Pazar, Ağustos 31, 2008

FoRmula 1 istanbul'da


Hadi geçen sene ben istanbul'da değildim kaçırdım (sahi nerdeydim ben geçen sene?) bu sene aklım nerdeydi acaba..hımm sanırım bu sene ki bahanem de hafta sonu kursuydu, doğru! ama bu kadarda olmaz ki,insan bu yaşta hala kursları,dersleri bahane etmez ki kardeşim. tabii birde hala baba sponsorluğunda yaşıyor olmanın yan etkileri. hayır zaten bu seneki yarışların hiç ama hiçbirini Tv'den canlı bile izleyemedim, bir de burnumun dibindeki organizasyona uzaktan bakıyorum...

bgn ise canlı olarak izlemeyi başarabildiğim antreman turları sayesinde bir kez daha (ne demek lazım hissiyatımı anlatabilmek için) "içim gitti, içim". hele o onboard kameralar yok mu, bilgisayar oyunları falan hikaye; "adrenalin işte bu" dedirtiyor her seferinde...motorların sesinden hiç bahsetmek istemiyorum, en azından kendi ruh sağlığım açısından. ama şanslıyım ki macaristan GP'sinin antreman turlarında kapışan Alonso'yla Red Bull'un test pilotu Doornbos istanbul parkta yine kapıştı. hayır bayılıyorum Alonso'nun agresif hareketlerine o bakımdan. yalnız sahiden bgnki olayda Alonso kırdı direksyonu Doornbos geçmesin die. bu sayede bende en azıdnan bu yıl ki GP'nin ilginç olaylarından birine şahitlik ettim. sıralama turlarında ya da yarışta daha heyecanlı bişey olmaz umarım dieceğim amma, schumi'yle Alonso'nun puanları ve bit tabi takımların puanları birbirine o kadar yakın ki eminim yine yarışı izle(ye)meyerek çok şey kaçıracağım...

bgn F1 keyfime keyif katan,tüm gün ekran karşısında sayıklamama sebep olmuş bir faktör daha söz konusu : tiago monteiro ki vasat fotolarından biri için bkz:

Midland'ın yakışıklı pilotunu nasıl olupta daha önce fark etmemişim gerçekten üzüldüm! gerçi normal, Midland'ın dünya şampiyonasında ilk yılı bu yıl, e doğru dürüst yarış izlemeyincede keşfetmek için geç kaldık kendisini. kariyerin de 2005 amerika gp'sinde 3. olmaktan daha önemli bir başarısı olmasa da gözüm üzerinde bundan böyle.

ama ne yazık ki tiago monteiro faktörü bile kesmedi beni antreman turlarını izledikten sonra, en iyisi biraz NFS oynamak. belki alırım hızımı..

25.08.2006

Yonja profilime yazdığım ilk ve tek blog yazısı kendisi. Profili toptan uçururken gönlüm el vermedi uçmasına. Gözüme giren koca koca hatalarına rağmen aynen copy paste.

Read more...

Cumartesi, Ağustos 30, 2008

maziden biR saRı



Değiştin, değişiyorsun. Unuttun mu beni çoktan? Unutuyor musun hala?
Okuyor musun sana yazdıklarımı? Yeni öğrendiğin sözcüklerimi cümle içinde kullanıyor musun mesela?

gş“Seni özledim” demiştin.
“Seni istiyorum” demiştim.
“Ben böyleyim” deyip gitmiştin sonra.
Arkana bir kez olsun dönüp bakmayışın mıydı acıtan, elimi sımsıkı tutmayışın mıydı bilemeyeceğim hiçbir zaman?

Değiştin, değişmişsin bugün gördüm. Bir zamanlar “var”dın. Şimdi; “hiç yoktun.”

Çoktan yakılmamış olsa gemiler, silinmemiş olsa dijital hafızalar bir “alo” yeter belki. Yıkılan köprüler onarılmaz artık ama karşı kıyıdan seslensen bana, ben el sallasam nehrin bu tarafından. Görünce sevinsem. Uzakta olsan, orada olsan, “ol”san.

Korkma! Artık bütün hisler miş’li geçmiş zamanın hikâyesi. Artık sadece ince bir sızı var soru işareti konmamış o cümlenin sonunda. Yeni bir sayfa açmak zor. Kalın bir çizgi çektim biten cümlelerin ardından. Bir sürü yeni paragrafa başladım sayfanın en ortasından.

Değiştim ben de değişiyorum. Unuttum seni çoktan demem, zaman zaman anımsıyorum...



oysa senin için çalsın isterdim bu şarkı...

Read more...

Çarşamba, Ağustos 27, 2008

mavi düş




Bunca zamandır nasıl eklememişim hayret. Burada olmaması büyük eksik!
Bu günce için en büyük hayalim bir gün basılı hale gelebilmesi. Ama her şeyiyle videoları, şarkıları tıklayınca çalacak mesela, her sayfa o dönemki temaları neyse aynen öyle görünecek falan.

Sonra eve zil zurna sarhoş geldi diye azarladığım kızım gelecek, "şşş, hatırlatırım bak sene 2007, sen sarhoşken hiç tanımadığın insanların evinde kalıyormuşsun ben evime geri dönüyorum en azından naaaberrr" diyecek. ben de "al şu ballı muzlu sütü iç, o saçlarını da kurut ıslak ıslak oturma sofraya" diyeceğim sırıtarak mesela.

Samime Sanay, fondan

“geçen günlere yazık yazık etmişsin gönül sen
öyleyse hiç sevmemiş, sevilmemişsin gönül sen.”

dediğinde alayla güleceğim o zaman. "Haydi herkes kahvaltıyaaa!"


Read more...

hâki biR düşün


Bir gece. Bir şarap. Şarap serin, gece kırmızı.Teninde, ellerinde tütün kokusu. Marilyn Monroe dermiş ki: “tütün kokmayan adama adam demem.” Garip derecede haklı. Yıldızlar dönmekte. Ay tutulmuş. Yepyeni bir ay doğacak o gece… Yepyeni bir ben olmayacak hiçbir zaman. Yenilere umut bağlayacağım sadece.

Uzaksın, uzaktasın bana. Aynı gök bile birleştirmiyor bizi. Aynı geceyi solumuyoruz şu anda. Terk ettiğin şehirler öyle çok, yaşadıkların öyle büyük ki. Hüzünlerim oyun sana “öpünce geçer”, notalarım sıkıcı majörler tükenmiş çoktan.

Korkum içime sığamamandan, cüretinden, cesaretinden. Aynı alfabeyi kullanırken, aynı dili konuşamamaktan. Basit ve minik bir virgülüm ben. Cümlenin anlamını değiştirebilen ama özneyi değiştiremeyen. Bir küçük ara sadece, bir kısa durak nefes alman için. Ve kaldığın yerden aynen devam edebilmen için.

Bir virgül kısasında dur ve git. Bakma gözlerime hiç. Söyleme sakın o sözcükleri. “ama gitmen gerek”se doldurma odamı kokunla. Tadını bilmesin dudaklarım yaşlı teninin. Değmesin ellerin alnımdaki terli tutama.

Bir gün. Bir kahve. Gün acı, kahve sıcak. Deniz kokusu; tenimde, saçlarımda. Kumlar uçuşmakta, rüzgar sert. Yepyeni bir ay doğacak o gece… Yepyeni bir sen olmayacak hiçbir zaman. Ben bana umut bağlayacağım sadece.

Read more...

Salı, Ağustos 26, 2008

şaRabi

Yarın işe mi gitsem, doktora mı?
Doktora gidersem ve eğer E. bey bana rapor vermezse öğleden sonra işe gitmek zorunda kalırım ki bu eziyet! Eğer direk işe gidersem 1 günde ne çabuk iyileştin diyecekler ki, eğer bu muhabbeti ben cevap verdikten sonra bir cümleden fazla uzatırlarsa ben de “alın işinizi başınıza çalın lan” diyecek potansiyele sahibim şu günlerde.

İnsanın işine muhtaç olmaması ilginç bir lüks. Muhtaç olmayı tercih etmezdim evet ama bu rahatlık bana bir beden büyük azizim.

Hayır hayır sadece karar vermem gerek işe mi doktora mı? Önce doktora sonra alışverişe mi? En iyisi zengin koca bulup her gün alışverişe gitmek. Gregor’a bakma sen araba otomatik kilitleniyorsa doğru yoldasın demektir. Ha gayret. Biraz daha çabalasan olacak bu iş. Ama bugünkü kuaför randevusunu ertelemek pek iyi bir fikir değildi galiba. Bakımı ihmal etmemek lazım. Sarışın olmuyorsun madem sürekli fönlü gezmek önemli. Tabi fönden önce kaşları ve bıyıkları aldırmak lazım ki kızarıklığı geçsin diğ mi? Sonra o kocaman maske gözlükler bile işe yaramıyor gizlemeye. Ya sahi bi’de güneş gözlüğü almak lazım. Çok demode kaldı artık benim emektar. Yaz indirimini kaçırmamak lazım. İndirim de diye 25 yıllık hayatımda ilk kez tuttum kahverengi ayakkabı aldım bugün mesela. 25 yıllık dedim de çok matah bi’şi sanki, onun kafadan 15 yılında annem giydirdi beni, peh! 10 yıllık bir giyinme geçmişim var demektir bu. (soyunma geçmişim kaç yıla tekabül eder acep)
1–2 yıl lise + 5yıl fakülte + 1–2 yıl iş hayatı. Ha ha tarz oluşturmaya yetecek kadar kalmamışım hiçbir dönemde yani. Sorun değil ceviz kabuğunu doldurmuyorum zaten. Ya da sallanıp duruyorum okyanusun ortasında ceviz kabuğu gibi diyelim. Ya sahi, şarap gravyer ceviz ne hoş bir üçlüymüş. Bunu da bu gece öğrenmiş olduk.
Kim?
Biz.
Biz kim soru işareti.
Ben hiç biz olmadım halbuki. Ben ve diğerleriM oldum. Ben ve sen oldum. Sen ve ben olmadım hiç mesela.
Ben ve sen’in farkı ne biz’den. Soru işareti

Soru işaretleri yine. Bana sadece birisi yeter bu gece. Yarın işe mi doktora mı?

Şerefe,

Read more...

Pazar, Ağustos 24, 2008

tuRuncu biR tespit




Bir adam arabaya binip otoparktan trafiğe çıktıktan sonra, kapıları "klik" kilitliyorsa, hiç düşünmeden tavlamalısın o adamı demektir.



Bir adam (aynı adamdır bu muhtemelen) gece geç vakit eve bıraktıktan sonra apartmana girene kadar kapıda bekliyorsa seni artık o adama en kısa sürede nikâh yapmak icap eder. Eğer sizden önce birileri çoktan nikâhlamadıysa tabi…

Read more...

kusuRlu yeşil

—Çok güzel bir geceydi.
—ben de çok keyif aldım.
—Bir de gelmeyeceğim diyordun çıkarken.
—zaten böyle gelmeyeceğim, yapmayacağım diyenden korkacaksın.
—Siz kadınları anlamak zor valla. 1 saat önce gelmiyorum ben derken bi’saat sonra podyumdan fırlamış gibi karşımda görünce seni bir kere daha anladım bunu.
—ne podyumdan fırlaması ya altı üstü bir elbise, biraz makyaj.
— :) Yalnız helal olsun çok kral içki içiyorsun.
—bi’şi içmedim ki.
—Daha n’olsun önden bi’şarap yuvarladın. Sadece benim doldurduğum 3 duble de rakı var.
—2
—Ben elimle koydum 3. yü
—sen hızlı içmişsin anlaşıldı. Ya da çarptı içtiklerin.
—İçtiklerim çarpmadı beni.

9 kusurlu hareketten biri de erkeğin bir adım daha yaklaşıp kadının yüzündeki saçı eliyle geriye atmasıdır. Ve sadece bu hareket bile “aldatma” olabilir erkek eğer karşısındaki kadının dudaklarına bakmaya devam ediyorsa…

Bak buraya yazıyorum. 2 gecedir gördüklerimden sonra kadın milletinden bir kez daha korktum valla. Ve hayatımda ilk kez kadınların kocalarını kendileri yanlarında olmadan gece gezmelerine göndermemelerinin sebebini anladım. Bigün bi’kocam olursa bensiz tekele bira almaya bile gidemez, mümkün değil. Erkek erkeğe maç gecelerinin dışında, iş yemeği, iş toplantısı, şehirlerarası konferans ıvır zıvır ne varsa hepsinde yanında olacağım adamın. Tıfıl bir yeni yetme bile eğer sırf kendini daha iyi hissetmek için bir adamın ona asılmasına izin veriyorsa, kestirip atabilecekken, atması gerekirken evli olduğunu bile bile oyuna devam ediyorsa, adamda kadından aldığı cesaretle giderek cüretkârlaşıyorsa fettan bir kadın neler neler yapabilir hiç düşünmek bile istemiyorum. Hele ki aklına koyduysa…

Erkek milletini ayartmanın bu kadar kolay olduğunu hep söylerlerdi de, inanmazdım. Biraz rakı, biraz müzik, hafif dekolte bir elbise, birkaç yeni gelin kırıtmasına bakarmış bir adama duymak istediklerini söyletmek… Yatağa atma kısmı için bunlara bile gerek olmaması daha ilginç tabi.

Neyse çektiğim baş ağrısına değdi en azından. Bunları öğrenmek için biraz geç kalmış olsam da zararın neresinden dönülürse kardır diğ mi?

—kardır tabi.
—aa hoşgeldin canım.
—ne bu samimiyet hayrola? ayılamadın sen hala belli.
—yaa evet kuşlar böcekler, ne güzel bir Pazar.
—bundan sonra sevgilin yanında olmadan içmek yok, en azından dışarıda.
—bence de.
—bu özgür kız hallerin tehlikeli olmaya başladı.
—evet evet haklısın.
—iyi bari sevgili bulana kadar biraz detoks yapmış olursun. Anca arınırsın alkolden.
—yarına kadar arınır mıyım dersin.
—n’alaka?
—şu U. vardı ya. Onu kafalıyım diyorum.
—ya bi siktir git.
—evet bi'çay koyup geleyim ben, harareti alır.

Read more...

Cuma, Ağustos 22, 2008

huzuRsuz mavi



Cümlelerimi çalıyorlar benden. İşte buna bir dur demeliyim artık.

Düşüncelerimi, azmimi, yeteneğimi her neyse ama cümlelerimi alıyorlar benden. Oynayamıyorum kelimelerle. Anlamlı sözcükler dizemiyorum yan yana. Özneler hep ben, tümceler yüklemsiz. Eylemsiz.

Cümlelerimi çalıyorlar benden.
Gözümün önünde eriyip gidiyor harflerim sıra sıra. Beynimin içinde yankılananlar hep aynı tondan, aynı sesler. Kalabalık, gürültülü. Ama hepsi birbirinin aynı.

Yerimde sayma razıyım şu anda. Bir adım gerisi uçurum. İlerisi karanlık.

Cümlelerimi çalıyorlar benden.

Read more...

Salı, Ağustos 19, 2008

uykulu mavi


Yazmam gereken 2 maili ve bir mektup var. Mektuba biraz daha zaman var aslında ama o arada bir de kart yazmam gerekiyor. Tabi önce gidip kartı almam gerekiyor. Eskiden Eminönünde Kadıköyünde falan böyle duvarlar boyunca uzanan kartpostalcılar vardı sahi. Bayramlarda falan tıklım kalabalık olurdu çevreleri. Şimdi aradığım kartpostalları nereden bulacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Bi’gün işten erken çıkıp enikonu kartpostal aramam gerekiyor. Ayrıca yine bi’gün haftasonu giyeceğim elbisenin altına ayakkabı almak için erken çıkmam gerekiyor. Ve ayrıca ben bugün, dün akşam içtiklerimi koca gün boyunca sindiremeyip mide ve baş ağrısıyla gezdiğim için 2 saat erken çıktım. Aferin bana. Ne gerek var Pazar günü, hem de gündüz gözüyle o kadar içmeye hâlbuki. Bi’kere ertesi gün iş var. Hadi onu da geçtim bi’gün önce kandil diye içmeyip ertesi gün küp gibi içmenin manası ne? Kimden neyi saklıyor kimi kandırıyorsun acaba? Kendimi kandırmakla daha doğrusu uyutmakla geçiyor hayatım. Neyse sorun bu değil. Sorun ne ayakkabı giyeceğim. Bir iş yemeğinde ne kadar kokoş olmalıyım kestiremiyorum aslında. Bi’kere aslında bu bir iş yemeği de değil. Geçen ay gösterdiğimiz üstün(!) başarıyı kutlayacağız takım olarak. Ben, şahsen, bizzat kendim sondan ikinci olsam da ekibim 1. oldu allama bin şükür. Ben çıkarken Taksim sütliman’da fasıl planları yapıyorlardı, karar ne oldu acaba? Taksim demişken Balans’ın hemen yanında Quba diye bir yer var. Korkunç fena. Arkadaş hatrına çiğ tavuk yemek daha makul bence… Ya da bu kadar ön yargılı olmamak lazım, belki de salsa geceleri gerçekten anlattıkları kadar eğlencelidir. Bu arada “empati” anlattıkları kadar eğlenceli ve/veya heyecanlı bir kitap değil. Yok efenim elimden bırakmadan 1 günde okuyacakmışım falan. 15 gündür sürünüyor koca kitap çantamda. Ben bütün olayı 150. sayfa civarında çözdüm bi’kere. Ben de bi’empatım çünkü. Henüz insanların düşüncelerini bükemiyor olabilirim ama öyleyim. Bunca rengi neremden uyduruyorum sanmıştın sen? Şimdi sadece arka kapaktaki “ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz” cümlesi için bitirmeye uğraşıyorum 639 sayfayı. Yani o en baştaki kör adamın olayını çözdüm mü bir satır daha okumam. Umarım en sona saklamamışlardır bu sırrı. Ve hayır olasılıksız’ı okumadım. Kör adamın olayına çözene kadar bana “oha!” dedirtecek bir olay ve/veya cümle olmazsa okumam da. Şu sıralar yine “büyücü” damarlarım kabardı. Bu kitabı herhalde 2 yıldır falan hala okuyamadım. Çok zor bi’şi sanki gidip almak. Ama ondan önce mutlaka okumam gerektiğini bana düşündürtmüş ve de adını hayatımda ilk kez duyduğum 2 yeni kitap var. Online sipariş vermezsem onlarda yalan olur, elimi çabuk tutmam lazım bu konuda. Elimi çabuk tutmadığım için kaçırdıklarımı düşündüm de… Vazgeçtim, cehalet mutluluktur azizim.

—Aziz kim şekerim?
—Kandaki alkol hala sınırda herhal. Git biraz daha su içte çalışsın böbreklerin.
—Akşam aziz’e de şeref’e gülüyordun ama.
—O akşamdı. Hem ay tutulması vardı, ondan hepsi.
— Cumartesi gecesiydi o.
—Hadi anam, hadi gülüm daha yazılacak mailler var
—Bende bu yüzden buradayım zaten. Bak saat 00:14 olmuş, sen iyisi mi yat artık.
—Yatayım di mi?
—Tabi tabi, geç bile. Hadi yavrum. Bak yatağın nevresimleri de yenilenmiş. Oh missss.
—Evet, yatayım ben. Ama mail…
—Hadi iyi geceler, kovalasın seni tavşanlar…
—Öyle diğildi o bi’kere
—O son tekilayı da atalım bünyeden düzeltiriz şekerim. Hadi yatağa şimdi, selametle…


Read more...

Perşembe, Ağustos 14, 2008

koRkak beyaz



Hangimiz dargın? Sen mi ben mi? ben bu kadar özlerken nasıl dargın olabilirim sana? Mümkün mü bu? Neden gelmiyorsun öyleyse. Hala neyi bekliyorsun sevgilim? Ne çok zaman çaldın bizden farkında mısın? Bir yaz daha geçti sensiz. Kaçıncı yaz bu, kaç tatil kaçırdık? Kaç güzel film oynadı vizyonda? Kaçına “bir bilet lütfen” dedin, saydın mı?

İhtiyacım var sana anlamıyor musun? Kimseye anlatamıyorum utancımı biliyor musun? Utanıyorum artık biliyor musun? “Hala…”lardan, “senin gibi…”lerden utanıyorum artık. Bir baltaya sap olmaya çalışmaktan, çabaladıkça batmaktan, asıl sorun bunlarmış gibi kendimle boğuşmaktan yoruldum artık. Bu yaşta yoruldum dediğim için kendimi eleştirmek sıkıldım mesela. Bunları sana anlatmak istiyorum anlamıyor musun? Sadece sana…

Yedi kat eller yakınım oldu diyor. Bir dinle bak… Hepsinde seni arıyorum ben. Gözlerimin içine bakmayan gözlerde, avucumu avucuna kenetlemeyen ellerde, kokusunu bilmediğim tenlerde, tadını bilmediğim dudakların anlattıklarında. Her cümlede seni arıyorum. Gözlerimi kapadığımda beni çeken karanlıkta. Öyle ürkütücü bir çağrısı var ki, korkuyorum o karanlığın içine düşmekten biliyor musun? Oysa karanlıktan korkmadım ben hiçbir zaman.

İlk kez bu gece gitmeyi düşünmedim biliyor musun? İlk kez bu gece isyan ettim. “Al götür artık bitsin” dedim. O ürkütücü karanlık başladı birden, içine çağırdı beni. Bir an sen varsın orada sandım. Kulağımdan müziği çıkarıp “ben geldim” diyeceksin sandım.
Kendimden korktum biliyor musun? Yapabileceklerimden, daha kötüsü yapmadıklarımdan korktum. Bir kadın geldi aklıma. “nişanlısı terk edince akıl hastanesine kapatılan deli kadın” Bu ülkede böyle bir kadın var biliyor musun? Ben kapatıldığı hastanede tanıdım onu. Parmaklıkların arkasından bir resim için yalvarırken görmüştüm ilk kez. Korktum biliyor musun? Utancımdan, içimin çürümesinden, olamayanlardan korktum.

Gel barışalım artık diyor duydun mu? Bir dinle bak... Gel artık…


Read more...

Çarşamba, Ağustos 13, 2008

askeR mavisi

Valla benim bir suçum yok. tost için sırada beklerken o günkü pastaları rafa dizmeye başladılar. Taze taze dilim dilim çeşit çeşit pasta. En büyük çikolatalı dilimi seçtim tabi. “Ayıralım mı bunu?” dedi çocuk “yok” dedim “ver hemen şimdi yiyeceğim”. Sırada bekleyenlerin hadi canım bakışları altında aldım kahvemi de oh miss. Kahvaltıda çikolatalı pasta. Öğle yemeği çorba, tavuk, salata “hayır pilav istemiyorum” ve 4 dilim baklava. Tamam pek baklava denemezdi ona. Cevizli şerbetli bir çeşit hamur tatlısı. 2 saat sonra Türk kahvesi molası “ben bir tane de büyük ekler alabilir miyim lütfen?” sabah pastayı servis eden çocuk yine. Şaşkın. 2 saat sonra çıkmadan önce son hamle. “çikolatalı danette var mıııığ?” akşam evde canım annem sütlacı. Yemekten sonra nestle noir intense %70 kakao…

Hayır rejim yapmıyorum çok şükür, sadece muayyen(?) günümdeyim. Bütün sinirlerim tepemde ve çatacak yer arıyorum. Bulamayınca da yine kendime saldırıyorum. O yüzden çikolata yüklemesi iyidir. Hayır, erkek milleti eline çekiçle vurunca ya da salata yaparken beceriksizce parmağını kesince sinir küpü olup her tarafa saldırıyor ve hiç yadırganmıyor ama konu kadınların regl dönemine gelince “aman da çok sinirli oluyorsunuz, yanınıza yaklaşılmıyor” Kanıyoruz arkadaşım. Bilmem kaç gün kaç gece kanıyoruz yahu! bu ciddi bir durum ve lütfen siz de biraz ciddiye alın. Sinirliyim demiştim diğ mi? evet. Hadi yine kendime sataşayım madem.

Ben bu filmi daha önce görmüştüm. Diyeceğim ama ben bu cümleyi de daha önce kurmuştum zaten. Neyse kendimi tekrarlayan bir insanım ben. Böyle sev seveceksen napalım?

—bu sevilecek bir özellik değil ki.
—sevilecek bir özellik olsa “beni böyle sev, seveceksen” denmezdi zaten. Susar mısın sen bi’şi anlatmaya çalışıyorum
—susarım ama anlattığın şeyi sen de bilmiyorsun farkında mısın?
—bu yüzden yazıyorum zaten. Anlamlandırabilmek için. Kes sesini şimdi
—hah, hadi bakalım.


307. dönemden beri her dönem bir tanıdığım oldu askerde. Kardeşim hariç en sevdiklerimin hepsini yolculadım, bekledim, geldiler çok şükür. İlgide alakada kusur etmedim. Hepsini aradım sordum tek tek. Aramak sormak ne kelime, “sıkıldım” dediler her hafta gittim, "burada sabun bile lüks" dediler kutu kutu pürel’ler yolladım, "ev yemeği özledim" dediler koli koli börekler, kurabiyeler yaptım, götürdüm, gönderdim. 31 aralık 2006, 313. dönemler askerde. hem kurban bayramı, hem yılbaşı. Tam 4+1 kişi var aynı anda. +1e gelene kadar hepsini tek tek aradım. Nasıl mutlu oldular, nasıl içten teşşkkürler, nasıl samimi kutlamalar. Biri en yakın arkadaşın sevgilisi; şimdiki kocası, çocuğunun babası, biri kanka; bana okulu, çapı bitirten adam, Y.cim, hakkı ödenmez. Biri kankanın kankası, kızım olsa hiç düşünmem everirim hemen. Biri çocukluk arkadaşı C. donla kırmızı bisiklete binişini gördüğüm adam omzuna tüfek atmış yeminlerde…+1 de G. Sıfatı ne bulamadım. Uzaktan eski bir arkadaş diyelim. Sadece nerede olduğunu söylemişti, telefon numarasını gayet iyi bildiğim bir bölükteydi ve uzaktan bir arkadaş olmasına rağmen sırf askerde kendini yalnız hissetmesin diye onu da aradım.


—uzaktan demek, eee anlat anlat heyecanlı oluyor
—ya sana sus demedim mi ben
—niye 307. dönemden başlamıyorsun askerlik anılarını anlatmaya direk 313. döneme geçtin?
—eeeööö, o dönem yediğim haltın ne kadar saçma olduğunu yeni anladım sanırım. İtiraf edesim geldi.
—hee. itiraf edince tekrar aynı şeyi yapmayacaksın yani?
—eeöö olabilir. Ya sen susar mısın? Beni 2 dakka rahat bıraksana kendimle cebelleşiyorum şurda.
—hahaha, buyurun burun, ben yokmuşum gibi devam edin siz.
—sensin siz. ben benim.
—ben de sabrina canım, memnun oldum.


Off heves bırakmadı ki adamda… Diyecektim ki hâlbuki yine birileri gitti askere; kuzen gitti, E. gitti. Oysa bana da “sabaha kadar konuşabiliriz gibi gelmişti”. Saçmalıyorum evet. Mütemadiyen yapıyorum bunu zaten. Yeni değil. Yine. Ve yine anılar, hüzünle değil artık gülümseten zamanlar, yazılan mektuplar, habersiz şaşırtan telefonlar, sürpriz ziyaretler...
Birileri bu gece Türkiye’nin beki de hiç bilmediği bir şehrinde hayatında ilk kez gördüğü onlarca adamla uyumakta. Kafalarında neler var, kimse bilmez, bilemez. Benim kafama nasıl kazındıysa iyi bir sevgili, iyi bir arkadaş, iyi bir kuzen-yeğen-hala-amca askerde belli oluyor en çok. O gün yanındaysa hep oluyor sanki. O gece aklındaysa hiç çıkmıyor sanki bir daha. Orada özlüyorsa yeri başka sanki diğerlerinden. Ya da birileri beni çok sağlam kandırdı bu konuda. Ammann hiç umrumda değil aslında. Sakinleştim yaa ben. Şu nestle noir’den var mıydı biraz daha?

Read more...

Cumartesi, Ağustos 09, 2008

hayıR hiç yadıRgamıyoRum


...
boşuna mıydı yoksa nedensiz gülmelerim
bir yandan yüreğim daraldıkça
tam dediğim gibi
bir daha karşılaşmamak
bize özgü bir çoğulluktu.

şimdi bu akşamüstlerini niye sevmiyorum
ne bileyim ben neden
üstelik bir sap menekşe iliştirmiş ağzına
gidip geliyor durmadan
sabahla akşam arasında
deniz ötemde
deniz içimde
hayır hiç yadırgamıyorum yokluğunu
sarılıp gövdesine sımsıkı
bir kadın kendini doğurabilir isterse.





Read more...

şizofRen mavi


Ben aptalım. Aslında hep aptal değildim. Yeni başladı bu biliyorum. Ama şu anda aptal olduğuma göre rahatlıkla söyleyebilirim diğ mi? ben bir aptalım. Bak “bir aptalım” deyince daha iyi hissediyor insan kendini. Yalnız değilsin aslında aptallardan biri de sensin. Yalnızım hâlbuki. Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar kadar yalnızım. Hiç kimsenin aşkında gözüm yok benim, derdim kendimle anlatamıyorum. Kaderim bu değil, böyle yazılmış olamaz. Olmamalı en azından. Tatmadığım daha bin türlü zevk var dünyada. Ama kimse inkâr etmesin lütfen; iz bırakmadığım kalp olmadı bugüne kadar diğ mi? zaten çok değildiniz ya konumuz bu değil. Konumuz taşa söz geçirip kendime geçiremiyor olmak… Konumuz bu da değil aslında. Bir konumuz yok aslında, bir amacımız olmadığı gibi. Gideceği limanı bilmeyen gemiye hiçbir rüzgârın yol göstermediği gibi… Rüzgâr yol göstermez zaten. Saçma. Ne var ne yoksa içimde saçsam, sıçıp sıvasam. En azından biraz geri sarsam. Ne zamana kadar? 1,5 yıl. Olabilir fena değil. Biraz daha sarsam 3 yıl önce bugünler… 2005 yazı. Ağustosu… Hayır ağustosu çıkaralım hayatımızdan… Bütün aslan burcu erkeklerini çıkardığımız gibi. Kardeşim kalsın ama. Dün doğru dürüst kutlamadım bile çocuğun doğum gününü. Surat yapıyor diye surat astım ben de. Sınavı kötü geçmiş meğersem. Sabah uyandığımda çıkıyordu. Ebeveynlerimiz yoktu. Tost yaptım ona ama “seni seviyorum” diyemeden ben, alelacele çıktı evden. Bugün sakın başına bi’şey gelmesin kardeşimin. Çok suçlu hissederim kendimi. Her şey için kendimi suçluyorum zaten. Olup biten her şeyin sebebini kurcalayıp buluyorum ve ucu illa bana dokunuyor o sebeplerin nedense. “Hayatımı mahvettim” diyorum habire. Olmayan kariyerimin içine ettiğim için saygıyla küfrediyorum kendime. Ama sadece kendime. Ucu kimseye dokunmuyor. Babası hariç eşşooğleşek değilim ben. Eşeğim! Oysa kim yol gösterdi bana bugüne kadar? Kim akıl verdi? “Yap kızım, en iyi ol kızım.” Neyin en iyisi olayım? Dahası nasıl olayım? Nasıl en iyi olunur? Nasıl en olunur? Nasıl iyi olunur? Niye oturmuş bunları yazıyorum. Niye denizde, havuzda değilim? Niye dolduramıyorum hafta sonlarımı? Niye anlamlandıramıyorum hayatımı?

Hep aynı cümleler diğ mi? Bazen bu yüzden yazmıyorum zaten. Okuyup laf ediyorlar bir de. Manyaklık işte benimki. İlkokulda Kadir vardı. Karate kursuna giderdi, zırt pırt kavga ederdi çocuklarla. İlkokuldaki bütün erkekler gibi gıcıktı nitekim. Bi’de Suat Suna vardı. Har satırı soru cümlesi bir şarkısı vardı: ‘Sana hiç haksızlık ettim mi? Aşka tövbeler ettirdim mi? Bana bu kadar çile niye? Yoksa hiç sevmedin m?’ O da her satırına cevap verirdi. O cevap verdikçe “ya sussana ben burada şarkı söylüyorum” diye kızardım. Ben bir sussam, Kadir de göt olup gidecekti. Oysa inatla söylüyordum şarkıyı. Bunu o yaşta farketmiştim. Maksimum 10 yaşındayım daha, daha bilincim bile yok, bilinçaltım nasıl anlıyor bunları? Ki kendisi hakkaten acayip bi’şi. Bilinçaltım yani. M. beni arayalı 2 hafta oluyor sanırım. Yazmadık bunu tabi, artık normal çünkü. Arayabilir ne var ki; “Herkes gibi” Pazartesi sabahıydı sekiz buçuktu telefon çaldığında. Ekrandaki isme şaşırmadım bile. Merak etmiş beni. Güngören’deki patlamayı duymuş. Duyar duymaz aramış. Merak etmiş… Kapatmak üzereydi. “Sen nasılsın?” dedim. Tanıdığım bir sessizlik oldu. En fazla 2 saniye. “iyiyim teşekkür ederim” “ben teşekkür ederim aradığın için.” “hoşça kal” “hoşça kal” 2 damla gözyaşı. 2 tane, biri sağ diğeri sol pınardan. Bilinçaltı bunun neresinde, dün geceki rüyada. Rüyayı taaa 15 gün sonra görmesinde. Bodrum katı gibi küçücük bir odadayız. Yatağımın kenarına oturmuş uyandırıyor beni. Öpüyor. Aşkla. Öpüyorum. Öpüşüyoruz. Soymaya çalışıyor. Karşı çıkıyorum. İstemiyorum. Rüya lan bu sevişeceğiz ne güzel. Hayır. Olmuyor. Kızınca kalkıp gidiyor. Oysa özlemiş olmalıyım. Neyi? M.yi? Sevişmeyi? Sevmeden olmuyor mu sevişmek? Bildiğin işteş fiil bu da. Farkı yok ki. Bunları rüyada düşünüyorum. Bırakıp başka rüyaya geçiyorum. Okuldayım. Bizim okul değil. MIT (yatmadan önce tv etkisi) Kütüphanedeyim, yazıyorum. Yazmayı nasılda özlemişim. Klavyede değil. Ders çalışmayı. Kitapların altını üstünü çizmeyi, rengârenk kalemlerle not almayı. Nasılda mutluyum. Öğreniyorum. Gelişiyorum. Kitaplarımı, kâğıtlarımı toplayıp çıkıyorum kütüphaneden. Güneşli bir gün. Mermerin ışığı gözüme vuruyor. Yürüyorum. Elidor kızları gibi savruluyor saçlarım. Her yer kalabalık. ÖSS’ye hazırlananlara vaat edilen Boğaziçi çimlerinden geçip derse giriyorum. Nasıl mutluyum!

Uyanıyorum. 9 ağustos sabahına uyanıyorum. Geçen sene bugünlerde yazdıklarıma bakıyorum. Tesadüf, simgeler, bilemiyorum… Giderek aptallaştığımı fark ediyorum. “Ben bir aptalım” diyorum. “Bir”i kaldırıyorum. Kurgularımdan çok da farklı değil hayatım, başa dönüyorum. Aynı sebepten olmasa da tekrar söylüyorum “Ben aptalım” Oysa hep aptal değildim. Yeni başladı bu biliyorum.


Read more...

Pazar, Ağustos 03, 2008

uçuk saRı


Aynada son kez saçını düzeltti. Ruju biraz fazla mı olmuştu sanki? Tamamen sildi, sadece parlatıcı sürdü. Eli tam parfüm şişesine uzanmıştı ki vazgeçti. “O geldikten sonra fıslarım, kokumla aklını başından almalıyım” diye düşündü. Gülümsedi. Sarıyı sevmezdi ama bu elbise yanık tenine çok yakışmıştı. Daha ilk günden bembeyaz giyinemezdi zaten. Sarı iyiydi, evet. Bir kolye takıp takmamak konusunda emin olamadı. Cömertçe boynunu açıkta bırakmak istemediğine karar verdi. Çekmeceyi karıştırdı. Kolyeyi çıkarttı. Tam takacakken “acaba çıkmadan önce ondan mı istesem takmasını, evet biraz yakınlık hiç fena olmaz” diye düşündü. Bu kez sırıtıyordu.
Tam bu sırada kapı vuruldu. “Gelebilirsiiin” diye seslendi ama tamamen hazır bir şekilde onu beklediğini düşünmesini istemiyordu. Boş allık fırçasını aldı yanaklarında gezdirmeye başladı. “Hoş geldin” deyip parfümünü sıktı mı bütün planı tamam olacaktı.

“Çok güzel olmuşsun.”

İyi ki aynanın karşısındaydı yoksa 32 dişi ortada dönerdi o’na doğru. Hemen hanım hanımcık bir gülüş seçti suratına.

“Teşekkü…” cümlenin gerisini beyni otomatik olarak tamamlamıştı. Çünkü beyaz gömleğiyle inanılmaz görünüyordu. Esmer teni, yeşil-ela gözleri ve bembeyaz dişleri çıkmıştı ortaya. Soluğu kesiliyor sandı bir an. Biraz fazla sessizlik olmuştu sanki bi’şeyler söylese iyi olacaktı.

“Beyaz çok yakışmış sana da.” Gömleğin sadece ilk düğmesi açıktı. Kollarına baktı. 2 kat kıvrılmıştı. Acaba aynada kollarımı kıvırsam mı ya da düğmelerini iliklesem mi diye düşünmüş müydü adam? Bilmeyi ne çok isterdi.

“Hazırsan çıkalım mı?” Hazır mıyım, evet yani hayır parfüm, kolye. Bi’dakka neden gelirken bir tanecik olsun çiçek almamış eline. Sandığım kadar kibar biri değil mi yoksa. Off.

“Şey evet, yalnız şu kolyenin klipsi çok küçük yardım eder misin lütfen?” kolye evet, nerede kolye. İşte burada. Elim mi titriyor benim? Hay bin kunduz! Önce parfüm sıkacaktım. Nasıl unuttum!

Saçlarını kestirdiğine ilk kez pişman oldu, bu sahnede kadının eliyle saçlarını kenara çekmesi gerekiyordu aslında. Daha fazla düşünmeye fırsat bulamadan ellerinin sıcaklığını hissetti ensesinde. Belli belirsiz bir dokunuştu, dikkat ettiği belliydi. Ne kadar da yakındı. Nasılda unutmuştu parfümü. Acaba yıllar sonra örneğin 20. evlilik yıldönümünde bir kolye hediye edip bu geceyi hatırlar mıydı o da? Çok kızdı kendine. Daha ilk yemekte kendini gelinlikler içinde hayal ediyor, 20. evlilik yıldönümünü düşünüyordu.

Aynada sanki bir an gözleri kapalı yakaladı o’nu. Kısacık bir an, emin bile olamadı. Tam o sırada göz göze geldiler. Sessizliği bozmazsa belki de sonsuza dek öylece kalabilirdi orada, yan yana…

Gülümsedi. “Çıkabiliriz!” arkasını döndüğünde küçük parfüm şişesini çantaya atmayı planlıyordu. O hiç kıpırdamadı. Mecburen komodindeki çantasını alıp kapıya doğru ilerledi…

…

Dolaptaki eşyalı valize yerleştirmek sandığı kadar zor olmamıştı. Zaten bir süredir otelde kaldığı için yokluğuna alışmıştı. Yalnızca kokusunu bu kadar yoğun duymayı beklemiyordu. Kapağı açınca bir an içeri o geldi zannetmişti.

Şu eski ceketi artık atmasını defalarca söylemişti o’na. İnadına dolapta duruyordu. Valizin en üstüne onu koymaya karar verdi. Askıdan alıp yatağın üzerine koyduğunda cebinde bir ağırlık olduğunu fark etti. Gayri ihtiyari elini attı. Minik ama kalınca bir defterdi. Sayfaları çevirince el yazısını tanıdı. Bazı hesap numaraları ve küçük notlar yazılmıştı. Belki de şifreleri yazıyordu. “Böyle şeyleri yazılı olarak tutmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyor muydu bu adam, neden yazmıştı ki?” Başlara doğru çevirdikçe bir küçük günlük olduğunu anladı. Askerde yazdıkları vardı. “25 yıldır birlikteyiz ve bana yazdığını hiç söylemedi” diye kızdı. Hızlı hızlı çevirdi sayfaları, büyük kızlarının doğumunun ardından eve geldikleri ilk gün yazdıklarını okudu. Küçük oğlanın mezuniyetinden dönerken uçakta bu defteri gördüğünü hatırladı. O günde yazmıştı. Bütün hayatlarını değiştiren o iş değişikliğini, babası öldüğünde neler hissettiğini tek tek yazmıştı. Bunların çoğunu bana söylemedi diye düşündü.

Bu sırada bir sayfa daha gördü. “yanlış yaptım” yazıyordu. Tarih o kadınla birlikte olduğu tarih olmalıydı. “Demek sadece yanlış yaptığını düşünüyor. Öylesine bir hata yani!” Biraz önce ağlamak üzere olduğunu hatırlayıp kendine kızdı. Bir kalem buldu, ‘hayatının yanlışını yaptın’ yazdı ve tarihi attı. Tam defteri kapatacakken bir kağıt düştü kucağına. Evliliğin ilk yıllarında yüzlercesini yazıp onu bunalttığını düşündüğü notlardan biriydi bu: 'sevgilim buzluktaki köfteleri çıkardım, dolapta makarna da var. Karnını doyur ama sakın televizyon karşısında sızma, gelince seni istiyorum!' sayfaların arasında daha onlarcası vardı, bunca yıldır saklamıştı demek.
Gözlerinden süzülen yaşlara engel olmuyordu. Ne kadar çok sevmişti oysa. Ve hala seviyordu üstelik. Kızdı, çok kızdı ve sinirle ve acıyla ağladı.
“Kalan eşyalarını da gelip kendi alsın. Davaya daha 2 gün var nasılsa.” Kağıdı öylesine bir sayfaya sıkıştırıp valizi kapatacaktı ki tanıştıkları otelin adını gördü.

“...otele vardık, hiçbir şey düşünmeden geçecek aylak10 gün beni bekliyor...”

“…barmen süper, öyle içkiler hazırlıyor ki şu esmer hatuna akşam yemeği teklif ettim dün gece...”

“hazırım ama onu almama daha yarım saat var, en iyisi yazarak vakit geçirmek. Anneme minnettarım, beyaz gömleği son anda koymuş valize. Bir ütüyle jilet gibi oldum. Kolları kıvrık mı daha iyi açık mı karar veremedim. Aynada baktım durdum. Tatildeyiz deyip kıvırdım en sonunda. Resmiyete gerek yok sonuçta. Acaba o ne giydi? Umarım çok süslenmemiştir. Off ben niye bu kadar stres yaptım, bir içki söyleyeyim bari kendime.”

“aşk dedikleri böyle bi’şey mi gerçekten? Bütün gece gözlerimi alamadım ondan. Hele kokusu. Kolyesini açamamış, ben taktım odadan çıkmadan. O kadar yakındı ki. Hele kokusu. Hayır hayır parfümü değil, tek damla esans yoktu teninde. Gözlerimi kapayıp içime çektim. Öyle iddialı, öyle saf, öyle tazeydi ki ömrümün sonuna kadar her gün yanımda olsun istedim. Çok içtim galiba. Yatayım…”

Elinin tersiyle gözlerini sildi. Defteri yatağın üzerine bıraktı. Kalkıp yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktı. Diş fırçası, tıraş köpüğü hala oradaydı. Evindeydi. Kalbindeydi. Tekrar yatak odasına geçip telefonunu aldı.

“Merhaba, rahatsız etmiyorum ya?”
“Sağol. İyiyim. Bu akşam işin yoksa yemeğe gelir misin rica etsem? Çocukları evde olmayacak bu akşam. Konuşmamız gerekenleri çıkartırız aradan.”
“Peki. 8’de bekliyorum öyleyse. ”


Son aranan listesinden bugünlerde en çok aradığı ismi buldu. Sadece en yakın arkadaşı değil, avukatıydı aynı zamanda. Sık sık aramasına şaşmadı.

“Canım müsait misin?”
“İdare eder işte.”
“Yaa? bana söylememişti evrakları imzalayacağını. hımm”
“Hayır, hayır. Ben de onun için aradım zaten, sanırım çok hızlı gittik. Bu davayı biraz yavaşlatmamız mümkün mü?”
“Bilmiyorum. Bir yanlış tüm doğruları götürmez değil mi?”
“Yarın anlatırım uzun uzun. Sen şimdilik hiçbir şey için acele etme lütfen. Biraz daha zamana ihtiyacım var”
“Sağol canım benim. Yarın görüşürüz.”

Dolabın karşısına geçti. Bi’kaç hafta önce kızının zoruyla aldığı uçuk sarı elbiseyi çıkardı ütüledi, astı. Mutfağa geçip yemekleri hazırladı. Duşunu aldı… Kapı çaldığında tastamam hazır onu bekliyordu. Açtı. Adam elinde bir demet papatyayla şaşkın bakakaldı.

“Çok güzel olmuşsun.”

Read more...

neleR oluyoR hayatta

OLAYLAR

Güngören’de bombalı saldırı.
Gazze’de iç savaş.
Ergenekon iddianamesi kabul edildi.
Akp kapatılmadı.
Antalya alev alev yandı.
Konya’da kuran kursu çöktü.
Çarşı geri dönüyor.


DUMURLAR

Ankara’da 15 günde 20 bebek öldü.
İzmir’de bir kadına göz ameliyatı yapılacağına rahmi alındı.
İstanbul'da otoyol çöktü.
Evlendirme dairelerinde 08.08.08 patlaması.
Güneş tutulmasını 1 milyar kişi izledi.
Enflasyon tahmini: %10.6, doğalgaz zammı: %17
Anzer balının kilosu 480 YTL
Açlık sınırı: 710 YTL yoksulluk sınır:2315 YTL
Borsa 40.000i aştı.


İNSANLAR

Rodovan Karaciç yakalandı.
Osman Yağmurdereli öldü.
Deniz Baykal anjiyo oldu.
Osman Pamukoğlu parti kurmaya karar verdi.
12 yaşında bir çocuk silahla annesini öldürdü.
Adamın biri süper loto’dan tek başına 12 milyon YTL kazandı.
Madonna depresyona girdi.


Evet hayat devam ediyor, durmuyor...

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP