Bu bir günce. Yani bildiğin günnük işte. Günce deyince daha havalı oluyor hepsi o. Ama “biR delinin güncesi.” Peki kim bu deli? Hem deli diye kime denir ki sahi? Sürekli aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar almayı bekleyene mi, kendi kendine konuşana mı yoksa çok çılgın olana mı? Ben hiçbiri değilim, hepbiriyim. "Kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek; delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek" demiş Elif Şafak. Kendimi keşfetmeye çalışıyorum herhalde. Belki de Murakami gibi "olayları sözcüklere dökmedikçe anlayamayan o yeteneksiz insan türündenim."
Çok zekiyim ama yeterince akıllı değilim. Çok iyi yalan söylerim. Aptal insana tahammül edemem. Yalanlarıma kanıyorsa aptaldır. Siler geçerim. Yazamadıklarımı yaşar, yaşayamadıklarımı yazarım. Mutluysam yazmam, niye bırakıp yazayım, tadını çıkarırım.
Özlerim, umut ederim, beklerim, vazgeçerim. Beklentilerimden vazgeçmeyi, özlediklerime kavuşmayı umarım en çok. Çok soru sorarım. Yanlış soruları, yanlış adamlara, yanlış zamanlarda sorup, doğru cevaplar beklerim. Alamam tabi. Daha çok sorarım. Sormazsam kancasına takılır kalır, devrik noktalar koyarım. Devrilir yine kalkarım. Ama hacıyatmaz değilim devrildikçe kanarım.
Limonatayı tutturamasam da keki güzel yaparım. Pilavda da iddialıyım ayrıca. Severim sofralar hazırlamayı sevdiklerime. Ama en çok rakı-balığı severim. Sohbetiyle, deniziyle, fırında tahin helvasıyla. Mangal yakamayan, güzel karpuz seçemeyen adama adam demem… Kahve + tiramisuya hayır dediğim görülmemiştir. Kebap, şalgam, künefe söz konuysa bütün toplantıları iptal ederim. Toplantı masasındaki kurabiyelerin pelit olması bu durumu zerre etkileyemez. Tüm bunları aynı gün içinde yemişliğim de yoktur çok şükür. Yemekteki zeytinyağı mı mısır yağı mı pek ayıramasam da ağzımın tadını bilirim.
İlkokulda ki okuma bayramında herkes mühendis, hemşire olurken ben ev hanımı olmuştum. Sarı bir mutfak önlüğüyle sahneye çıkıp çok kafiyeli bir ev işleri dörtlüğü okuduktan sonra “biraz da erkekler yapsa dünya mı patlar” dediğimde en çok alkışı ben almıştım. Bugün evimin hanımı da değilim, sahnenin yıldızı da. İkisi olmayı da istemedim zaten. Olduğum her şeyin en iyisi olmaya istedim sadece. Tipik kova’yım yani. Biraz ağlak balık etkileri var haritamda, gıcığım onlara da. Bi’de çift sayılara gıcığım. Tek olanları severim ben; 19 candır, 9 şans. 21. yaşım hayatımın en güzel yaşıydı. 25 onun kadar güzel olmasa da “25 bitmeden yapılacaklar” listemdeki hemen her şeyi yaşattı bana. Tek bir şey kaldı listeden. O da olana kadar 25 yaşında kalacağım. 2009 itibariyle ikinci 25imi yaşıyorum.Yaşamaya İstanbul’dan katılıyor, tüm yaşamacı arkadaşlara baş ağrıları diliyorum. Bu cümleyi de met-üstten aşırdığımı her fırsatta söylerim.
Amerika’da ki yağmurlu ilk sabah. Radyoyu açıp bir yerlerde “bu sabah yağmur var istanbul’da”yı duymak istemek, duyamamak… İsanbul’da olmadığını, uzakta olduğunu hatırlamak bir kez daha…
İstanbul’da sonbaharı hatırlamak… Velhasıl özlemek işte. Ama silkinip kendine gelmek ve fırlamak yataktan. Kavgalı olunan ev arkadaşıyla yüzyüze gelmeden, mutfakta küçük bir tost ve bir kahve yapıp çıkmak evden. “Bir şemsiyem bile yok bu şehirde” diye düşünüp yüzünü damlalara çevirmişken otobüsün geldiğini görüp, koşmak çamurlara aldırmadan. Birkaç ay önce servis arabası su birikintisinde durdu diye söylenirken, şimdi sırtında çanta, elinde beslenme poşeti otobüse yetişmeye çalışmak “wait wait wait” diye… gülmek istemek ama halini komik değil trajik bulmak… Otobüste, kiralanan daireyi değiştirmek için ödenmesi gereken ekstra 500$ı gıcık ev arkadaşına ödetmek için ne yapması, ne söylemesi gerektğini düşünmek. En önemlisi evi değiştirdikten sonra masrafları nasıl karşılayacağını ve kimle kalacağını hala netleştirememiş olmak. Geleli bir ay olmasına rağmen hala yerleşememiş ve hala kimle kalacağını bilmiyor olmak. Eldeki tek ‘feasible’ seçeneği, oradakilere nasıl açıklayacağı hakkında hiçbir fikri olmamak.
Sorularla boğuşurken okula geldiğini fark etmek.
“Ne işim var benim burada”yı yüksek sesle sormak yeniden.
Adının Denis, anne-babasının türk olduğu, sonradan öğrenilen sarışın kızın “you shouldn’t complain, it’s a new day and you’re in U.S” deyişine aptalca sırıtarak “no it’s just a blue Monday” demek, derken kendi bile inanmak.
Sonunu getirecek bir hikayesi bile olmamak... Gelişine yaşamak...
Bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü. Uğruna yapayalnız kaldığım bir düşün içindeydim bugün. Lucid dreaming gibiydi. Rüyada olmak ve rüyada olduğunu bilmek gibi... Ama kontrolü benim elimde değildi. Birlikte olduğum insanların ardında times square sokaklarında gezinip duruyordum. İçimdeki heyecanla ilgili en ufak bir fikirleri yoktu. Yüzümdeki o aptal sırıtışın altına gizlediğim hüznüm hakkında en ufak bir fikirleri yoktu. Lush'u görüp "aaa taksimdeki sabuncu", Mamma Mia afişlerini görüp "ay bu ünlü bir restoran mıydı neydi" tepkisi vermekle meşguldüler...
Yine de bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü. Bugün "herşeyi mahvettiğime değdi mi?" sorusuyla yüzleştiğim gündü...
Babamın "hakkımı helal etmem sana"sı kulağımda yankılanırken geçtim empire state'in önünden, sevgilimin "bundan sonra sana cesedimi görmek nasip olur inşaallah"ı kulağımda çınlarken attım kendimi bir sarı taksinin önüne...
Yazılacak ne çok şey olmalıydı bugün hakkında oysa. Bense şimdi ışığı bile olmayan bir odada, queen size bir yorganı uyku tulumu gibi kullanıp yatacağım.
Bugün bir rüyanın gerçek olduğu gündü. Ben Z.G, 2010 yılının eylülünün onuncu, ramazan bayramının ikinci, hayatımın onbinatmışbeşinci günü itibariyle New York topraklarına ayak bastım.
Yarın sabah ilk okul günüm olacak. Yani burada yarın sabahken ve orada öğleden sonrayken ben seviye tespit sınavına giriyor olacağım. Ev konusu hala çözülmedi. Hala bir banka hesabı açtıramadığım için bugün wallmart’tan fotoğraf makinesi almaya da cesaret edemedim. Yanımdaki nakitle ne kadar süre idare etmem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok çünkü…
Her şey yarım gidiyor. Ama en azından gidiyor. O yüzden hiç söylenmiyorum. Şu kira sözleşmesini yapana kadar da söylenmeye niyetim yok. Çünkü gerçekten işlerimin şansla yürüdüğüne kanaat getirdim artık. Burada tek ihtiyacım olan şansmış gibi geliyor. Sanki hiçbir şeyi ben yapmıyorum. “Tanrı’nın eli” golleri kurtarıp duruyor. Ben sadece izliyorum olan biteni…
Bir an önce kira sözleşmesini yapıp, valizlerimi açıp bir yere yerleşmek istiyorum. Şu etrafımı saran kalabalıktan kurtulmak istiyorum şu an dubleks bir evde 10 kız kalıyoruz. oturduğum büyük salonda 7 kişiyiz. Ve 5 imizin kucağında bilgisayarlar gözlerimizi ekranlardan ayırmadan birbirimizle güya sohbet ediyoruz.
Hah şimdi bir de yarın otele geçme durumu ortaya çıktı ki evlere şenlik… Offf allahım her şey ne kadar belirsiz, ne kadar karışık ve de karmaşık. Sabır, düzen, şans…
Burada; Bilgisayara ayar yapmadan youtube'a girebiliyorsun, ki bunu biliyordum klozetlerde taharet musluğu yok, ki bunu biliyordum yiyecek ve içecek porsiyonları çok büyük, ki bunu biliyordum yola adımını attığın anda araçlar hemen yol veriyor, ki bunu biliyordum insanlar 'personel space' denen şeye çok dikkat ediyor, ki bunu biliyordum bütün şoförler trafik kurallarına dikkat ediyor, ki bunu zaten saymıştım toplu taşıma neredeyse sıfır, herkes araba kullanıyor, ki bunu biliyordum etraftaki kızlar 'ah annemin güzel yemekleri' diye ağlamaya başladı, ben hala 'siz bu işleri geçinde evi nereden tutacağız ondan haber verin' tribindeyim, ki bunu biliyordum, kıtaya ayak basar basmaz 'ABLA'ların himayesine girdik, 'EV'lerine düştük ki bunu tahmin ediyordum
i mean, daha bilmediğim ve hadi ya, vay canına dediğim hiçbir şeyle karşılaşmadım. bir uçak bileti miydi yani bunca yıldır hayalini kurduğum?
şaşkınım ve hatta neredeyse 'ee bu muymuş' tadında bir hayal kırıklığı yaşıyorum ki bunu hiç beklemiyordum!
Halbuki "Sen bu mektubu okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım" diyen bir mektup yazmıştım, yayınlanması için programlanmayı becerememişim. Şimdi bir öğrenci evinde 6 kız bir arada “acaba kendi kendimize mi kalsak yoksa aile yanında mı kalsak” muhabbeti yapıyoruz.
Acilen ev bulmamız gerek! Ama öce acilen uyumam gerek. 31 saat süren bir Cuma gününü artık bitirmem gerek…
Üzerime giydiğim bu yeni zırh oldukça ağır ve yorucu. Onları hiç çıkarmadan uyumayı öğrenmem gerek.
Çok gereksiz bir sıklıkta ağlak zırlak yazılar yazıyor olabilirim. Hiç yazmamaktan iyidir bence. Ve ağlamak içime atmaktan iyidir. 18:00e kadar bilet rezervasyonumu onaylatmam gerekiyor. Ama aynı yere gideceğim kızlardan birinin salaklığı yüzünden pasaportu hala eline geçmedi. Ve biz hanımefendinin keyfini bekliyoruz. Ben bu insanlarla birlikte gidiyorum ya… yazıklar olsun bana! Sırf yalnız kalmamak için takıldım peşlerine. Ki hayatımda bu kadar yalnız kalmışken, hiç gerek yok buna.
Şimdi iki seçeneğim var. Ya turizm firmasını arayıp kendi rezervasyonumu okeyleyeceğim, çünkü ben henüz görmesem de vizesi basılmış pasaportum eve ulaştırılmış ya da son dakikaya kadar o aptal kızın pasaportunun teslim edilip edilmeyeceğine dair haber bekleyeceğim.
Saat 15.40. Yer Ankara Kızılay starbucks. Yanımda liseli iki çift. O gizli saklı sandıkları sevişmeler kim bilir nasılda tatlı… Sevgilimle konuştuk. Galiba bir saat kadar oluyor. Sanırım sesini son duyuşumdu. Çantamda peçete yok, ışığın tam altında oturuyorum, sakin sakin ağlayamıyorum…
Babam dün akşam otobüse bindirirken, “hadi artık git mealinde” öyle bir cümle söyledi ki… Gerçekten gidince aramazsam ne olur acaba?
Bugün tam yurtdışı avansını almak için verilen merkez bankası çekini imzalarken, annem aradı. Yukarda bahsi geçen salak arkadaşım ve sevgilisi, paranın miktarı ve çek almak vs durumları hakkında gülüşüyorlardı. Görevli kadın güzel temennilerini sayıp döküyordu. Mutlulardı. Ben de mutlu olmak istedim o an. Anneme “bak tam imza atarken aradın, x lira paraya imza atıyorum şu anda” gibi bir şeyler zırvaladım. Hani futbolcuların imza seremonisi gibi hissedeyim istedim. Annemde hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde “hadi bakalım, ehehehe” gibi ne diyeceğini bilmez tepkiler verdi. “Hadi işlerim var şimdi ben seni sonra ararım” deyip kapattım. Kadın çeki elime verdi, “git bunu müdür beye imzalat” dedi. Kalktım. Müdür odası kuytu bir yerdeydi ve müdür odasında değildi. Dudaklarımı ısıra ısıra, kafamı tavana çevirip içime içime ağladım.
Atmak istediğim imza o değildi… Ve ben mutsuzdum.
Mutsuzluğu şiddetlendirecek bir sıfat yok üstelik. MUTSUZ,dum MUTSUZ,um MUTSUZ!
Ağırım. Nasıl bir ağırlık bu? Elim, kolum, bacağım benim değil sanki. Yüzer kiloluk birer külçe taşıyorum. Oruçlu da değildim bugün üstelik.
Ağırım. Nasıl bir ağırlık bu? Beynim benim değil sanki. İçi gözyaşı dolu bir koca sünger var kafamın içinde. Bu yeni bir şey değil üstelik.
Ağırım: Nasıl bir ağırlık bu? Akıntıya karşı nefes nefese yüzmüşüm gibi. Ya da sevgiliyle çıkılan 4 günlük bir tatil motelinin havuzuna ilk kez atlamış gibi.
Çekilen fotoğrafları yüklemeli bilgisayara. Sevgiliyi arayıp ne güzel çıkmışız demeli. Açar mı telefonunu? Benden “gidene kadar” görmemeyi isteyecek ve “gittikten sonra” maziye gömecek kadar nefret mi ediyor gerçekten? Yoksa “ben artık sana inanmıyorum” mu kilit cümle?
Ve ben yine yazamıyorum işte.
Ve ne kadar da çok seviyorum!
Ve bu ne kadar liseli bir cümle.
Ve be ne kadar güzel bir fotoğraf!
Ve ne kadar güzel sevgiliyle olan fotoğraflarla oynamak, onları zumlayıp sevgilinin taaa gözlerinin içine bakmak. Ve ışık görmek o gözlerde, ve neşe, ve muzurluk. Ve kendiminkilerde bir koyu hüzün, babamdakine benzer. Ve ben bu şarkıda ağlıyorum.
Sevgilim beni görmek istemiyor artık. Babama ne kadar bir zaman içinde gideceğimi söyledim. Rolleri değiştiler şimdi…
“deep down inside i know our love will die”
Diğerlerim mırıldanmaya başladılar yine. Cumaya kadar Çevirisini yapmam gereken 2 transkript ve diploma var. Şu anda bu işi birine devredebilmek ne kadar güzel olurdu. Bir word belgesini açıp sağ girintisi, sol boşluğu diye bakınmak nasıl da sinir bozucu. Kardeşim ilk “turne”sine çıktı. Otelde geçirdiği ilk gecesinde “evde kalmak gibisi yok” dedi. Yarın tüberküloz testinin sonuçlarını almam ve emniyete gidip “kayıp ehliyetimi yeniden çıkarın lan” demem gerek. Lan dememek hakkımda daha hayırlı olur muhtemelen.
Bir de aklıma geldi de bana "kendini bize 3 kelimeyle nasıl tarif edersin" deseler:
Uyudum mu ben şimdi? Yeni bir güne mi uyandım yani? Bu içimdeki sıkıntı, bu yüreğimde ki ağırlık, bu aynada inleye inleye ağlayan, şişko surat kimin?
“bu gece kal” dedi sevgilim. Film izliyorduk, yalnızdık. Kucağında uyukluyordum. Kalamazdım. Kalamadım. Korkağın tekiyim çünkü ben. Ve korkağın önde gideni olduğum için gidiyorum dünyanın öbür ucuna da. Korkularımın üstüne gidemediğim için kaçıyorum.
O “kal” dediği için ve ben kalamayacağımı bildiğim için, erkenden “hadi beni eve bırak” dedim. Burada daha fazla ısrar etmesin ve ben de daha fazla reddetmek zorunda kalmayayım diye, yanından ayrılıverdiğim bu 1-2 saatleri orada yana yana özlemeyecek miyim? Yanında olma fırsatım varken, bırakıp gittiğim için yemeyecek miyim kendi kendimi?
Allah’ım al bu kalbi içimden. İkisini de sevmek istemiyorum ben bu adamların artık. Ne Sevgilimi ne de Babamı. İkisine de yalan söylemek istemiyorum, ikisini de üzmek istemiyorum ve ikisinden de vazgeçmek istemediğim halde, ikisini de terk ediyorum.
Ne kadar zaman kaldı sahi?
Bir de sala okunuyor sabahın bu vakti. Ölüm’de var diye hatırlatıyor.
Acıdan, kederden ölemediği zaman Ağlar da ağlarmış insan…
DS2019 belgem bakanlığa gelmiş which means dönüşü olmayan yola girildi. Dün çok garip bir şekilde, bakanlıktaki finansal danışmanımla konuşurken yakaladım kendimi. Rutgers’e paramın yatırılıp yatırılmadığını, yatırıldıysa vazgeçme durumunda bunu iptal edip edemeyeceklerini sordum. Kadın güldü bana, 21 yaşındaki o tıfıllardan birine yaptığı muameleyi yaptı ve “sen çok korkmuşsun belli, bir git bakalım, çuvallarsan en azından dil okulundan döner, hem gezdim gördüm dersin, hem de Türkiye’de kazanıp kazanamayacağının kesin olmadığı maaşınla önümüzdeki 10 yıl boyunca bize tazminat ödersin” dedi. Ben de “nasıl iş bu ya, gidip gelince de 10 yıl zorunlu hizmet, şöyle bir bakıp gelsem bu kez 10 yıl tazminat ödeme, ne anladım ben bu işten ”dedim. “Demek ki gidip başarıp dönmek daha mantıklı di mi?” dedi.
Konsolosluğu aramış arkadaşlar, en erken ayın 10una vize görüşmesi için tarih veriyorlarmış. “Ne aceleniz var” dedim. “Biz vizeyi alalım, en zorunu atlatalım sonra istediğimiz zaman, geniş geniş gideriz işte” dediler. Mantıklı tabi. Pasaportta vize olduktan sonra istediğin zaman atla uçağa git. Ayın 13üne tarih alalım diyorlar. Ben o hafta içinde sevgilimle bir tatil kaçamağı yapmayı düşünüyordum. Gerçi ayın 10u zaten ramazan di mi? Off bilmiyorum. Babam bu tatil kaçamağını da bunca yalanımın arasında yemez ama bakalım.
Ayrıca vize alındıktan sonra bir de Ankara’ya para almaya gidilecek. 2 aylık yurt dışı maaşı verecekleri için hesaba yatırmıyorlarmış, merkez bankasına gidip elden alıyormuşuz.. Pardon ama ben nereme sokacağım o parayı giderken. Çorabıma mı dolduracağım rulo yapıp. Devlet memuru olmak isteyip istemediğimi bir kez daha düşünmem gerek sanırım.
Ya da düşünmek için fazlasıyla geç kaldım artık…
Gün geçtikçe daha çok bağlanıyorum sevgilime… Gün geçtikçe daha çok korkuyorum.
Az önce, tamamen tesadüfen, Hotmail hesabıma bağlı oluşturduğum space’i buldum. “I thought we had something pRecious now i know what it's woRth” koymuşum adını. Vehala public'miş meğer. Şöyle bir şey yazmışım:, sene 2006 ekim!
benim için önemli bir dönüm tarihi aslında 15 ekim. bugünlerdeyse başarılı olup-olmamak hiç bişey ifade etmiyor. yaptığım tüm hazırlıklar tek bir kelimeyle uçtuuuu gittiiiii. içimde yanan sadece bir küçük mummuş meğer, söndü ufacık bir esintiyle. yılllardır tuğla tuğla örüyorum sandığım burçlar,kaleler kumdan meğermiş.... oysa planlarım vardı benim, beklentilerim olmadı hiçbir zaman zaten. sadece KENDİ hayatımı kurmak için planlar yapıyordum ben, rotamı çizmeye çalışıyordum. şimdi pusulasız bir gemi gibiyim okyanusun ortasında. karaya çıkmak ne değiştirecek bilmiyorum. okyanusun ortasında sürüklensem kime, ne fayda.... kocaman bir boşluk içimde ki. boşa çekilen küreklerin ağrısı mı göğsümde ki, yıkılan kumdan kalelerin hayal kırıklığı mı? zihnimde çarpışan soru işaretleri mi engel gözyaşlarıma, anılar arasından seçtiğim kahkalar mı? oysa ben de "YORULDUM", ama en azından inancımı kaybetmedim. 'zor günler hep var hayatımızda, bugünlerde onlardan' diye inanıyorDum hep. şimdi biliyorum ki kahramanlar sadece çizgi romanlarda. ve ben değirmenlere yenildim, hayatımda ilk kez ! yolumu kaybedecek değilim, yeni bir deneyim yaşıyorum hepsi bu ( ne demişti felsefe öğretmenim Hande hanıım lise de "deneyim bize atılan kazıkların bileşkesidir" ) kızmak istiyorum aslında ve hatta kontrolümü kaybedip saldırmak istiyorum şuursuzca... ama önce canımı yakanı bulmalıyım.
Bunu o hayatımı değiştireceğini sandığım "hakimlik sınavı"nın ardından yazmışım. Ve o değirmenlere yenilen don kişot, ne kadar manidarmış:) Hem çuvalladığım bir sınav, hem uzatmalarını oynayan bir ilişkinin bitişi... Ve o space'in de son yazısı "yalnız bir opera"ymış. Yine yine yine... Ve bir de fotoğraf koymuşum, "eski" ye dair. Bakınca hiç ama hiç bir şey hissetmediğimi görmek nasıl da garip ve bir gün sevgilimle de böyle olabile... Hayır hayır bunu düşünmek bile istemiyorum.
Çünkü, böyle bir şey hiç olmayacak. Çünkü, O hep olacak! Çünkü, ben bugüne kadar hiç böyle hissetmedim! Çünkü O'na hissetiklerim kimseyle kıyaslanamaz bile! Çünkü... Hep... O...
Starbucks! Evet starbucks! Ben bunu nasıl akıl edemedim bir haftadır. Burası uyuyakalanların üzerine battaniye örtüldüğü kahve diyarı değil miydi? Tabi ya… Yeni iş yerim starbucks. Sevgilim sayesinde buldum bu muhteşem fikri =)))
Yalnız burada starbucks’a özel kablosuz internet yok muydu yahu? Ben öyle biliyorum ama daha önce hiç kullanmamışım herhalde emin olamadım. Şu TTnet’in WiFi sine bağlanmak için kullanıcı adı ve şifre hatırlayana kadar canım çıktı ayrıca.
Dün “aylaklık zor işmiş vesselam, yordu” dediğimde, sevgilim “beni yanına alsaydın, ben yükünün yarısını alırdım omuzlarından” dedi. Haklıydı. Beni hiç yormadı, her zaman yardımcı oldu bana. İşleri karıştıran, sorular soran hep ben oldum…
Şimdi her yanı ve her şeyi ve herkesi alt üst ettikten sonra, yani hayatın/hayatımızın orta yerine sıçtıktan sonra kaçarcasına gidiyorum. Kaçarcasına ne be? Bildiğin kaçıyorum işte!
Bugün kuaförde, Amerika’ya yerleşen bir başka müşterinin babasının cenazesine bile yetişemediğini anlattılar bana. Oturup ağlayacaktım sabah sabah! Ki zaten artık ağlamaktan beyin sıvım falan akacak herhalde. Gözyaşı dediğimiz şey sonsuz olamaz değil mi?
Artık gerçekten bundan bahsetmek istemiyorum. Yani şurada yazdığım sözcüklerin bir istatistiğini çıkarsak “ağlamak”, “ağladım”, “ağlamamak için zor tuttum” türevi ifadeler ilk sırada çıkar herhalde. Sahi yazdığım tüm kelimelerin bir raporunu almak mümkün olsa keşke. En çok hangi sözcüğü yazmışım acaba?
diyen bir Sibelalaş şarkısı vardı di mi? Cuk oturdu sanki, evet…
Ulan doksanlar ne güzeldi be. Çocuktuk ve en büyük sorunumuz… Sahi neydi en büyük sorunumuz, 14-15-16 yaşında? Bilmem bulamadım.
Ders çalışsam aslında. Şu 1 ayı boş boş geçirmesem TOEFL’ı vermek için fazla zamanım olmadığını, oraya gitmenin sihirli değnek değmişçesine listening notumu yükseltmeyeceğini hatırlasam ve asılıp bir güzel ders çalışsam…
Güzel olur evet…
Düşündüm de, sevgilimle oturup filmler izlesek aslında… Daha güzel olur, evet…
Google a what time in new jersey diye sorunca, daha sörçlemeden cevabını veriyor. Şu an mesela saat 07.13 a.m.miş. TSİ 14.15 i göstermekte. Yani 7 saat varmış. Sanki bilmediğim bir şeydi bu, peh!
Bu kadar küçük yaşta “koşulsuz itaat” bilincini dedemden almamış olsaydım, çoktan isyan edip ateizmin derin sularına dalmıştım muhtemelen. Ama artık tanrının bizimle çok eğlendiğine kanaat getirdim. Sadece “sıradaki oyunun nedir allah'ım?” diye, dişlerimi sıkan bir gülüşle bekliyorum karşısında…
Şirketten istifa ettim. 26 temmuz Pazartesi günü. Buruktu, garipti. Tazminatımı alamamış olmak çok koysada 6 aydır adamlar telefon faturamı ödüyorlardı. Öyle avuttum kendimi. Bir de tabi en başından bari, tazminatı gözden çıkarmış olduğumu hatırlatmaya çalıştım kendime bol bol.
En başa dönmeye çalışacağım artık. Tüm bunlar hiç olmamış gibi yapmaya. Aynı heyecanı istiyorum geri. Bu saatten sonra mutlu gidemeyeceğim aşikârda, bari o ilk heyecanla gideyim istiyorum. Gerçi ben biraz kendimi tanıyorsam “böyle” gitmem oralara ama göreceğiz bakalım daha neler olacak kim bilir?
Evdekiler istifa ettiğimi bilmiyorlar. Gitmeye birkaç gün kalasıya kadar da öğrenmelerini istemiyorum. Bu yaptığım onlara çok büyük haksızlık vs. vb. olabilir ama bunu yapmak zorundayım. Üstelik giderayak bir yalan daha söylemem gerekiyor onlara. Son atımlık kurşunumu kullanmayacak bile olsam, onların istediğini yapmadığımı düşünmelerinin tek yolu, “ben gidiyorum ama birkaç ay içinde sevgilimde oraya gelecek” demem.
Sonra… Sonra beni sevgilimle sanan ailem ve beni ailemle sanan sevgilimle aynı zaman diliminde bile olmadığım bir yalnızlığın içinde olacağım. Rutin birkaç arama yaptıktan sonra herkesle bağımı koparmayı düşünüyorum. Facebook blog falan hikaye aslında...
Yani hakkaten ben aramazsam nereden bulacak bu insanlar beni? Nasıl bu kadar rahat olabiliyorlar? Görmüyorlar mı, bilmiyorlar mı, tahmin edemiyorlar mı dünyanın öbür ucunda onlarsız ayakta durabilirsem (ki artık durmak zorundayım) geride kalan hiçbir şeyi umursamayacağımı. Ve tek kalemde silebileceğimi…
Ben üni.ye başladığımda böyle olmuştu. O yüzden korkuyorum aslında kendimden. Millet yurtta “anamı özledim, köyümü özledim” temalı özel ağlama geceleri düzenlerken, ben “sussanıza kardeşim, iki satır kitap okuyacağız burada” modundaydım. Bir tek, 1 ekim 2000 günü, ilk kez yalnız başıma otobüse bindiğimde ağlamıştım. 1 ekime kadar kayıttı konaklamaydı, annem babam hep benimle gelip gitmişti. Ama 1 ekim 2000 gecesi saat 22.00 de o otobüse bindim. Bütün aileye camdan el salladım ve otobüs eskihisar feribotuna varana kadar ağladım. Feribotta yanımdaki kadının cep telefonunu alarak(çok ağladığım için acımıştı bana ve benim o zaman bir cep telefonum bile yoktu vay be) M.yi aradım doğum gününü kutlamak için. Ve bitti. Sonra bir daha asla ağlamadım ailemden ayrı kaldım diye. Ki daha 17 yaşımdaydım. 18 bile olmamıştım…
Niye anlatıyorum ki bunları... Ha evet hatırladım beni işte zanneden annemi inandırmak için sabahın köründe evden çıkmıştım ve vakit öldürmek için en iyi yolun yazı yazmak olduğuna karar vermiştim. Ramazan da maaile evdeyken çok zor olacak bu her sabah aynı saatten çıkıp, aynı saatte işten eve dönme işi ama bakacağız artık bir çaresine. Galiba en mantıklı yöntem eve en yakın kütüphaneyi tespit etmek olacak.
Hayır bu tarih unutulmamalı. Neyi hatırlatması gerekiyor bana bilmiyorum ama unutulmamalı.
Aynı gün, 24 Temmuz Cuma günü. O çok sevdiğim iki adam. İkisinden de vazgeçemediğim için ikisini de terk etmeye karar verdiğim iki adam...
Gözleri yaşlıydı. Birinin siyahları parlıyordu gizlemeye çalışırken, diğerinin yeşilleri yakıyordu içimi benden kaçırmaya çalışırken.
İkisinin de aynı cümleyi söylerken titredi sesi, "o an anlayacaksın"
İkisini de gördüm. İlk kez diyemem. Ama "benim için" ilkti o yaşlar.
Bir kaç saat araylaydı. Birinin belime dolanan ellerini, üzerime sinen kokusunu atamadan tenimden, diğeri sarıldı boynuma.
Biri; ben inanıyorum, gideceksin, dedi. Diğeri; yorma yaşlı kalbimi daha fazla, dedi.
Sonra ikisi de sanki aynı anda, o gizlemeye çalışılan ama gizledikçe daha da incelen ve "bak bana ben ağlıyorum şu anda" bile dese daha az dikkat çekici olan aynı tiz tonda,
"işte o an anlayacaksın" dedi.
Birinin bana siyahını veren, yüzüme anlamını veren kirpiklerinden süzülüyordu Diğerinin kızıma rengini verecek, eladan yumaşacık değişen, yeşillerinden...
Acı'ydı. Akıyordu. Benim kadar acıdıklarını görmek istiyordum ya hani. Onları acıtanın BEN olduğumu görünce, bitecekmişim ben meğer.
Taa haziran-mış, kitapçı da sayfalardan fal tuttuğumda...
Ben 26 dedim kendime, 25 bitmeden yapılacakları bana yaşatan yaşım olduğu için. Aşık olduğum için;
Sevgilime sordum "bir sayı söyle bana" "35" dedi kendisi için:
Peki dedim "benim için kaç olsun?", "17" dedi;
17 uzuun dedim,
"Şaşırmadım! Kısa,sade, net bi'şey çıksa şaşardım" dedi.
Mavi kitabı aldım bu kez elime. "Peki" dedim, "hayır mıdır şer midir bu gidiş, söyle bana kitap!" Dedi ki;
Kitapları almadan çıktım öylece...
PS: Bu yazıya facebooktan bir link verilmiş galiba. ben facebook kullanıcısı olmadığım için bulamadım. bir zahmet bana da verseniz o linki süper olur =)
Read more...
Bu cümleyi ben söylediğim için mutlu oluyorum bazen. Mesela şu an.! Gerçi biraz kurcalasam eski lahitlerde bilemedin Dostoyevski romanlarında falan kesin söylenmiştir ya, olsun ben kimseden duymadan kendim keşfettim bunu.
Hayat özetlenebilir bi’şey değil. Ancak yaşanabilen (becerebilene) bir de belki yazılabilen bir şey. (okuyabilene) Ama özetlenebilir bi’şey değil
Pasaportum geldi. (almak için yaşadığım stres, kendime not: yeşil pasaport diye tutturup, bütün gününü piç eden ve sonra seve seve gidip bordo pasaport alan, aptal insanlardan, ne kadar uzak durursan o kadar iyi. Kendime not 2: her horoz kendi çöplüğünde öter, başkasının çöplüğünde eşelenme)
Sonuçlar açıklandı. RUTGERTS. New Yorker olmak benim neyime, karşı kasabadan Manhattan manzaralarını izleyip duracağım artık. Chinatown, soho… vb. vs. ancak günü birlik turların “hadi şuraya da gidelim” parçası olacak. Ayaklarım şişene kadar caddelerde yürüme şansım olmayacak, yürüsem bile akşama New Jersey’e dönemek zorunda olacağım ve zaten ertesi sabah yine ders olacak!
Zaten hayatta neyim tam ki, her şey biraz eksik, her şeye tam dibimde elimi atsam tutacağım belki ama ben ancak karşıda. Her şeye uzaktan baktığım gibi işte…
Ders demişken TOEFL’dan 110 almışım gibi bir rahatlıkla geziyorum ki ortada akıllara zarar. Sanki ben gerçekten tatile gideceğim amerika’ya….
Pasaportumu anneme teslim etmişler, zarfın üzerinde de kocaman pasaport yazıyor. Türkiye’de bu tip işlerin kişisel mahremiyet alanına girmesi, 1 asır falan herhalde. Pasaport gibi bir evrak, bir kimlik, nasıl oldur da benden başka birine teslim edilebilir aklım almıyor. Kadın “sana bi’şey geldi” dedi. “Gördüm” dedim. “Ne o” dedi. “Önemli değil” dedim. Sormadı bile. Ulan benim kızıma üzerinde kocaman pasaport yazan zarf gelecek, hoş üzerinde yazmasa bile postacı kesin söylemiştir ya, ve ben kapıyı kapatıp çıkacağım. İki dakka sonra odaya tekrar gelince de “senin telefon neden kapalı iki kere aradım” muhabbeti yapacağım… Hey gidi annem hey! Seni sevmemek gibi bir şansım tercih hakkım olsaydı keşke…
Çok sıkılıyorum, ki bu yeni bi’şey değil. Bugün 17 yaşında çocuklar gibi, havuzda ne kadar yandığımı anlamaması için, evin içinde babamla köşe kapmaca oynadığımı fark ettim. Yazık bana! Eskiden çekip gitmek diyordum, yakında gideceğim ama mutlu, heyecanlı, umutlu falan değilim. Tek hissettiğim korku! İt gibi korkuyorum ve düşündükçe tir tir titriyorum. Kalacak yer falan ayarlamak için araştırmalara başlamam lazım ama craigslist’i açmamla korkudan kapatmam arasında geçen süre 20 saniyeden fazla değil. Aslında aile yanı istiyorum galiba ama bilmiyorum… ÇOK KORKUYORUM!
Evlenemeye karar verdiğimi söylediğim ilk zamanlarda teyzem belki de yalnız gitmekten bu kadar korktuğun için evlenmek istiyorsun, demişti. O zamanlar sadece evlenip gitmenin ne kadar doğru bir karar olduğunu ispatlamak için, herkese “kız başıma oralarda yapayalnız mı kalayım” ayağı yapıyordum. Şu an hissettiğim ödlekliğin yarısı bile yoktu içimde… Ama şimdi, it gibi korkuyorum ve bunu anlatacak kimsem yok. Oraya gidip tek başıma ayakta dursam bile….
Hayat özetlenebilir bi’şey değil.
Sevgilim benimle gelmeyecek, “gel” dememin bir faydası yok. Ben “yüzüğü çıkaran”ım, “satıcı”yım, “onu orada da satarım.” Niye hala yanındayım? Madem bunları en başından beri planlıyordum, niye tuttum evlenme teklifini kabul ettim, neden onunla 'birlikte oldum' ? Bunlara bir cevabı yok. Önemsemiyor da zaten. Sonuca bakıyor. “O’na herkes söylemiş-miş, bu kız seninle evlenmez, gidene kadar takılırsınız sonra o çeker gider-miş, herkes bunu gördüğü halde o bunu nasıl görememiş-miş” O’nun kitabında “kız isterse olur.” Babaların vermemesi gibi bir ihtimal yok! Her şeyi ben planladım. Ben kurguladım ve zaten onu hiç istemedim. Yangında ilk kurtarılacaklar listesinde adını en başa yazdım ve attım. Böyle düşünüyor ve başka hiçbir ihtimal yok kafasında. Bazen “belki de gerçekten doğru değildi bu ilişki, birbirimize göre değildik, hakkımızda en hayırlısı ayrılmak olmasa Allah bana bunları yaşatmazdı” diye düşünmeye çalışıyorum… Düşmüyor aklıma böyle şeyler. Geçmiyor içimden, savuşturuyorum bütün fikirleri.
Şu an sadece onunla uymak istiyorum… Ve hep o’nunla uyanmak…
Ben gerçekten yaşlanıyorum galiba...Bu kadar heyecan benim bünyeme zarar! Önce TOEFL. 4 saat! Akıllı adam gider IELTSe girer. En azından speakıng başka bir gün oluyor. Insanın kafası rahat ediyor. Sınavın elimde patlamış olduğuna ise hiç değinmek bile istemiyorum. 10temmuz2010 da en az 110 diye gidiyorduk güya sınava. Gerçi ben bu sınavdan 110 çıkaramayacağımı biliyordum ama 70-80e talip olacağımı da düşünmemiştim doğrusu. Bana ne kardeşim japonyadaki toprak kanununun maddelerinden, beynimi yedi reading...
Sonra iş yerinden haber, "pazartesi ise başla." ise başlasam başladığıma değmez bırakacağım. Istifa etsem, o adamlarda kalan tazminatıma yanarım. Üstelik "evleniyorum ve amerikaya yerleşiyorum, şimdi siz çevirin bu çarkları" diye havalı havalı yazacağım istifa maili de yalan oldu. Ben sevdiğim adamla olamadıktan sonra ne anlamı varsa tabi... Çalıların arasında gül olurum belki diyerek girdiğim şirketten, bir ayrık otu gibi yokluğum hiç fark edilmeden çıkacağım. Eve geldiğimde tek istediğim önce sıcacık bir duştu. Ardından bir kaç doz House alıp beynimi uyuşturacak ve öylece yatacaktım ve bütün bir pazar yatmaya devam ederken bunları düşünürüm diyordum. Ne zaman istifa etsem, ne zaman gidip konuşsam, ne desem...
Bornozla uyumak çocukluğa mahsus bir lükstü sanki. Bornozu çıkarmadan girdim battaniyenin altına, daha saat 19 bile değilken geldi mesaj. "okullar dün gece açıklanmış, her biri için 20 kişilik kontenjan varmış, hemen karar verip mail atmamız gerek" diyordu. Neye uğradığımı şaşırdım. Bakanlık dediğin cuma geceyarısı 1de duyuru duyurmazdı! Bilgisayarı nasıl açtım, nasıl giyindim, kaç telefon konuşması yaptım ve asıl önemlisi neler hissettim bilmiyorum. Benim bildiğim kelimeler tarif edemiyor o heyecan, üzüntü, korku, umut, kararsızlık, telaş ve hüzün dalgasını... Şimdi tekrar dua zamanı.
1)columbia 2)upenn 3)rutgers
Ya ben bu ösym ile olan işlerimde hep son tercihime kalıyordum. Bak sırf bu yüzden 2 ile 3un yerini değiştirecektim güya! Nasılda unuttum!!!Off neyseki bu işe ösym bakmıyor. Şu an tek dileğimiz, new york ataşeliğinde görevli bayaaanın, pazartesi sabahı benim kıçımda pireler uçuşurken işinin başına geçip mailimi açması, ve 1. Sırada columbia'yi görüp, onun kontenjanına bakması ve beni, bana can veren 19umun hatırına 20 kişilik kontenjan listesinde 19. Sıraya yazmasıdır! Allam lütfen colombia olsun, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen.
Ulen şu big apple'a bir gideyim de. Bari işittiğim onca lafa, duyduğum onca üzücü lafa, döktüğüm onca gözyaşına değsin yahu. Bugün "ben seninleyim ver elini bakalım bir çaresine" dese ne vatanıma, ne anama-babama-kardeşime, ne ilmine-bilmine ne de imzaladığım senetlere bakmayacağım bir adam seviyorum ama o hala, sen beni amerikan rüyasına sattın diyor. Bugün gelip bana, "ben seninle gurur duyuyorum kızım, senden de razıyım çok şükür" dese, ömrümü uğruna adayacağım, değil dünyanın öbür ucuna gitmek, dizinin dibinden bir adım ayrılmayacağım bir adam daha seviyorum. O hala bana "ne olacak bu kızın hali" bakışıyla, nerdeydin sen dün akşam diyor.... Hepsini bırakıp gitmek istiyorum sadece. Sadece gitmek ve kendime kalmak.. Bugün dün oldu artık. Zaman geçti. Saatler değişti. Söylenmedi beklenen, umulan, özlenen, arzulanan sözler...
Allam lütfen colombia olsun, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen!
Bir kampus kafesinde oturmuş, arkadaşlarımı bekliyorum. Kırmızı siyah rahat koltuklar, kablosuz internet, püfür püfür bir klima, güzel hafif bir müzik, plazma tv.lerde gösterilen komik videolar, elimin alışık olmadığı minik bir netbook, ayaklarımı koltuğa uzatmış yazı yazıyorum.
Ne yazıyorum. Ne düşünüyorsam onu yazmaya çalışıyorum. aslında şu anda bir adet writing egzersizi yapıyor olmam gerekiyordu."many families have important traditions that family member share. what is one of your familiy's important traditions? use specifik reasond and details support your response"
Umarım cumartesi günü toefl'da da böyle bir konu çıkmaz, ya da ‘one of your memorable diner’ falan demezler. Gerçi bu tip topicler için birer uydurma hikâyem var ama ‘sizce erken yaşta evlilik mi daha iyidir yoksa 30dan sonraki evlilik mi’ ya da şu yukarıdaki gibi topicler çıkarsa sınavın ortasında ağlamaya başlayabilirim. Hiç belli olmaz.
Ne yazıyorum. Aklımdakini dile getirmemek için aklımda varmış gibi yaptıklarımı yazıyorum. Geçen gün sınıfta sırf yeni öğrendiğim bir kelimeyi cümle içinde kullanmak için, ruh halimi ele verdim. Benim yine uydurma bir speaking yaptığımı sanan hoca, kelimeyi güzel kullandın ama o kavram çok daha umutsuz durumlarda kullanılıyor gibi bir feedback verince (ki kelimeyi buraya yazmaktan niye bu kadar imtina ettim acaba) ‘No no’ dedim. ‘it excatly describes my mood.’ Şaşırdı. ‘Yok canım o kadar da değil’ falan dedi. Dedim ‘daha beteri varsa o bile olur’ gülüştük falan. Ara verdiğimizde, beylerden biri “sen yüzüğünü takmıyor musun artık” dedi. ‘Yok’ dedim ‘artık bir yüzüğüm yok…’
Ne yazıyorum. Ne yazması yahu buna yazmak mı denir?! Yazamıyorum...
Yorgunum. Çok yorgunum beni bekleme kaptan mı diyordu şair… Yoksa bunu ölüm döşeğindeyken mi söylemişti Nazım? Öyle değil benim ki…
Diye başlamıştım bir saat kadar önce, sonra açtım youtube’u cem karaca’yı dinleyeyim diye.
Önce “Çok Yorgunum”, sonra “Herkes Gibisin” Burada mı sözlükte mi yazmıştım hatırlamıyorum. En ağır küfürdür, küfürden beterdir cem karaca’nın “herkes gibisin”i demiştim. Şarkıyı dinlemeye gerek bile kalmaz, öyle bir der ki “bence artık sen de herkes gibisin” diye…. Allah duymak nasip etmesin diyeceğim ama yine de allah duymak nasip etmesin!
1 haftadır “o artık yok”çuluk oynuyoruz sevgilimle. Ne arayan ne soran… Elim her telefona gittiğinde “bırak” diyorum “Alışmak istiyorsa sensizliğe, alışsın. Varlığını hatırlatarak daha da zorlaştırma O’nun işini” hatta yazıpta yollamadığım mesajlardan birinde demişim ki;
“Ben deli gibi özlerken, beni özlemediğini (hadi diyelim) özlememeye çalıştığını düşünmek ve bensizliğe alışmaya çalışmana hak verip sessizce susmak”
Susmak fiilini görünce bunun gönderilmemesi gereken bir mesaj olduğunu fark edip öylece bırakmışım.
Sonra Zeki Müren “Sende Başını Alıp Gitme” “Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar, ve hiçbir şeyi özlemedim seni özlediğim kadar” "herkes gibisin"le açılmış yarama tuzla doluyor sanki bir anda. Halbuki benim hiçbir yarama tuz basılmadı bugüne kadar. Yaşadığım en büyük fiziksel acı neydi? Ben bisikletten bile düşmedim ki hayatımda. Ve acı eşiğim yüksektir üstelik. Bilmiyorum nasıl acıttığını ama oluk oluk kanıyor şimdi yaram… Daha da kanatmak istiyorum. “Şimdi Uzaklardasın” a uzanmışken elim... nasıl olduysa,
“Hatırla!” diyor Suavi… Bir şişe şarabım vardı zulada, ama bu sıcak gecede kırmızı şarap gitmezdi ki… “Hatırla! O gidiş yakışır mı hiç bizim sevdamıza?” Eyvah şimdi yine ağlamaya başlayacağım derken, Murathan Mungan dile geldi, beynimin var olduğunu bile hatırlamadığım odacıklarından birinden.
“Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?” dedi bana…
Bu güncede verdiğim en (tek) tutarlı yanıtlardı, En sevdiğin şiir; Yalnız Bir Opera En sevdiğin renk; mavi En sevdiğin meyve; karpuz En büyük hayalin; new york’ta yaşamak
Söyledikleri/ sandıkları gibi hayalimin peşinden mi gidiyorum ben?
Hayır,Ha-YIR,HA-YIR desem de ne fayda? Benim babamla olan derdimi bir ben biliyorum. Bir de ben! Babam bile anlamazken bunu O’na nasıl anlatayım, O’nu nasıl ikna edeyim, asıl sorunun hayallerimin peşinde koşmak olmadığına…
27 haziran pazar. Sıradan bir gün. 4 duvar arasında. Karın ağrısı, baş dönmesi...
Bilgisayarım çöktü. Formatlandı! Herşeyim gitti. Yüzlerce fotoğraf, yaptığım bütün ödevler, bursumla ilgili scan edilmiş ve bir daha ulaşılması mümkün olmayan tüm evraklarım ve yüzlerce fotoğraf! Evde çok fonksiyonlu bir printer hatta fotoğraf makinasına özel bir fotoğraf baskı makinesi var ama bütün fotoğraflar gitti. Herşeyim gitti. Yazılarımın yedekleri, tezimle ilgli topladığım tüm kaynakça, 1 yıl boyunca hazırladığım ödevler, projeler, Toefl için toplanmış arşivim ve fotoğraflarım. Yüzlerce fotoğraf gitti.
Bir flickr hesabı açmak ne kadar zor olabilir ki... Ama hepsi gitti artık. Format C:
Bir saat kadar sonra çileeğim koptu. Kolumdaki taşlı bilekliğim, çileğim. Sevgililmin ilk hediyesi. Yüzüğümü çıkardıktan sonra tek dayanağım! Babamın aldığı nazar boncuklarım onun yatağındayken kopmuştu, bir daha da takmamıştım. O'nun aldığı çilek'te babamın gömleklerini asarken balkonda koptu! Üstelik ben böyle şeylere çok inanırım. Hani o bileklik koptuysa bugün kesin bi'şey olmuştur, sevgilim bi'şey düşünmüştür falan....
Offf. Düşünmek istemiyorum artık. Yok işte bir çözüm. YOK!
10 Temmuz büyük gün. Ama yarın daha büyük bir gün olabilir, gideceğimiz okulların açıklanması açısından. 10 Temmuz'a kadar ehliyetimi çıkartmam lazım, zira pasaportumun tarihi geçmiş. 6 temmuza kadar diğer işlemler için başvuruda bulunmam lazım. Bankayı arayıp dolar ekstresi istediğimi bildirmem lazım. (bunu şu an bile yapabilirim ama maksat ertelemek işte)
Bir de bugün bu "bütün herşeyimi kaybetmiş"lik duygusu ve pms'nin post dönemi ruh haliyle oturdum bütün gün Aşk-ı Memnu izledim. 3 bölüm bütün günümü aldı. Her bölüm 2 saat mi sürüyor yahu o ne biçim diziymiş.
Bir de finalden hiç haberim yoktu. Yani Bihter'in intihar edeceği roman'dan aşikar ama ne bileyim. Yok senaryosu internete düşmüş falan. Millet bildiğin Lost tadında beklemiş Aşk-ı Memnu Veda'yı... Bense finalde Tatlıtuğ kişisin o iğrenç oyunculuğuna rağmen kendimi Behlül gibi hissettim. O kadar güçsüz, aciz, korkak, değersiz ve etkisiz... O ekstradan bir de şerefsizdi o ayrı. "Behlül kaçar" da klişe bir lafıydı herhalde. Sanırım bu gidişle ben de "zeynep kaçar" insanı olacağım. Bakalım artık kısmet!
Bir de tabi Bihter'in mezar taşında ki doğum tarihi var ki..... 1983 diyen!!! Ulan ben babamı ikna edip evlenemiyorum bu yaşımda, 83'lü hatunun tatmadığı zevk kalmamış hayatta... Üstelik ay farkıyla benden de küçük oluyor bu Bihter kişisi, Peh! Gerçi Yaprak Dökümün'de ki Ferhunde de 82'liydi. Boşanma davası mı ne bir dava salonunda söylemişti o da. Lütfen birisi bu senaristlere benim yaşıtım olan insanların/kadınların çoğunun hala iş aradığını, KPSS senin, polislik benim sınav sınav gezdiğini söylesin. Ya da ne bileyim gözümüze sokmasınlar en azından. Bu nedir ya?!