açılır, rahatlanır.

'E çanta ortaya dökülmüşken toparlamak lazım ıvır zıvırı fazlalıkları çıkartalım atalım bari. Aaa hazır çantayı dökmüşken içindekilerin fotoğrafını çekelim mim yazarız bundan belki. ' diyordum kendi kendime ama sırf bunu demek için çalan telefonu bahane edip çantayı yatağın üzerine boca etmiş de olabilirim. Bazı şeyleri illa yapmak istiyorsam çok meşru bahaneler bulabiliyorum o konuda. Bu da bir yetenek olsa gerek diğ mi Sabrina?

5–10 parça küçükbaş eşyayı bir türlü istediğim gibi kadraja sığdıramamış olmam da başlı başına bir yeteneksizlik olsa gerek. Şu kareyi yakalamak için ayarlarını değiştire değiştire 20den fazla fotoğraf çektiğimi kimseye söylemesem isabet olur bence. Bundan da önemlisi altı üstü bir çanta muhteviyatı fotoğrafı için bu kadar detaycı davranmanın zaman kaybından başka bi’şey olmadığını birinin bana söylemesi lazım artık. Aynı kişi gelip çantamı karıştırırsa çok kızarım ama uzaktan benim gösterdiklerime, benim göstermek istediğim açıdan bakmasında bir sakınca yok.

Misal çantama elini atsa çeşitli durumlara uygun (günlük, gece, normal) farklı boyutlarda pedler görür ama ben onları şu 4 çizginin içine koymam. Çantamı karıştıracak olsa o defterin içindekileri okur muhtemelen. Önce birkaç adres, kroki ve telefon görür, biraz sayfaları çevirse bu şarkı kimin acaba diye araştırmak için not alınmış şarkı sözlerini, daha sinemanın karanlığında yazılmış birkaç tokat gibi repliği okur eğer hala merakla sayfaları karıştırıyorsa içimi görür mesela. Dilimin ucunda kadar gelmiş ama söylenmemiş bir cümleyi görür mesela, uyumadan önce gördüğü yıldızların hayatı boyuna görmek istediği yıldızlar olduğunu söyleyen uzun saçlı bir kız da görebilir. O kızın bir hikâye kahramanı olduğunu bilmeden kapatır sayfaları. Kılıfını merak edip beyaz keseyi alınca ipodu görür mesela açar en son çalan şarkıyı duyar, hangi ruh halinde olduğumu anlar belki o şarkıdan. Normalde kimse bir banka zarfını sallamaz ama taahhütlü ibaresini merak edip açarsa tüm mali varlığımın son bir aylık hareketlerini görür. Döviz alış, satış, %14.25ten 10 gün repo, b tipi likit fon alış…

Aylak Adam’ı 2 kez okuduğumu bilmez ama çantamı karıştırırken kitabı açarsa altı çizili cümlelerimi görür. “ama bir gün babanı, başkalarını kovup geleceksin. O zaman keskin ışıkta soyunup açık pencerede sevişeceğiz. Acelem yok benim biliyorsun.” Yanındaki ünleme anlam veremez kaptır kitabı da. O pembeli membeli kalın kitaba bakmaz bile zaten. Benim de sırf öneren kişiyle ortak birkaç cümlemiz olsun diye aldığımı ama kitapta tek bir cümle bile okumadığımı bilmez.

Çantamı karıştıracak olsa, minik şişenin minik pembe kapağı kaldırınca kokumu duyar. Bugüne dek hiçbir kokuda dişi tutturamadığımı bilmese de “bugünkü” ben kokar şişe, koklar. Belki bir sakız atar ağzına belki minik bir parça bitter çikolata. Belki “aşk verir” çikolata gülümser. Yakama kartımı görünce mutlaka üzerindeki fotoğrafa bakar mesela. Cüzdanımı açtığında gördüğü kimlikte fotoğrafın aynısıdır, fark etmez bile belki.

Biri gelip çantamı kurcalarsa kızarım evet. Hazırlıksız yakalanırım o zaman. Ansızın çıplak kalmış gibi, giysilerimin altına sakladığım tüm fazla kilolar, istenmeyen tüyler gibi, çıkar ortaya küçük dünyam. Alışveriş fişlerim, son yediğim yemeğin ıslak mendili, henüz arşivlenmemiş sinema biletlerim, beynimdeki notalarım, kokum, bitmemiş cümlelerim saçılır etrafa…

Beni içindekileri kategorize edip dizdikten sonraysa tüm dünyaya gösterebilirim hiç sorun değil. Hazırlanırım. Toplarım dağınıklığımı, gizleri koyarım küçük gözlere. Sonra başlarım anlatmaya; emektar mavi şemsiyemin beni ne kadar ansız yağmurlardan kurtardığını anlatırım, Rodos’tan buraya benim için kat ettiği yolu çoktan gizli odacıkların birine hapsetmişimdir artık. O sarı çakmağın çantama nereden, nasıl girdiği ve sevgili çakarçakmazçakançakmağımın nereye kaybolduğu hakkında hiçbir fikrim olmasa da çakmaksız çıkmadığımı söylerim sırıtarak. Hayır, çakmak sadece sigara yakmaya yaramaz onu bile anlatırım uzun uzun belki.

Belki de bir gün benim akbilim senin elinden başka bir ele uzatılır. Birlikte küfrederiz otobüslerin kalabalığına belli mi olur…

Read more...

Perşembe, Kasım 13, 2008

ben mavi, sen?

Sevgili okur, (bak havaya girdim okur diye hitap etmeler falan)

Her ne kadar feedburner takipçileri 70 kişi gösterse de biz şurada 30-40 kişi kafamıza göre takılıyoruz. Daha doğrusu ben takılıyorum, sen gelip karıştırıyosun =P

Blog alemi için uzun sayılabilecek bir zamandır yazıyorum ama reytingle, bilinirlikte, link değişimiyle, günde kaç kişi gelmiş, bugün niye azalmış dün niye çokmuşla hiç işim olmadı, hiç.

Tamam ilk zamanlar seyirciye oynadığım olmuş olabilir ama kendimi bulana kadar normal değil mi yazıda tarz arayışları?

Tamam statcounter'ı her gün mutlaka açar bakarım ama kaç kişi gelmiş diye değil, kim gelmiş diye. Sağolsun gelen giden hemen hemen herkes kendi sayfasındaki bağlantıdan geliyor. E bazılarını da yazdıkları yorumlar vesilesiyle işletim sistemidir, çözünürlük ayarıdır, browser seçimidir falan ayırabiliyorum. ( aa sahii, Chrome’ye geçenler parmak kaldırsın daha 1 kişi tespit edebildim =)) Küçük de olsa bir kısımda statik IP kullanıyor.
Arada 3–5 akıllı da google’dan düşüyor abuk sabuk cümlelerle işte. Yani biz bizeyiz burada isim isim bilmesem de girenden çıkandan haberim var çok şükür. Ama bu 1 haftadır n’oluyoruz anlamadım…

Yazmıyorum da doğru dürüst. Gerçi bu durum güncellenme sıklığıyla alakalı değil. Birisi yeni keşfetti ve enikonu karıştırıyor. Hayır işin fenası geçen Perşembe günü grafiğini o hale getiren şirketten birisi! (ki yeşiller sayfa görüntülenme sayısını, mavilerde “bitanecik” ziyaretçilerimin sayısını ifade ediyor)

İşe girer girmez yaptığım ilk şeylerden biri IP kontrolüydü. Statik olmasını bekliyordum da, şirket ismi kısmı önemliydi. Neyse tespit ettim, etiketledim statcounterda. İsabet olmuş.

Akşam eve geldim bi baktım grafiğin şaftı kaymış yine birileri kurcalamış sayfaları, 'hayırdır kimdir' derken, kabak gibi “işyeri” etiketini gördüm ziyaretçiler arasında. "Ben bugün şirkette blogu açtım mı?" demeye kalmadı bir başka blogdaki linkten zıpladığını gördüm. Haydaa. Önce biraz sayfaları karıştırmış, sonra etiketleri sırayla okumuş. 2 saate yakın zaman geçirmiş, 3 saat sonra tekrar gelmiş, etiketlere kaldığı yerden devam etmiş.
Sonra ben pc başındayken birisi google’a “bir delinin guncesi” yazdı. İE7 yle giriş yaptı. Bu kez tarih sırasıyla okumaya başladı. Öyle 30 saniyede çevirmiyor sayfaları, en az 3-5 dakika takılıyor. Ben statcounter’ın başından an be an görüyorum tıkladığı ayları, ocak, şubat, mart... Hatta onunla birlikte ben de okuyorum o dönemde neler yazdığımı. Bu arada aldı mı beni bir telaş. 'Aha' dedim 'bu kesin gündüz şirketten giren' ortalıkta fotoğraf var mı, etiketlerde şirketle ilgili ofsayt bi'durum var mı, tongaya falan düşer miyiz, bir panik bir panik.

Bütün bunlar geçen hafta oluyor tabi. (Ben ikidir geçen hafta bugünü yazıyorum ya haydi hayırlara vesile... yarın da geçen hafta bugün ıssız adam'ı izliyordum diye yazarsam şaşırmam yani)

Velhasıl-ı kelam, gelip bu kadar karıştırıyorsunuz madem bi'yerlere bir yorum falan bırakın efenim, olmadı bi'mail atıverin. Huzursuz oluyorum böyle eni konu kurcalamalarla karşılaşınca. İn misin, cin misin, hırsız mısın, sapık mısın, beyaz atlı prensim misin bilelim diğ mi?

Bu vesileyle düşünüyorum da; yeryüzünde eğer bir beyaz atlı prens varsa, beni uykumdan öperek uyandıracak, kesinlikle bu günceden haberdar olmamalı. Yok arkadaş mümkün diil olmaz. Hiç iyi bi'tarafım yok ki benim burada, ne kadar defo varsa hepsi ortada anasını satayım. Bi'de hadi defoları gördü "beni böyle sevdi" diyelim ( bu da nasıl güzel bir yalandır ya) çok ciddi zaaflarım var benim burada. Hani çok çaktırmıyım diyorum ama yok ağbi, "hayır" diyemeyeceğim bir sürü şey yazıyor kabak gibi. Hele bi'de gizliden gizliye olanlar var ki, okurken anlaşılmasa da benimle bi'kaç gün geçirdikten sonra.. ohooo... Parmağında oynatır beni, ruhum duymaz valla.

Ya neydi konu, nasıl geldik biz yine buraya.
Hah, gelip karıştırıyosun madem bir ses ver sevgili okur. Merakta bırakma adamı. Bak yazamıyorum sonra, içimde birikiyor kaç gündür. Patlarsam fena patlarım yani o bakımdan.


Read more...

Salı, Ekim 28, 2008

yasak kalkmış, şimdilik



D E N E M E B İ R'Kİ...
D E N E M E 1-2
BLOGGER AÇILMIŞ SANKİ, YAZMAYA DEVAM

Read more...

Pazartesi, Ekim 27, 2008

sanal mavi



Sevgili bloggerlar,
Farkında olduğunuz üzre yasak altındayız. Biraraya gelip kenetlenmemiz, tek yürek olmamız gereken şu günlerde rss beslemelerindeki 255 karakter sınırını kaldırsanız, readerlar üzerinden rahat rahat okuyabilsek yazdıklarınızı nasıl olur diyorum? Bence süper olur!

Read more...

Cuma, Ekim 24, 2008

susma hakkına sahipsin, söylediğin heR şey mahkemede aleyhine delil olaRak kullanılacaktıR.

Diyarbakır sulh ceza mahkemesinin aldığı karara göre bu siteye erişim makheme kararıyla yasaklanmıştır! Şu an yasadışı bi'iş yapıyoRuz yani. Off ne adrenalin ama!

Unuttular mı, teknik olarak yetersiz olduklarından mı bilemiyorum ama rss aboneliklerinde sorun yok. ayrıca Vtunnel çatır çatır çalışıyor. Daha bunun ktunnel versiyonu da varmış oh süper. olmadı Proxy ayarları falan. var yani yolu.

Ah azizim, şu ana şalterin yerini bulan kimse yok mu oralarda? Toptan yasaklayın interneti!
Biz de televizyona eblek eblek bakarken muzlarımızı yiyelim hep birlikte…

Read more...

Pazartesi, Eylül 08, 2008

dikkat, mim vaR

Rehavet beni mimlemiş. Çok pis yakalandım doğrusu. Zira geri sayım var ve ben 2 günü kaçırdım bile. Yani olay şöyle: dünyanın sonunun gelmesine 4 gün kalmış sen son 4 günde ne yapacaksın?

Ben de gazetede 'Atlas projesi' haberini okuduğumdan beri bu mevzuyu düşünüyorum. Meğer yalnız değilmişim. Bu mim dalgası da buradan çıkmış zaten. 10 Eylül günü başlayacak olan yüzyılın deneyi sırasında çok büyük bir enerji açığa çıkacağından kara delikler oluşması, big bange benzeyen bir ortam ortaya çıkması falan bekleniyor. Fizikçiler 2’ye ayrılmış durumda birileri “külliyen yalan olmaz öyle şey altı üstü deney bu” diyor, birileri de “yahu zamanda kırılmalar olacak bu durum insanlık dışı” diyerek AİHM’ye dava açma yolunda falan. Dedim ya ben haberi okuduğumdan aklım bu konuda zaten. Her gün her gece dua ediyorum.;“Allaaam lütfen deney yapıldığı sırada uzayda ve zamanda kırılmalar olsun ve ben 2005 Mayısına geri döneyim” diyorum. Her gün yapıyorum bunu. Boş kaldığım her an dua ediyorum “Allaaam biliyorum ben iyi bir kul olamadım bugüne kadar ama bak fırsat bu fırsat, bugünkü aklımla 2005 yılına geri gideyim söz ondan sonra sadece şükretmek için kapına dayanacağım, bi’daha ölene kadar uğraşmazsın benle.”

Var ya hayal etmesi bile süper, içim kıpır kıpır oluyor. İşyerinde çalışırken birden kendimi pat diye odamdaki çalışma masamda bulmuşum mesela. Yok yok komodinin yanında yerde oturuyorum. Kucağımda laptop, etrafta altı çizili, üstü yazılı onlarca kitap, fotokopi, notlar… Bitirme tezini bitirmeye çalışıyorum. 4 gündür evden çıkmamışım. Evden çıkmak ne ki, odadan çıkmamışım. M. dışarıdan paket yapıp getirdiği yiyeceklerle hayatta kalmamı sağlıyor. Ve ben birden bu aklımda 2008 den 2005 e geri dönmüşüm. M.yi görür görmez hemen oracıkta ayrılır mıydın ondan acaba?

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

Düşündüm. Düşünürken onunla ilgili en kötü anılarımı geçirdim gözümün önünden. I ııh ayrılmazdım. Yine biterdi zaten kendiliğinden o ilişki ama en azından ben bitene kadar, dibine kadar yaşardım. “bu hafta sonu olmaz sunuma hazırlanmam lazım”ları, “bu saatte olmaz yarın sabah 8de ikimizin de dersi var”ları, “ya bu evin dağınıklığı ne böyle, amma pasaklı adamsın kalk şu bilgisayarın başından da ortalığı temizleyelim”leri postalayıp atardım.

Ertesi gün okula gider Atilla bey’i bulurdum. “Hocam” derdim “verin şu listeyi bana finaller de bitirme tezi de umurumda değil neymiş derdiniz okuyalım anlayalım bakalım.” Ramazan bey’i bulurdum. “Hocam” derdim “ben fikrimi değiştirdim. Kabul eder misiniz?” Özlem hanım’ı bulurdum, “o 40’lık final kâğıdı vardı ya, hani 50 olsun diye kapınızda yattığım, basın o kağıda 40’ı ayrıca şu kıçı kırık makalemsiyi inceleyip bunu da notlarsanız sevinirim. Bu konuda biraz daha çalışmak istiyorum.” derdim.
Üst kata çıkar Recep bey’i bulurdum “hocam o vermediğiniz referans mektubu var ya hani, cumartesi gecesi teknede onun şerefine bir rakı balık yapacağım sizi de davet etmeye geldim” derdim. Nevin hanım’dan özür dilerdim. “Zamanında çok dik başlılık yaptım biliyorum ama akademik İngilizce çok mühim bi’şeymiş hocam Allah rızası için beni affedin” diye yalvarırdım. Ki Fransızca okutmanı nişanlısından ders almak için bekleme listesine adımı yazdırabileyim.

Sonra okuldan çıkar S. ye uğrardım. Kitaplıktan Eric Hobsbawn’ın o ünlü üçlemesini alırdım. (ki bu kitap-lar- ikimizin de hayatını değiştirdi aslında) Soru sormasına mahal vermeden onu da alırdım. Yağmur’a giderdik. 2 bira, 2 tost söylerdik. Sonra 2 bira daha. Sonra 2 tane daha… İçerdik.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.


Konumuz bu değildi ki bizim. Neydi sahi. 4 gün mü vardı dünyanın sonunun gelmesine, 10 Eylül’de mi nihayete kavuşacaktı her şey?
Her neyse 2 gün de 4 gün de olsa benim için fark etmez. “Ölmeden önce mutlaka” dediğim hiçbir şeyi sığdıramam ne 2 güne ne 4 güne.
N’apardım?
Gider önce mavi kuş’u bulurdum sanırım. Gerçi onu görmesi gerekene gösteremedikten sonra anlamı yok ama olsun… Sonra New york’a uçardım. Manhattan’a. Yol zaten kafadan 10–12 saat herhalde. E bi’de jet-lag olayı var inince. 2 gün gitti bile. Orada da kesin şöyle manyak bir “yaşasın dünyanın sonu geldi hadi bunu içerek, sıçarak, sevişerek kutlayalım” grubu bulunur. Onların arasına karıştım mıydı, ne kara delikler ne big bangler bana mısın demez zaten. Sen sağ ben selamet…


Yazıp bitirdikten sonra düşen jeton: Aaa sahi bir de pas atmak gerekiyor tamamen unutmuşum. Efenim konumuz “10 Eylül’de dünya havaya uçuyor, son günlerinde n’aparsın?” eğer 10 Eylül’ü geçtiysek ve ben hala 2005 Mayısına dönmediysem ya da hep beraber havaya uçmadıysak mim konumuz “dünyanın havaya uçmasına 4 gün kaldı, ne halt edersin?” olacaktır. Bu konudaki yazılarını okumak üzere sahneye Ms. Parılda’yi, Beenmaya’yı, (nasıl mimlenmemiş hayret) Artemis'i ve Nautilus’u davet ediyorum efenim. Kızlaaarrr, alkışlar sizin için.


En dibine not: geçen yıl düşen Isparta uçağında ölen Prof. Dr. Engin Arık’ın da cern’deki bu atlas deneyi için çalıştığını çooooktaaannnn unutmuşuz tabi…

Dibinin körü: daha bu yılın başında ölmeden önce yapılacaklar başlıklı bir mim dalgasında bu konuyu uzuuun uzuuun yazmışım meğersem. Hiç düşünmeden çat diye aynı 2 cevabı vermiş olmama çok mu şaşırmalıyım hiç mi şaşırmamalıyım bilemedim…

Google reader’a özel not: sen benim her şeyimsin! Google search falan hikâye senin yanında. Neleri bulup çıkardın lan bana bu gece. Helal olsun valla! Öperim gözlerinden.

Read more...

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

inadına mavi


Ohh bitti nihayet!

Artık bi’daha kolay kolay tema değiştireceğimi hiç sanmıyorum hem de hiç! Ne html bilirim ne sayfa tasarımından anlarım, bir de css midir nedir öyle bir zımbırtı varmış ki akıllara zarar.
Anladım ki bu iş benim boyumu hayli hayli aşıyor. Bu kadar pipirikli, detaycı ve meraklı bir insan olarak bu hale getirdiğime şükrediyorum valla. Üstelik hala bence düzeltilmesi gereken bir sürü yeri var, bi’kere başlık havada kaldı öylece, onun resmin alt tarafında durması gerekiyor yalnız bir türlü beceremedim. Tıklanan linklerin rengi, başlıklardaki Türkçe karakter uyumsuzluğu, etiketlerdeki küçük büyük harf uyumsuzluğu ve daha benim fark etmediğim kim bilir kaç şey var. Ama artık sıkıldım bilmediğim bir dili çözmeye uğraşmaktan, yeni olayımız aşağı yukarı budur efenim, arz ederim.
Hoş çoğunuz benim dün akşamki uykusuzluğumdan istifade deneme yazısını da readerlarınızdan okudunuz ya o yazıdan dolayı bu dönüş kimseleri şaşırtmayacak muhtemelen.

Neyse. Zaten niyetim, amacım ortadan kaybolmak sonra tekrar ortaya çıkıp cöö yapmak falan değildi benim. Unutmam ve unutulmam gerekiyordu bu yüzden sonsuz maviyle minik bir virgül koyduk sayıklamalara. İnadına maviyle deli dizgin başlıyoruz tekrar.

Arada geçen zamanda hep yazdım başka başka yerlerde aslında. Emektar defterler, gizli günlükler yetmedi hatta yine bir blogger olarak yazdım savurdum cümlelerimi internetin uçsuzluğuna. Çünkü benim için öyle bir hale gelmiş ki buralara yazmak başka türlü bir yazım şekli artık yetmemeye başlamış. Başıma gelenleri, içimden geçenleri defterlere yazıp kapaklarını kapattıkça onları oraya hapsediyorum sanki. Oysa buralara bir yere yazdıkça benden çıkıyor cümleler. Sonsuzlukta bi’yerlerde kaybolup gidiyor, daha çabuk unutuluyor. Sırf böyle hissettiğim için bir başka blog penceresinden savurdum cümlelerimi sonsuzluğa. Şıp diye eliyle koymuş gibi daha ilk günlerden bulanlar, yorum bırakanlar oldu. Hiç birini yayınlamadım ve cevaplamadım da çünkü orası benim için aslında gizli bir sığınaktı. Eleştirilmeye, akıl almaya, doğruyu aramaya, sorgulamaya halim yoktu ve her cevap yeni bir kapı açacağı için yazılanları aldım, cebime koydum üzerine düşündüm ve öylece bıraktım. Değerli fikirlerini paylaşan herkese teşekkür ediyorum.

Bir de günaşırı gelip baktığı halde hiç sesini çıkarmayanlar oldu. Onlara ne desem diye çok düşündüm, bulamadım. Benimle sessizliği, suskunluğu paylaştılar, sıkıntıma değişme-değişememe kaygılarıma ortak oldular. Sadece dostum dediğim insana anlattıklarımı okudular, dinlediler sessizce. Kimlikleri birkaç haneli dinamik IP’ler bile olsa arkadaştan öteler benim için, bilmek isterler belki bunu…

(şimdi böyle yazınca onlarca kişiden bahsediyorum, yüzlerce yazı yazdım gibi olmuş, hepi-topu 5-6 yazı ve toplamda 3-5 kişiden bahsediyorum aslında.)

Sadece o da değil. Yoğun bir mail alışverişimiz oldu arayıp soranlarla. Aklıma estiği gibi yazamamanın acısını onlara attığım mailler sayesinde çıkardım. Kimisiyle gülüştük, kimisiyle erkekleri çekiştirdik, kimisiyle dünyayı kurtardık, kimisiyle haziran için şimdiden planlar yaptık, daha neler neler… Hepsine birer kocaman teşekkür, arkadaşlıkları, varlıkları ve “orada” oldukları için.

Ne çok şey birikti, ne çok şey var anlatacak. Hâlbuki yaşanan hiçbir şey yok ortada. Bir kaç damla hüzün, bir miktar hayal kırıklığı, bolca rutinden ibaret bir mavi rengim…

Yine, yeniden, inadıma mavi…

Read more...

Pazar, Mart 30, 2008

sonsuz mavi

Berrin beni mimleyeli epey oldu yine. Ama içimden gelmiyor bu aralar yazmak. O yüzden yine geciktim.Bu kez severek okuduğumuz bloglar hakkındaki düşüncelerimizi yazacağız. Ne zamandır böyle bir şey yapmak istiyordum aslında. Epey uzunca bir liste olacak sanırım. Uzatmadan başlayalım:

Hakkaten abi kendisi. Hakkında yorum yapmak, yazılarını takdir etmek haddim değil. Keyifle okurum, düşünürüm yazdıklarını. Lafları kıymetlidir, not ederim bazen bir köşeye.

Adına vuruldum önce blogunun. Sonra başladım okumaya, oku oku bitmedi. Ta içime derinlere bi’yerlere işledi cümleleri. Ablam gibi, sinirlenince küfür edebileceğimi bildiğim bir arkadaşım gibi her söylediğini dinledim. Garip garip noktalarda kesişiyoruz hep üstelik. Bir de bugün doğum günü. İyi ki doğmuş, iyi ki varmış, iyi ki yazmış…

Alternatif yaşam planlaması ve beyin labirentimden odacıklar

Bana ilk yorum yazan kişidir Faik Murat. Birilerinin beni okuyacağına ihtimal dahi vermezken bana iyi yazıyorsun korkma devam et diyendir. Ve her yazısında “başka bir hayat mümkün”e inancımı arttıran, şehirdeki koşturmacanın tek yol olmadığını hatırlatandır.

Bana dair..

Garip bir paralellik var aramızda Berrin’le. Kova kardeşliğinden olsa gerek. Doğru sorular sorup, doğru cevaplar verdirebilenlerden. “İnternette duygu mu paylaşılırmış be?” diyenlere vereceğim cevaplardan biri.

Elif&Misscat

Kova kardeşimdir. Dediğimi anlayan, derdimi paylaşan, dedikodunun kralını yapan, gülen güldürendir Elif’cim. Artık yazmaz olsa da, aynı dili konuşuruz biz onunla leb desem, "gel badem yiyelim" demez bilirim.

Gaybubetinde çok kitap okudum

Gülçin’in yazılarının yeri pek başka bende. Yazının hakkını verenlerden bence. Hikayelerindeki kurgular, kelimelerin seçimi, konunun hep benden bi’yerlere dokunması. Bir gün kitabını da zevkle okuyacağım biliyorum.

Gaykedi

Seçtiği konular, tavrı, fikirlerini ifade edişi, özeni, hele yazılarıyla seçtiği fotoğrafların uyumu… Her bir gönderisi ayrı ayrı keyifli, düşündürücü. Şu yazısına yazacak bir yorum bulamamıştım zamanında, bari buradan ne kadar beğendiğim dile getirmiş olayım. Şapka çıkarıyorum.

Goddess Artemis

“Girl power” =) ablam gibi O’da. En içli zamanlarımda çok akıl verdi bana. Yazılarıyla internetteki Türkçe içeriğe katkı sağlayan nadir bloggerlardan canının ichi Osman Börütecene’yle birlikte. Yazıları, müzikleri, verdiği linklerle mutlaka okunanlardan.

Günlüğüm

Ümit, gecenin bir vakti aylak aylak zaplarken bloglar arasında bir yazı ve bir şarkıyla takılıp kaldım günlüğünde. O gün bugündür okurum zevkle. Bazen hüzünlenir efkarlanır, bazen neşe saçar şarkılarıyla. Sözüm söz ayrıca, şu mart'tan bir kurtulalım görüşeceğizdir ;)

Mırıl Mırıl, Şehirde bulunmuş defter, (daha bir kaç gün hayattaydı bu linkler nereye kayboldu bilemem ki...)
bir tane daha var ama o sanki çok özel. Öyle herkes bilmese de olur. Gelince okur sahibi nasılsa…

Aynı pencereden bakıyoruz sanki hayata, ama o başka şeyler görüyor, ben bambaşka şeyler. Onun gördüklerine şaşırıyorum ben sık sık, "aa böyle şeyler de mi var oralarda" diyorum, seviniyorum paylaşınca…

Nautilus

O’nda da var sanki biraz “deli(li)k. Çoğu zaman benim "nasıl anlatsam, nereden başlasam" dediklerimi basitçe anlatıveriyor. Seviyorum üslubunu.

Okunmayan blog

Yazmıyor nicedir, yazdıkları çok içten, çok derinden, çok tanıdık sanki. Ya da hiç bilmediklerimi öyle bir yazıyor ki hepsi benden sanki… öyle bi’şey işte.

Öylesine kendim için

İlk zamanlar “internette tanıdığım en süper insanlardan biridir kendisi” derdim. Artık gönül rahatlığıyla “hayatta tanıdığım en süper insanlardan birisi kendisi.” diyorum. Ne desem nasıl anlatsam bilemedim. “Nev’i şahsına münhasır” dersem kolaya kaçmış olacağım sanki. Okumanız da yetmez ki onu, bi’şeyler paylaşmanız lazım tanımak, anlamak için. Ve mutlaka kucaklaşmanız lazım bence =)

PuCCa Günlük

Bigün başımdan geçenleri onun gibi dobra dobra anlatabilir miyim, yazabilir miyim acaba gerçekten merak ediyorum. Bu yüzden acayip saygı duyuyorum kendisine. Her yiğidin harcı değil çünkü. Hele kendi kendini eleştirmesi yok mu… İyi ki yazıyor yahu.

İlklerden O’da. Sayfasında bana ilk link veren, beni okuyup, okunabilir şeyler yazdığıma inandıranlardan. Sık sık değiştirse de mekânını, yazmaktan hiç vazgeçmesin istediklerimden. Yine taşınmış galiba bugünlerde. Olsun varsın.Yazsında; kaybetmeyelim inancımızı hepimiz, bu şehirde aynı şeylerle boğuşup, aynı notalarla huzur buluyoruz bi’nebze. Aynı satırlarda, aynı cümleleri okurken ya da benzer cümleleri yazarken unutuyoruz günün stresini, değil mi?

Rippincorpse

Öyle tatlı bir kalemi var ki, öyle şeyler bulup çıkarıyor ki şaşırıp kalıyorum her seferinde tespitlerine. Yeni yazısını görür görmez bir gülümse yayılıyor suratıma "neler yazdı acaba?" diye koşa koşa tıklıyorum her seferinde.

Shine on you

Nasıl kesişti yollarımız bir türlü çıkaramıyorum ama o beni buldu sanki bir başka blogdaki yorumumdan. Basıp gidenlerden, gidebilenlerden kendisi. Kocaman laflar ediyor dünyanın bambaşa bir tarafından, okuyor, düşünüyor, hissediyor ve yazıyor. “İyi ki yazıyorsun” lardan bir demet…

Timeconsuming

Bi’gece geldi, eni konu kurcaladı güncemi. Kurcaladığı yetmiyormuşçasına orasına burasına notlar yazdı. “Vay be” dedirtti. Çekip gidenlerden/gidebilenlerden O’da. Şimdi gelsek yan yana, saatlerce konuşuruz durmaksızın herhalde. Kimseler kusura bakmasın başka türlü seviyorum ben O’nu, yıllardır tanıyormuş gibi, çalsam kapısını gece boyu evinin bir köşesinde sessizce ağlayabilirmişim gibi...


Şimdi ben bunca insan yazdım ama bu kadar mı? Değil elbette!

Anselmo, Bikelime, Buzlucam, Buzcevheri, Cafecihan, Egemavisi, FikirAtölyesi, Flynxs, Günah yüklenen adam (Yazılarını özlettirmişti epeydir. Tekrar başladı neyse ki), Gregor Samsa, Karelidefter, Sersemtavuk, Virgilius...

Hepinizi "gerçekten" severek okuyorum. Evet kabul belki herkesin her yazdığını okumuyorum, sıkılınca, “aman yahu pek uzun” deyip gözüm kesmeyince atlıyorum geçiyorum. Ama adı geçen (unuttuğum kimse kalmamıştır umarım) (vardır kesin) herkesi cidden zevkle okuyorum. İşi gücü bırakıp vakit ayırıyorum blog okumak için. O kadar çok şey öğrettiniz ki bana hepiniz ayrı ayrı.

Son 2 yılda sizinle birlikte, sizin sayenizde öyle çok büyüdüm ki ben. Öyle çok rengi paylaştık ki burada. Evet hep kendim için yazdım. Bir iz bırakabilmek, bir çentik atabilmek için hayatın bir köşesine... “Bir zamanlar ben bunları yaptım, yaşadım” demek için yazdım. Ve devam edersem sadece bunun için edeceğim. Ama biliyorum ki burada biri çıkıp bir cümle edecek, kendi deneyimlerinden bir şeyler anlatacak, gülecek yazdıklarıma ya da üzeceğim belki istemeden ya da öyle bi’şey işte, her bir tık da bir şey daha eklenecek bana. Görmediğim bir şey göreceğim, hiç bakmadığım bir açıdan bakacağım, öyle bir soru soracak ki biriniz zamanlardır aradığım cevabı bulacağım, biraz daha ben olacağım.

Yazılmadık, yaşanmadık tek bir renk kaldı 211 yazının arasında. Onu yaşayana kadar yazacağım mutlaka diyordum. Umarım tutarım bu sözümü.

İyi ki varsınız.
İyi ki yazdınız, yazdırdınız...

Hoşçakalın!



dibine not: bu yazıda adı, linki geçen herkes sevdiği bloglar (ve kendini mimleyen blogger) hakkındaki düşüncelerini yazmak hususunda mimlenmiştir, sobelenmiştir, paslanmıştır vs. vb.

Read more...

Salı, Mart 18, 2008

mim'li laciveRt

Ağlıyordu ama sinirinden mi üzüntüsünden mi kendi de bilmiyordu. Hiç ihtimal vermiyordu böyle olabileceğine. Aklının ucundan bile geçmemişti. Her şeye inanırdı da buna inanamazdı. Herkes olabilirdi de, o olamazdı. Olmamalıydı.

Motorun sesini duydu birden. Hep yaptığı gibi arabasına atmıştı kendini, farkında bile değildi yola çıktığının. Hafiften yağmur çiseliyordu. “Şu kayganlaşan yolda kaybetsem kontrolü, 8 takla atsam yok 8 çift, uğursuz gelir, 9 takla atsam. Gazetelerin üçüncü sayfasında ‘bu arabadan sağ çıktı’ diye haberler yapsalar hakkımda” diye düşündü. Ölürse minicik bir köşede geçip giderdi adı. Haber değeri bile olmazdı belki. O yüzden kurtulması lazımdı.

Ceplerine baktı. Telefonunu üst cebine koymuş olmalıydı ama yoktu. Kotunun cebini kontrol etmek istedi. Sol ayağından destek alıp elini arkaya götürdü. Cebinden buruşuk bir kartvizit çıkardı. Araba hafiften sola kaymıştı. Hatta neredeyse bariyerlere çarpıyordu. Arabayı toparladı. Ama cebindeki kartı bulunca kendisi daha çok dağılmıştı. “3. sayfadaki yerimi büyütmek istiyorsam emniyet kemeri takmalıyım” dedi kendi kendine. Kendi kendine bu kadar uzun cümleler kurmamalıydı insan. “kemeri takmalıyım” falan demeliydi en fazla. O gece verdiği telefon numarasıydı bu. Ne kadarda aptaldı. Gözünün önünde olup bitmişti her şey. Bitmiş miydi acaba?

Yağmur giderek hızlanmıştı. Sol elini cama, başını sol eline dayamıştı. Sileceklerin sesine hıçkırıkları karışmıştı. “lanet olsun” dedi ve bıraktı direksiyonu. Radyoyu açtı. Belli belirsiz gülümsedi gitarın tıngırtısını duyunca. 5 dakika 10 saniye boyunca dinledi şarkıyı. Gözyaşları hızlandı, yağmur hızlandı, otomobil hızlandı dinledikçe.
“what can i possibly say?” diye tekrar etti kendi kendine.

Torpidoda mendil bulmaya çalışıyordu artık. Yüzünü gözünü temizleyip ilk benzinlikte duracaktı. Sonra o şarkıyla irkildi. Radyodan geliyor olmalıydı ses. Bir an kesildi sonra baştan başladı. Demek ki telefonu çalıyordu. Mümkün olamazdı. Arayamazdı. İmkansızdı.

Ses derinlerden geliyordu, arka koltuğa bakmaya çalıştı kemeri engel oldu. Sinirle açtı klipsi. Başını çevirdi, ışık gözünü almıştı. Uzunca bir korna ve büyükçe bir gürültüydü son hatırladığı...





Buzcevheri'nin yolladığı mim sayesinde yazıldı bu zımbırtı efenim. Dedi ki kendisi "kısa bir hikaye, senaryo kurgu yazınız". Oturup yazmaya başladım, yazdıklarımın başını-sonunu bi'yere bağlayamayınca azıcık gezintiye çıktım bloglar arasında bir de baktım ki Ümit'de mimlemiş beni. O da demişki "55 kelimeyi aşmasın hikayeleriniz". Her ikisini de ayrı ayrı yazmak isterdim niyetim de buydu ancak beni mazur görmelerini ve bu hikayeyi her ikisinin pasına da cevap olarak kabul etmelerini rica ediyorum.

Ben de Tuğçe'nin, Gregor Samsa'nın, Kırmızı'nın, Gülçin'in (bu mimle sizi daha önce mimlemediler biliyorum, bu sefer doğru pas attım =), Berrin'in (senin attığın pas da aklımda, yazacağımdır) ve de Rehavet'in hikayelerini okumak isterim. Yazmak isterlerse elbette.
ister 55 kelimeyle sınırlı, ister kendi hayal güçleriyle...
üç noktası kondu, firefox sekmesi değiştirildi ve kendini doğruluyan kehanet oldu bir anda yazdıklarım. aynı adamla aynı pozisyonda karşılaşıp aynı gölü ikinci kez yedim. mutluyum huzurluyum. aptalım.

Read more...

Perşembe, Şubat 28, 2008

biR pas attım penceReye tık dedi*

*başlıkta mevzu bahis olan pencere kullanım alışkanlığınıza göre explorer, firefox ya da opera penceresidir.

Mahcubum efenim. Şimdi ne desem boş. Şu anlattığımda herkesin kahkahalarla güldüğü durumlar benim bütün sinirlerimi hoplattı ya... neyse açmayalım yeniden. Berrin’in bana attığı pası unuttum. Çok mahcubum. Üzerinden 10 günden fazla zaman geçmiş. Ben yazıyı görür görmez taslak olarak kaydetmediğim için uçmuş gitmiş aklımdan. Neyse ki geçenlerde gelip hatırlattı. Konumuz "ölmeden önce yapmak istediklerim."

Geçtiğimiz günlerde Tunç Kılınç’ta blogunda "nefesimi kesecek anlar" listesini yayınlamış ve bir mim başlatmıştı. O yazıyı okuyunca epey düşündüm. Hatta ilk başta kimse bana pas atmasa da ben pasın üstüne atlar yazarım demiştim kendi kendime. Sonra baktımki benim beni soluksuz bırakacak anların neler olduğuna dair hiçbir fikrim yokmuş.

Berrin hatırlatınca oturdum sakin kafayla bi’kez daha düşündüm; ölmeden önce mutlaka yapmak istediğim neler var benim diye... hiç tereddütsüz aklıma gelen tek bir yanıtım var: Bir süre New York’ta yaşamak. 3 ay mı olur 3 yıl mı, benzin pompacısı mı olurum finans müdiresi mi hiç fark etmez. Hayatımın bir döneminde Big apple’da yaşamak istiyorum. Yıllardır var bu aklımda. Amerikan rüyası falan değil benim ki, küçükken gördüğüm bir fotoğraf (ki NY’a mı ait orası bile meçhul) ve bir.... Neyse işte bir hayal.

Ve sanırım nefesimi kesecek tek anda “bilmem kaç sefer sayılı İstanbul- new york uçuşunun pek muhterem yolcuları şu anda NY’da hava bilmem kaç santigrat derece ve saat bilmem kaç, bilmem ne havayollarını tercih ettiğiniz için müteşekkiriz, dönüşte yine bekleriz” anonsunu duyduğum an olur.

Bazıları için ne basit. Değil hayal kurmak üzerinde düşünmeye bile gerek olmayan bir olay muhtemelen. Belki benim için bile hayal olmak için fazlaca basit bir istek. Bir vizeyle bir bilete bakar ama. Neyse işte mevzu gitmek gelmek değil, orada yaşamak...

Sonracığıma ölmeden önce yapmak istediğim başka ne var ne yok diye düşünüyorum da. Aklıma gelen şeylerin çoğu “salak yazmayı bırak da kalk ve yap” dedirtiyor bana. yazmaya elim varmıyor.

Aaa sahi daha önce yorumlarda da yazdığım bir bugatti mevzuu var. Şu mavisine gönül verdiğim muhteşem otomobille hız limitlerini zorlasam, hatta İstanbul park’ta bir tur atsam. Yok yok olmuşken tam olsun turu da monza pistinde atmak lazım. İtalya’ya gitmişken aşk çeşmesine bozukluk atmadan, Floransa’da bol bol fotoğraf çekmeden ölmek olmaz değil mi?

Yahu fotoğrafa bakıp bakıp hayal ettim de, bir türlü yakıştıramadım kendimi arabanın içine. Öyle dolduruşa gelmişiz ki bu tip bir arabanın içinden ya acayip kaslı bir insan azmanı inmesi gerekiyor ya da bilgisayar oyunlarından fırlamış kadar muhteşem vücutlu bir sarışın afet. Hayallerimizi bile ele geçirmişler meğer. Peh!

Seyahat mevzusunu açmışken, gidip görmek istediğim yerleri daha önceden özetlemişim onları da alıyorum ölmeden önce yapılacaklar listeme.

Bir kalp ameliyatına girmek istiyorum. Hatta mümkünse bizzat kesip biçmek istiyorum. Laf aramızda ben cerrah olmayı gerçekten isterdim. Ama işte, ah sevgili memleketim. İnsanın aptalı doktor, doktorun aptalı cerrah olur dediler, taa ilkokuldan soğuttular beni fen bilimlerinden. Aman neyse işte...

Bir sinema filminde 30 saniye de olsa, tek cümle de oynamak, kendimi o koca perde de bir kez olsun görmek istiyorum.

Ah! ölmeden önce aşık olmak istiyorum elbette. Aniden, apansız, birden bire teslim olmak, kapılıp gitmek istiyorum. Mavi kuşu görmek, göstermek istiyorum.
Hayattaki en büyük mucizeyi, hayatımın tek mucizesiyle yaşamak istiyorum. Minik yavrumuzu kucağıma aldığım ilk an, önce ağlayan minik bebeğimle sonra O’nunla göze gelmek istiyorum.

Benim olayım budur. Sıra sizde:

Crick, Pucca, Ümit ve Anselmo söyleyin bakalım ölmeden önce yapılacaklar listenizde neler var?

Ayrıca katılmak isterlerse Virgillus ve Faik Murat’ı dahil etmek isterim bu oyuna. Vereceğiniz yanıtları gerçekten merakla bekliyorum efenim...

Aslında vereceği yanıtı merak ettiğim bir kişi daha var ama kendisi blogger olmadığı gibi bu günceyi de ne sıklıkla karıştırıyor bilemiyorum. Vista kullanıcıları arttığı için izini kaybettim artık. Buralara yorum falan da yazmaz ama ben yine de sormuş olayım Gökhan bey, sizin ölmeden önce mutlaka yapacağım dediğiniz neler var acep?

Read more...

Cuma, Ocak 18, 2008

mim'sel mevzulaR

Tanrıça Artemis beni sobelemişti sahi. Hazır deli deli sayıklayacak halim yokken şu mim hadisesini yazayım dedim ben de. Konu "yapmak zorunda olduğumuz halde bir türlü yapmadığımız kolay işler".

Hımm... şimdi bi’işe "kolay" dediysem o işi genelde yapar, aradan çıkarırım. Ama iş üşengeçliğe geldi mi neler var neler. Bi’kere kuaför konusunda acayip üşengeç bir insanım. Aslında pek itiraf etmemek lazım bu konuyu ama öyle valla. Son 2 aydır saçımı kestireceğim örneğin, ilk karar verdiğimde kestirseydim şimdiye kadar yeniden model değişikliği bile yapabilirdim ama nerdeee.

Sonracığıma çalışma masasını derleyip toplamak da böyle bir iş benim için. Çalışacağım alanın mutlaka düzenli olması gerekiyor ama dağınıklık olmayınca da huzurlu hissetmiyorum. Çok derli toplu yerler bana “yaşanmış” hissettirmiyor. Hani mutfakta bulaşık çıkmıyorsa o evde yemek yenmiyordur ya onun gibi; kâğıtlar kalemler, kalemlikler ataşlar, not kağıtları, takvimler vb. ortalığa saçılmadan olmuyor.

Bi’de bazen bulaşık makinesini boşaltmak acayip zor geliyor. Nasıl gözümde büyüyor anlatamam. Kaçacak delik arıyorum ihalesi bana kalmasın diye.

Ben de Şehirde Bulunmuş Defter’i, Gülçin’i ve de Berrin’i mimliyorum efenim. Haydi kolay gele.

Read more...

Cuma, Aralık 21, 2007

1 cümle, 1 cevap

Gelelim bugünlerde ev yemekleri yemekte olduğunu tahmin ettiğim Tuğçe’nin mimine. Severim ben böyle bir kelime bir işlem oyunlarını. Hatta itiraf edeyim bu günlerde sadece böyle bir kelime oyunuyla aklımı çeldiği için “noluyoruz yahuu” dedirten bir arkadaş var etrafımda. Neyse biz mim diyorduk aslında.

Ben küçükken; mutluydum. Kırmızı bir bisikletim vardı. Nasıl sevinmiştim ilk alındığında. Yıllarca bana dünyanın en büyük bahçesi gibi gelen bir bahçede bindim 3 tekerlekli bisikletime. Yıllar sonra “bak bizim ilk oturduğumuz ev burasıydı” diye gösterdiklerinde çok üzülmüştüm. Altı üstü 15-20 adımlık bir kapı önüymüş benim kırmızı bisikletimle dünya turu yaptığım yer. Sonra biraz daha büyüdüm iki tekerlekli bir bisikletim oldu. Siteye en yakın boş arsada babam öğretti dengede kalmayı, düşsem de yeniden kalkmayı. Bir gün o beni selemden tutmasa da iki tekerin üstünde rüzgâra karşı yol alabilmeyi. Yıllar sonra o boş arsaya benim 1.sınıfını okuduğum lise inşa edildi. Sahi arada bi’de Sindy bebeğim oldu. Gelin Sindy! Bir yılbaşında kocaman bir oyuncakçıda beğenmiştim. Annem “daha sonra alırız” diye kandırıp dışarı çıkarmıştı beni. Kalbimin yarısını orada bırakıp çıkmıştım. Yılbaşı gecesi bütün paketleri açıp bitirdikten sonra “aaa bunu unutmuşsun” dediklerinde ve paketi yırtıp açtığımda dünyalar benim olmuştu. Velhasıl ben küçükken; mutluydum

İlk kopyam; ilkokul birinci sınıftaydım. Öğretmen yazılı kâğıtlarını bizde bırakıp teneffüse çıkmıştı. Temiz çocuk olmanın şartları mı ne, öyle bir soru vardı. 6 tane madde yazıyordu ünite dergisinde. Bende ya 4 ya 5 madde yazmışım kâğıda. Aklıma takıldı son maddeler nelerdi diye. Hazır öğretmende çıkmışken açtım baktım dergiyi. “her sabah dişleri fırçalamak”tı hatta okuduğum madde. Onu okur okumaz sonuncusu da aklıma geldi. Ben de yazıp verdim kağıdı ve 100 aldım. Sonra şişko bir mert vardı, (aha aha şişko ve mert, başıma işler açacağı o yıllardan belliymiş haberim yokmuş) hoş ben de o yıllarda şişkoydum ya karıştırmayın şimdi orasını. Öğretmene şikayet etti beni 100 adlığımı duyunca. Ben yaptığım işe kopya çekmek dendiğini bile bilmiyordum. “Hatırlayamadım, o yüzden dergiyi açtım öretmenim” diye ağlamaya başlamıştım. Sonra ilkokulda bir daha hiç kopya çekmedim. Ortaokul lise ve üniversitede ise fırsatını bulursam hiç kaçırmadım =) ama ister inanın ister inanmayın ortaokul ve lisede her türlü bilgi hırsızlığını yapan ben üniversitede hep kopya veren taraf oldum.

Aslında ben; fazla sıradan biriyim. Hiçbir zaman kalabalıkta fark edilen, sokakta dönüp bir daha bakılan, ilk görüşte etkilenilen, tanışılmak konuşulmak istenen birisi olmadım. Fakat benimle biraz vakit geçiren (hemen hemen) herkes için ya vazgeçilmez ya da kesinlikle uzak durulması gereken biri oldum. Biraz ılımlı olmak gerekiyor sanırım hayatta. Biraz orta yolcu olmak, ortamlara ayak uydurmak gerekiyor bazen, bunu da yeni yeni öğreniyorum.

En saçma huyum; bazı insanlar benden nasıl davranmamı bekliyorsa öyle davranıyorum. Bunu bilerek ve isteyerek yapıp o bazı insanları mutlu ediyorum. Sonra başıma iş alıyorum tabi, “sen böyle yapmazdın eskiden”le başlayan kavgalara tutuşuyorum onlarla. Bi’kaç kez anlatmayı denedim, “demek ki kendinden taviz veriyorsun” dediler, kesinlikle öyle olmadığını anlatamamıştım o zaman. Burada da uzun uzun yazabileceğimi sanmıyorum. Garip bir huy işte.

Cep telefonum; 3210 yok pardon o ilk çıkan nokia’lardandı di mi, 3120 o zaman. Bataryayı çıkarıp bakmam lazım. Neyse işte renkli ekran, mms alıyor, maillerimi okuyor, toplama çıkarma yapabiliyorum. Uyuyacağım zaman sadece 3-5 kişinin aradığını duyup diğerlerini sessize alacak şekilde grup yapabiliyorum, doğum günü ve yapılacak işler için takvimi ayarlayabiliyorum. Bence yeterde artar bile. Cep telefonu yerine caka satın alanlardan değilim çok şükür. Ama PDA konusunda ciddi bir bütçe planlaması yapmıyor değilim =) o tamamen ihtiyaç.

Aşk dediğin şey; unuttuğumdur. Nasıldı, ne işe yarardı, adama neler yaptırırdı tez zamanda hatırlamak istediğimdir.

En sevdiğim blog; derseniz size şıp diye bir isim söylemem elbette. Ama şöyle diyebilirim readerım da 5 farklı blog klasörü var sırasıyla 1–2–3–4–5 isimleri. 1 ve 2. klasördekilerin hiçbir yazısını okundu olarak işaretlemem mesela. Okudum beğendim yazılarının çoğu onlar arasından çıkar zaten. Bir de tabi her fırsatta “canım, ciğerim, sevgili” vb hitaplarla seslendiğim blogdaşlarım var. Okuyan biliyor hepsini zaten. Tek tek isim vermeye yok hacet.

Efenim bu konuda da paslarımı Maybe’ye, Hüseyin’e, Gregor Samsa’ya ve ne zamandır sesi soluğu çıkmayan Elif’ciğime atıyorum.

Oh be! Bu da bitti.

Ben şimdi Sevgili Dünürüm seyredeyim, yarın da işe gideceğim. Haydi size iyi bayramlar, iyi tatiller.

Read more...

güncemin hayatımdaki yeRi

Efenim uzun zaman oldu sözümüz var hem Tuğçe’ye hem Ümit’e. Sağolsunlar kendilerine "iyi halt ettiniz" dediğim halde beni blogdaşlıktan men etmediler. Ben de arayı fazla uzatmadan yazayım artık. 10 aralık’ta ilk pası atan Ümit. Konumuz blogun hayatımdaki yeri.


Ben yazıp bitirene kadar canım Turuncu'cum da mimlemiş beni. Sıradaki yanıtlar onun için de gelsin efenim...

1- Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?

“biR delinin güncesi” su yüzüne 2007 Ocağında çıktı. Hatta ilk yazının tarihi 21 ocak. (Kova burcuyuz yani =)) Bu tarihi özellikle seçmiştim galiba, net hatırlamıyorum. Çünkü sanal âlemde yazmaya 2006 ortasında sosyomat’ta başladım. Orada tanıdığım pek çok insanın bloglarını okurken ben de bir blog oluşturmaya karar verdim. Ama hali hazırda sosyomat’ta yazıyor olduğum için bu işi hep erteledim. Sonra 2007 başında beni sosyomat’tan kovdular, ben de güncemi halka açtım =)

2- Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Başlangıçta mesaj kaygılı yazılarım oldu, aslında hala zaman zaman mühim meseleler hakkında yazmak istiyorum ama kapıda “biR delinin güncesi” yazarken pek olmuyor, daha doğrusu içime sinmiyor. Galiba içimden geldiği gibi değil, içimden taştığı gibi yazıyorum diyebilirim.

3- Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Hımm. Soruda ne kast edildiğini tam olarak anlayamadım aslında. Yani elbette feragat ediyorum. Zaman ayırıyorum bu iş için. Yazdıklarımı 2-3 kez kontrol edip öyle yayınlamaya çalışıyorum. Resim, foto vb. ekleyeceksem “işte tam da bunu arıyordum” dediğim görseli bulana kadar geziniyorum. Bazen kendim fotoğraf çekmeye çıkıyorum blog için. Çoğu zaman onları beğenmiyorum. Readar da 50 den fazla blog yazısı birikti mi huzursuz oluyorum. Okunacakları bitirmeden yazarsam blog küreye ihanet edecekmişim gibi hissediyorum. İşi gücü bırakıp blog okuyorum. Hatta bugünlerde iş yerinde blog okuyamadığım için kendime bir PDA almayı bile düşünüyorum. Bunlar feragat sayılıyorsa, evet gün içinde bazı şeylerden feragat ediyorum.

4- Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Eeööö, dürüst olayım bir ara oldu böyle bir dönemim. “Her gün yazmalıyım, her gün daha fazla insana ulaşmalıyım” gibi bir dürtü geldi ve fazla kalmadan geçti. Yazdıklarımın internetteki Türkçe içeriğe bir katkısı olmadığı aşikâr lakin “mahallenin delisi” olmamın kendimi keşfetme, dünyayı algılama yolculuğum sırasında bana yaptığı katkıyı birimlerle ifade edemem. Hem yazıyor olmanın hem de bir şeyler yazabilmek için kendimi sürekli okumak zorunda bırakmamın benim gelişimimde/değişimimde yeri çok büyük.

5-Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

Bak bu soruyu sevdim. Çooook uzun vadeli olmasını dilediğim bir hobi benim için güncem. Şöyle bir 20 yıl sonra mesela, bu yazıya link verip, “bakın taa o zamanlar demiştim ben, uzun vadeli olacak bu iş” demek istiyorum. Ne bileyim daha daha ilerleyen yıllarda mesela kızımı yaptığı bir yanlıştan dolayı eleştirince, “hey anneeee şimdi bol keseden atıyorsun ama bak ... tarihinde sen neler neler yapmışsın, hatırlatırım, alooo” diyebilsin istiyorum. Niyetim fena yani blog yazma konusunda, kısmet artık göreceğiz...

Efenim sıra geldi sobeleme faslına; öncelikle gizemini korumakta büyük bir ustalık sergileyen medae cezire’yi sobeliyorum. Umarım beni okuyordur.

Sonracığıma acemi blogcu Piel Roja’nın, daldan dala konup sonunda yuvaya dönen sevgili Rehavi’nin ve de Arzın Merkezine Yolculuk’un bu sorulara verecekleri yanıtları merak ettiğimi beyan ediyorum.

Haydi bakalım sıra sizde, top benden çıktı!

Read more...

Cuma, Aralık 14, 2007

hayalci pembe

Ümit ve Tuğçe beni mimledi. "İyi halt ettiniz" desem kızmazlar bilirim, o kadar hatırımız var değil mi? Yazacağım söz. Uzun uzun yazacağım her ikisini de çok geçmeden, ne zaman bilmiyorum. Çünkü önce benim yeniden yazılmam gerekiyor. Çünkü, yanlış bir öyküdeyim.

Ne bileyim; şekerden evi görmüş külkedisi gibiyim. Ne yol bilirim ne iz, koca evin şekerden olması umurumda bile değil, pabucumun tekini getirecek prensi bulacağımı sanıyorum ekmek kırıntıları takip ederek.

Ya da devler ülkesinde kaybolmuş pamuk prensesim. Ay bunun da prensi var di mi, prenssiz masal kahramanı yok mu hiç? Heh buldum kırmızı başlıklı kız! O da bildiğin aptal yahu. Tra lala tra lala dolanıyor ormanda, sonra da yok senin gözlerin niye büyük, ellerin niye kıllı?

Teyzoş'um bana tümecikleri anlatırdı. Bilir misiniz tümecikleri? Ben diyeyim teletubbiler gibi, siz deyin pokemonlar gibi canlılar. Yani ben öyle hayal ederdim işte. Hiç sormadım bizimkilere bu tümecikler ne ayak, ne yer, ne içer, nerede yaşarlar diye. Onlar da uydurup uydurup anlattılar senelerce.

Şimdi yine gelip uyduruk masallar anlatsa birileri. İnansam ona, kansam, güvensem mışıl mışıl uyusam dizlerinde...

Hımm ben uykusuzum diye oluyor bütün bunlar galiba. Gidip yatsam isabet olacak.

Read more...

Çarşamba, Ekim 31, 2007

mim'sel döRtlükleR

Sevgili Artemis beni yine mimledi. Bu mim mevzuu ile ilgili düşüncelerimi gitmeden önce yazmıştım. Fikirlerim değişmiş değil ama pası almamanın da kabalık olduğunu düşünüyorum. O yüzden beni en iyi anlatan dörtlüğü düşünüp duruyorum bi’kaç gündür. Şiirle olan münasebetimin geçmişi çok eski olmadığından zor oldu böyle bir dörtlük tespit etmek. Bi’de şu var bugüne dek bu günceye yazdığım tüm şiirler benim için çok özel. Sadece sevdiğim için değil benim için anlamı olduğu için yayınlandı tüm o mısralar.* * * *

Ama beni anlatan bir dörtlük dendiğinde nedense aklıma ilk önce Murathan Mungan’ın en meşhur mısraları geldi.

“...ve hala bilmiyordun sevgilim, ben sende bütün aşklarımı temize çektim. Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana. Bütün kazananlar gibi terk ettin.”

Bazen vapurda gelir aklıma, yüzüme bir iki damla su sıçrayınca ya da yağmurda ıslanırken mesela, içimden geçiverir bu dizeler. Oysa beni anlatan hiçbir tarafı yok. Yalnız bir opera'nın içinden ezberime kazınmış cümlelerin acayip bir etkisi var üzerimde, neden acaba?


Sonra Elsa’nın gözleri geldi. Aragon’un “Bir büyük sır söyleyeceğim sana, Zaman sensin” dediği Elsa. Oysa ben öyle bir aşkın ne öznesi oldum bugüne kadar, ne de yüklemi. O yüzden, çok yaklaşmış görünse de

“İnsanlar vardır hani istasyonlarda
El sallayan tren kalktıktan sonra
Yani ağırlığıyla göz yaşlarının
Kolları yana düşer onlara benzerim ben.
” dizeleri için de beni anlatıyor diyemedim.

Sonra Can baba’nın muhteşem mısraları dökülüverdi dilimden “işte beni anlatan dörtlük bu” dedim, kuşkusuzca.

“Başka türlü bir şey benim istediğim
Ne ağaca benzer ne de buluta
Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz
Havası ayrı hava...
”

Read more...

Perşembe, Ekim 04, 2007

biR mimdiR, iki mimdiR döRt mimdiR on döRt mimdiR


Efenim mim dalgaları hızla büyüyor durduramıyoruz. Özellikle şu 187. sayfa mevzuu herkesi sardı. Hangi blogu açsam birileri mimlenmiş. Henüz 187. sayfadaki ilk cümleye tav olup bir kitap almaya karar vermiş değilim ama ilgiyle takip ediyorum bu akımı. Bir de bugün iki farklı (ve birbirinden habersiz) blogda (1-2) aynı cümleyi görünce çok şaşırdım. Blog sahiplerini bilgilendirmek gibi ulvi bir görev biçtim kendime hemen ikisine de yorum bıraktım. Yorum demişken Explorer kullanıcıları "okudum yorumladım" köşesini göremiyorlar bir süredir. Cocomment kaynaklı mıdır, ie kaynaklı mıdır sorun bilemiyorum, kurcalamadım da. Merak eden olduğunu da sanmıyorum zaten. Yalnız orası boş bir köşe değil aslında, firefox ile çatır çatır görünüyor içeriği haberiniz olsun.

Gelelim şu mim meselelerine. Öncelikle ben daha önce akışına kapıldığım birkaç mim dalgası sonrasında kimseyi mimlememeye hatta pasları da almamaya karar vermiştim. Bi’kere bana gelen pasının çıkış kaynağını bulmadan kesinlikle rahat etmiyorum, sonra benim pasladığım herkesi ve onların pas verdiklerini falan tek tek takip etmeye uğraşıyorum. Pasımı almayanlar olunca üzülüyorum falan. Yani tamamen kişisel uyuzluğumdan ötürü “artık yanaşmayacağım bu mim işlerine” demiştim kendi kendime. O yüzden beni bu 187. sayfa konusunda ilk mimleyen Ümit’e (nazımın da geçeceğini de bildiğimden) sadece yorum yazarak cevap vermiştim. Bir süre sonra Tuncel Ergün’de beni aynı konuda mimledi. Ben mesela kendisinin bloguna arada bir bakardım lakin onun benim blogumdan haberdar olduğunu hiç sanmıyordum, onun tarafından mimlenince sevindirik oldum. Böylece bloglar arası hareket sağlama, tanışma kaynaşma amacı gerçekleşmiş oldu. O yüzden bu pası almamazlık yapamadım. 187/1 kod adıyla başlayan mim dalgası hususunda hem Ümit hem de Tuncel Ergün tarafından 2 kez mimlendiğim için en yakınımdaki 2 farklı kitabın cümlelerini seçiyorum:

Hemen pc'nin yanında Suç Ve Ceza’nın ilk cildi var, yayınlasam mı yayınlamasam mı hala bilemediğim bir yazı için alıntı yapmıştım Raskolnikov’dan. 187/1 de ise diyor ki,

“...bir şey olmadığını söyledi bize. Bir sinir kriziymiş bu...”
Aha aha cümlelerden fal tutsam bu kadar olurdu yani.

Onun hemen altında Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Acılar Denizi kitabının okunmaktan lime lime olmuş annemin gençlik yıllarından kalma bir baskısı var.

187. sayfa da ise "İstanbul Işık Işık" şiirinin son 3 kıtası.

“İstanbul kadeh kadeh sevdiğim
İçtikçe içesi gelir insanın
Sarhoşluğu tutuşup yanmaya benzer
Ve bir gölgedir yalnızlık meyhanelerinde
Seninle dolaşır, seninle gezer”

Bu gece bu şiir hiç olmadı işte....
Neyse.

Bir de bloglar alemin tanrıçası Artemis semalarından gelen bir mim dalgası var; “insanı çıldırtan detaylar”dan bahsedecekmişiz bu kez. Bi’kere bu mim sayesinde ilk kez mimin çıkış kaynağına bu kadar yakınım, bu benim için güzel bir detay. Gelelim çıldırtan detaylara:

  • Bozuk oje. Kırmızı, bordo gibi iddialı renkte ojelerin kurumadan bozulması ya da maksimum kullanım süresi 2-3 gün olan bu renk ojelerin bozulduktan sonra inatla kullanılması. Hakkaten çıldırıyorum.
  • Derdini anlatmaya çalışan insanların olaya dünyanın gaz ve toz bulutundan oluştuğunu anlatarak başlaması. Detay mıdır bilemedim ama özet yapmayı bilmeyen insanlarla karşılaşınca çıldırıyorum.
  • Bir de asla arandığında bulunamayan cep telefonları! O çantanın neresini nasıl giriyorlar aklım almıyor, çantayı baştan aşağı dökmeden bulabilirsem mutlaka ödül veriyorum kendime.

Bu her iki güzel mim dalgasının da bende sonlamasını istemem. Amma velâkin kimseyi mimlemeyeceğim bu kez. Şöyle yapalım, mesela arada bir okuyan ama mesela hiç yorumlaşmadığımız, mailleşmediğimiz birileri varsa onlara olsun benim pasım.

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP