Pazar, Şubat 19, 2012

RenkleR hiç biteR mi?

Yeniden yazabilmek için, yeniden başlayabilmek için doğum günü güzel bir bahane olsa gerek.

Ve fakat bir günceye geri dönebilmek için, her daim özet geçmek gerek.

Nerede kaldığımı okumadım bu gece, kendi yazdıklarım bana çok yabancı, aklımda kalan yerden özetliyeyim, bakalım ne haldeymiş hayatım.

Amerika'ya gittim, New York - New Jersey kırsalında 8 ay yaşadım. Bir yandan burnumdan gelirken, öte yandan müthişti.
Nisan ayında, sevgilimle yaz aylarında evlenebilmek için geri döndüm.
Sevgilim tek bir lafıma kızıp benimle görüşmeyi reddettiği için, ağustos ayına kadar her sabah ağlayarak uyandığım, ağır bir depresyon geçirdim. Michigan State University'den fall için gelen kabul mektubunu spring dönemine ertelettim. İstanbul Üni'deki masterımı bitirmek için okula tekrar başladım. Sevgilimle yeniden barıştık, o iş buldu. (Benim yüzümden işsiz kalmıştı.)
O arada sanırım 2 bayram geçti, ikisinin de sabahında evde kavga vardı.
Amerika'ya dönmeyip, İngiltere'ye gitmeye karar verdim. Evlenip gidersek orada her şey daha kolay olacaktı. Bu planlarımı anlata anlata annemi, babamla aramda tampon bölge yaptım.
Annem benim tüm bu asiliklerime dayanamayıp, depresyona girmeye başladı.
11 Aralık akşamı, sevgilim ve ailesi 16 kişilik bir ekip olarak beni istemeye geldiler.
Babam kız evi, naz evi tribine girdi, "geldiniz tanıştık, yine görüşürüz inşaallah" gibi cümlelerle toparladı, yüzüğümü taktırmadı.
12 Aralık günü annemi Nöroloji doktoruna götürdüm, google doktorluğu yaparak "depresyona bağlı afazi"(unutkanlık) hastalığına kapıldığını düşünüyordum. 19 Aralık tarihine MR verdiler.
19 Aralık akşamı 18.30 sularında MR'a giderken, annem yürürken dengesini kaybediyor ve kendini ifade etmekte güçlük çekiyordu.
MR'ı çeken radyolog MR'ın ortasında çıkıp "annenizin şikayetleri nelerdi" dedi. Cevabımı dinledi, geri girdi. İşleri bitince "normalde rapor yazmam bu MR'a ama siz filmleri alın, hemen yarın doktorunuza gösterin" dedi.
Nöroloji doktoru, filmleri görür görmez, "burada yumurta kadar kemikleşmiş bir tümor var buna cerrahi müdahale edebilir" dedi, elime bir not yazıp, beyin cerrahına gönderdi. Beyin cerrahı "bana kalsa hemen yatırmak lazım bu hastayı hiç ortalıkta gezmesin." dedi. "bu ameliyatı burada yaptırmayın ya üniversite hastanelerinde ya da numune'de yaptırın" dedi. "türkçe'si kanser yani" dedi daha fazla konuşmasına izin vermeden uygun bir dille, filmleri alıp çıktım.
Aynı akşam Türkiye'nin en ünlü beyin cerrahlarından birine (o randevu nasıl oldu da aynı akşama alınabildi, hala bilmiyorum) muayene olduk.
20 Aralık günü, 21 Aralık günü ameliyat olmak üzere hastaneya yatış yapmıştık.
21 Aralık günü ameliyat ertelendi.
29 Aralık sabahı annem yaklaşık 8 saat süren bir açık beyin ameliyatı geçirdi.
Yılbaşı gecesi yoğun bakımdan hala çıkmamıştı.
9 Ocak günü taburcu olduk.
Taburcu olduğumuzda annem vücudunun sağ tarafını neredeyse hiç kullanamıyordu. Kelime dağarcığı 30 kelime falandı.
7Şubatta Radyoterapi ve Eşzamanlı kemoterapi başladığında annemin psikomotor hareketleri yerine gelmeye, kelime dağarcığı artmaya başlamış, sevgilim beni terk ettiğini bir mesajla beyan etmişti.
9Şubatta ameliyat kesisinin olduğu yerde ve yüzünde yeniden ödem oluştu. Yüreğimiz yeniden ağzımıza geldi, kortizona tekrar başlandı.
19Şubatta anneme MR çekileli tam 2 ay oldu. Ben o günden beri insan içine (bakkal-eczane-radyoterapi-hastane çıkışlarını saymazsak) ya 2 ya da 3 kez çıktım. Bir kez okula gittim kayıt durumuma bakmaya, bir kez de sevgilimle buluşmuştuk. O kadar. Bugünde çıkmayacağım.
Küçük prensi okuyup uyuyayacağım birazdan.
Bundan sonra burası, "GBM'li Bir Hastanın Güncesi" olsun istiyorum. beyintumoru.blogspot.com gibi. Bari Türkiye'de neredeyse hiç bilinmeyen, 100.000 de 3-5 rastlanan, literatürü tamamen ingilizce olan bir hastalıkla boğuşurken yaşadıklarımız kaydolsun. Yazalım ki, unutulmasın.

Yıllar önce bir 19 şubatta annem beni, sancılar içinde doğurmaya çalışıyordu. Bugün yine bir 19 şubatta ben annemi, umutlar içinde büyütmeye çalışıyorum.
Allah onu başımdan eksik etmesin.

Adet yerini bulsun, bu yıl da bir şarkım olsun.



Read more...

Pazartesi, Ekim 10, 2011

s.'ana mektup

Beni anlaman için anlattığım her detay, seni benden soğutan bir başka bahane oldu sanki.

"Ben seni hiç tanımamışım" dedin.
"Senin özünde yok ki bu yazdıkların" dedin.

Burada, bu güncede yazılanlar için dedin.

Oysa bu günlük benim "mahrem"imdi. En gizlimdi. İçimdeki bendi, o yüzden çoğu zaman "ben, şahsen, bizzat kendim ve diğerleriM"di.
Ortaya çıkaramadığım ama içimde yaşadığım, içimde onları yaşadıkça gerçekten mutlu hissettiğim...

Tek bir eksiğim vardı: Sen.
Sen geldiğinde seninle "tamam" olacaktım. Ve bu içimde yaşattığım, büyüttüğüm, olgunlaştırdığım, çocukça şımarttığım kadın kanlı canlı hayat bulacaktı seninle. Gerçekten yaşayacaktım. Bir fotoğrafım, bir sıfatım olacaktı.
Var olacak, nefes alacak, kahkahalar atacaktım.

Yaşadıkça çoğalıp "biz" olacaktık.


.
.
.
.
.
.
.
.
.
.



Bir gizli günlük buldum, delinin biri yazmış. Eh, fena da yazmamış.
Onu okuyayım biraz.
Sonra belki ben de yazarım, arkada duran boş sayfalara...

Read more...

Cuma, Ekim 15, 2010

blue ending

Bu son yazı olsun artık…
Şikâyet eden, sızlanan, halinden memnun olmayıp habire bir şeyleri değiştirmeye çalışan bu aptal şişko kızı gömelim buraya... Görmeyelim bir daha!

Madem “ne zaman geliyorsun” sorusuna bile bir cevabım yok benim, susayım artık…
Ama son bir kez sızlanayım istiyorum ağız tadıyla…

Part I
Geçen Cuma’ydı. Çarşambadan beri üzerimde bir halsizlik vardı zaten. Cuma günü okuldan erken çıkıyorum ya bütün gün yatarım geçer diye düşünmüştüm. Hava günlük güneşlik olmasına rağmen üşüyordum. Oda arkadaşıma sordum önce “ateşimi var mı” dedim. “ay ben anlamam ki” falan dedi kaynattı konuyu. Üzerime en kalın kazaklarımı giyip yatağın içine girdim ve sevgilime mesaj yazmaya başladım. O cevap verdikçe üşümem artıyordu sanki, çoraplarımı ve patiklerimi üst üste giydim ama dişlerim birbirine vuruyordu. Ateşim vardı ama ateş düşürücü hiçbir şeyim yoktu. Muhtemelen terli terli spordan dönerken yediğim rüzgar hasta etmişti beni ama bunları düşünmüyordum o anda.
Sevgilime anlatmam gereken şeyler vardı ve ben daha konuyu oraya bile getiremeden, “sen beni Amerikan rüyasına sattın”, “ben artık çıkardım seni hayatımdan” lar başlamıştı. Öyle çok üşüyordum ki yorganın altından çıkmaya üşenmesen eldivenlerimi bile takacaktım. Sonra oda arkadaşımın bana seslendiğini duydum, sesi çok uzaktan geliyordu sanki. Yorganı açtığını hissettiğimde 'kapat şunu' diye bağırmak istemiştim ama sesim çıkmadı. Birkaç yıl önce de böyle ateşlenmiştim, onu da yazdım sanırım buralara, babamın elinde buzlarla çaresiz bana baktığını ve annemin, benim 'çok üşüyorum n’olur yapmayın'larıma aldırmadan o buzlarla benim ateşimi düşürmeye çalıştığını hatırlıyorum hayal meyal. Ama Cuma gecesi hastanede uyanana kadar neler olduğunu hayal meyal bile hatırlamıyorum. Volkan ağbi’nin beni kucakladığı bir sahne var. Sonra oda arkadaşımın arabanın içinde beni soymaya çalıştığı başka bir sahne var. Hastaneye girerken bir yere bacağımı çarptım onun acısı var ama nasıl olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Ha bir de cevap veremediğim son bir soru var “sen ne zaman döneceksin?” Volkan ağbi’nin söylediğine göre hastaneye gelirken ve oradayken sürekli sayıklıyormuşum. Birkaç gün sonra “ne sayıkladım ben o akşam?” diye sorduğumda “bir ara bir şeylere cevap vermeye uğraşıyordun, erkek arkadaşındı herhalde ama anlamadım” diyor, “bir arada babanla konuşuyordun galiba” diyor. “Nerden anladın babamla sevgilim olduğunu” diyorum. “Ya o değilde senin insuarance card amma iş açacaktı başımıza ha” diye gülerek konuyu değiştiriyor. O ruh haliyle kim bilir neler sayıkladım adamın yanında… O beni utandıracak hiçbir şey söylemeden konuyu değiştiriyor…

Birkaç saat sonra üzerimde aptal bir pijamayla uyandıp volkan agbi’yi ve bizim diğer evdeki kızlardan s. yi baş ucumda gördüğümde önce hastanede olduğumu idrak edemiyorum. Sonra yanımdaki perdeyi görünce bir an oradan Foreman ya da Chase çıkacakmış gibi geliyor, kendi kendime gülüyorum… uyandığım halde hiçbir şey söylemeden güldüğümü gören herkesin yüzüne rahatlamayla karışık bir merak oturuyor. “Kaç saattir buradayız?” diye sormaya çalışırken benim olmayan bir sesle homurduyorum. Ve nihayet o rahatlamış ifadeyi görüyorum . "Ateşim vardı sadece niye getirdiniz ki beni buraya" diyorum. "Sirkeli su yapsaydınız geçerdi" diyorum. Onlarda habire beni nasıl hastaneye neredeyse zorla soktuklarını anlatıyorlar. Burada sağlık sigortası her şeyden önemliymiş bir kez daha anlıyoruz böylece. Mümkünse sağlık sigortası kartlarını vucudumuza dövme yaptırıyormuşuz, falan-mış filan-mış…

Eve gelip telefonumu açınca son bir mesaj görüyorum. Ağlamaya mecalim kalmamış. Bir de annem mesaj atmış bana, kızım seni özledik seni kamera aç görelim demiş. Aptal aptal sırıtıyorum telefona…

2 gün evden çıkmıyorum. Kimseyle konuşmuyorum. “Ne zaman geleceksin?”in cevabını düşünüyorum yatıp kalkıp. Martta döneceğim eylüle kadar evlenir beraber döneriz desem bir anlamı olacak mı O’nun için acaba. Bilmiyorum.
Burada okul mu seçeceğim, yaşamak için eyalet mi seçeceğim, bilmiyorum… zaten buradaki okulların beni alacağına dair zerre kadar umudum da yok ya… niye buradayım onu bile bilmiyorum. Basit bir hayatım olsaydı diye düşünüyorum. Bankada 5. yılım olsaydı bu sene ve 20.10.2010da evleniyor olsaydım mesela… ya da çoktan evlenmiş.
Şimdi eğer buradaysam bu hayalden tamamen vazgeçmem gerekiyor sanırım. Amerika’ya gelmekle, gelmeyi istemekle, basitçe yaşayıp giden biri olmayacağımı ilan etmiştim aslında. Bunun arkasında durmalıyım belkide. Ama bu arkasında durduğum/duracağım şeyin beni köksüz bırakmasını hazmedemiyorum hala.
Biz O’nunla birlikte bu topraklara kök salabilirdik biliyorum…

Pazartesi kontrole gittiğimde “evli misiniz?” diyor doktor. "Olmalı mıyım?" diyesim geliyor ama “No I'm not” çok daha kontrol edilebilir bir cevap. Cümlelerimi kontrol edemediğim bu dili sevmiyorum ben…

Sarılmayı özlüyorum. O’na, babama, kardeşime…

Orada olmayı diyemem ama O’nunla olmayı özlüyorum…

Part II
Saat 00.01oluyor burada. Orada sabahın 7siyken. Takvim 15 ekimi gösteriyor. 1 yıl önce bugün biliyordum Amerika’ya geleceğimi. Omzuna yaslanmış gözyaşlarımı saklamaya çalışıyordum. Galata köprüsünde güneş batıyordu. Ve “bu sabah yine her sabah ki gibi sıkıldım İstanbul’dan” diyordu gitar çalan çocuk.
“Moralim bozuk, cerayan kesik hele bir de sen yoksun ya çok yazık...”

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Bir kadeh şarabım bile yok 1.yılımızda. Ne zaman döneceğimi söyleyemediğim bir adama nasıl derim “beni bekle gelip seni alacağım” diye.

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. “Evet” dediğim gece çekilmiş. “Keşke ‘hayır’ deseydin, ‘gitmem gerek’ deseydin” diyor diğerlerimden biri ama biliyorum ki bugün sorsa yine evet derim ben O’na.

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. 1. yılımızın şerefine bir antibiyotik daha içiyorum. Son kez birlikte uyuduğumuz akşam, ay ışığında izlediğim uyuyan yüzü geliyor gözümün önüne… Dokunamıyorum… O tatili bile zehir etmiştim O’na inanamıyorum!

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. 1. yılımızın şerefine dinliyorum “sensiz olmazları”… O klibi izlerken ki yüzü geliyor gözümün önüne… Dokunamıyorum…

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. 1. yılımızın şerefine ağlıyorum. “Yok iyiyim ben, ateş yaptı yine herhalde” diyorum yanımdaki meraklı surata. Bu ateş beni öldürmez ama içimde ki bu yangın çürütür biliyorum. O’na mutluluk dahil hiçbir şey veremediğim geliyor aklıma. Huzur vermedim. Rahat vermedim. Cevap vermedim. Umut vermedim. Eline alıp tutabileceğim bir hediye bile vermedim.

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. “Evet” dediğim gece çekilmiş. O geceyi hatırlıyorum. Ve sabahını, içtiğimiz adaçayını. Ve İstanbul’a dönüşünü. Minibüsten inerken bana bakan ışıl pırıl gözlerini. Çektiği mesajı: “yuppy ben evleniyorum!” ve ertesi gün olan o aptal kazayı…

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Sarhoşuz belli. O’nunla ilk rakı içişimizi hatırlıyorum. İlk “seni seviyorum”u. Beni taksiye bırakıp dönüşünü. Çektiği mesajı: “bundan sonra sana rakı seek”

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Mutluyuz. Ama yalan yok, içimde bir “şey” eksik o gece. Ne olduğunu bilmediğim ve “nedir acaba bu” diye kurcalamadığım. Aslında bana evlenme teklif edeceğini ilk hissettiğim anda düşünmem gereken ama hiç düşünmediğim… haklıydı belki de. Belki de değildi. O kaza olmasaydı olmazdı belki de bunlar… o “eksik” şey neyse batmazdı içime bu kadar…

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. Doğru adamla yanlış zamanda çekilmiş bir fotoğrafa. Gülüşünü özlüyorum en çok. Ellerini, konuşurken nasıl da güzel kullanır onları... Nasıl da yumuşacık dokunur yüzüme…

Şimdi gülümseyen bir fotoğrafa bakıyorum. …


Read more...

Çarşamba, Ekim 06, 2010

gRey squiRRels

Amerika….
Bir derin boşlukta yüzer gibiyim burada. Ya da aslında ayaklarım yerde değilmiş gibi. Mutluluktan ya da şaşkınlıktan ya da burada olmanın anlamsızlığından ya da gereğinden fazla anlamı olmasından… Her neyse işte bunu tartışmayacağım şimdi. Birkaç komik hikayem var, ara ara onları yazayım bari dedim…

Ya aslında daha yazmaya başlamadan fark ettim ki, yaşarken komik ama anlatırken hiç de komik olmayan durumlar bunlar…
Amaaan olsun. Ben yazayım işte, unutulmasın…


Geldiğimizin ilk günleriydi ve harıl harıl ev arıyorduk. Arabamızın olmaması mı asıl problem, new brunswick denen bu şehircikte rutgers buses dışında transportation olmaması mı problem, toplu taşıma olmadığı için kampüse yakın ev bulmak mı problem yoksa İngilizce konuşamamak mı asıl problem daha çözememişiz. O sabah (Allah razı olsun) “abla”lardan biri bizi, 2 tane büyük sitenin olduğu, kampuse yakın bir yere (şu anda oturduğumuz yere) bıraktı, gitti.
Okları takip ede ede Leasing Office i bulduk. Bu arada tüm özneler çoğul çünkü ev arayan 6 kızız! Uçakta tanışmışız yani birbirimizi maksimum 5 gündür tanıyoruz ama birlikte eve çıkmaktan başka alternatifimiz de yok.

Neyse efendim, ofise bir geldik ki kapı duvar, sadece küçük bir not yazılmış, ‘ofis yarın açılacak, acil durumlar için Vinny’i arayın.’
Telefonda konuşmak o günlerde başımıza gelebilecek en kötü şeylerden biri. (hoş bence hala en kötüsü aslında) Bakkalda markette okulda şurada burada tarzancayla yok bilemedin beden diliyle anlatabiliyorsun derdini ama telefonda ı ıh, olmuyor! Bu yüzden de kimse yanaşmıyor Vinny’i arayıp ‘boş ev var mı yok mu’ diye sormaya.
“Sen ara”, “yok sen ara”, “yok ben konuşurum ama ne dediklerini anlamıyorum, sen ara” tantanasından sıkılıp “verin şu telefonu bana ya” diye alıyorum telefonu. Serde kova’lık var ya, kendi işimi kendim yaparım hesabı.

Aradım. Çalıyor. Ben nedense Vinny’i kadın diye beklerken, adamın biri açıyor telefonu “helloooo?” diye.
—Iıııı Hi! Iıııı Hello! I just call
diye başlıyorum ama aklıma gelen tek cümle “I just call to say i love you” gülücem gülemiyorum. Bu arada 2 sn önce “ay ben konuşamam” diyen kızların hepsi karşımda şakır şakır relative clause’lu, passive voice’lu cümleler kuruyorlar, güya ben onlardan duyup karşımdaki adama söyleyeyim diye. Derin bir nefes alıp tekrar deniyorum

—Iııı şey (Türkçe şey!) we want ask that do you have any free apartment?
İç ses: Free ne lan, Amerika'da beleşe ev mi verirler adama?

—ummm i mean, empty apartments for renting, yani (Türkçe yani ama amerikan aksanlı) to rent. (içses: gramer diye anamı ağlatan bütün İngilizce hocalarıma helal olsun)… Iıı we want to rent an apartment actually two apartments
İç ses: bir sus da adamı dinle. Bir şeyler söylüyor baksana

—homur humur well just hopur hupur homur humur
İç ses: hiç bi’şey anlamıyorum lan, bu adam İngilizce mi konuşuyor şimdi?

—Iııı excuse me. I’m stranger (foreigner demeye çalışıyorum herhalde) can you tell me umm could you tell me please (sanki her şeyi anladım da bir de kibar olmak kusur kaldı) just do you have free apartments or not? Yes or no?
İç ses: gene free mi dedim lan ben?

—no, but if you wanna homur humur hupur humur you can hopur hupur homur humur

artık etrafımda sürekli bana sufle vermeye çalışan kızlara ve adamın söylediklerinden hiçbir şey anlamamaya feci sinir olmuş bir halde

—eee başlıycam böyle işe ya, hiçbir bok anlamıyorum ben bu adamın dediklerinden, konuşacak olan varsa alsın telefonu konuşsun diye gürlüyorum. Kızların sesi jilet gibi kesiliyor, tekrar telefonu ağzıma yaklaştırıp

—ok. We’ll … diye tekrar cümle kurmaya yelteniyorum ki
— türk müsünüz siz kızlar? Diyor adam.
İç ses: sıçtık adam anladı ne dediğimi…

Telefonda İngilizce konuşmaya programlamışım ya kendimi, adam Türkçe konuşunca mavi ekran veriyorum. (bu durum bir çok kez başıma geldi bir ara onları da yazmak lazım)

—yeeess türküz!
İç ses: n’oluyor lan burada, ben nece konuşuyorum şimdi

—ofice’in önünde misiniz şimdi?

—yes we’re.
İç ses: yes’i anladık da we’re ne be?

—ok wait there. I’m coming.

Adamın söylediği hiçbir şeyi anlamayıp, son cümleyi neden ve nasıl anladığım hakkında bugün bile hiçbir fikrim yok. Yanımdaki kızlar zaten aptal olmuş durumda. Telefondaki adama “yes türküz” diyorum, ama İngilizce konuşmaya devam ediyorum. Ama dayanıp soruyorlar tabi, “ne oldu ne oldu” diye. “Bekleyin” dedi diyorum, “geliyormuş…”

2 dk içinde geliyor volkan ağabey’miz. İlk sorduğu soru “hanginizle konuştum ben telefonda?” oluyor. Bana verdiği ilk öğüt de, “new jersey’de tahmin ettiğinden çok çok fazla türk var, konuşurken aklında olsun” oluyor bir de arkasından Amerikan kahkahası patlatıyor ki evlere şenlik.
O gün bugündür, “volkan ağbi bulaşık makinesinin düğmesi bozuldu”, “volkan ağbi bizim zil çalışmıyor”, “volkan ağbi biz x yerden çalışma masasıyla sandalye aldık/alıcaz senin track’le getirebilir miyiz”, “volkan ağbi elektrik süpürgesi var mı sende”, “volkan ağbi sıcak su nasıl ayarlanıyor”, “volkan ağbi bizi wallmarta götürsene eve shopping lazım”, volkan ağbi aşağı, volkan ağbi yukarı…
Kendisi bizim için Hızır, her şeyimize o koşuyor… Ve bana ilk gün telefonda benim anlamadığım neler söylediğini hala anlatmıyor… bi’de nereden rakı alacağımızı biliyor ama söylemiyor. Bi’de ben rakı bulsam da içemem zaten…

Neyse ben şimdi gidip 'experiencing american culture' için Disneyworld’u anlatan bir presentation hazırlayayım bari.

Tek kelime İngilizce konuşamayan İspanyol bir taksicinin taksisine binen 4 bursiyerin kilisede(!) verilen bir iftar(!) yemeğine gitmeye çalışırken kaybolup, Çin’li bir adama yol sormaya çalışırken onun da Müslüman olduğunu öğrenip iftara davet etmesi ve gidecekleri yeri bulduklarında İngilizce konuşamayan İspanyol kadın taksiciyle, elementary seviyede İngilizce konuşan Kayserili Türk öğrencinin pazarlık yapma hikayesini de başka bir zaman anlatırım artık.

Cia…

Read more...

Pazartesi, Eylül 27, 2010

blue monday

Amerika’da ki yağmurlu ilk sabah.
Radyoyu açıp bir yerlerde “bu sabah yağmur var istanbul’da”yı duymak istemek, duyamamak… İsanbul’da olmadığını, uzakta olduğunu hatırlamak bir kez daha…

İstanbul’da sonbaharı hatırlamak…
Velhasıl özlemek işte.
Ama silkinip kendine gelmek ve fırlamak yataktan.
Kavgalı olunan ev arkadaşıyla yüzyüze gelmeden, mutfakta küçük bir tost ve bir kahve yapıp çıkmak evden.
“Bir şemsiyem bile yok bu şehirde” diye düşünüp yüzünü damlalara çevirmişken otobüsün geldiğini görüp, koşmak çamurlara aldırmadan.
Birkaç ay önce servis arabası su birikintisinde durdu diye söylenirken, şimdi sırtında çanta, elinde beslenme poşeti otobüse yetişmeye çalışmak “wait wait wait” diye… gülmek istemek ama halini komik değil trajik bulmak…
Otobüste, kiralanan daireyi değiştirmek için ödenmesi gereken ekstra 500$ı gıcık ev arkadaşına ödetmek için ne yapması, ne söylemesi gerektğini düşünmek. En önemlisi evi değiştirdikten sonra masrafları nasıl karşılayacağını ve kimle kalacağını hala netleştirememiş olmak. Geleli bir ay olmasına rağmen hala yerleşememiş ve hala kimle kalacağını bilmiyor olmak. Eldeki tek ‘feasible’ seçeneği, oradakilere nasıl açıklayacağı hakkında hiçbir fikri olmamak.

Sorularla boğuşurken okula geldiğini fark etmek.

“Ne işim var benim burada”yı yüksek sesle sormak yeniden.

Adının Denis, anne-babasının türk olduğu, sonradan öğrenilen sarışın kızın “you shouldn’t complain, it’s a new day and you’re in U.S” deyişine aptalca sırıtarak “no it’s just a blue Monday” demek, derken kendi bile inanmak.

Sonunu getirecek bir hikayesi bile olmamak...
Gelişine yaşamak...

Read more...

Çarşamba, Eylül 15, 2010

langenscheidt's saRısı

Experiencing American Culture dersi için "bachelorette party" hakkında bir presentation hazırlamam gerekirken ben oturmuş bunlarla uğraşıyorum.

Delilik falan değil benimki artık, bildiğin hastalık!




"i'm a path of cinders
burning under your feet
you're the one who walks me
i'm your one way street"

diyor kadın. Ben oturup comperative-contrast essay yazacağım daha.. Peh!



Murathan Mungan'ın dizeleri mi ruha şifa olan, Müslüm Baba'nın o dumanlı buruk sesi mi?

Rakı yok ulan bu memlekette. Ben yaşamam burada!



NJ: 00.37

Read more...

Cumartesi, Eylül 11, 2010

gReen "big apple"

September 10, 2010

Bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü. Uğruna yapayalnız kaldığım bir düşün içindeydim bugün. Lucid dreaming gibiydi. Rüyada olmak ve rüyada olduğunu bilmek gibi... Ama kontrolü benim elimde değildi. Birlikte olduğum insanların ardında times square sokaklarında gezinip duruyordum. İçimdeki heyecanla ilgili en ufak bir fikirleri yoktu. Yüzümdeki o aptal sırıtışın altına gizlediğim hüznüm hakkında en ufak bir fikirleri yoktu. Lush'u görüp "aaa taksimdeki sabuncu", Mamma Mia afişlerini görüp "ay bu ünlü bir restoran mıydı neydi" tepkisi vermekle meşguldüler...

Yine de bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü. Bugün "herşeyi mahvettiğime değdi mi?" sorusuyla yüzleştiğim gündü...

Babamın "hakkımı helal etmem sana"sı kulağımda yankılanırken geçtim empire state'in önünden, sevgilimin "bundan sonra sana cesedimi görmek nasip olur inşaallah"ı kulağımda çınlarken attım kendimi bir sarı taksinin önüne...

Yazılacak ne çok şey olmalıydı bugün hakkında oysa.
Bense şimdi ışığı bile olmayan bir odada, queen size bir yorganı uyku tulumu gibi kullanıp yatacağım.

Bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü.
Ben Z.G, 2010 yılının eylülünün onuncu, ramazan bayramının ikinci, hayatımın onbinatmışbeşinci günü itibariyle New York topraklarına ayak bastım.

Kaydolsun!

Read more...

Pazartesi, Ağustos 30, 2010

bu nasıl gRi

Yarın sabah ilk okul günüm olacak.
Yani burada yarın sabahken ve orada öğleden sonrayken ben seviye tespit sınavına giriyor olacağım. Ev konusu hala çözülmedi. Hala bir banka hesabı açtıramadığım için bugün wallmart’tan fotoğraf makinesi almaya da cesaret edemedim. Yanımdaki nakitle ne kadar süre idare etmem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok çünkü…

Her şey yarım gidiyor. Ama en azından gidiyor. O yüzden hiç söylenmiyorum. Şu kira sözleşmesini yapana kadar da söylenmeye niyetim yok. Çünkü gerçekten işlerimin şansla yürüdüğüne kanaat getirdim artık. Burada tek ihtiyacım olan şansmış gibi geliyor. Sanki hiçbir şeyi ben yapmıyorum. “Tanrı’nın eli” golleri kurtarıp duruyor. Ben sadece izliyorum olan biteni…

Bir an önce kira sözleşmesini yapıp, valizlerimi açıp bir yere yerleşmek istiyorum. Şu etrafımı saran kalabalıktan kurtulmak istiyorum şu an dubleks bir evde 10 kız kalıyoruz. oturduğum büyük salonda 7 kişiyiz. Ve 5 imizin kucağında bilgisayarlar gözlerimizi ekranlardan ayırmadan birbirimizle güya sohbet ediyoruz.

Hah şimdi bir de yarın otele geçme durumu ortaya çıktı ki evlere şenlik…
Offf allahım her şey ne kadar belirsiz, ne kadar karışık ve de karmaşık.
Sabır, düzen, şans…

Read more...

Pazar, Ağustos 29, 2010

bu nasıl mavi

Burada;
Bilgisayara ayar yapmadan youtube'a girebiliyorsun, ki bunu biliyordum
klozetlerde taharet musluğu yok, ki bunu biliyordum
yiyecek ve içecek porsiyonları çok büyük, ki bunu biliyordum
yola adımını attığın anda araçlar hemen yol veriyor, ki bunu biliyordum
insanlar 'personel space' denen şeye çok dikkat ediyor, ki bunu biliyordum
bütün şoförler trafik kurallarına dikkat ediyor, ki bunu zaten saymıştım
toplu taşıma neredeyse sıfır, herkes araba kullanıyor, ki bunu biliyordum
etraftaki kızlar 'ah annemin güzel yemekleri' diye ağlamaya başladı, ben hala 'siz bu işleri geçinde evi nereden tutacağız ondan haber verin' tribindeyim, ki bunu biliyordum,
kıtaya ayak basar basmaz 'ABLA'ların himayesine girdik, 'EV'lerine düştük ki bunu tahmin ediyordum

i mean,
daha bilmediğim ve hadi ya, vay canına dediğim hiçbir şeyle karşılaşmadım. bir uçak bileti miydi yani bunca yıldır hayalini kurduğum?

şaşkınım ve hatta neredeyse 'ee bu muymuş' tadında bir hayal kırıklığı yaşıyorum ki bunu hiç beklemiyordum!


Read more...

Cumartesi, Ağustos 28, 2010

new blue

New York,
New Jersey,

Halbuki "Sen bu mektubu okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım" diyen bir mektup yazmıştım, yayınlanması için programlanmayı becerememişim. Şimdi bir öğrenci evinde 6 kız bir arada “acaba kendi kendimize mi kalsak yoksa aile yanında mı kalsak” muhabbeti yapıyoruz.

Acilen ev bulmamız gerek!
Ama öce acilen uyumam gerek. 31 saat süren bir Cuma gününü artık bitirmem gerek…

Üzerime giydiğim bu yeni zırh oldukça ağır ve yorucu. Onları hiç çıkarmadan uyumayı öğrenmem gerek.

tsi:05.15
jersey time: 22.15

Read more...

Salı, Ağustos 24, 2010

la sol la si moR



Aşkın Nur Yengi-Çağırma Beni




Aşkın Nur Yengi-Bir Zaman Hatası



Jale-Üzgünüm




Oya&Bora-Ayrılık Zamanı



Sertap Erener-Suçluyum




Jale-Suçlusun



Umay-Aşk Mektubu



Candan Erçetin-Yazık Oldu



Nazan Öncel-Mühürledim Seni Bir Hadise Var

Read more...

Cuma, Ağustos 20, 2010

latte mavi

Çok gereksiz bir sıklıkta ağlak zırlak yazılar yazıyor olabilirim. Hiç yazmamaktan iyidir bence. Ve ağlamak içime atmaktan iyidir. 18:00e kadar bilet rezervasyonumu onaylatmam gerekiyor. Ama aynı yere gideceğim kızlardan birinin salaklığı yüzünden pasaportu hala eline geçmedi. Ve biz hanımefendinin keyfini bekliyoruz. Ben bu insanlarla birlikte gidiyorum ya… yazıklar olsun bana! Sırf yalnız kalmamak için takıldım peşlerine. Ki hayatımda bu kadar yalnız kalmışken, hiç gerek yok buna.

Şimdi iki seçeneğim var. Ya turizm firmasını arayıp kendi rezervasyonumu okeyleyeceğim, çünkü ben henüz görmesem de vizesi basılmış pasaportum eve ulaştırılmış ya da son dakikaya kadar o aptal kızın pasaportunun teslim edilip edilmeyeceğine dair haber bekleyeceğim.

Saat 15.40.
Yer Ankara Kızılay starbucks.
Yanımda liseli iki çift. O gizli saklı sandıkları sevişmeler kim bilir nasılda tatlı…
Sevgilimle konuştuk. Galiba bir saat kadar oluyor. Sanırım sesini son duyuşumdu. Çantamda peçete yok, ışığın tam altında oturuyorum, sakin sakin ağlayamıyorum…

Babam dün akşam otobüse bindirirken, “hadi artık git mealinde” öyle bir cümle söyledi ki…
Gerçekten gidince aramazsam ne olur acaba?

Bugün tam yurtdışı avansını almak için verilen merkez bankası çekini imzalarken, annem aradı. Yukarda bahsi geçen salak arkadaşım ve sevgilisi, paranın miktarı ve çek almak vs durumları hakkında gülüşüyorlardı. Görevli kadın güzel temennilerini sayıp döküyordu. Mutlulardı. Ben de mutlu olmak istedim o an. Anneme “bak tam imza atarken aradın, x lira paraya imza atıyorum şu anda” gibi bir şeyler zırvaladım. Hani futbolcuların imza seremonisi gibi hissedeyim istedim. Annemde hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde “hadi bakalım, ehehehe” gibi ne diyeceğini bilmez tepkiler verdi. “Hadi işlerim var şimdi ben seni sonra ararım” deyip kapattım. Kadın çeki elime verdi, “git bunu müdür beye imzalat” dedi. Kalktım. Müdür odası kuytu bir yerdeydi ve müdür odasında değildi. Dudaklarımı ısıra ısıra, kafamı tavana çevirip içime içime ağladım.

Atmak istediğim imza o değildi…
Ve ben mutsuzdum.

Mutsuzluğu şiddetlendirecek bir sıfat yok üstelik. MUTSUZ,dum MUTSUZ,um MUTSUZ!

Atmak istediğim imza o değildi...

Read more...

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

yosunlu mavi

Ağırım.
Nasıl bir ağırlık bu?
Elim, kolum, bacağım benim değil sanki. Yüzer kiloluk birer külçe taşıyorum.
Oruçlu da değildim bugün üstelik.

Ağırım.
Nasıl bir ağırlık bu?
Beynim benim değil sanki. İçi gözyaşı dolu bir koca sünger var kafamın içinde.
Bu yeni bir şey değil üstelik.

Ağırım:
Nasıl bir ağırlık bu?
Akıntıya karşı nefes nefese yüzmüşüm gibi.
Ya da sevgiliyle çıkılan 4 günlük bir tatil motelinin havuzuna ilk kez atlamış gibi.

Çekilen fotoğrafları yüklemeli bilgisayara.
Sevgiliyi arayıp ne güzel çıkmışız demeli. Açar mı telefonunu?
Benden “gidene kadar” görmemeyi isteyecek ve “gittikten sonra” maziye gömecek kadar nefret mi ediyor gerçekten? Yoksa “ben artık sana inanmıyorum” mu kilit cümle?

Ve ben yine yazamıyorum işte.

Ve ne kadar da çok seviyorum!

Ve bu ne kadar liseli bir cümle.

Ve be ne kadar güzel bir fotoğraf!



Ve ne kadar güzel sevgiliyle olan fotoğraflarla oynamak, onları zumlayıp sevgilinin taaa gözlerinin içine bakmak.
Ve ışık görmek o gözlerde, ve neşe, ve muzurluk.
Ve kendiminkilerde bir koyu hüzün, babamdakine benzer.
Ve ben bu şarkıda ağlıyorum.



Röyksopp-Only This Moment

“stay or forever go
play or you’ll never know”


Sevgilim beni görmek istemiyor artık.
Babama ne kadar bir zaman içinde gideceğimi söyledim.
Rolleri değiştiler şimdi…

“deep down inside i know our love will die”

Diğerlerim mırıldanmaya başladılar yine. Cumaya kadar Çevirisini yapmam gereken 2 transkript ve diploma var. Şu anda bu işi birine devredebilmek ne kadar güzel olurdu. Bir word belgesini açıp sağ girintisi, sol boşluğu diye bakınmak nasıl da sinir bozucu.
Kardeşim ilk “turne”sine çıktı. Otelde geçirdiği ilk gecesinde “evde kalmak gibisi yok” dedi.
Yarın tüberküloz testinin sonuçlarını almam ve emniyete gidip “kayıp ehliyetimi yeniden çıkarın lan” demem gerek. Lan dememek hakkımda daha hayırlı olur muhtemelen.

Bir de aklıma geldi de bana "kendini bize 3 kelimeyle nasıl tarif edersin" deseler:

“siktir olup gidiyorum” derdim.

Hakkımızda hayırlısı!

Read more...

Cuma, Ağustos 06, 2010

gRi biR sabah

Uyudum mu ben şimdi?
Yeni bir güne mi uyandım yani?
Bu içimdeki sıkıntı, bu yüreğimde ki ağırlık, bu aynada inleye inleye ağlayan, şişko surat kimin?

“bu gece kal” dedi sevgilim. Film izliyorduk, yalnızdık. Kucağında uyukluyordum. Kalamazdım. Kalamadım.
Korkağın tekiyim çünkü ben.
Ve korkağın önde gideni olduğum için gidiyorum dünyanın öbür ucuna da. Korkularımın üstüne gidemediğim için kaçıyorum.

O “kal” dediği için ve ben kalamayacağımı bildiğim için, erkenden “hadi beni eve bırak” dedim. Burada daha fazla ısrar etmesin ve ben de daha fazla reddetmek zorunda kalmayayım diye, yanından ayrılıverdiğim bu 1-2 saatleri orada yana yana özlemeyecek miyim? Yanında olma fırsatım varken, bırakıp gittiğim için yemeyecek miyim kendi kendimi?

Allah’ım al bu kalbi içimden. İkisini de sevmek istemiyorum ben bu adamların artık. Ne Sevgilimi ne de Babamı. İkisine de yalan söylemek istemiyorum, ikisini de üzmek istemiyorum ve ikisinden de vazgeçmek istemediğim halde, ikisini de terk ediyorum.

Ne kadar zaman kaldı sahi?

Bir de sala okunuyor sabahın bu vakti.
Ölüm’de var diye hatırlatıyor.



Acıdan, kederden ölemediği zaman
Ağlar da ağlarmış insan…

Read more...

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

eskiden biR moR

DS2019 belgem bakanlığa gelmiş which means dönüşü olmayan yola girildi. Dün çok garip bir şekilde, bakanlıktaki finansal danışmanımla konuşurken yakaladım kendimi. Rutgers’e paramın yatırılıp yatırılmadığını, yatırıldıysa vazgeçme durumunda bunu iptal edip edemeyeceklerini sordum. Kadın güldü bana, 21 yaşındaki o tıfıllardan birine yaptığı muameleyi yaptı ve “sen çok korkmuşsun belli, bir git bakalım, çuvallarsan en azından dil okulundan döner, hem gezdim gördüm dersin, hem de Türkiye’de kazanıp kazanamayacağının kesin olmadığı maaşınla önümüzdeki 10 yıl boyunca bize tazminat ödersin” dedi. Ben de “nasıl iş bu ya, gidip gelince de 10 yıl zorunlu hizmet, şöyle bir bakıp gelsem bu kez 10 yıl tazminat ödeme, ne anladım ben bu işten ”dedim. “Demek ki gidip başarıp dönmek daha mantıklı di mi?” dedi.

Konsolosluğu aramış arkadaşlar, en erken ayın 10una vize görüşmesi için tarih veriyorlarmış. “Ne aceleniz var” dedim. “Biz vizeyi alalım, en zorunu atlatalım sonra istediğimiz zaman, geniş geniş gideriz işte” dediler. Mantıklı tabi. Pasaportta vize olduktan sonra istediğin zaman atla uçağa git. Ayın 13üne tarih alalım diyorlar. Ben o hafta içinde sevgilimle bir tatil kaçamağı yapmayı düşünüyordum. Gerçi ayın 10u zaten ramazan di mi? Off bilmiyorum.
Babam bu tatil kaçamağını da bunca yalanımın arasında yemez ama bakalım.

Ayrıca vize alındıktan sonra bir de Ankara’ya para almaya gidilecek. 2 aylık yurt dışı maaşı verecekleri için hesaba yatırmıyorlarmış, merkez bankasına gidip elden alıyormuşuz.. Pardon ama ben nereme sokacağım o parayı giderken. Çorabıma mı dolduracağım rulo yapıp. Devlet memuru olmak isteyip istemediğimi bir kez daha düşünmem gerek sanırım.

Ya da düşünmek için fazlasıyla geç kaldım artık…

Gün geçtikçe daha çok bağlanıyorum sevgilime…
Gün geçtikçe daha çok korkuyorum.

Az önce, tamamen tesadüfen, Hotmail hesabıma bağlı oluşturduğum space’i buldum.
“I thought we had something pRecious now i know what it's woRth” koymuşum adını. Vehala public'miş meğer. Şöyle bir şey yazmışım:, sene 2006 ekim!

benim için önemli bir dönüm tarihi aslında 15 ekim. bugünlerdeyse başarılı olup-olmamak hiç bişey ifade etmiyor. yaptığım tüm hazırlıklar tek bir kelimeyle uçtuuuu gittiiiii. içimde yanan sadece bir küçük mummuş meğer, söndü ufacık bir esintiyle. yılllardır tuğla tuğla örüyorum sandığım burçlar,kaleler kumdan meğermiş....

oysa planlarım vardı benim, beklentilerim olmadı hiçbir zaman zaten. sadece KENDİ hayatımı kurmak için planlar yapıyordum ben, rotamı çizmeye çalışıyordum. şimdi pusulasız bir gemi gibiyim okyanusun ortasında. karaya çıkmak ne değiştirecek bilmiyorum. okyanusun ortasında sürüklensem kime, ne fayda....

kocaman bir boşluk içimde ki.
boşa çekilen küreklerin ağrısı mı göğsümde ki, yıkılan kumdan kalelerin hayal kırıklığı mı?
zihnimde çarpışan soru işaretleri mi engel gözyaşlarıma, anılar arasından seçtiğim kahkalar mı?

oysa ben de "YORULDUM", ama en azından inancımı kaybetmedim. 'zor günler hep var hayatımızda, bugünlerde onlardan' diye inanıyorDum hep. şimdi biliyorum ki kahramanlar sadece çizgi romanlarda. ve ben değirmenlere yenildim, hayatımda ilk kez !

yolumu kaybedecek değilim, yeni bir deneyim yaşıyorum hepsi bu ( ne demişti felsefe öğretmenim Hande hanıım lise de "deneyim bize atılan kazıkların bileşkesidir" ) kızmak istiyorum aslında ve hatta kontrolümü kaybedip saldırmak istiyorum şuursuzca... ama önce canımı yakanı bulmalıyım.

Bunu o hayatımı değiştireceğini sandığım "hakimlik sınavı"nın ardından yazmışım.
Ve o değirmenlere yenilen don kişot, ne kadar manidarmış:) Hem çuvalladığım bir sınav, hem uzatmalarını oynayan bir ilişkinin bitişi...
Ve o space'in de son yazısı "yalnız bir opera"ymış. Yine yine yine...
Ve bir de fotoğraf koymuşum, "eski" ye dair.
Bakınca hiç ama hiç bir şey hissetmediğimi görmek nasıl da garip ve bir gün sevgilimle de böyle olabile... Hayır hayır bunu düşünmek bile istemiyorum.

Çünkü, böyle bir şey hiç olmayacak.
Çünkü, O hep olacak!
Çünkü, ben bugüne kadar hiç böyle hissetmedim!
Çünkü O'na hissetiklerim kimseyle kıyaslanamaz bile!
Çünkü...
Hep...
O...

Read more...

Cumartesi, Temmuz 31, 2010

lemon gReen tea

Starbucks!
Evet starbucks!
Ben bunu nasıl akıl edemedim bir haftadır.
Burası uyuyakalanların üzerine battaniye örtüldüğü kahve diyarı değil miydi? Tabi ya…
Yeni iş yerim starbucks. Sevgilim sayesinde buldum bu muhteşem fikri =)))

Yalnız burada starbucks’a özel kablosuz internet yok muydu yahu? Ben öyle biliyorum ama daha önce hiç kullanmamışım herhalde emin olamadım. Şu TTnet’in WiFi sine bağlanmak için kullanıcı adı ve şifre hatırlayana kadar canım çıktı ayrıca.

Dün “aylaklık zor işmiş vesselam, yordu” dediğimde, sevgilim “beni yanına alsaydın, ben yükünün yarısını alırdım omuzlarından” dedi. Haklıydı. Beni hiç yormadı, her zaman yardımcı oldu bana. İşleri karıştıran, sorular soran hep ben oldum…

Şimdi her yanı ve her şeyi ve herkesi alt üst ettikten sonra, yani hayatın/hayatımızın orta yerine sıçtıktan sonra kaçarcasına gidiyorum. Kaçarcasına ne be? Bildiğin kaçıyorum işte!

Bugün kuaförde, Amerika’ya yerleşen bir başka müşterinin babasının cenazesine bile yetişemediğini anlattılar bana. Oturup ağlayacaktım sabah sabah! Ki zaten artık ağlamaktan beyin sıvım falan akacak herhalde. Gözyaşı dediğimiz şey sonsuz olamaz değil mi?

Artık gerçekten bundan bahsetmek istemiyorum. Yani şurada yazdığım sözcüklerin bir istatistiğini çıkarsak “ağlamak”, “ağladım”, “ağlamamak için zor tuttum” türevi ifadeler ilk sırada çıkar herhalde. Sahi yazdığım tüm kelimelerin bir raporunu almak mümkün olsa keşke. En çok hangi sözcüğü yazmışım acaba?

Bir de

ağladı, ağladık, ağladı annem, yar hepsi hak mı?
koy ver yeni evler bulsun kendine…


diyen bir Sibelalaş şarkısı vardı di mi? Cuk oturdu sanki, evet…

Ulan doksanlar ne güzeldi be.
Çocuktuk ve en büyük sorunumuz…
Sahi neydi en büyük sorunumuz, 14-15-16 yaşında?
Bilmem bulamadım.


Ders çalışsam aslında. Şu 1 ayı boş boş geçirmesem TOEFL’ı vermek için fazla zamanım olmadığını, oraya gitmenin sihirli değnek değmişçesine listening notumu yükseltmeyeceğini hatırlasam ve asılıp bir güzel ders çalışsam…

Güzel olur evet…







Düşündüm de, sevgilimle oturup filmler izlesek aslında…
Daha güzel olur, evet…

Read more...

Çarşamba, Temmuz 28, 2010

sodalı mavı

Google a what time in new jersey diye sorunca, daha sörçlemeden cevabını veriyor. Şu an mesela saat 07.13 a.m.miş. TSİ 14.15 i göstermekte. Yani 7 saat varmış. Sanki bilmediğim bir şeydi bu, peh!

Bu kadar küçük yaşta “koşulsuz itaat” bilincini dedemden almamış olsaydım, çoktan isyan edip ateizmin derin sularına dalmıştım muhtemelen. Ama artık tanrının bizimle çok eğlendiğine kanaat getirdim. Sadece “sıradaki oyunun nedir allah'ım?” diye, dişlerimi sıkan bir gülüşle bekliyorum karşısında…

Şirketten istifa ettim. 26 temmuz Pazartesi günü. Buruktu, garipti. Tazminatımı alamamış olmak çok koysada 6 aydır adamlar telefon faturamı ödüyorlardı. Öyle avuttum kendimi. Bir de tabi en başından bari, tazminatı gözden çıkarmış olduğumu hatırlatmaya çalıştım kendime bol bol.

En başa dönmeye çalışacağım artık. Tüm bunlar hiç olmamış gibi yapmaya. Aynı heyecanı istiyorum geri. Bu saatten sonra mutlu gidemeyeceğim aşikârda, bari o ilk heyecanla gideyim istiyorum. Gerçi ben biraz kendimi tanıyorsam “böyle” gitmem oralara ama göreceğiz bakalım daha neler olacak kim bilir?

Evdekiler istifa ettiğimi bilmiyorlar. Gitmeye birkaç gün kalasıya kadar da öğrenmelerini istemiyorum. Bu yaptığım onlara çok büyük haksızlık vs. vb. olabilir ama bunu yapmak zorundayım. Üstelik giderayak bir yalan daha söylemem gerekiyor onlara. Son atımlık kurşunumu kullanmayacak bile olsam, onların istediğini yapmadığımı düşünmelerinin tek yolu, “ben gidiyorum ama birkaç ay içinde sevgilimde oraya gelecek” demem.

Sonra…
Sonra beni sevgilimle sanan ailem ve beni ailemle sanan sevgilimle aynı zaman diliminde bile olmadığım bir yalnızlığın içinde olacağım. Rutin birkaç arama yaptıktan sonra herkesle bağımı koparmayı düşünüyorum. Facebook blog falan hikaye aslında...
Yani hakkaten ben aramazsam nereden bulacak bu insanlar beni? Nasıl bu kadar rahat olabiliyorlar? Görmüyorlar mı, bilmiyorlar mı, tahmin edemiyorlar mı dünyanın öbür ucunda onlarsız ayakta durabilirsem (ki artık durmak zorundayım) geride kalan hiçbir şeyi umursamayacağımı. Ve tek kalemde silebileceğimi…

Ben üni.ye başladığımda böyle olmuştu. O yüzden korkuyorum aslında kendimden. Millet yurtta “anamı özledim, köyümü özledim” temalı özel ağlama geceleri düzenlerken, ben “sussanıza kardeşim, iki satır kitap okuyacağız burada” modundaydım. Bir tek, 1 ekim 2000 günü, ilk kez yalnız başıma otobüse bindiğimde ağlamıştım. 1 ekime kadar kayıttı konaklamaydı, annem babam hep benimle gelip gitmişti. Ama 1 ekim 2000 gecesi saat 22.00 de o otobüse bindim. Bütün aileye camdan el salladım ve otobüs eskihisar feribotuna varana kadar ağladım. Feribotta yanımdaki kadının cep telefonunu alarak(çok ağladığım için acımıştı bana ve benim o zaman bir cep telefonum bile yoktu vay be) M.yi aradım doğum gününü kutlamak için. Ve bitti. Sonra bir daha asla ağlamadım ailemden ayrı kaldım diye. Ki daha 17 yaşımdaydım. 18 bile olmamıştım…

Niye anlatıyorum ki bunları...
Ha evet hatırladım beni işte zanneden annemi inandırmak için sabahın köründe evden çıkmıştım ve vakit öldürmek için en iyi yolun yazı yazmak olduğuna karar vermiştim.
Ramazan da maaile evdeyken çok zor olacak bu her sabah aynı saatten çıkıp, aynı saatte işten eve dönme işi ama bakacağız artık bir çaresine. Galiba en mantıklı yöntem eve en yakın kütüphaneyi tespit etmek olacak.

İlgileneyim bununla evet…

Bi’de bu var kulağımda sahi: Pete Yorn- Lose you

Read more...

Pazar, Temmuz 25, 2010

kRistal mavileR

Hayır bu tarih unutulmamalı.
Neyi hatırlatması gerekiyor bana bilmiyorum ama unutulmamalı.

Aynı gün, 24 Temmuz Cuma günü.
O çok sevdiğim iki adam.
İkisinden de vazgeçemediğim için ikisini de terk etmeye karar verdiğim iki adam...

Gözleri yaşlıydı. Birinin siyahları parlıyordu gizlemeye çalışırken,
diğerinin yeşilleri yakıyordu içimi benden kaçırmaya çalışırken.

İkisinin de aynı cümleyi söylerken titredi sesi,
"o an anlayacaksın"

İkisini de gördüm. İlk kez diyemem. Ama "benim için" ilkti o yaşlar.

Bir kaç saat araylaydı.
Birinin belime dolanan ellerini, üzerime sinen kokusunu atamadan tenimden, diğeri sarıldı boynuma.

Biri; ben inanıyorum, gideceksin, dedi.
Diğeri; yorma yaşlı kalbimi daha fazla, dedi.


Sonra ikisi de sanki aynı anda, o gizlemeye çalışılan ama gizledikçe daha da incelen ve "bak bana ben ağlıyorum şu anda" bile dese daha az dikkat çekici olan aynı tiz tonda,

"işte o an anlayacaksın" dedi.

Birinin bana siyahını veren, yüzüme anlamını veren kirpiklerinden süzülüyordu
Diğerinin kızıma rengini verecek, eladan yumaşacık değişen, yeşillerinden...


Acı'ydı. Akıyordu. Benim kadar acıdıklarını görmek istiyordum ya hani.
Onları acıtanın BEN olduğumu görünce, bitecekmişim ben meğer.

BİTTİM!


---
Sent from my Nokia

Read more...

Cuma, Temmuz 23, 2010

biRi kıRmızı biRi mavi

Taa haziran-mış, kitapçı da sayfalardan fal tuttuğumda...



Ben 26 dedim kendime, 25 bitmeden yapılacakları bana yaşatan yaşım olduğu için. Aşık olduğum için;

de ki işte


Sevgilime sordum "bir sayı söyle bana"
"35" dedi kendisi için:

de ki işte



Peki dedim "benim için kaç olsun?", "17" dedi;



17 uzuun dedim,
















"Şaşırmadım! Kısa,sade, net bi'şey çıksa şaşardım" dedi.






Mavi kitabı aldım bu kez elime. "Peki" dedim, "hayır mıdır şer midir bu gidiş, söyle bana kitap!" Dedi ki;





















Kitapları almadan çıktım öylece...



PS: Bu yazıya facebooktan bir link verilmiş galiba. ben facebook kullanıcısı olmadığım için bulamadım. bir zahmet bana da verseniz o linki süper olur =)

Read more...

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

havuz mavisi

Hayat özetlenebilir bi’şey değil.


Bu cümleyi ben söylediğim için mutlu oluyorum bazen. Mesela şu an.! Gerçi biraz kurcalasam eski lahitlerde bilemedin Dostoyevski romanlarında falan kesin söylenmiştir ya, olsun ben kimseden duymadan kendim keşfettim bunu.

Hayat özetlenebilir bi’şey değil. Ancak yaşanabilen (becerebilene) bir de belki yazılabilen bir şey. (okuyabilene) Ama özetlenebilir bi’şey değil

Pasaportum geldi. (almak için yaşadığım stres, kendime not: yeşil pasaport diye tutturup, bütün gününü piç eden ve sonra seve seve gidip bordo pasaport alan, aptal insanlardan, ne kadar uzak durursan o kadar iyi. Kendime not 2: her horoz kendi çöplüğünde öter, başkasının çöplüğünde eşelenme)

Sonuçlar açıklandı. RUTGERTS. New Yorker olmak benim neyime, karşı kasabadan Manhattan manzaralarını izleyip duracağım artık. Chinatown, soho… vb. vs. ancak günü birlik turların “hadi şuraya da gidelim” parçası olacak. Ayaklarım şişene kadar caddelerde yürüme şansım olmayacak, yürüsem bile akşama New Jersey’e dönemek zorunda olacağım ve zaten ertesi sabah yine ders olacak!

Zaten hayatta neyim tam ki, her şey biraz eksik, her şeye tam dibimde elimi atsam tutacağım belki ama ben ancak karşıda. Her şeye uzaktan baktığım gibi işte…

Ders demişken TOEFL’dan 110 almışım gibi bir rahatlıkla geziyorum ki ortada akıllara zarar. Sanki ben gerçekten tatile gideceğim amerika’ya….

Pasaportumu anneme teslim etmişler, zarfın üzerinde de kocaman pasaport yazıyor. Türkiye’de bu tip işlerin kişisel mahremiyet alanına girmesi, 1 asır falan herhalde. Pasaport gibi bir evrak, bir kimlik, nasıl oldur da benden başka birine teslim edilebilir aklım almıyor.
Kadın “sana bi’şey geldi” dedi. “Gördüm” dedim. “Ne o” dedi. “Önemli değil” dedim. Sormadı bile. Ulan benim kızıma üzerinde kocaman pasaport yazan zarf gelecek, hoş üzerinde yazmasa bile postacı kesin söylemiştir ya, ve ben kapıyı kapatıp çıkacağım. İki dakka sonra odaya tekrar gelince de “senin telefon neden kapalı iki kere aradım” muhabbeti yapacağım… Hey gidi annem hey! Seni sevmemek gibi bir şansım tercih hakkım olsaydı keşke…


Çok sıkılıyorum, ki bu yeni bi’şey değil. Bugün 17 yaşında çocuklar gibi, havuzda ne kadar yandığımı anlamaması için, evin içinde babamla köşe kapmaca oynadığımı fark ettim. Yazık bana! Eskiden çekip gitmek diyordum, yakında gideceğim ama mutlu, heyecanlı, umutlu falan değilim. Tek hissettiğim korku! İt gibi korkuyorum ve düşündükçe tir tir titriyorum. Kalacak yer falan ayarlamak için araştırmalara başlamam lazım ama craigslist’i açmamla korkudan kapatmam arasında geçen süre 20 saniyeden fazla değil. Aslında aile yanı istiyorum galiba ama bilmiyorum… ÇOK KORKUYORUM!

Evlenemeye karar verdiğimi söylediğim ilk zamanlarda teyzem belki de yalnız gitmekten bu kadar korktuğun için evlenmek istiyorsun, demişti. O zamanlar sadece evlenip gitmenin ne kadar doğru bir karar olduğunu ispatlamak için, herkese “kız başıma oralarda yapayalnız mı kalayım” ayağı yapıyordum. Şu an hissettiğim ödlekliğin yarısı bile yoktu içimde… Ama şimdi, it gibi korkuyorum ve bunu anlatacak kimsem yok. Oraya gidip tek başıma ayakta dursam bile….

Hayat özetlenebilir bi’şey değil.

Sevgilim benimle gelmeyecek, “gel” dememin bir faydası yok. Ben “yüzüğü çıkaran”ım, “satıcı”yım, “onu orada da satarım.”
Niye hala yanındayım? Madem bunları en başından beri planlıyordum, niye tuttum evlenme teklifini kabul ettim, neden onunla 'birlikte oldum' ? Bunlara bir cevabı yok. Önemsemiyor da zaten. Sonuca bakıyor. “O’na herkes söylemiş-miş, bu kız seninle evlenmez, gidene kadar takılırsınız sonra o çeker gider-miş, herkes bunu gördüğü halde o bunu nasıl görememiş-miş”
O’nun kitabında “kız isterse olur.” Babaların vermemesi gibi bir ihtimal yok! Her şeyi ben planladım. Ben kurguladım ve zaten onu hiç istemedim. Yangında ilk kurtarılacaklar listesinde adını en başa yazdım ve attım. Böyle düşünüyor ve başka hiçbir ihtimal yok kafasında. Bazen “belki de gerçekten doğru değildi bu ilişki, birbirimize göre değildik, hakkımızda en hayırlısı ayrılmak olmasa Allah bana bunları yaşatmazdı” diye düşünmeye çalışıyorum… Düşmüyor aklıma böyle şeyler. Geçmiyor içimden, savuşturuyorum bütün fikirleri.

Şu an sadece onunla uymak istiyorum…
Ve hep o’nunla uyanmak…

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP