Perşembe, Mayıs 24, 2007

koyu mavi

Tam fotoğrafın çekildiği açıda olmak isterdim,
Upuzun, masmavi bir yolun başında,
Düşünmeden, nereye gideceğimden emin ya da rotayı bilmeden harekete geçmek isterdim.

Arkama bakmadan çıkmak istiyorum bu yola, geride kalan kimseyi üzmeden ve endişelendirmeden yapayalnız var olabilmek, bunun için mücadelemi kimseye yaslanmadan vermek istiyorum. Madem son 1 yıldır hatta son 2 yıldır, İstanbul’a döndüğümden beri, ağır bir kaya gibi dibe çöküyorum ve madem hala vurmadım dibe, hala derinlere iniyorum hızla, orada yalnız olmak, yalnız kalmak istiyorum. Ben yardım istemeden kimse bana yardımcı olmaya kalkmasın, kolumdan tutup bu düşüşü yavaşlatmasın istiyorum. Artık tüm ağırlığımla dibe vurmak ve oradan alacağım güçle hızla yükselmek istiyorum. Dipteki koyu lacivertte nefessiz kalmak, bulutsuz gökyüzünün uçuk mavisini görüp derin derin, kesik kesik, hızlı hızlı soluk almak istiyorum. Sonra, nefes alış verişim düzene girdikten sonra, suyun üstünde kalmakta zorluk çekersem (ki hiç bi’zaman iyi bir yüzücü olduğumu iddia etmedim) o zaman bana müdahale edebilecek herkes karışır işime. O zaman en kötüsü bir kez daha batarım ama bu kez bilirim batınca ne denli zor olduğunu çıkmanın, soluksuz kalmanın nasıl korku verdiğini. Bi’kez daha batıp çıkarsam bu kez bilirim; çıktığımda benden başka kimsenin bana yararı olmayacağını, kolumdan tutup çekiştirenlerin yeniden batmama sebep olacağını.

Kocaman oldum artık ben, (40 yaşımda kendime güleceğimi bile bile ediyorum bu lafı) Sütlerimi içtim, yemeklerimi yedim, erken uyudum, erkenden uyandım, sandalyeye oturunca ayaklarım da basıyor işte yere, dahası arabayı bile kullanabiliyorum babamın kucağında olmadığım halde, sınavlara girdim, diplomalar aldım boy boy, karanlıkta yalnız başıma yatabiliyorum, başıma yastık koyup sessiz sessiz ağlamayı bile öğrendim, kazıklar yedim en yakınım bildiklerimden, bana duaların gücünü, cenneti cehennemi öğreteni uğurladım cennet bahçelerine, yokluğuna (sonsuz varlığına?) dualar etmeye bile alıştım, bir aşk acısı da var cebimde, dokunsam kanayacak anılarım, yankısını yıllarca duyacağım kahkahalarım var. Daha ne işte, kocaman oldum ben!

Bırakın artık elimi, tutmayın kollarımdan ki bir an önce vurayım dibe. Çıkacağım söz veriyorum, hiç bir zaman pes eden olmadım ben, yine olmayacağım!

Bırakın artık “ne yapıyorsun” demeyin, hiç bi’şey yapmıyorum, bekliyorum. Neyi beklediğimi bilmesem de... “Ne yapacaksın peki” demeyin bana, cevap veremem çünkü. Çünkü büyüdüm ve büyüyünce örtmen toktor olunmuyormuş anladım. Şimdi, yaşlanınca ne olmak istediğime karar vereceğim ve bu kez olmak istediğim şey için mücadele edeceğim. Önüme konulanın en iyisini değil, yapmak istediğim şeyin en iyisini yapacağım.

Şimdi bırakın beni hepiniz, söz veriyorum bıraktığınız yerde olacağım, telefonları yine geç açacağım, yine en kötü esprileri ben yapacağım, sizinkilere arsız kahkahalar atacağım,

Şimdi bırakın beni, önce batacağım. Düşmemi istemiyorsunuz biliyorum, gözünüzün önünde acı çekmeme dayanamazsınız bu yüzden bütün çabanız. Ama toprağa acı vermeden büyümüyor hiçbir ağaç. Acılarım olmadan büyüyemem ben de.
Şimdi bırakın beni, söz veriyorum hep sizin küçük kızınız olacağım, biliyorum ki benim babam herkesi döver. Biliyorum ki annemin koynuna girdiğim an kaybolur bütün öcüler, hayaletler. Yine de yokluğunuza hazırlamam gerek kendimi.

Şimdi bırakın beni... Tüm ağırlığımla dibe vurmak istiyorum...

Read more...

Salı, Mayıs 22, 2007

kent

Konstantin Kavafis / KENT


Dedin, "Bir başka ülkeye, bir başka denize gideceğim.
Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet.
Yazgıdır yakama yapışır neye kalkışsam;
ve yüreğim gömülü bir ceset sanki.
Aklım daha nice kalacak bu ülkede.
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam
hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma,
yıllarımı kıydığım boşa harcadığım."



Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın.
Bu kent peşini bırakmayacak.
Aynı sokaklarda dolaşacaksın.
Aynı mahallede yaşayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma,
Bir gemi yok, bir yol yok sana.
Değil mi ki hayatını kıydın burada.
bu küçük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada

Read more...

sonsuzluk kitabevi

Ömrü boyunca para biriktirmiştir adam. Yeni en yeni, en sonsuz kitapları alabilmek için. En yenileri, Platon’ları, Seneca’ları, Shakspeare’leri... Ne kadar kitap varsa alır adam ve tüm parasını verir, Havanın en ucuzunu alarak, suyu bedava içerek ömrü boyunca biriktirdiği tüm parayı. Sonra hepsini imzalamaya başlar. Satıcı kadınlar için asıl mühim olan paradır ama sormadan edemezler,

“ama siz yazmadanız ki bunları” kahkahalarla gülerler adama. Büyük ustaların başına gelen şey adamın başına gelmiştir, anlaşılmamaktadır o da. Yine meraklarına yenilir sorarlar adama “neden siz yazmadınız peki?”

“Öyle döndü çark; günlük yaşantının çarkı… Günlük yaşantının çarkı! İnsanın eviyle işi arasında, gecesiyle gündüzü arasında, doğumuyla ölümü arasında dönen çark! Her gün gittiğim iş, döndüğüm ev, bindiğim otobüs, indiğim vapur, terlediğim yaz, titrediğim ayaz, gece yattığım yatak, sabah çıktığım sokak arasında dönen çark! Yazlık işler, kışlık işler... Günlük işler, gecelik işler... Bunları sürdürmekten, yürütmekten bunları... halim mi kaldı, vaktim mi kaldı, yaratmaya, yaratıcı olmaya.
Biliyor musunuz Bu yeryüzünde söylenmiş birçok söz var ki benden önce başkaları söylemiş. Ya da... ya da, başkaları söylemeseydi ben söyleyecektim.”

Tüm özlemi, tüm bekleyişi, tüm tutkusu ve sevdasıyla imzalar kitapları...

Sabahattin Kudret Aksal - Sonsuzluk Kitabevi oyunundan

Read more...

Pazartesi, Mayıs 21, 2007

RengâRenk

previously on ...





Çanakkale Bolayır civarı bir yol üstü tostçusu, ben yaşlarda bir hemcinsim, evli, muhabbetin en keyifli yerinde;

“Bir adam bir şebepten EŞİNİ aldattıysa, pişman olduysa, eşi bu durumu öğrendiyse, affettiyse ve fakat bir süre sonra adam yeniden aldattıysa, aldatıyorsa bunun tek sorumlusu kadındır!”

Tekirdağ girişinde gözlemeci teyze, benden biraz küçük kızının üniversite eğitimi için son 4 yıl İstanbul’da yaşamış, hiç okula gitmemiş, okuma yazmayı 20li yaşlarında öğrenmiş, ben güya çift lisans diploması sahibiyim söylediklerine sadece “haklısınız” diye karşılık verebildim. Eğitim sadece okullarda olmuyormuş bi’kez daha kanıtlıyor bize, büyükşehirler mi insanı duyarsızlaştırıyor, insanlar mı büyüdükçe duyarsızlaşıyor derken;

“Canlarım, şehrin ya da insanın büyüklüğünden değil ki yozlaşma, zaten bir insanın olgunluğu yaşıyla değil yaşadıklarıyla ölçülür, yozlaşma sürekli tüketmenizden. Her şeyi hızla tüketiyorsunuz; şarkıları, yemekleri, filmleri, arkadaşları... Hepsi selpak gibi tek seferlik. Aşklarınız bile yatmak kalkmak olmuş, ‘ben zevkime bakarım giderim’ diyor adamlar/kadınlar, herkes bencil. Sevdiği için bile düşünmüyor, üretmiyor bir şeyler yapmıyorsa ve bundan gocunmuyor ‘ben zevkime bakarım’ diyorsa bir adam sokaktaki çocuğa, savaşta ölen kadına nasıl duyarlı olsun.”


Haydarpaşa-Pamukkale ekspresi, yıllar olmuş trene yolculuğu yapmayalı ‘biz de mi gelsek?’ derken, ‘haydi gelin’ diyenin peşine takılmış tıngır mıngır ilerlerken,

“ ‘Kalk gidiyoruz’ deyince ‘nereye’ demediğin adama denir, en son kim aramıştı, kim mesaj atmıştı diye hesap kitap yapmadığın, aradığında da dün birlikteymiş gibi ‘n’aber lan, akşama şurdayız gelsene’ diyen adama denir DOST ”

İstanbul Taksim, biri Kansas’tan diğerleri Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde ki kışlalardan yeni dönmüş arkadaş grubu, muhabbet daldan dala, Amerika’dan, Anadolu’ya, neşeden hüzne, Lost’tan Kurtlar vadisi’ne, biradan rakıya geçmiş, dertler derya, keyifler çakır;

“O’lum dünyanın her yerinde kadın aynı kadın, erkek aynı erkek, birinin tuzu fazla, birinin şekeri az özünde hepsi aynı hamur. Kadınları aldıkları kıyafetten, taktıkları çantadan şıp diye bir bakışta anlarım ben”
diyene cevap
“Giydikleri kıyafetler onlar hakkında sadece fikir verir, bir kadını gerçekten anlamak istiyorsan üzerinden çıkarmayı seçtiği giysilere ve bu giysileri ne için, kimin için çıkardığına bakacaksın!”

Read more...

Çarşamba, Mayıs 16, 2007

imaj mavisi



Efenim 2 gündür bu “şablon” denen zımbırtıyla uğraşıyorum. Yazı mazı hak getire. Felaket sardırdım bu düzenleme işine. Yok üst başlık olmadı, yok arka planı olmadı, yok yazı stilini beğenmedim derken boğuldum bu deryada. Hayır ne html, ne xml denen zımbırtılardan anlayan birisi değilim, tüm değişiklikleri el yordamıyla yapıyorum.

Header width : 750px mi yazıyor, "hah" diyorum "bunu 500 yaparsak nasıl görünüyor
bakalım, bi’de 1000 yapalım, background url: yazan yerede şu defter resmini yapıştırsam, hah tamam oldu gibi, ee burada text color karşısında $headerTextColor yazıyor nasıl düzelteceğim bunu. Herhalde başka yerde tanımlamışlar rengi oraya gönderme yapıyor. E o tanımladıkları yeri nerden bulacağım bunca kodun arasında?" Hemen alt+f , çıkan kutuya headerTextColor "işte buldum, ama benim istediğim rengin kodunu nerden bulacağım?" Haydi bu kez internete dal sörfe başla, neyse ki StumbleUpon var, şıp diye buldum renk cetvelinden istediğim rengi....


Ve benzeri deneme yanılma yöntemleriyle bu hale gelebildi güncem. (Beni rss okuyucularından takip eden sayın okurlar istirham ederim, siz de bi’gelin bakın bakalım nasıl olmuş =)) “olmamış” derseniz, elimden geldiğince değişiklik yapmaya çalışırım. Ama bir de “şurası şöyle olmamış böyle yapabilirsin” derseniz, “tam süper olur.”

En çok arka plan resmini bulmak konusunda zorlandım açıkçası, bir türlü istediğim mavi tonunu yakalayamadım. Resim koymaya kalksam, çok dikkat dağıtıyor. En sonunda bu mermerimsi görüntü da karar kıldım. Hatta -imsi kısmı fazla, bir mermer üreticisinin katalogunda gördüm, şu anda gördüğünüz arka plan resmini. Nihayetinde bu hale getirdim, el emeği göz nuru efenim, ben şahsen bizzat kendim ve diğerleriM 2 gündür bu işle uğraşıyoruz. Beğenilerinize arz ederim!

Dibine not: "Zarfa değil mazrufa bakmak lazım". Doğrudur. Şu sıralar içerik üzerinde de çalışıyorum efenim, biraz daha okuyup, biraz daha gezip, biraz daha gözlemleyip, yeni şeyler yazmaya çalışacağım.

Read more...

Pazar, Mayıs 13, 2007

anayasa değişikliği


Yorum yapmadan, benim gözüme çarpan aklıma takılan bilgileri sizlerle paylaşayım istiyorum aslında. Oysa bir yorum yapmamız, fikir sahibi olmamamız gereken zamanlardayız. Ancak fikir sahibi olmadan önce bilgi sahibi olmak gerektiğinden hareketle bu yazıdaki amacım sadece elimizde neler var, neler biliyoruz şöyle bir derleyip toplamak.

Daha bi’kaç hafta öncesine kadar herkes elinde anayasayla geziyordu 184 yetmez mi, 367 mi lazım diye, meclis oturumlarını canlı yayında izliyorduk kahvehanelerde ve kuaförlerde. Şimdi nereye koyduğumuzu bile unuttuk anayasaları, akşamdan akşama haberle süslenmiş magazin bültenlerinden öğreniyoruz yasama kurumunun yaptığı yeni yasaları.


Anayasa değişikliği ve bağımsız adayların oy pusulalarına eklenmesi hakkındaki (ki bu kanunda 25 yaş düzenlemesi yer almıyor, kanun yazıcılar yazamadılar diye ilgili madde metni çıkarıldı) kanunlar onaylandı, Cumhurbaşkanına yollandı. Bağımsız adayların oy pusularına eklenmesi konusu açık zaten, anayasa değişikliği paketinin neler içerdiğini anlamak içinse kanun metni ile birlikte 1982 anayasasının ilgili maddelerinin okuması yeterli bence. (kanun metni çok uzun diyenler için şu haberde konu gayet net özetlenmiş.)

Şimdi biraz süreçle ilgili öngörüde bulunmaya çalışalım. Cumhurbaşkanının önünde 3 yol var; anayasa değişikliği hakkındaki yasayı onaylayacak, veto edecek ya da referanduma götürecek. Mevcut anayasamı, anayasa hukuku kitaplarımı ve ders notlarımı açıp baktım. Eğer bu anayasa değişikliği imzalanır ve Resmi Gazete'de yayımlanırsa, neler olacağını hep birlikte yaşayarak göreceğiz. Bu noktada artık bir rejim değişikliği söz konusu olacağından öngörüde bulunmak benim haddime düşmez. Ben bu kez siyaset bilimi kitaplarımı raflardan indirir, başkanlık-yarı başkanlık sistemlerinin ne işe yaradığı ve bu sistemlerin parlamenter hükümet sistemindeki yerlerinin ne olduğu sorularına yanıtlar ararım.

Peki Sayın Sezer, bu kanunları onaylamazsa ne olur? Siyasi konjektürün bugün geldiği yere bakılırsa, cumhurbaşkanımız veto etme ve referanduma götürme yetkilerini birlikte kullanacak. Öncelikle Sayın Sezer, onayına sunulan yasayı 15 gün inceleyecek. Eğer “olmamış” derse (ki bunun sinyalini verdiği söyleniyor) TBMM kanunu Anayasa komisyonunda ve genel kurulunda yeniden görüşecek. Ki bu aşamada TBMM’nin ne yapacağını Sayın Başbakan açıkladı: “aynen geri yollarız”. Anayasa değişikliği aynen kabul edilirse, cumhurbaşkanının 2. kez veto etme yetkisi bulunmuyor, bu noktada kanunun mecliste kaç oyla yeniden kabul edildiği önem kazanacak. Eğer kabul oyları 330 ile 366 arasında kalırsa cumhurbaşkanı anayasa değişikliği hakkında kanunu zorunlu olarak halkoyuna sunacak. 366dan fazla kabul oyu alması durumunda ise kanunun halkoyuna sunulması ihtiyari. (bkz: anayasa md:175)

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkındada ki 5660 no’lu kanun (yani şu an cumhurbaşkanının incelemesine sunulan kanun) oylamaya katılan 377 vekilin 376 sının kabul oyuyla kanunlaştı. Maddelerin tek tek kaç oy aldığına baktığımız zaman da en az oyu 1. maddenin aldığını görüyoruz = 367 kabul. Yani yeniden görüşülme durumunda en az 367 kabul oyunun çıkabileceğini söylemek kâhinlik olmayacaktır ve Sayın Sezer'in anayasa değişikliğini referanduma götüreceğini söylemekte. Eğer halkoylaması kararı çıkarsa bu karar önce Resmi Gazete'de yayımlanacak sonra da iş Yüksek Seçim Kuruluna düşecek. YSK Anaysa değişikliklerinin halkoylamasına sunulması konusunda 3376 sayılı kanun hükümleriyle bağlı. Bu kanunun 2. maddesi de referandumun RGde yayımını takip eden 120.günden sonraki ilk Pazar günü yapılacağını söylüyor. Yani kanunun bir kez veto edilip geri döneceği ihtimali de takvime katıldığında referandumun Ekim ayını bulacağı söylenebilir.

Referandum sonucu geçerli oyların ½ +1 i (%50den fazlası) “mavi renk” çıkarsa bundan böyle cumhurbaşkanını 5 yıllığına halk seçecek, seçimler 4 yılda bir yapılacak, meclis tüm toplantılarını asgari 184 kişi ile yapabilecek. Yok, oylar “portakal(turuncu)” renk çıkarsa anayasa değişikliği tümden geçersiz olacak. Bu ne demek, Türkiye ekim 2007 nin bilmem kaçıncı Pazar günü Mayıs ortasında görev süresi dolan cumhurbaşkanının yerine yeni bir cumhurbaşkanını seçememiş bir “demokratik” ülke olacak demek.
Bu sefer yeni meclis, eski (bugün seçemeyip, anayasa mahkemesine taşıdığımız) usullere göre cumhurbaşkanı seçmeye çalışacak (mı dersiniz?).


Oylarımız çok mühim!
Önce genel seçimlerde, sonra referandumda (?), (belki de sonrasında) Cumhurbaşkanını seçerken.

Oylarımız çok mühim!
Lütfen oy kullanın!

dibine not1: Bu taslak hazırlandığı sırada henüz anayasa mahkemesi başkanı Tülay Tuğcu, "Cumhurbaşkanı anayasa değişikliğini referanduma götürmeyecek" şeklinde açıklama yapmamıştı. Anayasa değişikliği hakkındaki kanun referanduma gitmeden onaylanırsa neler olabilir? Hiç bi'fikrim yok açıkçası, dediğim gibi açar kitapları bakarız. Yönetimde istikrar sağlanmak istenirken temsilde adalet ilkesi iç edilmiş bir seçim sistemine (%10 ülke barajlı d'Hont sistemine) sahip bir ülkede Kuvvetler ayrılığı ilkesi hakkında Erdoğan Teziç'in söylediklerini de dikkate almak gerekiyor.

dibine not2: Gözden kaçırdığım bir nokta ise, Anayasa değişikliği paketinin tümden referanduma gönderilmeyebileceği olmuş. Yani Cumhurbaşkanı isterse "seçimlerin 4 yıl olmasını onayladım ama 5+5 ile halk seçsin konusunda referandum yapılmasına karar verdim" (vice-versa) diyebilir. Bir de tabi referandum söz konusu olur olmaz, hükümetin
3376 sayılı kanun hükümlerinde değişiklik yapması ihtimali var ki; o zaman bambaşka senaryolar gündeme gelecektir.

Her koşulda;

Read more...

Salı, Mayıs 08, 2007

gRi


Zaman; her şeye çare olabilen, unutturabilen, acıyı azaltan, öğreten, ilaç olan, kazandıran, kaybettiren insan icadı. Ademoğlu bölmedi mi yılları mevsimlere, mevsimleri aylara, ayları günlere, günleri saatlere, dakikalara, saniyelere. Yetmedi rekorlar kırmaya saliselere böldü. Sonra koşup durdu bir akreple yelkovanın peşinden. Yıllar değiştikçe "bugün yılbaşı" dedi eğlendi, "bugün doğum günüm" dedi yaşlandı. Hafta sonlarını, yıllık izinlerini, emekli olmayı bekledi hep yaşamak için. Yaşamı anlamlandırmak için yine böldü parçaladı zamanı burçlara, bayramlara. sırf bu yüzden herhalde "zaman"a tapan kavim, millet, topluluk yok tarihte.

Uzatmasam hiç,
MaRia Puder'e bıraksam sözü: "İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir" dese. Zamanlarca oturup düşünsek üstüne...

Read more...

Pazar, Mayıs 06, 2007

saRı ya da tuRuncu ama kıRmızı değil

Yine çocuktum ufacıktım, top oynadım acıktım diyebileceğim bir yaştayım. 'Süper Baba' en favori dizimiz o zamanlar, bu sebepten rastladığım bir Sevinç Erbulak röportajını baştan sona okumuşum. Bugün bile aklımda olan tek bir cümlesi var. Soru ne bilmiyorum, cevap şu mealde; "bir ilişkiye başlamak dünyanın en zor işlerinden biri, kendini anlat, tanıt, karşındakini anlamaya çalış, çabala, zaman harca". O zamanlar anlamamışım tabi, belliki biriyle "çıkmak" ne kadar zor olabilir yahu diye düşünmüşüm o yüzden olsa gerek söyledikleri bugün bile aklımda.

Daha geçen hafta herhalde, Desperate Housewives'ın Gabrielle'i, eski kocası Carlos'a verandada şöyle bi'şeyler dedi (orijinal senaryoyu bulmak istiyorum ben de ama zor geldi şimdi) : "Benim hakkımda herşeyi biliyorsun ve ben bunun için çok zaman harcadım, şimdi herşeye baştan başlamak beni sinir ediyor" Sonra da Carlos'un içkisini alıp kadeh kaldırıdı.

Şu anda neden bahsettiklerini biliyorum. Ve giyindim kuşandım bunun ne kadar zor olacağını kendi gözlerimle görmeye gidiyorum. Ne diyor Gripin beyler: (Zamana Bırakma Bizi)

sanılmasın yastayım yapyalnızım
yoluma devam ederim kaldıgım yerden
yalanlardan duvar ördüm göğsüme
bir daha yara almam vurduğun yerden

Read more...

pembe

Hani Binbir Gece' de Onur, Şehrazat naz yapınca, telefonda teyzesine "hem et, hem balık" demiş ya geçen bölümde, hani Nil Karaibrahimgil'de sorup duruyor ya "Bu mudur?" diye, BUDUR!
Nedir demeyin, bilmiyorum. Biliyorum da tarifi zor.

Şimdi bu aşktır diyeceğim değil, sevgidir sevdadır diyeceğim, hiç değil... İlişkiye, ilişkilere dair mühim bi'şey ama ney, adını koyamıyorum. Otorite, karizma falan değil onlar daha ziyade gergin ortamlarda ve 3.kişilere karşı çıkıyor ortaya. Ama bu öyle değil. Her şeyden önce 2 sevgili arasında, başka kimseye karşı değil. Sevgililer arasında güç savaşları olmadığı varsayımı altında tabi (iktisatçı gibi oldu di mi, ceteris paribus koşullarında...)
Dağılmadan konuya döneyim, bu iktisatçı meselesinin ucundan tutarsak uzatırırız.


Bu tavır, efelik üstünlük taslayan bi'tavır değil aslında. Yani biraz öyle de, bence daha çok nezaket barındırıyor içinde. Yani ne diyeceğini kestiremeyen kararsız hatun “acaba o mu olsa, yok bu daha güzel sanki”, “ay bana fark etmez aslında size hangisi uygunsa”, “yaaa canım kola istiyor aslında ama bu yemeğin yanında da ayran içilir di mi?” diye mızıldanırken, adamın kavga çıkarmak için gerek ve yeter sebebi varken "eeh başlarım sana da nazına da bi'karar ver hadi işimize bakalım ona göre" diye ortamı gerebilecekken ve böyle davransa %51 haklı olacakken, o adam "e iyi güzel naz yapıyosun anladımda şimdi sırası değil canım ama ben seni kıracağıma kafamı kırarım daha iyi" bakışını bakıyor ve "hem ondan hem öbüründen" diyorsa, BUDUR!

Ve iddia ediyorum bu kesinlikle bir zengin şımarıklığı değildir. 'Param var kardeşim al ikisinide' kıroluğu değildir. Şımarık bir adamdan beklenemez böyle bir davranış zaten. Bu daha çok zengin bir nezaket anlayışının, görgünün belirtisidir. Tabi bu arada herhangi birine böyle davranmadığı için "yok bundan adam olmaz, nezaketsiz bu" diyecek halim yok ama bi'adamda bunu yapıyorsa "BUDUR!" yani, notu D ise D+ olur geçer, A ise A+ olur yeme de yanında yat cinsinden.

Yalnız belirtmeden geçemeyeceğim bi'şey var. Evet bu “hem ondan hem ondan” tavrı, erkeğe inanılmaz yakışan bir tavır. Bi'adam sadece bu tavırla ortamı yumuşatıp, hatunu eritebilir, oğlu annesine yapabilir, kocası hanımına yapabilir amma velakin bir baba bunu kızına yapıyorsa...İşte bu çok tehlikeli. O küçük prenses büyüyüp genç bir hanım olduğunda iflah edilemez. Başa çıkılması çok zor bir şımarıklık abidesiyle karşı karşıya kalırsınız. Değil o hatunla birlikte olup onu memnun etmek, onu ilişkiye ikna etmek bile bir ömür sürebilir. Zaten o babada size biricik prensesini kolay kolay yar etmez ya, şansınız bol olsun...

Read more...

Cuma, Mayıs 04, 2007

gün batımı mavisi

Yayınlanacak bir sürü taslak var aslında, çok ciddi çok mühim memleket meseleleri var, yapılacak bir sürü medya dedikodusu var, lig bitiyor şampiyonluk yarışı, kupa heyecanı var, yolculukta tanışılan ilginç insanların ilginç hikayeleri var. Var oğlu var...

ben.....
"ben sensiz istanbul'a düşmanım"

Albümü aldığım ilk 2-3 gün bu şarkıdan ilerisini dinleyememiştim (oysa ki panzehiri 4. şarkı "Olduğu Kadar"mış, nereden bileyim) bugün ilk kez klibinide izledim tam oldu. "Oh be iyi geldi bu yol bana, sakinleştim, İstanbul’a da bahar gelmiş insanlar şenlenmiş oh ne alâ ne alâ" derken bir vitrin camından içeri baktığımda aynı anda bi'sürü plazmada birden başlayan klibi gördüm. Hızla içeri girdim, oldukça hoş bi'bey "Buyurun" dedi, "Şu televizyonların sesini açmanız mümkün mü acaba?" dedim, "Tabii, olabilir" dedi şaşkınca. Ve 4 dakika 41 saniye süren bir şölen başladı benim için. Müzik şöleni, zevk şöleni, acı şöleni, ne derseniz deyin... Piyano, vokaller, kemanlar, davullar, vokaller, sözler.

"Muhteşem bi'şarkı" deyince dünyaya döndüm.
"Kesinlikle öyle, te..." (teşekkür edip çıkmak niyetindeyken)
"Çok yeni bi'şarkı değil sanırım."
"Hayır, aslında eski denemez, yani şarkı kasımdan beri biliniyor ama şubatta çıkardılar bu albümü?"


Muzip bir gülümsemeyle
"Baştan sona ezbere söylediniz de"

O an fark ettim nasıl göründüğümü, siyah takım elbise, topuklu pabuçlar, minik bir çanta, daha düzgün toplanmak üzere açılmış ve klibi görünce açık kalmış (muhtemelen şarkıya playback yaparken hafiften sağa sola savrulmuş) fönlü saçlar. Ne davranışım, ne dinlediğim şarkı kılığıma hiç uygun düşmüyordu, şaşırmakta çokta haksız değildi.

----------------------------------------

13 gün sonra bir yıl olacak seni görmeyeli, hayır hala günleri saymıyorum takvime bakınca fark ettim geçen zamanı. Dün, bugün, 2 ay önce ya da daha önce yaptığım gibi "kelimelerden alacaklı bir sağır gibi içimi döktüm bugün, yokluğunla konuştum" benim yelkenlilerim kestiğim ümitlerden değildi ama "yokluğunda ne gidebildim ne de kaldım", "gerçek miydi tutunmaya çalıştıklarım" bilemedim, hiç bi'zaman öğrenemeyeceğim ama yine de "gel, gel, gel, gel ben sensiz İstanbul’a düşmanım" diyordum bağıra bağıra. Oysa biz hiç İstanbul’da yaşamadık seninle, İstanbul’u hiç yaşamadık beraberce ve bu yüzden bulaştırmayacağım hayalini İstanbul’uma. Ve bu yüzden işte bugün en sevdiğiN gülüşümle, her fotoğrafta "işte bu dediğin" bakışlarımla flört ettim o hoş beyle, oturdum bi'kahve içtim, müzikten İstanbul’dan Kadıköy’den vapurlardan konuştum onunla. Zannettiğim kadar acımadı içim biliyor musun, hatta hiç acımadı. Evet aklıma geldin, karşımda ki sen ol istedim bi'an ama sonra geçti. Geçiyor yani, geçecek.

Read more...

Perşembe, Mayıs 03, 2007

kızıl

Hayatta en korktuğum şeylerden bir tanesi "birinin bir şeyi olarak" anılmak. İyi veya kötü çok fark etmez, birinin bir şeyi olarak anılmak sanırım gerçekten gurur incitici bi’şey benim için. İsimsiz olmak. Ahmet’in karısı, Mehmet’in kızı olduğum için var olmak.

Çok şükür bugüne dek babadan böyle bir durumum olmadı. Babamın kızı olmaktan gocunacak değilim ya da babam hali hazırda utanç verici işler yapan bi’adam değil bu tamamen benimle ilgili. Aynı şey annem içinde geçerli. Bir de bence bu tür, aileden birinin bi’şeyi olmak durumları, birinin kızı, oğlu, eşi olmaktan çok soyadıyla alakalı olmalı. Hemen örnekleyelim;

-Merhaba ben Güler Sabancı, bilmem kimin bilmem nesiyim. Sizinle bilmem ne hakkında görüşmeye gelmiştim.
Bu üslup mesela toptan hatalı. Kendine birinin bi'şeysi olmayı asla yakıştırmayan biri soyadını söyler ve konuyu geçer. İlla ki o aynı soyadını taşıdığı kişinin “adından” yararlanacaksa bu durumda konumlamayı, o kişiye göre değil kendine göre yapar. Yani şöyle;
— Merhaba ben Güler Sabancı. Sizinle bilmem ne hakkında görüşmeye gelmiştim..........................
—Güler hanım, soyadım Sabancı dediniz, Sakıp bey’le bir yakınlığınız var mı? (siz ısrarla söylemezseniz mutlaka sorulacaktır)
— Evet, ben yeğeniyim (dediniz ve kaybettiniz)
— Evet, kendisi benim amcam olur! (10 puan 10 puan 10 puan)

Aile olması gerekmiyor illa. Aynı şekilde bilmem kimin arkadaşı olarak anılmakta bence aynı derece gurur kırıcı. Yani bilmem kimin arkadaşı olmaktan öte bir varlığınız olmadığı sürece. Ama hepsinden fecisi bilmem kimin karısı/kocası/sevgilisi olmak, olarak anılmak. Varlığını betimleyebilecek başka hiçbir sıfatı olmamak! Bir tanıştırılma sırasında ilk kullanılan sıfat bu olursa, hele bir de tanıştıran kişi eşiniz, sevgiliniz değil de bir 3.kişiyse... ben, şahsen bizzat kendim ve diğerleriM kahroluruz sanırım. Söyleyen kötü niyetli olmayabilir, boşboğazın teki olabilir vs. vb. Yine de yaptığınız işten, okuduğunuz okuldan, hobilerinizden, o kişiyle nerden arkadaş olduğunuzdan her şeyden her şeyden önce bu sıfatı kullanıyorsa, işte bu “hiçlik” alamatedir.

—Ayşe seni Fatma’yla tanıştırayım, Mehmet’in kız arkadaşı, bizim iktisat fakültesinden bıdıbıdıbıdıbıdı.....
—Ayşe seni Fatma’yla tanıştırayım, planlama departmanından, geçenlerde gittiğimiz hizmet içi eğitimde tanıştık, ayrıca bizim şef Mehmet bey’in eşi.Fatma bu da Ayşe bıdıbıdıbıdıbıdı....

Örnekleyince anlatabildim umarım. Çünkü çok basit bi’konuyu durduk yere uzatıyorum gibi geliyor. Çoğu zaman (her zaman?) yaptığım gibi konuyu birazda kendime dokunduracağım bu noktada. Çok şükür birinin kızı olarak anılmadığım gibi birinin sevgilisi olarak da anılmadım hiç bi’zaman. Ve fakat aksini yaşadım. Birisinin benim sevgilim olarak anıldığına şahit oldum. Gerçek övgünün kişinin kendi kendine yaptığı övgü olmadığını bilecek kadar deneyim sahibiyim hayatta, üstelik bence bu övünülecek bir durum değil. Böyle bir durum yaşadığım için öncelikle Ondan ama fazlasıyla kendimden utanmıştım, çok iyi hatırlıyorum. Böyle bir sürecin yanı başımda yaşanması ve bi’süre bunun farkında bile olmayışım, fark etmemin ardından gelen ayrılık kararı ve bu karardan sonra yakın çevremden aldığım tepkiler beni bu konuya karşı daha da hassas hale getirdi hepsi bu. Ve arkasından konuşulanları duyduğum için olsa gerek sahiden rahatsız ediyor beni bu “birisinin bir şeyi olmak durumu”.

Tüm bu fikirlerimi yaşıtlarımın ve çokça benden büyüklerin oluşturduğu kadınlı erkekli bi’grubun içinde uzun uzun dile getirdim. Daha yeni tanıştığım bir topluluktu üstelik. Hanımlardan biri genel olarak bana katıldığını ama bu konuda çok katı olduğumu, sırf bu yüzden mesela adam başbakan diye onunla evlenmeyecekmişim gibi bi’izlenim uyandırdığımı söyledi. Sırıtarak “Yok yahu evlenirim hiç sorun değil” derken cevabı yapıştırdı. “E bu durumda kim olursan olur otomatikman “başbakanın eşi” olacaksın”. Haklıydı.
Zaman kazanmak için bekâr bi’adamın değil Türkiye’de dünyanın hiç bi’yerinde kolay kolay başbakan devlet başkanı vb. olamayacağından falan dem vurdum ama konu bu değildi tabi. Ve birden buldum!

-siz dedim Lady Diana’yı hatırlıyor musunuz?
(herkes hep bir ağızdan)
-eveeet
-kimdi?
(çok değil 1-2 saniyelik bi’boşluk)
-ingiltere prensesi
-yani prens charles’ın eşi! Ama önce prens charles’ın eşi değil. Ya şimdi ki eşi kim biliyor musunuz?
sessizlik
-neyse ben de hatırlamıyorum Camilla mıydı neydi? Peki Semra Özal’ı hatırlıyor musunuz?
-tabi canım, ne para varmış yiye yiye bitiremediler ailece...
-e o kimdi (soru işareti ifadesini suratıma yerleştiremeden, koro halinde)
-Turgut Özal’ın karısııııııııı

Buradan laf lafı açtı konu başka yerlere gitti ama ben aradığım yanıtı o 1-2 saniyelik sessizlikte ve soru işaretini koyamadan aldığım yanıtta bulmuştum. Lady Diana, İngiltere prensesiydi, AIDSle mücadele eden, kara mayınlarıyla ilgilenen, dünyanın en çok fotoğrafı çekilen kadınıydı, Prens Charles’ın eşi olarak varlık bulsa da (ki öncesinde bir anaokulu personeliydi) Prens Charles’ın eşi olarak anılmıyordu, o Prenses Diana’ydı!

Bu düşündüklerim fenizmle, kadının adı yok psikolojisiyle alakalı değil. Kadın olsun, erkek olsun, birinin bi’şeyi olarak anılmak her koşulda hiçlik alameti. Eğer illa ismimin önünde böyle bir aidiyet sıfatı olacaksa kişiyle ilgili değil, yaşam alanıyla ilgili olmasını tercih ederim. Yani mahallenin delisi olmak bilmem kimin eşi olmaktan kat kat iyidir benim için. Hatta bilmem ne köşkünün-palasının “hanımı” olmak bile daha iyidir, bilmem kimin eşi olmaktan.

Okulun ukalası/şebeği olmak, bilmem ne hocanın en parlak öğrencisi/yalakası olmaktan, şirketin-ofisin orospusu olmak, patronun-müdürün metresi olmaktan çok daha iyidir. Her 2 örnekte de ilk tercihler az-çok/iyi-kötü bir kişisel özellik taşıyor ama ikinci tercihler tamamen bir 3.şahsa bağlı, birinin bi’şeysi olmak durumu. Yazarken bi’kez daha düşünüyorumda bu benim hayatımda olacaksa illa yaşam alanıyla ilgili olmalı, bir başkasıyla ilgili değil!

Son dakika golü: acaba birinin annesi (babası) olarak anılmak/var olmak durumu tüm bu savunduklarımı çürütebilir mi? Bu durumu kabullenmediğim zaman, ortaya çocuğun benim oğlum/kızım olarak anılması sorunu çıkar mı? Ve ben kendim için istemediğim bir sıfatı çocuğumun taşımasını ister miyim? İşte bunu çözemedim. Paradoksal bi’durum sanki, bilemedim.

Read more...

Çarşamba, Mayıs 02, 2007

rahat mavi

Oh be!
Ohh dünyalar varmış yahu!
İnsanın kendi bilgisayarından online olabilmesi kadar güzel kaç duygu var sizce? (tamam kabul biraz abarttım ama çok özledim buraları ve sizleri n'apıyım? =))

Bildiğiniz ya da bilmiyorsanız bile benim şimdi özetleyeceğim üzere önce boynuzlu banka YKB'nin azizliğine uğradım ve otomatik ödeniyor sandığım ADSL hattım kesildi. Aynı günlerde üstüste 3-4 hastalıkla birden boğuştum, biri bitmeden diğeri başladı, 2007 yılı içinde almam gereken toplam antibiyotik miktarını 15 gün içinde tükettim. Artık 8 ay hasta olmamam gerekiyor. Sonracığıma tam hastalıklardan kurtuldum derken kardeşimle müthiş bi'kavgaya tutuştuk, küsüştük, o da bana inat bağlantının şifresini değiştirdi. Ben de 13 gündür inadımdan ne barışmaya ne de şifreyi öğrenmemi sağlayacak herhangi bir girişimde bulunmaya yanaşmadım. Zaten pek görüşmedik. Bi'de bu arada "kendimi kaybettim". Evet şu son bi'kaç aydır (hatta son bir yıldır bile diyebiliriz) yaşadıklarımın tek açıklayıcısı bu; "kendimi kaybettim". Öyle bi'yere geldi ki hayatım, herşey kontrolüm dışında gelişiyor, herşey, herşey, herşey! Bir an önce silkinip toparlanmam lazım, kontrolümü ele geçirmem lazım, bu yüzden bir de yolculuğa çıktım, kendimi aradım...

Vesaire, ve benzeri derken nisan bile bitmiş, mayıs başlamış, 2007nin 1/3ü bitmiş. Gündem yoğun, her gün üzerine düşünülecek, hakkında yazılar yazılabilecek bi'şeyler çıkıyor, bir de cebimdekiler var tabi; sayıklıyorum mütemadiyen.

Arayan soran varsa döndüm geldim, buralardayım efenim. Herkesleri çok özledim.

Read more...

Pazartesi, Nisan 16, 2007

yeşil

Efenim üstünüze afiyet ben ve diğerleriM cümbür cemaat hasta olmuşuz. 1 haftadır yatak döşek yatmaktayız. Herkes ayrı hasta. Bendeniz geçtiğimiz pazartesi farenjit teşhidi ile ilaçlarımı aldım geldim. Bilen bilir bu farenjit denen nane, boğazınızda yüzlerce iğne varmış hissi veren bi’nane. Değil konuşmak ya da yemek yemek yutkunmak bile işkence. Bu sebepten ötürü sadece sıvılardan ve ilaçlardan oluşan bir yemek düzeni hazırlamışken, bir diğeriMin aylık tatlı krizi başladı. Yahu ben suyu zor içiyorum, bu tutturdu "şöyle bol şerbetli bi’tatlı olsada yesek" diye. Hadi bi’şekilde bir iki lokma yiyiyoruz bu sefer tutturuyor "dondurmalı profitrol isterim" diye. "E insaf yahu farenjitim diyorum, dondurma diyorsun, yemek yiyemiyorum diyorum, profitrol diyorsun, ayıp yahu!" diye kavgaya tutuşacak oluyorum, tatlı krizi akabinde gelişen alınganlık ve de asabiyet krizi başlıyor. Ota böceğe sinirleniyor, iğne deliğinden nem kapıyor. "aman ne halin varsa gör" diyeceğim sağ kulağımda bir ağrı, bir ağrı, bu kez de sesimi kontrol edemiyorum. Parasetamol türevi hiç bir ağrı kesici bu ağrıya kafi gelmeyince durumdan işkillenen annemin kolumdan çekiştire çekiştire götürdüğü KBB doktoru amca koyuyor teşhisi "orta kulak iltihabı olmuşsunuz". Bi'sen eksiktin canııımmm hoşgeldin...

Herbirimizin hastalığı için farklı bir bitki çayı, yağı, karışımı alarak dönüyoruz evimize. Tam "efenim üstünüze afiyet ben ve diğerlerim cümbür cemaat hasta olmuşuz, bi'kaç gün ortadan kaybolursam bilin ki bu sebeptendir" mealinde bir şeyler yazmaya niyetlenirken ne göreyim; ADSL kesik, hat yok! Nasıl olur, neden olur derken borçtan ötürü kapandığını öğreniyorum. YKB'ye toslayan KOÇ'un yeni çalışanları benim varlığını bile unuttuğum bir hesaba bağlamışlar meğer ADSLnin otomatik ödeme talimatını. Ve de yılbaşından bu yana tek bir ödeme dahi yapılmamış. (aklınızda olsun 3 aydan önce adsl hattını kesmiyorlar :D)

Yani bendeniz son bir haftadır hem hasta, hem iletişimsiz kalmış bulunuyorum. Önümüzde ki yeni hafta içinde tüm aksaklıklardan kurtulup, rutin hayatıma geri dönmek en büyük hedefim.


Bu arada ortadan kaybolduğum şu bir kaç günde "nerelerdesin yahu" deyip smslerini, içten sıcacık "merhaba" larını benden esirgemeyen
mektuplar'cıma ve turuncu'ya çok teşekkür ediyorum. İyi ki tanımışım sizi, eksik olmayın emi!
Ve yine bu arada, kızım sana söylüyorum damat bey sen anla, beni hasta döşeğimde bırakıp çarşamba akşamı maça, cuma akşamıda Gripin izlemeye giden "sevgili" arkadaşlarım, intikamım çok acı olacak, aklınızda bulunsun.

En kısa sürede sanal aleme dönecek muhabiriniz el-hasta, son gelişmeleri kırmızı burnuyla bildirdi efenim.

Sağlık ve afiyetle kalın,

Read more...

Salı, Nisan 10, 2007

moR

Herkes gibi yazdan kalma bir hafta sonunun tadını çıkardım ben de. Hatta öyle eğlenceli notlarım vardı ki yazmak üzere aldığım, kafamda neşeyle önce bunu sonra bunu mu yazsam yoksa önce şundan bahsedip sonra şuraya mı bağlasam diye planlar yapıyordum. Ta ki...

Yer: Bostancı’da bir lokantası
Başrolde: 4 yaşında ki kuzen Umay
Yardımcı kadın oyuncu: Umay’ın annesi teyze
Yardımcı erkek oyuncu: Umay’ın babası enişte
Bir adet figüran: eniştenin iş arkadaşı
Şamaroğlanı: Ben
Yemekler yenmiş, sohbet koyulaşmış, mevzuu nerden nasıl dolandıysa “aşk”a gelmiş. Bendeniz; her şeye rağmen, acıtsa da yaralasa da insanın içini çekip çıkarsa da her şeye rağmen, ayaklar yerden kesilmeli, olup biten ne varsa toz pembe gözüklerle bakılmalı, sonunda eşekten düşmüş karpuza dönmek pahasına her şeyden vazgeçip bulutlarda yaşanmalı, aşık olunmalı, mealinde ki tiradımı yeni bitirmiş, soluklanmak üzere kahveme uzanmışım.
Umay:
-Eeeııı... Karay verdim ben de aşık olucam.
(yahu bu çocuk havuzdaki balıklarla oynamıyor muydu ne vakit geldi dahil oldu konuşmaya)
Ben:
-ah çok güzel bir karaR vermişsin şekerim ama öyle sen istediğinde olmuyor ki aşk, bak ben de çok istiyorum ama yok yani.
Umay:
- sen istesen bile olamazsın, uğraşma hiç!
Ben:
-?!
Teyze: (gülmemek için dudaklarını sıka sıka)
- aa niye öyle diyorsun annecim, neden aşık olmazmış?
Umay:
-çünkü sadece süpey kahramanlay aşık olabiliy, o da süpey kahraman diiiiiiil.
Ben:
-?!!???!!??!!???!! (masadaki herkes çoktan kahkayı basmış tabi, sesini duyurmaya çalışarak)
-iyi de güzelim diyelim ki ben süpeR kahraman değilim, sen süpeR kahraman mısın, senin süper güçlerin var mı, sen nasıl aşık olacaksın?
Umay:
- vay tabi, ben süpey kahramanım!
Figuran kişisi gülmekten ağzını zar zor toplayarak:
-neymiş bakalım senin süper gücün?
Umay:
-zamanı durdurabiliyorum.
Anne baba, ayar üstüne ayar veren kızlarını gülmekten ziyade büyük bir gururla izlerken, baba:
-Göster şunlara kızım nasıl yapıyorsun?
(ani sessizlik, herkes umay’a bakıyor, o da şu eski trt dizisindeki evie gibi parmaklarını birleştiriyor –ki bu hikayeyi de ona ben anlatmıştım-)
bi’kaç saniye sonra dayanamayan ben:
- ee n’oldu şimdi?
- durdurdum sonra tekray başlattım!
(Esas kız, "bu konuşma bitmiştir" bakışıyla olay yerinden uzaklaşırken, masada ki herkese "lan, yoksa, cidden?!" bakışlarından ötürü, 2007 en iyi dumur oskarı layık görülmüştür)
Efenim ben şahsen bizzat kendim süper kahraman olamadığıma mı yanayım, aşk olayını 4 yaşında çözmüş hatun kadar olamadığıma mı yanayım, haftasonu neşe içerisinde topladığım enerjimin kuş olup uçtuğuna mı yanayım, varın sizin söyleyin.

Read more...

Cumartesi, Nisan 07, 2007

saRı

bir sahne var aklımda, oyuncusu sanki benim...

Uzun bir araba yolculuğu. Hiç ışık yok etrafta, sadece arabanın gösterge lambaları, açık yeşil. Uzun upuzun bir yol, dümdüz. “Dance of bad angels” çalıyor. Yanında uyuklayan sevgilisi. Ya da sevdiği. Sevdiği birisi. “gidiyoruz” deyince “nereye?” diye sormadan kalkıp peşine takılabileceği, telefonun öbür ucundan “bırak saçınla oynamayı da, neler oldu anlat bana” diyebilecek biri. Ya da yalnız, yek başına. Yol upuzun.
Sabah güneşin doğuşunu izlemek için kalkıyor, güneş doğarken yüzüyor nefes nefese. Evrende bir tek o sanki, koca denizde tek başınayken gün doğuyor üstüne.
İnce, tiril bir elbiseyle sokaklarda yürümeye başlıyor. Güneş hafifçe ısıtıyor, yakmadan. Saçları uçuşuyor sabah meltemiyle, hafif tuzlu. Batıda ay, doğuda güneş görünüyor. Göğün bir tarafı lacivert, akşamdan kalma, bir tarafı turuncu. Sıcak ekmek, taze poğaça kokusu geliyor burnuna dalga dalga, çizgi filmlerdeki gibi. Sokak kedileri yalanıyor balıkçıya. Yaşlı balıkçı ağır ağır indiriyor kasaları takasından. Acele nedir bilmiyor sanki. yavaş, dingin, huzurlu. Bir de sönmek üzere olan bir sigara ağzında. Genç sevgililer ya da sevgili olamayacak kadar saf çocuklar geçiyor bisikletle. Bu karede ki en hızlı şeyler o bisikletler...

Fanatik bir kış çocuğu olan ben yazı mı özledim yoksa? (“kış güzeli” dese biri bana, çok sevinirim, çok severim bana bunu diyeni. Güzel dediği için değil, kışı ne çok sevdiğimi bildiği, beni böyle sevdiği için.)
Yaz değil de galiba yapamadıklarıma duyduğum özlem bu. Özlediğim her şey bu karede sanki. Özlediğim tek şey bu karede. Neden kediler onu bilmiyorum. Ne severim ne de özlerim kedileri...

Read more...

Cuma, Nisan 06, 2007

gece mavisi

budur efenim!
günün, gecenin, yılın şarkısıdır!
yarın ilk iş cdsi alıncak, (bugüne kadar aklım nerede acaba ah mp3, ah youtube ah) hemen ilk fırsatta kadeh masaya vurularak bağıra bağıra canlı performansa eşlik edilecektir. tüm gruba helal olsundur; o nasıl vokaldir, o bas nasıl çarpar tokatlar adamı, o nasıl vurmaktır davula öyle...



GRİPİN/BÖYLE KAHPEDİR DÜNYA

söyle kaç yaşındasın
dertlerin başındasın
istisnasız her an
geçmişi özlüyorsan

bilmem kaç yaşındasın
gözleri yaşlardasın
istisnasız her an
yarını düşlüyorsan

yolculuk nereye
neler uğruna ölmeye
dört yalnızlıkla bir doğruyu götürmeye

hadi durma ağla,ağla
yaşlar kurur zamanla,ağla
böyle kahpedir dünya
son bulur kollarında

(burası Ü.K için)
söyle kaç yaşındasın (13)
herkes kadar yalnız mısın ?
ince ince titremen
soğuktan mı sanırsın ?


bilmem kaç yaşındasın
herşeyin farkındasın
acılar biriktirip
damla damla harcarsın

yolculuk nereye
kimler uğruna ölmeye
dört yalnızlıkla bir doğruyu götürmeye


hadi durma ağla,ağla
yaşlar kurur zamanla,ağla
böyle kahpedir dünya
son bulur kollarında


söz : birol namoğlu - haluk kurosman
müzik : murat başdoğan - birol namoğlu

Read more...

Perşembe, Nisan 05, 2007

kapkaRa

Hangi kadının siyasete girmesinden bahsediyoruz biz?
Hangi siyasetten bahsediyoruz? Hangi seçimden, hangi gündemden, hangi duyarlılıktan?!
Neler oluyor hayattaya bir göz atmanızı rica ediyorum sizden yine. Şu haber için. Aslında kimseyle paylaşmak istemiyordum. Sanki kimseye söylemezsem kimse bilmezse ben de hiç olmadığına inandıracaktım kendimi. Tek bir sitede görseydim, görmezden gelecektim görmezden gelmeye çalışacaktım, uydurmuşlar canım, abartıyorlardır, çocuk amca oğlundan olmuştur diye kendimi inandırmak için söylenip duracaktım.

Midem bulanıyor, 2 oldu kusmak için atıyorum kendimi banyoya, içim dışıma çıktı. Annem odaya girip şaşkınlıkla "sapsarı olmuşsun neyin var" diye yanıma yaklaşınca sol elimle alt+F4 ü bulacağım, sağ elimle sağ üst köşedeki kırmızı çarpıya ulaşacağım derken beyin fonksiyonlarımı da sekteye uğrattım. Ben bile dayanamıyorsam bir anne nasıl katlanabilir bu habere.

Özbaba! Özanne! Bekaret kontrolü! 13 yaşında bir çocuk! Cinsel ilişki! Bir cinayet! (sadece bir tane mi?) Annenin gözü önünde! Kendi kızına!

Amca oğluna kaçtı diye bekaret kontrolü yapmak isteyen bir baba, özbaba! Önce parmaklarını sokuyor, annenin gözü önünde! Anne: "yapma deyince tartıştık" diye ifade veriyor tutuksuz yargılanıyor! Parmaklarıyla anlayamıyor adam, cinsel ilişkiye giriyor! Bir kere de değil defalarca. 44 yaşında ki baba, 13 yaşındaki öz kızını... özkızıyla... özkızına... tecavüz ediyor! (bu mu doğru yüklem, tecavüz!) önce parmaklarını sokuyor! Anlayamıyor.

Yahu kanamamış işte, öldürseydin kızı oracıkta be adam! Bakire değil bu diye bıçaklasaydın 1648 yerinden o kızı! Nesini anlamadın bunun. Annesi yapma diye tartışmış kocasıyla. Yapma deyince tartışmışlar. Tartışmak! İnsan böyle bir anda katil olmazsa ne zaman olur. Bir daha eline böyle bir fırsat geçer mi katil olmak için? Bundan katil olmazsa bir anne, neden katil olur?! Parmaklarıyla anlamayınca başka yeriyle kontrol etmiş adam! Yine anlamamış, defalarca yapmış aynı şeyi. Öz kızına/ kızıyla/ kızını şey yapmış. Benim bildiğim Türkçe'de bu cümleye uygun bir yüklem yok! Bundan zevk almış! Kızı hamile bırakmış! Özkızını döllemiş! Döllerini kızına bırakmış! Ve o bebeği öldürmeseler, anne baba kendi nüfuslarına kaydedip gül gibi yaşamaya devam etseler, işin içine cinayet karışmasa, kimsenin bundan haberi olmayacak... Hiç kimse bilmeyecek.

Şimdi öğrendikte ne oldu! Üzüldük! 3 aylık bebeğe de tecavüz etmişti birileri değil mi? Yargılanma süreci devam ediyordur herhalde. 13 yaşında bir kız, babasının çocuğunu doğurdu, babası çocuğu öldürdü, şimdi sosyal hizmetlerde koruma altında. Kimden koruyor devlet o kızı. O kızın korunacak nesi var? Onur-şeref-namus-devlet ne demek sahi bunlar?

Read more...

bıyıklı kadınlaR


“Bıyıklı kadınlar”ı duydunuz mu? Böyle söyleyince/okuyunca sizinde aklınıza ilk gelen bakımsız hatta pis ve şişko bıyıklı kadınlar mı yoksa? Hani şu eteğinin altından ağdasız bacakları görünenler :) Kampanya basına tanıtlığından beri takip ediyorum ancak bu isimle medyada yer bulmasına şaşırdım açıkçası. Bence “bıyıklı olmak şart mı” “kravat takmak şart mı”, “erkek olmak şart mı” daha amaca uygun sloganlar. Gerçi reklam panolarında (billboard sözcüğünün başka bi'karşılığı var mı?) ilk görüldüğünde ne reklâmı olduğu anlaşılmıyor ya...


Beni düşündürende işte bu aslında. Bu kampanya hangi amaca hizmet ediyor? Ülkemizde ciddi bir demokrasi aslolarak temsil sorunu söz konusuyken kadınların/gençlerin/Kürtlerin/Ermenilerin mecliste sandalye sahibi olması-olmaması-az olması/çok olması neyi değiştiriyor ki? Askeri darbe mahsulü bir anayasayla idare edilmeye çalışılan bir ülkede, ülkemde, ülke barajlı d‘hondt sistemi (bilinen adıyla %10 barajı) uygulanıyorken kadınlara, gençlere, engellilere, azınlıklara, eşcinsellere ya da kedilere-güvercinlere kota uygulaması ile mecliste yer bulmaya çalışmak ne kadar rasyonel?! Hem “mal mı bunlar canım, kota koymaya kalkıyorsunuz!” Esasen bize hizmet sunmak, toplumsal yaşayışı düzenleyici kuralları hazırlamak ve yürütmek hususunda yetkimizi devrettiğimiz topluluğun baş-nazırının kullandığı uslup ise başlı başına bir değerlendirme konusu.

Ne diyordum? Mevcut temsil sorunu çözülmeden, bu tarz bir kampanyanın işlevsel, amaca yönelik bir kampanya olduğunu söylemem mümkün değil diyordum.

  • Evet iyi niyetli bir girişim, bi’yerlerden başlamak, birilerini harekete geçirmek lazım.
  • Evet 72 yıl önce parlamentomuz, kadın temsilinde % 4.6'lık oranla(1935 seçimleri 396 milletvekilinin18i kadın) dünya ikincisiydi. Şimdi 167 ülke arasında 163'üncü sırada.
  • Evet 72 yıllık cumhuriyet tarihinde millet meclisine toplam 8291 erkek vekile karşılık, 186 kadın vekil girdi.
    Evet daha pek çok istatistiki bilgi verilebilir. Ama bu veriler bile "bıyıklı kadınlar"ın işlevsel bir kampanya olmadığı gerçeğini değiştirmez.
Bir kere somut bir eylem planı yok. Yani daha birkaç gün önce düzenledikleri (ki yanılmıyorsam mart ortasında basına tanılmıştı kampanya, daha yeni güncellediler internet sitesini) internet sitelerinden ulaşabildiğim yegane somut öneri şu: Ka-Der, 2007 seçimlerinden önce yapılması gerekli yasal değişikliklere ilişkin bir de paket hazırladı. Bu pakette, Anayasa (md:8), Siyasi Partiler Yasası (md:6), ve Seçim Yasası (md: 1)’nda değişiklik öneriliyor. Tüm partilere en az yüzde 30 kadın kotası uygulama zorunluluğu” talep ediliyor.

Yani zorunlu kota. Parti içi demokrasinin genel başkana ve/veya il başkanlarına yakın(!) olmakla eş anlamlı olduğu bir görünmez siyasal partiler kanunu varken, kadınlara özel kota uygulaması.

Öte yandan yukarıda sözünü etmeye çalıştığım temsil sorunu bi’yana, kadınların sadece kadın oldukları için meclise girmelerini desteklediğimizde örneğin daha adil bir bütçe planlaması mı yapılacak ya da işsizlik azalacak mı hemen ilk yasama yılında, yoksa kadınları salt kadın oldukları için meclise gönderdiğimizde, ülkemiz kadının yarısından fazlasının kullandığı türbana/başörtüsüne yönelik tartışmalar çözüme mi kavuşacak?

Tam bu noktada pozitif ayrımcılığa dayanan siyasetin, sistem eşitsizliklerini örtbas etmek üzere geliştirilmiş bir mekanizma olup olmadığı tartışmalarını da hatırlatmakta fayda görüyorum.

Bir de henüz tasarı aşamasında olan kadınların bağımsız aday olarak meclise girmesi planı var ki, gülen surat ifadesi tam da buraya uygun düşüyor sanırım :D Bağımsız aday olarak seçilebilmek için gerekli finansal olanaklar ve sosyal çevrenin çapı (hemşehrilik ya da tarikat bağları yerine sosyal çevre dememin tek sebebi genellemelerden hazzetmiyor olmamdır) gibi somut gerçekleri bi’yana koyuyorum, mevcut oy verme alışkanlıklarını yıkmak ne derece mümkün sizce! Oy verdiği(miz) partinin vekil adaylarından bile bi’haber olan (biz) seçmen, kalkıp tek bir kişinin planını beğeniyor diye mi kullanacak oyunu?



Benim baktığım pencereden görünenler bunlar. Bu açıdan baktığımda "Bıyıklı Kadınlar" iyimser bir “reklam” olmaktan öteye gidemiyor. Reklam sözcüğünü özellikle tercih etme sebebi ise bu linkte yer alan iddialardır. İddia diyorum çünkü Ka-der’in resmi web sitesinde projelerin nasıl finanse edildiğine ilişkin bir açıklama göremedim. Öte yandan sadece google aramalarım sırasında karşıma çıkmış imzasız bir internet metninden ötürü hocam diyebileceğim (ki kendileri Ka-Der'in kurucu üyelerindendir) sayın Şirin Tekeli’yi, Meryem Koray’ı, Çiğdem Kağıtçıbaşı’nı zan altında bırakmayı kesinlikle istemem.

Konuyla ilgili olarak neler oluyor hayatta penceresine eklediğim Nuray Mert yazılarını şiddetle (ve tarih sırasıyla) , Perihan Mağden ve Meral Tamer yazılarınıda ivedilikle okumanız tarafımdan tavsiye olunur.

Read more...

Salı, Nisan 03, 2007

şeffaf

Yıllardır duyarım halbuki, “hanım” sözcüğü niye bu gece kulağımı tırmaladı bilmiyorum. Hatta öyle kanıksanmış bi’sözcük ki “hanım” benim için, bizim evde babam anneme sadece ismiyle hitap ediyorsa bi’sorun var demektir. Genelde sadece “hanım” der. Ne garip aslında annem için tam tersi geçerli, o babama ismiyle değil başka şekilde sesleniyorsa ters giden bi’şeyler olduğu anlaşılır.

Başlarken, "kulağımı tırmaladı" dedim ama buna denk düşen olumlu ifadeyi bulamadım. "Kulağımı okşadı" diye başlayan bir metin görsem, 'bu daha Türkçe bilmiyor' der kaparım herhalde sayfayı. Aslında tırmaladı demekte de bi’sakınca görmüyorum, bi’anda elimdeki işi bırakıp düşünmeye başladım. Ne demek bu “hanım”, nerden çıkmış? İlk aklıma gelen fikri gülerek çöpe yolladım, canım gibi, "hanım" da han kelimesinin 1.tekil şahsa zimmetlenmiş hali olamazdı herhalde. Bunu düşünürken zihnimde han kelimesinin tek karşılığı yolcuların konakladıkları eski usul otellerdi. Babam “hanım niye gülüyor bu deli yine kendi kendine” deyince ona sordum hemen “yahu” dedim “bu hanım ne demek?” gazetesini okuduğu gözlüklerini çıkardı ve açıkladı;

“Cengiz han tüm hanlarının bir arada olduğu bir toplantı sırasında, sağ yanında oturan eşini göstererek ; ben hanlar han-ı Cengiz Han’ım, hepinizin hanıyım. Bu da benim ''hân-ım''dır.” demiş. Bu arada babamında sol yanında oturan annemi göstermesi ve çocuklara masal anlatırken taklit edilen kötü adam sesiyle konuşması görülmeyi değerdi doğrusu :D (bi’de bu anekdot daha bi’kaç gün evvel gazetelerin birinde yer almış-mış, bu bahaneyle eve giren gazeteleri bile doğru dürüst okumadığım için bi’güzel iğnelendim.) Neyse efenim beylerin eşlerine söyledikleri "hanım" hitabı buradan geliyormuş. Ayrıca biz aile meclisi olarak bu hikayeden hareketle bir erkeğin tanımadığı bir kadına "ayşe hanım","fatma hanım" değilde, "hanımefendi" demesinin daha doğru olacağı sonucuna ulaştık. Hani merak edersiniz belki, biz ailecenek bu şekilde düşünüyoruz.

Benim gülerek çöpe attığım eksik bilgimin aksine, meğer gerçekten aidiyet göstergesiymiş “hanım” sözcüğü. Benim ''hân-ım'' demekmiş.
Bir de oldum olası söylemekten ve duymaktan büyük keyif aldığım “sevgilim” var tabi...
Ne güzel bir Türkçemiz var, her bir sözcüğü ayrı anlamlı. Buna rağmen darling'ten honey’den geçilmiyor ortalık. Yazık.

Read more...

Pazartesi, Nisan 02, 2007

boğaz mavisi

Evde bilgisayar başında geçen yağmurlu bir cumartesinin ardından, özlenen bir arkadaşla geçen sıcacık bir pazar... Bu şehrin her iki yakasında da ansızın çalabileceğim kapıların olduğunu bilmek, tüm dünyada ansızın gidebileceğim yerler olduğunu bilmekle eş anlamlı benim için.Nasıl demeyin, açıklayamam bunu.

Aynı ülkede aynı şehirde ama farklı kıtalarda yaşayan birilerini özlüyorum mütemadiyen. Ama hep biliyorum oralarda bi’yerlerde, bıraktığım yerde bulacağım insanların olduğunu. Vapurdan indiğimde gördüğüm gülen yüzden bi’kez daha anlıyorum bunu. Sıkı sımsıkı sarılıyoruz.
-“Seni özledim” diyorum gözlerinin içine bakarken. Bıraktığım gibi ışıl ışıl pırıl pırıl gözleri. Kocaman bi’kahkaha patlıyor;
-“Sevgilin zaten sevmiyor beni, böyle söylediğini duyarsa iyice gıcık olur bana. Ayrıca bunu da duymasın sakın; ben de seni çok özledim”


Ne çok olmuş görüşmeyeli, haberi bile yok.

-“O da sevdiği insanlarla görüşür bundan böyle, ben seni seviyorum ve seni özledim var mı bi’sakıncası”
-“Heyt be! işte benim arkadaşım, 10 dakika sonra arayınca sorar ama 'kiminlesin' diye”
-“Aramaz, arayamaz, aramayacak, dolayısıyla soramaz”

Işıl ışıl gözlerine gri bir perde iniyor sanki oysa ben gülüyorum hala.

-“Üzülmemekle en iyisini yapıyorsun, hiç bi’ilişki 800 km.ye karşı gelemezdi.”
-“Ya anneyle çocuğunun ilişkisi?”
-“Anne ile çocuğunun arasında ki bir ilişki türü değil, kutsal bir bağ, ama çocuklar annelerinden vazgeçebilir 800km sonra.”

Bunu seviyorum işte, O’nu da bu yüzden seviyorum. Bıraktığım yerde bulabildiğim için, diyolaglarımız “ee daha neler yaptın bakalım”la tıkanmadığı için, ilişkimizi sıraya koymak zorunda kalmadığım için, 'en son o beni yemeğe davet etmişti şimdi benim onu çağırmam lazım' ya da 'en son ben mesaj atmıştım şimdi onun araması lazım' dedirtmediği için.

Dünyada görülebilecek en güzel manzaralara karşı oturuyor, kahvaltı ediyor, kahve içiyor, sohbet ediyoruz. Akan suyu kocaman bir nehir sanan turistlere inat, iki kıtayı birleştiren köprünün hikayesini anlatıyoruz birbirimize, bilmediğimiz ne çok şey var yeryüzünde.

“Bi’gün piramitleride göreceğim” deyince “biliyorum” diyor “kart atacaksın oradan bana.”

Yıllar sonrasına verilmiş ne çok sözüm var, 10. evlilik yıldönümlerinde sürpriz yapacağım mesela çocukluk arkadaşıma, 40. yaşını kutlayan bir sms için sözüm var bir değerine, o bile unutmuştur ısmarladığı mesajı, 10 yıl sonra bir telefon konuşması yapacağım, Newyork’ta sosisli yiyecek, Soho’da jazz dinleyeceğim ve Mısır’dan atılacak bir kartım var... Ama sonunda yine bu iki yakası biraraya gelmeyen şehre döneceğim. Kızkulesinde bir kadah şarap içecek ve “iyi ki...” diyeceğim “iyi ki...”

Haydi bakalım,

işim çok yolum uzun, müsadenizle =)

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP