yine aynı, yine bezgin, yine (u)mutsuz, koyu laci
Cuma günü yaşadığım stresi hayatımın hiçbir günü yaşamadım ben. Şansım ki telefonum gün içinde hiç çalmadığı kadar çok çaldı. Şansım ki hep duymak istediğim sesler vardı turuncu kapağın ucunda. Onlar bile daha ilk 'alo'dan “sesin çok acaip/farklı/stresli” geliyor tespitleriyle başladılar konuşmaya. Bense servis koltuğuna kendimi atana kadar ne halde olduğumun farkında bile değildim. Dayak yemiş gibi hissettim kendimi. Ki hayatımda hiç dayak yemedim mesela. Kendimi sıkmaktan dişlerim birbirine kenetlenmişti ve çenem ve başım ağrıyordu. Bütü kaslarım kasılmıştı. Sonra köprüden geçerken usul usul ağladığımı fark ettim. Ne zaman başladığımı bilmiyordum. Elimin tersiyle yanaklarımı silerken yan otobüsteki çocuk bana gülümsedi. Hayatım koyu gri, gözyaşlarım simsiyahken, deniz ve gökyüzü masmaviydi. Ben hala İstanbul'daydım ve her şeye yeniden başlayabilirdim. Kendime küfrederken, ben de çocuğa gülümsedim.
Annem kapıda beni görünce “erkencisin” dedi, “bu kadar kaldığıma şükretsinler” diyerek koltuğa attım kendimi. Mutfaktan “çok aç mısın? Daha yeni koydum yemeği ocağı” diye diye oturma odasına geldi. “Cuma ya bugün, baban geç gelir sen de erken gelirim demedin diye geç yaptım yemeği…” özür diliyordu sanki yemek hazır olmadığı için. Sol ayağını koltuğun üstüne kıvırıp yanıma oturdu. “Hayrola çok mu yorul” cümlesini tamamlamadan sarılıp ağlamaya başladım. Ağladım. Ağladım. Ağladım. Annem konuştukça, “biz senin her zaman yanındayız. Madem böyle hissediyorsun bırak kızım. Kimseye bi’şey ispatlamak zoruna değilsin” dedikçe daha çok ağladım, daha da şiddetleniyordu hıçkırıklarım. İnsanın annesine sarılmış, anıra anıra ağlarken bile kontrolü bırakmaması ne kadar yorucu!
“Ben şimdi ağlıyorum ama ben ağladıkça annem daha çok üzülüyor, zaten ben niye çıkar çıkmaz eve geldim ki, böyle olacağı belliydi, içimdekileri döküp öyle dönmeliydim eve, hay aptal kız, bak nasıl üzüldü kadıncağız” diye düşünürken ağladığında içindekileri dökmüş olmuyorsun aslında. Daha çok biriktiriyorsun, daha ağır yüklerle, daha çok yoruluyorsun.
Sonra odama geçtim, eşofmanımı giyip birazda yastığa sarılıp ağladım. Sonra kardiş geldi. Önce elimi tuttu sımsıkı, “yanıma otur” dedim ona. Oturdu. Omzuna yaslanıp ağladım bir süre daha. “giden yıllarına ne bakıyorsun ki. Önüne bakacaksın kızım. Bu hayat senin. Sen nasıl olmasını istiyorsan öyle yapabilirsin. Düşünsene 26 yaşında olmak isteyen kaç milyar kadın vardır dünyada” dedi saçlarımı okşarken. Yaklaşık 3 saatin sonuna doğru artık ağlamaktan yorulmuştum. “Hadi şimdi güzel bir film aç kendine, sonra da uyursun, yarında işe falan gitmezsin” diyerek bir film seçti bana. “Yok” dedim, “çantamdan kitabımı ver, babam gelene kadar biraz okuyacağım.” Yine bir kitap dile gelip konuştu benimle. Bu sefer dedi ki: “Eğer bir yaran varsa, ki bence var, yarayı uyuşturmak başka, tedavi etmek başka”
Not defterimi açtım. Unutmuşum yazdıklarımı, şaşırdım okuyunca:
“Bir Pazar akşamıydı aşka düştüğümde. Her aşk gibi zamansızdı. Biliyordum, tanıyordum ve bekliyordum onu. Biraz ertelemiştim sadece. O ise adının, aşkın hakkını vererek aniden giriverdi hayatıma. Bir Pazar akşamıydı içinde kaybolduğumda. Önce yüzünü okşadım usulca, sonra şöyle bir gezdirdim parmaklarımı çevresinde. İki elimle tutup sağından ve solundan, kendimi gömdüm kokusuna. Derin derin çektim içime. Başımı döndürmüştü varlığı.
Bir Pazar akşamıydı aşka düştüğümde. Sanki saatlerdir konuşuyorduk oysa çıt bile yoktu gecenin sessizliğinde. Aşk, en güzel haliyle girmişti yatağıma. Gece ürkerek uyandığımda yanı başımdaydı hala, yüzünü okşadığımda hafifçe kıpırdandı. Devam ettim uykuma…”
Bu cümleleri yazdırana söyleyebilseydim keşke. En azından böyle bir mektubu olduğunu bilebilseydi. Bilmeliydi ya, kimdi bana bunları yazdıran? Ben bunları “gerçekten” hissettmiş miydim?
Defteri kapatıp, kalktım. Bir çorba içtim. Babam; “hasta mısın, solgunsun?” dedi, “yorgunum biraz” dedim. Yattım tekrar. Kitabımı da aldım. Dedim ki “lütfen sızana kadar konuş benimle, susma tek cümle de bile.” Konuştu kitabım benimle yine. “Ama bazen kimi meselelerin aşılması için hadise çıkması gerekir” dedi. Biliyorum, dedim usulca.
Bugün işe gitmedim. Yarın ALES var. Son bir kez üzerinden geçecektim güya. 13 saatlik uykudan dayak yemiş gibi yorgun uyandım. 2 güzel film izledim. Karnım acıkınca kalkıp ıspanaklı börek yaptım. Yedim. Yedirdim. Kardeşim beğendi, annem 'eksik' dedi. Her şeyi vardı ama 1 değil 2 yumurtası, 2 bardak sütü olsa yumuşacık olurdu. Çünkü yufkası çoktu… Hayatımın da her şeyi vardı ama eksikti işte. Yumuşacık bir huzurla dolmuyordu içim bir türlü. Neydi çok olan, neydi eklemem gereken?
Bir karar vermem gerekiyordu. Oturdum yazdım.
Yazarken babam geldi, yanağımı okşadı, çenemden tuttu, alnımdan öptü. Güldü.
Epeydir ağlamıyordum babama, ben de güldüm.
Fonda Cem Adrian;
çocuk bu kez ağlama...bu kez git.
çevir gökyüzüne başını...
bakma arkana!
diyordu.
Sadece kitaplar değil, şarkılar da benimle konuşuyordu.
Tek yapmam gereken bir hayal kurmaktı...

8 akıllı çıkaramadı:
Bizleri birleştiren, yolları kesiştiren acılarımız oluyor bu hayatta. Hepimizin acıları var. Köyünde davar güden Ahmet amcanın da, boğazın dibindeki yalısında purosunu içmekte olan Mehmet beyin de. Senin de, benim de... Bu asla değişmeyecek, acı olacak hep hayatımızda. Önemli olan bu acılara direnebilme gücümüz ve hayatımızdaki güzel şeyleri keşfedebilmemiz, farkedebilmemiz.
Blog okuyucusu olarak söz hakkım son sıralarda olsa da annenin ve kardeşinin söylediklerine ben de yüzde yüz katılıyorum.
Dilerim yarın sınavın iyi geçer, en azından sözelden full çekersin =)
Bir de aşağıya bişeyler ekleyip müsaadenle ben gideyim ;)
Akılla bir söyleşim oldu dün gece:
Dedim: Ey akıl, ey her bilginin anası!
Soracaklarım var, cevap verir misin?
Zordayım, bir yol gösterir misin?
Dedim: Şu yaşamdan bıktım, ne yapsam?
Dedi: Biraz daha yan ve dayan!
Dedim: Anlat bana, nedir şu yaşamak?
Dedi: Bir düş, bir görüntü ve kaybolmak.
Dedim: Ağaya, beye hizmet etmek nedir?
Dedi: Az zevke karşılık çok dert çekmektir.
Dedim: Şu zalimler yok mu, kim bunlar?
Dedi: Kurt, köpek, çakal makal da var.
Dedim: Biraz daha anlat, bunlar neyin nesi?
Dedi: Üç beş sevgisiz, üç beş kötü niyetli.
Dedim: Bu deli gönül ne zaman akıllanacak?
Dedi: Daha var, biraz kulağı burkulacak.
Dedim: Beğendin mi Hayyâm'ın sözlerini?
Dedi: Güzel lâf etmiş, sayıp dökmüş derdini.
23'üm en yoğunuydu..
24'üm zehir gibi..
25'im başıboş ve sonrasında sıfırdan yepyeni bir hayat..
ve 26'ım tam da dediğin gibi "koyu gri"..
ama şanslısın en sıkıntılı gününde, eve döndüğünde sarılıp, omzuna başını dayayıp ağlayabileceklerin var..
yalnız yaşasan nasıl dökebilirdin içinde birikmişleri..
şanslısın, istanbul'dasın, gidip kıyısına saatlerce boş boş izleyip zihnini de boşaltabileceğin bir deniz var..
son olarak iki tesadüf..
içinde "(u)mutsuz" geçen bir yazının altına yorum yapan iki kişi.. biri ümit, biri umut..
ve bir tesadüf de benden..
tam açmış cem adrian dinlerken bu yazını eklediğini gördüm ve okumayı bitirirken en sevdiğimi çıkardın karşıma, tam o esnada cem adrian "çocuk, sil yüzünden tüm yalanlarını bu şehrin.."
dedi ve ben bu yorumu yazmam gerektiğini hissettim..
kardeşinin dediği gibi, "Düşünsene 26 yaşında olmak isteyen kaç milyar kadın vardır dünyada" ..
başarılar sınavında..
yaşanan her damla acı.. Muhakkak katıyor bir şeyler insana.. Bırak canın yansın O acıdıkça güçlenirsin.. Ama bil.. değmez üzüntü gözyaşlarına... Umarım onlar yalnızca içini boşaltmak için aksın...
itiraf et seviyorsun hüzün kederi.. acı besler uyandırır boşverimş bünyeyi...
diyen... boşuna dememiş elbet.... kaç ordan biraz... bir hava al.... iki koş toprakta.... çünkü beşer için ağlamak var ya.... o çok lüzumsuz...
gitmek yenilmek degildir..
kazanmakta..
gitmek, gitmektir sadece.
hepsi bu..
daha acık renkleri icinde barındırmak isteyen bir hava var dısarıda..
uzerine yakısanı..
turuncuyu veya maviyi giyip dunyanın en gereksiz ve en kotu renginden kurtulmalısın bir an once..
beyazı olmadı acık sarıyı dene..
en onemlisi gulumse:)
Öptüümün yıldızları ters açı yapıyo yine galiba, ben de acayip depressifim bu günlerde. Sana Sezen' den
"Geçer geçer daha öncekiler gibi, bu da geçer neler neler geçmedi ki" yi yolluyorum. Sevgiler
uuhuu neredeyse 1 hafta olmuş yaz(maya)alı. yorumları dönüp dönüp okudum da yanıtlamak zor geldi nedense. bugüneymiş kısmet;
ümit; "acılara direnebilme gücümüz" demişsin ya, o gücü arttırabilecek bi'şeyler olsa keşke. ne biliyim süper mario gibi kafamızı bir tuğlaya çarpsak, orada bir çiçek açsa ve birden bire düşmanlara ateş edebilme gücü kazansak mesela. ne güzel olurdu...
blog okuyucularının söz söyleme hakkı vardır elbet (sınırları tartışılır tabi) ama blog yazarı neden yazar böyle içini dışını, her bi'şeyini, orası hala muammma.
umut; cem adrian bugünlerde pek çok kişinin kulağına tesadüfler fısıldıyor sanırım. ne hoş!
şanslısın diye söylediklerinle öyle bi'yerden yakalamışsın ki beni... ailem ve istanbul benim şansım mı, şanssızlığım mı, vermem gereken sınavlarım mı, kaderim mi nedir ne değildir ben bunca yıldır hala çözemedim. bundan sonraki yıllarda anlayabilirim inşaallah.
!redandark!; değse de değmese de akıyor yaşlar bişekilde. içinde biriktiyse eğer engelleyemiyorsun onları. umalım sıklıkla akabilsin ki bir daha böyle patlamalara sebep olmasın =)
joone; heey kadın! sen var ya BİTANESİN!
fakeangel; gitmek, gidebilmektir sanırım...
giderken unutabilmek; ne varsa vazgeçtiğin...
matias; hava, giderek açılan bir mavi sokakta. gökyüzü giderek berraklaşıyor yazla birlikte. gri'den kurtulmak öyle kolay olsa keşke, bulutların arkasından parlayacak, ışıl ışıl bir turuncu lazım önce.
hep; yıldızların da, burçların da taaa...gıdısından öpeyim ben =D
bu da geçer, ben de inanıyorum da
yine düşer (mi) deli gönlüm aşka acep?
Yorum Gönder