next etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
next etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mayıs 21, 2009

pembeli beyaz

Sevgilim,
Gelince bana kartezyen dualizm'den de bahseder misin?
Belki biraz Nietzche okuruz, Zerdüşt'ün buyurduklarından cümleler seçersin. Sahi paralel evrenler var mı hakkaten?

Hımm, kulağa sıkıcı geliyor evet. Ama ben merak ediyorum bunları.
Güzel bir şarap açarım olmazsa. Kışsa mevsimlerden, bir de battaniye.

Henüz çekilmemiş bir filmi izleriz birlikte. Ben "sliding doors daha güzeldi" derim yine. Sahi sen ne dersin?

--spoiler--


http://www.youtube.com/watch?v=HNTqHOqcyWY

Read more...

Salı, Mayıs 19, 2009

sakin beyaz

Sevgilim,
Gelince bana zenon paradokslarını anlat olur mu?
Ya da Tolstoy oku, "Savaş ve Barış"tan olsun.
Ya da rüzgarlı bir pazartesi akşamı sıcak bir kahve içelim balkonda. Ertesi gün resmi tatil olmasına rağmen çalışacağımız gelmesin aklımıza, öpüşelim usul usul.


Sevgilim,
Gelince güzel bir film izleyelim birlikte olur mu?
Sahneleri ezberimizde olsun.



http://www.youtube.com/watch?v=q_vrU1KlU3I

you make me want to be a better man.


Read more...

Perşembe, Şubat 12, 2009

can you hear me?
ben duyamıyorum mesela.


Read more...

Pazartesi, Kasım 03, 2008

gölgeli mavi



Kadının adı, Ada.
Filmin adı, Issız Adam.

Geçen hafta sırf normalde kimsenin yüzüne bakmayan o biletçi kızların “bir bilet lütfen” dedikten sonraki “sadece 1 mi?” bakışlarına muhatap olmamak için annemi de alıp gittiğim “üç maymun”dan önce fragmanını izledim. Ağır aşk filmi belli. Sırf bu yüzden izlemek istiyorum belki de, Çağan Irmak hayranlığı hikâye. (Çağan nasıl da güzel bir isim diğ mi?) Bu filme mümkün değil yalnız gidilmez. Onca sevgilinin arasında elinde kocaman pop cornla hatur hutur. Cık. İlla yalnız olunacaksa da pazartesi sabah 10 seansı falan olmalı. Boş salonda oh mis.

Aaa bi’dakka benim bu Cuma dişçi randevum yok mu? E, film de bu Cuma vizyona girmiyor mu? Evet ya, Cuma sabahı rahat rahat (ağlaya-zırlaya) filmi tek başıma izleyebilirim. Kahretsin çok zekiyim! Bu müthiş zekâmı normal hayatta da kullanabilsem keşke. Birileri beklemediğim bi’şeyler söylediğinde apışıp kalmasam. Aslında birileri bana duymayı beklediğim şeyleri duymayı beklemediğim zamanlarda söylemese keşke. Ya söylemesi beklenirken söylese ya da sonsuza kadar sussa.

Ben vazgeçmişken sislerin, buzlu camların arkasından el sallamasa bana tanıdık gölgeler. Her sınava girmeye karar verişimde mideme üşüşmese kelebekler. Ya da ben artık korkmasam gelenlerin gideceğinden. Safça, çocukça, basitçe güvensem.

Elini tutsam, sımsıkı. Yüreğim avucunda atsa.
“Cuma akşamına bilet bulamazsan 1 hafta konuşmam seninle” desem de 1 saat sonra Pazar akşamına aldığın biletler için sevinç çığlıkları atsam.
Alışveriş merkezindeki şekercide “burada hiç mavi şeker yok bana mavi şeker al” diye inatla tepinsem de kolumdan çeke çeke Kafkas’a götürünce bir tanecik kestane şekeri için ulu orta öpücüklere boğsam.
Kurabiyeleri sıcak sıcak yesek. Hamurunu yoğururken belime sarılsan, fırından çıkarırken yaktığım elimi öpsen. Kurabiye koksak.
Bağıra çağıra maç izlesek ya da Hamilton mu şampiyon oldu Glock mu yol verdi diye çekişsek kare kare tekrarları izlerken.
Sallanan sandalyede gömülmüş kitap okurken şarabım bitse. Doldurmaya kalkınca vazgeçsem, şarapta kitapta umurumda olmasa. Sen olsan. Odama dolsan. Kalbinin atışını göğsümde, sesini tenimde duysam…


Une Belle Histoire - Michel Fugain

Read more...

Cumartesi, Ekim 11, 2008

soğuk laciveRt

Sana bile yazmak gelmiyor içimden. Seni bile özlemiyorum artık. Sen. Bile. Ve aynı cümlede.
Hiç istemezdim böyle olsun. Ama oluyor işte. Sen gelmedikçe büyüyor boşluğun. Boşluğun büyüdükçe kalbim daralıyor. Küçülüyor, büzüşüyor.

Sensiz bir karar daha verdim dün. Sensiz bir kitap daha okudum bugün. Sensiz bir film daha izlemedim; sensiz koskoca bir film ekimi daha bitecek nasılsa. Dali geçip gidecek sensiz. Oysa aşkla keşfetmiştim ben Dali’yi. Bilmezsin. Ben de bilmem zaten. Dali Gala’ya aşıktıysa “aşk” nedir kim bilir? Galatea’ki heykeltıraşını kendine âşık eden Venüs’ün hayat verdiği.


Galatea of Spheres

Yazıyorum bunları, sensizlerin çetelesini tutuyorum tek tek. “sen gelince soracağım hesabını” diyorum. Diyordum yani. Vazgeçtim.
Senden bile vazgeçtim artık. Sen. Bile. Ve yine aynı cümlede.

Gitmeyi bekledikçe doluyor valizlerim. Dolduruyorum, biriktiriyorum pişmanlıkları, yanlış kararları, çıkmaz virajları. Hiç gidilmeyen, hiç bitmeyen yola hazırlıyorum o valizleri. Başımı cama yasladığımda ışıklar yanıyorsa hala yine aynı gölge ben, ışıklar söndüyse eğer kesik kesik çizgiler bir türlü gelmeyen sen.
Senden bile gidiyorum artık. Sen. Bile. Senin için bile kalmadı içimde cümleler.

Düşünmek istemiyorum artık seni, yokluğunu. Beni istiyorum sadece. Bir tek beni. “Benim” diyeni “ben böyleyim”, “ben buyum” diyeni. Diyebileni. Sol yanağındaki değil, aynadaki beni tanıyabileni. Beni kaybetmişken içimde, seni aramak istemiyorum artık. Üzgünüm…
Seni bile istemiyorum artık.

Sen’ler bile’ler yan yanaymış... Sensiz üşürken ben ne fark eder yüklemler…
Özlemek,
vazgeçmek,
gelmek,
istemek olmasa…
AŞK olmasa…

Read more...

Pazar, Eylül 21, 2008

pıRıl mavi

Ben bir yıldızım elbette. Gözlerinde parlayan ışıl ışıl bir yıldızım ben. Işığımı gözlerinden alıyorum, sadece seninle parlıyorum.
5 köşeli bir yıldızım ben. Ruhum seninle besleniyor, bütünleniyor. Senden aldığım ışığı sana yansıtıyorum geri. Sensiz bir adım bile kaçamam, boğulurum karanlığımda.

Sen bilmesen de seninim. Delinim. Tane tane ağladığım sensin gecelerde. Tane tane yaşlarım sensizliğim. Renksizliğim. Kulağımdan üflesen. Sesin dolsa içime, tenime nefesin. Bir tek sana inanırım, yalnızca senin söylediklerine, sadece sözlerine. Harf harf, hece hece çizdiklerine.

Ve kanatlarımı açacağım yarattığın rüzgara ve alevlerle yıkanacak özüm. Ve kimse sen olmayacak elbette. Sen olmayınca kimse benim gibi olmayacak. Bir daha ben olmayacak. Bir daha biz. Herkes hiç kimse olacak. Sen olmayınca çamurdan bebekler olmayacak. Kirden öbekler sadece. Toprakla su karışmayacak bir daha.

Bundan böyle ışık olmayacak…


Read more...

Perşembe, Ağustos 14, 2008

koRkak beyaz



Hangimiz dargın? Sen mi ben mi? ben bu kadar özlerken nasıl dargın olabilirim sana? Mümkün mü bu? Neden gelmiyorsun öyleyse. Hala neyi bekliyorsun sevgilim? Ne çok zaman çaldın bizden farkında mısın? Bir yaz daha geçti sensiz. Kaçıncı yaz bu, kaç tatil kaçırdık? Kaç güzel film oynadı vizyonda? Kaçına “bir bilet lütfen” dedin, saydın mı?

İhtiyacım var sana anlamıyor musun? Kimseye anlatamıyorum utancımı biliyor musun? Utanıyorum artık biliyor musun? “Hala…”lardan, “senin gibi…”lerden utanıyorum artık. Bir baltaya sap olmaya çalışmaktan, çabaladıkça batmaktan, asıl sorun bunlarmış gibi kendimle boğuşmaktan yoruldum artık. Bu yaşta yoruldum dediğim için kendimi eleştirmek sıkıldım mesela. Bunları sana anlatmak istiyorum anlamıyor musun? Sadece sana…

Yedi kat eller yakınım oldu diyor. Bir dinle bak… Hepsinde seni arıyorum ben. Gözlerimin içine bakmayan gözlerde, avucumu avucuna kenetlemeyen ellerde, kokusunu bilmediğim tenlerde, tadını bilmediğim dudakların anlattıklarında. Her cümlede seni arıyorum. Gözlerimi kapadığımda beni çeken karanlıkta. Öyle ürkütücü bir çağrısı var ki, korkuyorum o karanlığın içine düşmekten biliyor musun? Oysa karanlıktan korkmadım ben hiçbir zaman.

İlk kez bu gece gitmeyi düşünmedim biliyor musun? İlk kez bu gece isyan ettim. “Al götür artık bitsin” dedim. O ürkütücü karanlık başladı birden, içine çağırdı beni. Bir an sen varsın orada sandım. Kulağımdan müziği çıkarıp “ben geldim” diyeceksin sandım.
Kendimden korktum biliyor musun? Yapabileceklerimden, daha kötüsü yapmadıklarımdan korktum. Bir kadın geldi aklıma. “nişanlısı terk edince akıl hastanesine kapatılan deli kadın” Bu ülkede böyle bir kadın var biliyor musun? Ben kapatıldığı hastanede tanıdım onu. Parmaklıkların arkasından bir resim için yalvarırken görmüştüm ilk kez. Korktum biliyor musun? Utancımdan, içimin çürümesinden, olamayanlardan korktum.

Gel barışalım artık diyor duydun mu? Bir dinle bak... Gel artık…


Read more...

Cuma, Mayıs 30, 2008

kıRık beyaz

Çok kızgınım sana, bir türlü gelmeyişine, ortaya çıkmayışına. Bunca ihtiyacım varken yanımda olmayışına.

Öyle çok zaman çalıyorsun ki bizden. Tamam kabul, bu cümleyi senin için kurmamıştım ama senin de yaptığın tam olarak bu değil mi? .

Neredesin?
Ne yapacaksın bu akşam?
Sevgilinle misin yoksa? Öyleyse daha da kızarım sana, sakın söyleme bunu.
Zaten sakın bana her şeyi söyleme. Bir şey söylüyorsan bileyim ki doğrudur. Yalanların söylemediklerin olsun en azından. Sanırım bununla baş edebilirim. Ama sen yine de beni baş edecek bir şeylerle karşılaştırma oldu mu? Öyle yorgunum ki anlatamam sana…

Bu güneşli akşamda, şu yaşımda, oturmuş bunları düşünmekten, hep aynı şeyleri yazmaktan, yaşamaktan öyle yoruldum ki. Yorulmak sözcğünün hakkını verememekten...

Geçen cumartesi evde olanlar ve bu hafta işte olanlar. Olamayanlar.
Bugün bir an nefes alamıyorum sandım. Soluk almaya çalıştıkça göğsümde bir sızı. Bembeyaz olmuşsun dediler, doktora çıkardılar beni. Tansiyon 9 a 5. Söylemedim nefes alamıyorum diye. Bi’de yalan uydurdum “rejim yapıyorum, bi’şey yemiyorum ondandır” dedim. Aptallar inandılar. Öğle yemeğinde yediğim bol mayonezli patates kızartmasını hatırlamadı masamda oturan hiç kimse.

Bu belirsizlik daha ne kadar sürecek? Ne zaman çıkıp geleceksin? Ben ne zaman adam olacağım? Aradığım beni nerede bulacağım?

İş yerinde yeni bir proje var. 120 kişiden 25 kişi seçmişler. En son seçilenlerin haberi oldu durumdan. “Aman da biz sizi seçtik çok özelsiniz, pek güzelsiniz” diye poh pohlayıp duruyorlar. Genel müdür yardımcısı H. Bey varmış işin başında, bizzat ilgileniyormuş süreçle. İnanılmaz bir adam kendisi. Hayranım... Başında o olmasa yapılacak iş direk istifa sebebi. Hoş istifa etme lüksüm yok ya, neyse karıştırma. Diyorlar ki; ‘siz projeye bir başlayın, 15 gün sonra H. Bey hepinize adıyla hitap edecek, o kadar yakından tanıyacak sizi tek tek.’ İnanayım mı onlara bilmiyorum. İnanmaktan başka alternatifim yok aslında. Seçme şansım da yok zaten. “1 Hazirandan itibaren masanız değişecek, çalışma saatleriniz değişecek, yanınızda oturan insanlar değişecek, yöneticiniz değişecek, performans sisteminiz değişecek, ama merak etmeyin geri kalan(?) her şey aynı, bu özel bir proje, sizi seçtik, aslansınız kaplansınız.” Oldu canım!

Baş etmekten, sürekli kendi kendime kararlar almaktan, kimseye akıl danışamamaktan yoruldum… İşten erken çıkıp seni arayamamaktan, hatta aramadan direk ofisine gelip sana sürpriz yapamamaktan, Cuma akşamı kanepede pineklemekten sıkıldım.

Ö., Gel birlikte ev tutalım diyor. Ben ilk tanıştığımız sıralar bi’ara “artık yalnız yaşamak istiyorum” gibi bir laf etmiştim o günden beri diyor bunu. Hiç sevmiyorum hatunu, üstelik kedileri var. Ama şeytan diyor topla pılını, pırtını at kendini. Başını en kötü ne gelebilir? “En fazla geri dönmek zorunda kalırsın.” Bu cümle dönüp duruyor günlerdir kafamda:
“en kötüsü, geri dönmek zorunda kalırsın.”
Daha kötüsü ne olabilir ki? Kaybedecek neyim var ki?

Yine cevap yok sorularıma biliyorum.
Yine sen yoksun.
Senden başka anlatacak kimseler yok üstelik. Gelişini hep şen-şakrak hayallerle bekleyemem ya Yokluğunla dertleştim say bu kez. Belki aylar sonra güleriz bunlara birlikte… Ama şimdilik böyle.

Read more...

Salı, Ocak 22, 2008

beyaz

Mp3 çalarımı kaybettim. Benim en önemli zamazingolarımdan biriymiş meğer kendisi. Kafamı ancak onun sayesinde boşaltıyormuşum işten çıkınca. 3 gündür yaptığım iş daha da korkunç bir hal aldı benim için. Şimdi serviste sağ taraftaki tekli koltuklardan birine geçip seni düşünerek rahatlayabiliyorum bi’nebze. Ama seni düşündükçe daha çok özlüyorum. Bazen uyuyup kalıyorum. Rüyamda tatilde oluyoruz seninle. Yüzüyor uçsuz mavilerde. Ben sahile dönüp senin çıkmanı beklerken uyanıveriyorum. İnme vakti gelmiş meğer. Özlüyorum seni biliyorsun. Çok özlüyorum hem de. En çok sesini.

Gel artık diyorum, gel! Her şeyden vazgeçmek üzereyken, hiçbir şeyi umursamazken, seni sen olduğun için, her şeyinle beklentisizce sevecekken gel. Çok sevmek istiyorum seni. Biliyorum bunu söyledim adamın birine =(( Ama koşulluydu o. “Çok sevmek istiyorum seni ama önce duvarlarımı yıkman lazım” diye başlıyordu. Seni koşulsuz seveceğim ben. “Diş macununu neden ortadan sıktın” diye cırlarsam o diş macunu tüpü gibi olayım bak söz. Ama kapağını açık bırakırsan bozuşabiliriz. Yok yine olmadı değil mi, yine bir “ama”yla bağladım cümleyi. Böyleyim işte biliyorsun. Gel ve törpüle beni, ben koşulsuz seveceğim seni söz verdim bir kere.

Uzun zamandır kimse bana hediye almamış biliyor musun? Yani aldılar elbet, yılbaşı çekilişinde ofisten birileri, bayramda anneannem falan bilirsin. Öylesi değil işte. Benim çok seveceğimi, beğeneceğimi düşünerek, görür görmez beni hatırlayarak durduk yere alınan ufak tefek şeyler. Hani ne bileyim kelek olduğunu bile bile yazın ilk çıkan karpuzu mesela. Ya da ne bileyim sinemada alaska frigo. Yaldızlı paketlere sarılmasına gerek yok biliyorsun. İçinde ben olan, içinde sen olan, ilgi olan bir hediye. Hele çiçek, sahi ben en çok hangi çiçeği severdim, hatırlıyor musun?
Doğum günüm geliyor diye yol mu yapıyorum dersin? Muhtemelen öyledir. Bakma sen bana. Benim de kimseye böylesi hediyeler aldığım yok zaten. Ama geçenlerde bir kazak beğendim sana. Yeşil sevmem güya öyle güzeldi ki yeşille siyahın uyumu, iki saat bakındım. Görevli çocuk “güzel bir seçim bence hiç düşünmeyin. Beyefendinin bedeni ne ben hemen paket yapayım” deyince bilemedim ne diyeceğimi. Gülümsedim sadece. Onun ezber cümlesine benim dağarcığımdan bir ezber cümle seçtim ben de “teşekkür ederim, sadece bakıyorum.”

Gel artık, bir an önce gel istiyorum. Yüzümde hiç çizgi yokken, saçlarımı hiç boyatmamışken gel. Yıllar sonra tenimde ki her çizgiye şahit olduğunu bilmek istiyorum. İlk düşen beyazdan, son siyah tele kadar her birinin değişimine şahit ol istiyorum. Ve hep seninle olayım istiyorum. Yanında, arkanda, yatağında yaşadığın tüm değişimlere eşlik edeyim istiyorum.

Yine ne çok şey saydım değil mi? Bak bu beklentisiz halim, ona göre gel. Bir de gelirken rengârenk balonlar istiyorum. Ucuna birer not yazarız belki beraber, sonra hepsini uçuracağım sahilden. Sadece mavi olanlardan birini bileğime bağlayacağım, bütün gün onunla gezeceğim. Patlayınca ağlamak mızmızlanmak yok söz. Biraz şeker alırsın yine gülerim ben. Hatta şekere de gerek yok ben hep güleceğim zaten senin yanında biliyorum. Sen yeter ki gel...


dibine not: Tam bitirmiştim mektubunu, yine yine yine yine aynı ses geldi winamp’tan: “hiç gelme gideceksen” dedi bu sefer. Ben ona inat “güneşim” diyeceğim. Biliyorum SEN gelince gitmeyeceksin, ürkek buz taneleri gibi, yaptığım kardan adamlar gibi, erimeyeceksin.

Read more...

Perşembe, Aralık 06, 2007

şiddetli moR

Yazmıyorum. Çünkü yaşamıyorum. Buradaki ilk günümde “hangimiz yaşıyoruz, hangimiz yazıyoruz kim bilebilir” demiştim. (artık sadece profilde yazıyor galiba) Şimdi hiçbirimiz yaşamıyoruz, ben de yazamıyorum.

Siz iyisi mi şuraya bir göz atın: http://www.saynotoviolence.org/

BM ve Nicole Kidman var işin içinde ama bunu bile açıklamaya mecalim yok. Konuyla ilgili haberler Cnn türk’te, Radikal’de, Hürriyet’te ve Gazeport’ta mevcut.

Levent Yüksel var ya (hani Sertap’ın eski kocası =)) Sultan Süleyman’ı çok güzel söylüyor, 1 milyon kez üst üste dinleyebilirim. Ve evet mübalağa etmekte oldukça başarılıyımdır...

Y.cim sağ-salim döndü. Şimdi 12Aralık'ta son askerimi göndereceğim. O da gelsin vefalı bir arkadaş olarak "itinayla asker beklenir, moral destek verilir" görevimden istifa edeceğim. Kardeşimde önümüzdeki 5 yıl içinde (ve aslında çok daha uzun vadede) gitmemek için gerekli her işlemi yapacağından, artık askeriyeyle ve postanelerle ilişiğimi kesebilirim. Zaten artık vefasız, kaprisli, burnu havada ve de şapşal bir kadın olmaya karar verdim. Aptal bir sarışın bile olabilirim her an, yolda görsen tanımazsın yani...

Gördüğüm herşeye ilk kez karşılaşmış gibi saf saf bakmak istiyorum mesela hiç bir işimi kendim halletmek istemiyorum artık, "ay o şimdi beceremez, dur ben halledeyim" diyebilirler arkamdan hiç sorun değil. "Aman bırak ya o kendi kendine halleder nasılsa" demelerinden iyidir. Madem gönül kaçanı kovalıyor, madem "gönlünü gün edeni sevmez sevda" (ben 3 kez falan dinleyince anlayabildim bu Mustafa Sandal şaheserindeki gizli manayı, anlayınca da hemen cümle içinde kullanmak istedim) madem böyle açık açık, adam gibi, kadın gibi, insan gibi yüreğindekini söyleyince metabolizması bozuluyor bu Y kromozomların, tamam! Ben de artık oyunu kuralına göre oynayacağım.

Gelin ulan sırayla,

NEXT!

Read more...

Salı, Kasım 27, 2007

keskin laciveRt

Şarabı dudağımdan içmeden SEVGİLİM,
Birlikte en az bir gece sabahlamadan ARKADAŞIM,
Onun derdiyle oturup ağlamadan DOSTUM
olamaz hiç kimse.


Bunu dün akşam insanlar “eski kaşardan tost, eski sevgiliden arkadaş, eski kocadan sucuklu yumurta olur mu?” konulu muhabbetlerinin tam ortasında bana dönüp “sen çok sessiz kaldın ne düşünüyorsun bu konuda?” dediklerinde söylemek istedim aslında. Ama daha ilk cümlenin sonunda sesli harflerden mütevellit bir “AaaaOoooo” ünlemi ile tepki vereceklerini bildiğimden gülümseyip, “sizleri dinliyorum dikkatle, oldukça ilginç fikirler var, mesela....” diyerek topu o ilginç fikirlerden birinin sahibine geri attım.

Sonra gece yattım düşündüm. Ölçtüm biçtim tarttım ve yaptığım segmentasyonun %100 doğru olduğuna kanaat getirdim. Sadece ilk cümle için bir istisnam var. Ancak ve ancak hayatında hiç içki içmemiş bir adam değiştirebilir sevgili tanımımı. Eğer bu yaşına kadar bir kez bile içmediyse, amenna. Ama içkiyi bırakmış birisi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ne yazık ki. Sen benden önce mumlu, şömineli sofralarda eski sevgilinle kadeh kaldırıcan, yılbaşı gecelerinde şampanyalar patlatıcan, parasız zamanlarda sahilde bira şişelerinin dibine vurucan, bana gelince “içkiyi bıraktım.” Yok öyle yağma! Madem benim geçmişimle ilgili merakların var senin, benim de olayım budur. “
Bizde böyle bundan sonra”

Sabahlamak mevzuda mühim, geceyi güne teslim etmeden, sabah ezanının huzur veren makamını dinlemeden ve asıl olarak zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmadan, saatlerce ve saatlerce sohbetler edemiyorsak, hele “
sessizliği paylaşamıyorsak” biz arkadaş değil de tanıdık, ahbap falan olabiliriz seninle.

Arkadaş dediğin adı üstünde savaşta bile sırtını verebileceğin insandır. Bir de en zor en sıkıntılı zamanlarda yanında olur, dost olur, güç verir, seni ayakta tutmaya çalışır. Ama bir an gelir, sanki dünya durur, bütün çözümler tükenir, kelimeler kifayetsizdir artık. O an işte, o'nun derdi benim derdim olur, oturup ağlarız baş başa. Belki de mutluluktan ağlarız. Uzun zamandır beklediğiniz haberi vermek için arar, '3179' der, 'neeee, yaşasın!' diye bir çığlık atar ve ağlamaya başlarım. Onun mutluluğu benim mutluluğundur o anda. Ötesi berisi, bundan sonra ne olacağı, nasıl çözüm bulunacağı mühim değildir, derdi derdim, mutluluğu mutluluğumdur. Dostumdur.

Read more...

Pazartesi, Kasım 26, 2007

bekle dedi


Özdemir Asaf/BEKLE DEDİ

bekle dedi gitti
ben beklemedim, o da gelmedi...
ölüm gibi bir şey oldu
ama kimse ölmedi...

Read more...

Pazar, Eylül 23, 2007

beyaz

Bugüne kadar sana hiç yazmamış olmam çok ilginç. Bugün fark ettim biliyor musun? Akşam mutfakta salatayı hazırlarken aniden geliverdin aklıma. Çok şaşırdım. Kendime notlarım var her yerde, kızıma oğluma yazdıklarım ayrı ayrı kutularda, ama sana hiç yazmamışım, hiç.

Sahi bir kızım bir oğlum olacak benim (en az =)). (bak dilim bile alışkın değil sana, "bizim" demeliyim aslında) Nereden biliyorum dersen, bilmiyorum. Aileden genetik olarak böyle bir kod geçiyorsa ona güveniyorum. Biz 6 torunuz, 3 kız kardeşin 3 kız 3 erkek evladıyız. Kızlar büyük erkekler küçük. En büyükleri benim. En küçüğümüz henüz kucağımda uyuya kaldığı yaşlarda. Bu yüzden işte sanki ben de bu sırayı bozmayacakmışım gibi geliyor hep. Hoş bu yakınlarda teorik olarak büyük kızımın girmesi gerek hayatıma ama... Aması sen yoksun ortada. Dahası sana hiç yazmamışım. Seni hiç çağırmamışım “gel” diye. Seni düşünmediğimden değil çok merak ediyorum elbette gülüşünü, bakışını, dokunuşunu, sinirini, sevincini. En çokta tam şu anda nerede ne yaptığını? Aslında bensizken yaptığın her şeyi merak ediyorum. Yaşadıkların, hayal ettiklerin, küfür ettiklerin, sana dair ne varsa bilmek istiyorum. Seni bana getiren ne varsa...

Bazen özlüyorum seni. En çok kokunu. Yok yok sesini. En çok sesini özlüyorum. Sakin sakin saçlarımla oynarken anlatacaklarını, öfkeni kontrol edemeyip bir anda gürleyeceğin anları özlüyorum. Sonra birden içim ürperiyor. Tenimde ellerin dolaşıyor, kulağıma adımı fısıldıyorsun sanki irkiliveriyorum. Sanki sarılıp belimden omzumdan öpüvereceksin beni. Ama yüzün gelmiyor gözümün önüne bir türlü, yüzünü unutmuşum, o kadar çok özlüyorum seni bazen...
Bir an önce gel gir hayatıma istiyorum. Ama sakın acele etme sen. Sakın vaktinden önce gelme. Ben kontrol delisiyim bilirsin her şeyi ayarlamak isterim, sen bakma bana. Vaktinde gel ve altüst et bütün dengelerimi, kontrolü ele geçir bir anda. Ben kolay kolay teslim olmam bilirsin, hazırlan öyle gel! Benden yıllar önce söylemiş usta; “öyle bir havada gel ki vazgeçmek mümkün olmasın”

Niye senin için yazıp, saklamıyorum bunları bilmiyorum. O kadar uzaksın ki bana, daha öyle çok var ki sana, o zarfı senin için saklamak zor geliyor inan. Şimdilik yazıp havaya savurmak istiyorum sana dair cümlelerimi. Kaygılanma ve kıskanma sakın. Sen geldiğinde o kadar çok yazacağım ki el yazımı görmekten bıkacaksın. Ceketinin cebinde, bilgisayarının ajandasında, aynanın köşesinde, kurabiyelerin içinde notlarımı bulmaktan sıkılacaksın. Öyle çok sürprizim var ki sana ve anlatmak için öyle sabırsızlanıyorum ki aslında. Ama senden önce hayatıma giren başkaları olacaksa hala onlar bilsin istemiyorum hiç birini. Bir tek sen bil istiyorum kuytularımı, hani o çemberler var ya o çemberin merkezine bir tek sen gel istiyorum. Biliyorsun değil mi kimse yaklaşamadı oraya. Birine hakkından fazla şans verdim o bile beceremedi. Sen gelip aşacaksın sınırlarımı biliyorum. Biliyorum senle ben er-geç baş başa verecek pergel gibiyiz; masmavi mutluluk çemberleri çizeceğiz etrafımızda, ellerimiz kırış buruş olana dek. Biliyorum bir imza bir yüzük değil, o çemberler bağlayacak bizi birbirimize. Biliyorum ilk kez “kocacığım” dediğimde sana dilim dolanacak, aptalca sırıtacağım ve biliyorum ki sesimin en güzel tınısını adını söylemek için saklayacağım o gün gelene dek. Yeter ki...



Yeter ki; sen aşkımdan vazgeçme!

Read more...

Salı, Eylül 04, 2007

vişne çüRüğü

Yenilendim tazelendim dedim ya bir de bahar temizliğine giriştim. Çok da iyi geldi epey toparlandım yalnız bir kalemimi bulamadım. Yokluğunun epeydir farkındaydım aslında, masada göremeyince çekmecededir diyordum, çekmece de bulamayınca çantama atmışımdır deyip geçiştiriyordum. Dün, kalemin bulunması muhtemel her yere baktım ve fakat yok. Kalem dediğin nedir alınır yenisi elbette, lakin nesnelerle insanlar arasında kurduğum abidik-gubidik bağlantılardan ötürü bu kalemin toptan yok olarak bana bi’şeyler anlatmaya çalıştığını düşünüyorum. Ve bunun üzerine senaryolar yazıyor dahası ilişkilerimle ilgili çıkarsamalar falan yapıyorum. (kimseye normal davranacağımı taahhüt etmemiştim değil mi, bir kalemin bana mesaj verdiğini düşünebilirim dilediğim gibi)

Zaten hatırlanacak başka bir şey yok ya, kahvaltı ettiğimiz gün almıştım kalemi. Bir de batman’li şeker almıştık yanında. Ben batman diye hatırlıyorum ama fişi de buldum temizlik sırasında, şeker-superman yazıyor, hangisini almıştık emin olamadım.13:48 de kesilmiş fiş, herhalde 13:20 de falan girmiş olmalıyız Nezih’e. İçerde epey oyalandığımızı sanıyorum ama o konuda da yanılıyor olabilirim elbette. Zaman göreceli bir kavram nihayetinde. Günlüğüm için kullandığım pilot bitmek üzere olduğundan fırsat bulmuşken bir yenisini almak istemiştim o gün. Onlarca deneme yaparak aldığım halde, eve gelip baktığımda defterin hamuruyla kalemin ucu uyuşmamıştı istediğim gibi. Yeterince akıcı değildi mürekkep, yazarken yoruyordu sanki. Zaten kısa zamanda defteri de yenileyeceğimden o kadar üzerinde durmadım uyumsuzluğun. Sonra o defteri bitmeden değiştirmeye karar verdiğim ve bugüne dek hala yenisini alamadığım için o kaleme de bir süredir ihtiyacım olmadı, diğerlerinin yanında durması gerekiyordu öylece. Ortalıkta görünmediğini ne zaman fark ettim bilmiyorum ama senin ortadan kaybolmaya karar vermenle aynı zamanlara denk geldiği şüphesiz. Bugüne dek aptalca bir temenniyle beni arayacağını sanıyordum. Bugünse biliyorum ki, aramayacaksın! Eğer bir gün beni aramaya karar verirsen senden önce kalem çıkacak ortaya. Çünkü kolay kolay bi’şeyler kaybetmem ben... Lisede kullandığım kalemi bugün kullanmıyorsam tek sebebi kurşun kalem kullanmıyor olmamdır, fakültede Fatih hoca’mın sınavlarına girerken kullandığım kalem de durur hala kalemlikte, ders notları da kitaplıkta elbette. O yüzden bu kalemi de kaybetmediğimi, bir yerlerde unutmadığımı vb. gayet iyi biliyorum. Seninle bağlantılı olabilecek tek nesne oydu ve sen gitmeden önce o gitti.Şimdi de biliyorum ki, sen geleceksen eğer bi’şekilde kalemde ancak o zaman çıkacak ortaya. Yani muhtemelen hiç çıkmayacak =(

Hayatım bir film olsa ve ben de yönetmen olsaydım mesela, bir sonraki kare de elinde bir başka dolma kalemle çıkar gelirdin. Bu kadar! Replikler falan hiç önemli değil ya da dekor ve figüranlar. Çünkü benim repliklerim belli, sen ne söylersen söyle değişmeyecekler. Seninkilerse bugüne dek söylediğin her şey gibi dikkatle dinlenecek sadece. Varsa anlatmak istediğin bi’şeyler dinlerim yine seni, bu kez üstüne tek bir söz söyleyecek değilim, bir sorum var sadece, tek bir basit soru, yanıtlamak istersen onu yanıtlarsın, sonra ben başlarım tiradıma. Verdiğin ya da vermediğin yanıta göre değişecek birkaç yer var tiradın içinde ama ana fikri değişmeyecek cümlelerimin. Sonra da sahne değişecek zaten, film başka bir mekânda devam edecek. Benim filmimde böylesi olurdu, senin filmini bilemem elbette.

“Kolay kolay bi’şeyler kaybetmem ben” gibi iddialı bir laf ettim ya, nesnelerden ziyade kaybolan insanları düşündüm de; hangilerini ben kaybettim, hangileri beni kaybetti, hangileri kayboluverdi sessizce, hangileri yaygaralar kopardığı halde çıkıp gidemedi bir türlü diye... Bir kez daha gönül rahatlığıyla söyleyebilirim aynı cümleyi.
Güçlü bağlarla, ağlarla bağlanırım onlara, koruyup saklar, gerekirse savunurum cümle âleme. Gösterilmesi gereken ilgiyi gösterir, (varsa) yapmam gereken her şeyi yaparım hiç erinmeden/gocunmadan. Hayatımın neresinde durduklarını bilirim hepsinin tek tek, bu yüzden işte kolay kolay kaybetmem ben hiçbir şeyi, hiç kimseyi...

Read more...

Perşembe, Ağustos 16, 2007

ne bu şimdi?


Şu mim dalgasının bu kadar işe yarayacağını söyleseler inanmazdım. Meğer bana söylediği yalanları itiraf etmek isteyen ne çok kişi varmış. Yazdığım “en sevdiğim yalanlar” sayesinde Artemis’in yazısında değindiği gibi “gerçek bizi özgür kıldı.”
Neden yalan söylemeye karar verdiklerini anlattı önce arkadaşlarım bana, sonra konuşulması gerekenleri konuştuk, açığa kavuşturduk, anlaştık. Ama birisi var ki...

self_knowledge_brings_happinessBu yazıyı yazıp yazmamayı çok düşündüm. Önce kızgınlığımdan, hakkında hiçbir şey yazmamaya, bana benimle ilgili ne düşündüğünü ne hissettiğini söylemeye bile cesaret edemeyen bir insana bir kez daha detaylıca onun hakkında ne düşündüğümü söylememeye yani onu umursamamaya, umursamıyormuş gibi yapmaya karar verdim.

Sonra düşündük taşındık (ben, şahsen, bizzat kendim ve diğerleriM) bunun bana göre olmadığını anladık. Ben hiçbir zaman böyle biri olmadım çünkü. Ne hissediyorsam açıkça söyledim. Yaşamak istediğim ne varsa yaşadım. Varsa sonuçlarına katlandım yoksa da mutluluğumun tadını çıkardım. İnandıklarımın peşinden gittiğim için de hiç pişman olmadım. Bu beni özel kılan, beni ben yapan en önemli şey galiba yaşadığım çeyrek yüzyılda. Ve ben olmaktan vazgeçemem hiç kimse için. Ve hiç kimse benim yazma istediğimi engelleyemez.

Olan oldu, konuşulanların üzerinden 24 saat geçti, yazdıklarıma bakıyorum da fazlasıyla nazik bile davranmışım aslında. Şimdi detayları, o günlerde konuşulanları yazılanları gözden geçirince tek bir yalan olmadığını, her şeyin en başından beri yalanlarla kaplı adi bir oyun olduğunu fark ediyorum. Cep telefonuma gelen ilk mesajdan sonrası koskocaman bir yalan kasırgasıymış meğer.

Şu anda ve onunla konuştuğumuz anda da üzgünüm aslında. Yani şöyle diyelim üzgünlük>kızgınlık. Üzgünüm çünkü; değer verdiğim adam meğer kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyormuş benimle (ya, bu duruma uygun başka deyim yok mu?kedi medi öf..) Her şeyden önce hiç yalan söylemesine gerek yokken boğulmuş yalanların arasında. Üzgünüm çünkü; kendi başlattığı zevkli bir oyunu durduk yere karman çorman etmiş. Ben ona karşı hep samimi olmaya çalıştığım halde, karşıma geçip “işler biraz karıştı” bile dememiş. "Ben senin için kaygılandım" dediğim halde, “bu iş böyle olmaz zaten bana karşı hiçbir sorumluluğun yok merak etme” dediğim halde, bana tek bir söz etmeden kaçak oynamayı tercih etmiş. Ben de burada durmuş “ya kırıcı mı davrandım acaba neden 180° değişti” diye düşünüp durmaktaymışım üstelik. Benim ona verdiğim değerin çeyreğini vermiyormuş bana meğer. (Hayal kırıklığın umuttan demiştin ya bana geçenlerde şu anki kırgınlığım umuttan işte. Beni en azından insan olarak önemsediğini umuyordum bugüne dek)



Kızgınım çünkü en başından beri ikili oynuyormuş aslında. Sadece kendi adıma değil, hemcinsim adına da çok kızgınım şu anda. Kimse birlikte tatil yapacağı adamın arkasında "ben de seninle olmak isterdim" diyen bir başka kadın olduğunu bilmek istemez herhalde. Ya da kadının bu lafı “gittiğim her yere seni de götürüyorum” diyen adama cevaben söylediğini bilmek... Bana 3-5 kilometre uzaktayken görüşmekten her seferinde kaçtığı halde, bir başkası için 800 kilometre yolu bir çırpıda uçabilecek kadar .... (bulamadım uygun bir sıfat) bir adam olduğu için kızgınım. Gerçi bu en azından önem verdiği birileri için bir sürü saçmalığı göze alabilen biri olduğunu gösterir ki, insan tanırken çok da yanılmıyormuşum demek ki... Bana iğne deliği kadar değer vermeyeceğini, saygı duymayacağını anlayamamışım ya en çok buna kızgınım. Kendime kızgınım yani. Bu kadar vur-kaç oyunlar oynayan, doğum gününde özenle atılan mesajlara yazılara (tabi o gün çok daha özel (!) kutlamalar yapıyordu muhtemelen hak vermek lazım) günleeeer sonra üstün körü “sağol be” diyen birinin, beni adam yerine koyup, beni ne olarak gördüğünü açıklamasını beklediğim için çok kızgınım...

Neyse ki her şeye rağmen; tazelenen umuduma, okşanan gururuma rağmen zırhlarımı çıkarmamıştım. Hoş, zırhlarımızı çıkartıp çıplak kalacak kadar yakınlaşmamıştık ya, yine de beni uykumdan ettiği bir gecede aklıma düşmüştü işte, “kalkanlarımdan bir tanesini olsun indirsem mi acaba” diye. Maskesiz, samimi insanlara bile alışkın değilken muhatap olduğum bünye bir de zırhlarımı çıkarsaydım neler olurdu acaba?

Bu olanları kuşandığım zırhlarla karşılamama rağmen kızgınlığıma ve kırgınlığıma engel olamıyorum. Tüm bunları benimle yüzyüze konuşmak konusunda bile “10 yıl sonra görüşürüz” gibi alaycı davranabildiği için, bana tek bir cümle değil cümle, tek bir sıfat olsun söyleyemediği için, ben ona her fırsatta hislerimi açıkça söylediğim, seni ve fikirlerini önemsiyorum vb. dediğim halde bir kez olsun, son seferinde olsun açıkça; “umrumda bile değilsin, takılıyoruz öylesine” diyemediği için kontrol edemiyorum hissettiklerimi. Daha dün ben övdüm kendimi çok iyi yalancıyımdır diye, bu kadar gereksiz ve uzun vadeli bir yalanı ben bile söyleyemezdim herhalde. Yine de zekâsı konusunda sandığımdan çok daha yüksek bir potansiyele sahipmiş, bu bile insan tanımak konusunda epey yol ettiğimi ispatlar aslında. (polyanna’cılık böyle bi’şey oluyordu değil mi? =)) Ha, zeki bir adam konuşması gereken zamanda sessiz kalmasının çok şeye mal olacağını bilirdi...

Şimdi ne mi yapacağım? İşte onu hala bilmiyorum... Gözüme bakmaya tenezzül etmeyen (ya da bundan kaçacak kadar korkak), bana benimle ilgili HİÇBİR ŞEY söylemeyen bir insana ben de sadece MP3 bulucu bir arama motoru gibi mi davranmalıyım yoksa harcadığım onca zamanı çöpe atıp arkama bile bakmadan koşarak uzaklaşmalı mıyım?

Soracağıma koşmaya başlasam daha hayırlı olacak sanırım =D

Read more...

Cuma, Ağustos 03, 2007

O işte...

Kendi olarak, sana gelen-
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen-
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen-
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- -
O, işte...
Oruç ARUOBA

Read more...

Perşembe, Temmuz 26, 2007

mavi-beyaz

Yok, ben yine tozuttum, aklım başımdan gitti, (söylemedim kimseye ama bi’ara gelmişti aslında) gerçi bu sefer yakınlarda çok uzaklaşmadı, geçtiğimiz hafta içinde bir Avrupa seyahati planladı ve yaptı. Şimdi de yalnız yaşayacağı yeni evini dekore etmekle meşgul. Ne ayrıntılar ne ayrıntılar. İşe yarar hiçbir iş için kullanamıyorum şu günlerde zihnimi. Boynuma kocaman bir “Out of order” tabelası asmak istiyorum. Hatta şu avatar resmimden bir tişört bastıracağım bu yakınlarda, arkasına da bunu mu yazdırsam acaba?

Bi‘de bu sefer, diğer zamanlardan ilginç olarak toptan gitmiyor, gideceği zaman. Bi’gidiyor, bi’geliyor, bi’gidiyor, bi’geliyor. Ne zamanlarda gittiğini söylesem inanmazsın ama nasıl olsa hali hazırda mahallenin delisi olarak atmaktayım imzalarımı, bence hiç sakıncası yok. Aha! (ya ben konuşurken hiç kullanmam bu ünlemi, burada fena halde yazasım geldi) Ahanda bu şarkıyı dinledikçe yok pardon klibini izledikçe hoooooppp diye gidiyor aklım başımdan.

Zaman mekân kayboluyor tek bir sahne geliyor gözümün önüne. Günlerdir istisnasız bu şarkıyı her izlediğimde aynı şey oluyor. Hayır bir insan rahatsız edilmeyeceğine emin olduğu her 4 dakika 22 saniyede önce youtube’u sonra hoparlörlerinin sesini sonuna kadar açar da bu şarkıyı mı dinler? Hadi dinler diyelim sıkılmaz mı bıkmaz mı? Bak Romeo’ya da bayılıyordum, sıkılmaya başladım bile, iyice bıkmayım şarkıdan diye dinlemiyorum bu ara onu. Ama Cumhuriyet öyle mi, klibi izledikçe izleyesim geliyor. Daha ilk notalarını duyar duymaz bambaşka bir yerlerde buluyorum kendimi.

Yalın bey Açıkhava’da konser veriyor. (hayal dediysem desteksiz değil, 29 temmuz’da Açıkhava da konseri var kendisinin) Ben de konsere gideceğim ("al bileti git" diyenlere peşinen cevap, yalnız gitmek değil derdim) Hazırlanmışım evden çıkıyorum, sevgilim gelmiş kapıya beni almaya, beklediği içinde kızmış surat yapıyor ("e al biletini, tak sevgilini de koluna git ne hayal kuruyorsun" diyen varsa kendisini kulaklarından tavana asacağım, uğrasın bi’ara bana) Neyse biniyoruz arabaya ama paşam kızmış bi’kere beklediği için. Hiç pas vermiyor bana. Nasıl şımarsam da kendimi affettirsem diye kıpır kıpır kıpırdanıyorum ama hiç oralı değil. Arabayı bırakıyoruz (araba olmasına gerek yok aslında bu hayalde, iett otobüsü minibüs bisiklet hiç fark etmez, yeter ki gelsin alsın beni =)) Sıraya giriyoruz, içerde yerimizi buluyoruz, bu arada elimi tutuyor yol açıyor falan ama tamamen formalite, suratı hala sirke satmakta. Oturuyoruz yerimize Açıkhava’nın o konser öncesi uğultusu var. “Pardon”lar, “sizinki bir yan koltuk galiba”lar, minik kahkahalar havada uçuşuyor. Fırsat bu fırsat deyip önce en gerçekçi ses tonumu ve ifademi takınıyorum “Tamam söz veriyorum bir daha böyle uzatmayacağım hazırlanma faslını, bu sondu. Keyiflen artık” diyorum. “İnanayım mı?” der gibi bakıyor, ama kızgın değil bakışları. Bu sefer şımarık versiyonum giriyor hemen devreye “Bak 4 ağustos’ta da Candan Erçetin var, onun biletlerini al, 1 saat önceden hazır olmazsam huni takıp gezerim ortalıkta” diyorum. Kurnazım ya bi’taşla iki kuş vuracağım. Kocaman sırıtıyor “şımarık seni!”. Hemen kolunun altına giriveriyorum. Serin bir rüzgâr esiyor, hafifçe saçlarım uçuşuyor yüzüne doğru..

Tam bu sırada Yalın çıkıyor sahneye. “Çok heyecanlıyım efenim geldiğiniz için teşekkürler” gibi beylik cümlelerle selamlıyor dinleyicileri ve başlıyor şarkıya:

“kalbimin orta yerinde bu nasıl bir cumhuriyet

seninki nasıl bir hâkimiyet ben anlamadım”

kısmını Yalın’la birlikte ben de söylüyorum. Tek farkla; o koca Açıkhava tiyatrosuna söylüyor ben sevdiceğimin kulağına fısıldıyorum. (hoş kalbimde böyle bir hâkimiyet söz konusu olacaksa ben meritokrasiyi tercih ederim ama ortamı bozmanın anlamı yok şimdi) Yüzünde hafif gururlu, çokça keyifli bir gülümse beliriyor. Çok geçmeden benim kulağımda onun sesi var:

“aşk mısın dert misin yoksa canına susamak mı benimki

hayatı kovalamak mı dörtnala bu evden...”

"Hiçbir zaman aşk olamadım herhalde ben. Olsam böyle olmazdı bugüne kadar, ancak dert olabiliyorum galiba" diye düşünmüyorum bile, O’nun kollarındayım ve mutluyum o anda. Gelirken yolda yaşadığımız gerginliğe istinaden “derdim ben, dert açarım başına” diyorum, kızıyor gözleriyle bana, şarkıdan, esen ılık rüzgârdan, Yalın’dan bağımsız, “sen benim hayatımda ki en güzel şeysin” diyor. Ya da kelimelerle oynama zevkine göre bambaşka bi’şey. Bir de kaçamak öpücük çalıyor...

15 yaşında kızların günnüklerine döndü iyice burası. Hayır romantik bir insan da değilimdir, (öyle olsa geç kaldın kavgasıyla mı başlarım hayale) diğerleriM size sesleniyorum, hanginiz yazıyorsa bunları çıksın ortaya?!

Zaten şarkı bitti yine. Aklımı başıma almam lazım tekrar, gerçek hayat geri dönmeliyim hemen şimdi.

Read more...

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

gök mavisi


“Gitme” diyemem sana, “beni de al” hiç diyemem. Ya yerinde olmak isteyebilirim şu anda ya da yanında olmak. Gerisi teferruat...

Read more...

Cuma, Haziran 15, 2007

güneş saRısı


Ne garip, ne güzel, kilometrelerce uzakta aynı güneşin batışını izlerken, aynı şeyleri düşünmemiz.
Peki bu heyecan yeter mi ayakta kalmaya, “biz” olmaya, birlikte mutlu olmaya?

Hani nerede akışına bırak, su yolunu bulur diyen, şimdi neden bu kadar kaygılı? Anlayan beri gelsin...

Ne çok soru var sorulması gereken, ve ne çok cevaba ihtiyacımız var karar verebilmek için.
Neden Joel’in Clementine dediği “tamam” gibi tek bir cümleyle çözülmüyor ilişkiler? En azından ben neden bu kadar beceriksizim bu konuda?!

—who knows?
—no one knows
—even you?



Read more...

Cuma, Haziran 01, 2007

gün batımı kızılı

Evimin rahatında yayılmış, balkondan vuran serin esintiyle buzlu çayımı içiyor ve güzel bir müzik ziyafeti çekiyordum, Sezen Aksu söylüyordu canlı canlı Candan Erçetin’le birlikte “şarkılardan fal tutmamak” olur muydu hiç? Benim falım:

Dönüşü yok beraberce karar verdik ayrılmaya
Alışmalı arkadaşça yolları ayırmaya
Şimdi artık gözyaşları gereksiz akmamalı
Alışmalı kendi yaramızı kendimiz sarmaya

Şimdi artık kelimeler yetersiz anlamı yok
Yitirmişiz anılarla beraber faydası yok
Gel bunları bırakalım artık bir tarafa
Gerçeği görmeliyiz dostum başka çaresi yok


O, bu şarkıyı yaptığında benim yaşlarımdaymış ya, ondan güç alarak söyledim ben de bağıra bağıra.

Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler
Şimdi bana seninle bir ömür vadetseler
Şimdi bana yeniden ister misin deseler
Tek bir söz bile söylemeye hakkım yok.

“Peki” diyorum öyle diyorsa öyledir, Sezen söylüyorsa vardır bir bildiği, sonra hareketleniyorlar zaten, "her ayrılık bir vurgun değmeyin yaşlarıma, benden selam söyleyin bütün aşklarıma" deyip bitiriyorlar programı.
-----------------------------------------------
Çantamda ki not defterini değiştirmeliyim, hiç temiz yaprağı kalmamış. Çıkartınca göz atıyorum şöyle bir, yapılmış işleri özenle karalamışım; B.nin doğum gününü unutma, Perşembe 21:00 de film var, o şarkının adı Venüs’müş, Shocking Blue söylüyormuş ara-bul-dinle, bakkala borcun var 5lira 15 kuruş....ların arasında

“Bizim aşk dediğimiz ilişkiler birinin hekim, ötekinin hasta; birinin şaman ötekinin cin çarpmış olduğu tuhaf karşılaşmalardır.” Bu benim yazım değil, el yazısının sahibine ait olmayabilir bu cümleler, bilemiyorum, arıyorum, açmıyor. Hemen ardından,

“Âşıkların iletişime ihtiyacı yoktur, onlar yaralarına bakıp tanırlar birbirlerini” yazmışım. Kim söylemiş, nerden duymuşum belli değil, hızla yazılmış bir tek o belli, sayfa orada bitmiş. Farkında olmadan birbirini tamamlamış cümleler.
-----------------------------------------------

Hiç atmamalıydın o mesajı bana. "Tamam" demiş, el sıkışmış ve ayrılmışken hiç gerek yoktu. İki yanlış bir doğru yapmıyor çünkü, çünkü âşıklar birbirlerini yaralarından tanısalar bile bu yeni başlangıçlara sebep olamıyor tek başına. En kötü ihtimalle birinin hasta, diğerinin hekim olması gerekiyor bu oyunda, iki hastayla doktorculuk oynanmıyor. Evcilik oynamak içinse her sabah işe giden bir babayla, güzel yemekler yapan bir anneye ihtiyaç var. Gerisi hayat koşturmacası zaten. Diyeceğim o ki, beni şaman seni cin çarpmışken, biz bulamayız yolumuzu. Dahası sen bana köstek olursun, ben sana ayak bağı. "Gel" desen gidemem, "git" desen kalamam. Hani diyorlar ya yanlış zamanlama diye, biz de tutturamadık galiba zamanın akışında karşılaşacağımız anı. Hem ne dedi Sezen dün gece : “aşk kendine rağmen olan bi’şey” . KENDİNE RAĞMEN! O’na, bana, eskiye, geçmişe rağmen değil, kendine rağmen etseydin o lafları doktorculuk oynama şansımız olurdu belki de.

“KENDİNE RAĞMEN” olmadıkça aşk olmuyor hislerin adı madem, olmasın kalsın. Beklemeyi de biliriz, bilmiyorsak öğreniriz telaşa ne hacet.... Panzehir yine O'nda nasıl olsa :

Allahım Allahım ateşlere yürüyorum
Allahım acı ile aşk ile büyüyorum



Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP