Pazar, Kasım 30, 2008

bok Rengi


Alışveriş merkezlerindeki yılbaşı ağaçlarını yeşil topları falan gördükçe “vay be” diyordum “2008 gibi her yanı çift bir yılı (2,0,8, 8+2=10) atlattım, rutin sıradan vasat ama belasız yani artık bir yeni yıl hediyesini hak ettim” diyordum kendime kendime. “İyi bir tatil mi acaba, yoksa şu* * cihazlardan biri mi?” diye süpersonik hayallere bile terfi etmiştim. Hatta şu cihazların ses kalitesini bir öğrenebilsem karar bile vermiştim…

Ama işte aynı hataları defalarca yapabilen, aynı sonuca varacağını bile bile ayrı oyunlara tekrar tekrar kanabilen bir salak olduğumu unutmuşum tamamen. Delilik aynı şeyi yaparak farklı sonuçlar beklemektir mi demişti birisi?

Bu kadar çift rakamdan adama hayır gelir mi? Gelmez

Babaannem ölecek mesela. Ne var ki bunda hâlbuki herkes bir gün ölecek. Ben bile hatta. Ama babaannem çok yakın bir zamanda ölecek işte. Pankreas kanseri olmuş çünkü. Hatta son aşamadaymış daha yeni teşhis konabilmiş, kemoterapi falan düşünmüyormuş doktor. Zaten yeterince yaşlı, ayrıca aşırı kilolu, şeker, kalp ve yüksek tansiyon da bilinen hastalıkları arasında top 3. Bunların hiç biri olmayan sağlıklı insanlarda bile pankreas kanseriyle 5 yıl yaşayabilme oranı %20. Hatta utanmasa google kendisine sorunca şöyle bir uyarı verecek: “did you mean: death?”

Hiç sırası değildi babaanne. Babamı böyle bir zamanda bu kadar üzmenin hiç sırası değildi. Seni 40 yıl önce terk edip gitmiş bile olsa köklerinden biriydin onun. Hayata olmasa da bir toprağa bağlıyordun onu. İyi ki seni ziyarete gelmemişim biliyor musun? Babamı ağlarken görmeye dayanamam ben. Ve lanet olsun ki sen ölünce ben bununla yüzleşmek zorunda kalacağım. Ve lanet olsun ki yine kalacağım!
Hiç sırası değildi babaanne, hiç. İlk kez her şey bu kadar planlıydı. İlk kez ihtiyacım olan sadece biraz zamandı. Tek haneli bir yeni yılın ilk yaş gününden sonra alınacaktı bilet. Çok keyifli bir akşam yemeğinin ardından sessizce çekecektim kapıyı. Nihayet kendi köklerimi salmak üzere açacaktım kanatlarımı. Şimdi sen gidince ben kalacağım hayatının kökü. “Sen de böyle düşünürsen o zaman biterim ben” demişti. Uzun zamandan sonra ilk kez sarhoştu. Gözlerinde yine o gece gördüğüm derin karanlık vardı. Hani mutfakta gözümün içine bakıp tabağı kırdığı gece gördüğüm karanlık. Hastaneden döndükleri gece “Sen de gidersen biterim ben” dedi o karanlığın arasından bana. Ben bir kez daha bittim…

Teyzem kocasını terk edecek mesela. Jeoloji mühendisi işsiz bir adamın iş kurmak, iş bulmak bulduğu işe tutunmak, asılmak ve çocuklarına gelecek hazırlamak konusundaki ataletinden bıktı artık. “40 yaşında insan artık okuldan gelen çocuklarını evde kekle börekle karşılamak istiyor kızım, cumartesi günleri için lunapark planı yapmak istiyor ben hala gecenin körüne kadar iş yerindeyim, yetti artık” diyor. “Bu yaşta adamın traş parasını bile ben veriyorum ve o hiç bi’şey için çabalamıyor” diyor, “yoruldum bütün evliliği tek başıma yürütmekten” diyor. “Bayramda boşaltacağım evi, artık kendi başına kalınca kirayı mı öder, kredi borçlarını mı öder, o da anasının evine geri mi döner umurumda değil” diyor. “E gel şu senin makineleri satışa çıkaralım internette oradan eline biraz nakit geçer” diyorum lafı ağzıma tıkıyor. “Çalışmıyor bilgisayar, ram’ini almış eşşoleşşek satacak herhalde” diyor. Ben bunların düğün gününü hatırlıyorum, o adama eşşoleşşek diyor. “Bu kadar mı düştü” diyebiliyorum… Sonra kuzenlerin yanına kaçıyorum. Çocuk kahkahası zamandan daha etkili bir ilaç kesinlikle.

“bizim eve kedi girdi, dağıttı biliyor musun” diyor 3 yaşında olan. Tane tane konuşuyor. “sen kalbini seviyor musun peki?” diyor reklamı görünce. “Seviyorum tabi” diyorum. “Anne de seviyor mu peki?” diyor “hadi gel soralım” diyorum aklımca teyzoşu neşelendireceğim. “anneciğim sen kalbini seviyor musun?” “seviyorum annem” “anne kedi banyoyu da mı dağıtmış?” diyor, çamaşır makinesini boşaltmakta olan anneye. “Ne kedisi anlatıp duruyor bu be, ve girmiş dağıtmış falan” diyorum. Teyzoş elindekileri bırakıp dönüyor bana, şaşkın: “aaa senin haberin yok mu?” “neyden?” “Perşembe günü hırsız girdi eve. Altüst etmiş her tarafı banyodaki kirli çamaşırlara, yatak odasındaki gömme dolabın içindeki karton kutulara kadara her yanı dağıtmış savaş alanı gibiydi 2 gündür ev, ancak toparladım. Çocuklara da korkmasınlar diye kedi dağıtmış dedik. Söylemedi mi annen?” Annemi bırak ya bu kızın bahçe kapısıyla bizim apartman kapısı arasındaki mesafe 50 adım, benim dünyadan haberim yok! “e bi’şey almış mı bari?” “benim bi’yüzüğüm vardı onu almış. Zaten başka da alacak bi’şey yok ki, o yüzden dağıtmış durmuş evi.”

Yok dayanmayacağım daha fazla eve kaçıyorum, çocuklar ağlıyor arkamdan. İçim eziliyor. Merdivenlerde Z. ablaya rastlıyorum. Naber faslından sonra kapıyı kitlerken gösteriyor, “bak naptılar bizim kapıya, girmeye çalışmışlar bizim eve de.” “nası yani hülya’ya girdikleri gün mü?” “yok 1 gün önce…” anlatıyor uzun komşuya gitmişte, Allahtan üst kilit kitliymiş yoksa onu da soyup soğana çevirirlermişte… Bizim apartmana da giriyorlar yani gündüz gündüz balkonlardan atlıyorlar falan. Korkuyorum. İçeri girince kapıyı güzelce kilitliyorum.

Bu ne yaaa? Ben hangi gezegende yaşıyorum. Burnumun dibindeki hayatlardan haberim yok aklım nerede benim?

Aklım şirkette tabi. Sıçtımının şirketi bana yazılı uyarı verecek. O-ha! Yazılı uyarı. Duyanda zimmetime para geçirdim falan zanneder diğ mi yok efenim customer’ı (hani şu king olan) yeterince yalamadığımdan. Hatta hiç yalamadığımdan. “Bana ne beni bağlamaz işin o kısmı, zaten işin o kısmını yapacak yetki de vermediler bana, saatte olmuş servisi kaçırma saati, hadi anam sana hayırlı günleeer” tavrımdan. Yazılı uyarı be… Vay anasını... Daha 1 hafta önce “sen en iyi elemanlarımdansın hatta belki en iyisi” diyen hanfendi, haftaya işlemler sonuçlanınca ne diyecek acaba? Yazılı uyarıdan döndürmeye çalışacağım falan diyordu bir ara ama cumartesi günü supervisor fena kalayladı onu da. “hatalı kardeşim, bence hakediyor” dediğini duydum bağıra bağıra, benden bahsettiklerini anlayınca hemen telefonda konuşmaya başladım onların söylediklerini duymamak için. İyi ki dinlememişim çünkü kesinlikle hatalı değilim. Zaten ortada hatalı bir işlem yok, bir tavır, üslup söz konusu olan…

Ammaaan. Zerre umurumda değil, üzgün değilim… Kızgınım. Ve kızgınlığım her zamanki gibi kendime sadece. Yok efenim “çalıların arasında gül olacakmışım” da yok efenim “en küçükten başlayıp merdivenleri tek tek çıkacak kendimi ispatlayacakmışım” da... Siktir git, salak! Niye kendini kandırıyorsun ki. Sen kendini bok böceklerinin arasında konumlandırırsan bok kafalı adamlarla uğraşıp durursun bütün gün. Bok böceklerinin arasından çıkan lider bok böcekleri de bok kafalıları yalamadığın için seni (aklı sıra) cezalandırır böyle. Sen de gerçek bokların yüzdüğü klozetin üstüne bağdaş kurmuş, katıla katıla ağlarken ses çıkarmamak için kendini ne kadar sıktığını fark ettiğin an anlarsın ancak boka battığını.


Bitti mi sandın? Dur daha Sabrina dur? Hem ne kadar uzun olursa o kadar az bilinir. Hem tüm bu çirkinlikleri gökyüzünde yalnız gezen yıldızlara bağlamadık daha. Sen sular orada durgun mu sanıyorsun? Sen sanıyor musun ki bu mesafeler sorun yaratmayacak kadar uzak?

Bunların hiçbiri olmadan önce yani ben daha yılbaşı hediyesi hayalleri kurarken bir rüya gördüm. İyi ki gördüğüm gün yazmamışım, çünkü şu olanlara bakınca rüyamın bana nasıl bir haber verdiğini ve bilinçaltımdakileri çok daha net anlayabiliyorum.

Odamdayım, şu solumdaki mavi battaniyeli tek kişilik yatağın üstünde. Karşımda oturuyor. Konuşuyor, anlatıyor uzun uzun. Ne söylediği hakkında hiçbir fikrim yok. Rüyamda ses yok çünkü. Birden terlemeye başlıyor şakır şakır. Şimdi rüyamı yorumlarken ağladığını düşünüyorum. Hüngür hüngür ağlıyor olmalı. İki elimle yüzünü avucuma alıyorum. Gözlerinin içine bakıyorum, bu kadar terlemesine rağmen ona dokunmaktan hiç iğrenmiyorum diye düşünüyorum. Öpüşmeye başlıyoruz. Ve hatta ben öpüyorum önce. Beni soyarken utanıyorum. Tam külotumu çıkartırken kalkıyorum yanından odanın kapısını kapatıp kilitliyorum. Babam gelirse görmesin bizi diye düşünüyorum ve buzlu camın arkasındaki montları düzenliyorum. (“babamın evi babamın yatağı” bunu rüyada mı düşünüyorum uyanınca aynadaki kendimle alay mı ediyorum hatırlamıyorum) Çırılçıplak giriyorum yatağa. Yine kafamda hayır böyle olmamalı, bu şekilde olmamalıydı düşünceleri var ama durmuyorum. Hiç bi’şey hissetmiyorum. Onunla bir bütün olmuşken bir şeyler hissetmeliyim diye düşünüyorum. Üstümde hareket ettiğini görüyorum. Elimi tutuyor. Elimi daha sıkı tutuyor. Önce elimi tutmalıydı diye düşünüyorum. Başını geriye doğru atıyor. Elimi giderek sıkıyor, canım acımaya başlıyor. Hayır bu olmamalı, bu şekilde olmamalı diye düşünüyorum. Titreyerek boşalıyor, ben hiçbir şey hissetmiyorum. Elimin acısına uyanıyorum. Yastığın yanındaki sağ elimi sımsıkı yumruk yapmışım. Uzun süredir öyle olmalı, açamıyorum. Yavaşça açarken parmaklarımın uyuşukluğunu hissediyorum önce. Sonra avucuma sapladığım tırnakların izini görüyorum.


Yüzü ne kadar net. Nasıl böyle rahatça giriyor rüyama ve beni becerip çekip gidebiliyor. Ben nasıl her seferinde kanıyorum bu ağlak adamlara yüzü avuçlarımın arasındayken…
Madem siktirolupgidecekgillerdendi bu herif neden bana bu kadar yaklaştı, açıklamalar yaptı, bahaneler üretti, söylediklerimden alındı. Ben ne güzel “tamam kızım kendine gel sizin aranızda hiç bi’şey olmayacak. adam öylesine takılıyor işte sen de bak dalgana” diye otomatik pilota bağlamışken, tam kafam rahatken, sadece planlarıma konsantre olmuşken ne diye “ya aslında sen ve ben…” diye başlayan cümleler kurdu?
Ulan kalbinin bir köşesinde o kadın hep vardı ve sen bunu başından beri biliyordun zaten ne diye bu yanaşmalar? Sanki ben “bana ne bana ne onu alma beni al” diye yakana yapıştım. Neden bu “eee ııı ben nereden başlayacağımı bilemiyorum aslında” zırvalıkları? Başlayacak bi’şey yok ki ortada beyinsiz. Neyin peşindesin sen? Egonu mu tatmin ediyorsun, beni yolumdan çevirince.

Hadi bunların hepsi böyle, hepsinde aynı oyunlar ben niye kanıyorum bunlara tekrar ve tekrar ve tekrar!? Kusucam artık kendimden yeter ya! Nedir kızım bu? Her ışığa uçan pervane misin sen? Kafası ötekilerden biraz fazla çalışıyor diye, satır arasındaki bir espriyi anlıyor ya da seninle aynı ayrıntılara takılıyor diye “evet ya olabilir bak bi’şans vermek lazım” diye gaza gelmeler falan? Sen böyle biri değildin unuttun mu? M. gibi bir adamın seni ikna etmek için yaptıklarını da mı hatırlamıyorsun, yuh!? Dubai’den gelen karpuzları, bir kucağa sığmayan gülleri… bak kaldır şu bilgisayardan başını, hatta kalk o sandalyeden, kitaplığın üstünde mavi bir ayakkabı kutusu olacak. Aç onu.
Son temizlikte atmamış mıydım ben bunları?
Hayır atamadın, tozludur kutusu dikkat et.
5 yıldan fazla olmalı
...
...
...
...
...
Kokusu duruyor hala, yüzlerce kuru gül, mis gibi kokuyor hala…
...
...
...
...
...


M.ye ağlamadığımı biliyorum artık neye ağlıyorum peki ben?
Babama mı, kopamayışıma mı, kopmak için her boklu deliğe parmak sokuşuma mı?
Neye ağlıyorum ben, neyin peşindeyim, nereye gidiyorum?
Neyim ben?

Ben Kimim? - Candan Ercetin

Read more...

Salı, Kasım 25, 2008

kek*

KEK - Nil Karaibrahimgil

2 yumurtayı kırdım önce. 2 bardak şekeri boca ettim üstüne.
Çırptım çırptım çırptım… Beynim mikserin sesinden uyuşana kadar çırptım. Kolum yorulunca kapattım. 1 bardak yoğurda 1 kaşık karbonat attım. Onları köpürtürken radyoda sevdiğim bi’şarkı çıktı koşa koşa gittim sesini açtım. Karbonatlı yoğurdu yumurtaların üstüne döktüm. Şarkı bitene kadar bağıra bağıra söyledim.

“bensizdin yıllarcaaaaaaaa
sen neyi aradın
sevgiyi buldun mu
yabancı kollarda mutlu oldun muuuu???”


Bitince yine başladım çırpmaya. Çok sürmedi bu sefer. Bir bardak sıvı yağı damla damla akıttım karışımın içine. Karıştıkça sarardı rengi.

3 Bardak unu eledim. Kar yağdırdım bütün tezgâha.

Buzdolabını açtım. Reklamlar başlamıştı radyoda, kulağımı tırmaladı gittim kanalı değiştirdim. Dolabın kapağını açık bıraktım diye kendime kızdım, eğilip sebzelikten havuçları çıkardım. Güzelce yıkadım. Soydum.

Sevgi emek ister ya, havuçlu kek öyle bi’şeymiş meğer. Yok valla filmle bir alakası.

Ö geldi aklıma. M havuç salatasını çok severdi, bize her yemeğe gelişinde yapardık mutlaka. Arada bir havuç salatası bana kalırdı da Ö mümkün değil yaptırmazdı. Hem söylenirdi yaparken hem de illa yapardı. 2 büyük havucu rendelerken fark ettim ki sıkıcı ve sinir bozucu bi’şey havuç rendelemek. Sert, yorucu. Ve asla sonuna kadar rendelenmiyor en son parça çöpe atmaya kıyılamayıp hep ağza atılıyor. Ö rendeyle cebelleşirken M nin yanında dikilip o son parçaları ağzına attığını hatırlıyorum. Yardım etmeyişinde maçoluk yoktu bilirdim ama neden her şeyi yapan adam o havuç salatasına hiç elini atmazdı yıllar sonra ben havuçları rendelerken anladım. Ve Ö nün açlıktan ölürken bile masaya geç oturmamız pahasına o salatayı inatla yapışını. Ve onların bugün minik yavrularıyla mutlu bir çift olmalarını benimse hala havuçlu kekten hayat dersi çıkarmaya çalışan bir…

“you love blow and i love puff”

Ellerim havuçluydu bu sefer kendi sesimi yükselttim.

“and life is like a pipe
and i'm a tiny penny rolling up the walls inside”


1 Kaşık tarçını havuçlara, havuçları keke karıştırdım. Tepsiyi yağladım. Fırını 180°C ye telefonun hatırlatmasını 40 dakikaya ayarladım.

Günlerden pazardı, çayın suyunu koyup gazetenin sudokusunu çözmeye başladım. Radyoyu kapattım.




*dibinin notu:
kek macarca mavi demekmiş

en dibinin notu: bardaklar su bardağı, kaşıklar tatlı kaşığı, içi çabuk pişmiyor 40 dakikadan sonra 150°C de 10-15 dakika daha kalıyor, şeker azaltılabilir, amy winehouse'a karaoke yapmak yerine ceviz dövülebilir.

dibinin körü: havuçları boşver kakaolu neyine yetmiyor.


Read more...

Pazar, Kasım 23, 2008

mavimtRak biR mim, mimtRak biR mavi



Evet çalıyor duyuyorum, dırı nını dırı nını dırı nını nıı. Acaba ön gözde mi? dırı nını dırı nını dırı nını nıı. I ıh burada da yok. Aa orta cepte galiba. dırı nını dırı nını dırı nını nıı. Eehhh… Çanta tam ortaya boşaltılır, telefon hala inatla çalıyorsa açılır, rahatlanır.

'E çanta ortaya dökülmüşken toparlamak lazım ıvır zıvırı fazlalıkları çıkartalım atalım bari. Aaa hazır çantayı dökmüşken içindekilerin fotoğrafını çekelim mim yazarız bundan belki. ' diyordum kendi kendime ama sırf bunu demek için çalan telefonu bahane edip çantayı yatağın üzerine boca etmiş de olabilirim. Bazı şeyleri illa yapmak istiyorsam çok meşru bahaneler bulabiliyorum o konuda. Bu da bir yetenek olsa gerek diğ mi Sabrina?

5–10 parça küçükbaş eşyayı bir türlü istediğim gibi kadraja sığdıramamış olmam da başlı başına bir yeteneksizlik olsa gerek. Şu kareyi yakalamak için ayarlarını değiştire değiştire 20den fazla fotoğraf çektiğimi kimseye söylemesem isabet olur bence. Bundan da önemlisi altı üstü bir çanta muhteviyatı fotoğrafı için bu kadar detaycı davranmanın zaman kaybından başka bi’şey olmadığını birinin bana söylemesi lazım artık. Aynı kişi gelip çantamı karıştırırsa çok kızarım ama uzaktan benim gösterdiklerime, benim göstermek istediğim açıdan bakmasında bir sakınca yok.

Misal çantama elini atsa çeşitli durumlara uygun (günlük, gece, normal) farklı boyutlarda pedler görür ama ben onları şu 4 çizginin içine koymam. Çantamı karıştıracak olsa o defterin içindekileri okur muhtemelen. Önce birkaç adres, kroki ve telefon görür, biraz sayfaları çevirse bu şarkı kimin acaba diye araştırmak için not alınmış şarkı sözlerini, daha sinemanın karanlığında yazılmış birkaç tokat gibi repliği okur eğer hala merakla sayfaları karıştırıyorsa içimi görür mesela. Dilimin ucunda kadar gelmiş ama söylenmemiş bir cümleyi görür mesela, uyumadan önce gördüğü yıldızların hayatı boyuna görmek istediği yıldızlar olduğunu söyleyen uzun saçlı bir kız da görebilir. O kızın bir hikâye kahramanı olduğunu bilmeden kapatır sayfaları. Kılıfını merak edip beyaz keseyi alınca ipodu görür mesela açar en son çalan şarkıyı duyar, hangi ruh halinde olduğumu anlar belki o şarkıdan. Normalde kimse bir banka zarfını sallamaz ama taahhütlü ibaresini merak edip açarsa tüm mali varlığımın son bir aylık hareketlerini görür. Döviz alış, satış, %14.25ten 10 gün repo, b tipi likit fon alış…

Aylak Adam’ı 2 kez okuduğumu bilmez ama çantamı karıştırırken kitabı açarsa altı çizili cümlelerimi görür. “ama bir gün babanı, başkalarını kovup geleceksin. O zaman keskin ışıkta soyunup açık pencerede sevişeceğiz. Acelem yok benim biliyorsun.” Yanındaki ünleme anlam veremez kaptır kitabı da. O pembeli membeli kalın kitaba bakmaz bile zaten. Benim de sırf öneren kişiyle ortak birkaç cümlemiz olsun diye aldığımı ama kitapta tek bir cümle bile okumadığımı bilmez.

Çantamı karıştıracak olsa, minik şişenin minik pembe kapağı kaldırınca kokumu duyar. Bugüne dek hiçbir kokuda dişi tutturamadığımı bilmese de “bugünkü” ben kokar şişe, koklar. Belki bir sakız atar ağzına belki minik bir parça bitter çikolata. Belki “aşk verir” çikolata gülümser. Yakama kartımı görünce mutlaka üzerindeki fotoğrafa bakar mesela. Cüzdanımı açtığında gördüğü kimlikte fotoğrafın aynısıdır, fark etmez bile belki.

Biri gelip çantamı kurcalarsa kızarım evet. Hazırlıksız yakalanırım o zaman. Ansızın çıplak kalmış gibi, giysilerimin altına sakladığım tüm fazla kilolar, istenmeyen tüyler gibi, çıkar ortaya küçük dünyam. Alışveriş fişlerim, son yediğim yemeğin ıslak mendili, henüz arşivlenmemiş sinema biletlerim, beynimdeki notalarım, kokum, bitmemiş cümlelerim saçılır etrafa…

Beni içindekileri kategorize edip dizdikten sonraysa tüm dünyaya gösterebilirim hiç sorun değil. Hazırlanırım. Toplarım dağınıklığımı, gizleri koyarım küçük gözlere. Sonra başlarım anlatmaya; emektar mavi şemsiyemin beni ne kadar ansız yağmurlardan kurtardığını anlatırım, Rodos’tan buraya benim için kat ettiği yolu çoktan gizli odacıkların birine hapsetmişimdir artık. O sarı çakmağın çantama nereden, nasıl girdiği ve sevgili çakarçakmazçakançakmağımın nereye kaybolduğu hakkında hiçbir fikrim olmasa da çakmaksız çıkmadığımı söylerim sırıtarak. Hayır, çakmak sadece sigara yakmaya yaramaz onu bile anlatırım uzun uzun belki.

Belki de bir gün benim akbilim senin elinden başka bir ele uzatılır. Birlikte küfrederiz otobüslerin kalabalığına belli mi olur…

Read more...

Çarşamba, Kasım 19, 2008

19 Kasım Dünya Çocuğa Yönelik Cinsel İstismaRı Önleme Günü


fotoğrafa tıklayın

Bir kaç kelam edecektim ama videoyu izleyince, boğazımdaki düğümle kalakaldım.
Çocukların anlattılarını dinle, onlara inan, sessiz kalma!




http://www.youtube.com/watch?v=pwZET_O2m5s

Read more...

Cumartesi, Kasım 15, 2008

yeni mavi, yine mavi, en baştan mavi


Mühim evet. Tahminimden de fazla belki de.
İhmal ettim evet. Daha fazla zaman ayırmalıydım doğru.
Olsun yine güzel olacak. Daha güzel olacak her şey bugünden. Yeni bir kapı açılacak önümde. İçinde delice koşup oynamak istediğim, zorlu bir bahçeye çıkacak yolum.

Bacaklarım acıyacak koşup zıplarken, kolumu kaldırmaya dermanım olmayacak, dizlerim kanayacak düşüp kalkmalarımdan. Kanarcasına, kanatırcasına, acısını çıkartırcasına koşturacağım.

Böylesi beklemek nasıl da zor. O kapı açılana kadar daha ne zorluklar çıkacak kim bilir. Plansızım evet. Tek istediğim yaşamak. Yaşadığımı hissetmek.

Hayır, istemiyorum hiç bi’şey sormasalar bana, hiç bi’şey bilmeseler. Arabanın önüne park etmiş misafirler sabah orada olacak mı acabayla ben ilgilenmek istemiyorum. 3 gün önceden haber verilen “operasyonel değişiklik” koşullarında çalışmak istemiyorum, bu önemli sınavların öncesinde hayatımı işgal edip, sonrasında “nasıl geçti”den uzak adamlar da istemiyorum artık. Olumsuzları da düşünmek istemiyorum. Dibin kumları bunlar. Uzun zamandır bu derin sularda yüzüyorum.

Hiç de fena değildi diyeceğim önce. Sonra aradaki farkı kapatmak için asılmaya başlayacağım. Zorlu sınavlardan geçeceğim yine. Geçeceğim evet!
Hiç sesimi çıkarmadan işimi yapacağım. Zamanı geldiğinde bir “hoş çakalın”la gülümseyerek çıkacağım. Parlayan gözlerimi göreceğim dikiz aynasında. O kapkara ışıltı hani. Biliyorum onu, daha önce defalarca gördüm, tanıyorum. Görünce yine tanıyacağım.
Baştan, sıfırdan cesaretim olmaz belki önce tanıdık yollardan geçeceğim, bildik sesleri duyacağım. Hiç tanımadığım yüzler göreceğim. Şaşkınlar göreceğim o yüzlerde, şaşırtacağım.

Sessiz ve zamansız ve yalnız bir gecede belki, belki elimdeki her şeyi oraya buraya fırlatıp ayakkabılarımı bile çıkarmadan kendimi yatağa attığım yorgun bir uykusuzluğun kıyısında, belki de bir yaz gününün tam ortasında boğulurken sıcaktan, tokamı çıkartacağım önce, saçlarım dökülecek omuzlarıma serin bir hışırtıyla, gözlerimi kapatacağım. Hayatı duyacağım, tadına varacağım o an, beni, kendimi göreceğim, hissedeceğim o karanlıkta. Mutluluğun kokusunu duyacağım buram buram.

Şükredeceğim.

Sıcak bir duş şimdi, ılık bir uyku, sonra soğuk bir sabah...
Şansa ihtiyacım olcak evet.
Herşeye rağmen, yeniden başlıyorum evet.
Şimdi!

Read more...

Cuma, Kasım 14, 2008

sıRadan laci


Normalden erken kalktım.
Dişçiye kızdım.
Barış Manço minibüsün radyosundan “Kuyubaşına vardım” derken kuyubaşı ışıklarda indim.
Çıkarken, yine o evde yalnız yaşamanın hayallerini kurdum.
Gönül almak pahasına, kazık yedim. (yemişim yani, sonra söylediler)
Yanlış bir yatırım yaptım.
Altıyol durağındaki çiçekçilerde ne kadar çok çeşit olduğunu görüp şaşırdım.
Çingenle pazarlık yaparken kaç zamandır çiçek almadığımı düşündüm, hesaplayamadım.
Morlu pembeli kasımpatıları vazoya yerleştirirken yaşı kaç olursa olsun bir kadının bir demet mevsim çiçeğiyle mutlu edilebileceğini gördüm.
Otobüste Jack Johnson dinlerken uyudum.
Uyandığımda altı çizili kitaplarımın en az mektuplar kadar mahrem olduğunu düşündüm.
Bir sürpriz “hoş geldin”le tüm baş ağrımı unuttum.
Kurabiyenin hamurunu ve tadını tutturamadım.
Onları dizecek kap ararken telefonda konuştum.
Aklımdan geçen şeyi, aklımdan geçtiği anın hemen akabinde söyledim.
Nereden ve neden bu rahatlık bilemedim.
Ilık bi’sessizlik oldu.
Güldüm.
…
Vazgeçtim.
…
Bir bardak soğuk süt doldurup 3 tane kurabiye yerken tv izledim. Evlene(meye)nler, yemek yiyenler, kocasından boşananlar…
Bilgisayarı açtım.
Okudum.
Yemek yedim.
Telefonda konuştum.
.
Telefonda konuştum.
Belki bir milyonuncu kez “bu işin boku çıktı” dedim.
Gündüz yediğim kazığı düşündüm.
Başım yine ağrıdı.
Ağlayasım geldi.
Oturup yazdım.
Geçti…

Read more...

Perşembe, Kasım 13, 2008

moR biR tespit

“Erkeklerin evlenmek için 2 dönemi vardır.
25’ten önce veya 35’ten sonra. 25’ten önce (ki bence buna 25de dahil) üniversite yıllarında başlayan uzun süreli ilişkisi ya da çocukluğundan mahalledeki ilk aşkıyla olan evliliği. Eğer 25 inde böyle bir ilişkisi yoksa ancak 35 inden sonra evlenir. O da “artık düzenli bir hayatım, evim, ailem olsun fikri” kafasına yerleştiğinde.”

Demiş İlkim Öz Tan. Ben kendisinin hiçbir kitabını okumadım. P. söyledi bugün, bir konuşmasında dinlemiş. Gayet mantıklı ve de gayet yerinde bir tespit.

Demek ki neymiş 25’e kadar elimizde olanlara gözümüz gibi bakıyormuşuz. Askerliği yapar yapmaz nikahı basıyormuşuz. (“baktık bakmaz mıyız, balla börekle besledik de n’oldu?” demezler mi adama, derler tabi. “Kendisi korkağın tekiydi o 35 ten sonra da evlenemez bak görürüsün” der, çamurumuzu atarız.) Yok 25 trenini kaçırdıysak (ki 2008 itibariyle kaçırmış oluyoruz ama sabi merakınız varsa her zaman şansınız var tabi) 35 ten küçüklere evlilik, nikâh falan deyip gözlerini korkutmuyoruz. Banyolarına diş fırçası yerleştirip, mutfaktaki cezvenin yerini öğrenip hayatlarını işgal etmeye falan kalkışmıyoruz.

Yazının burasında telefon çalar. S.yle durum değerlendirmesi yapılırken bak bugün ne duydum denir, anlatılır.

—35 sonrası ne istediğini bilir belki. Hem biraz akıllanmış olurlar, denemek lazım bence.
—aman onu da denedik n’oldu?
—cık 32 ydi daha, sayılmaz şekerim.
—kızım var ya, bu adamları hep biz bu hale getirdik.
—n’alaka?
—böyle özgür, genç kadın ayaklarıyla verdik verdik adamlara. Hepsinin kalktı bi’tarafları. 25le 35 arasındaki hiç kimseye vermiyeceksin bak o zaman nasıl evleniyorlar tıpış tıpış.
—ooohhaaa, coşmuşun.
—Bundan sonra böyle muhaaa...

Derken kopan kahkahalara baba gelir, kapıdan bakar, telefon gösterilir, baba gider, o telefon bir türlü kapanmaz.

35 yaşındakiler kaç doğumlu oluyor sahi, 75 falan mı, ben bi’gidip hesaplıyım bari.
Bu da böyle dağınık kalsın.


Read more...

ben mavi, sen?

Sevgili okur, (bak havaya girdim okur diye hitap etmeler falan)

Her ne kadar feedburner takipçileri 70 kişi gösterse de biz şurada 30-40 kişi kafamıza göre takılıyoruz. Daha doğrusu ben takılıyorum, sen gelip karıştırıyosun =P

Blog alemi için uzun sayılabilecek bir zamandır yazıyorum ama reytingle, bilinirlikte, link değişimiyle, günde kaç kişi gelmiş, bugün niye azalmış dün niye çokmuşla hiç işim olmadı, hiç.

Tamam ilk zamanlar seyirciye oynadığım olmuş olabilir ama kendimi bulana kadar normal değil mi yazıda tarz arayışları?

Tamam statcounter'ı her gün mutlaka açar bakarım ama kaç kişi gelmiş diye değil, kim gelmiş diye. Sağolsun gelen giden hemen hemen herkes kendi sayfasındaki bağlantıdan geliyor. E bazılarını da yazdıkları yorumlar vesilesiyle işletim sistemidir, çözünürlük ayarıdır, browser seçimidir falan ayırabiliyorum. ( aa sahii, Chrome’ye geçenler parmak kaldırsın daha 1 kişi tespit edebildim =)) Küçük de olsa bir kısımda statik IP kullanıyor.
Arada 3–5 akıllı da google’dan düşüyor abuk sabuk cümlelerle işte. Yani biz bizeyiz burada isim isim bilmesem de girenden çıkandan haberim var çok şükür. Ama bu 1 haftadır n’oluyoruz anlamadım…

Yazmıyorum da doğru dürüst. Gerçi bu durum güncellenme sıklığıyla alakalı değil. Birisi yeni keşfetti ve enikonu karıştırıyor. Hayır işin fenası geçen Perşembe günü grafiğini o hale getiren şirketten birisi! (ki yeşiller sayfa görüntülenme sayısını, mavilerde “bitanecik” ziyaretçilerimin sayısını ifade ediyor)

İşe girer girmez yaptığım ilk şeylerden biri IP kontrolüydü. Statik olmasını bekliyordum da, şirket ismi kısmı önemliydi. Neyse tespit ettim, etiketledim statcounterda. İsabet olmuş.

Akşam eve geldim bi baktım grafiğin şaftı kaymış yine birileri kurcalamış sayfaları, 'hayırdır kimdir' derken, kabak gibi “işyeri” etiketini gördüm ziyaretçiler arasında. "Ben bugün şirkette blogu açtım mı?" demeye kalmadı bir başka blogdaki linkten zıpladığını gördüm. Haydaa. Önce biraz sayfaları karıştırmış, sonra etiketleri sırayla okumuş. 2 saate yakın zaman geçirmiş, 3 saat sonra tekrar gelmiş, etiketlere kaldığı yerden devam etmiş.
Sonra ben pc başındayken birisi google’a “bir delinin guncesi” yazdı. İE7 yle giriş yaptı. Bu kez tarih sırasıyla okumaya başladı. Öyle 30 saniyede çevirmiyor sayfaları, en az 3-5 dakika takılıyor. Ben statcounter’ın başından an be an görüyorum tıkladığı ayları, ocak, şubat, mart... Hatta onunla birlikte ben de okuyorum o dönemde neler yazdığımı. Bu arada aldı mı beni bir telaş. 'Aha' dedim 'bu kesin gündüz şirketten giren' ortalıkta fotoğraf var mı, etiketlerde şirketle ilgili ofsayt bi'durum var mı, tongaya falan düşer miyiz, bir panik bir panik.

Bütün bunlar geçen hafta oluyor tabi. (Ben ikidir geçen hafta bugünü yazıyorum ya haydi hayırlara vesile... yarın da geçen hafta bugün ıssız adam'ı izliyordum diye yazarsam şaşırmam yani)

Velhasıl-ı kelam, gelip bu kadar karıştırıyorsunuz madem bi'yerlere bir yorum falan bırakın efenim, olmadı bi'mail atıverin. Huzursuz oluyorum böyle eni konu kurcalamalarla karşılaşınca. İn misin, cin misin, hırsız mısın, sapık mısın, beyaz atlı prensim misin bilelim diğ mi?

Bu vesileyle düşünüyorum da; yeryüzünde eğer bir beyaz atlı prens varsa, beni uykumdan öperek uyandıracak, kesinlikle bu günceden haberdar olmamalı. Yok arkadaş mümkün diil olmaz. Hiç iyi bi'tarafım yok ki benim burada, ne kadar defo varsa hepsi ortada anasını satayım. Bi'de hadi defoları gördü "beni böyle sevdi" diyelim ( bu da nasıl güzel bir yalandır ya) çok ciddi zaaflarım var benim burada. Hani çok çaktırmıyım diyorum ama yok ağbi, "hayır" diyemeyeceğim bir sürü şey yazıyor kabak gibi. Hele bi'de gizliden gizliye olanlar var ki, okurken anlaşılmasa da benimle bi'kaç gün geçirdikten sonra.. ohooo... Parmağında oynatır beni, ruhum duymaz valla.

Ya neydi konu, nasıl geldik biz yine buraya.
Hah, gelip karıştırıyosun madem bir ses ver sevgili okur. Merakta bırakma adamı. Bak yazamıyorum sonra, içimde birikiyor kaç gündür. Patlarsam fena patlarım yani o bakımdan.


Read more...

ansız mavi

Dort x Dort-Arada Bir


Geçen hafta bugün, uzuuuun bir aradan sonra S.cimle birlikteyken, içerken, birlikte geçireceğimiz 5 saate bütün eskileri, bütün yenileri sığdırmaya çalışırken ve o kafayla ve sadece birayla sarhoşken, S. tuvalete kaçmışken, telefonum çalmaz, fonda bu şarkı çalarken yazmışım bi'şeyler. Sorun şu ki; aklımdakiyle yazdığım aynı kişi değil. Demek ki aklımdaki kalbimdeki değil. Sorun şu ki, ben fena karışmışım. 4 tane 70lik içimdekileri dışıma çıkarmış da, içimde olup bitenlerden dışımın haberi yokmuş.

“Sevmiyorsun sen bu adamı” dedi, S.cim.
“Hangisini?” dedim, fıstığı kafama fırlattı.

O’na ilk kez yalan söyledim sanırım. Böylece kendime söylediğim yalanları da meşrulaştırmış oldum.

“Saçmalama” dedi. “kimdi telefondaki?”

Telefonu cebime sakladım, sahi kimdi telefondaki?

“Bilmiyorum” dedim. “Tek bildiğim her kimse o, yanımda olmasını istediğim. Elimi uzattığımda, kafamı çevirdiğimde, aynadan baktığımda, sabah uyandığımda… Ya gelsin dizimin dibinde otursun ya da tutsun kolumdan beni de götürsün.”
“Yanında olunca adamın ağzına sıçmayacaksın yani?”
“Deli misin, geyşası olucam o zaman.”

Bu sefer attığı leblebiyi tutturamadı. Saate baktık, kalktık. Vedalaşmadık. Sanki yarın akşam birlikte gidecektik sinemaya.

Perşembe işe akşamdan kalma gittim. İlk kez yaptığım bi’şi değil halbuki. Ama 1 yıldır ilk kez hata yaptım işimde. Üstelik bu kadar kritik bir konuda bu kadar yoğun bir zamanda.

Peki ben bunu bir hafta sonra bugün niye temize çekiyorum ki… Biranın sandıktan çıkardıklarını, şarapla eşeleyince farklı şeyler mi bulmayı umuyorum aklımca. Nasıl bir manyetik alanım var ki benim dokunan her adamı en az 200km. öteye yollayabiliyorum.

Yok arkadaş bu iş böyle olmayacak.

Alıyoruz pergeli elimize. Tak bir ucuna kırmızı kalemi. Hah işte tam bu bilgisayar koltuğu da merkez olsun. Sivri ucunu sapla göğsüme. 5 km efenim. 1 santimetre fazla değil, 5 km. çapında bir çember çiziyor. Ne demek bu? Aradığınız kişiye Avrupa yakasından bile erişim engellenmiştir demek. Dert eden biner vapura gelir, girer içeri.
Umrumda mı, değil diğ mi Sabrina?
Ha, içimin sınırlarından girebilir mi, bilemeyiz diğ mi Sabrina?

"Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz
İki başımız var, bir bedenimiz
Ne kadar dönersem döneyim çevrende
Er geç başbaşa verecek değil miyiz?"

Ömer Hayyam'dı diğ mi bu?




Read more...

Cuma, Kasım 07, 2008

mavi biR telaş

Baştan söylüyorum, ISSIZ ADAM'ı izlemeden/izlemediysen okuma. Film keyfi diye bi'şey kalmaz/kalmayabilir. Savunmam da hazır: “Bak yukarıda günce yazıyor kabak gibi, karıştırmasana elalemin günnüğünü” derim, “bu saatte manyak mısın benim yazdıklarımı okuyorsun git puslu kıtalar atlası oku” derim ki bu cümle bile spoiler sayılabilir, bu sebepten tavsiyem acil alt+F4’tür.

*fotoğraflar resmi internet sitesinden araklanmıştır.



Altına imzamı attığım, atmak istediğim yüzlerce cümlenin benden önce yazılmış, imzalanmış olmasına alıştım da. O sahne… Ah “bir tek benim” dediğim, hiç benim olmamış o an…
Bir sinema filminde. Kendimi sinema perdesinde görmek istediğim belki de tek karede. Neyse ki bir Çağan Irmak filminde. Neyseki muhteşem bir masalın tam ortasında.

Alper:Adı ne bu hikâyenin
Ada:Bilmem mavili yeşilli bi’şeyler işte.
…
Ada:Mavi bir telaş.
Alper: Telaşı at, mavisi kalsın.


Ara verildiğinde ağlayan tek deli olmamamın müsebbibidir bu diyalog. Film biterken katıla katıla ağlayan tek deli olmamın sebebi ise tarifinin hiç veril(e)meyeceğini başından beri bildiğim o havuçlu-tarçınlı kek için Ada’nın son anda “biz yaptık yedik onu” demesidir.

Biz yaptık yedik onu. Biz yaptık, yedik onu. Sensiz yani. Sen yoktun ama oldu yani, yaptık yedik.
“gerçi seninki gibi hafif olmadı ama…” seninki gibi olmazdı zaten, olamazdı. Biliyorum bunu, biliyordum, sende biliyorsun. Bilsek bile ne değişiyor ki? Biz yaptık yedik onu…

Ağlatacağı ya da benim ağlayacağım diyeyim hadi belliydi de, böyle olacağım aklımın ucundan geçmemişti. Bu kadar dokunacağı dokunmak ne ki, içimi 1 saat önce koltuğunda oturduğum dişçiden beter oyacağını nereden bilebilirdim.

Nedense Alper oldum ben filmde. Ada olmayı konduramadım belki de, belki de inanamadım Alper’in ayaklarını yerden kesebileceğime, bana kek yapıp gelmişken kahveyi üstüne boca edebileceğime. Alper oldum ben, annesiyle sevgilisi bir araya gelince hayatı işgal edilen oldum, “yok ben sık sık gidiyorum zaten kendi evime ” dediğinde direksiyonu parçalamak isteyen oldum, harem’de otobüse el salladıktan sonra sevgiliye anlamsızca gelen o sımsıkı kucaklamanın sahibi oldum… Alper’i anladım ben filmde. Gecenin bir körü yatağından kalkıp başka kadına giden ama fakat geri dönen Alper’i bile anladım. Anladım ve küfrettim.

O muhteşem aşkların hepsi korkak Alperler yüzünden bitiyor. Fragmanda da var ya hani “nedeeen?” diye ağlıyor Ada. Salaklığından be kızım, korkaklığından işte. Her boku yemesinden ama yüreğinden geçenleri yaşayacak kadar bağlanacak kadar güçlü olmamasından. Acizliğinden, zayıflığından. Sıfat kalabalığına gerek yok işte: KORKAKLIĞINDAN. Aylara yılara dair net bilgiler olmasa da filmin içinde (DVD çıkıp da kare kare izlesek buluruz belki, gazetede çıkan haber falan…) çekimlerin yazın yapılmasından, güzel güneşli günlerden, boyunda boncuk boncuk terlerle uyanılan sabahlardan ve hemen ayrılığın akabinde kutlanan doğum gününden anladığım Alper’de tipik bir aslan erkeği. Kibirli budala ve korkak. Küstahça, şımarıkça ve süper bir tatlılıkla Ada’nın peşinden koşması, annesini uğurladıktan hemen sonra ayrılması, işindeki ustalığı, detaycılığı, mükemmeliyetçiliği, kibri…


Nasıl masal bir hikaye, nasıl gerçek bir final, nasıl zeki diyaloglar, seslerin tonu, ifadeler, mimikler… Nasılda anlatasım var… Gidesim, dinleyesim, içesim, okuyasım var...

“Karda donmak üzeresin uyumak tatlı geliyor oysa sen ölüyorsun.”


Read more...

Pazartesi, Kasım 03, 2008

gölgeli mavi



Kadının adı, Ada.
Filmin adı, Issız Adam.

Geçen hafta sırf normalde kimsenin yüzüne bakmayan o biletçi kızların “bir bilet lütfen” dedikten sonraki “sadece 1 mi?” bakışlarına muhatap olmamak için annemi de alıp gittiğim “üç maymun”dan önce fragmanını izledim. Ağır aşk filmi belli. Sırf bu yüzden izlemek istiyorum belki de, Çağan Irmak hayranlığı hikâye. (Çağan nasıl da güzel bir isim diğ mi?) Bu filme mümkün değil yalnız gidilmez. Onca sevgilinin arasında elinde kocaman pop cornla hatur hutur. Cık. İlla yalnız olunacaksa da pazartesi sabah 10 seansı falan olmalı. Boş salonda oh mis.

Aaa bi’dakka benim bu Cuma dişçi randevum yok mu? E, film de bu Cuma vizyona girmiyor mu? Evet ya, Cuma sabahı rahat rahat (ağlaya-zırlaya) filmi tek başıma izleyebilirim. Kahretsin çok zekiyim! Bu müthiş zekâmı normal hayatta da kullanabilsem keşke. Birileri beklemediğim bi’şeyler söylediğinde apışıp kalmasam. Aslında birileri bana duymayı beklediğim şeyleri duymayı beklemediğim zamanlarda söylemese keşke. Ya söylemesi beklenirken söylese ya da sonsuza kadar sussa.

Ben vazgeçmişken sislerin, buzlu camların arkasından el sallamasa bana tanıdık gölgeler. Her sınava girmeye karar verişimde mideme üşüşmese kelebekler. Ya da ben artık korkmasam gelenlerin gideceğinden. Safça, çocukça, basitçe güvensem.

Elini tutsam, sımsıkı. Yüreğim avucunda atsa.
“Cuma akşamına bilet bulamazsan 1 hafta konuşmam seninle” desem de 1 saat sonra Pazar akşamına aldığın biletler için sevinç çığlıkları atsam.
Alışveriş merkezindeki şekercide “burada hiç mavi şeker yok bana mavi şeker al” diye inatla tepinsem de kolumdan çeke çeke Kafkas’a götürünce bir tanecik kestane şekeri için ulu orta öpücüklere boğsam.
Kurabiyeleri sıcak sıcak yesek. Hamurunu yoğururken belime sarılsan, fırından çıkarırken yaktığım elimi öpsen. Kurabiye koksak.
Bağıra çağıra maç izlesek ya da Hamilton mu şampiyon oldu Glock mu yol verdi diye çekişsek kare kare tekrarları izlerken.
Sallanan sandalyede gömülmüş kitap okurken şarabım bitse. Doldurmaya kalkınca vazgeçsem, şarapta kitapta umurumda olmasa. Sen olsan. Odama dolsan. Kalbinin atışını göğsümde, sesini tenimde duysam…


Une Belle Histoire - Michel Fugain

Read more...

Pazar, Kasım 02, 2008

sulu mavi

Bir Afrika atasözü, “Yalnızca bir deli, suyun derinliğini iki ayağıyla anlamaya kalkar.” der.

Bu sözden aşağıdakilerden hangisi çıkartılamaz?

a) Deliler sudan korkmaz.
b) Suyun ne kadar derin olduğunu anlamak için yalnızca bir deli yeter.
c) Deliler iki ayaklı canlılardır.
d) Afrikalılar delileri sever.
e) Herhangi biri



2005 Mayıs ALES sorusu idi.

Read more...

seRsem saRı




Ne saçma sapan ilişkiler yaşıyoruz biz. Nasıl beceriyoruz bu kadar beceriksiz olmayı. Neden hep tampon bölgenin kum çuvalı biz oluyoruz? Kurşundan korkan saklanıyor arkamıza da, biz her kurşunu içimizde nasıl saklıyoruz günlerce, haftalarca, yıllarca? Neden hep savaş bitince unutulan oluyoruz?

Neden var olamıyoruz? “Kal”amıyoruz neden?

Yine saklandı arkamıza işte. O da kendi savaşının ortasında korkak bir asker…
Yine kurşunlar yağıyor üstümüze işte. Biz yine başkalarının savaşında sessiz bir kum torbası….

Bir kurşun saplandı içime yine. Çıkarmam gerek onu bu kez.
İçim paramparça olmadan çekip çıkarmam…


Bullet With Butterfly wings... by ~knoxious-x on deviantART

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP