Pazar, Mayıs 31, 2009

siyah! beyaz!



Yağmurlu bir günde görmüştüm seni
Üstünde çubuklu formalar vardı
Bir anda tutuldum aşık oldum ben
Hayatın anlamı Siyah Beyazdı

Ölümle yaşamı ayıran çizgi
Siyahla Beyazı ayıramaz ki
Her yolun sonunda ölüm olsa da
Sevenleri kimse ayıramaz ki...


Her zaman yeri apayrıdır Beşiktaş'ımın. İyelik ekiyle andığım, parçası olmaktan gurur duyduğum nadir kurumlardandır. Beşiktaş'tan mıdır, Çarşı'dan mıdır, beni Beşiktaşlı yapan adamların "adam"lığından mıdır hiç farketmez. Şampiyonluğuyla nicedir suskun gönlümü çoşturandır.

OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO
BEŞİKTAŞIM OLEEEEEYYYY




Read more...

Pazar, Mayıs 24, 2009

zamansız yeşil

Ciddi bir kavram karmaşası yaşıyorum. Bildiğimi sandığım her şey birbirine girdi. Hiçbir şey bilmiyormuşum meğer ben. İyi, güzel, doğru, adil, çalışmak, başarmak… Hele başarılı olmak ve mutlu olmak tam bir muamma.

Sevgi, sevda, aşk, hoşlanmak, sevişmek, flört etmek, kıskanmak falan. Bunlardan herhangi birini tanımlayamıyorsam hala “sen bunca sene ne bok yedin dünyada” diye sormazlar mı adama sorarlar tabi. Sorsunlar. Bende bir sürü soru sordum zamanında, kaçının cevabını alabildim.

Kaç doğru cevap verebildim hayat okulunda?

Babam işini büyüttü, Genç akıllı, zeki, girişken, güler yüzlü, hesap kitap bilen, ortalığı çekip çevirecek ve idarecilik yapacak bir elemana ihtiyacı var ve beni işe almıyor. Adam teklif bile etmiyor yahu. Neyim eksik anlamadım ki. Yo yo şu ales bi’açıklansın darbe yaparak el koyacağım yönetime. Gerçi bir insanın elinden işletmesini alınca buna darbe denmez hırsızlık denir herhalde. Ha ha. Kavramlarım karıştı demiştim diğ mi?

Bu hafta çabuk bitsin lütfen. Lütfen Lütfen.
Sonra haziran başına bir yıllık izin patlatayım,10 gün koparabilir miyim acaba? Bir İzmir, Muğla, Denizli yapsam. Bi’kaç günde darbe hazırlıkları için işyerinde konuşlansam. Sonra da dönüp istifamı versem. Of of of of of! Bu hafta çabuk bitsin lütfen.




Sadece “every little thing”ler değil, “big thing”lerde yoluna girsin yavaş yavaş.
Hoş ben ayağıma kadar gelmiş zengin koca’ya posta koyarsam big thingler yoluna girmez tabi. Eni konu plan yapmakla olmuyormuş o işler, yaşadık gördük. Kavramlarımın hepsi birbirine girmiş de olsa bir adamın “Mal”ı olmayacak kadar ayırt etme gücüm var çok şükür. (Arapça bi’şey deniyordu bu ayırt etme, idrak etme kabiliyetine sahi, neydi? Cümlelerimi çalıyorlar diyeli 1 sene olacak neredeyse… peh!)

Hayır yani, fol ve yumurta yokken ve sadece “sevgili yalnız kadın, bak bu da yalnız adam, e hadi siz biraz yalnız kalın” manasında bir masada yalnız bırakılmışken, sen nasıl hesap sorarsın bana, “Cuma akşamı beşiktaş’ta bir adamla sarmoş dolaştın kimdi o” diye? Tabi üslup böyle değil ama bu olmayacağının da garantisi değil. Amaaan neyse bitti gitti bu mevzuda.

S.nin durum değerlendirmesi yaparken söylediği “kızım bu kaçıncı deneme yanılma, sen tam olarak kaç zamandır yalnızsın?” sorusunu, bir küfürle savuşturduktan sonra vaziyetin ciddiyetini anlamış olsam da, böylesi daha iyi evet. Önce benim “adam olmam” lazım.

Pazarın yarısından çoğu bitti bile. Mayısın son haftası da bitiversin çabucak. Haftasonu gelsin D ve E.yle buluşayım. Ales açıklansın. İstediğim puanı alayım, babamda beni işe alsın, şöyle havalı bir istifa mektubu yazayım. Haziran’da rakı-balık yapalım Akyaka’da. Kahvaltıya da razıyım. Huzurlu turuncular, kararlı maviler ve hatta sevinçli kırmızlar gelse artık 2009 bitmeden. Sahi bir kırmızı vardı diğ mi? Peh!

Babam yılın ilk karpuzunu almış. Ben yokken kesmişler ama olsun karpuz gelmiş yaşasın! Nasıl tatlı, nasıl kırmızı… Allahım sana şükürler olsun, hala en güzel karpuzlarımı babam seçiyor bana. Hala kırmızıya dair umut var içimde bir yerlerde…

http://www.imeem.com/amaghrabi/video/PIFhcV_W/bob-marley-three-little-birds-music-video/

http://www.youtube.com/watch?v=4cmffLlkwxc

Read more...

Perşembe, Mayıs 21, 2009

pembeli beyaz

Sevgilim,
Gelince bana kartezyen dualizm'den de bahseder misin?
Belki biraz Nietzche okuruz, Zerdüşt'ün buyurduklarından cümleler seçersin. Sahi paralel evrenler var mı hakkaten?

Hımm, kulağa sıkıcı geliyor evet. Ama ben merak ediyorum bunları.
Güzel bir şarap açarım olmazsa. Kışsa mevsimlerden, bir de battaniye.

Henüz çekilmemiş bir filmi izleriz birlikte. Ben "sliding doors daha güzeldi" derim yine. Sahi sen ne dersin?

--spoiler--


http://www.youtube.com/watch?v=HNTqHOqcyWY

Read more...

Salı, Mayıs 19, 2009

sakin beyaz

Sevgilim,
Gelince bana zenon paradokslarını anlat olur mu?
Ya da Tolstoy oku, "Savaş ve Barış"tan olsun.
Ya da rüzgarlı bir pazartesi akşamı sıcak bir kahve içelim balkonda. Ertesi gün resmi tatil olmasına rağmen çalışacağımız gelmesin aklımıza, öpüşelim usul usul.


Sevgilim,
Gelince güzel bir film izleyelim birlikte olur mu?
Sahneleri ezberimizde olsun.



http://www.youtube.com/watch?v=q_vrU1KlU3I

you make me want to be a better man.


Read more...

Çarşamba, Mayıs 13, 2009

yoRgun saRı



http://www.youtube.com/watch?v=pOcK6is7tCE


Arada kaldıııım. Tam aradaaaa.... KanalD çocuk, sağolsun "aradayım" gibi dümdüz bir çeviriyle piç etmiş şarkıyı.

Orjinal haliyle söylüyoruz o yüzden.

oh there's a monster on my left side
ho ha ha!
a monster on my right
ha ha ha!
they're there from early morning
ha ha ha!
to very late at night


Bi'de yorgunum ki... "Taş mı taşıyorsun bütün gün, beşik mi sallıyorsun bütün gece, ne bu yorgunluk?" diyorlar habire. Yorgunum işte. Zihnim. Bedenim. Gözlerim. Yüreğim. Ruhum.

Uyusaaam, uyusaaaam, uyusaaamm. günlerce ve gecelerce hiç uyanmasam.

Dur uymadan bir de uyku dansı yapalım bari.


http://www.youtube.com/watch?v=N_PuE7L-zqU

Uykularıma eşlik edecek bugibugici koyunlar aranmaktadır.
Müracaatlar şahsen düşlerime yapılabilir...

Read more...

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

yine aynı, yine bezgin, yine (u)mutsuz, koyu laci

Bugün işe gitmedim. Gitmeliydim. Kaçtım.

Cuma günü yaşadığım stresi hayatımın hiçbir günü yaşamadım ben. Şansım ki telefonum gün içinde hiç çalmadığı kadar çok çaldı. Şansım ki hep duymak istediğim sesler vardı turuncu kapağın ucunda. Onlar bile daha ilk 'alo'dan “sesin çok acaip/farklı/stresli” geliyor tespitleriyle başladılar konuşmaya. Bense servis koltuğuna kendimi atana kadar ne halde olduğumun farkında bile değildim. Dayak yemiş gibi hissettim kendimi. Ki hayatımda hiç dayak yemedim mesela. Kendimi sıkmaktan dişlerim birbirine kenetlenmişti ve çenem ve başım ağrıyordu. Bütü kaslarım kasılmıştı. Sonra köprüden geçerken usul usul ağladığımı fark ettim. Ne zaman başladığımı bilmiyordum. Elimin tersiyle yanaklarımı silerken yan otobüsteki çocuk bana gülümsedi. Hayatım koyu gri, gözyaşlarım simsiyahken, deniz ve gökyüzü masmaviydi. Ben hala İstanbul'daydım ve her şeye yeniden başlayabilirdim. Kendime küfrederken, ben de çocuğa gülümsedim.

Annem kapıda beni görünce “erkencisin” dedi, “bu kadar kaldığıma şükretsinler” diyerek koltuğa attım kendimi. Mutfaktan “çok aç mısın? Daha yeni koydum yemeği ocağı” diye diye oturma odasına geldi. “Cuma ya bugün, baban geç gelir sen de erken gelirim demedin diye geç yaptım yemeği…” özür diliyordu sanki yemek hazır olmadığı için. Sol ayağını koltuğun üstüne kıvırıp yanıma oturdu. “Hayrola çok mu yorul” cümlesini tamamlamadan sarılıp ağlamaya başladım. Ağladım. Ağladım. Ağladım. Annem konuştukça, “biz senin her zaman yanındayız. Madem böyle hissediyorsun bırak kızım. Kimseye bi’şey ispatlamak zoruna değilsin” dedikçe daha çok ağladım, daha da şiddetleniyordu hıçkırıklarım. İnsanın annesine sarılmış, anıra anıra ağlarken bile kontrolü bırakmaması ne kadar yorucu!
“Ben şimdi ağlıyorum ama ben ağladıkça annem daha çok üzülüyor, zaten ben niye çıkar çıkmaz eve geldim ki, böyle olacağı belliydi, içimdekileri döküp öyle dönmeliydim eve, hay aptal kız, bak nasıl üzüldü kadıncağız” diye düşünürken ağladığında içindekileri dökmüş olmuyorsun aslında. Daha çok biriktiriyorsun, daha ağır yüklerle, daha çok yoruluyorsun.

Sonra odama geçtim, eşofmanımı giyip birazda yastığa sarılıp ağladım. Sonra kardiş geldi. Önce elimi tuttu sımsıkı, “yanıma otur” dedim ona. Oturdu. Omzuna yaslanıp ağladım bir süre daha. “giden yıllarına ne bakıyorsun ki. Önüne bakacaksın kızım. Bu hayat senin. Sen nasıl olmasını istiyorsan öyle yapabilirsin. Düşünsene 26 yaşında olmak isteyen kaç milyar kadın vardır dünyada” dedi saçlarımı okşarken. Yaklaşık 3 saatin sonuna doğru artık ağlamaktan yorulmuştum. “Hadi şimdi güzel bir film aç kendine, sonra da uyursun, yarında işe falan gitmezsin” diyerek bir film seçti bana. “Yok” dedim, “çantamdan kitabımı ver, babam gelene kadar biraz okuyacağım.” Yine bir kitap dile gelip konuştu benimle. Bu sefer dedi ki: “Eğer bir yaran varsa, ki bence var, yarayı uyuşturmak başka, tedavi etmek başka”

Not defterimi açtım. Unutmuşum yazdıklarımı, şaşırdım okuyunca:

“Bir Pazar akşamıydı aşka düştüğümde. Her aşk gibi zamansızdı. Biliyordum, tanıyordum ve bekliyordum onu. Biraz ertelemiştim sadece. O ise adının, aşkın hakkını vererek aniden giriverdi hayatıma. Bir Pazar akşamıydı içinde kaybolduğumda. Önce yüzünü okşadım usulca, sonra şöyle bir gezdirdim parmaklarımı çevresinde. İki elimle tutup sağından ve solundan, kendimi gömdüm kokusuna. Derin derin çektim içime. Başımı döndürmüştü varlığı.
Bir Pazar akşamıydı aşka düştüğümde. Sanki saatlerdir konuşuyorduk oysa çıt bile yoktu gecenin sessizliğinde. Aşk, en güzel haliyle girmişti yatağıma. Gece ürkerek uyandığımda yanı başımdaydı hala, yüzünü okşadığımda hafifçe kıpırdandı. Devam ettim uykuma…”


Bu cümleleri yazdırana söyleyebilseydim keşke. En azından böyle bir mektubu olduğunu bilebilseydi. Bilmeliydi ya, kimdi bana bunları yazdıran? Ben bunları “gerçekten” hissettmiş miydim?

Defteri kapatıp, kalktım. Bir çorba içtim. Babam; “hasta mısın, solgunsun?” dedi, “yorgunum biraz” dedim. Yattım tekrar. Kitabımı da aldım. Dedim ki “lütfen sızana kadar konuş benimle, susma tek cümle de bile.” Konuştu kitabım benimle yine. “Ama bazen kimi meselelerin aşılması için hadise çıkması gerekir” dedi. Biliyorum, dedim usulca.

Bugün işe gitmedim. Yarın ALES var. Son bir kez üzerinden geçecektim güya. 13 saatlik uykudan dayak yemiş gibi yorgun uyandım. 2 güzel film izledim. Karnım acıkınca kalkıp ıspanaklı börek yaptım. Yedim. Yedirdim. Kardeşim beğendi, annem 'eksik' dedi. Her şeyi vardı ama 1 değil 2 yumurtası, 2 bardak sütü olsa yumuşacık olurdu. Çünkü yufkası çoktu… Hayatımın da her şeyi vardı ama eksikti işte. Yumuşacık bir huzurla dolmuyordu içim bir türlü. Neydi çok olan, neydi eklemem gereken?

Bir karar vermem gerekiyordu. Oturdum yazdım.

Yazarken babam geldi, yanağımı okşadı, çenemden tuttu, alnımdan öptü. Güldü.
Epeydir ağlamıyordum babama, ben de güldüm.

Fonda Cem Adrian;

çocuk bu kez ağlama...bu kez git.
çevir gökyüzüne başını...
bakma arkana!


diyordu.

Sadece kitaplar değil, şarkılar da benimle konuşuyordu.
Tek yapmam gereken bir hayal kurmaktı...

Read more...

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

mavi güzel, mavi cici


Ne büyük lütuf, ne paha biçilmez bir hazineymiş “huzurlu” olmak. Henüz içine girmemişken, kıyısından geçerken bile böyle hissediyorsam, gerçekten huzura erdiğimde hissettiğimi nasıl tarif edebilirim acaba?

Sihirli bir değnek değmesine gerek yokmuş hayatı değiştirebilmek için meğer. Birkaç doğru karar, üstündeki ölü toprağına atabilmek için birkaç ufak hareket, biraz inanç yetiyormuş sahiden. Nasılda unutmuşum anı yaşamayı.

Dün akşam yazarken, "uyumak istemiyorum çünkü ne iş yapacağımı bile bilmediğim bir pazartesiye uyanmak istemiyorum" demiştim.
Bugün iş çıkışı, daha yaptığım pozisyon değişikliği bile onaylanmamışken, üstelik geçen aydan bıraktığım eksikler yüzünden başım hala ciddi anlamda derde girebilecekken, “huzurluyum galiba” diyorum.

Anlaşılan hakkaten tatile ihtiyacım varmış. 3 günde böyle kanatlandıysam, 13 günlük tatilden sonra ne halde olurum kim bilir. Ha tatil yaptım da n’aptım? Ziyadesiyle ders çalıştım. (ki gerçekten özlemişim) Yılın ilk pikniğini, ilk güneşli mangalını yaptım. Bisiklete bindim. Güzel bir film izledim. Güzel bir kitabı bitirdim, bir diğerine başladım. Tartıda 2 kilo verdiğimi fark ettim. Yeni insanlarla tanıştım. Eskileriyle yeni planlar yaptım. Ha sahi çöp oldum çatıldım. Bir Pazar kahvaltısında, kendimi “matchmaker, matchmaker, look through your book and make me a perfect match.” diye mırıldanırken buldum. Ve kızmadım hiç, güldüm kocaman. Ve hatta bugün bir an “neden olmasın” diye düşünürken yakaladım kendimi.

Şükrettim. Bir teras balkonunda çayımı yudumlarken; kalbim çarpıyordu hala ve tehlikeli oyunlar oynayabiliyordum yabancılarla.
Şükrettim. Bir kıtadan diğerine geçerken; İstanbul’daydım ve şehrin tam ortasında durup her şeye baştan başlayabilirdim hala.

Huzurluyum galiba.
Uzun vadeli öngörülerim hala sisli bir bulutun ardında görünmez olsa da “İyiyim” şu anda. Kaydolsun.


Read more...

Cumartesi, Mayıs 02, 2009

göRdüy nüüü, göRdüy nü?

"geometri görme işidir, dötü gördüm!" demiş monteyi ekleyen arkadaş.



benim geometri hocam da "geometri görmektir" derdi lise yıllarında. ben o yıllarda da bir halt göremezdim. şimdi de göremiyorum. bildiğim hala "üçgenin içaçıları toplamı 180 derecedir"den fazlası değil. bunları şimdiden yazıyorum ki haftaya pazar ales'ten çıkınca "ya zaten geometriye hiç dokunmadım, kümeleri de çözmedim, fazla bi'şey beklememek lazım" diye kendimi avutabileyim. sözel'de full çekicem ama hiç şakam yok!

Read more...

Cuma, Mayıs 01, 2009

1 mayıs nediR, ne işe yaRaR?

Güncem uzuuun zamandır google aramalarına kapalı. Yani yabancı kimse yok, ben şahsen bizzat kendim ve diğerlerim baş başayız burada. O yüzden 1 Mayıs nedir, bahar bayramı nedir, işçi bayramı nedir, 1977’de Taksim’de neler olmuştur atıp tutacak değilim. Zati üni yıllarımda Türk siyasal hayatı’ndan zar-zor geçtiğimi daha birkaç gün önce söylemiştim.
Yalnız bugün genç sivillerin eylemini görünce, düşündüm bir kez daha. Bu ülkede neler neler oldu, oldu da ne oldu, bugünlere nasıl gelindi, halihazırda neler olmakta...

1 mayıs “hafta sonuna bağlanan 3 günlük bir tatil değildir” demek, iş çıkışları serviste “yarın taksim’de olucam” “aa gösteriler falan vardır, taşlarlar seni, gitmee” “yok ayol, the marmara’nın roofundan eylemcileri izlerim ben ehiehiehie” diye konuşan tiplerinin ülkeyi hızla işgal etmekte olduğunu hatırlatmak istedim hepsi bu.


İşte 1977'de olanlar;



(daha gün daha bitmedi ya) İşte bugün olanlar;



tünellerden geçecekler için not: http://www.youtube.com/watch?v=sRf69bQ4nOs



Read more...

Perşembe, Nisan 30, 2009

love is... Red

Loving You - Minnie Riperton




































sevgilim bak, sen şimdi önümüzdeki yüzyıl içinde her hangi bir zaman diliminde gelirsen ve biz yine aynı zaman diliminde evlenirsek eğer napcam biliyor musun, düğünde senle benim fotolarımdan sılayt gösterisi yapcam, hepsinin üstende de böyle love is... yazcam. ya ya yaaa...

demek ki neymiş, sen gelince her fırsatta bol bol fotoğraf çektiriciiğiz demekmiş.
demek ki neymiş; kötü şarap adamı maymun ediyormuş.
demek ki neymiş; ben artık yalnız başıma içmeyecekmişim.
demek ki neymiş; love is unuttuğummuş...

Read more...

Çarşamba, Nisan 29, 2009

dost mavi

Hiç bitmesin istediğim yollar, yolculuklar var. Hayatımda bir şekilde hep var olsun istediğim insanlar var. Yaşanan hiçbir anın dönüşü yok ya, üstüne yüzbinmilyonlar versem bir daha asla “orada” olamayacağım yerler var. Bodrum açıklarında küçük bir teknenin kıçında ya da sadece Relax dinlemek için gittiğim(iz) o izbe barda ya da Ankara-İstanbul otobüsünün 13 numaralı koltuğunda ya da Ada’dan İstanbul’a göz kırpan mavi minderli salıncakta ya da Aydın otogarındaki o tostçuda…

Şarabın tatlı keyfiyle başımı göğsüne yaslayabildiğim, “ama ben böyle hiç güzel değilim ki” ye cevap, çekip saçlarımdan öpebilen, ellerimi avuçlarının arasına aldığında sadece buz kesmiş parmaklarımı değil yüreğimi ısıtan adamlar var.

LAR onlar evet. 1 değil, 2 den bile çokLAR. 3 ten fazlası gerçek olamaz zaten, gerçekliğinden şüphe etmeyeceğim kadar çoklar.

Aylarca, yıllarca ortalıkta görünmeyip, bir hafta sonu içinde beni nefessiz bırakacak kadar ruhuma can üfleyenler onlar. Hiç bitmesin istediğim yollarda, hiç bitmesin istediğim anlarda başımı omzuna yasladıklarım onlar. Aylardan sonra, mor defterimin kapağını açıp, sayfalarca yazdıranlar onlar.

Oturup yazdım evet, cümle cümle anlattım sen'i.

Ve se'ni, yazdım sayfalarca.

İçimden ne geçtiyse...Apaçık. O cümleler sadece bana ait ama senin olmasını istediklerimde gizli kalsın istemedim. Ben buraya ne zaman duygularımı yazdıysam mahvoldu o ilişkiler. Bunu bile bile yazıyorsam hala adam olmaz zaten benden. Bunu bile üstüne bir de şarkı ekliyorsam gerçekten hak etmiyorum bu ilişkileri demektir.
Ya da “sadece özel olduğunu bil istedim.” demeye çalışıyorumdur. Kim bilir?



in a manner of speaking - nouvelle vague



dibine not: Hey sevgilim, belki yıllar sonra sorarsın ben şimdiden söyleyeyim. Tenime başka kokular, saçlarıma yabancı eller değse de yüzüme kimse dokunmadı hala… Biliyor musun bunun anlamını? Bilmiyorsan eğer sevgilim bile olamazsın ki zaten, sıkma hiç tatlı canını.
dibinin körü: Yazdım, sildim defalarca. Uyudum, uyandım üstüne günlerce. Ve en son bu sabah dedim ki "eğer hiç yazmamış olursam, işte o zaman 'ikiyüzlülük' yapmış olacağım." Publish gitsin...

Read more...

Perşembe, Nisan 23, 2009

yeni tuRuncu

Ayşe tatile çıkabilir.

Buradaki Ayşe ben oluyorum. Tatil olarak da WOW Kremlin Palace düşünüyoruz. 3 gece 4 gün 370 lira. Ulaşım dahil. Daha Allah’tan belamı mı isteyeceğim? ( ki kendisi, Allah yani, istediğim pek çok şeyi vermez, tutar şimdi belamı verir, uğraş dur işin yoksa. Ki bir işim var ne yazık ki. Ben “istemiyoruuuumm bunuuuu” dedikçe “çok şükür bu krizde” diye başlayan cümleler kuruyor birileri. Kapa parantez) Git gel bir soluk al işte. Neyine yetmiyor.
Ama asıl amaç tatil değil. “Zengin Koca Avı” Evet efenim. Yeni hedefim budur. “zengin koca” hatta bundan böyle hayattaki yegane idealim kendisi. Valla lan. Şimdi alay ediyorsun ama bi’dinle bak, çok geçerli sebeplerim var artık. Etraflıca düşündüm bu konuyu şu uykusuz pms gecelerinde. Büyükçe bir kadeh kırmızı şarabım da vardı. Sonra o büyükçe bir şişe oldu falan. Epey detaylandırdım mevzuyu yani.

Bak şimdi bi’kere eğri oturalım, doğru konuşalım. Kariyer, hırs, haftanın 6 günü, günde 11 saat çalışma, sabahım körü toplantıları, akşamın körü yabancı ortak gezdirmeleri falan kadın işi değil kardeşim. DE-ĞİL! Evet ekonomik özgürlük, birilerine muhtaç olmamak, okuduğun okulların, uykusuz sınav gecelerinin hakkını vermek falan önemli, bunlara bir diyeceğim yok. Ama hiçbir kadın “business” olayı için yaratılmamış. Sırf şu blog aleminden bile 40 tane yazı çıkarabilirim “tek hayalim, evimin hanımı, çocuklarımın anası olmak” ya da daha entel ifadelerle “bence mutluluk sahil kasabasında ben kitaplarımı yazarken sevgilimin gelip omuzlarıma masaj yapmasıdır” temalı. Çalışmaktan gocunmak değil bu. Genler, içgüdüler ya da her ne zıkkımsa işte, “çalışma hayatına” programlanmamış biz. Ben değilim en azından. Sen de değilsin bebeğim, bana laf yetiştirmeye uğraşma şimdi. Ha, sıkıya gelirsem, zora düşersem amına bile korum ben o “business” hadisesinin ama benim var oluş sebebim bu değil! Erkek çıkıp avlanacak, ben de alevde ızgarayı keşfedeceğim. Olay budur. (bi’whooper olsa da yesek lan. Ya da şöyle bi’güzel mangal mı yapsak hafta sonu, of ofoofoffff)

Sonracığııımmaa… Eeee sonraacığımaaa. Bi’dakka ya bu tek başına yeterli bir sebepmiş zaten. Şimdi başka bir bahane gelmedi aklıma. Ha sahi şey var.

Şimdi bu zengin koca karısı olmayı hazmetmek zor. Tabiiii... Bu çok mühim bi’şi. Eskiden “yahu bu kadınlar bunu nasıl kabulleniyor, ne kadar onursuzlar” falan diyordum ama aştım onları da artık. Şimdi biz böyle kariyer kadın olarak (ki bundan sonra adı bi’daha geçerse KK olarak anılacaktır) “nayır n’olamaz beni aldattın demek hüsamettin” deyip kapıları çarpıyoruz, siktir ediyoruz ya herifleri, zengin koca karısı olarak bunu yapmıyorsun tabi. Salaklığın manası yok. Herif zenginliğine güvenip her boku yiyor madem, kapa gözlerini otur üçyüzbinmilyon avroluk deri koltuğunda şekerim. Hem kafanı kullan accık, herifi elimde tutacağım diye, yatakta kelepçeydi kırbaçtı, zibilyon tane maymunluk yapacağıma, gözlerimi kapar vazifemi yaparım. O gitsin istediğini yapsın, yaptırsın. Akşama bilmem ne holdingin bilmem kaçıncı yılı şerefine verilen davete karısı olarak gene ben gittiğim sürece sorun yok. Gelsin Şamdan kapakları, gitsin Alem röportajları “cemiyet hayatının ünlü simalarından Tacettin Büyükyiyiciler’in eşi Z. hanım kıllıgöbekler’in verdiği davette şıklığıyla yine göz kamaştırdı…” Ahahaaa! Zeyno bile diyebilirler o zaman bana. Başka bir insan olacağım nasılsa, başka bir ismim de olabilir o zaman.
Nema problema!

Başka bir insan olmak evet. Bu şekilde ve bu gidişle bir türlü "ben" olamadığıma ve olamayacağıma göre, gayet doğru bir karar bence bu zengin koca bulma kararı. Üstelik bugüne kadar olmaya çalıştığım ve elimde patlayan tüm ideallere tezat, bunun elimde patlaması durumunda bile bomboş kalmayacağım. Senelerce hakim olcam, kaymakam olcam diye o kadar kastım da n’oldu, daha dün ‘danıştayın bütün üyelerini cumhurbaşkanı seçer kardeşim’ diye saydırırken buldum kendimi. Bitmişim yani ben. (Danıştay üyelerinin ¼’ü c.başkanı, ¾’ü hakimler savcılar yüksek kurulu tarafından seçilir. Ha hakimler savcılar yüksek kurulu üyelerinin hepsinin cumhurbaşkanı seçer ordan karıştırdım diyeceğim ama yemezler. En azından ben yemem. Çoktan unutmuşum. Sayıştay’ın hala TRT’yi denetlediğini falan iddia edebiliyorum mesela, yuh artık!) Nereye gitti onca çaba. Ne kalmış elimde. Çoktan boşaltmışım o klasörleri...

Off yemişim yüksek yargıyı, zengin koca arıyorum artık ben. Şimdi ben bu yola baş koydum ya; bi’kere hiç bi’şi olmasa benim bu “zengin bekar”ların olduğu habitata girebilmem için kafadan bir 10 kilo verip sıfır beden olmam gerekiyor. (ki 10 kiloyla ancak 36+ olabilirim sanırım ama bu da bi’şidir sonuçta) ARTI şimdi bu elemanların dikkatini çekmek için acaip stayliş giyinmek, feşinıbıl kıyafetler kuşanmak gerekiyor (hımm feci masraf çıkacak bana ya, neyse) kiloları verdik, süpersonik bir gardıropta hazırladık mı, tamamdır. Hiç kimseyi tavlayamasam bile bunlar beni bir süre idare eder. ARTI Büyükyiyicilerin oğlu Tacettin’i tavladıktan sonra kendisi beni hediye manyağı yapacak mı, yapacak tabi. Heh. Diz mücevher kutusuna çok taşlıları, elmasları, zümrütleri. (yemişim zümrütü, arabayı yenilesin önce eşek olmasın, taksiyle mi gezicem ben) E hiç bi’şi kalmasa geriye bunları bozdururum, 1-2 sene de onlar götürür (yuh hazine sandığı oldu bu, neyse) ARTI Tacettin’e imzayı attırdım mıydı, of of of of. Geri kalan hayatımı, en güzel menekşe sulayanlar derneği çatısı altında, genç kızlarımıza yüksek sosyeteden koca bulma çalışmalarına adayacağıma and içerim lan. And neymiş, viski koy kızım bize, buzda getir. Oh miss..

Hayır efenim hiç alakası yok bu söylediklerimin votkayla.

Karma mıdır, kader midir, kozmoz mudur ne zıkkımsa bütün oklar zengin koca’yı gösteriyor bana. Bak şimdi pazar günü, evde yalnız başıma oturmuş zapping yapıyorum, ekranda “Erdal acar’ın eşi “Ünlü modacı” Emel Acar, güzellik sırlarını açıklıyor.” Bu kadın hangi ara modacı oldu lan!? Oturup izliyorum. güzellik sırları hikaye Erdal Acar’ın karısı oturmuş eni-konu evliliklerinin bu kadar uzun sürmesinin temelinin sadakat olduğunu anlatıyor. Lan bu herifin şeetmediği kadın kalmadı piyasada, kadın “13 yıllık evliliğimiz” ve “sadakat” sözcüklerini aynı cümlede kulanıyor.
Sonra gel pazartesine, bir veda maili, “evliliğim dolayısıyla aranızdan ayrılıyorum bık bık bıık” Bu kız hangi ara koca buldu lan?! Öğle yemeğine çıkıyoruz beraber. 2 ayda olmuş her şey, Lacivert’te tanışmışlar, çocuk Nestle’de bilmem ne sorumlusuymuş-muş-muş-muş. Parmağındaki yüzüğin kafam kadar olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.
Sonra gel Çarşamba’ya. Tam iş çıkışı bir müşteriyi ara. “Müsait misiniz?” “Ay hayır çok acil bi’şi değilse hiç uygun değilim, Floransa’dayım ve düğün hazırlıklarımı yapıyorum, hiç vaktim yok şu günlerde, türkiye’ye (istanbul’da değil) dönünce ben ararım sizi” ÇAT!
Telefonun suratıma kapanma sesiyle kendime geldim, aydınlandım bir anda resmen!
Dedim "kalkın kızlar içmeye gidiyoruz". Anlattım hepsine yeni planımı.

Kuş gibi rahatım şimdi. Yeni bir idealim var artık hayatta. Ohh be!

Evet artık, Ayşe tatile çıkabilir.
Ayşe Güneş Erata'yı tanımam etmem, zaten türk siyasal hayatı'ndan zar zor geçmiştim son dönemde.
Bu cümledeki Ayşe ben oluyorum, harekatta zengin koca bulma harekatı. O kadar!


Read more...

Pazar, Nisan 12, 2009

belki de yeşil


şey ben.
bilmiyorum.
sabahın 4ü olmuş uyumuyorum.

bir şarkı var zihnimde, dans eden bir kadın. beyaz bir halının üzerinde, çıplak ayaklı. uzunca bir elbise giymiş. balkon kapısı açık. esen rüzgar tülü havalandırıyor. balkonda arkası dönük bir adam. tanımadığı, yüzünü hiç görmeyip siluetini ezbere bildiği.

maviye giden turuncu bir aydınlık var ufukta, laciverte tezat bembeyaz bir bulut. bir kadeh kırmızı şarap var. yeşil bir hüzün. sararmış yapraklar var vazonun yanında, mor bir kalemle yazılmış satırları ıslatan gri bir gözyaşı.

siyah bir nokta var
hiç bir cümleyi bitiremeyen,
küçücük bir harf var, alfabenin en sonunda,
bir türlü yeniden başlayamayan.

Read more...

Cumartesi, Nisan 11, 2009

bahçede



Damla kendini tamamlayınca damlar.
Günlerin gecelere bağlanışında bir,
gecelerin günlere uzanışında iki,
birikmemi tamamlanmaktan koruyorum şöyle ki:

Önce bir şeyler yitiriyorum, somut şeyler,
çakmak, tarak, kalem, çanta, saat, para gibi
önemsiz şeyler.
Alışkanlığım tükenmiyor
biriktirmeyi sürdürüyorum gene,
usanmıyorum.
Biçimler, renkler, şişeler eskiler.
Unuttuklarımı saymıyorum çünkü unutmuyorum.
Azala azala yitmekten
bir de bütünlenmekten ötede
hüzünlü bir gecikme içine dalıyorum
yalnız başıma
özel yoluma sapıyorum,
seziyorum,
birileri özenle bana bakıyor.

Uykum kaçıyor, ne iyi diyorum,
somut şeyler karışıyor yaşantıma.
Elimi kesiyorum, kan akıyor,
gizliden gizliye seviniyorum.
Öyle yalanlar saklanıyor ki gözlerime
canım acıyor,
deliriyorum;
seviyorum neden sonra anlıyorlar
acı acı seviniyorum.

Gözüme ilişiyor, kulağıma ilişiyor,
görmemezliğe geliyorum,
duymamazlığa geliyorum,
düşünmüyorum, öteye itiyorum
damlamıyorum.


Özdemir ASAF

Read more...

Perşembe, Nisan 02, 2009

hayat diye biR şey vaR


Hayat diye bir şey var!


Nedir, ne oluyor, unuttunuz mu yoksa yaşadığınızı, günler, kızgın küller gibi bütün duygularınızı kavurup öldürerek mi geçiyor üzerinizden, arzuyla dudağınızı ısırdığınız olmuyor mu hiç, bir müzik sesiyle şöyle bir koltuğunuzda doğrulduğunuz, aniden bir yaz yağmuru gibi boşanıveren sebepsiz sevinçlere inanmıyor musunuz? Bir ağaç gölgesinde bir an durmak, bir akşamüstü denize baktığınızda bu sonsuz suların kıpırtısına şaşmak yok mu artık, elele tutuşmak, bir avucun bir başka avuca dokunmasının yarattığı ürperti de hayal hanesinde kendine bir yer bulmuyor mu? Bitti mi bu macera, çekildiniz mi hayattan, hayatın sizin bulunmadığınız yerlerde yaşandığına mı inanıyorsunuz, daha bitmeden bitirdiniz mi her şeyi, yorgun ruhunuz yeni coşkular için hazır hissetmiyor mu kendini.

Delirdiniz mi siz?

Şu köşe başında karşınıza ne çıkacağını ne biliyorsunuz, biliyorum genellikle köşe başlarından açlık, acı ve ölüm çıkıyor karşınıza ama kim bilir, belki eski bir dosta, belki güzel bir kadına, belki okunmuş kitaplar satan bir sahafa da rastlayabilirsiniz, bir piyano sesi duyabilirsiniz ya da bir Rumeli türküsü açık bir pencereden, bir söğüt ağacı görebilirsiniz çocukken kabuğundan düdük yaptığınız, dans adımlarıyla yürüyen bir çift bacak geçiverir önünüzden, bir oğlan bir ıslık çalabilir, hatta siz bile çalabilirsiniz.
Ne sevinci, ne hayatı, ne eğlencesi para yok ki diyorsanız eğer ve eğlenmek için paranın gerekliğine bu kadar inanıyorsanız, emin olun paranız olduğunda da eğlenemezsiniz, para eğlenmeyi çeşitlendirir sadece ama eğlenceyi yaratamaz, öpüşmek parayla değil, şarkı mırıldanmak parayla değil, acaba o şimdi ne yapıyor diye düşünmek parayla değil, TV'de iyi bir film seyretmek parayla değil, sizin için demlenmiş bir bardak çayı, bu benim için yapıldı diye neredeyse gururla alıp, bardağı ince belinden sıkıca kavrayıp içmek parayla değil. Bir tabak semizotunu sevinçle paylaşabilirsiniz ve hiçbir pahalı lokantada bulamayacağınız bir tat alırsınız, eğer bir tabak yemeği paylaştığınız, paylaşmak istediğiniz insansa.

Hayat diye bir şey var.

Sadece sizin olan, sadece size ait, içinde sadece sizin gördüğünüz çiçekler açan, yalnızca sizin müziklerinizin çaldığı bir bahçe var, sokmayın oraya öyle herkesi, çiçeklerinizi başkalarının çapalamasını beklemeyin, şarkılarınızı başkalarına söyletmeyin. Anladık ahmaklıklar oluyor, aptalca kararlar veriliyor, hepinizin hayatından bir şeyler çalınıyor, hayallerinizi teker teker buduyorlar, ümitlerinizi öldürüyorlar, çaresiz bırakıyorlar sizi, yenildiniz belki de, yenilginin ağır yaralarını taşıyorsunuz ruhunuzda ama gene de bir hayatınız var sizin, sadece size ait bir bahçeniz, durup soluklanacağınız, yaralarınızı yıkayacağınız, çiçeklerini seyredebileceğiniz bir bahçe.
Soğukta bir bira içebilirsiniz, bir ağacın gölgesinde durabilirsiniz bir an, sabaha karşı uyanıp her ay yeniden doğan hilale bir bakabilirsiniz, çok sevdiğiniz bir kitabı bir daha karıştırabilirsiniz, aşık olabilir ya da aşık olmayı düşünebilirsiniz. Sevdiklerinizi özleyebilir ve bir gün yeniden kavuşabileceğinizi hayal edebilirsiniz, geceleri ağaçların daha değişik koktuğunu fark edebilirsiniz, yeni bir salata icat edebilirsiniz, sevgilinizi çırılçıplak soyup evde öyle dolaştırabilirsiniz, saçlarınızı her zamankinden daha değişik kestirebilir, evinize bir gün de başka bir yoldan gidebilirsiniz, alışkanlıklarınızı değiştirmek için kendinize karşı müthiş bir savaş açabilirsiniz.

Hayat diye bir şey var.

Her zaman size keşfedilecek geniş alanlar bırakan, ne kadar yaşarsanız yaşayın daima bilmediğiniz, kuytularına sokulamadığınız bir hayat, sadece size ait bir hayat. Biliyorum dertler çok, ahmaklıklar yapılıyor, sıkıntılar bitmiyor, günler birbiri ardına buruşup eskiyor, yorgunsunuz, belki yeniksiniz. Teslim mi olacaksınız peki? Hayal kurmayacak mısınız, çılgınca sevişmeyecek misiniz, bir daha öpüşmeyecek misiniz, ağaçlara bakmayacak mısınız, denizlere şaşmayacak mısınız, ani ve sebepsiz sevinçlere inanmayacak mısınız, bir tabak semizotunun tahmin edemeyeceğiniz kadar lezzetli olabileceğini hiç düşünmeyecek misiniz, sizin için demlenmiş bir bardak çayı bardağı belinden kavrayıp içmeyecek misiniz?

Delirdiniz mi siz?
Hayat diye bir şey var, evet orada, elinizin hemen yanında duruyor.

Ahmet ALTAN






bu yazıyı teselli için en son okuduğumun ertesinde almıştık kanser haberini, kağıdı kalemi elime alıp en son yazdığım gece 1999 depremi olmuştu. bugün benim için demlenmiş bir bardak çayn sıcaklığında aklıma geldi varlığı... şimdi günlüğümün en başına/sonuna da koyuyorum işte. daha varsa gelmedik bir felaket buyursun gelsin bakalım!

ben nerede olduğunu bir türlü öğrenemesem, bulamasam da hayat diye bi'şey var, inanıyorum hala! buyursun gelsin bakalım!


Read more...

Salı, Mart 31, 2009

ne mavi ne yeşil ne de moR, koyu biR siyah; hepsini yutan

Telefonun şarjı bitmiş. Daha Pazar sabahı takmıştım oysa. Kıçı kırık bir cihaz bile dayanamadı bugünün… bugünün… bugünün… bugününün nesine? Bugünün koşturmacasına? Bugünün heyecanına? Bugünün hayal kırıklığına???

Yazılacak tek bir cümle yok artık. Yazasım da yoktu ya. G-talkta ki “gitti gider”i görünce…

Nereye kızım alooooo? Şu çöplükten çıkmayı bile beceremiyorsan…Memleketin 800 km. doğusuna gitmeyi bile göze almışken hem de…Nereyeee??

Her fırsatta kurumsalız, otuz, bokuz böceğiz diyenlerin yaşattıkları değersizliğe ne demeli? “Sen bir gregor samsa’sın” diye, bir adamın yüzüne bu kadar vurulmaz ki! Gerçi bende bu salaklık varken yakında elmalı gregor bile olurum ya neyse.

Artık çok da fazla bi’şey dememek lazım. Bi’insan kişisel tarihimin kaydı olsun deyip 2 yıl boyunca dönüp dolaşıp aynı başarısızlıkları, aynı hayal kırıklıklarını yazıyorsa, hiç yazmasın daha iyi. En azından unutur, kurtulur. Ha, aynı insan dönüp dolaşıp aynı boku yiyorsa yaşamasının da çok bi’manası yok aslında. Ama işte “ölmek istiyorum böğğ” diye ağlayınca söylenen “kuşlar kelebeler umut dolu günler” mavrasını dinlemektense, “ay yanlış kararlar verdim”, “tüh yaa başarısız oldum” diye ağlayınca söylenen “bu da geçer, bu da bir deneyim” bık bıkları bi’nebze daha dinlenebilir oluyor. Bu garibe de hak vermek lazım.


Hiç bi’şey söylemeden dinlese. Delirip delirip anlatsam bana bugün yaşattıkları rezilliği de “ağlama” demeden sadece gözyaşlarımı silecek bir el, bir omuz olsa yanımda.
Evimde, yuvamda, güvendiğim tek kale’min omzuna yatamıyorum bu gece. Çünkü dayanamıyor beni ağlarken görmeye. Çünkü öyle laflar ediyorum ki, kendini suçluyor her seferinde. Çünkü ben her seferinde bir kez daha hayal kırıklığı yaşatıyorum ona.

Başım çatlayacak sanırım birazdan. Ağlamaktan mı, ağlayamamaktan mı, ağlamanın çevremdeki insanları üzmekten başka hiç bi’işe yaramayacağını düşünüp unutmaya çalışmaktan mı, “güçlü ve dik” durmak zorunda olduğumu hatırlayıp unutamamaktan mı…

Süblimleşebilsem negzel olur diğ mi? Katı’dan gaza. Puf!

—bu bir başarısızlık değil ki senin için. İş hayatı böyle... kimse tek seferde, ilk seferde zıplamıyor bi’yerlere. Ha, sen bu adamlara pabuç bırakmazdın, n’oldu da böyle oldu oturup tartışılır elbet ama ne olursa olsun sana bugün yapılan muameleyi hak etmedin sen. O yüzden gerçekten boşuna üzüyorsun kendini…
—hiç susmaz mısın sen?
—niye susayım ki, kötü bi’şey mi söylediğim?
—…
—iyi bakalım. Ben de susarım o zaman. Bakalım susunca ne değişecek? Sessizlik bize ne getirecek bi’de ona bakalım.

Tıp!

Read more...

Pazartesi, Mart 30, 2009

seçimsiz mavi


Bugün memleketçe seçim yaptık. Gittik oy kullandık ya, benim kafam karıştı. Şimdi bizim oy kullandığımız sandıkta 316 seçmen vardı. Hepsi 3 dakikada oy kullansa 942 dakika yapar. Bölü 60 eşittir 15.7 saat eder. Oy kullanma işi sabah 8, akşam 5 arası yapıldı. Yani 9 saat sürdü. E bu nasıl iş? Hadi diyelim bunun bi’standart sapması vardır, her sandıkta belli oranda oy kullanılmayacağı istatistikî olarak bilinir, kişi sayıları ona göre hesaplanır falan. 9 saat nereee 15 saat nere arkadaşım, ne biçim sapma bu?
Kaç kişi toplam 3 dakikada oy kullanabildi onu hiç tartışmayalım zaten. Gördüğün bütün ampüllere “evet”i bas çık yapmadıysan, hele bi’de büyükşehirde başka, ilçede başka partiye oy verdiysen hangi pusula hangisinindi, kağıdı ne tarafa katlayacaktık derken kafadan 5 dakika geçiyor paravanın arkasında… Nasıl yetişti bu seçim sandıkları haber bültenlerine, ben çıkamadım işin içinden.

Son baktığımdaki (ki 1 saat falan oluyor) Pendik-Kadıköy hattı CHP kırmızısına boyanmış görünüyordu. Gerçi Pendik biraz kritik. Her an sararabilir.
Neyse ya hiç hevesi yok şöyle 3-5 kelam laf edeyim de seçimlerin belini kırayım falan. Kardiş yaklaşık 2 saattir pc başında sevgilisiyle an be an sonuç değerlendirmesi yapıyor. "Büyükşehirde 50bin oy fark var sadece, bence hala umut var Kılıçdaroğlu için" , "bak adamlar kadıköy’ün oyunu bölmek için ataşehir’i çıkardılar ama orada da chp almış." falan. Hayretle izliyorum onları, iç geçiriyorum hatta. Olabiliyor yani böyle ilişkiler yer yüzünde. Yaşanmışı bile var hatta.

Söz uçar yaz kalır diye boşuna dememişler “Cumhuriyetten günümüz Türkiyesine siyasal katılımda kadının yeri ”, “1980 sonrası siyasal katılımda gençlik”, “… ili çerçevesinde seçmen davranışları”… Altında, üstünde, kapağında adım yazmasa ben bile inanmam gerçek olduklarına. Nasıl (ı-ıh hayır doğru soru) NEDEN geldim ben bu bezgin hale? Neden boşalttım içimi, beynimi? Neden izin verdim bana bunu yapmalarına? 2 yanlış karar 3 yanlış cevap verdim diye neden vazgeçtim hemen?

Öhöm. Tamam. Neyse. Konumuz bu değil bu gece. Konumuz seçim bile değil ki bu gece. Daha önce sormuşum ya bi’zaman 'neden 23 saat olacak günümle, 25 saat olacak günümü ben seçemiyorum?' diye, seçebiliyor olsaydım hakkaten bugünü seçerdim. Pazartesi sabahına ne kadar çabuk ulaşırsak, saat ne kadar çabuk 10:15 olursa o kadar iyi.
Yarın(bugün), bir zaman kırılması yaşanacak hayatımda. Sliding doorslar (larlar) açılacak mı kapanacak mı göreceğiz en sonunda.

Şimdi uyumam, yarın dinç ve açık bir zihinle uyanmam lazım.

Read more...

Cuma, Mart 27, 2009

uykusuz mavi

Uygun bir giriş cümlem yok. En iyisi konuya tam ortasından dalmak. Konu?
Belirsizlikler içinde yaptığım planlar mı? Bir yandan "evet artık olsun şu iş" diye heyecanlanıp, diğer yandan hala “ya yanlış bir karar verdiysem, ya 30 umda 2009da verdiğim o boktan karar yüzünden…” diye başlayan cümleler kuruyorsam kaygısı mı?
Kardeşimin nükseden nefreti mi?
Ebeveynlerimin aniden kaçan uykuları mı?
H. kişisinin “etkileyici” saçmalıkları mı?

Hakkaten konusu ne lan benim hayatımın? Hayatı siktir et. Şu son bir ayın konusu neydi?
Konusuna da ana fikrine de kafam girsin! Yeter artık ya! Birisi start desin, motor desin, action desin, oyun desin, AKSIN artık hayatım. Ben de marttan erken rezervasyonlu temmuz tatilleri için otel aramaya başlıyım mesela. 23 nisanı hafta sonuna birleştirip 4 günlüğüne akyaka’ya kaçayım arabamla mesela. Çarşamba akşamı tiyatroya biletim olsun ya da pazartesi akşamı konsere gideyim mesela, hafta sonunu beklemeyeyim nefes almak için.
—Hah! Salak, Çarşamba tiyatrosu, Perşembe konseriymiş. Nelerden vazgeçiyorsun sen, farkında mısın?
—Sus. Lütfen sus. Hiç halim yok buna bu gece.
—O yüzden mi gecenin ikisinde çıktın yatağından. O yüzden mi bininci kez dinliyorsun aynı şarkıyı?
—Şimdi bu riski almazsam, başka ne zaman yapacağım?
—Bu tam anlamıyla bir risk değil ataletin yüzünden varabildiğin tek çıkış kapısı. Açmaya korkuyorsun çünkü o kapıdan çıkarsan geri dönmek epey vaktini alacak.
—Sus n’olur?
—Daha iyilerini yapabileceğini çok çok iyi bildiğin halde bunu bulunmaz/kaçırılmaz bir fırsat gibi satıyorsun çevrendekilere. Annene. Babana.
-…
—Niye ağlıyorsun ki? Büyük resmi çok net görmene rağmen hala aynı koltukta oturup aynı ekrana bakıyorsun. 3 ay oldu bak. Tek bir
—Başa dönmeyelim artık. Olmuyor işte. Kapana kısıldım burada. Hem de senin yüzünden! Sen içimde bas bas konuştukça, ben dışımda düğüm düğüm karışıyorum. Sen ben değilsin, ben de sen değilim.
—Bu önemli değil i zaten. Önemli olan Zeynep. O kim?
—Sen değilsin. Sen olmazsın. Seni kimse tanımıyor. Annem en sevdiğin yemeği, babam nasıl araba kullandığını, kardeşim ilk aşkından ayrılınca ne çok ağladığını bilmiyor. Hiç kimse tanımıyor seni.
—Peki bakalım, neymiş senin en sevdiğin yemek? Kimden öğredin sen araba kullanmayı? Öğrendin mi? Kardeşine “üzgünüm ama kendini buna hazırlamalısın” dediğinde hatırladığın kimdi, ilk aşkın mı? Yeter ki içimden çıksın diye yazıyorsun akıtıyorsun zehrini de, benden başka kim anlayacak şu yazdıklarını? Kim tanıyor seni? Sen tanıyor musun kendini? Nasıl tanıtıyorsun insanlara BENi?
—Nefret ediyorum senden! Orada oluşundan. Her fırsatta “ben buradayım” diye ortaya çıkışından. Sorularından…

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Sustu.
Bir doğumun sancıları bunlar. Biraz daha terleyeceğim nefese nefese.
Sonra kendimi doğurup kendimden, bir büyük çığlıkla başlayacağım yepyeniden.





evet evet
doğrusu bilmiyorum
dalıp dalıp gidiyorum böyle
dalıp gidiyorum ve dalgınlığımda bir kent
bir duvar, bir de sen, duruşunda güz özellikleri
dostlar, bütün dostlar içerde.

bir kent mi, bir yüz mü, binlerce yüz mü, bir kent mi
beyaz mı, daha mı beyaz, o kadar çok mu beyaz
bütün bunları kendime bir adres gibi sorup
hüznüme, kalbime, soğuğuma
gelecekten arta kalan bir mutluyum.
.
.
.
.
.
maviyi soruyordun, gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi
bir renk değildir mavi huydur bende
ve benim yetinmezliğimdir
ve herkesin yetinmezliğidir belki
denecektir ki bir süre
ve denenecektir
bir akşamüstünü düşünmek bir akşamüstünü düşünmekten başka nedir ki.

gelecekten utanarak dönen bir sevinçliyim
ya sizler
ey sırasını beklemeden gelen akşamüstleri.

Edip Cansever/GÜNLERDEN

Read more...

Salı, Mart 24, 2009

Rahatsız mavi, huzuRsuz gRi

sonunda bitti!

kendine güvenin insanı rahatlatan bi'şi olması lazım aslında. peki ben neden böyle rahatsız hissediyorum.

bitti işte!

eksiklerim var mı? var, olabilir.
ben sonuç olarak elimden gelin her şeyi yapmadım mı? yaptım.

şimdi oh bitti diye iç çekmem gerekirken bu huzusursuzluk neden hala?
dahası ne peki?

yeter artık ya, cevap istiyorum!
ne olacaksa olsun!

Read more...

Pazar, Mart 22, 2009

kaRanlık beyaz, paRlak tuRuncu

Ben hala ne yaptığımı tam olarak idrak edemedim galiba. Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim de, şimdi ne olacak? Salı günü de OK derlerse bana. (ki diyecekler, tüm olmaz olsun balık burcu sezgilerimle biliyorum bunu) Şakası var mı bu işin?
Benim ne işim var orada?

Peki ya demezlerse? “Olmadı canım, belki başka zaman” derlerse. Var mı bir B planım. Benim var da, ne kadar gerçekçi? Ayrıca babamı “olduğuma” bu kadar ikna etmişken tekrar başa dönersem…

Offffff ve ya poffffff ya da püfffffff.

Neyse bakalım. Her şey sonuçlansın hele.

Bi’de tüm bunlar olurken H. kişisi karşıma geçmiş “bu kızla var ya, tophane’ye gider tavla oynayıp nargile de içersin, F1 de izlersin, bağıra çağıra maçta seyredersin. Ama küfrettirmez bak, tavrını koyar kalkar. Balıkla rakı içmeyi de bilir, yaprak sarmayı da. Evinde sana bi’sofra hazırlar, bir misafir ağırlar aklın şaşar” diyor.

Ben elimdeki çatal havada, ağzım açık öylece kalakalıyorum. Bi’otuz saniye falan gözümün önünden kareler geçiyor. Bridget Jones’un ilk sahneleri gibi, konfetiler atılıyor, şampanyalar patlıyor, biz elele gelin arabasına doğru koşuyoruz kendisiyle.

“bu nasıl bi’tespit ya sen daha beni 3 gündür tanıyorsun”
“yanlışsa şurası yanlış de, düzeltelim”

Ah bu “ben bilirim” tripleri yok mu bir erkeğin, suratındaki o ukala sırıtışı Bu kendinden emin pozlara her seferinde kanıyorum, evet!

Bir maç muhabbetinin ortasına dalıp “liverpool’un never walk alone diye şarkısı vardı diğ mi, onların taraftarları da ingiltere’nin çarşı'sı bi’nevi” gibi bir laf ediyorum. Derdim sadece muhabbeti bölmek aslında. Birden oklar bana dönüyor, çok bilmişlikle genel kültürlülük arasında bir sıfat bulmaya çalışırken H. tutup bunları söylüyor hakkımda. Orda kalkıp bana liverpool’un renklerini sorsa bilmiyorum ama bu adam beni biliyor. Hakkaten de ben, benim sevdiğimin adamın beni böyle sevmesini istiyorum. Onu mango'nun kapısında saatlerce bekletecek bir tip olmadığımı fark etsin istiyorum. Biz birlikte bunları yaparken keyif alalım istiyorum. Ne bileyim, serin bir akşamüstü açık havada özene bezene hazırladığım sofrada ben onun tabağına balığını koyarken o da benim rakıma su koysun istiyorum.
Bana “hadi hafta sonu maça birlikte gidelim” dediğinde reddedilmeyeceğini ya da tavlada yenilirse dışarıdaki soğuğa buza aldırmadan ona mangalda sucuk yaptıracağımı bilmeli benim sevgilim.

Peki bu adam bunları bilirmişçesine hem de gözlerimin taa içine baka baka nasıl kuruyor bu cümleleri? Ben bu kadar yaklaşmışken hedefime, beni durdurmaya kalkmak değil de ne bu!?

Hayır Murphy Efendi. Bu sefer kandıramazsın beni. Evet, tekrar okumak için kopyalamış olabilirim tüm yazışmalarımızı ama son yazdığı maile cevap vermeyeceğim pazartesi günü. Hayır, Salı günü giyeceğim elbisenin onunla hiç bir ilgisi yok, tamamen görüşme için bir hazırlık o. Böyle adamların “tipi” olmadığımı öğreneli çok oldu ayrıca. Bu saatten sonra hiç kimse için 0 beden olamam ben.
Bunu daha önce de söylemiş olabilirim ama bu sefer “gerçekten” olmaz Mr. Eros. Ya da artık bu zamansızlıklara ilgilenen her kimse…

“Slumdog millionaire” yıllardan sonra listeme giren ikinci film olduysa ve "Sliding Doors"la birlikte bir numarayı paylaşıyorsa tek sebebi: “hayatta başımıza gelen her şeyin bir sebebi var”dır. Eğer dikkatle dinlersen, izlersen onu, sana sorduğu tüm soruların cevabını bir zamanlar bir yerlerde verdiğini görürsün.
Ben o cevaplardan birini verdim geçen Çarşamba. Gözümün önünden kare kare geçti yanıtlar. Hiç düşünmeden söyledim. Düşündüler taşındılar cuma günü gelip “Doğru” dediler bana. 'Haftaya Salı büyük ödül için son soruyu soracağız, canlı yayını kaçırma' dediler. Tüm yanıtları bu kadar net okuyamamış olabilirim. O yüzden işimi şansa bırakamam artık. Böyle boş cümlelerin peşine hayaller kuramam şimdi. Oturup çalışmam lazım bir tur daha…

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP