Cumartesi, Mayıs 26, 2007

toz pembe

Yazıldığı günden beri, okunacaklar dosyasında bekliyordu bu yazı. Uzunluğundan ziyade dili, anlatımı, içerdiği kelimeler dolayısıyla daha sakin, salim bi’kafayla, görece sessiz bir ortamda, gerekirse Türkçe sözlükle açıp okumak üzere işaretlemiştim.
Öylesine diyerek çıktığımız bir yemekte, masadaki tüm hatunların gözlerini yaşartan bir evlilik teklifine şahit olmuş ve etkisini hala üzerimden atamamışken, hiç salim olmayan bir kafayla okudum bu gece. Şahit olduğum harikulade aşkın etkisinden mi, bünyede ki alkolün tesirinden mi bilemiyorum dudaklarıma süzülen tuzlu damlalarla gözümün önünden yüzük sevdam geçti :

Kıvır kıvır bukleli, yaramaz ama şirin her kız çocuğu gibi takıya tokaya, süse makyaja pek düşkün bir minik velettim ben de. Annemin, teyzelerimin her türlü aksesuarı benim için birer mücevherdi. Hele teyzemlerin odasında ki o sepet, hazine sandığımdı benim. Renk renk boncuklardan kolyeler, tahta, deri, gümüş her türlü malzemeden bilezikler küpeler ve kocaman taşlı yüzükler. En çok yüzükleri severdim hep. Boy boy taşlı yüzükler. Hatta bi’ara cam gibi tümü tek renk plastikten tek parça yüzükler vardı, kendimden geçerdim onlara bakarken. Bir de diğer tüm aksesuarları bi’şekilde kendime monte etmem mümkünken, yüzükler ne yapsam durmazdı. Bana hep, “onları büyüyünce takacaksın o zaman daha çok yakışacak ellerine” dediler. Ben de büyümeyi bekledim hevesle.


Büyürken önce yüzükle ilgisi olmayan parmaklarıma estetikten uzak yüzükler taktım. Dinlediğim müziği, ait olduğum grubu onlarla ifade ediyordum aklımca. Biraz daha büyüdükçe yüzükte estetik kaygılar artmaya başladı. Bir genç kız olarak hafif makyajıma, pembe eteğime uygun zarif yüzükler seçmem gerekiyordu. Tam bu yıllarda, birkaç yıl arayla evlendi teyzelerim, onları sevdiklerine nişanlayan yüzüklerin olduğu tepsiyi hep ben tuttum. Bu makas kesmiyor bahşişlerini ben aldım. Hepsi bir yana beni asıl etkileyen düğünde/nikahta şahit olduğum sahneydi; anneannem büyük bir özenle kesesinden çıkardığı yüzüğü teyzem(ler)e takarken hep aynı şeyi söylüyordu, “bu benim sana hatıram, torunuma hediyem, sen de ya ilk evlenen kızına, kızın olmazsa gelinine takacaksın nikahında.” Sonradan öğrendim ki, asıl emanet en büyük ve ilk evlenen kız olarak annemde. Annemin çeyiz sandığında (evet bizim evde hala sandık var) özenle sakladığı kırmızı kadife kesede bir yüzük var, benim mürüvvetimi bekleyen...

Birkaç yıl sonra 17 ağustos depreminin ardından, haberleri izlerken şöyle bir cümle duydum: “Tanınmayacak haldeki cesedi, eşi parmağındaki yüzükten tanıdı.” Hemen ertesi gün Kadıköy’den (galiba Akmar’dan) kocaman, kalın, dümdüz bir gümüş yüzük aldım kendime. Sağ el yüzük parmağıma taktım, akşam yemekte herkese gösterdim, bugün yüzük aldım kendime bundan sonra bunu hiç çıkarmayacağım.” Söyleyemiyorum çünkü kimseye 'enkazda kalırsam beni bundan tanırsınız dikkatli bakın' diye, zırt pırt gösteriyorum evdekilere: “pırıl pırıl di mi, gerçek gümüş baba çok para verdim, bu hafta açım yani”, “anne ya, çok kalın değil di mi, biraz ince mi olsaymış yoksa”...

O yüzükle aldım başımı bambaşka bir şehre yerleştim, orada herkes önce beni sözlü sanmış, 'bu yaşta olur mu yahu cık cık cık' diye arkamdan dedikodular yapılmış. Ben hiç çıkarmadım, duşta denizde gece gündüz hep taşıdım parmağımda. Sonra adamın biri çıktı 1-2 yıl alay etti ; “erkek yüzüğü gibi çıkarsana” diye, baktı alayla çıkartamıyor kaldırıp saklamaya çalıştı, kumsalda kaybettim aramadı “iyi olmuş” dedi ama buldum, hep taktım. Nihayetinde bir doğum günümde
aldı kocaman, kalın, gümüş yüzüğümü, kalpli, pırlanta taşlı bir yüzük verdi bana. Gayri resmi kayıtlara göre ilk mücevherim bu oldu.

Sonra gitti O da, önce çıkaramam sandım, çıkarsam da izi kalır sandım. Hepsi geçti, her şey bitti, bütün izler silindi. Ve ben yüzüksüzlüğe alıştım. Herhalde son 6-7 aydır yüzüksüzüm. Şimdi bir yüzüğün yokluğu değil, varlığı rahatsız ediyor sağ yüzük parmağımı. Aa sahi; arada benim için ömür boyu kıymetli olacak bir yüzük daha aldım. Benim yüzüklere olan karşı konulmaz isteğimi bilen annem ve onun yanındayken vitrinde görüp vurulduğum, gösterdiğimde Ha ha bunu sen mi takacaksın, hiç sanmamdiye alay eden babam bana mezuniyetimde kocaman taşlı bir yüzük armağan ettiler. Resmi kayıtlara göre ilk mücevherim. (Olursa bir gün eğer kızımın mezuniyet hediyesi olacak, bunu da kimse bilmez)

Bu geceden bu yazıdan sonra anlaşılan yarın ilk işim yeni bir yüzük almak kendime. Bu kez Taksim'den alsam diyorum. Daha doğrusu zaten karşıya geçeceğim, bir taşla 2 kuş vurmak niyetim. Bakalım tabi kısmet, bi'günde bulamam herhalde bu kez. Artık daha seçici olduk tabi, öyle kalın, dümdüz bi’yüzük kesmez. E sürekli kullanım söz konusu olacağından taşlı maşlı ağır bir model seçmekte nâ-mümkün. Ya bu arada ben niye Taksim'le falan uğraşıyorum ki, koca İstanbul’da yok mu bir gümüş piyasası? Nerede atıyor sahiden gümüş dünyasının kalbi, bak bugüne dek hiç merak etmemişim. Kapalıçarşı’da mı onların da hası acep? Yoksa hiç uğraşmasam şu kadarcık bi’şey mi alsam ben de kendime. Taksit falan da yapıyorlar nasılsa =))

Sanırım yeni bir yüzükten önce yazarın şu söyledikleri üzerine biraz daha kafa yormak lazım;

Yüzük mü parmağı sarmaktadır; yoksa parmak mı yüzükten geçmektedir. Ve daha önemlisini sorarlar: Yüzük parçaların tamamladığı biri mi yoksa yarımların da yok olduğu sıfırı mı temsil eylemektedir? Ve dahi yüzüğe dair tavrı olan erkekle kadından bir kimdir, sıfır kim?

Sahiden yüzük mü parmağı sarar; yoksa parmak mı yüzükten geçer. İçten gelen aşk mı yüzüğü var eder; yoksa yüzük mü canı dışa karşı hem koruyarak hem de besleyerek inşa eder.

Yüzük, sıfırlanarak var olmayı emreder.... Ve yüzüğün sıfırlayıcılığını en çok bilen, o sıfırlık ufkunu en çok yaşayanlar ise aşktan haberdar, bilgelikten nasiptar hanımefendiler…
(den biri olabilmek umuduyla)

0 akıllı çıkaramadı:

doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP