Bu bir günce. Yani bildiğin günnük işte. Günce deyince daha havalı oluyor hepsi o. Ama “biR delinin güncesi.” Peki kim bu deli? Hem deli diye kime denir ki sahi? Sürekli aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar almayı bekleyene mi, kendi kendine konuşana mı yoksa çok çılgın olana mı? Ben hiçbiri değilim, hepbiriyim. "Kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek; delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek" demiş Elif Şafak. Kendimi keşfetmeye çalışıyorum herhalde. Belki de Murakami gibi "olayları sözcüklere dökmedikçe anlayamayan o yeteneksiz insan türündenim."
Çok zekiyim ama yeterince akıllı değilim. Çok iyi yalan söylerim. Aptal insana tahammül edemem. Yalanlarıma kanıyorsa aptaldır. Siler geçerim. Yazamadıklarımı yaşar, yaşayamadıklarımı yazarım. Mutluysam yazmam, niye bırakıp yazayım, tadını çıkarırım.
Özlerim, umut ederim, beklerim, vazgeçerim. Beklentilerimden vazgeçmeyi, özlediklerime kavuşmayı umarım en çok. Çok soru sorarım. Yanlış soruları, yanlış adamlara, yanlış zamanlarda sorup, doğru cevaplar beklerim. Alamam tabi. Daha çok sorarım. Sormazsam kancasına takılır kalır, devrik noktalar koyarım. Devrilir yine kalkarım. Ama hacıyatmaz değilim devrildikçe kanarım.
Limonatayı tutturamasam da keki güzel yaparım. Pilavda da iddialıyım ayrıca. Severim sofralar hazırlamayı sevdiklerime. Ama en çok rakı-balığı severim. Sohbetiyle, deniziyle, fırında tahin helvasıyla. Mangal yakamayan, güzel karpuz seçemeyen adama adam demem… Kahve + tiramisuya hayır dediğim görülmemiştir. Kebap, şalgam, künefe söz konuysa bütün toplantıları iptal ederim. Toplantı masasındaki kurabiyelerin pelit olması bu durumu zerre etkileyemez. Tüm bunları aynı gün içinde yemişliğim de yoktur çok şükür. Yemekteki zeytinyağı mı mısır yağı mı pek ayıramasam da ağzımın tadını bilirim.
İlkokulda ki okuma bayramında herkes mühendis, hemşire olurken ben ev hanımı olmuştum. Sarı bir mutfak önlüğüyle sahneye çıkıp çok kafiyeli bir ev işleri dörtlüğü okuduktan sonra “biraz da erkekler yapsa dünya mı patlar” dediğimde en çok alkışı ben almıştım. Bugün evimin hanımı da değilim, sahnenin yıldızı da. İkisi olmayı da istemedim zaten. Olduğum her şeyin en iyisi olmaya istedim sadece. Tipik kova’yım yani. Biraz ağlak balık etkileri var haritamda, gıcığım onlara da. Bi’de çift sayılara gıcığım. Tek olanları severim ben; 19 candır, 9 şans. 21. yaşım hayatımın en güzel yaşıydı. 25 onun kadar güzel olmasa da “25 bitmeden yapılacaklar” listemdeki hemen her şeyi yaşattı bana. Tek bir şey kaldı listeden. O da olana kadar 25 yaşında kalacağım. 2009 itibariyle ikinci 25imi yaşıyorum.Yaşamaya İstanbul’dan katılıyor, tüm yaşamacı arkadaşlara baş ağrıları diliyorum. Bu cümleyi de met-üstten aşırdığımı her fırsatta söylerim.
Eskiden yani twitter falan yokken bu saatlerde oturup yazardım. Şimdi yazmadan önce 5 dakika twitter'a bakayım dedim. Şu çıktı karşıma. Ayıp, insaf. Hiç yazılır mı böyle şeyler? Tam "geçiyor galiba" derken, akla düşürülür mü hiç?
Dibine not: bir adama bunları yazdıran ya da "yeniden şarkılar söyleten" kadın olmak. Olamamak? Olmamak? İşte bütün mesele... Dön dolaş aynı mesele.....
Read more...
Aklımda derli toplu bi'sürü bi'şeyler vardı yazmak için. Hatta bunca zaman sonra bir hikayeMsi çıkacaktı sanki. Sonra bi'yerlerden bi'şekilde bu şarkı çıktı. Kaç oldu üstüste dinliyorum saymadım. Yeni bir şarkı değil, tee geçen yıl bu zamanlardan. Millet yemiş yutmuş, youtube'da 218 milyon kez izlenmiş, onyüzbin milyon coverı yapılmış, sözlükte 200 entry yazılmış, facebook'larda paylaşılmaktan eskimiş, hatta overrated olmuş falan.
Ben ilk kez dinledim ve birazdan yatıp uyumazsam sonsuza kadar (dur tamam abartmayalım) annem uyanana kadar oturup, klibi izleyeceğim ve bağıra bağıra söylüyormuş gibi ağzımı oynatacağım sanırım:
but you didn't have to cut me off make out like it never happened and that we were nothing
Bir ayrılık şarkısı nasıl bu kadar güzel olur yahu? nasıl bu kadar neşeli olur?
İnsanı, içini oymadan, kanatmadan, inceden sızlatır ve çığlık çığlığa söyletir?
but i don't wanna live that way reading into every word you say you said that you could let it go and i wouldn't carch you hung up on somebody that you used to knooooooowwwwwwwww
Allah yazandan, çizenden, düzenleyenden, klip çekip dünyaya yayandan razı olsun yahu. Artık Someone Like You'yu, O'nun evlendiğini öğrendiğim zamanda, son bir kez dinlemek üzere rafa kaldırabilirim.
but you treat me like a stranger and that feels so rough!
dibine not: "daha dün annemizin" diye neşelenmeye çalışsam da, birazdan kafamı yastığa koyduğumda "you're just somebody that i used to know" değil "you're the one that i'll always love" diyeceğimi biliyorum.
Olsun "that was love and it's an ache i still remember" diyebilmek de bir başarı şu an için.
-Oldu canım aferim, büyük yol kat ettin gerçekten. Artık yatsak diyorum.
-Haklısın yatalım hadi. somebooooooodyy, somebodddyy
-Hayret uzatmadı.
-told my self that you were right for me. "doğru yerdesin" demişti bana :'(
-Şşşş sakin! Geçti onlar. Bitti. Şimdi o bilgisayarı yavaşça kapat ve yere bırak. Annen sabah 7.30da uyanmış olacak. Ve senin "5 dk daha anne yaaa" şımarıklığın olmayacak.
-Yine haklısın. Yatalım bari. Someboooodyyyy... Someboddyy somebooddyyy, that i'll always love.
-Bak gene,
-Tamam sakinim. Somebooddyyyy, someboddyyy that i used to love.
-O öyle değildi ama neyse, kalk hadi kalk.
Annem doğum gününden bu yana, gözle görülür bir iyileşme gösteriyor. Ve ben paranoyak olduğum için konduramıyordum bu iyileşmeyi. Yeni başladığımız melatonin'in etkisiyle uykuları düzene girdiği/derinleştiği için, kendini daha iyi hissettiğini düşünüyordum. Ya da ameliyatın hemen sonrasındaki -yalancı- iyileşme gibi bir hayal kırıklığına uğramamak için böyle düşünüyordum, bilmiyorum. Oysa uzun zamandır hiç kullanmadığı sağ elini, göğüs hizasına kadar kaldırması, sağ adımını atarken dizini kırıp yukarıya çekmesi göz ardı edilebilecek gelişmeler değil. En son bugün, çift görme problemi konusunda biraz daha rahat etmesini sağlamak için diktiğimiz tek gözünü kapatan lastikli göz bandını da takmak istemeyince ikna oldum artık. Annem bu kez gerçek bir iyileşme gösteriyor. Bacağındaki derin ven trembozu iyiye gidiyor. Clexane 0.6'lık iğneleri bir 10 gün daha yaptıktan sonra kontrol doppleri çekilecek. O doppler'de temiz çıkarsa artık gerçek bir fizik tedavi için izin çıkmış olacak. Şimdi benim işim İstanbul'daki en iyi fizik tedavi hastanesi'ni ve/veya doktorunu tespit etmek. Bir de konuşma terapisi süreci ile ilgilenmem lazım. İnternette bile bu konuyla ilgili tatmin edici bir bilgi yok, bu işle ilgilenen uzmanlara nasıl ulaşacağım tam bir muamma kafamda.
Oysa Amerika'daki GBM hastaları için konuşma terapisi standart tedavi protokolünün içinde. Zaten orada kokteyl tarzı kemoterapi'de deneysel tedavilerin haricinde de kullanılmaya başlanmış. O deneysel tedaviler ise başlı başına efsane. Yahoo'daki mail grubundan gelenleri okudukça, Türkiye'de bu hastalığın sadece beyin cerrahlarının eline bırakılmış olması insanı daha da delirtiyor. Hani nöro-onkoloji diye bir uzmanlık dalı olmamasını belki kabullenebilirim ama bu hastalık için (zaten egosu 1500olan) beyin cerrahlarının, "valla ben tümoru çıkardım, bundan sonra günde 1 aspirin, 2 keppra, ayda 1 kemoterapiyle gittiği yere kadar takılın" tavrında olması ve eğer siz, soran, sorgulayan araştıran biri değilseniz, her hangi bir açıklama yapmaması fazlasıyla sinir bozucu. Biz mesela sadece cerrahın sözünü dinlemiş olsaydık, -ki babama kalsa tek yapılması gereken buydu- annemin trembozunu fark etmeden fizik tedaviye başlamış olacaktık ve belki de bacaktaki o pıhtının başka yerlere gidip, daha büyük sorunlar çıkarmasına sebep olacaktık. Ve hatta belki de ben, annemin ağrısını ve bacağındaki şişliği inceleyip, acile gidene kadar geçen sürede araştırma yapmamış olsaydım, acildeki pratisyen doktorun aklına DVT hiç gelmeyecekti. Ki ben "ya DVT diye bir şey oluyormuş bu hastalıkta, onunla alakası olablir mi?" diye sorduğumda gözündeki o "evraka" bakışını gördüm ya, o yeter.
Bir de radyoterapi sonrasında beyin omurilik sıvısındaki artış dolayısıyla "şant takılması" mevzuu var ki, evlere şenlik. Annem daha RT+KT'nin etkilerinden kurtulamamışken bir de yeniden ameliyata alıp şant takmak istediler. Offf geçti gitti bunların hepsi. Annem şu tremboz denilen pıhtıdan kurtulur kurtulmaz, çok kapsamlı bir fizik tedavi süreci geçirecek ve kendi işlerini kendisi yapar duruma gelecek. Ve bundan 10 yıl sonra, Türkiye'de bu hastalığı yenen sayılı insanlardan biri olarak annemin adı (da) anılıyor olacak. Ben bunları o zaman gülerek anlatıyor olacağım.
Geçen hafta sonu S.cim İstanbul'daydı. Son 5 aylık süreçte sanırım ilk kez sadece kendim için hazırlanıp, dışarı çıktım. Makyaj yapmayı unutmuşum. Yüzmek gibi değilmiş makyaj yapmak onu anladım mesela. Yani aslında yüzmek gibi de, önce ürünleri hangi sırayla uygulayacağını falan hatırlamak gerekiyor. Rimel sürdükten sonra far sürülmez mesela ben bunu lise yıllarımda öğrenmiştim. Tabi bizim yıllar sonra buluşmamızın, benim aylar sonra sokağa çıkışımın FB-GS şampiyonluk maçına denk gelmesi, fanatik GS'li S.cim'in balıkçılar çarşısından geçerken gördüğü yakılan aslanlar, benim Kadıköy'den Bakırköy'e giden bir deniz otobüsü olduğunu unutup(!) onu deniz otobüsü için taa Bostancı'ya bırakmam, Bağdat Caddesi'nden giden dolmuşun stadın önünde holiganlar tarafından zıplatılması.... Yine her zamankinden, fıkra gibi bir buluşmaydı bizimki. Geçen gelişlerinden birinde de gelinlikçi gezmiştik S.cimle. Ortada fol yok yumurta yokken, tutup gelinlik giymişti burada. Bu seferde kuyumcu gezdik. Asıl maksat anneanneme kolye almaktı güya. Ay hala gülüyorum hatırladıkça. Gerçek bir DOST bana nasılda iyi geliyor, unutmuşum doğrusu. Bi'de 1kadın ve 1erkek açık televizyonda, Zeynep ve Ozan'ın ilişkisini gördükçe gerçek bir ilişkinin de neye benzediğini unuttuğumu fark ettim şimdi. Zeynep'in saçmalıklarına birlikte gülmeleri, Ozan'ın sazanlıklarına Zeynep'in kızamayışı. Ve hatta Ozan'ın Zeynep'in kaprislerini çekmesi... Meğer ne kadar yorucu bir şeymiş bizim yaşadığımız. Benim sürekli "özür dileyen", "açıklama yapmaya, kendini affetirmeye çalışan" hallerim. Üstelik bunu kabullenişim. Kendime artık onun gözünden, onu beni gördüğü gibi "suçlu" görüşüm. Yaptığım bir sürü saçmalığı anlatırken S.cim öyle güzel söyledi ki aslında, "biz böyleyiz işte" dedi. "bu kadar körkütük, bu kadar delice sevmekten başka yol bilmiyoruz." Bu da erkeklerin birbirine söylediği "sana kız mı yok olum" gibi bir klişe belki de, ama bana iyi geldi işte. Kimseyi yargılamadan, sadece beni değil O'nu bile suçlamadan her şeyi dinlemesi, benim lafı döndürüp dolaştırıp annem-doktorlar-ben üçgeninde geçen maceralarına getirmeme rağmen "getir hayatım getir, ben de tam olarak bunu istiyorum zaten" deyip kendimi rahat hissettirmesi... İnsanın hayatında dost biriktirmesi lazım-mış, bunu bir kez daha anladım.
Neee saat 3 olmuş! Ne çok şey yazıp sildim ben bu akşam. Artık kapatayım şu ekranı, annemi uyandırmadan yanına süzüleyim şimdi. Böylece kalsın burası dağınık dağınık. Sonra toparlarım bir ara.
Pazartesi gününden beri, bir ferahlık, bir hafiflik, bir beyazlık var üzerimde ve beraberinde garip bir ruhsuzluk. Hani bu ferahlık, beraberinde bir neşe de getirir ya insana, o yok içimde. Bakışlarım donuk hala. Arada anneme gülüyorum kahkahalarla. Normalde kahkaha atmayacağım şeyler ama ben öyle büyük gülüşler saçınca annem de gülümseyiveriyor bana, dünyalar benim oluyor. Bugün mesela "aklını başına al" dedi. Öyle çok hoşuma gitti ve öylesine güldüm ki. Normalde "Perdeyi çek", "sesini kıs" gibi günlük rutinde en çok söylediği cümleleri bile "şeyi kapat şeyi", "küçük yap onu, küçük" diye ifade ediyorken; "aklını başına al" diye 3 kelimelik bir cümleyi bir nefeste, hiç yardım almadan, tam da duruma uygun şekilde söyleyince zevkten dört köşe oldum tabi. Duruma uygun olması da bana kızması. Laf nereden geldi hatırlamıyorum, anneanneme "kuşkonmaz alalım, hiç yemiyoruz" falan diyordum. Organik beslenmeyle kafayı bozduğum için, annem böyle soya filizi, maş fasülyesi, avakado, zerdeçal gibi abidik, gubidik sebze meyveleri duydukça önce bir "amaaaan zeynep" çekiyor, sonra da "yapma onu yapma yapma" diye tepkisini dile getiriyor. Ben kuşkonmazdan bahsedince de aynı şey oldu, önce yine uzun bir "aman kızııım" patlattı, ben de dönüp, "kuşkonmaz alıcam sana anne, ben amerika'da çok yiyiyordum ondan lezzetli bi'şey" deyince "aklını başına al ya, o ne öyle, yapma bana yapma" diye söylenmeye başladı. Canım benim ya.
Kemoterapinin 2. kürü başladı salı günü. Şu hastalığın en kötü tarafı, bizim için aynı zamanda tek iyi tarafı oldu. GBM kötü huylu bir tümör türü. Yani kanser. Hadi adını koyalım işte basbayağı "beyin kanseri" bu. Ama "beyin tümörü" lafı bile tek başına o kadar korkunç ki, hiçbir yerde, (literatürde bile) "beyin kanseri" dahası "kanser" sözcüğü geçmiyor. O yüzden annem ve anneannem dahil kimseye böyle bir açıklama yapmadık. Kemoterapi ilaçlarını alması da yaygın olarak bilinen serum yönteminden ziyade, küçük beyaz hapları yutması şeklinde olduğu için, ne kanser ne de kemoterapi sözcüğü literatürümüze hiç girmedi. Ve bu kelimelerin beraberinde getirdiği o pis, acıklı "negatif enerji" de evimize hiç uğramadı. Annemin, sadece "güç kaybı" olan sağ tarafı için bile "felç inmiş, felçli kalmış" diye birbirini dolduran komşuların ağzına "kanser olmuş, beyin kanseri ayyyy o nasıl şey kimbilir" laflarını vermediğim, komşuları siktir et; zaten kelimeleri hatırlayamadığı, kendini ifade edemediği için umudu kırılan ve hareketleri kısıtlandığı için "ben yapamıyorum" diye üzülüp ağlayan anneme bir de "sen kansersin" hissiyatı yaşatmadığım için çok huzurluyum.
Yarın annemin doğum günü. Yani bugün. Büyük bir hediyem yok ona. Çünkü değil dışarı çıkmak, başka odaya geçip biraz ortadan kaybolsam, "nerede bu kız" diye söylenmeye başlıyor. Yarın ona yapacağım pasta dışında bir şeyim yok. Bir de "ben annemi sevmiyorum aslında" laflarıyla ortada dolaştığım günlerime inat, içime sığmayan, nasıl göstereceğimi bilemediğim kocaman SEVGİm.
Pasta ve sevgi...Bunların ikisinin bir araya geldiği bir başka doğum günü daha vardı-dı. -di 'li geçmiş zamanın hikayesi'ydi diğ mi bu? var-dı... Geçmiş bütün o zamanlar, hikaye mi değil mi, meçhul.
Aaaa blogger'ın görünümü değişmiş. Zaten yazacak mecalim yok, bir de yeni yayın kutusunu bulana kadar hevesim kaçtı hepten.
Aslında şu temayı falan hepten değiştirmek lazım,etiketleri en baştan düzenlemek lazım, fotoğraflar linkler ölmüş, onlara el atmak lazım. Yenilenmek, toparlanmak, güneşlenmek lazım.
Bu gece çıkan tepsi gibi dolunay, astrolojik olarak: bitirmemiz gereken meseleler, vedalaşmamız gereken yerler-insanlar, artık canlılığını yitirmiş, yük haline gelmiş duygular ile yüzleşmeye çanak tutan bir dolunay'mış. Bir de zaten hıdırellez bu gece. Kış bitiyor artık, yaz geldi demek Hıdırellez. Hızır'la, İlyas'a hürmetim sonsuz da, dilek meselesine hiç girmeyeyim şimdi. Tam 2 yıl olmuş ben gül ağacının dibine o dileği gömeli. Çok inanmıştım... Anlattırma bana tekrar günnük. Yüreğim kırgın hala, parçaları içimi kanatıyor. Ama bu sefer geçiyor. Artık "o'nu istemenin arsız, mantıksız ısrarını kaybettim. Şimdi olmayışının karşılığı; bir ölüyü özlemek misali, daha uslu bir hüzün"*
Bu gece dolunay alsın götürsün istiyorum bütün gitmesi gerekenleri; kötü huylu tümörleri, bir damarın içinde pusuya yatmış bekleyen kan pıhtılarını, evin bir kenarında yığılı duran ilaç kutularını, hasta bezlerini, kaygıları, korkuları ve bir de yüreğimdeki o küllenmeyen ateşi.
Hıdırellez'in müjdesiyle gelen yaz gibi, sıcacık, ışıl pırıl maviler, turuncular dolsun evimize, yüreğimize. Huzur, Bereket, Şifa girsin bu gece açık bırakılan camlardan, cüzdanımızın içi tıka basa dolmasa da olur, ruhumuz ferah olsun yeter.
Annemi özledim be günnük. yaptığım işi beğenmeyip arkamdan söylenen, korkulu rüya görüp koynuna girdiğimde, "korkma ben yanındayım" diyen. Konuşan. Konuşabilen. Saçlarımı ören, iki koluyla sımsıkı sarılan, gözlerini devire devire bakıp 1001 farklı mesaj veren. Olacak biliyorum. Her şey eskisi gibi olacak.
Bu günümüze şükür, annem tek gözüyle de olsa görüyor hala beni, sahte de olsa gülüşlerimi; saçımın bir tarafı yamuksa tek eliyle de olsa düzeltiyor, onun elinin her dokunuşu güzelleştiriyor beni hala, "bir tanem" diyor, "canım kızım" diyor uyandırırken, onun nefesiyle uyanıyorum her sabah. Bu günümüze şükür.
Yeniden yazabilmek için, yeniden başlayabilmek için doğum günü güzel bir bahane olsa gerek.
Ve fakat bir günceye geri dönebilmek için, her daim özet geçmek gerek.
Nerede kaldığımı okumadım bu gece, kendi yazdıklarım bana çok yabancı, aklımda kalan yerden özetliyeyim, bakalım ne haldeymiş hayatım.
Amerika'ya gittim, New York - New Jersey kırsalında 8 ay yaşadım. Bir yandan burnumdan gelirken, öte yandan müthişti.
Nisan ayında, sevgilimle yaz aylarında evlenebilmek için geri döndüm.
Sevgilim tek bir lafıma kızıp benimle görüşmeyi reddettiği için, ağustos ayına kadar her sabah ağlayarak uyandığım, ağır bir depresyon geçirdim. Michigan State University'den fall için gelen kabul mektubunu spring dönemine ertelettim. İstanbul Üni'deki masterımı bitirmek için okula tekrar başladım. Sevgilimle yeniden barıştık, o iş buldu. (Benim yüzümden işsiz kalmıştı.)
O arada sanırım 2 bayram geçti, ikisinin de sabahında evde kavga vardı.
Amerika'ya dönmeyip, İngiltere'ye gitmeye karar verdim. Evlenip gidersek orada her şey daha kolay olacaktı. Bu planlarımı anlata anlata annemi, babamla aramda tampon bölge yaptım.
Annem benim tüm bu asiliklerime dayanamayıp, depresyona girmeye başladı.
11 Aralık akşamı, sevgilim ve ailesi 16 kişilik bir ekip olarak beni istemeye geldiler.
Babam kız evi, naz evi tribine girdi, "geldiniz tanıştık, yine görüşürüz inşaallah" gibi cümlelerle toparladı, yüzüğümü taktırmadı.
12 Aralık günü annemi Nöroloji doktoruna götürdüm, google doktorluğu yaparak "depresyona bağlı afazi"(unutkanlık) hastalığına kapıldığını düşünüyordum. 19 Aralık tarihine MR verdiler.
19 Aralık akşamı 18.30 sularında MR'a giderken, annem yürürken dengesini kaybediyor ve kendini ifade etmekte güçlük çekiyordu.
MR'ı çeken radyolog MR'ın ortasında çıkıp "annenizin şikayetleri nelerdi" dedi. Cevabımı dinledi, geri girdi. İşleri bitince "normalde rapor yazmam bu MR'a ama siz filmleri alın, hemen yarın doktorunuza gösterin" dedi.
Nöroloji doktoru, filmleri görür görmez, "burada yumurta kadar kemikleşmiş bir tümor var buna cerrahi müdahale edebilir" dedi, elime bir not yazıp, beyin cerrahına gönderdi. Beyin cerrahı "bana kalsa hemen yatırmak lazım bu hastayı hiç ortalıkta gezmesin." dedi. "bu ameliyatı burada yaptırmayın ya üniversite hastanelerinde ya da numune'de yaptırın" dedi. "türkçe'si kanser yani" dedi daha fazla konuşmasına izin vermeden uygun bir dille, filmleri alıp çıktım.
Aynı akşam Türkiye'nin en ünlü beyin cerrahlarından birine (o randevu nasıl oldu da aynı akşama alınabildi, hala bilmiyorum) muayene olduk.
20 Aralık günü, 21 Aralık günü ameliyat olmak üzere hastaneya yatış yapmıştık.
21 Aralık günü ameliyat ertelendi.
29 Aralık sabahı annem yaklaşık 8 saat süren bir açık beyin ameliyatı geçirdi.
Yılbaşı gecesi yoğun bakımdan hala çıkmamıştı.
9 Ocak günü taburcu olduk.
Taburcu olduğumuzda annem vücudunun sağ tarafını neredeyse hiç kullanamıyordu. Kelime dağarcığı 30 kelime falandı.
7Şubatta Radyoterapi ve Eşzamanlı kemoterapi başladığında annemin psikomotor hareketleri yerine gelmeye, kelime dağarcığı artmaya başlamış, sevgilim beni terk ettiğini bir mesajla beyan etmişti.
9Şubatta ameliyat kesisinin olduğu yerde ve yüzünde yeniden ödem oluştu. Yüreğimiz yeniden ağzımıza geldi, kortizona tekrar başlandı.
19Şubatta anneme MR çekileli tam 2 ay oldu. Ben o günden beri insan içine (bakkal-eczane-radyoterapi-hastane çıkışlarını saymazsak) ya 2 ya da 3 kez çıktım. Bir kez okula gittim kayıt durumuma bakmaya, bir kez de sevgilimle buluşmuştuk. O kadar. Bugünde çıkmayacağım.
Küçük prensi okuyup uyuyayacağım birazdan.
Bundan sonra burası, "GBM'li Bir Hastanın Güncesi" olsun istiyorum. beyintumoru.blogspot.com gibi. Bari Türkiye'de neredeyse hiç bilinmeyen, 100.000 de 3-5 rastlanan, literatürü tamamen ingilizce olan bir hastalıkla boğuşurken yaşadıklarımız kaydolsun. Yazalım ki, unutulmasın.
Yıllar önce bir 19 şubatta annem beni, sancılar içinde doğurmaya çalışıyordu. Bugün yine bir 19 şubatta ben annemi, umutlar içinde büyütmeye çalışıyorum.
Beni anlaman için anlattığım her detay, seni benden soğutan bir başka bahane oldu sanki.
"Ben seni hiç tanımamışım" dedin. "Senin özünde yok ki bu yazdıkların" dedin.
Burada, bu güncede yazılanlar için dedin.
Oysa bu günlük benim "mahrem"imdi. En gizlimdi. İçimdeki bendi, o yüzden çoğu zaman "ben, şahsen, bizzat kendim ve diğerleriM"di. Ortaya çıkaramadığım ama içimde yaşadığım, içimde onları yaşadıkça gerçekten mutlu hissettiğim...
Tek bir eksiğim vardı: Sen. Sen geldiğinde seninle "tamam" olacaktım. Ve bu içimde yaşattığım, büyüttüğüm, olgunlaştırdığım, çocukça şımarttığım kadın kanlı canlı hayat bulacaktı seninle. Gerçekten yaşayacaktım. Bir fotoğrafım, bir sıfatım olacaktı. Var olacak, nefes alacak, kahkahalar atacaktım.
Yaşadıkça çoğalıp "biz" olacaktık.
. . . . . . . . . .
Bir gizli günlük buldum, delinin biri yazmış. Eh, fena da yazmamış. Onu okuyayım biraz. Sonra belki ben de yazarım, arkada duran boş sayfalara...
Bu son yazı olsun artık… Şikâyet eden, sızlanan, halinden memnun olmayıp habire bir şeyleri değiştirmeye çalışan bu aptal şişko kızı gömelim buraya... Görmeyelim bir daha!
Madem “ne zaman geliyorsun” sorusuna bile bir cevabım yok benim, susayım artık… Ama son bir kez sızlanayım istiyorum ağız tadıyla…
Part I
Geçen Cuma’ydı. Çarşambadan beri üzerimde bir halsizlik vardı zaten. Cuma günü okuldan erken çıkıyorum ya bütün gün yatarım geçer diye düşünmüştüm. Hava günlük güneşlik olmasına rağmen üşüyordum. Oda arkadaşıma sordum önce “ateşimi var mı” dedim. “ay ben anlamam ki” falan dedi kaynattı konuyu. Üzerime en kalın kazaklarımı giyip yatağın içine girdim ve sevgilime mesaj yazmaya başladım. O cevap verdikçe üşümem artıyordu sanki, çoraplarımı ve patiklerimi üst üste giydim ama dişlerim birbirine vuruyordu. Ateşim vardı ama ateş düşürücü hiçbir şeyim yoktu. Muhtemelen terli terli spordan dönerken yediğim rüzgar hasta etmişti beni ama bunları düşünmüyordum o anda. Sevgilime anlatmam gereken şeyler vardı ve ben daha konuyu oraya bile getiremeden, “sen beni Amerikan rüyasına sattın”, “ben artık çıkardım seni hayatımdan” lar başlamıştı. Öyle çok üşüyordum ki yorganın altından çıkmaya üşenmesen eldivenlerimi bile takacaktım. Sonra oda arkadaşımın bana seslendiğini duydum, sesi çok uzaktan geliyordu sanki. Yorganı açtığını hissettiğimde 'kapat şunu' diye bağırmak istemiştim ama sesim çıkmadı. Birkaç yıl önce de böyle ateşlenmiştim, onu da yazdım sanırım buralara, babamın elinde buzlarla çaresiz bana baktığını ve annemin, benim 'çok üşüyorum n’olur yapmayın'larıma aldırmadan o buzlarla benim ateşimi düşürmeye çalıştığını hatırlıyorum hayal meyal. Ama Cuma gecesi hastanede uyanana kadar neler olduğunu hayal meyal bile hatırlamıyorum. Volkan ağbi’nin beni kucakladığı bir sahne var. Sonra oda arkadaşımın arabanın içinde beni soymaya çalıştığı başka bir sahne var. Hastaneye girerken bir yere bacağımı çarptım onun acısı var ama nasıl olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Ha bir de cevap veremediğim son bir soru var “sen ne zaman döneceksin?” Volkan ağbi’nin söylediğine göre hastaneye gelirken ve oradayken sürekli sayıklıyormuşum. Birkaç gün sonra “ne sayıkladım ben o akşam?” diye sorduğumda “bir ara bir şeylere cevap vermeye uğraşıyordun, erkek arkadaşındı herhalde ama anlamadım” diyor, “bir arada babanla konuşuyordun galiba” diyor. “Nerden anladın babamla sevgilim olduğunu” diyorum. “Ya o değilde senin insuarance card amma iş açacaktı başımıza ha” diye gülerek konuyu değiştiriyor. O ruh haliyle kim bilir neler sayıkladım adamın yanında… O beni utandıracak hiçbir şey söylemeden konuyu değiştiriyor…
Birkaç saat sonra üzerimde aptal bir pijamayla uyandıp volkan agbi’yi ve bizim diğer evdeki kızlardan s. yi baş ucumda gördüğümde önce hastanede olduğumu idrak edemiyorum. Sonra yanımdaki perdeyi görünce bir an oradan Foreman ya da Chase çıkacakmış gibi geliyor, kendi kendime gülüyorum… uyandığım halde hiçbir şey söylemeden güldüğümü gören herkesin yüzüne rahatlamayla karışık bir merak oturuyor. “Kaç saattir buradayız?” diye sormaya çalışırken benim olmayan bir sesle homurduyorum. Ve nihayet o rahatlamış ifadeyi görüyorum . "Ateşim vardı sadece niye getirdiniz ki beni buraya" diyorum. "Sirkeli su yapsaydınız geçerdi" diyorum. Onlarda habire beni nasıl hastaneye neredeyse zorla soktuklarını anlatıyorlar. Burada sağlık sigortası her şeyden önemliymiş bir kez daha anlıyoruz böylece. Mümkünse sağlık sigortası kartlarını vucudumuza dövme yaptırıyormuşuz, falan-mış filan-mış…
Eve gelip telefonumu açınca son bir mesaj görüyorum. Ağlamaya mecalim kalmamış. Bir de annem mesaj atmış bana, kızım seni özledik seni kamera aç görelim demiş. Aptal aptal sırıtıyorum telefona…
2 gün evden çıkmıyorum. Kimseyle konuşmuyorum. “Ne zaman geleceksin?”in cevabını düşünüyorum yatıp kalkıp. Martta döneceğim eylüle kadar evlenir beraber döneriz desem bir anlamı olacak mı O’nun için acaba. Bilmiyorum. Burada okul mu seçeceğim, yaşamak için eyalet mi seçeceğim, bilmiyorum… zaten buradaki okulların beni alacağına dair zerre kadar umudum da yok ya… niye buradayım onu bile bilmiyorum. Basit bir hayatım olsaydı diye düşünüyorum. Bankada 5. yılım olsaydı bu sene ve 20.10.2010da evleniyor olsaydım mesela… ya da çoktan evlenmiş. Şimdi eğer buradaysam bu hayalden tamamen vazgeçmem gerekiyor sanırım. Amerika’ya gelmekle, gelmeyi istemekle, basitçe yaşayıp giden biri olmayacağımı ilan etmiştim aslında. Bunun arkasında durmalıyım belkide. Ama bu arkasında durduğum/duracağım şeyin beni köksüz bırakmasını hazmedemiyorum hala. Biz O’nunla birlikte bu topraklara kök salabilirdik biliyorum…
Pazartesi kontrole gittiğimde “evli misiniz?” diyor doktor. "Olmalı mıyım?" diyesim geliyor ama “No I'm not” çok daha kontrol edilebilir bir cevap. Cümlelerimi kontrol edemediğim bu dili sevmiyorum ben…
Sarılmayı özlüyorum. O’na, babama, kardeşime…
Orada olmayı diyemem ama O’nunla olmayı özlüyorum…
Part II
Saat 00.01oluyor burada. Orada sabahın 7siyken. Takvim 15 ekimi gösteriyor. 1 yıl önce bugün biliyordum Amerika’ya geleceğimi. Omzuna yaslanmış gözyaşlarımı saklamaya çalışıyordum. Galata köprüsünde güneş batıyordu. Ve “bu sabah yine her sabah ki gibi sıkıldım İstanbul’dan” diyordu gitar çalan çocuk. “Moralim bozuk, cerayan kesik hele bir de sen yoksun ya çok yazık...”
Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Bir kadeh şarabım bile yok 1.yılımızda. Ne zaman döneceğimi söyleyemediğim bir adama nasıl derim “beni bekle gelip seni alacağım” diye.
Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. “Evet” dediğim gece çekilmiş. “Keşke ‘hayır’ deseydin, ‘gitmem gerek’ deseydin” diyor diğerlerimden biri ama biliyorum ki bugün sorsa yine evet derim ben O’na.
Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. 1. yılımızın şerefine bir antibiyotik daha içiyorum. Son kez birlikte uyuduğumuz akşam, ay ışığında izlediğim uyuyan yüzü geliyor gözümün önüne… Dokunamıyorum… O tatili bile zehir etmiştim O’na inanamıyorum!
Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. 1. yılımızın şerefine dinliyorum “sensiz olmazları”… O klibi izlerken ki yüzü geliyor gözümün önüne… Dokunamıyorum…
Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. 1. yılımızın şerefine ağlıyorum. “Yok iyiyim ben, ateş yaptı yine herhalde” diyorum yanımdaki meraklı surata. Bu ateş beni öldürmez ama içimde ki bu yangın çürütür biliyorum. O’na mutluluk dahil hiçbir şey veremediğim geliyor aklıma. Huzur vermedim. Rahat vermedim. Cevap vermedim. Umut vermedim. Eline alıp tutabileceğim bir hediye bile vermedim.
Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. “Evet” dediğim gece çekilmiş. O geceyi hatırlıyorum. Ve sabahını, içtiğimiz adaçayını. Ve İstanbul’a dönüşünü. Minibüsten inerken bana bakan ışıl pırıl gözlerini. Çektiği mesajı: “yuppy ben evleniyorum!” ve ertesi gün olan o aptal kazayı…
Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Sarhoşuz belli. O’nunla ilk rakı içişimizi hatırlıyorum. İlk “seni seviyorum”u. Beni taksiye bırakıp dönüşünü. Çektiği mesajı: “bundan sonra sana rakı seek”
Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Mutluyuz. Ama yalan yok, içimde bir “şey” eksik o gece. Ne olduğunu bilmediğim ve “nedir acaba bu” diye kurcalamadığım. Aslında bana evlenme teklif edeceğini ilk hissettiğim anda düşünmem gereken ama hiç düşünmediğim… haklıydı belki de. Belki de değildi. O kaza olmasaydı olmazdı belki de bunlar… o “eksik” şey neyse batmazdı içime bu kadar…
Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Doğru adamla yanlış zamanda çekilmiş bir fotoğrafa. Gülüşünü özlüyorum en çok. Ellerini, konuşurken nasıl da güzel kullanır onları... Nasıl da yumuşacık dokunur yüzüme…
Amerika…. Bir derin boşlukta yüzer gibiyim burada. Ya da aslında ayaklarım yerde değilmiş gibi. Mutluluktan ya da şaşkınlıktan ya da burada olmanın anlamsızlığından ya da gereğinden fazla anlamı olmasından… Her neyse işte bunu tartışmayacağım şimdi. Birkaç komik hikayem var, ara ara onları yazayım bari dedim…
Ya aslında daha yazmaya başlamadan fark ettim ki, yaşarken komik ama anlatırken hiç de komik olmayan durumlar bunlar… Amaaan olsun. Ben yazayım işte, unutulmasın…
Geldiğimizin ilk günleriydi ve harıl harıl ev arıyorduk. Arabamızın olmaması mı asıl problem, new brunswick denen bu şehircikte rutgers buses dışında transportation olmaması mı problem, toplu taşıma olmadığı için kampüse yakın ev bulmak mı problem yoksa İngilizce konuşamamak mı asıl problem daha çözememişiz. O sabah (Allah razı olsun) “abla”lardan biri bizi, 2 tane büyük sitenin olduğu, kampuse yakın bir yere (şu anda oturduğumuz yere) bıraktı, gitti. Okları takip ede ede Leasing Office i bulduk. Bu arada tüm özneler çoğul çünkü ev arayan 6 kızız! Uçakta tanışmışız yani birbirimizi maksimum 5 gündür tanıyoruz ama birlikte eve çıkmaktan başka alternatifimiz de yok.
Neyse efendim, ofise bir geldik ki kapı duvar, sadece küçük bir not yazılmış, ‘ofis yarın açılacak, acil durumlar için Vinny’i arayın.’ Telefonda konuşmak o günlerde başımıza gelebilecek en kötü şeylerden biri. (hoş bence hala en kötüsü aslında) Bakkalda markette okulda şurada burada tarzancayla yok bilemedin beden diliyle anlatabiliyorsun derdini ama telefonda ı ıh, olmuyor! Bu yüzden de kimse yanaşmıyor Vinny’i arayıp ‘boş ev var mı yok mu’ diye sormaya. “Sen ara”, “yok sen ara”, “yok ben konuşurum ama ne dediklerini anlamıyorum, sen ara” tantanasından sıkılıp “verin şu telefonu bana ya” diye alıyorum telefonu. Serde kova’lık var ya, kendi işimi kendim yaparım hesabı.
Aradım. Çalıyor. Ben nedense Vinny’i kadın diye beklerken, adamın biri açıyor telefonu “helloooo?” diye. —Iıııı Hi! Iıııı Hello! I just call diye başlıyorum ama aklıma gelen tek cümle “I just call to say i love you” gülücem gülemiyorum. Bu arada 2 sn önce “ay ben konuşamam” diyen kızların hepsi karşımda şakır şakır relative clause’lu, passive voice’lu cümleler kuruyorlar, güya ben onlardan duyup karşımdaki adama söyleyeyim diye. Derin bir nefes alıp tekrar deniyorum
—Iııı şey (Türkçe şey!) we want ask that do you have any free apartment? İç ses: Free ne lan, Amerika'da beleşe ev mi verirler adama?
—ummm i mean, empty apartments for renting, yani (Türkçe yani ama amerikan aksanlı) to rent. (içses: gramer diye anamı ağlatan bütün İngilizce hocalarıma helal olsun)… Iıı we want to rent an apartment actually two apartments İç ses: bir sus da adamı dinle. Bir şeyler söylüyor baksana
—homur humur well just hopur hupur homur humur İç ses: hiç bi’şey anlamıyorum lan, bu adam İngilizce mi konuşuyor şimdi?
—Iııı excuse me. I’m stranger (foreigner demeye çalışıyorum herhalde) can you tell me umm could you tell me please (sanki her şeyi anladım da bir de kibar olmak kusur kaldı) just do you have free apartments or not? Yes or no? İç ses: gene free mi dedim lan ben?
—no, but if you wanna homur humur hupur humur you can hopur hupur homur humur
artık etrafımda sürekli bana sufle vermeye çalışan kızlara ve adamın söylediklerinden hiçbir şey anlamamaya feci sinir olmuş bir halde
—eee başlıycam böyle işe ya, hiçbir bok anlamıyorum ben bu adamın dediklerinden, konuşacak olan varsa alsın telefonu konuşsun diye gürlüyorum. Kızların sesi jilet gibi kesiliyor, tekrar telefonu ağzıma yaklaştırıp
—ok. We’ll … diye tekrar cümle kurmaya yelteniyorum ki — türk müsünüz siz kızlar? Diyor adam. İç ses: sıçtık adam anladı ne dediğimi…
Telefonda İngilizce konuşmaya programlamışım ya kendimi, adam Türkçe konuşunca mavi ekran veriyorum. (bu durum bir çok kez başıma geldi bir ara onları da yazmak lazım)
—yeeess türküz! İç ses: n’oluyor lan burada, ben nece konuşuyorum şimdi
—ofice’in önünde misiniz şimdi?
—yes we’re. İç ses: yes’i anladık da we’re ne be?
—ok wait there. I’m coming.
Adamın söylediği hiçbir şeyi anlamayıp, son cümleyi neden ve nasıl anladığım hakkında bugün bile hiçbir fikrim yok. Yanımdaki kızlar zaten aptal olmuş durumda. Telefondaki adama “yes türküz” diyorum, ama İngilizce konuşmaya devam ediyorum. Ama dayanıp soruyorlar tabi, “ne oldu ne oldu” diye. “Bekleyin” dedi diyorum, “geliyormuş…”
2 dk içinde geliyor volkan ağabey’miz. İlk sorduğu soru “hanginizle konuştum ben telefonda?” oluyor. Bana verdiği ilk öğüt de, “new jersey’de tahmin ettiğinden çok çok fazla türk var, konuşurken aklında olsun” oluyor bir de arkasından Amerikan kahkahası patlatıyor ki evlere şenlik. O gün bugündür, “volkan ağbi bulaşık makinesinin düğmesi bozuldu”, “volkan ağbi bizim zil çalışmıyor”, “volkan ağbi biz x yerden çalışma masasıyla sandalye aldık/alıcaz senin track’le getirebilir miyiz”, “volkan ağbi elektrik süpürgesi var mı sende”, “volkan ağbi sıcak su nasıl ayarlanıyor”, “volkan ağbi bizi wallmarta götürsene eve shopping lazım”, volkan ağbi aşağı, volkan ağbi yukarı… Kendisi bizim için Hızır, her şeyimize o koşuyor… Ve bana ilk gün telefonda benim anlamadığım neler söylediğini hala anlatmıyor… bi’de nereden rakı alacağımızı biliyor ama söylemiyor. Bi’de ben rakı bulsam da içemem zaten…
Neyse ben şimdi gidip 'experiencing american culture' için Disneyworld’u anlatan bir presentation hazırlayayım bari.
Tek kelime İngilizce konuşamayan İspanyol bir taksicinin taksisine binen 4 bursiyerin kilisede(!) verilen bir iftar(!) yemeğine gitmeye çalışırken kaybolup, Çin’li bir adama yol sormaya çalışırken onun da Müslüman olduğunu öğrenip iftara davet etmesi ve gidecekleri yeri bulduklarında İngilizce konuşamayan İspanyol kadın taksiciyle, elementary seviyede İngilizce konuşan Kayserili Türk öğrencinin pazarlık yapma hikayesini de başka bir zaman anlatırım artık.
Amerika’da ki yağmurlu ilk sabah. Radyoyu açıp bir yerlerde “bu sabah yağmur var istanbul’da”yı duymak istemek, duyamamak… İsanbul’da olmadığını, uzakta olduğunu hatırlamak bir kez daha…
İstanbul’da sonbaharı hatırlamak… Velhasıl özlemek işte. Ama silkinip kendine gelmek ve fırlamak yataktan. Kavgalı olunan ev arkadaşıyla yüzyüze gelmeden, mutfakta küçük bir tost ve bir kahve yapıp çıkmak evden. “Bir şemsiyem bile yok bu şehirde” diye düşünüp yüzünü damlalara çevirmişken otobüsün geldiğini görüp, koşmak çamurlara aldırmadan. Birkaç ay önce servis arabası su birikintisinde durdu diye söylenirken, şimdi sırtında çanta, elinde beslenme poşeti otobüse yetişmeye çalışmak “wait wait wait” diye… gülmek istemek ama halini komik değil trajik bulmak… Otobüste, kiralanan daireyi değiştirmek için ödenmesi gereken ekstra 500$ı gıcık ev arkadaşına ödetmek için ne yapması, ne söylemesi gerektğini düşünmek. En önemlisi evi değiştirdikten sonra masrafları nasıl karşılayacağını ve kimle kalacağını hala netleştirememiş olmak. Geleli bir ay olmasına rağmen hala yerleşememiş ve hala kimle kalacağını bilmiyor olmak. Eldeki tek ‘feasible’ seçeneği, oradakilere nasıl açıklayacağı hakkında hiçbir fikri olmamak.
Sorularla boğuşurken okula geldiğini fark etmek.
“Ne işim var benim burada”yı yüksek sesle sormak yeniden.
Adının Denis, anne-babasının türk olduğu, sonradan öğrenilen sarışın kızın “you shouldn’t complain, it’s a new day and you’re in U.S” deyişine aptalca sırıtarak “no it’s just a blue Monday” demek, derken kendi bile inanmak.
Sonunu getirecek bir hikayesi bile olmamak... Gelişine yaşamak...
Bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü. Uğruna yapayalnız kaldığım bir düşün içindeydim bugün. Lucid dreaming gibiydi. Rüyada olmak ve rüyada olduğunu bilmek gibi... Ama kontrolü benim elimde değildi. Birlikte olduğum insanların ardında times square sokaklarında gezinip duruyordum. İçimdeki heyecanla ilgili en ufak bir fikirleri yoktu. Yüzümdeki o aptal sırıtışın altına gizlediğim hüznüm hakkında en ufak bir fikirleri yoktu. Lush'u görüp "aaa taksimdeki sabuncu", Mamma Mia afişlerini görüp "ay bu ünlü bir restoran mıydı neydi" tepkisi vermekle meşguldüler...
Yine de bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü. Bugün "herşeyi mahvettiğime değdi mi?" sorusuyla yüzleştiğim gündü...
Babamın "hakkımı helal etmem sana"sı kulağımda yankılanırken geçtim empire state'in önünden, sevgilimin "bundan sonra sana cesedimi görmek nasip olur inşaallah"ı kulağımda çınlarken attım kendimi bir sarı taksinin önüne...
Yazılacak ne çok şey olmalıydı bugün hakkında oysa. Bense şimdi ışığı bile olmayan bir odada, queen size bir yorganı uyku tulumu gibi kullanıp yatacağım.
Bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü. Ben Z.G, 2010 yılının eylülünün onuncu, ramazan bayramının ikinci, hayatımın onbinatmışbeşinci günü itibariyle New York topraklarına ayak bastım.
Yarın sabah ilk okul günüm olacak. Yani burada yarın sabahken ve orada öğleden sonrayken ben seviye tespit sınavına giriyor olacağım. Ev konusu hala çözülmedi. Hala bir banka hesabı açtıramadığım için bugün wallmart’tan fotoğraf makinesi almaya da cesaret edemedim. Yanımdaki nakitle ne kadar süre idare etmem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok çünkü…
Her şey yarım gidiyor. Ama en azından gidiyor. O yüzden hiç söylenmiyorum. Şu kira sözleşmesini yapana kadar da söylenmeye niyetim yok. Çünkü gerçekten işlerimin şansla yürüdüğüne kanaat getirdim artık. Burada tek ihtiyacım olan şansmış gibi geliyor. Sanki hiçbir şeyi ben yapmıyorum. “Tanrı’nın eli” golleri kurtarıp duruyor. Ben sadece izliyorum olan biteni…
Bir an önce kira sözleşmesini yapıp, valizlerimi açıp bir yere yerleşmek istiyorum. Şu etrafımı saran kalabalıktan kurtulmak istiyorum şu an dubleks bir evde 10 kız kalıyoruz. oturduğum büyük salonda 7 kişiyiz. Ve 5 imizin kucağında bilgisayarlar gözlerimizi ekranlardan ayırmadan birbirimizle güya sohbet ediyoruz.
Hah şimdi bir de yarın otele geçme durumu ortaya çıktı ki evlere şenlik… Offf allahım her şey ne kadar belirsiz, ne kadar karışık ve de karmaşık. Sabır, düzen, şans…
Burada; Bilgisayara ayar yapmadan youtube'a girebiliyorsun, ki bunu biliyordum klozetlerde taharet musluğu yok, ki bunu biliyordum yiyecek ve içecek porsiyonları çok büyük, ki bunu biliyordum yola adımını attığın anda araçlar hemen yol veriyor, ki bunu biliyordum insanlar 'personel space' denen şeye çok dikkat ediyor, ki bunu biliyordum bütün şoförler trafik kurallarına dikkat ediyor, ki bunu zaten saymıştım toplu taşıma neredeyse sıfır, herkes araba kullanıyor, ki bunu biliyordum etraftaki kızlar 'ah annemin güzel yemekleri' diye ağlamaya başladı, ben hala 'siz bu işleri geçinde evi nereden tutacağız ondan haber verin' tribindeyim, ki bunu biliyordum, kıtaya ayak basar basmaz 'ABLA'ların himayesine girdik, 'EV'lerine düştük ki bunu tahmin ediyordum
i mean, daha bilmediğim ve hadi ya, vay canına dediğim hiçbir şeyle karşılaşmadım. bir uçak bileti miydi yani bunca yıldır hayalini kurduğum?
şaşkınım ve hatta neredeyse 'ee bu muymuş' tadında bir hayal kırıklığı yaşıyorum ki bunu hiç beklemiyordum!
Halbuki "Sen bu mektubu okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım" diyen bir mektup yazmıştım, yayınlanması için programlanmayı becerememişim. Şimdi bir öğrenci evinde 6 kız bir arada “acaba kendi kendimize mi kalsak yoksa aile yanında mı kalsak” muhabbeti yapıyoruz.
Acilen ev bulmamız gerek! Ama öce acilen uyumam gerek. 31 saat süren bir Cuma gününü artık bitirmem gerek…
Üzerime giydiğim bu yeni zırh oldukça ağır ve yorucu. Onları hiç çıkarmadan uyumayı öğrenmem gerek.
Çok gereksiz bir sıklıkta ağlak zırlak yazılar yazıyor olabilirim. Hiç yazmamaktan iyidir bence. Ve ağlamak içime atmaktan iyidir. 18:00e kadar bilet rezervasyonumu onaylatmam gerekiyor. Ama aynı yere gideceğim kızlardan birinin salaklığı yüzünden pasaportu hala eline geçmedi. Ve biz hanımefendinin keyfini bekliyoruz. Ben bu insanlarla birlikte gidiyorum ya… yazıklar olsun bana! Sırf yalnız kalmamak için takıldım peşlerine. Ki hayatımda bu kadar yalnız kalmışken, hiç gerek yok buna.
Şimdi iki seçeneğim var. Ya turizm firmasını arayıp kendi rezervasyonumu okeyleyeceğim, çünkü ben henüz görmesem de vizesi basılmış pasaportum eve ulaştırılmış ya da son dakikaya kadar o aptal kızın pasaportunun teslim edilip edilmeyeceğine dair haber bekleyeceğim.
Saat 15.40. Yer Ankara Kızılay starbucks. Yanımda liseli iki çift. O gizli saklı sandıkları sevişmeler kim bilir nasılda tatlı… Sevgilimle konuştuk. Galiba bir saat kadar oluyor. Sanırım sesini son duyuşumdu. Çantamda peçete yok, ışığın tam altında oturuyorum, sakin sakin ağlayamıyorum…
Babam dün akşam otobüse bindirirken, “hadi artık git mealinde” öyle bir cümle söyledi ki… Gerçekten gidince aramazsam ne olur acaba?
Bugün tam yurtdışı avansını almak için verilen merkez bankası çekini imzalarken, annem aradı. Yukarda bahsi geçen salak arkadaşım ve sevgilisi, paranın miktarı ve çek almak vs durumları hakkında gülüşüyorlardı. Görevli kadın güzel temennilerini sayıp döküyordu. Mutlulardı. Ben de mutlu olmak istedim o an. Anneme “bak tam imza atarken aradın, x lira paraya imza atıyorum şu anda” gibi bir şeyler zırvaladım. Hani futbolcuların imza seremonisi gibi hissedeyim istedim. Annemde hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde “hadi bakalım, ehehehe” gibi ne diyeceğini bilmez tepkiler verdi. “Hadi işlerim var şimdi ben seni sonra ararım” deyip kapattım. Kadın çeki elime verdi, “git bunu müdür beye imzalat” dedi. Kalktım. Müdür odası kuytu bir yerdeydi ve müdür odasında değildi. Dudaklarımı ısıra ısıra, kafamı tavana çevirip içime içime ağladım.
Atmak istediğim imza o değildi… Ve ben mutsuzdum.
Mutsuzluğu şiddetlendirecek bir sıfat yok üstelik. MUTSUZ,dum MUTSUZ,um MUTSUZ!
Ağırım. Nasıl bir ağırlık bu? Elim, kolum, bacağım benim değil sanki. Yüzer kiloluk birer külçe taşıyorum. Oruçlu da değildim bugün üstelik.
Ağırım. Nasıl bir ağırlık bu? Beynim benim değil sanki. İçi gözyaşı dolu bir koca sünger var kafamın içinde. Bu yeni bir şey değil üstelik.
Ağırım: Nasıl bir ağırlık bu? Akıntıya karşı nefes nefese yüzmüşüm gibi. Ya da sevgiliyle çıkılan 4 günlük bir tatil motelinin havuzuna ilk kez atlamış gibi.
Çekilen fotoğrafları yüklemeli bilgisayara. Sevgiliyi arayıp ne güzel çıkmışız demeli. Açar mı telefonunu? Benden “gidene kadar” görmemeyi isteyecek ve “gittikten sonra” maziye gömecek kadar nefret mi ediyor gerçekten? Yoksa “ben artık sana inanmıyorum” mu kilit cümle?
Ve ben yine yazamıyorum işte.
Ve ne kadar da çok seviyorum!
Ve bu ne kadar liseli bir cümle.
Ve be ne kadar güzel bir fotoğraf!
Ve ne kadar güzel sevgiliyle olan fotoğraflarla oynamak, onları zumlayıp sevgilinin taaa gözlerinin içine bakmak. Ve ışık görmek o gözlerde, ve neşe, ve muzurluk. Ve kendiminkilerde bir koyu hüzün, babamdakine benzer. Ve ben bu şarkıda ağlıyorum.
Sevgilim beni görmek istemiyor artık. Babama ne kadar bir zaman içinde gideceğimi söyledim. Rolleri değiştiler şimdi…
“deep down inside i know our love will die”
Diğerlerim mırıldanmaya başladılar yine. Cumaya kadar Çevirisini yapmam gereken 2 transkript ve diploma var. Şu anda bu işi birine devredebilmek ne kadar güzel olurdu. Bir word belgesini açıp sağ girintisi, sol boşluğu diye bakınmak nasıl da sinir bozucu. Kardeşim ilk “turne”sine çıktı. Otelde geçirdiği ilk gecesinde “evde kalmak gibisi yok” dedi. Yarın tüberküloz testinin sonuçlarını almam ve emniyete gidip “kayıp ehliyetimi yeniden çıkarın lan” demem gerek. Lan dememek hakkımda daha hayırlı olur muhtemelen.
Bir de aklıma geldi de bana "kendini bize 3 kelimeyle nasıl tarif edersin" deseler:
Uyudum mu ben şimdi? Yeni bir güne mi uyandım yani? Bu içimdeki sıkıntı, bu yüreğimde ki ağırlık, bu aynada inleye inleye ağlayan, şişko surat kimin?
“bu gece kal” dedi sevgilim. Film izliyorduk, yalnızdık. Kucağında uyukluyordum. Kalamazdım. Kalamadım. Korkağın tekiyim çünkü ben. Ve korkağın önde gideni olduğum için gidiyorum dünyanın öbür ucuna da. Korkularımın üstüne gidemediğim için kaçıyorum.
O “kal” dediği için ve ben kalamayacağımı bildiğim için, erkenden “hadi beni eve bırak” dedim. Burada daha fazla ısrar etmesin ve ben de daha fazla reddetmek zorunda kalmayayım diye, yanından ayrılıverdiğim bu 1-2 saatleri orada yana yana özlemeyecek miyim? Yanında olma fırsatım varken, bırakıp gittiğim için yemeyecek miyim kendi kendimi?
Allah’ım al bu kalbi içimden. İkisini de sevmek istemiyorum ben bu adamların artık. Ne Sevgilimi ne de Babamı. İkisine de yalan söylemek istemiyorum, ikisini de üzmek istemiyorum ve ikisinden de vazgeçmek istemediğim halde, ikisini de terk ediyorum.
Ne kadar zaman kaldı sahi?
Bir de sala okunuyor sabahın bu vakti. Ölüm’de var diye hatırlatıyor.
Acıdan, kederden ölemediği zaman Ağlar da ağlarmış insan…
DS2019 belgem bakanlığa gelmiş which means dönüşü olmayan yola girildi. Dün çok garip bir şekilde, bakanlıktaki finansal danışmanımla konuşurken yakaladım kendimi. Rutgers’e paramın yatırılıp yatırılmadığını, yatırıldıysa vazgeçme durumunda bunu iptal edip edemeyeceklerini sordum. Kadın güldü bana, 21 yaşındaki o tıfıllardan birine yaptığı muameleyi yaptı ve “sen çok korkmuşsun belli, bir git bakalım, çuvallarsan en azından dil okulundan döner, hem gezdim gördüm dersin, hem de Türkiye’de kazanıp kazanamayacağının kesin olmadığı maaşınla önümüzdeki 10 yıl boyunca bize tazminat ödersin” dedi. Ben de “nasıl iş bu ya, gidip gelince de 10 yıl zorunlu hizmet, şöyle bir bakıp gelsem bu kez 10 yıl tazminat ödeme, ne anladım ben bu işten ”dedim. “Demek ki gidip başarıp dönmek daha mantıklı di mi?” dedi.
Konsolosluğu aramış arkadaşlar, en erken ayın 10una vize görüşmesi için tarih veriyorlarmış. “Ne aceleniz var” dedim. “Biz vizeyi alalım, en zorunu atlatalım sonra istediğimiz zaman, geniş geniş gideriz işte” dediler. Mantıklı tabi. Pasaportta vize olduktan sonra istediğin zaman atla uçağa git. Ayın 13üne tarih alalım diyorlar. Ben o hafta içinde sevgilimle bir tatil kaçamağı yapmayı düşünüyordum. Gerçi ayın 10u zaten ramazan di mi? Off bilmiyorum. Babam bu tatil kaçamağını da bunca yalanımın arasında yemez ama bakalım.
Ayrıca vize alındıktan sonra bir de Ankara’ya para almaya gidilecek. 2 aylık yurt dışı maaşı verecekleri için hesaba yatırmıyorlarmış, merkez bankasına gidip elden alıyormuşuz.. Pardon ama ben nereme sokacağım o parayı giderken. Çorabıma mı dolduracağım rulo yapıp. Devlet memuru olmak isteyip istemediğimi bir kez daha düşünmem gerek sanırım.
Ya da düşünmek için fazlasıyla geç kaldım artık…
Gün geçtikçe daha çok bağlanıyorum sevgilime… Gün geçtikçe daha çok korkuyorum.
Az önce, tamamen tesadüfen, Hotmail hesabıma bağlı oluşturduğum space’i buldum. “I thought we had something pRecious now i know what it's woRth” koymuşum adını. Vehala public'miş meğer. Şöyle bir şey yazmışım:, sene 2006 ekim!
benim için önemli bir dönüm tarihi aslında 15 ekim. bugünlerdeyse başarılı olup-olmamak hiç bişey ifade etmiyor. yaptığım tüm hazırlıklar tek bir kelimeyle uçtuuuu gittiiiii. içimde yanan sadece bir küçük mummuş meğer, söndü ufacık bir esintiyle. yılllardır tuğla tuğla örüyorum sandığım burçlar,kaleler kumdan meğermiş.... oysa planlarım vardı benim, beklentilerim olmadı hiçbir zaman zaten. sadece KENDİ hayatımı kurmak için planlar yapıyordum ben, rotamı çizmeye çalışıyordum. şimdi pusulasız bir gemi gibiyim okyanusun ortasında. karaya çıkmak ne değiştirecek bilmiyorum. okyanusun ortasında sürüklensem kime, ne fayda.... kocaman bir boşluk içimde ki. boşa çekilen küreklerin ağrısı mı göğsümde ki, yıkılan kumdan kalelerin hayal kırıklığı mı? zihnimde çarpışan soru işaretleri mi engel gözyaşlarıma, anılar arasından seçtiğim kahkalar mı? oysa ben de "YORULDUM", ama en azından inancımı kaybetmedim. 'zor günler hep var hayatımızda, bugünlerde onlardan' diye inanıyorDum hep. şimdi biliyorum ki kahramanlar sadece çizgi romanlarda. ve ben değirmenlere yenildim, hayatımda ilk kez ! yolumu kaybedecek değilim, yeni bir deneyim yaşıyorum hepsi bu ( ne demişti felsefe öğretmenim Hande hanıım lise de "deneyim bize atılan kazıkların bileşkesidir" ) kızmak istiyorum aslında ve hatta kontrolümü kaybedip saldırmak istiyorum şuursuzca... ama önce canımı yakanı bulmalıyım.
Bunu o hayatımı değiştireceğini sandığım "hakimlik sınavı"nın ardından yazmışım. Ve o değirmenlere yenilen don kişot, ne kadar manidarmış:) Hem çuvalladığım bir sınav, hem uzatmalarını oynayan bir ilişkinin bitişi... Ve o space'in de son yazısı "yalnız bir opera"ymış. Yine yine yine... Ve bir de fotoğraf koymuşum, "eski" ye dair. Bakınca hiç ama hiç bir şey hissetmediğimi görmek nasıl da garip ve bir gün sevgilimle de böyle olabile... Hayır hayır bunu düşünmek bile istemiyorum.
Çünkü, böyle bir şey hiç olmayacak. Çünkü, O hep olacak! Çünkü, ben bugüne kadar hiç böyle hissetmedim! Çünkü O'na hissetiklerim kimseyle kıyaslanamaz bile! Çünkü... Hep... O...