Pazartesi, Nisan 16, 2007

yeşil

Efenim üstünüze afiyet ben ve diğerleriM cümbür cemaat hasta olmuşuz. 1 haftadır yatak döşek yatmaktayız. Herkes ayrı hasta. Bendeniz geçtiğimiz pazartesi farenjit teşhidi ile ilaçlarımı aldım geldim. Bilen bilir bu farenjit denen nane, boğazınızda yüzlerce iğne varmış hissi veren bi’nane. Değil konuşmak ya da yemek yemek yutkunmak bile işkence. Bu sebepten ötürü sadece sıvılardan ve ilaçlardan oluşan bir yemek düzeni hazırlamışken, bir diğeriMin aylık tatlı krizi başladı. Yahu ben suyu zor içiyorum, bu tutturdu "şöyle bol şerbetli bi’tatlı olsada yesek" diye. Hadi bi’şekilde bir iki lokma yiyiyoruz bu sefer tutturuyor "dondurmalı profitrol isterim" diye. "E insaf yahu farenjitim diyorum, dondurma diyorsun, yemek yiyemiyorum diyorum, profitrol diyorsun, ayıp yahu!" diye kavgaya tutuşacak oluyorum, tatlı krizi akabinde gelişen alınganlık ve de asabiyet krizi başlıyor. Ota böceğe sinirleniyor, iğne deliğinden nem kapıyor. "aman ne halin varsa gör" diyeceğim sağ kulağımda bir ağrı, bir ağrı, bu kez de sesimi kontrol edemiyorum. Parasetamol türevi hiç bir ağrı kesici bu ağrıya kafi gelmeyince durumdan işkillenen annemin kolumdan çekiştire çekiştire götürdüğü KBB doktoru amca koyuyor teşhisi "orta kulak iltihabı olmuşsunuz". Bi'sen eksiktin canııımmm hoşgeldin...

Herbirimizin hastalığı için farklı bir bitki çayı, yağı, karışımı alarak dönüyoruz evimize. Tam "efenim üstünüze afiyet ben ve diğerlerim cümbür cemaat hasta olmuşuz, bi'kaç gün ortadan kaybolursam bilin ki bu sebeptendir" mealinde bir şeyler yazmaya niyetlenirken ne göreyim; ADSL kesik, hat yok! Nasıl olur, neden olur derken borçtan ötürü kapandığını öğreniyorum. YKB'ye toslayan KOÇ'un yeni çalışanları benim varlığını bile unuttuğum bir hesaba bağlamışlar meğer ADSLnin otomatik ödeme talimatını. Ve de yılbaşından bu yana tek bir ödeme dahi yapılmamış. (aklınızda olsun 3 aydan önce adsl hattını kesmiyorlar :D)

Yani bendeniz son bir haftadır hem hasta, hem iletişimsiz kalmış bulunuyorum. Önümüzde ki yeni hafta içinde tüm aksaklıklardan kurtulup, rutin hayatıma geri dönmek en büyük hedefim.


Bu arada ortadan kaybolduğum şu bir kaç günde "nerelerdesin yahu" deyip smslerini, içten sıcacık "merhaba" larını benden esirgemeyen
mektuplar'cıma ve turuncu'ya çok teşekkür ediyorum. İyi ki tanımışım sizi, eksik olmayın emi!
Ve yine bu arada, kızım sana söylüyorum damat bey sen anla, beni hasta döşeğimde bırakıp çarşamba akşamı maça, cuma akşamıda Gripin izlemeye giden "sevgili" arkadaşlarım, intikamım çok acı olacak, aklınızda bulunsun.

En kısa sürede sanal aleme dönecek muhabiriniz el-hasta, son gelişmeleri kırmızı burnuyla bildirdi efenim.

Sağlık ve afiyetle kalın,

Read more...

Salı, Nisan 10, 2007

moR

Herkes gibi yazdan kalma bir hafta sonunun tadını çıkardım ben de. Hatta öyle eğlenceli notlarım vardı ki yazmak üzere aldığım, kafamda neşeyle önce bunu sonra bunu mu yazsam yoksa önce şundan bahsedip sonra şuraya mı bağlasam diye planlar yapıyordum. Ta ki...

Yer: Bostancı’da bir lokantası
Başrolde: 4 yaşında ki kuzen Umay
Yardımcı kadın oyuncu: Umay’ın annesi teyze
Yardımcı erkek oyuncu: Umay’ın babası enişte
Bir adet figüran: eniştenin iş arkadaşı
Şamaroğlanı: Ben
Yemekler yenmiş, sohbet koyulaşmış, mevzuu nerden nasıl dolandıysa “aşk”a gelmiş. Bendeniz; her şeye rağmen, acıtsa da yaralasa da insanın içini çekip çıkarsa da her şeye rağmen, ayaklar yerden kesilmeli, olup biten ne varsa toz pembe gözüklerle bakılmalı, sonunda eşekten düşmüş karpuza dönmek pahasına her şeyden vazgeçip bulutlarda yaşanmalı, aşık olunmalı, mealinde ki tiradımı yeni bitirmiş, soluklanmak üzere kahveme uzanmışım.
Umay:
-Eeeııı... Karay verdim ben de aşık olucam.
(yahu bu çocuk havuzdaki balıklarla oynamıyor muydu ne vakit geldi dahil oldu konuşmaya)
Ben:
-ah çok güzel bir karaR vermişsin şekerim ama öyle sen istediğinde olmuyor ki aşk, bak ben de çok istiyorum ama yok yani.
Umay:
- sen istesen bile olamazsın, uğraşma hiç!
Ben:
-?!
Teyze: (gülmemek için dudaklarını sıka sıka)
- aa niye öyle diyorsun annecim, neden aşık olmazmış?
Umay:
-çünkü sadece süpey kahramanlay aşık olabiliy, o da süpey kahraman diiiiiiil.
Ben:
-?!!???!!??!!???!! (masadaki herkes çoktan kahkayı basmış tabi, sesini duyurmaya çalışarak)
-iyi de güzelim diyelim ki ben süpeR kahraman değilim, sen süpeR kahraman mısın, senin süper güçlerin var mı, sen nasıl aşık olacaksın?
Umay:
- vay tabi, ben süpey kahramanım!
Figuran kişisi gülmekten ağzını zar zor toplayarak:
-neymiş bakalım senin süper gücün?
Umay:
-zamanı durdurabiliyorum.
Anne baba, ayar üstüne ayar veren kızlarını gülmekten ziyade büyük bir gururla izlerken, baba:
-Göster şunlara kızım nasıl yapıyorsun?
(ani sessizlik, herkes umay’a bakıyor, o da şu eski trt dizisindeki evie gibi parmaklarını birleştiriyor –ki bu hikayeyi de ona ben anlatmıştım-)
bi’kaç saniye sonra dayanamayan ben:
- ee n’oldu şimdi?
- durdurdum sonra tekray başlattım!
(Esas kız, "bu konuşma bitmiştir" bakışıyla olay yerinden uzaklaşırken, masada ki herkese "lan, yoksa, cidden?!" bakışlarından ötürü, 2007 en iyi dumur oskarı layık görülmüştür)
Efenim ben şahsen bizzat kendim süper kahraman olamadığıma mı yanayım, aşk olayını 4 yaşında çözmüş hatun kadar olamadığıma mı yanayım, haftasonu neşe içerisinde topladığım enerjimin kuş olup uçtuğuna mı yanayım, varın sizin söyleyin.

Read more...

Cumartesi, Nisan 07, 2007

saRı

bir sahne var aklımda, oyuncusu sanki benim...

Uzun bir araba yolculuğu. Hiç ışık yok etrafta, sadece arabanın gösterge lambaları, açık yeşil. Uzun upuzun bir yol, dümdüz. “Dance of bad angels” çalıyor. Yanında uyuklayan sevgilisi. Ya da sevdiği. Sevdiği birisi. “gidiyoruz” deyince “nereye?” diye sormadan kalkıp peşine takılabileceği, telefonun öbür ucundan “bırak saçınla oynamayı da, neler oldu anlat bana” diyebilecek biri. Ya da yalnız, yek başına. Yol upuzun.
Sabah güneşin doğuşunu izlemek için kalkıyor, güneş doğarken yüzüyor nefes nefese. Evrende bir tek o sanki, koca denizde tek başınayken gün doğuyor üstüne.
İnce, tiril bir elbiseyle sokaklarda yürümeye başlıyor. Güneş hafifçe ısıtıyor, yakmadan. Saçları uçuşuyor sabah meltemiyle, hafif tuzlu. Batıda ay, doğuda güneş görünüyor. Göğün bir tarafı lacivert, akşamdan kalma, bir tarafı turuncu. Sıcak ekmek, taze poğaça kokusu geliyor burnuna dalga dalga, çizgi filmlerdeki gibi. Sokak kedileri yalanıyor balıkçıya. Yaşlı balıkçı ağır ağır indiriyor kasaları takasından. Acele nedir bilmiyor sanki. yavaş, dingin, huzurlu. Bir de sönmek üzere olan bir sigara ağzında. Genç sevgililer ya da sevgili olamayacak kadar saf çocuklar geçiyor bisikletle. Bu karede ki en hızlı şeyler o bisikletler...

Fanatik bir kış çocuğu olan ben yazı mı özledim yoksa? (“kış güzeli” dese biri bana, çok sevinirim, çok severim bana bunu diyeni. Güzel dediği için değil, kışı ne çok sevdiğimi bildiği, beni böyle sevdiği için.)
Yaz değil de galiba yapamadıklarıma duyduğum özlem bu. Özlediğim her şey bu karede sanki. Özlediğim tek şey bu karede. Neden kediler onu bilmiyorum. Ne severim ne de özlerim kedileri...

Read more...

Cuma, Nisan 06, 2007

gece mavisi

budur efenim!
günün, gecenin, yılın şarkısıdır!
yarın ilk iş cdsi alıncak, (bugüne kadar aklım nerede acaba ah mp3, ah youtube ah) hemen ilk fırsatta kadeh masaya vurularak bağıra bağıra canlı performansa eşlik edilecektir. tüm gruba helal olsundur; o nasıl vokaldir, o bas nasıl çarpar tokatlar adamı, o nasıl vurmaktır davula öyle...



GRİPİN/BÖYLE KAHPEDİR DÜNYA

söyle kaç yaşındasın
dertlerin başındasın
istisnasız her an
geçmişi özlüyorsan

bilmem kaç yaşındasın
gözleri yaşlardasın
istisnasız her an
yarını düşlüyorsan

yolculuk nereye
neler uğruna ölmeye
dört yalnızlıkla bir doğruyu götürmeye

hadi durma ağla,ağla
yaşlar kurur zamanla,ağla
böyle kahpedir dünya
son bulur kollarında

(burası Ü.K için)
söyle kaç yaşındasın (13)
herkes kadar yalnız mısın ?
ince ince titremen
soğuktan mı sanırsın ?


bilmem kaç yaşındasın
herşeyin farkındasın
acılar biriktirip
damla damla harcarsın

yolculuk nereye
kimler uğruna ölmeye
dört yalnızlıkla bir doğruyu götürmeye


hadi durma ağla,ağla
yaşlar kurur zamanla,ağla
böyle kahpedir dünya
son bulur kollarında


söz : birol namoğlu - haluk kurosman
müzik : murat başdoğan - birol namoğlu

Read more...

Perşembe, Nisan 05, 2007

kapkaRa

Hangi kadının siyasete girmesinden bahsediyoruz biz?
Hangi siyasetten bahsediyoruz? Hangi seçimden, hangi gündemden, hangi duyarlılıktan?!
Neler oluyor hayattaya bir göz atmanızı rica ediyorum sizden yine. Şu haber için. Aslında kimseyle paylaşmak istemiyordum. Sanki kimseye söylemezsem kimse bilmezse ben de hiç olmadığına inandıracaktım kendimi. Tek bir sitede görseydim, görmezden gelecektim görmezden gelmeye çalışacaktım, uydurmuşlar canım, abartıyorlardır, çocuk amca oğlundan olmuştur diye kendimi inandırmak için söylenip duracaktım.

Midem bulanıyor, 2 oldu kusmak için atıyorum kendimi banyoya, içim dışıma çıktı. Annem odaya girip şaşkınlıkla "sapsarı olmuşsun neyin var" diye yanıma yaklaşınca sol elimle alt+F4 ü bulacağım, sağ elimle sağ üst köşedeki kırmızı çarpıya ulaşacağım derken beyin fonksiyonlarımı da sekteye uğrattım. Ben bile dayanamıyorsam bir anne nasıl katlanabilir bu habere.

Özbaba! Özanne! Bekaret kontrolü! 13 yaşında bir çocuk! Cinsel ilişki! Bir cinayet! (sadece bir tane mi?) Annenin gözü önünde! Kendi kızına!

Amca oğluna kaçtı diye bekaret kontrolü yapmak isteyen bir baba, özbaba! Önce parmaklarını sokuyor, annenin gözü önünde! Anne: "yapma deyince tartıştık" diye ifade veriyor tutuksuz yargılanıyor! Parmaklarıyla anlayamıyor adam, cinsel ilişkiye giriyor! Bir kere de değil defalarca. 44 yaşında ki baba, 13 yaşındaki öz kızını... özkızıyla... özkızına... tecavüz ediyor! (bu mu doğru yüklem, tecavüz!) önce parmaklarını sokuyor! Anlayamıyor.

Yahu kanamamış işte, öldürseydin kızı oracıkta be adam! Bakire değil bu diye bıçaklasaydın 1648 yerinden o kızı! Nesini anlamadın bunun. Annesi yapma diye tartışmış kocasıyla. Yapma deyince tartışmışlar. Tartışmak! İnsan böyle bir anda katil olmazsa ne zaman olur. Bir daha eline böyle bir fırsat geçer mi katil olmak için? Bundan katil olmazsa bir anne, neden katil olur?! Parmaklarıyla anlamayınca başka yeriyle kontrol etmiş adam! Yine anlamamış, defalarca yapmış aynı şeyi. Öz kızına/ kızıyla/ kızını şey yapmış. Benim bildiğim Türkçe'de bu cümleye uygun bir yüklem yok! Bundan zevk almış! Kızı hamile bırakmış! Özkızını döllemiş! Döllerini kızına bırakmış! Ve o bebeği öldürmeseler, anne baba kendi nüfuslarına kaydedip gül gibi yaşamaya devam etseler, işin içine cinayet karışmasa, kimsenin bundan haberi olmayacak... Hiç kimse bilmeyecek.

Şimdi öğrendikte ne oldu! Üzüldük! 3 aylık bebeğe de tecavüz etmişti birileri değil mi? Yargılanma süreci devam ediyordur herhalde. 13 yaşında bir kız, babasının çocuğunu doğurdu, babası çocuğu öldürdü, şimdi sosyal hizmetlerde koruma altında. Kimden koruyor devlet o kızı. O kızın korunacak nesi var? Onur-şeref-namus-devlet ne demek sahi bunlar?

Read more...

bıyıklı kadınlaR


“Bıyıklı kadınlar”ı duydunuz mu? Böyle söyleyince/okuyunca sizinde aklınıza ilk gelen bakımsız hatta pis ve şişko bıyıklı kadınlar mı yoksa? Hani şu eteğinin altından ağdasız bacakları görünenler :) Kampanya basına tanıtlığından beri takip ediyorum ancak bu isimle medyada yer bulmasına şaşırdım açıkçası. Bence “bıyıklı olmak şart mı” “kravat takmak şart mı”, “erkek olmak şart mı” daha amaca uygun sloganlar. Gerçi reklam panolarında (billboard sözcüğünün başka bi'karşılığı var mı?) ilk görüldüğünde ne reklâmı olduğu anlaşılmıyor ya...


Beni düşündürende işte bu aslında. Bu kampanya hangi amaca hizmet ediyor? Ülkemizde ciddi bir demokrasi aslolarak temsil sorunu söz konusuyken kadınların/gençlerin/Kürtlerin/Ermenilerin mecliste sandalye sahibi olması-olmaması-az olması/çok olması neyi değiştiriyor ki? Askeri darbe mahsulü bir anayasayla idare edilmeye çalışılan bir ülkede, ülkemde, ülke barajlı d‘hondt sistemi (bilinen adıyla %10 barajı) uygulanıyorken kadınlara, gençlere, engellilere, azınlıklara, eşcinsellere ya da kedilere-güvercinlere kota uygulaması ile mecliste yer bulmaya çalışmak ne kadar rasyonel?! Hem “mal mı bunlar canım, kota koymaya kalkıyorsunuz!” Esasen bize hizmet sunmak, toplumsal yaşayışı düzenleyici kuralları hazırlamak ve yürütmek hususunda yetkimizi devrettiğimiz topluluğun baş-nazırının kullandığı uslup ise başlı başına bir değerlendirme konusu.

Ne diyordum? Mevcut temsil sorunu çözülmeden, bu tarz bir kampanyanın işlevsel, amaca yönelik bir kampanya olduğunu söylemem mümkün değil diyordum.

  • Evet iyi niyetli bir girişim, bi’yerlerden başlamak, birilerini harekete geçirmek lazım.
  • Evet 72 yıl önce parlamentomuz, kadın temsilinde % 4.6'lık oranla(1935 seçimleri 396 milletvekilinin18i kadın) dünya ikincisiydi. Şimdi 167 ülke arasında 163'üncü sırada.
  • Evet 72 yıllık cumhuriyet tarihinde millet meclisine toplam 8291 erkek vekile karşılık, 186 kadın vekil girdi.
    Evet daha pek çok istatistiki bilgi verilebilir. Ama bu veriler bile "bıyıklı kadınlar"ın işlevsel bir kampanya olmadığı gerçeğini değiştirmez.
Bir kere somut bir eylem planı yok. Yani daha birkaç gün önce düzenledikleri (ki yanılmıyorsam mart ortasında basına tanılmıştı kampanya, daha yeni güncellediler internet sitesini) internet sitelerinden ulaşabildiğim yegane somut öneri şu: Ka-Der, 2007 seçimlerinden önce yapılması gerekli yasal değişikliklere ilişkin bir de paket hazırladı. Bu pakette, Anayasa (md:8), Siyasi Partiler Yasası (md:6), ve Seçim Yasası (md: 1)’nda değişiklik öneriliyor. Tüm partilere en az yüzde 30 kadın kotası uygulama zorunluluğu” talep ediliyor.

Yani zorunlu kota. Parti içi demokrasinin genel başkana ve/veya il başkanlarına yakın(!) olmakla eş anlamlı olduğu bir görünmez siyasal partiler kanunu varken, kadınlara özel kota uygulaması.

Öte yandan yukarıda sözünü etmeye çalıştığım temsil sorunu bi’yana, kadınların sadece kadın oldukları için meclise girmelerini desteklediğimizde örneğin daha adil bir bütçe planlaması mı yapılacak ya da işsizlik azalacak mı hemen ilk yasama yılında, yoksa kadınları salt kadın oldukları için meclise gönderdiğimizde, ülkemiz kadının yarısından fazlasının kullandığı türbana/başörtüsüne yönelik tartışmalar çözüme mi kavuşacak?

Tam bu noktada pozitif ayrımcılığa dayanan siyasetin, sistem eşitsizliklerini örtbas etmek üzere geliştirilmiş bir mekanizma olup olmadığı tartışmalarını da hatırlatmakta fayda görüyorum.

Bir de henüz tasarı aşamasında olan kadınların bağımsız aday olarak meclise girmesi planı var ki, gülen surat ifadesi tam da buraya uygun düşüyor sanırım :D Bağımsız aday olarak seçilebilmek için gerekli finansal olanaklar ve sosyal çevrenin çapı (hemşehrilik ya da tarikat bağları yerine sosyal çevre dememin tek sebebi genellemelerden hazzetmiyor olmamdır) gibi somut gerçekleri bi’yana koyuyorum, mevcut oy verme alışkanlıklarını yıkmak ne derece mümkün sizce! Oy verdiği(miz) partinin vekil adaylarından bile bi’haber olan (biz) seçmen, kalkıp tek bir kişinin planını beğeniyor diye mi kullanacak oyunu?



Benim baktığım pencereden görünenler bunlar. Bu açıdan baktığımda "Bıyıklı Kadınlar" iyimser bir “reklam” olmaktan öteye gidemiyor. Reklam sözcüğünü özellikle tercih etme sebebi ise bu linkte yer alan iddialardır. İddia diyorum çünkü Ka-der’in resmi web sitesinde projelerin nasıl finanse edildiğine ilişkin bir açıklama göremedim. Öte yandan sadece google aramalarım sırasında karşıma çıkmış imzasız bir internet metninden ötürü hocam diyebileceğim (ki kendileri Ka-Der'in kurucu üyelerindendir) sayın Şirin Tekeli’yi, Meryem Koray’ı, Çiğdem Kağıtçıbaşı’nı zan altında bırakmayı kesinlikle istemem.

Konuyla ilgili olarak neler oluyor hayatta penceresine eklediğim Nuray Mert yazılarını şiddetle (ve tarih sırasıyla) , Perihan Mağden ve Meral Tamer yazılarınıda ivedilikle okumanız tarafımdan tavsiye olunur.

Read more...

Salı, Nisan 03, 2007

şeffaf

Yıllardır duyarım halbuki, “hanım” sözcüğü niye bu gece kulağımı tırmaladı bilmiyorum. Hatta öyle kanıksanmış bi’sözcük ki “hanım” benim için, bizim evde babam anneme sadece ismiyle hitap ediyorsa bi’sorun var demektir. Genelde sadece “hanım” der. Ne garip aslında annem için tam tersi geçerli, o babama ismiyle değil başka şekilde sesleniyorsa ters giden bi’şeyler olduğu anlaşılır.

Başlarken, "kulağımı tırmaladı" dedim ama buna denk düşen olumlu ifadeyi bulamadım. "Kulağımı okşadı" diye başlayan bir metin görsem, 'bu daha Türkçe bilmiyor' der kaparım herhalde sayfayı. Aslında tırmaladı demekte de bi’sakınca görmüyorum, bi’anda elimdeki işi bırakıp düşünmeye başladım. Ne demek bu “hanım”, nerden çıkmış? İlk aklıma gelen fikri gülerek çöpe yolladım, canım gibi, "hanım" da han kelimesinin 1.tekil şahsa zimmetlenmiş hali olamazdı herhalde. Bunu düşünürken zihnimde han kelimesinin tek karşılığı yolcuların konakladıkları eski usul otellerdi. Babam “hanım niye gülüyor bu deli yine kendi kendine” deyince ona sordum hemen “yahu” dedim “bu hanım ne demek?” gazetesini okuduğu gözlüklerini çıkardı ve açıkladı;

“Cengiz han tüm hanlarının bir arada olduğu bir toplantı sırasında, sağ yanında oturan eşini göstererek ; ben hanlar han-ı Cengiz Han’ım, hepinizin hanıyım. Bu da benim ''hân-ım''dır.” demiş. Bu arada babamında sol yanında oturan annemi göstermesi ve çocuklara masal anlatırken taklit edilen kötü adam sesiyle konuşması görülmeyi değerdi doğrusu :D (bi’de bu anekdot daha bi’kaç gün evvel gazetelerin birinde yer almış-mış, bu bahaneyle eve giren gazeteleri bile doğru dürüst okumadığım için bi’güzel iğnelendim.) Neyse efenim beylerin eşlerine söyledikleri "hanım" hitabı buradan geliyormuş. Ayrıca biz aile meclisi olarak bu hikayeden hareketle bir erkeğin tanımadığı bir kadına "ayşe hanım","fatma hanım" değilde, "hanımefendi" demesinin daha doğru olacağı sonucuna ulaştık. Hani merak edersiniz belki, biz ailecenek bu şekilde düşünüyoruz.

Benim gülerek çöpe attığım eksik bilgimin aksine, meğer gerçekten aidiyet göstergesiymiş “hanım” sözcüğü. Benim ''hân-ım'' demekmiş.
Bir de oldum olası söylemekten ve duymaktan büyük keyif aldığım “sevgilim” var tabi...
Ne güzel bir Türkçemiz var, her bir sözcüğü ayrı anlamlı. Buna rağmen darling'ten honey’den geçilmiyor ortalık. Yazık.

Read more...

Pazartesi, Nisan 02, 2007

boğaz mavisi

Evde bilgisayar başında geçen yağmurlu bir cumartesinin ardından, özlenen bir arkadaşla geçen sıcacık bir pazar... Bu şehrin her iki yakasında da ansızın çalabileceğim kapıların olduğunu bilmek, tüm dünyada ansızın gidebileceğim yerler olduğunu bilmekle eş anlamlı benim için.Nasıl demeyin, açıklayamam bunu.

Aynı ülkede aynı şehirde ama farklı kıtalarda yaşayan birilerini özlüyorum mütemadiyen. Ama hep biliyorum oralarda bi’yerlerde, bıraktığım yerde bulacağım insanların olduğunu. Vapurdan indiğimde gördüğüm gülen yüzden bi’kez daha anlıyorum bunu. Sıkı sımsıkı sarılıyoruz.
-“Seni özledim” diyorum gözlerinin içine bakarken. Bıraktığım gibi ışıl ışıl pırıl pırıl gözleri. Kocaman bi’kahkaha patlıyor;
-“Sevgilin zaten sevmiyor beni, böyle söylediğini duyarsa iyice gıcık olur bana. Ayrıca bunu da duymasın sakın; ben de seni çok özledim”


Ne çok olmuş görüşmeyeli, haberi bile yok.

-“O da sevdiği insanlarla görüşür bundan böyle, ben seni seviyorum ve seni özledim var mı bi’sakıncası”
-“Heyt be! işte benim arkadaşım, 10 dakika sonra arayınca sorar ama 'kiminlesin' diye”
-“Aramaz, arayamaz, aramayacak, dolayısıyla soramaz”

Işıl ışıl gözlerine gri bir perde iniyor sanki oysa ben gülüyorum hala.

-“Üzülmemekle en iyisini yapıyorsun, hiç bi’ilişki 800 km.ye karşı gelemezdi.”
-“Ya anneyle çocuğunun ilişkisi?”
-“Anne ile çocuğunun arasında ki bir ilişki türü değil, kutsal bir bağ, ama çocuklar annelerinden vazgeçebilir 800km sonra.”

Bunu seviyorum işte, O’nu da bu yüzden seviyorum. Bıraktığım yerde bulabildiğim için, diyolaglarımız “ee daha neler yaptın bakalım”la tıkanmadığı için, ilişkimizi sıraya koymak zorunda kalmadığım için, 'en son o beni yemeğe davet etmişti şimdi benim onu çağırmam lazım' ya da 'en son ben mesaj atmıştım şimdi onun araması lazım' dedirtmediği için.

Dünyada görülebilecek en güzel manzaralara karşı oturuyor, kahvaltı ediyor, kahve içiyor, sohbet ediyoruz. Akan suyu kocaman bir nehir sanan turistlere inat, iki kıtayı birleştiren köprünün hikayesini anlatıyoruz birbirimize, bilmediğimiz ne çok şey var yeryüzünde.

“Bi’gün piramitleride göreceğim” deyince “biliyorum” diyor “kart atacaksın oradan bana.”

Yıllar sonrasına verilmiş ne çok sözüm var, 10. evlilik yıldönümlerinde sürpriz yapacağım mesela çocukluk arkadaşıma, 40. yaşını kutlayan bir sms için sözüm var bir değerine, o bile unutmuştur ısmarladığı mesajı, 10 yıl sonra bir telefon konuşması yapacağım, Newyork’ta sosisli yiyecek, Soho’da jazz dinleyeceğim ve Mısır’dan atılacak bir kartım var... Ama sonunda yine bu iki yakası biraraya gelmeyen şehre döneceğim. Kızkulesinde bir kadah şarap içecek ve “iyi ki...” diyeceğim “iyi ki...”

Haydi bakalım,

işim çok yolum uzun, müsadenizle =)

Read more...

Perşembe, Mart 29, 2007

siyah

Bir yalana ne kadar sıkı sarılabilir insan?
İnsanın hayatında artık kendisinin bile doğrusunu hatırlamadığı bir dönemi olabilir mi?
Bir yalan ne kadar yer kaplayabilir hayatın içinde?
Nereye kadar sürdürülebilir o yalan?
Bir ömür bir yalan üzerine kurulabilir mi yoksa hiçbir hafıza bunu sağlayacak kadar güçlü olamaz mı?

Read more...

Çarşamba, Mart 28, 2007

şizofRen mavisi


oysa ki daha bir kaç saat önce kendi kendimi yiyordum yine. "ne gerek var şimdi anlattın onunla ilgili anılarını" , " 'ben biliyorum bu hikâyenin sonunu' demeseydin n'olurdu sanki merak edeceğini biliyordun, tutuverseydin dilini" diye kızım kızım kızıyordum kendime. çok değil 3-4 saat önce hem de. sonra bambaşka bir sebeple açtığım word belgesine dökülen kelimeler, bittiğinde ki büyük rahatlık, arınmışlık ve beğeni "bunu bir başkasından okusaydım çok kıskanırdım aferin bana" kahvesi.

tam o anda açık olduğunu bile unuttuğum msnden gelen uyarı:
“... şimdi oturum açtı”


-sabahın 3ünde. bu saatte ne işi var burada.
-Çin’de mi acaba?
-evet kesin Çin’de, kaç gündür normal bi'saatte açmıyor zaten, şimdi burada sabahın 3ünde...
-kişisel iletimi değiştirsem mi acaba?
-ne gerek var çocuk gibi.
-yok yok sileceğim
-iyi sil, başka bi'şey yazma o zaman
-günaydın! yazayım sadece
-yazma bi'şey dedik işte gitme burnunun dikine
-günaydın!

amaaaaaan neyse ne; bu saatte uyanık insan nerede vardır, sözlükte! hemmen açalım, sol frame'de bir entry eski sevgilinin durduk yere araması (ve o entry'nin ardından sabaha kadar olanlar :)) "tam da bu geceye uygun söyleyecek 2 kelam lafım var aslında, keşke ben de..." aman neyse bir sözlük yazarlığım kusur, o da kalıversin. Ben en iyisi yazayım biraz daha, biraz daha, biraz daha...derken annemin çalar saati. vay be insanların işe gitme vakti gelmiş, ben de yatayım bari. tıkır tıkır açılıp kapanan, sonra tekrar açılan tekrar kapanan banyo kapısı, mutfak kapısı, musluk sesi, ocağın çakmağı, yeniden musluk sesi, açılıp kapanan dolap kapağı, çekmece, çatal bıçak sesi, bir anda harıl harıl çalışmayan başlayan bilgisayar belleği, yanıp sönen modem ışığı, "allah allah bi'tek e-mule açık değil miydi niye coştu bu alet şimdi" merakı, ayak sesleri yatak odasına doğru, sonra yeniden mutfağa doğru,

, ........ ,

bu kez kapanan kapı hangi odanın bilmiyorum, içim geçmiş, "hadi iyi günler canım" annemin sesi, kapanan dış kapı. babam çıktı, annem namazını kılar şimdi, banyo kapısı sesi bekliyorum ama kapanan yatak odası kapısı, kılmış herhalde. ezanı da duymadım oysa. ısrarla yanıp sönen modem ışıkları, "bu eşek ne yüklüyor böyle yahu", gözüm karanlığa alışmış bile ekrana bakamıyorum önce, ışıklar yanılttı gözümü sanıyorum ama değil aşağıda yanan turuncu ışık, konuşma penceresi açmış, herhalde hala uyuyorum, bakalım ne yazmış, sakinim, kıpır kıpır hoplamıyor yüreğim eskisi gibi,

-günaydın. Sabahın bu saatinde ne yapıyorsun? uyku mu tutmadı?

yarım saatten fazla olmuş yazalı, cevap yazmasam benimle ilgili hiç bi'şeyi bilmemeli kararım gereği,
-saçmalama kızım, niye silmedin o zaman bunca zamandır listenden, üstelik msn iletisini değiştiren de ben değilim hatırlatırım,
-salak sendin tabi, kendi kendime düşünüyorum ben, sen benim iç sesimsin.
-belki de sen benim dış sesimsin hiç düşündün mü bunu
-?!

-günaydın, bi'şeyler yazıyordum kaptırmışım öyle...
“... ileti yazıyor”

-iyi ne güzel ben Shang hai dayım burada saat 11:05
- :) ne güzel
-ya

konuşuyoruz, biz konuşuyoruz! aylar sonra ilk kez iletişim kuruyoruz, o dandik kutlama smslerinden sonra ilk kez karşılıklı konuşuyoruz.
-farkında mısın sıra sende bi'şey söylemen lazım iletişim kurabilmek için
-vay be, artık biz de sıralı ilişkiler insanı olduk değil mi? bunu bi'ara yazabilirim bak, sıralı ilişkiler...
-cevap vermeyeceksin anlaşılan
-ne demeli?

(zaten çok severim sabah ezanını bu kez daha da anlamlı)

-burada sabah ezanı okunuyor şimdi

oh be sıra yine O'na geçti. bilir ne kadar sevdiğimi sabah ezanını.

(annem kalkıyor, tıkırtılarımı duymasa bari kapı da aralık kalmış, tıkırtıları duymasa ekrandan vuran aydınlığı fark edip açar kapıyı, en iyisi monitörü kapamak) (abdest almadığına göre almış önceden, namazını kılıp yatar herhalde yine, dün de yorgunum diyordu zaten) (yatıyor yeniden)

ekranı açıyorum. 2 dakika olmuş yazalı. demek arada geçen aşağı yukarı 4 rekatlık zamanda O'da bilememiş ne diyeceğini, düşünmüş.
-kızım çocuk iş yapıyor orada, seninle muhabbet etmeye gitmedi herhalde, işi vardır ondan yazamamıştır
-bak bu da ilginç değil mi sence? bende, O'da indirdik kalkanlarımızı bunca ay sonra bu gece O merhaba dedi, ben de pat diye cevap verdim.
-seni takip edemiyorum
-şımarık şey, iyi ki ingilizce çalışmaya başladın bu ara, diyorum ki O kilometrelerce uzakta olduğu için selam verdi bana, ben de sabahın körü olduğu için.
-şimdi de cevap ver istersen çocuk gidiyorum diyor.

-kendine iyi bak. ben şimdi odadan çıkıyorum. aşağıya şirket gelmiş.daha sonra kaldığımız yerden devam ederiz. -hoşçakal
“... çevrimdışı görünüyor. gönderdiğiniz iletiler bir oturum açtığında teslim edilecektir.”

-e daha soğuk olamazdın yani bi'tek hoşçakal mı denir, sen de deseydin ya 'kendine iyi bak oralarda' diye. eline mi yapışırdı.
-herhalde otelde kalıyor, odadan çıkıyorum dediğine göre, aşağıya şirket gelmiş ne demek, lobiye inecek olmalı. evet evet otelde kalıyor tabi ki. o iş yaptıkları miss bilmem neyle evlenmeye gitmedi herhalde. oteldedir.
-ya nerdeyse nerde, ne fark eder senin için
-etmez di mi? hem 'sonra devam ederiz bıraktığımız yerden' dedi. ne demek bu. kayda değer bi’şey konuşmadık ki oysa, bi’daha çevrimiçi olduğunda nerden devam edeceğiz, sabah ezanından mı?
-of bazen sahiden aptallaşıyorsun sen!
-sensin sen!



kimsin sen?

Read more...

Salı, Mart 27, 2007

masmavi

ne gerek var bu kadar kısıtlamaya acaba. son bi'kaç aydır O'nunla ilgili yazmamak konuşmamak düşünmemek için her şeyi yapıyorum. ayık ya da değil fark etmez, sarhoşken bile bilinçaltımı, alt beynimi kontrol etmeye çalışıyorum. ne gerek var halbuki, daha fazla bastırıyorum böyle yaparak. O'nu geriye ite ite daha büyük bir patlamaya zemin hazırlıyorum sadece, başka bir işe yaramıyor yaptıklarım.

şimdi nereden çıktı bu? geçen geceden. nicedir yazamadığım roman(ımsı) tıkır tıkır dökülünce klavyeden -ki normalde bilgisayarda yazmam- ve ilham kaynağımın, tetikleyenimin O olduğunu fark edince/kendime itiraf edince anladım ki, gizlemeye çalışmanın kimseye bir faydası yok. hele bana hiç yok. sonuçta O da, çocukluğum gibi, okul yıllarım gibi bir parçası hayatımın. en az diğer parçalar kadar mühim yer kaplıyor beynimde ve yüreğimde. bugün büyüdüm diyorsam, payı o kadar büyük ki... evet bitmemeliydi en azından bu şekilde bitmemeliydi ama gidişi bile hiç yaşamadığım bir deneyim oldu. bir ilki daha onunla yaşamış oldum. giderken bile bir başka yaşanmışlık (ne biçim bi'kelime bu ya) bıraktı bana. terk edilmek böyle oluyormuş demek, bunu da sayesinde öğrendim.

bu kadar basit işte. niye abartıyorum ki? yorgunluğumun ve O'nun canını acıtmak için duyduğum hırsın asıl sebeplerini de bildiğime göre, neden bu kadar fazla kontrol ediyorum kendimi. rahatla, düşüneceksen düşün, yazacaksan yaz, ağlayacaksan ağla, her şey nasılsa olacağına varıyor hayatta.

en basit hayat kanunu değil mi bu (yoksa bu da mı murphy'nin marifeti): iş ararken bulamazsın, bir işe “evet” dersin 99 tane teklif gelir, aylarca “ben yalnızım çok yalnızım” diye gezersin, tam birine "galiba bu o" dersin, aynı günlerde 3 tane daha adam çıkar "yoksa bu o mu?" dedirten, günlerce beklersin telefonun çalmasını, alo dediğin anda sesinin nasıl çıkacağının bile denemelerini yaparsın defalarca, telefonla yatar telefonla kalkarsın, ne zaman ki unutursun öyle bir telefon beklediğini, kalabalık bi'yerde neşe içinde arayan numaraya bile bakmadan açarsın telefonu, beklediğin sestir alo diyen...

tam da bu yüzden beklentileri minimumda tutmak lazım, her türlü ilişkide. beklentisiz ilişkilerin insanı olmak lazım. en azından beklemek ama o beklentiyi arzın merkezine yerleştirmemek lazım. geçen gece işte, beklediğim en son şey bile değildi bana "merhaba" demesi, öyle olsa kasadan gelen o harıl hurul sesleri duyduğum an, "kesin bana selam verdi" der açardım ekranı, ve eğer heyecanla böyle yapsaydım kesin bambaşka birinin selamıyla ya da alakasız bir virüs uyarısıyla karşılaşırdım....diyeceğim o ki, bu kadar kontrol delisi olmamak lazım, akışına bırakmak lazım unutmak için ve de inanmak lazım masal olmak için...

diğerleriM size söylüyorum, zeynebim sen anla...

Read more...

Pazartesi, Mart 26, 2007

yosunlu deniz mavisi

Çok küçüktüm "aşktan meşkten en iyi ben anlıyorum bre ahali, savulun" diyecek kadar küçüktüm daha ya da belki de o zaman gerçekten güçlü, kocaman bir kadındım. Bilemedim şimdi...
O zamanlarda 40'lı yaşlarındaki bakkalımız Erol ağabey söylemişti bu sözü, şimdi şimdi galiba haklıymış diye anlıyorum onu zaman zaman. Demişti ki : "senin sevdiğin bi'adamla değil, seni seven bir adamla mutlu olabilirsin ancak ömür boyu."
Küçücük çocuğa söylenmeyecek kadar iddialı bi'laf bence. Ama iyi ki söylemiş anlamasam da tam olarak ne dediğini, anlamaya çalışmış düşünmüşüm üzerine ki bunca yıl sonra bile oturup yazıyorum hakkında.
Mesele tam olarak Selvi Boylum Al Yazmalım sendromu, Asya'nın ikilemi aslında. son bölümünde(17.bölüm/23 mart) Hatırla Sevgili'de de böyle bi'burukluk yaşandı ya ordan geldi tüm bunlar aklıma. (göz atmak isteyenler için şurada var o kısmı )
Neden acaba?
Neden hep aynı beklenti?
Bi'çeşit beklenti mi bu?
Yoksa hatunların efendi adam yerine piç tercih etmesi mi duruma denk düşen açıklama. Böyle olsa Asya, Cemşit'i bırakıp İlyas gitmez miydi? peki ya Yasemin ne yapacak şimdi? tüm bunlar soru işaretiyken kafalarımızda (sizlerin değil canım, ben ve diğerleriMin) nasıl evlenebiliriz biz?
Bu bulutlar dağılmadan, nasıl birlikte olunur hastalıkta sağlıkta, iyi günde...
Sevgi, emektir evet kabul ama her şeye rağmen yüreğimizi hoplatan ne o zaman?
Bilemedim işte,
Sayıklamışım yine.
Ayıldım şimdi, dağılın sizde.
Posted by Picasa

Read more...

Çarşamba, Mart 21, 2007

laciveRt


"kendini doğrulayan kehanet" misali ben de kendi doğrularımdan bazılarını doğruluyorum bu günlerde.(bu nasıl cümle yahu,peah!) hep de(R)dim ya ; "bir insanın yapacak ne kadar çok işi varsa, o insan o kadar çok iş yapar " diye. ya da insanı bırak, kendim için diyorum bunu zaten. bugünlerde bu önermenin daha doğrusu bu önermenin aksinin doğruluğunu ispatlıyorum kendi kendime. her gün yapıyorum bunu. mesela mutlaka yapmam gereken oldukça elzem 2 iş var, hatta bir tanesinin o kadar çok ihmal ettim ki, muhtemelen hukuki problemler bile çıkacak. ama inat ve ısrarla yapmıyorum o işleri. yapmamam için geçerli tek bir sebebim yok! bir tane bile. ama yapmıyorum. sürekli erteliyorum. "nasıl olsa yarın var". "amaaan bugün araba yok". "pazartesi olsun da x'le giderim, yalnız gitmiyim şimdi".

bahane arayana bahaneden bol bi'şey yok nasıl olsa. ben de istediğimde bahanenin ve akabinde yalanın 1001 çeşidini üretebildiğim için hiç sorun yaşamıyorum bu konuda. işin kötüsü bilerek ve isteyerek kendimi kandırıyorum. "zaman öldürmek intihar etmektir" sözcüğünü okuduğum an kalkmalıydım mesela bilgisayar başından, ama hala karşısındayım işte.

neyse işte, öyle bi'şey...

yazmıyorum, çünkü yazmak istediklerimin çoğunu zaten kağıt-kalem vasıtasıyla emektar günlüklerle paylaşıyorum. sıra buraya geldiğinde ya anlatacaklarımı çok içsel oluyor ya da fazla yüzeysel buluyorum. yüzeysel buluyorum çünkü bugünlerde yazmak konusunda beni besleyen şeylerin çok da besleyici olduğu söylenemez. hatta aslında bugünlerde beslenmiyorum desem daha doğru olur herhalde. eve giren gazetenin bile sadece bir kaç haberini ve birkaç köşesini okuyorum, nerede kaldı internetten tüm karşıt görüşleri,aynı fikirleri vb. didik didik irdelemek. her ay kapımıza kadar gelen derginin resimlerine bakıyorum çoğu zaman, orada ki güzel kızlara, yakışıklı çocuklara bakıyorum gözlerinde hep aynı ifade var, hepsi aynı şeyi söylüyorlar onlara bakana "beni al" diyorlar, çığlık çığlığa. "evet diyorum alacağım seni mutlaka". bazen de nefretle kapatıyorum sayfalarını, "seni almak için köle olmayacağım" diyorum. sonra vazgeçiyorum herşeyden bir pc oyunu açıyorum ne dert kalıyor ne gam. ve en kötüsü okunacak onlarca kitabım varken raflarda, okumuyorum. gerçi onlar artık okunacak kitaplar kategorisinden çıktılar, yarım bırakılan kitaplar, sıkılıp atılan kitaplar vb. kategorilere dahil oldular çoktan.

sözün özü beslenme = zayıf,
delilik alametleri = silik,
heves = bir geliyor-bir gidiyor,
sonuç= ayda bir yazı.

aa az kalsını unutuyordum. aylağız dediysek dibine de vurmadık yani (bakın mesela burda da kendimi kandırıyorum çünkü bahsedeceğim olay günde 3-5 dakikamı ya alıyor ya almıyor, o sırada da zaten bilincim yarı kapalı oluyor) bugünlerde nihayet düzenli olarak rüyalarımı yazmaya başladım! kim ne derse desin benim için oldukça önemliydi bunu yapmak. uzun yıllardır bölük pörçük hep yazıyordum ama şu yazıyı okuduktan sonra önemini bir kez daha kavradım. Ve artık düzenli olarak rüyalarımı yazıyorum, hemen her gün. bazen gerçekten hatırlayamıyorum bazen de gerçekten sadece alt beynim çalışırken yazıyorum ve sabah baktığımda ne yazı yazmış olduğumu ne de yazdıklarımı hiç mi hiç hatırlamıyor oluyorum. ama şimdiden ilginç şeyler oluşmaya başladı. bakalım neler çıkacak. bekleyip göreceğiz hep birlikte (siz değil canım ben ve diğerleriM)

haydi selametle,

Read more...

Perşembe, Şubat 08, 2007

mavi


Midemde aşk halinden kalma bir ağrı. yok yok kelebekler uçuşmuyor, o ilk görüşte olur ya hani, belli belirsiz bi'şey hissedersin gözgöze geldiğinde onun gibi. ya da bilmiyorum sadece karnım ağrıyor aslında ben de artık aşık olmak istediğim için bunu aşka yoruyorum. yormak istiyorum. bilmiyorum; bir samimi gülüşten, bir zekice mesajdan bu kadar etkilenmiş olabilir miyim? zekice, evet gayet zekiceydi mesajı. Üstelik zekice bir espriyle süslüydü. gece gece kahkaha attırdı bana.
muhtemelen; "biz aslında tam olarak neden bahsediyoruz" oyunu oynayabileceğim biri (bkz: ahmet altan-aldatmak) iki ucu açık, nereye çeksen oraya giden laflar edebilme potansiyeline sahip bir zeka pırıltısı gördüm. ya da tek bir mesaja fazlaca anlam yüklemekteyim. bilmiyorum

sahi zekaya bu kadar takmışken; ben neden IQ testi yapmıyorum potansiyel aşık adayların(m)a =) önce askerlik durumunu öğrenirim, sonra bi'de IQ testi yaptım mı tamamdır. ama bi'alt sınır belirlemek lazım.
hımmm... şimdi 180 desem "ulan sen kendine deli, bana 180 IQ lazım diyorsun" derse ne derim. ne diyeceğim, sırıtarak "next!" diye bağırırım.

"next! next! next!"

Read more...

Çarşamba, Ocak 31, 2007

deli deli, kulaklaRı küpeli

YOLCULUK
Uzun bir aradan sonra yeni bir yolculuk yapacağım "soğuk ve şehirlerarası otobüslerde". 4-5 ay önce sabahın köründe sıcak yatağımı bırakıp teptiğim Babaeski-İstanbul yollarını saymazsam uzun zaman oldu yolculuk yapmayalı.

Malum pazar günü idari hakimlik sınavı var. Dolayısıyla bu kez yolculuğum başkent'e. Ne büyük hayallerle hatta hayalden öte planlarla başladım çalışmaya bu sınav için. Bütün bir yaz tüm haftasonu mesailerimi ders başında yaptım. Kitaplar, sorular, satıraraları, detaylarla boğuştum durdum. şimdi zihnimde müthiş bir kaygı, yüreğimde kocaman bir boşlukla çıkacağım yola.

Benim için önemli bir dönüm tarihi aslında 15 ekim. Bugünlerdeyse başarılı olup-olmamak hiç bişey ifade etmiyor. Yaptığım tüm hazırlıklar tek bir kelimeyle uçtuuuu gittiiiii. İçimde yanan sadece bir küçük mummuş meğer, söndü ufacık bir esintiyle. Yılllardır tuğla tuğla örüyorum sandığım burçlar, kaleler kumdan meğermiş....

Oysa planlarım vardı benim, beklentilerim olmadı hiçbir zaman zaten. sadece KENDİ hayatımı kurmak için planlar yapıyordum ben, rotamı çizmeye çalışıyordum. şimdi pusulasız bir gemi gibiyim okyanusun ortasında. karaya çıkmak ne değiştirecek bilmiyorum. okyanusun ortasında sürüklensem kime, ne fayda....

Kocaman bir boşluk içimde.
Boşa çekilen küreklerin ağrısı mı göğsümde ki, yıkılan kumdan kalelerin hayal kırıklığı mı?
Zihnimde çarpışan soru işaretleri mi engel gözyaşlarıma, anılar arasından seçtiğim kahkalar mı?

Oysa ben de "YORULDUM", ama en azından inancımı kaybetmedim. 'zor günler hep var hayatımızda, bugünlerde onlardan' diye inanıyorDum hep. Şimdi biliyorum ki kahramanlar sadece çizgi romanlarda. Ve ben değirmenlere yenildim, hayatımda ilk kez !

Yolumu kaybedecek değilim, yeni bir deneyim yaşıyorum hepsi bu ( ne demişti felsefe öğretmenim Hande hanım lisede "deneyim bize atılan kazıkların bileşkesidir" ) kızmak istiyorum aslında ve hatta kontrolümü kaybedip saldırmak istiyorum şuursuzca... ama önce canımı yakanı bulmalıyım.

10 ekim 2006.


Tam olarak ne zamana denk geliyor benim deliliğim bilmiyorum, raporum yok henüz. ama çoktan delirmişim bu satırları yazarken belli. Deliliğime gelene kadar geçirdiğim 3 aşamaydı eskilerden seçtiklerim. daha yayınlamak istediğim çok şey var ama şimdilik bu kadar yeter. Bundan sonrası : "biR delinin güncesi"

Read more...

Çarşamba, Ocak 24, 2007

oynatmaya az kal(mış)dı

MUCİZE!
Yazmayalı o kadar uzun zaman oldu ki ve o kadar sıkkınım ki... 'Ne yapsam, ne tutsam nereye gitsem sen yoksun!'

Yazamıyorum bile, bu kadar vahim olan nedir ya?!
Neden bu hayat!? Neden Muğla?! Neden ben?! 3yıldır burdayım, 3 yıldır aynı soruyorum kendime, hani cevap nerede? Ne 3 yılı yahu 20 yıldır bırak cevabı bulmayı ipucu bile yakalayamadım. Sıkıldım bu sınavdan Allah'ım! Yetmedi mi sınandığım daha? Bir ömür ben buna nasıl katlanacağım? Katlanacak mıyım?

Hep sorular var, her yerde her zaman sorular....
Bir mucize istiyorum ben artık, mucizelere inanmak istiyorum. aşk mı aradığım? O olunca olacak mı? Her şey yoluna girecek mi bir anda? Ben bunu 20 yıldır başaramıyorum adamın biri, bir günde nasıl başaracak? Bir mucize istiyorum ben, sadece bir tek mucize!

Bu gece yıldız yağmurunu izlesem büyü bozulur mu, biter mi felaketler, çıkar mı hayatımdan? Her bir yıldıza bir dilek tutsam, tek dilek tutsam! Yıldızlar bilirler mi insanların dileklerini? Benimkini duyacaklar mı? Bugüne dek 1 kez dilek tuttum yıldızlara, duymadılar. Bu kez nasıl inanayım onlara. Ben bir mucize istiyorum, mucizelere inanmak istiyorum!

Bıkmadan yaşamdan hayır! Bıkmakta istemiyorum. Ama sıkıldım bomboş geçen günlerden. gençliğim boşa geçiyor. Anılarım yok. Ben bunun için çabalıyorum, merdivenden çıkarken arkasından koşuyorum. Sadece anım olsun diye.

Bunu mu hak ediyorum ben! Buysa layığım, kurtuluşu yok mudur? Ne yaptım bunu hak edecek? Ağlayamıyorum bile gecelerdir, uyuyamıyorum da... Ne yağmur yağıyor gözyaşlarımın akıtamadıklarımın yerine, ne de güneş doğuyor karanlık gecelere. Gri-bulutlu günler hep hayatım. Ona inat şemsiyem kırmızı!

Kurtulmalıyım kelepçelerimden! İşim olsun diye ders çalışmakla olmuyor, kurtulmalıyım! Bir mucize bekliyorum, bir mucize istiyorum sadece. Gerçek bir mucize. Gözyaşlarımı akıtacak, güneşi doğuracak tek bir mucize.

Yazmakla beklemekle olmuyor biliyorum. Ama yapabileceğim bi'şey yok ki!
Güçlü olacaktım hani, tek başıma ayaklarımın üstünde duracaktım. Daha çok kelepçelendim. Başka hayatların alt kümesi oldum sanki. Ben yokum, kendi hayatım yok. Bir başka hayatın bir parçası sadece.

Sıkıldım, çok sıkıldım hem de! Bunları hak etmiyorum biliyorum ama peşimi bırakmıyor hatalar-yalnızl(ık)ar! "Kaçmayacağım güçlü olacağım, ayaklarımın üstünde tek başıma duracağım" demekle olmadı işte! Olmuyor! Ne yapmak gerek? Hala nerede hata yapıyorum. Bu kadar aciz olmamalıyım. Ama bir mucize istiyorum, sadece bir tek mucize. mucizelere inanmak istiyorum.

Yoldan geçerken bir baloncu görmek, elma şekerini ısırarak yemek istiyorum. başka şehirler, başka insanlar görmek istiyorum. Gülümseyen yüzler, sabahları "günaydın" diyen pırıldayan gözler görmek istiyorum. Meşgul olmak istiyorum.

Bir mucize... mucizelere inanmak istiyorum!


Çok özel bir metin bu aslında. 2002 Kasımında yazmışım, çizgisiz bir beyaz kağıda. yavaş yavaş bozulmuş dengelerim çok belli. Ama şimdi uzaktan baktığımda bu resme, görüyorum ki, bir değil birden fazla mucize gerçekleşmiş ardı ardına. Kendi başıma durmuşum ayaklarımın üstünde, kimler gelmiş kimler üzmüş zerre kımıldamamışım. Ve ben not defterleri arasında bulana kadar bu yazdıklarımı, farkında bile değildim mucizelerin gerçek olabildiğinin! Şimdi çok daha fazla inanıyorum şimdinin ve dileklerin ve duaların gücüne.

Read more...

Pazar, Ocak 21, 2007

deliRmeden önce


Kimisi için sadece bulutların uçuştuğu mavi boşluk, kimisi için nefes almamızı sağlayan atmosfer tabaka, kimisi içinse yıldızları güneşiyle, ayı ve pamuk gibi bulutlarıyla boş ama hoş bir dünya, sanırım benim için öyle...
Gökyüzüne baktığımızda gördüklerimiz sadece bembeyaz bulutlar, uçan kuşlar ve akşamdan akşama ortaya çıkan yıldızlarla ay mı? Aslında evet (yani daha farklı ne olabilir ki) ama ya hepimizin onlara yükledikleri anlamlar?

Yıldızlara bakıp dilek tutmayan, kuşları izleyip onların ne kadar özgür ve mutlu olduğunu düşünmeyen, rüzgarla hızla hareket eden bulutları çeşitli nesnelere benzetneyen var mıdır? Varsa ne çok şey kaybettiğinin farkında mıdır? Bunların ne kadar keyifli olduğunu anlatmak çok zor aslında, çünkü gökyüzünün insana hissettirdiği duygular o kadar farklı ki... Yani çok sevdiğiniz bir insanın gökyüzünde bir yıldız olduğunu düşünmekle aynı yıldızlara bakıp ipe sapa gelmez dilekler tutmak arasında öyle çok fark var ki. Sonuçta ikiside insanı rahatlıyor, önemli olan da bu belki de.

Ya da bulutlar! Rüzgarlı havada bir yere yetişmeleri gerekmiş gibi hızla ilerleyen, güneşli ve pırıl pırıl bir günde mavi gökyüzünde küçük tavşanlara veya kocaman bir kamyona benzeyen bulutlar. Onlar da insana ne çok şeyler anlatırlar. küçükken hep onların üzerine çıkıp hoplayıp zıplamak, onların içinde yuvarlanmak isterdim. Büyüdüğüm ne kadar söylenebilir bilmiyorum ama ben hala bunları yapmak istiyorum. ve hala kuşların özgürlüklerini ve mutluluklarını kıskanıyorum. Onlar gibi kimseye hesap vermeden sorunsuzca ve sorumsuzca uçabilmek...

Uçup giden kuşların ardından bir yağmur sonrası çıkan gökkuşağı. sıcak bir ilkbahar gününde sırayla dizilmiş kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi ve mor. aynı sıra karlı bir kış günü, güneş batarken tam karşınızda.
Bunları görebilmek ne kadar zorsa anlatabilmekte o kadar zor. Herşeye rağmen hepsi tam üstümüzde gözlerinizi biraz çevirmeniz yeterli görebilmek için. Umutlar kırgınlıklar, dilekler, küçük tavşanlar uçan kuşlar, her gece farklı bir yüzünü gösteren ay, gözkırpan yıldızlar, hepsi oralarda bir yerlerde işte...
Son söz bir defter kapağından "çalışmaktan yorulduğunda kaldır başını bak ufka, bir umut elbet bulacaksın."
Bir umut her zaman var oralarda, yorgunluğunuz çalışmaktan olmasa bile...

Demişim 1999-2000 eğitim öğretim yılında, bir edebiyat dersinde. daha delirmeden çook önce.

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP