Salı, Temmuz 10, 2007

elektRik mavisi

Dün gece uzun zamandır yapmadığım bi’şeye, küveti doldurup içinde keyif yapmaya karar vermiştim. Canım sıkkındı, haberler vasattı, annem menopoz teyze olmuş her yere esip gürlüyor, babam dalgın dalgın televizyona bakıyordu. Su bütün kötü elektriğimi alır götürür nasılsa, su kaynaklarının yetersizliğini bu seferde ben dert etmeyivereyim dedim. Ve kötü elektrik nasıl oluyormuş, insan nasıl elektrikle doluyor, nasıl deşarj oluyormuş bizzat yaşayarak öğrendim.
Islak elinizle hali hazırda çalışmakta olan ve kaçak yapan çamaşır makinesine dokunursanız siz de deneyimleyebilirsiniz bu durumu =)

Hayatımda ilk kez kalbimin attığını hissettim desem, abartmış olmam herhalde. Hayır, öyle nabzımı hissetmek falan değil, kalbimin attığını, ilgili kapakçıkları açıp, ilgisizleri kapadığını ve muhteşem bir güçle güm diye tüm vücuduma dağılmak üzere kanımı pompaladığını hissettim. Sonrası garip bir bilinçsizlik hali, yani olan biteni hissediyorum, duyuyorum ama ne bir ses çıkarabiliyorum, ne de herhangi bir hareketle fiziksel olarak tepki verebiliyorum üstelik hiç bi’şey göremiyorum. Bir an öldüm mü acaba diye düşündüm ama hemen kafam çalıştı:
—Salak ölmüş olsan önce hayatın geçerdi gözlerinin önünden, öyle bir film seyretmediğine ve hala ayakta durduğuna göre ölmüş olamazsın. Şoktasın şu anda, bir tepki ver de telaşa kapılanları rahatlat, yoksa hastaneye götürecekler birazdan.

—İyiyim ben tamam, yok bi’şey!

"Aman çok şükür" nidalarıyla, hemen banyodan çıkarıldım, ama kafam çalıştı ya bi’kere “iyiyim”den sonra söylediğim 2. cümleye bakın:
—Suyu kapatın boşa akıyor banyoda!
Üstelik ben cümleyi böyle gramatik kuralla uygun olarak kurduğumu zannederken meğer bizimkiler hiç bi’şey anlamamış, aslında kekeliyormuşum =)

Sonra birden gözlerim açıldı, daha doğrusu ışık gözlerimi aldı. Meğer çarpmanın etkisiyle sigorta atmış, dolayısıyla benim gözlerime perde indi sandığım şey, sadece karanlıkmış. Neyse uzatmayayım cümbür cemaat epey korktuk gece gece. Ama ben mesajı aldım:
“titre ve kendine gel” dedi çamaşır makinesi bana!

Çamaşır makinemizin sözlükte bahsedilen içine şeytan girmiş çamaşır makinesi ile aynı model olması, garip bir tesadüf olamaz herhalde.(özellikle mortifera’ya ait ilk entryi mutlaka okumalısınız) Artık kendisiyle uzaktan yakından işim olmaz, kendim yıkarım çamaşırlarımı, mazaallah! Zaten babam ona haddini bildirecektir en kısa zamanda =))

Neyse bu sayede koca bir Salı gününü evde geçirmek için mazeretim oldu. Bir de tabi böyle durumlarda adet olduğu üzere hayatın ne kısa olduğunu, ölümün hiç uzak olmadığını falan
düşündüm. Bi’süredir konuşmadığım insanları aradım, ne zamandır yazılacak mailleri, mektupları yazdım. Ama asıl mühimi ilk kez kendi ölümü düşündüm. Hiç düşünmemişim bugüne kadar. Garip bi’duygu insanın kendi cenazesini düşünmesi tabi. Sigortalar atmamış olsa şu an itibariyle (ki dışarıda öğlen ezanı okunmakta) cenazem için namaz kılınıyor olabilirdi. Kimlerin haberi olurdu acaba. Mesela insanların birinin ölüm haberini alır almaz, o kişiyi tanıyan diğerlerine neden hemen haber verdiklerine pek anlam veremezdim, hani ailesi arar nasıl olsa sana ne oluyor gibi düşünürdüm ama değilmiş işte, ailenin böyle bir durumda hali mi olur haber vermeye, tanıyanlar birbirine ulaşacak işte.
Bunları düşünürken fark ettim ki, tanıdığım bir sürü insan haberdar olmayacaktı böyle bir durumdan. Bu blog vasıtasıyla ya da çeşitli internet platformlarında tanıştığım yazıştığım insanlar mesela. Hadi sanal kişilikler olarak birbirimizin hayatında kapladığımız yer 0,1 birim olsun. Ya aslında çok şey paylaştığım, hayatımda benim için önemli olan ve onlar içinde önemli olduğumu düşündüğüm/bildiğim arkadaşlarım. Ailem hiçbirine ulaşamazdı sanırım. Ortaokul arkadaşlarım mesela. Hadi fakülteden arkadaşlarımın haberi olurdu anahtar kişiler vasıtasıyla da aynı bölümde olmadığım ama hala görüştüklerim. Eski iş yerinden arkadaşlarım mesela, haftaya onlardan bazılarıyla bir yemek planımız vardı var yani, hadi oraya gitmedim diye arar öğrenirlerdi ya olmasaydı öyle bir plan. Ya da arşivde ki eskiii eskiii arkadaşlar. Ölüm ilanlarının ne işine yaradığını da anlamış oldum böylece.

Bir de ne garip, bana mahsus bi’şey mi bu bilemiyorum ama herkes bilsin istediğimi fark ettim. Tanıdığım herkesin haberi olmalıydı sanki. Neden böyle düşündüm, bunun altında ne var hiçbir mantıklı açıklamam yok, birileri eksik kalsa bilmese ne olur sanki? Bilmiyorum.

Odaya ben yokmuşum gibi baktım bugün, ojeler, tokalar, kremler, kalemlikler, dağınık çekmeceler. Çok garip geldi benim ardımdan bütün (kirli) çamaşırlarımın ortaya dökülecek olması fikri. Eşyalarım, daha bir kez giyebildiğim ve elbise dolabında en yakın arkadaşlarımın en mutlu günlerini bekleyen kırmızı elbisem, ona uygun hevesle aldığım ayakkabısı çantası, yarım kalan okunmamış kitaplarım, cep telefonumda arşivlenmiş mesajlarım, fotoğraf albümüne kimini ben görmek istemediğim ama atmaya da kıyamadığım için, kimini bizimkiler görmese daha hayırlı olacağı için gizlediğim fotoğraflarım, bilgisayarda şifreli dosyalarda duran hikâyelerim, yazı taslaklarım, yine fotoğraflarım ve ayakkabı kutularım elbette. Bütün anılarım, yıllardır yazdığım günlükler, peçetelere çikolata kâğıtlarına yazılmış notlar, kurumuş çiçekler, gazetelerden kesilmiş kupürler, sinema biletleri, davetiyeler, mektuplar...

Benim yarım bıraktıklarım konusuna ise hiç girmeyeceğim. Sadece bugün için bile bitirilmesi gereken onlarca işim var, en basitinden daha dünyanın yeni yedi harikası-3 ü yazmadım =))
Neyse efenim kimseleri üzmek için yazmadım bunları, zaten üzülecek ve büyütülecek bi’şey yok ortada. Gayet iyiyim. Sadece ben hayatıma hiç böyle bakmamıştım, garip oldum, paylaşmak istedim.

Hayat kısa vesselam, hiçbir şeyi ertelememek lazım! Her anın kıymetini bilmek lazım. sahip olduğumuz tek şey'in içinde bulunduğumuz an olduğunu akıldan çıkarmamak lazım.

Ben şimdi gideyim, bu şımarık günümün tadını çıkarayım, akşama ne yemek istesem acaba?

Read more...

Pazartesi, Temmuz 09, 2007

yine kaRa, kapkaRa


Yasemin Kınık

Duydunuz mu bu ismi daha önce. Daha önce dediğim, bu hafta sonu. Baktınız mı haberlere. Bakmadınız mı, baktınız da kanıksadığınız için hiç umursamadınız mı yoksa. Babası öldürdü onu, babası eline silah alıp vurdu Yasemin’i.

Kızını ‘töre böyle’ diye öldüren baba tutuklandı

1.5 aylık hamile Yasemin de ‘töre’ kurbanı

Ölüme 'töre' elbisesiyle gitti

Babadan hamile kızına töre kurşunu!


19 bilemedin 20 yaşındaydı. Tarlada çalışırken âşık olduğu Murat’la evlenmek istedi, vermediler. Koca bir aşireti, töreyi bıraktı ardında ve Murat’la kaçtı. Adana’ya yerleşti. Sevdiği adamın nikâhlı karısı oldu Yasemin. Babasından alamadığı rızayı devletten aldı, sevdiği adamın koynuna girdi, sevişti onunla.

Bundan sonrası biraz karışık, babası diyor ki "boşanmak istediği için öldürdüm, gelin çıktı kefeni döner ancak geri". Eşi Murat diyor ki "biz ailesiyle barıştık ben başlık parası bile ödedim aileye, amcalarıyla hasret gidersin diye gönderdim, bize komplo kurdular".

Bu nasıl bir kavram? Nasıl bir bilinç? Nasıl bir algı? Nasıl işliyor bu mekanizma?

Bir baba, nasıl vurabilir kızını? Baba ve kızı! Kız çocuklarının ilk aşkı babaları olurdu hani, babaların küçük prensesleri. Ah hadi bu tasvirler çok masalsı diyelim, Yasemin nasıl tepki vermedi, hiç mi anlamadı, kilometrelerce öteden ben bile biliyorum öldürülecek kızlara siyah giydirildiğini, o siyahları nasıl giydi Yasemin? O boş tarlaya geldiğinde bile anlamadı mı olacakları, koca bir töreyi arkasında bırakıp sevdiği adama kaçabilen o yürekli kız, hiç mi kaçıp kaybolmayı geçirmedi aklından, yoksa konduramadı mı babasına? Silahı görünce n’aptı peki? Babası ona silahı doğrulttuğunda demedi mi ona can taşıyorum, yapma diye? Yasemin nasıl düştü bu tuzağa aklım almıyor? Kaçmayı, her şeyi ardında bırakmayı bir kez başarabilen bu cesur kız kendi eliyle siyahları giyip, boş tarlaya gitmiş olamaz, olmamalı! Eşinin söylediğine göre hamile olduğunu biliyormuş üstelik.

Of, Of!


Bitmedi dahası var Yasemin’in naaşına kimse sahip çıkmıyor, hiç kimse! Kadın kuruluşlarından üç-beş kişi alıyor, kimsesizler mezarlığına defnediyor. Be Murat nerdesin sen, insan ölüm haberini alır da kuş olup uçmaz mı sevdiğinin, helalinin, çocuğunun anasının yanına. Onu öylece kimsesiz bırakır mı buz gibi morgda? Yoksa sen de mi korkuyorsun töre’den diyeceğim ama erkeğe bi’şey yapmıyor ki hiç bi’zaman töre! Senin korkacak neyin var ki? Nasıl bırakırsın Yasemin’i yapayalnız.

Ya diğerlerine ne demeli. Ailesinden bahsetmiyorum hayır, hani bıyıklı kadınlar vardı, şimdilerde partilerin vitrin süsü olan milletvekili adayları. Kadınlara pozitif ayrımcılık diyenler hani, onlar nerede?
Ya da başörtülü kadınlar. Hani "başımız kapalı diye eğitim hakkımız elimizden alınıyor" diyenler içlerinden bir kişi çıkıp, Yasemin’in yaşama hakkını yok edenler için tek cümle söyledi mi? Laf etmekle olmuyor ya bu işler, fikrini beyan eden kaç kişi var alla’aşkınıza?

Gözyaşlarım hiçbir işe yaramıyor şu anda. Kızgın olmak, üzgün olmak hepsi anlamsız. Suçluyum ben çünkü. Sen de suçlusun! Hiçbir şey yapmıyoruz bi’şeyleri değiştirmek için. Böyle 2 satır yazı yazıp, en katılımcısından 3–5 yere mail atıp, dilekçe imzalamakla olacak şey değil bu! Ben burada, eğitimli, şehirli, sosyal ve ekonomik pek çok imkâna sahip bir genç kadın olarak hiç bi’şey yapmadığım sürece, sen bu sorunla ilgili eyleme geçmediğin sürece daha ne Yaseminler, ne Güldünyalar katledilecek gencecik yaşında, ne Ü.K'ler tecavüze uğrayacak...

Ve biliyor musun eğitimle falan olacak iş değil bu.

Bu ülkede CİNSEL DEVRİM olmadığı sürece hiçbir sorunu halledemeyiz biz! Hiçbir sorunu!

Read more...

Pazar, Temmuz 08, 2007

kaçak mavi

Yazıyla içiçe geçmiş bir melodinin ardından yoksa
melodiyi bile unuturmuş o yazının ardından
mı demeliyim?
Yazana teşekkür etmeli en iyisi verdiği ilham için... Teşekkür ederim!

Evet herkes yalnız ve herkes hüzünlü bu şehirde. Herkes terk etmek istiyor ama gerçekten vazgeçebilenler, terk edebilenler asıl kahraman benim gözümde.
Bu şehri terk etmek demek, o gülen maskeyi ve zırhları çıkarıp çırılçıplak kalabilmek demek sanki. Alıştığımız hüzünleri, ezberlediğimiz mutlulukları, yalanları sahtelikleri tek kalemde çıkarıp atabilmek demek sanki.

Ve öyle inanılmaz bir şehir ki bu şehir, her seferinde ikna ediyor insanı kalmaya. Her seferinde "burada da açabilirsin ruhunu" diyor, "burada da çıkarabilirsin maskelerini zırhlarını" Yüzyılladır çözülemeyen, çözülmesi mümkün olmayan paradokslar gibi; her seferinde yine aynı savunmasız anında yaralıyor insanı. Yaranın acısıyla yine yola koyuluyorsun, yine ikna ediyor kalmaya, sonra yine yaralıyor...

Her şeye inat kocaman bir gülümse yerleştiriyorsun suratına, "bu içten bir gülümseme" diyorsun, "maske değil", pişmanlıklarını koyup cebine, göz kırpıyorsun aynada ki umutlarına ve yine şehirde akan hayata bırakıyorsun kendini.
Varsın ruhumu sattığım “mutluluk” olsun bu kez!

Read more...

dünyanın (yeni) yedi harikası -2

Ve harikalar açıklandı. İşte dünyanın yeni yedi harikası :





Chichén Itzá, Meksika (İbadet ve Bilgelik)
Christ Redeemer, Brazilya (Sıcak bir karşılama ve Açıklık)
The Great Wall, Çin (Azim ve Kararlılık)

Machu Picchu, Peru (Cemiyet ve İthaf)
Petra, Ürdün (Mühendislik ve Koruma)
The Roman Colloseum, İtalya (Sevinç ve Istırap)
The Taj Mahal, Hindistan (Aşk ve Tutku)

(Bu arada bende 7 harikadan 4 üne oy vermiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum=))


Yeni harikalarımız bunlar-mış, bundan böyle. Açıklamalara geçmeden önce aklıma takılan bi’şeyi paylaşmadan edemeyeceğim. Şimdi vakıf bunları seçti, ilan etti ama uluslar arası kuruluşlardan hangisi bu durumu onayladı. Resmiyeti nedir, hiçbir fikrim yok. Unesco’nun internet sitesinde konuyla ilgili bir şey göremedim. New7wonders.com da da buna ilişkin herhangi bi’şey çarpmadı gözüme. (doğrusunu söylemek gerekirse fazla da kurcalamadım. İlk etapta olabileceğini düşündüm sayfalara baktım göremedim) Hoş onaylanması gerekli mi, sivil toplum, yönetişim diye nutuklar attığımız şu günlerde böyle meşrulaştırıcılara ne derece ihtiyaç var, ihtiyaç var mı bunu da ayrıca tartışabiliriz sanıyorum.

Neyse hiç uzatmayayım, "bilgi güçtür" demiş bilenler. Önce eski 7 harika ile bildiklerimizi hatırlayalım sonra da yeni harikaların özelliklerine şöyle bir göz atalım istiyorum, yüksek müsaadelerinizle.

DÜNYANIN BİLİNEN İLK 7 HARİKASI


M.Ö 2.yy.’da seçilen dünyanın yedi harikasını sıralama fikri ilk olarak M.Ö 5.yy.’da Herodot’un tarihçesinde geçti. Bir süre sonra Yunanlı tarihçilerden Bizanslı Philon'un belirlediği sanılan dünyanın 7 harikası o zamanlarda Atinalılar için bir gezi rehberi olup tamamı da Akdeniz havzasında yer alıyordu. İskenderiye Kütüphanesi’nin baş kütüphanecisi Finikeli Callimachus (M.Ö. 305 - M.Ö. 240) “Dünyadaki Harikaların Bir Listesi’ adlı eserini de aynı dönemde yazdı. Bu liste hakkında tüm bildiğimiz, sadece bu başlık. Çünkü kitap İskenderiye Kütüphanesi’yle beraber kül olmuş durumda. Bu harikalar sırasıyla şöyle:

1-Keops Piramidi (Mısır): Dünyanın Birinci Harikası bilinenin aksine Mısır’ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında ki 3 piramit değil, onların en büyüğü olan Keops piramididir. Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır'ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops'un mezarıdır. (diğer piramitlerden ortanca olanı, Keops’un kardeşi kefren’e, küçük olan ise M.Ö. 2500'lü yıllarda hüküm süren Mikerinos'a aittir.) Pramidin, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlandığı sanılmaktadır. Büyük pramit gibi bir yapının, gerçek boyutlarıyla planlanması önemli bir geometri ve matematik bilgisi gerektirmektedir. Nitekim büyük piramitle ilgili bu veriler günümüz teknolojisi için bile hayli şaşırtıcı ve çağları da aşan bilgilerdir. Bu şaşırtıcı bilgilere bi’kaç örnek vermek gerekirse:


  • Piramit'in bulunduğu yerden geçen meridyen Dünyamızı (karaları ve denizleri) tam eşit iki parçaya böler.
  • Piramit'in dört yüzü de dört ana yönü göstermektedir. Kuzey yönü gerçek kuzeye göre ancak 4 dakika 53 saniyelik bir sapma gösterir.
  • Piramit'in bulunduğu yer Dünya'nın ağırlık merkezinin tam üstüdür.
  • Kirletilmiş su bir kaç gün piramidin içinde bırakıldığında arıtılmış olarak bulunur ve piramidin içerisinde süt bir kaç gün süreyle taze kalabilir ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.
  • Keops’un bulunduğu odaya yılda iki kez güneş girer, bu günler doğdugu ve tahta çıktığı günlerdir. (Bu tüm piramitlerde böyledir.)

2-Zeus Heykeli (Yunanistan): Heykel, adına olimpiyat oyunları düzenlenilen, Yunanlıların en büyük tanrısı Zeus için yapılmıştır. M.Ö 776 başlayan olimpiyat oyunlarının yapıldığı yerde (Olympia) tanrıların kralı Zeus’un adına yaraşır bir tapınak inşa edildi. (Zeus tapınağı) Tapınağın içerisine yerleştirilen Zeus heykeli ise daha önce Athena heykelini yapan Phidias tarafından yapılmıştı. 7 metre genişlikte ve yaklaşık 12 metre yüksekliğindeydi. Dev bir sandalyeye oturmuş olan Zeus' un başı tapınağın tavanına erişiyordu. Zeus, özenle hazırlanmış tahtında oturur şekildeydi. Başı neredeyse tavana değiyordu. Sağ elinde zafer tanrıçası Nike'ı tutuyordu.(Bu figürün bile normal bir insan boyunda olduğu söylenir) Sol elindeyse üzerinde çeşitli metallerden kakmalar olan ve üzerinde kartal olan bir hükümdar asası vardı. Altın, abanoz, fildişinden yapılmış olan ve değerli taşlardan kakmaların bulunduğu Zeus'un oturduğu taht, heykelin kendisinden daha etkileyiciydi. Üzerinde, Yunan tanrılarının ve sfenks gibi mistik hayvanların oyma figürleri yer alıyordu. Bu muhteşem heykel Tanrının kutsal gücünü ve iyiliğini ifade ediyordu.
Roma imparatoru I. Theodosius, M.S.255 yılında, bir dinsiz adeti olduğu gerekçesiyle olimpiyatları durdurmasının ardından zengin Yunanlılar, heykeli Bizans'a (İstanbul) taşıdılar. Heykel, M.S.462 yılında çıkan bir yangında yok oldu.

3-Artemis Tapınağı (Türkiye): Tanrıça Artemis'e ithaf edilmiş tapınak Efes'te M.Ö. 550 yıllarında tamamlanmıştır. Tapınak tamamen mermerden inşa edilmiştir. Dünyanın yedi harikasından 3. olarak sayılan tapınaktan geriye bugün sadece bir iki mermer parçası kalmıştır.
Tapınak hem bir pazaryeri, hem de bir dini müessese olarak kullanılıyordu. Artemis Tapınağı M. Ö. 21 Temmuz 356 yılında adını ölümsüzleştirmek isteyen ve ne yazık ki bunu başaran Herostratus adlı biri tarafından yakıldı. Çeşitli tadilatlarla 4. yüzyıla kadar gelen tapınağın eski cazibesi kalmamıştı çünkü Efeslilerin çoğu artık Hıristiyandı. 401'de Aziz John Chrysostom, Artemis Tapınağı'nı tamamıyla yıktırdı. 19. yüzyılda ilk kazılar yapıldı ve tapınağın temelleri, birkaç sütun ve batık kentten bölümler ortaya çıkarıldı. Selçuk'tan Kuşadası yolu'na girişte sağda bu görkemli tapınağın kalıntılarını görmek mümkündür ancak buluntuların çoğu yurtdışına çıkarılmıştır.


4-Rodos Heykeli (Yunanistan): Yalnızca 56 yıl ayakta kalmasına rağmen, Rodos Heykeli dünyanın yedi harikasından dördüncüsü olmayı başarmıştır. Heykel sadece dev bir heykel değil, aynı zamanda çok güzel bir ada olan Rodos Adası halkının birliğini simgelemekteydi. MÖ 305'te Makedonya Kralı Demetrios, Rodos’u uzun süre kuşatma altında tuttu, ancak MÖ 304'te barış yapıldı. Kuşatmanın kalkması anısına, tüm askeri malzeme satılarak ve silahlar eritilerek, Rodos limanının girişine Güneş Tanrısı Helios adına dev bir heykelin yapılmasına karar verildi. 12 yılda yapılarak MÖ 282'de bitirildi. 32 metre uzunluğunda ki heykel, MÖ 226'da oluşan çok şiddetli depremde en zayıf yeri olan dizlerinden kırılarak yıkıldı.yıkılan parçaların heybetinden ötürü tadilatı mümkün olmadığından 653 yılında Arapların rodos’u ele geçirmesine kadar kırık heykelin öylece kaldığı, Araplarınsa heykeli parçaları bölüp hurda olarak sattığı bilinenler arasındadır.

5-Mausoleum (Türkiye): Bodrum’un içinde bulunduğu Karia Bölgesi ve Krallığı. MÖ 377-353 yılları arasında yaşayan Karia Kralı Mausollos tarafından yönetilmekteydi. Krallığın başkenti Bodrum yani Halikarnas'ta, Kral Mausollos adına karısı aynı zamanda kız kardeşi olan Artemisia tarafından yaptırılan anıt mezar, kolonlarıyla Yunan mimarisini, piramit şeklindeki çatısıyla da Mısır mimarisini birleştiren oldukça heybetli bir yapıdır. Bu özelliği dolayısıyla kendinden sonra gelen, aynı stildeki tüm yapılara mozole denmiştir.
Kralın ölümünden 3 yıl, karısının ölümünden ise 1 yıl sonra tamamlanan anıt 45metre yüksekliğindedir. Tabanın üstünde kenarları heykellerle süslenmiş basamaklı bir podyum bulunmaktadır ve altınla süslü su mermerinden yapılmış lahit ve mezar odası iyonya tarzı kolonlarla çevrilmiştir. Dört tane savaş arabasıyla çekilen bir savaş arabası heykelinin ise piramidin tavanını donattığı biliniyordu..
1300lü yıllarda olan bir depremle yıkıldığı sanılan mozoleye ilk tahribatı bölgeye 15.yy da Haçlı Seferleri sırasında gelen St.John şövalyeleri vermiştir. Şövalyeler, hemen tüm taşlarını sökerek Bodrum Kalesi'ni yapmışlardır. Bölgede yapılan kazılar sonucu bulunan kabartmalar, Mausolos ve Artemisia'nın heykelleri, dört atlı arabanın parçaları bugün British Museum'da sergilenmektedir.

6-Babilin Asma Bahçeleri (Irak): Babil’in çorak Mezopotamya çölünün ortasında, ağaçlar, akan sular ve egzotik bitkilerin bulunduğu çok katlı bir bahçedir. Milattan önce 7. yüzyılda Babilonya kralı Nebukadnezzar tarafından yaptırılmıştır. Söylentiye göre Nebukadnezzar bu yapıyı sıla hasreti çeken karısı Amytis için yaptırmıştır. Medes kralının kızı olan Amytis iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebukadnezzar ile evlendirilmişti. Onun geldiği ülke yeşil, engebeli ve dağlıktı. Kral, karısının sıla hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yapmaya karar verdi. Yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.
Hakkında en az kayıt olan harikadır. Bahçelerle ilgili Babil kaynaklarında ya da Nebuchadnezzar döneminden kalan tabletlerde hiçbir kayda rastlanmıyor. Modern tarihçilere göre Büyük İskender'in askerleri Babil'in verimli, yemyeşil topraklarından çok etkilenmişler ve geri döndüklerinde Mezopotamya'nın büyüleyici bahçelerini, palmiyelerini, Nebuchadnezzar'ın sarayını, Babil'in ünlü kulesini ve zigguratları anlatmakla bitirememişlerdi. Günümüzde bu tanımlara göre çizilen resimler bulunmakta ve krallık sarayı kalıntıları yakınında yapılan kazılarda bulunan su kanallarına ait kalıntıların bahçelerin sulama sistemine işaret edebileceği düşünülmektedir.

7-İskenderiye feneri (Mısır): Tehlikeli kıyı şeridi boyunca gemicileri yönlendirmek amacı ile İskenderiye kenti kıyısındaki Faros (Pharos) adasında yapılmıştır. Proje Büyük İskender'in komutanlarından Ptolemy Soter'e aittir ama fener, oğlu Ptolemy Philadelphus tarafından bitirilmiştir. Çeşitli kaynaklarda 110 ile 170 metre arasında olduğu söylenen ve tümüyle beyaz mermerden yapılan fener, sadece harikaların değil bugüne kadar yapılmış fenerlerin de en yükseğidir. Fenerin en önemli özelliği, gündüzleri bile güneş ışığını denize yansıtmak amacı ile tasarlanmış cilalı bronz aynalarıydı. Geceleri ise aynaların önünde ateşler yakılıyor, böylece aynanın yansıttığı ışık gece yaklaşık 50 km. mesafeden görülebiliyordu Ayrıca ışığın çok uzaktan görülmesini sağlayan bu aynaların Arşimet tarafından yapıldığı da rivayet edilir.
Mısır'ı ele geçirince İskenderiye'yi ve iklimini çok beğendiler ve fener yanmaya devam etti. Ama başkent Kahire'ye taşınınca fenerin bakımı ihmal edildi ve kazayla dev ayna kırılınca da bir daha yenisi yapılamadı. MÖ 956'daki depremde fener zarar gördü ama yıkılmadı. Fakat 1303 ve 1223'te Memlük Sultanı Kayıtbay İskenderiye'nin savunulması için bir kale yaptırmaya(Kayıtbay kalesi) karar vererek, yıkık fenerin tüm taşlarının ve mermerlerinin kalenin yapımında kullanılması emrini verdi. 1500 yılına gelindiğinde bu yapıya ait kalıntılar tamamen yok olmuştu.

Bugünlük bu kadar genel kültür yeter herhalde, bir de yeni seçilen harikalardan bahsedersek 10 sayfa olacak bu yazı. Onlarda yazı dizimizin 3.bölümü olarak bana ödev olsun. (Son 2-3 gündür ne çok ödev verdim ben kendime yahu)

Okuyanlara, hızla göz atıp anahtar cümlelere bakanlara, okumayıp resimlerine bakanlara, hepinize teşekkür ediyorum; şu işe yaramaz pazar gününde böyle bir çalışma yapmama vesile olduğunuz için. Ben hazırlarken gerçekten keyif aldım. (zaman zaman copy-paste yaptım ama bu çeşit bir bilgi hırsızlığından kimseye zarar gelmeyeceğini düşünüyorum, bu da benim defom olsun artık idare ediverin) Pazar sabahı neyse de öğleden sonrası için yapacak daha iyi bir işimde yoktu süper oldu valla. Ancak hafta içi ödevlerim için aynı performansı gösteremeyebilirim, yapmak zorunda olduğum bi'sürü ıvır zıvır var çünkü.

Şimdilik yine "yedi harika mevzuu burada bitmedi, devam edeceğimdir" diyorum ve bir virgül koyuyorum ,

Read more...

patlıcan moRu

fotoğrafwhy did you do that to my heart? "Aşk meşru bir şey olamaz, o da şiir gibi meşrulaşınca ölür."
Cemal SÜREYYA

Read more...

Cumartesi, Temmuz 07, 2007

alaca

Efenim gündem yine çoşmuş durumda, yaz dediğin sakin geçer, öyle "dan-dun" keskin değişiklikler olmaz bu ülkede, herkes 2 hafta memlekete gider tatilini yapar, (son yıllarda herkesin memleketi bodrum, çeşme çaktırmayın) çocuklar bisiklete biner, bazıları yüzme öğrenir, gençler aşık olur, biraz daha gençler yaz düğünü yapar falan. 2007 yazı ise hiçte sakin değil bu kez ne İstanbul’da ne de Türkiye’de . Borsa rekor üstüne rekor kırıyor, dünyanın en hızlı büyüyen pazarlarından petrokimya pazarının yerli sanayisi PETKİM “blok” halinde yabancılara satıldı. (haklarında tek bilinen yabancı oldukları zaten), sonracığıma Anayasa mahkemesi cumhurbaşkanını halkın seçmesi, seçimlerin 4 yılda bir yapılmasına ilişkin düzenlemelerin olduğu yasayı anayasa uygun buldu, referanduma gidilmesi yolunu açtı. (ki bugünkü gazetelerde bundan sonra ne olacağına ilişkin senaryolar almış başını gitmiş durumda. Ben hafta içi dersime çalışıp ondan sonra bi’şeyler yazmak niyetindeyim.)

Üstelik 07.07.07 gibi süper simetrik bir tarihteyiz. Sadece ABD’de 30000 çift evlenecekmiş bugün. Ben de gün itibariyle gazeteci olmak isterdim aslında ya da olsam mı acaba? Kıytırık bir mikrofon bi'de hantal kamerayla dayansam mı Kadıköy evlendirme dairesinin kapısına. “Neler hissediyorsunuz bugün, evlilik heyecanı vardır tabi bir de bu tarihte dünya evine girmek nasıl bir his?” desem. Ya da doğumhanelerin kapısına mı dayansam acaba, çiçeği burnunda babaların burnuna dayasam mikrofonu , “çok zor oldu mu eşinizle bugünü denk getirmek” falan desem =) normalde 10–15 doğum olan büyük hastanelerde bugün 20–25 sezaryen randevusu varmış. Eh vatana millete hayırlı evlatlar olurlar inşallah ne diyeyim?

Benim de bugüne ilişkin hayallerim vardı birkaç yıl önce, şimdi neler yapıyorum, hayat işte. Ama benim olayım 09.09.09. yediyi severim en büyük asal sayıdır kendisi, hem tek, hem asal! O yüzden güzel bir gün bugün, ancak benim hayatımın sayısı 9. her zaman böyle oldu, o yüzden 09.09.09 tarihinin benim için özel olacağına inanıyorum. (ve bu kez beklentilerim büyük ya da küçük hayallerim yok o gün için, akışına bırakmayı öğreniyorum galiba)


Atlarsam üzülürüm İstanbul’da olanlar için bugünün bir başka anlamı daha var (olmalı), saat 16'da Tandoğan meydanı’nda teröre karşı birlik mitinginin düzenlenecek. Cumhuriyet mitinglerinden sonra bu mitinglere katılım, neredeyse bir elin parmağı kadar kalıyor ya, ben bu konuda Tuğçe Baran’a katılmadan edemiyorum.

Bir de bugün doğum günü olanlar var, ben yerlerinde olsam sevdiğim 7 kişiyle, pastayı 7parçaya bölüp, 7 kadehi şerefe kaldırırdım, 7 dileğimin gerçekleşmesi umuduyla =))
Senin için, o 7 kişiden biri olmasam da "İYİ Kİ DOĞDUN" dediğimde seni tanımış olmaktan büyük mutluluk duyduğumu, seninle vakit geçirmekten gerçekten keyif aldığımı ve bu yüzden İYİ Kİ dediğimi biliyorsun değil mi?





7 harika mevzuunu özet geçip, “devam edeceğimdir” diye virgül koymuştum dün. Efenim kararsız kaldım valla, hem harikalar konusunda dersimi henüz bitiremedim aceleye getirmek istemiyorum, hem de acaba yenilerinin açıklanmasını bekleyip onlarla ilgili ödevlerimi de yapıp öyle bir yazı haline mi getirsem acaba diye düşünüp duruyorum. Ve şu anda karar verdim ki böyle yapmak tarihe not düşmek açısından daha derli toplu bir kayıt olacak. Şimdilik sadece oylamada benim tercihim olan 7 harikayı paylaşayım sizlerle. (içlerinden seçilenler olursa -ki olur herhalde yahu 21'de 0 çekecek kadar zevksiz değilimdir- “ben demiştim” diye böbürlenirim=))

Akropolis, Atina = Medeniyet ve Demokrasiyi
Coloseum, Roma, İtalya = Sevinçve Istırabı
Çin Seddi= Azim ve Kararlılığı
Paskalya Adası heykelleri, Şili = Gizem ve Hayranlığı
Aya Sofya, İstanbul = İnanç ve Saygıyı
Maçu Piçu, Peru = Cemiyet ve İthafı

Ve tabi ki
Tac Mahal, Agra, Hindistan Aşkı ve Tutkuyu sembolize ettiği için oyladım.



Ama elbette tek kriterim bu anahtar sözcükler değildi, mesela Maça Piçu'yu oldum olası merak etmişimdir. Aynı hayranlığım Colleseum ve Tac Mahal içinde geçerli, oraları görmeden ölmek gibi bir niyetim yok.

Bakalım yeni harikalarımız neler olacak?

Son olarak sıradaki şarkıyı youtube’dan kendi ellerimle seçtim, tüm ”7” severler için ve elbette kendim için geliyor, şimdi bilgisayarlarımızın sesini biraz daha açıp play simgesini tıklıyoruz ve Ayten Gökçer’e eşlik ediyoruz:


Tanrım, tek başına koyma kulların
Yalnızlığa ancak sen dayanırsın.
Eşsiz dostuz kalanın zordur halleri
Yalnızlığa ancak sen dayanırsın

(bi'de mümkünse ben 9 tane istiyorum =)




Read more...

Cuma, Temmuz 06, 2007

dünyanın (yeni) yedi harikası -1

Dünyanın yedi harikası!
Klişe bir bilgi yarışması sorusudur her zaman. Okullar arası yarışmalarda, jürili mühim yarışmalarda ve hatta sınavlarda, televizyonlardaki yarışmalarda mutlaka sorulmuştur, sorulur; Hangisi 7 harikadan biri değildir, hangisi ülkemiz sınırlarında inşa edilmiştir, hangisi hala görülebilir? vs. vb.
Hemen tazeleyelim bilgilerimizi, neydi bu yedi harika:

1-Keops piramidi (Mısır)

2-Zeus heykeli (Yunanistan)
3-Artemis tapınağı (Türkiye)

4-Rodos heykeli (Yunanistan)

5-Mausoleum (Türkiye)

6-Babilin asma bahçeleri (Irak)

7-İskenderiye feneri (Mısır)



Şimdi harikalar değişiyor. Yeni Yedi Harika Vakfı tarafından sürdürülen yedi yıllık bir araştırmanın sonucunda 21 aday belirlendi. İsviçreli grup dünyanın dikkatlerini insan yapımı zenginliklerin uğradığı tahribata çekmek amacıyla bu projeye el attıklarını açıklamışlar. Sanat tarihçisi değilim bunun ne denli ticari bir girişim olduğunu, aday olarak belirlenen yapılar dışında gerçekten harika olan başka yapılar olup olmadığını bilemiyorum. Bir dünya vatandaşı olarak, eski 7 harikadan sadece birinin günümüze geldiği düşünülürse, yenilerinin belirlenmesinde ben hiçbir beis görmüyorum. Üstelik oylama herkesin katılımına açık. new7wonders.com adresinde belirlenmiş olan 21 adaydan kendi favoriniz olan 7 taneyi seçip oylamaya katılabiliyorsunuz. Elinizi çabuk tutmalısınız çünkü 2 Ocak, 2006 da başlayan oylama için son saatlere girildi bile. Vakıf dünyanın yeni 7 harikasını 07/07/2007 tarihinde (yamulmuyorsam) saat 19 sularında açıklayacak. İşte adaylar:

 Akropolis, Atina
 Alhambra, Granada, İspanya
 Angkor, Kamboçya
 Çiçen İtza, Yukatan, Meksika
 Hazreti İsa heykeli Rio de Janeiro, Brezilya
 Coloseum, Roma, İtalya
 Paskalya Adası heykelleri, Şili
 Eiffel Kulesi, Paris
 Çin Seddi
 Aya Sofya, İstanbul
 Kyomizu Tapınağı, Kyoto, Japonya
 Kremlin, Moskova, Rusya
 Maçu Piçu, Peru
 Neuscwanstein Kalesi, Fussen, Almanya
 Petra, Ürdün
 Giza Piramidi, Mısır
 Özgürlük Anıtı, New York, ABD
 Stonehenge, Amesbury, İngiltere
 Sydney Opera Binası, Avusturalya
 Tac Mahal, Agra, Hindistan
 Timbuktu, Mali


Birkaç saat kaldı efenim. Tarihe bir tık atmak istemez misiniz? öyleyse, Yeni yedi harikaya oy verin =))

Harikalar mevzuu bu kadar değil, devam edeceğimdir...

Read more...

Perşembe, Temmuz 05, 2007

eflatun

Efenim gün itibariyle bir miktar silkinip kendime gelmek maksadıyla ne zamandır ertelediğim blograzzi üyeliğimi yaptım. Delideli bakınıp durmaktayım kim var kim yok diye .Yeni bir platforma dahil olduğumdan kelli daha derli toplu, ne dediği belli bir yazıyla karşılamak istiyorum yeni ziyaretçileri, okurları. Ne demişler "ilk izlenim son izlenimdir". (Bi'de "ilk izlenim için ikinci bir şansın olmayacak" var, onu da severim=)) Bu sebepten bu yazıyı yazmaktayım ;) Yani aslında toparlanabilmiş değilim, bana kalsa sayıklamaya devam.

www.kitapyurdu.com'dan satın al

Yine gün itibariyle Platon’un Symposion (Şölen) diyolugunu okumaya başladım. SPA üçlüsünün (Sokrates, Aristoteles, Platon hangisinin hoca hangisinin öğrenci olduğunu ancak SPA kodlamasıyla öğrenebilmiştim=)) siyaset felsefesi ile ilgili ahkâmlarından sıkıldığımda AŞKla ilgili kelamlarına göz atarım diye daha fakültede almıştım. Bir de, şu meşhur ruh eşi hikâyesinin (hani aslında insanlar 4 kollu 4 bacaklı süper güçlü yaratıklarmış, her şeyi kendi kendilerine halledebildikleri için tanrılarına yeterince tapınmayı unutmuşlar ve tanrılarda bunları ortadan ikiye ayırarak dünyanın 4 bir tarafına karıştırmış. O gün bugündür de herkes yeryüzünde kendini tamamlayacak eşini arar dururmuş, bulunca da adı aşk olurmuş hikâyesi) bu kitabın içinde olduğunu duyunca meraklanıp hemen sipariş listeme eklemiştim. Amma velâkin o zamanlarda aşkla ilgili bile olsa o birbirinden cin, akıl ve kelime oyunlarıyla süslü diyalogları okumak zor gelmişti. Okunma zamanı bugünmüş işte, “bu hissettiklerim ne acaba” diye düşünürken, seç beğen al, tanımla hissettiklerini dercesine bin bir çeşit aşk tanımı yapılan bir kitap var elimde...Elime alır almaz yarılandı bile, sabaha bitmiş olur muhtemelen.
Daha ilk diyalogun ilk cümlesinde, Phaidros tavladı beni : “Aşk büyük bir tanrıdır, insanların ve tanrıların hayranlığına layık bir tanrı...” diyerek. Sonra şöyle bir ütopya kuruyor:

“Onun için ben şöyle diyorum: seven bir insan, eğer alenen çirkin bir davranışta bulunacak ya da aşağılayıcı bir muameleye, korkaklığından ötürü kendini savunmadan katlanacak olursa, hiç şüphe yok ki, babası arkadaşları ya da başka herhangi biri tarafından görülmüş olmaktan çok, sevgilisi tarafından görülmüş olmaktan azap duyar. Sevilen için de bu böyledir; o da hep gördüğümüz gibi utanılacak bir şey yaparken yakalandığında en çok âşıklarının yüzüne bakmaktan utanır. Eğer âşıklardan ve sevgililerden oluşan bir site veya bir ordu kurulabilseydi, bunlar için, çirkin olan her şeyi reddedip, şan ve şeref yolunda yarışa çıkmaktan daha iyi bir yönetim şekli olamazdı. Ve bu âşıkların omuz omuza savaştıklarında, bir avuç bile olsalar, bütün dünyayı dize getirirlerdi. Çünkü bu durumda, bir âşık için sevgilisinin gözleri önünde safını bırakıp kaçmak ya da silahlarını atmak, bunu bütün ordunun gözleri önünde yapmaktan çok daha kabulü imkânsız bir davranış olurdu.
Hele er meydanında sevgilisini yalnız bırakmak, tehlikede iken onun yardımına koşmamak en korkak adamın bile yapacağı iş değildir. Hiç kimse yoktur ki aşk ona kendiliğinden tanrısal bir yiğitlik ilham etmesin ve onu doğuştan cesurların en cesuruna eşit kılmasın. Tıpkı Homeros’ta tanrının bazı kahramanlarına atılganlık üflemesi gibi, aşkta âşıklara bu yeteneği ihsan eder; aşıklar ondan alırlar bu yeteneği.”

Zaman zaman diyoru(z)m ya hep “dünya aşkla dönüyor, dünyayı döndüren aşk” diye. Bunu bilipte böyle bir ortak yaşam formunu akıl edemediğim için çok kızdım kendime açıkçası. Hoş akıl etmiş olsaydım da, bunu zaten yüüzzleerr yıllaaar önce söylemişler, yine orijinal bi’şey bulamadım diye hayıflanırdım, Sonsuzluk Kitabevinde ki yazar gibi.

Şölen'den bu alıntıyı yapmanın bir sebebi vardı, bu ütopyadan yola çıkarak içinde yaşadığımız toplumdaki şeref, utanç, cesaret kavramlarına bağlanabilirim diye düşünüyordum ancak radyodan duyduğum Barış Akarsu’nun ölüm haberi zaten pek derli toplu olmayan aklımı iyice karman çorman etti. Mekânı cennet olsun inşaalah. Allah sevdiklerine, ailesine sabır versin. Islak Islak şarkısını Cem Karaca’dan dinleyip hayran olacak yaşım yok benim, bu şarkıyı O'nunla keşfettim o yüzden bana hep Barış Akarsu’yu hatırlatacak Islak Islak. Allah rahmet eylesin!

Read more...

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

gök mavisi


“Gitme” diyemem sana, “beni de al” hiç diyemem. Ya yerinde olmak isteyebilirim şu anda ya da yanında olmak. Gerisi teferruat...

Read more...

Cuma, Haziran 29, 2007

gül kuRusu

Yazın rehavetinden mi, sıkıcı sıcaklığından mı, yenilenme ihtiyacını körüklemesinden mi bilinmez pek çok kişi ara verdi bloguna. Sadece bugün 4 tane veda yazısı vardı benim readerımda, bir de readerdan görünmeyen ayarlar yapanlar tabi. Bazılarına yazmak istedim, “buralarda seni, yazdıklarını özleyecek birileri olacak” demek istedim. Yapmadım, yapamadım mı demeli. Ne bileyim işte. Ama aslolan takdir ettim hepsini.
Ben “eyvallah ahali bir zaman yokum” demeyi bile beceremiyorum şu günlerde. Mesela bir önceki cümleyi bile şu günlerde diye bitiriyorum ki, açık kapı bırakayım kendime.

Bir de yeni bir sorum oldu bugünlerde, sancılıydım zaten ne zamandır, buna gebeymişim meğer. Eğer hala adam gibi bir karar verip harekete geçemediysem bu kimin hayatının neresinde olduğumu, ne kadar yer işgal ettiğimi bilmediğimden. Öyle olsa gerek yani. Ya da bu yeni bahanem, fark etmez. Bilmek istiyorum yahu, bunu (da) bilmek istiyorum. İşletmelerde marka konumlandırması diye bi’şey vardı ya, onun gibi aslında... Kimin hayatında nerede duruyorum, ben orada durmasam o’na ne olur, ne ifade ediyorum senin için, o’nun için, onlar için?

İnsan bi’şeyin kıymetini en iyi o şey olmayınca anlar değil mi? Neden bu kadar tantana yaratıyorum ki?!

Read more...

Salı, Haziran 26, 2007

kuzguni

Dün gece çok garip bi’şey oldu, okuyacaklarımı okudum, yazacaklarımı yazdım, biraz arkadaşlarla sohbet ettim ve bilgisayarı kapayıp yattım. Tam uykuya geçecekken, “içimden bi’şey koptu” aktı gitti sanki. Uykum açıldı bir anda. Sağa döndüm sola döndüm, o his öylece duruyor. Uyuyamadım bi’süre, sonra bi’şeyler okumaya çabalarken sızmışım.
Benzetmek de istemiyorum aslında ama hani klişe bir film sahnesi vardır, mesela sevgilisinden uzakta bir genç kız, o’nun hediyesi olan porselen bebeğin tozunu alırken nasıl olursa olur bebeği düşürür ve kırar, o sırada yönetmenin ufak bir hamlesiyle sevgiliyi görürüz başına kötü bi’şey gelmektedir...
Öylesi garip hissettim işte, çok şükür evde herkes sağlıklı, daha makul bir saat olsa da diğer merak ettiklerimle de konuşsam bir an evvel.

Hayır, anlamıyorum ki dün harika bir gün geçirdim, bugün yüzlerce kilometre uzaktan gelen bir başka arkadaşımla yapacaklarıma dair bir sürü güzel planım var. Nedir bu his şimdi, sabah sabah hala içimde. Neyse güzel düşünelim güzelim şeyler olsun. Sen iyisin değil mi, bak bugün sıcak olacak İstanbul diye bağırıyorlar günlerdir, bol bol su iç emi.

Haydi iyi günler...

Read more...

fuşya

Dün Osman Börütecene yazmış, Şuradan, Buradan, Şuraya ve Buraya Konulu Bloglar yazısında, google meğer biz link verirken kullandığımız kelimede ne yazıyorsa, ondan bahsediyoruz zannediyormuş. “Yazıyı buradan okuyabilirsiniz” cümlesinde, “buradan”a link verince bizi “buradan bahseden blog” kategorisine, “yazıyı” sözcüğüne link verince “yazıdan bahseden blog” kategorisine sokuyormuş, robot işte, algısı o kadar. Ben zaten google’dan gelenleri pek sevmiyorum, hatta bugün yazarken aklıma geldi google aramalarına kapatma seçeneğimin olduğu, yazıyla ilgili düzenlemeleri bitirdikten sonra kurcalayacağım ayarları. Yine de bir yandan istatistikleri incelerken google’dan gelenlerin yazdıklarına bakmak keyifli oluyor.
Aa bir de bu google’dan bahsedenler, özellikle (birazdan benim yapacağım gibi) hangi kelimeleri aratarak benim sayfama gelmişler bakalım tarzı yazılar yazarken genelde “google amca”, “google bey” gibi ifadeler kullanıyorlar. Neden google gibi bir internet sitesi “erkek” çözebilmiş değilim. Hayır niye bir cinsiyet yükleniyor google’a, tamam ben de yaparım bazen, ünlü insanlardan bahsederken mesela “Tarkan amca’da yeni kaset yapmış” falan derim ama google’a "bey" demek "amca" demek hiç aklıma gelmemişti doğrusu, altı üstü robot işte!
Google’ın algoritmaları nasıl çalışır bilemiyorum ama arama yapan insanların google’ı kişileştirdiği, bir arkadaşına akıl danışır gibi sorular sorduğu bir gerçek. Misal bana gelen biri google’a aynen şöyle yazmış :
  • karinin her günki yaptiği işi erkek bir kere yapar sorusuna cevap istiyorum

Korkunç! Tamam bir bilmecenin yanıtını arıyor olabilirsin ama nedir bu tavır, “...sorusuna cevap istiyorum”, istemeyi bile bilmiyorsun sen! İnsan lütfen, rica ederim gibi bi’şeyler ekler sonuna başına bi’yere... Hayır, yanıt aradığı soruya hiç değinmeyeceğim =)

Ya da bir başkası mesela,

  • secmen sandığım nasıl bulurum

Bilinçli vatandaş kabul ama nedir bu soru solma hali? “Google maps işine yarayabilir (yersen)..” diyoruz kendisine.

  • d+ geçer mi?

İşte soru soran bir sivri daha. Okuldan okula değişir arkadaşım, git öğrenci işlerine hocana falan sor, arkadaşlarına sor 2 kelam laf etmiş olursunuz, google’a niye soruyorsun. Google seni ancak benimki gibi konuyla uzaktan yakından alakası olmayan yazılara getirir.

  • kapıyı tanımadığın kişi çalma sı sözünün rüyada yorumu

Hayır rüya yorumu yaz git bir siteye, sitenin içinde ararsın, kapı, tanımadığın kişiler vb. sözcükleri yorumlarsın rüyanı, nedir bu hazırcılık yani. Çok istedin madem al sana yorum : “3 vakte kadar bi’edebiyat hocasının gazabına uğrayacağına delalet eder”

  • şehrazatın bileşiğinin resmi

Bunu diyene ne demeli: “Nitrik asit, kanal d, reyting, şapşal seyirci, tuz ruhu..al sana bileşik..” diyene hak vermeli galiba.

  • mahallenin orospusu oldum

Diyen biri var mesela, buraya gelmesi çok normal içinde aşağı yukarı aynı cümle geçen bir yazım var hali hazırda, amma velakin bir insan bunu neden aratır, bunu aratanın böyle hisseden biri olduğunu düşünmek bile beni yerimden hoplatıyor, bir de mahallenin orospusu oldum diyen birini internette arayanlar olma ihtimali var değil mi? Bırrr ve hatta gırrrr!

  • Önce çayına ilaç atıyor sonra tecavüz ediyor

Eee tamam bunu hepimiz biliyoruz, gerçi o çay değil gazozdu ama, biliyoruz yani mantığı bunun nesini google’da arıyorsun amca. Hangi ilacı kullanıyor onu mu soracaksın nedir yani olayın? anlayan bana da anlatsın.

  • Yatak youtube trt haber iç odası

“Ne içtiysen ben de istiyorum” arkadaşım, olayın nedir ya?

  • Denizlere batacağım deniz kızı olacağım

Dünya işte biri orospu oldum diye beyan ediyor google’a diğeri tecavüzcü hikayeleri aratıyor, bir başkası da deniz kızı olma hayaliyle çıkmış yola. Ne diyelim abla : “Arkandayız.”

  • basrol benim olsa kitabını tanıt
    Bu ne yahu? “Ajdar'ın bi şarkısı galiba”
  • sanal alemde evcilik oyna

“Gerçeği yemiyo di mi?”

  • Başlıklar silinmeyecek çöpe atılacak

“Gelirken 2 de ekmek al.”

  • ben seni seviyorum bunda bir kasıt yok

“He kasten yaptıysan çok ayıp çünkü.”

Daha çok var elbette, "şımarık çocuk sendromu" diye aratıp 76. sayfada olan bu siteyi bile okuyan bilinçli ebeveyn (öyledir herhalde) var, "dondurma maliyeti" aratarak yaz sezonunda bu işte iyi para olduğunu keşfetmiş girişimci var, onun ilginç tarafı şu, sadece bi’yerlerde “fayda maliyet analizi ” yazmış olduğum için google buraya yönlendirmiş kendisini. Hani şöyle 3 saniye falan bakıp çıkması lazım normal şartlarda bu girişimcinin, oysa kendisi gelmiş eski sevgili etiketini tıklamış, internet, edebiyat etiketlerini karıştırmış, oradan oraya zıplayarak epey vakit geçirmiş sayfada, google’dan gelerek bi’şeyler okuyan tek kişi kendisi zannediyorum. Ve elbette favorimi en sona bıraktım:

  • allahım sen bana bi yol göster

“Giderken sağda,dönerken solda” yavrucum, bulursan haber ver yine google’a =)

Dibine not: Efenim italik yorumlar için sevgili arkadaşım g-shock’a özel teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Ben burada sadece bir kaçını kullansam da keywords listesinin tümü için yaptığı yorumlarla geceme renk kattı kendisi; "iyi ki varsın yahu, eksik olma"

Read more...

maden mavisi

Kova burcu genç bir avukat davanız için bulabileceğiniz en dişli, en sağlam avukatlardan biri olabilir ama termometreler 42ºC yi gösterirken, klimasız bir ofiste fikri mülakata girmek için seçeceğiniz en son kişi olmalı, ben bugün bunu anladım. Hele karşı cins iki kova insanı, temelde aynı fikirde oldukları ama bu fikrin uygulanması noktasında taban tabana zıt oldukları bir konuda sakın ha tartışmamalı. 5 saat aralıksız konuşmayı, sohbet etmeyi bilirdim de, 5 saat kesintisiz tartışmayı nasıl becerir iki insan bugün bunu da öğrenmiş oldum. Hayır, görüşmek için taraflar olarak o kadar yol kat etmişken, elimizde “göz atsak iyi olur” dediğimiz bir dosya varken, biz toplumsal rollere, ezberletilen yaşamalara, kadın-erkek ilişkilerinde ki eşitsizliklere, giderek azalan kadın nüfusundan dolayı ortaya çıkacak daha da eşitsiz yeni dünya düzenine nasıl vardık ben hala çıkış noktamızı hatırlayamıyorum. Bir ara seçimlerden bahsederken kadın adaylara lafı getirmiştik oradan mı geçiş yaptık, yoksa önümüzde ki evrakta yazan meslek hanesindeki yanıttan mı, bulamadım gitti. Zaman zaman sinirden yerimden fırlayıp, cümlen bitene kadar bir sağa bir sola volta atmış da olsam, bi’kaç kez kendimi kontrol edemeyip “hoop dur bakalım orada” diye lafını kesmiş de olsam, değdi tüm bu fikri harbe, nihayetinde hakkından geldim ya o zevk bile bana yetti =)) Hoş, hakkından geldim diyorum ama sen de benim hakkımdan geldin aslında, bir kazan-kazan oyunuydu oynadığımız, kaybeden kimse yok. Bak bu saat oldu kafamı toplayıp sistematik düşünmeye geçemedim hala. Yakınıyormuşum gibi oldu ama değil, yine olsa yine yaparım. Uzun zamandır böylesi bir zihin yorgunluğu yaşamamıştım ve böylesi bir keyif...

Anladım ki benim bütün hayatım böyle geçmeli, hep bir sonraki hamlede ‘nasıl alt ederim seni’, ‘nasıl çürütürüm bu fikri’ diye düşündürtecek birileri olmalı etrafımda. “Eee daha daha nasılsın”la, “aman seçimler geliyor kime oy vereceksin”, “nereye tatile gideceksin”le tıkanıp kalmamalı benim muhabbetlerim asla. Düşünen, düşündürten, düşünceli arkadaşlarımdan beni mahrum bırakma, karşıma yeni çıkacak olanları bunların arasından çek çıkar Allah’ım!

Read more...

Pazar, Haziran 24, 2007

koyu moR

Ne yazmalı, nasıl yazmalı. Hangi kelimeler ifade edebilir olan biteni, hissettiklerimi. Geçecek mi bu günler. Zor günler. Of hayır bunları yazmaktan sıkıldım, bırakın beni, dibe vurmak istiyorum dedim zaten uzun uzun. Daha ne? Ya hadi bugün olanlar yaklaşan fırtına öncesi sessizliği bozan bir poyrazdı diyelim, az kaldı iplerin kopmasına bunun sinyallerini veriyorum işte anlayana, dün gece yaptığım aptallığa ne demeli? Nasıl karıştırırım ben sapla çöpü birbirine? Yani insanız nihayetinde hatalar yapıyoruz. Demek ki ben bile tanıyamamışım kendimi, güya rüyalarımı yazıyorum aylardır, bilinçaltımda neler olup bitiyor anlamak için biraz işe yarar belki diye, yarıyor sanıyordum üstelik. Meğer rüyaların bile ulaşamadığı kadar derinlerde neler varmış, vallahi bilmiyordum. Hoş olanlar beynimin işi mi, başka bir organımın işi mi bu da tartışmaya açık...

Ben aslında bunlarla kafa ütülemek istemiyorum, hoş ben böyle hezeyanlarını yazan insanları okurken hiç kafam ütülenmiş gibi hissetmiyorum. Ay halka açtık diye günlüğümüzü ne bu sorumluluk anlamadım ki, habire bir sebep sonuç bildirme hali, beğenmeyen okumasın, okumazda zaten ne bu kaygı anlamadım gitti.

Dünden beri sayfalarca yazdım aslında ama buraya da yazmak istedim, garip bir rahatlık bu tanımlayamıyorum ben ama psikolojide vardır kesin bir açıklaması. Dipten kum çıkartıyorum sanki, dipte ne varsa dile gelmeyen söylenmeyen, yazıyorum, yayınlıyorum, rahatlıyorum. Benden çıktı artık sen düşün hesabı :D Bilinmek istiyoruz demek bir şekilde hep, garip işte.

O değilde gerçekten bunca zamandır bir blogger olarak şöyle eğlenceli "kuşlar böcekler, neşe dolu insanlar tra la la lala" bir Pazar yazısı yazamadım hala. İstemekle olmuyor demek, çabalamak lazım bunun için. Benim de istediklerim olmayacak gibi görünüyor bu aralar, acilen eylem planımı değiştirmem gerekiyor. Hayır hayır yazmayacağım yeniden aynı şeyleri.

Bu arada gözümüz aydın, 21 haziranı geçmişiz, en uzun günü atlatmışız farkında bile olmadan, en azından ben hiç fark etmedim valla. Günler fazlaca uzun zaten, geceler yetmiyor beynimi boşaltmaya. O yüzden 21 haziran demek günler kısalmaya başlıyor yaz gidiyor, kış geliyor demek. Züğürt tesellisi benimki, haziranın ortasında kış geliyor diye seviniyorum. Olsun bunun mutluluğu bile önemli şu an benim için.

Böyle işte, hala batmaya çalışıyorum, hala birileri tutuyor kolumdan bacağımdan, çok uzadı bu batış süreci, bir dibe vursam! En azından bir havuza gitsem bari pazar pazar bunları düşünmekten iyidir kalabalık havuzlar, cıstak cıstak demet akalın, serdar ortaç şarkıları. İyidir de, iyi gelir mi işte o muamma... Gelir belki kim bilir, beynimi uyuşturur incecik kızlar, ben niye böyle olamıyorum diye başka bir tasa bulurum kendime, eski sevgiliye küfür edercesine bağıra bağıra söylenen cıstak cıstak intikam şarkıları, biraz alkollü, biraz alkolsüz buz gibi egzotik aromalı kokteyller...

Read more...

Cumartesi, Haziran 23, 2007

koyu kahve

Hani tam dudakla yanağın birleştiği çizgi vardır, gülünce belirginleşir. Ne dudak ne yanak, hem dudak hem yanak...
Ordayım sanki ne gidiyorum ne kalıyorum, hem gidiyorum hem bekliyorum.
Bu çok tatlı bir tasvir oldu aslında, benim ki daha daha çok ne yardan ne serden hesabı, ne bu deveyi güdüyorum ne bu diyardan gidiyorum.
Görüşmem gereken insanlar var gitmem gereken randevular, mazeret bildirip yazışıyorum onlarla sadece. Hareket alanım daraldı, giderek köşeye sıkışıyorum. Yıllar önce yazmıştım mucizelere inanmak istiyorum diye, tarih=tekererrür işte, daha önce bir kez olmuş hem de bir mucize değil birden fazlası gelip beni bulmuş. Bu odada bu sandalyede yeniden mucizelere inanmak istiyorum. Ya da şöyle bu kez bir mucize yaratmak istiyorum, hayatımı kökten değiştirecek o mucizeye, mucizeler dizisine imzamı atmak istiyorum.

“Aslında her yere gitmiş olabilir, bunun için karar vermesi yeterli” böyle dedi dizideki hayal kahramanı, bir diğer hayal mahsulü kişi hakkında. Ancak filmlerde, kitaplarda, masallarda var değil mi böyle insanlar. Ben böyle olabilecek miyim büyüyünce. Sahi ben ne zaman büyüyeceğim yahu?
"Büyüdükçe büyü bozuluyor" diyen metüst’tü değil mi? Al benden de o kadar işte.

Çok zata mahsus oldu bugünlerde buralar, siz bakıyorsunuz haberlere falan değil mi, ben pek bakmıyor gibiyimde. Seçimlere kaç gün kaldı sahi, mazot 1 lira olacak, ÖSS kalkacakmış, yerseniz! Sahi karpuz var yer misiniz, ben çok severim. Yazı katlanılır kılan tek şey belki benim için. Buyrun buyrun buz gibi.

Read more...

Perşembe, Haziran 21, 2007

borçsuz 2 gün dertsiz 2 gün


Dün akşam bildirmek gerekliydi bu haberi amaca daha çok hizmet edebilmesi açısından ama ben de akşam haberlerini dinlerken haberdar oldum.

TÜDEF, TÜKOBİR, (TÜKODER) Tüketiciyi Koruma Derneği, (THD) Tüketici Hakları Derneği, Bursa Tüketicileri Koruma Derneği, Adana Tüketiciler Derneği, ESTÜKDER, TÜKSAVDER, DİSK, KESK, KAMU-SEN, ASMMMO nun altına imza attıkları bir kampanya başlatılmış. Sloganı : “BORÇSUZ İKİ GÜN DERTSİZ İKİ GÜN”


Özellikle kartlardan alınan haksız kullanım ücretlerini protesto etmek ve kart kullanıcılarını bu konuda bilgilendirmek amacı taşıyan kampanyanın asıl hedefi, seçim sürecine girildiği şu günlerde halka hizmet verme yarışında olan milletvekili adaylarının ve partilerin ilgisini tüketici sorunlarına çekebilmek. Bunun için kredi kartı kullanıcılarını 21-22 haziran tarihlerinde 2 gün boyunca kartla alışveriş yapmamaya davet ediyorlar.

“Sivil toplum” adına sizleri boykota davet ediyorum efenim =)

Read more...

deniz mavisi

Orhan Veli/DENİZİN DELİSİ

unutmak mi, delisin,
gitmesem de bekler orada deniz.
gelirsem bilmelisin
benim beklememdir burada deniz.
gitmek gibi gelecegim
denizin delisine.
delinin denizi gibi,
o ne kadar giderse.

Posted by Picasa
fotoğraf:muğla/akyaka-2005

Read more...

Çarşamba, Haziran 20, 2007

yağmuR mavisi

Ahmakıslatan bastırdı bugün! Bazı internet sitelerinde “kararsız yağışlar” demişler nezaketen, bal gibi ahmakıslatan işte. Siz de ıslandınız mı bugün, aniden şakır şakır bastırınca yağmur, yoksa ahmak olmayıp girdiniz mi hemen bir saçak altına, bakkal tentesine?

Ben ıslandım valla. Herkes içerilere koşarken ben görür görmez dışarı attım kendimi. Yetişkinler saklanacak yer ararken, çocukların hepsi şen şakrak kahkahalar atıyordu. Baktım öyle duracak gibi değil vurdum kendimi yollara, derin derin içime çektim toprak kokusunu. Açtım kollarımı yüzümü göğe çevirdim, şükrettim o an için, bu an için, yaşadığım için. Hiçbir zaman cevaplayamayacağım sorular gelmedi bir an bile aklıma. O anı düşündüm sadece, ne kadar pis elektrik varsa üstümde aldı damlalar hepsini. Bir paratoner gibiydim, yüzüme vuran her damlada (-) ler akıp gidiyordu toprağa, sırtımı ısıtan güneşe kızmadım bu kez, o da (+) ları yüklüyordu bir yandan. Asfaltlar öyle ısınmıştı ki ıslanmıyordu bile, yere değen her damla anında buharlaşıyordu. Tenime değen damlarla buharlaşıp uçsam, şeker gibi erisem yağmurda? Yok yok iyi böyle!

İyi ki miydi, keşke miydi telefonumun yanımda olmaması bilemedim. Olsa mesajlar yazacaktım; “yine bir yağmuru kaçırdık, toprağın kokusu muhteşem İstanbul’da” diye başlayan. Vardır elbet bir sebebi...

Bir “keşke”m vardı aslında, “keşke bu anı dondurabilseydim bir fotoğraf karesinde” diye hayıflandım bir an ama böyle anlamsız bi’şey canımı sıkamazdı ya, yeni bir karar vermiştim işte, ben de bir fotoğraf makinesi alacaktım.

Geri kalan her şey “iyi ki”ydi o anda, yağmurun hızı, rüzgârın belli belirsiz ıslığı, toprağın kokusu, güneşin turuncu ışıkları bile. İyi ki yaşıyordum, iyi ki o anın tadını çıkarıyordum umursamazca, iyi ki ıslanıyordum, iyi ki yalnızdım, iyi ki kalabalık...

Tüm bunlar geçerken sırasızca aklımdan sıçan gibi olmuştum bile. Saçlarım, kıyafetlerim iyice ıslanmış, insanlar artık “deli bu herhalde” diye bakmaya başlamış ve güneş bulutları ittirip yine tek başına yerleşmişti gökyüzüne. Gitme vakti gelmişti artık. Güzel bir yaz yağmuru geçmişti üzerimden.


Her şeye rağmen yürümek güzel İstanbul’da
Seni düşündüm ısındı içim
...
Yağmur yağıyor içim kıpır kıpır
Yarabbi şükür şükür
Yarabbi şükür şükür


Read more...

kiRli beyaz

artık hayatım boyunca öğrenemeyeceğim "acaba?"mın cevabını...



belki de o "evet"i duyduktan sonra sonsuza dek emin olmalıyım hiç bir cevap olmadığına....

Read more...

Pazartesi, Haziran 18, 2007

kıRmızımsı

(Bu yazı bir pazar geceyarısı sayıklamasıdır, pazartesi pazartesi, iş güç arasında tavsiye edilmeyebilir ya da aksine iyi gelebilir öyle daldan dala falan. Bakın dalganıza işte, bana neyse)

Bu yılda sınavlar bitti. Her zamanki sırasıyla, önce ilköğretim öğrencilerinin yazılıları, sonra üniversitelerin “finalleri”, arada bi’yerde OKS denen zımbırtı ve nihayet ÖSS! Yabancı dil sınavı olsa gerek sahi haftaya falan o da yapılır, biter bu yılda. Hep tuhaf gelir bana yılbaşı diye 1 ocağı kutlarız cümbür cemaat sonra haziranda okullar kapanınca, iş yerinde tatile çıkma dilekçeleri/formları uçuştukça “oh bu yıl da bitti” diye bir rahatlarız. İnsanoğlu işte tuhaf, zamanın akışında kendi böldüğü dilimlere bile uymuyor .

Bir erkekle alışverişe çıkmak mı? Yok kalsın. Üstelik daha teklif edişinde bile hayır yok: “senin zevkin fena değildir, gelsene benle!” Sıpa! Fena sensin bi’kere! Bir daha kanarsam o muzır, muzip bakışlarına 2 olsun. Bir erkekle alışverişe çıkmak mı? “Fena değil” ne demek, "tapıyorum" deseler gitmem.

—Yahu herkes beni neden kutluyor ki, ne yaptım ben?
—Ama Haziran, 3.üncü Pazar, babalar,
—Baba olduğum için mi? Haha, anneniz olmasa ben baba olabilir miydim, sizin gibi harika evlatlarım olabilir miydi? Haydi gelin ona teşekkür edelim hayatımızı anlamlandırdığı için.
Evet rüya olmalı bu, böyle biri var olabilir mi gerçekte, gerçekten?

Yasin suresi, 36. ayet: "Şanı yücedir o Allah'ın ki toprağın bitirdiklerinden, onların öz benliklerinden ve nice bilmediklerinden bütün çiftleri yaratmıştır."yasin suresi ayet:36-41
Tefsiri: Bu itibarla dünyadaki şeylerin hepsi, bir zıddı veya benzeri yahut da herhangi bir bileşiği ve karşıtı bulunması yönüyle çifttirler.

Nebe suresi, 8. ayet: "Sizleri çift çift yarattık."
(kaynak olarak) (orjinal görüntü)

Sadece eş olarak değil zıddı ve benzeri ile çift! Ruh eşi mitolojik bir efsane değilmiş ne güzel, en azından ben böyle inanmak istiyorum kime ne?


Özlem Tekin’in şarkısıdır değil mi bu,
“Kime ne karman çorman hayatımdan,
Kime ne yalan dolan masallarımdan, ben mutluysam..
”

Sorun orada işte: ben mutluysam!?

Bir de Kayahan’ın bi’şarkısı vardı, “İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel” diye, hatta şöyleydi;

“Bir gün öyle bir gün ki o benzeri yaşanmamış!
Öyle mutluydum ki İstanbul’da ben...”

“İstanbul Hatırası”ydı herhalde adı, bende kaseti vardı eskiden, şimdi baktım yok. Ne güzel şarkıdır halbuki. Halbuki ben öyle mutlu olmak için dönmüştüm İstanbul’a, kaseti aradım, şimdi yok...

“Gitme” mi daha ikna edici “kal” mı?

“Seni özledim” demek ki mi zor “seni seviyorum” demek mi? Biri diğeri demek mi yoksa? ‘Özledim yahu’, ‘özlettin kendini’ falan değil, “seni özledim” nokta. Bunun yazılmışı vardı eskilerde ama kim bulup çıkaracak şimdi.

Peki, gitmek mi zor kalmak mı?

Ne güzel demiş, dilemiş yazan; basitçe evet olsa keşke tüm yanıtlar. Ama her soruya karşılık gelmiyor ki evet.

Bir film vardı, çocuğun bir bilardo topu vardı, 8 numara, yolculuğa çıkıyordu. Topa "evet-hayır" soruları soruyordu. Bir sürü acayip tiple karşılıyor sonunda hayatının kızını buluyordu o yolda. Route 65 gibi bi’şeydi. Ama kaçtı? Cine5 verir arada sırada. Çocuğun doğum gününde başlar film. O da en çok mavi rengi sever. Bulamadım şimdi. Neyse bulurum bi’ara. Benim de cevaplara ihtiyacım var şu sıralar en çok. Doğru cevaplar verebilmeyi, doğru kararlar alabilmeyi diliyorum en fazla. Bir de mutlu olabilmeyi. “Öyle mutluydum ki, İstanbul’da ben” diyebilmeyi.

Colorstrology diye bir site varmış, filmin ismini ararken (biri yazdı çünkü bu filmi blogunda, okudum eminim, hatta yorum bırakacaktım, sonra başka bi’şeye takıldım unuttum. İnsan işaretler, etiketler yahu, nerede aklım kimbilir) Neyse readerın arşivinden bu yazı çıktı, üstelik daha önce okumamışım, yeni bir site keşfetmiş oldum böylece. Baktım ben de benim rengim; BLUSH; imaginative, instinctive, knowledgeable. Buyruun beniimmm ;)
Lakin, persian jewel renkli bir mavi dokunmakta şu sıralar hayatıma: intelligent, seductive ve sensitive’ miş kendisi, kulağa ne kadar hoş gelen bir kombinasyon bu! Velhasılı kelam, ben kırmızıya çalan bir günde doğmuş olsam da mavi var hep hayatımda bi’yerlerde

Bi’de aklıma geldiği iyi oldu. Rica edicem (edeceğim değil, edicem) bana “neler yapıyorsun?” diye sormasın hiç kimse. Duyanlar duymayanlara, tanıyanlar tanımayanlara, tanımayanlar tanıyanlara söylesin! Hele bu soruyu, yüklemi 2 tekil şahıs, gelecek zaman kipiyle çekerek sakın sormayın bana! Aslında hiç soru sormamanızı tercih ederim, cevaplarım olmadığını söylemiştim değil mi. Hem ben size, “hayatının amacı ne?” diye soruyor muyum?

İlla "en azından nasılsın diyeceğim” diyen varsa “iyiyim efenim”. Sağlıklıyım, ailemle birlikteyim, herkes sağ ve salim, dünyadaki pek çok insandan daha zenginim. Spor yapıyorum, dalından erik yiyiyorum, domates suluyorum. Senin gibi, inatla nasılsın diye soran bi’sürü sevgili arkadaşım var. Daha n’olsun yahu :D İyiyim! Gerçekten! =))

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP