Pazar, Mayıs 25, 2008

geçmiş mavi olur ki

Mor ve Ötesi 7. oldu 2008 Eurovision’da. Sahneye çıktıklarında uyukluyordum kanepede.

Aklımda 2003 Eurovision. Yok yok Sertap’ın birinciliğinden değil, gerçi birinci olmasa bu kadar net hatırlayamazdım o tarihi ya, neyse.

Bodrum’dayız.
Finaller daha başlamamış herhalde, kim organize etmiş hatırlamıyorum, bizim fakülteden büyükçe bir grup gitmişiz. 3 gün. Bizim ekip; 2 kız 3 erkek. Kimse kimsenin sevgilisi değil. Flörtöz bir durumda yok ortada. B.nin zaten askerde nişanlısı var, o Y’ye emanet. Zaten beni de gitmeye Y ikna etmiş. Sürekli bir pazarlık halindeyim onunla. “O’lum bak uygunsuz bi’durum olursa ben size haber ederim, ama sakın her yan bakana ‘ne bakıyon lan’ diye dalmayın, kısmetimi kapamayın, bozuşuruz.” deyip duruyorum. Ne mümkün anlatmak, adam 30 saniye yalnız bırakmıyor, şöyle bir İtalyan yakışıklısı bulup kadeh kaldırayım.

Bodrum’dayız ama yıl 2003, aylardan Mayıs. Yani tikkycanların istilasını uğramamış henüz beachler. Gündüz tekne turuna çıkmışız. Şansımız ki hava bulutlu. Güneşleneceğiz diye yağları sürdüğümüzle kalmışız koca gün. Tabi tatile geldik illa denize gireceğiz diye atlayıp 3-5 kulaç savurmuşuz ama sonra herkes havlularla, polar montlarla oturmuş teknede. Erken dönüyoruz otele. Yok yok pansiyon gibi bi’yerde kalıyoruz aslında.
Çıkaramadım şimdi. Ben tutturuyorum “kaleyi fethetmeden gitmem” diye. Söylene söylene peşime takılıyorlar. Kalenin kapanmasına 1 saat var. Koşa koşa geziyoruz surlar arasında. Ebelemece oynayan çocuklar gibiyiz. Bir turist amca fotoğrafımızı çekiyor. Çıkınca süper bir akşam yemeği yiyoruz bütçemizce. Ve tabi, ver elini barlar sokağı… Adamik’e girip girmemek konusunda biraz tartışıyoruz. Ama girip sandozları yuvarlıyoruz. Bir iki derken Y. sıkılmaya başlıyor, çıkıyoruz. Gece daha başlamamış aslında. Saat kaç bilemiyorum. Katamaran’a gitmeye karar veriyoruz. Ama gitmeden önce iyice içmek lazım, öğrenci harçlığıyla sarhoş olunmaz orada biliyoruz. Gülüşerek dolanırken bir başka barın girişinde dev ekranda TRT açık, 2003 Eurovision şarkı yarışması. Tam da Sertap anons ediliyor. B.yle ben avaz avaz geri çağırıyoruz yürüyüp giden bizimkileri. Sertap’ı gören barın önünde duruyor zaten. Şov başlıyor, Sertap detone olmuş o gece diyorlar, Bodrum’a hiç öyle gelmiyor sesi. Biz bütün kızlar hem hep bir ağızdan şarkıyı söylüyor, hem de dans ediyoruz. Keyifler çakır.

Arkadan aksanlı bir İngilizceyle “Göbek dansı Türk kızlarının ortak yeteneği herhalde” diyor birisi. Dönüp bakıyorum. Ve evet, nihayet bir İtalyan yakışıklısı!
Hayatımda gördüğüm en güzel gözler. Olduğum yerde kalakalıyorum. Cümle bile kuramıyorum. “sen Türksün değil mi?” diyor ben öyle kitlenip kalınca. “elbette türk’üm.” diyorum, Sertap’ın harika şovundan feci gururlanmışım.

“Dansından anlamıştım zaten” derken göz kırparak gülümsüyor. Aman Allahım o ne dudaklar, o nasıl bir çapkın gülüş. Eriyorum, bitiyorum…

Ne cevap verdim, nasıl bir cümle kurdum, kurduğum cümle İngilizce miydi, Türkçe miydi, sohbet nasıl gelişti hiç hatırlamıyorum…

Anımsadığım; kalabalıktan uzaklaşmışız (ya da biz yerimizdeyiz ama onlar dağılmışta olabilir, benim gördüğüm sadece O) Bodrum’a ikimizin de ilk gelişi olduğunu ve nereleri gezdiğimizi anlatıyoruz. O yarın İstanbul’a geçeceğini ve 3–4 gün orada kaldıktan sonra Floransa’ya döneceğini söylüyor. “Ben aslında İstanbul’d yaşıyorum” diye atlıyorum tabi. “Nereyi gezmeliyim İstanbul’a gidince?” diyor, Nedense aklıma ilk gelen Kız Kulesi. Bir türlü bulamıyorum İngilizcesini. Virgin tower diyesim geliyor ama değil biliyorum. “Kız kulesi” diyorum gayet Türkçe, anlamıyor elbette. Ben de bir türlü anlatamıyorum derdimi. Küçük bir not defteri çıkarıyor cebinden. “Buraya yaz ben gidince sorarım” diyor. Aklıma şaşayım oraya telefonumu yazmıyorum. İsmimi bile yazmıyorum. Bir anda onun arkadaşları ve benim arkadaşlarım çıkıyor ortaya. Muhtemelen hep civardalar ama ben farkında değilim. Büyü bozuluyor. Onunkiler onu, benimkiler beni tutuyor kolumdan, “İyi eğlenceler, see you’lar, buona notte’ler”le iki farklı yöne doğru ilerliyoruz.
Birkaç adım sonra arkama bakıyorum, arkasını dönüp bakıyor o da, göz göze geliyoruz... Son kez.

Yıl 2008 sadece 5 yıl geçmiş aradan. Yine bir cumartesi gecesi, yine bir Eurovision finali. 22.30 sularında kanepeye kıvrılmış uyukluyorum.

50 yıl değil sadece 5 yıl geçmiş aradan. Ben İstanbul’da bir kanepede uyukluyorum.

Kendime bir küfür savuruyorum akıllara zarar.
Ben kanepede uyukluyorum!


Posted by Picasa

Read more...

Salı, Mayıs 20, 2008

maskeli mavi

Kahramanımız, S hanım’ın yanındaki masada oturmaktadır. Konu az-çok kendisini de ilgilendirdiğinden kulak kabartır konuşulanlara:

—S hanım S hanım
—Söyle İ’cim
—Bir müşteri var hatta. İşlem yapmak için ben aradım ama offerı çıkmıyor. Çok ayıp oldu.
—Dunning segmentine baktın mı?
—Evet FC (efsi) den düşmüş ama A+ (plas)
—Tenure’si olmasın bugün, dikkat ettin mi?
—Yok 5 tane varmış bitmiş.
—Hım. Bugün pazartesi billing devam ediyor galiba.
—Baktım, open amountu yok ki zaten.
—O zaman sen 735064’ten campaign poolu ara. Payment’tan birisini iste, ona söyle.
—Eeeee?
—Sorun yoksa onlar offer tanımlar comet’e zaten. Eğer bi’şey yapamazlarsa not al, raporlayalım corporate tarafına.
—Anladım Ok. Byy.

Konuşmanın ona faydalı hiç bi’tarafı olmamıştır. O zaten teklifi çıkmayan abonelere 'ödemeler' tarafının özel bi’şey yapamadığını, direk raporlanması gerektiğini bilmektedir. Bu konuda sadece geçen hafta 2 tane 'mail' atılmıştır ödemeler biriminden.

Ne İ’ye, ne S’ye bunu söylemek hiç içinden gelmez. "İnsanlar işleri için gerekeli dökümanları bile okumuyorlar ne gıcıklar" der. Üstelik hangi dilde olduğu belli olmayan konuşmaya acayip sinirlenmiştir. Böyle havalı havalı bin tane İngilizce sözcük kullanıp bütün operasyona yaptığı bilgilendirmelere “herkez” yazan insanların astı olduğu için acayip sinir olur kendine. Sonra hala –de, -da’ları karıştırdığını hatırlar, elinde çevirdiği kalemi bırakır, ekranına bakar.


1 saat sonra yemeğe çıkar, İ’yle aynı masada oturmaktadır.

—İ, sen İngilizce biliyor muydun?
—Yok canım, nerde? Zaten bilseydim çoktan 'support' kadroya geçmiştim.
—Hıı anladım. Hadi size afiyet olsun ben kaçtım.


Tepsisini alıp, koşarak uzaklaşır. Arkasına bile bakmak istemez. Terasa atar kendini, yüzünü güneşe döner, gözlerini kapar.

“Ne işim var benim burada?” diye sorar. Yanıtını kendi verir yine. “yolun kenarında ki çalı olmayı sen seçtin. Buradasın çünkü en güçlü, en yeşil çalı olacaksın.”

Okkalı bir küfür savurur dudaklarını hiç kıpırdatmadan. Oysa bas bas bağırmaktadır. Kimse duymaz sesini. İnandığı bile. “Duysa cumartesi gecesi o rezalet yaşanmazdı ki” der kendi kendine. Çat diye cumartesine gider tekrar. Dişlerini sıkar. Aklından başka şeyler geçirmeye çalışır. Ait olamadığı sevdalar, sahip olamadığı aşklar geçer gözünün önünden. Hangisi daha beter emin olmaz.

“Eeehhhhhhh, altı üstü yemek molası verdik, yeter be!”

Gözlerini açar, bir damla yaş süzülür sağ yanağından, boynuna kadar hisseder nemini. Kahvesini alır, masasının başına döner…

Yanında oturan arkadaşı:

—Sen bugün ne kadar neşelisin ya, tatil sana yaramış anlaşılan?
—Hadi ya... Öyle miyim? O senin neşendir, beni de öyle görmüşsündür...

Read more...

Pazar, Mayıs 18, 2008

cevapsız laciveRt

Yine sabah oldu. Uyku alınan onca kararı alıp nereye götürüyor? Yerine şişmiş gözleri, ağrıdan çatlayan bir kafatasını nereden bulup getiriyor?

Neden konuşarak anlaşamıyoruz biz?
Ve neden “Ben böyleyim işte…” deyince akan sular duruyor?
Nasıl büyük bir kaçış bu aslında…

“Ben böyleyim, huyum bu.”
Lanet olsun, biliyorum ve anlıyorum!

Gregor yazmış ya hani kocaman, demiş yaTolstoy “her şeyi anlamak her şeyi affetmektir” diye.

Anlıyorum, affediyorum ve en korkuncu acıyorum… Üzülüyorum.
Kendi hayallerimi bırakıp onlarınkiler için üzülüyorum. Boşa geçen yılları, kaçırdıkları fırsatlar için üzülüyorum. “Onlara bunu nasıl yaparım?” diye kendimi kemirip duruyorum.

Ben 2 haftadır hazırlandığım projenin lansmanı ertelenince sinirden çıldırıyorum, istifa dilekçeleri yazmaya başlıyorum, 25 yıllık bir projeyi bir gece de paramparça edebilir miyim hiç? Cesur muyum o kadar?

Falan filan işte.
Şimdi yine uzuuuun vadeli planlar yapmak icap ediyor...


Read more...

Çarşamba, Mayıs 14, 2008

yalancı yeşil


Karlar yağdı bütün kış üstüme. İçime işledi taneler tek tek. Birlik oldular sardılar etrafımı. Her şeyin üstünü örttüler. Çıkışlarımı kapadılar bazen. Bazen soğuktan sızladı parmaklarım, tek bir sözcük çıkmadı titreyen dudaklarımdan. Elimi bile uzatamadım kimselere, kimi zaman sadece gözlerim görünüyordu tipiden, kimi zaman yapayalnızdım bembeyaz.

Sonra güneş açtı yavaştan. Eridi bahçemin karları. Kimi gözyaşı olup aktı, kimi buharlaşıp uçtu hiç var olmamışçasına. Birden tomurcuklar fışkırdı dört bir yandan, sarıp sarmaladılar yemyeşil. İçim açıldı sanki yüreğim ferahladı, yüklerden kurtuldum. Açtım kollarımı güneşe, buz gibiydi ellerim, uzattım. Öyle coştum, öyle gözümü aldı ki güneş, eriyip giden kardan adamı bile unuttum. Buz gibiydi ellerim, uzattım…

Kış çocuğuyum ben, sıcağa alışkın değil tenim. Avucumdan bir sıcaklık akarken yüreğime; “soğuk” dedim. Buz gibiydi ellerim. Gözlerimde sorular. Bahara alışmaya çalışıyordum oysa. Adamlarım hep kardandı benim, alışmaya çalışıyordum sıcaklığına.

Gitti. Arkasına bakmadı.
Gonca yüklü dallarıma ayaz vurdu.

Yoldum bahçemde ki bütün otları. Çevremdeki bütün yaban yeşillikleri söktüm attım. Boş plastik saksıları kaldırdım. Çabalamak, çapalamak, emek harcayıp kıpkırmızı kahvaltı domatesleri yetiştirmek için havalandırdım toprağımı. Öyle yorulmuşum ki; yanıma bir avuç mor menekşeyi, arkama tanıdık bir gülfidanını alıp kenara çekildim. Bir adım uzaktan baktım olana bitene. Geçen kışa, açan bahara, vuran ayaza, hiç gelmeden çekip gidene, başlamadan bitene…


Ben kış çocuğuyum işte… Hangi mevsimde hangi çiçek açar bilmem ki hiç. Yanlış baharda açtı tomurcuklarım. Şimdi kenarda durmuş tekrar kışı bekliyorum. Hiç niyetim yok yeni tohumlar saçmaya. Varsın kahvaltıda domatesler kendi bahçemden olmasın. Varsın açmasın güllerim rengârenk.

Ben şimdi kışı bekliyorum yine.. Kardan adamlarıma da razıyım artık. Bir kuru dal parçasıyla gülümseyiverir onlar bana, bir de mavi atkıyı sardım mı boynuna, güneş açana kadar bahçemde kalacak bilirim. Varsın her bahar alıp götürsün o'nu… Yalancı güneşlere çiçek açmaktansa, buz gibi ayazlara uzatırım ellerimi.

Ben şimdi kışı bekliyorum yine. Alın koca bahçe sizin olsun. Bana kışın sessizliğini geri verin yeter.

Read more...

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

inadına mavi


Ohh bitti nihayet!

Artık bi’daha kolay kolay tema değiştireceğimi hiç sanmıyorum hem de hiç! Ne html bilirim ne sayfa tasarımından anlarım, bir de css midir nedir öyle bir zımbırtı varmış ki akıllara zarar.
Anladım ki bu iş benim boyumu hayli hayli aşıyor. Bu kadar pipirikli, detaycı ve meraklı bir insan olarak bu hale getirdiğime şükrediyorum valla. Üstelik hala bence düzeltilmesi gereken bir sürü yeri var, bi’kere başlık havada kaldı öylece, onun resmin alt tarafında durması gerekiyor yalnız bir türlü beceremedim. Tıklanan linklerin rengi, başlıklardaki Türkçe karakter uyumsuzluğu, etiketlerdeki küçük büyük harf uyumsuzluğu ve daha benim fark etmediğim kim bilir kaç şey var. Ama artık sıkıldım bilmediğim bir dili çözmeye uğraşmaktan, yeni olayımız aşağı yukarı budur efenim, arz ederim.
Hoş çoğunuz benim dün akşamki uykusuzluğumdan istifade deneme yazısını da readerlarınızdan okudunuz ya o yazıdan dolayı bu dönüş kimseleri şaşırtmayacak muhtemelen.

Neyse. Zaten niyetim, amacım ortadan kaybolmak sonra tekrar ortaya çıkıp cöö yapmak falan değildi benim. Unutmam ve unutulmam gerekiyordu bu yüzden sonsuz maviyle minik bir virgül koyduk sayıklamalara. İnadına maviyle deli dizgin başlıyoruz tekrar.

Arada geçen zamanda hep yazdım başka başka yerlerde aslında. Emektar defterler, gizli günlükler yetmedi hatta yine bir blogger olarak yazdım savurdum cümlelerimi internetin uçsuzluğuna. Çünkü benim için öyle bir hale gelmiş ki buralara yazmak başka türlü bir yazım şekli artık yetmemeye başlamış. Başıma gelenleri, içimden geçenleri defterlere yazıp kapaklarını kapattıkça onları oraya hapsediyorum sanki. Oysa buralara bir yere yazdıkça benden çıkıyor cümleler. Sonsuzlukta bi’yerlerde kaybolup gidiyor, daha çabuk unutuluyor. Sırf böyle hissettiğim için bir başka blog penceresinden savurdum cümlelerimi sonsuzluğa. Şıp diye eliyle koymuş gibi daha ilk günlerden bulanlar, yorum bırakanlar oldu. Hiç birini yayınlamadım ve cevaplamadım da çünkü orası benim için aslında gizli bir sığınaktı. Eleştirilmeye, akıl almaya, doğruyu aramaya, sorgulamaya halim yoktu ve her cevap yeni bir kapı açacağı için yazılanları aldım, cebime koydum üzerine düşündüm ve öylece bıraktım. Değerli fikirlerini paylaşan herkese teşekkür ediyorum.

Bir de günaşırı gelip baktığı halde hiç sesini çıkarmayanlar oldu. Onlara ne desem diye çok düşündüm, bulamadım. Benimle sessizliği, suskunluğu paylaştılar, sıkıntıma değişme-değişememe kaygılarıma ortak oldular. Sadece dostum dediğim insana anlattıklarımı okudular, dinlediler sessizce. Kimlikleri birkaç haneli dinamik IP’ler bile olsa arkadaştan öteler benim için, bilmek isterler belki bunu…

(şimdi böyle yazınca onlarca kişiden bahsediyorum, yüzlerce yazı yazdım gibi olmuş, hepi-topu 5-6 yazı ve toplamda 3-5 kişiden bahsediyorum aslında.)

Sadece o da değil. Yoğun bir mail alışverişimiz oldu arayıp soranlarla. Aklıma estiği gibi yazamamanın acısını onlara attığım mailler sayesinde çıkardım. Kimisiyle gülüştük, kimisiyle erkekleri çekiştirdik, kimisiyle dünyayı kurtardık, kimisiyle haziran için şimdiden planlar yaptık, daha neler neler… Hepsine birer kocaman teşekkür, arkadaşlıkları, varlıkları ve “orada” oldukları için.

Ne çok şey birikti, ne çok şey var anlatacak. Hâlbuki yaşanan hiçbir şey yok ortada. Bir kaç damla hüzün, bir miktar hayal kırıklığı, bolca rutinden ibaret bir mavi rengim…

Yine, yeniden, inadıma mavi…

Read more...

Pazartesi, Mayıs 05, 2008

yeniden mavi


yakında...



Read more...

Pazar, Nisan 27, 2008

değişiyoRum(?)

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/deiiyorum.html

Read more...

Cuma, Nisan 25, 2008

ben biR yeRde hata yaptım ama neRede bilmiyoRum

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/severek-ayrlmak-diye-biey-varm-hakkaten.html

Read more...

Salı, Nisan 15, 2008

bitti,galiba,aRtık,sanırım,bitmeli

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/bitti-galiba-artk-sanrm-bitmeli.html

Read more...

Çarşamba, Nisan 09, 2008

değişmeyen tek şey?

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/deimeyen-tek-ey.html

Read more...

Pazar, Nisan 06, 2008

biR son

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/bir-son.html

Read more...

Cumartesi, Nisan 05, 2008

yeniden başlasın

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/yeniden-balasn.html

Read more...

Pazar, Mart 30, 2008

sonsuz mavi

Berrin beni mimleyeli epey oldu yine. Ama içimden gelmiyor bu aralar yazmak. O yüzden yine geciktim.Bu kez severek okuduğumuz bloglar hakkındaki düşüncelerimizi yazacağız. Ne zamandır böyle bir şey yapmak istiyordum aslında. Epey uzunca bir liste olacak sanırım. Uzatmadan başlayalım:

Hakkaten abi kendisi. Hakkında yorum yapmak, yazılarını takdir etmek haddim değil. Keyifle okurum, düşünürüm yazdıklarını. Lafları kıymetlidir, not ederim bazen bir köşeye.

Adına vuruldum önce blogunun. Sonra başladım okumaya, oku oku bitmedi. Ta içime derinlere bi’yerlere işledi cümleleri. Ablam gibi, sinirlenince küfür edebileceğimi bildiğim bir arkadaşım gibi her söylediğini dinledim. Garip garip noktalarda kesişiyoruz hep üstelik. Bir de bugün doğum günü. İyi ki doğmuş, iyi ki varmış, iyi ki yazmış…

Alternatif yaşam planlaması ve beyin labirentimden odacıklar

Bana ilk yorum yazan kişidir Faik Murat. Birilerinin beni okuyacağına ihtimal dahi vermezken bana iyi yazıyorsun korkma devam et diyendir. Ve her yazısında “başka bir hayat mümkün”e inancımı arttıran, şehirdeki koşturmacanın tek yol olmadığını hatırlatandır.

Bana dair..

Garip bir paralellik var aramızda Berrin’le. Kova kardeşliğinden olsa gerek. Doğru sorular sorup, doğru cevaplar verdirebilenlerden. “İnternette duygu mu paylaşılırmış be?” diyenlere vereceğim cevaplardan biri.

Elif&Misscat

Kova kardeşimdir. Dediğimi anlayan, derdimi paylaşan, dedikodunun kralını yapan, gülen güldürendir Elif’cim. Artık yazmaz olsa da, aynı dili konuşuruz biz onunla leb desem, "gel badem yiyelim" demez bilirim.

Gaybubetinde çok kitap okudum

Gülçin’in yazılarının yeri pek başka bende. Yazının hakkını verenlerden bence. Hikayelerindeki kurgular, kelimelerin seçimi, konunun hep benden bi’yerlere dokunması. Bir gün kitabını da zevkle okuyacağım biliyorum.

Gaykedi

Seçtiği konular, tavrı, fikirlerini ifade edişi, özeni, hele yazılarıyla seçtiği fotoğrafların uyumu… Her bir gönderisi ayrı ayrı keyifli, düşündürücü. Şu yazısına yazacak bir yorum bulamamıştım zamanında, bari buradan ne kadar beğendiğim dile getirmiş olayım. Şapka çıkarıyorum.

Goddess Artemis

“Girl power” =) ablam gibi O’da. En içli zamanlarımda çok akıl verdi bana. Yazılarıyla internetteki Türkçe içeriğe katkı sağlayan nadir bloggerlardan canının ichi Osman Börütecene’yle birlikte. Yazıları, müzikleri, verdiği linklerle mutlaka okunanlardan.

Günlüğüm

Ümit, gecenin bir vakti aylak aylak zaplarken bloglar arasında bir yazı ve bir şarkıyla takılıp kaldım günlüğünde. O gün bugündür okurum zevkle. Bazen hüzünlenir efkarlanır, bazen neşe saçar şarkılarıyla. Sözüm söz ayrıca, şu mart'tan bir kurtulalım görüşeceğizdir ;)

Mırıl Mırıl, Şehirde bulunmuş defter, (daha bir kaç gün hayattaydı bu linkler nereye kayboldu bilemem ki...)
bir tane daha var ama o sanki çok özel. Öyle herkes bilmese de olur. Gelince okur sahibi nasılsa…

Aynı pencereden bakıyoruz sanki hayata, ama o başka şeyler görüyor, ben bambaşka şeyler. Onun gördüklerine şaşırıyorum ben sık sık, "aa böyle şeyler de mi var oralarda" diyorum, seviniyorum paylaşınca…

Nautilus

O’nda da var sanki biraz “deli(li)k. Çoğu zaman benim "nasıl anlatsam, nereden başlasam" dediklerimi basitçe anlatıveriyor. Seviyorum üslubunu.

Okunmayan blog

Yazmıyor nicedir, yazdıkları çok içten, çok derinden, çok tanıdık sanki. Ya da hiç bilmediklerimi öyle bir yazıyor ki hepsi benden sanki… öyle bi’şey işte.

Öylesine kendim için

İlk zamanlar “internette tanıdığım en süper insanlardan biridir kendisi” derdim. Artık gönül rahatlığıyla “hayatta tanıdığım en süper insanlardan birisi kendisi.” diyorum. Ne desem nasıl anlatsam bilemedim. “Nev’i şahsına münhasır” dersem kolaya kaçmış olacağım sanki. Okumanız da yetmez ki onu, bi’şeyler paylaşmanız lazım tanımak, anlamak için. Ve mutlaka kucaklaşmanız lazım bence =)

PuCCa Günlük

Bigün başımdan geçenleri onun gibi dobra dobra anlatabilir miyim, yazabilir miyim acaba gerçekten merak ediyorum. Bu yüzden acayip saygı duyuyorum kendisine. Her yiğidin harcı değil çünkü. Hele kendi kendini eleştirmesi yok mu… İyi ki yazıyor yahu.

İlklerden O’da. Sayfasında bana ilk link veren, beni okuyup, okunabilir şeyler yazdığıma inandıranlardan. Sık sık değiştirse de mekânını, yazmaktan hiç vazgeçmesin istediklerimden. Yine taşınmış galiba bugünlerde. Olsun varsın.Yazsında; kaybetmeyelim inancımızı hepimiz, bu şehirde aynı şeylerle boğuşup, aynı notalarla huzur buluyoruz bi’nebze. Aynı satırlarda, aynı cümleleri okurken ya da benzer cümleleri yazarken unutuyoruz günün stresini, değil mi?

Rippincorpse

Öyle tatlı bir kalemi var ki, öyle şeyler bulup çıkarıyor ki şaşırıp kalıyorum her seferinde tespitlerine. Yeni yazısını görür görmez bir gülümse yayılıyor suratıma "neler yazdı acaba?" diye koşa koşa tıklıyorum her seferinde.

Shine on you

Nasıl kesişti yollarımız bir türlü çıkaramıyorum ama o beni buldu sanki bir başka blogdaki yorumumdan. Basıp gidenlerden, gidebilenlerden kendisi. Kocaman laflar ediyor dünyanın bambaşa bir tarafından, okuyor, düşünüyor, hissediyor ve yazıyor. “İyi ki yazıyorsun” lardan bir demet…

Timeconsuming

Bi’gece geldi, eni konu kurcaladı güncemi. Kurcaladığı yetmiyormuşçasına orasına burasına notlar yazdı. “Vay be” dedirtti. Çekip gidenlerden/gidebilenlerden O’da. Şimdi gelsek yan yana, saatlerce konuşuruz durmaksızın herhalde. Kimseler kusura bakmasın başka türlü seviyorum ben O’nu, yıllardır tanıyormuş gibi, çalsam kapısını gece boyu evinin bir köşesinde sessizce ağlayabilirmişim gibi...


Şimdi ben bunca insan yazdım ama bu kadar mı? Değil elbette!

Anselmo, Bikelime, Buzlucam, Buzcevheri, Cafecihan, Egemavisi, FikirAtölyesi, Flynxs, Günah yüklenen adam (Yazılarını özlettirmişti epeydir. Tekrar başladı neyse ki), Gregor Samsa, Karelidefter, Sersemtavuk, Virgilius...

Hepinizi "gerçekten" severek okuyorum. Evet kabul belki herkesin her yazdığını okumuyorum, sıkılınca, “aman yahu pek uzun” deyip gözüm kesmeyince atlıyorum geçiyorum. Ama adı geçen (unuttuğum kimse kalmamıştır umarım) (vardır kesin) herkesi cidden zevkle okuyorum. İşi gücü bırakıp vakit ayırıyorum blog okumak için. O kadar çok şey öğrettiniz ki bana hepiniz ayrı ayrı.

Son 2 yılda sizinle birlikte, sizin sayenizde öyle çok büyüdüm ki ben. Öyle çok rengi paylaştık ki burada. Evet hep kendim için yazdım. Bir iz bırakabilmek, bir çentik atabilmek için hayatın bir köşesine... “Bir zamanlar ben bunları yaptım, yaşadım” demek için yazdım. Ve devam edersem sadece bunun için edeceğim. Ama biliyorum ki burada biri çıkıp bir cümle edecek, kendi deneyimlerinden bir şeyler anlatacak, gülecek yazdıklarıma ya da üzeceğim belki istemeden ya da öyle bi’şey işte, her bir tık da bir şey daha eklenecek bana. Görmediğim bir şey göreceğim, hiç bakmadığım bir açıdan bakacağım, öyle bir soru soracak ki biriniz zamanlardır aradığım cevabı bulacağım, biraz daha ben olacağım.

Yazılmadık, yaşanmadık tek bir renk kaldı 211 yazının arasında. Onu yaşayana kadar yazacağım mutlaka diyordum. Umarım tutarım bu sözümü.

İyi ki varsınız.
İyi ki yazdınız, yazdırdınız...

Hoşçakalın!



dibine not: bu yazıda adı, linki geçen herkes sevdiği bloglar (ve kendini mimleyen blogger) hakkındaki düşüncelerini yazmak hususunda mimlenmiştir, sobelenmiştir, paslanmıştır vs. vb.

Read more...

3 keRe a,a,a 3 keRe b,b,b 3 keRe a 3 keRe b . . .

Aslında tek istediği koşulsuzca sevmekti.
Bulutlara bakıp hayal kurmak istiyordu, saçma sapan.
Can sıkıntısı nedir bilmeden coşkuyla sevmek istiyordu.
Çiçeklerden en çok neyi severdi çoktan unutmuştu, hatırlamak istiyordu.
Denizin mavisinde kaybolurdu belki sevince.
Eskileri hatırlamadan, kıyaslamadan sadece sevebilir miydi, bilmiyordu?
Farklı ve özel hissederdi belki sevince.
Güvenince koşulsuz, her şeyin üstesinden gelinirdi belki.
Hayata bir çizik atardı belki sevince
Işıldardı gözleri sevilince
İhtimaller dâhilinde miydi mutluluk yoksa
Jelibon gibi eriyip gider miydi tadını alamadan.

Kalbini açabilmek ne zamandır böyle zordu, ne zamandır
Labirentlerinde debelenip duruyordu,
Mayınlara basmadan çıkabilecek miydi içinden,
“Neden ben?”in var mıydı bir yanıtı.
Oyunlardan sıkılmıştı çoktan ve
Özlüyordu huzuru öylesine çok.


Parçalarını kendi elleriyle toplayıp
Ruhunu tazelemeliydi.
Sandıklardan çıkarıp umutlarını
Şarkılar söylemeliydi neşeyle
Toparlanıp yola çıkmalıydı
Uzun uzun yollarda gecelerce yol alıp
Üzüntülerini bilmediği bir limanda fırlatıp atmalıydı.
Vardığında tek duymak istediği
Yosun kokusu, yaprak hışırtısı ve günaydın diyen bir sevgili fısıltısıydı…

Read more...

Perşembe, Mart 20, 2008

kıRılgan

Murathan Mungan/KIRILGAN

Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı

Saldırgan diyorlar bana

Oysa kırılganım ben
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten

Ürküyorlar gözümdeki ateşten

Ürküyorlar dilimdeki zehirden
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen
gözükara cesaretimden

Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,

Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum içimdeki çocuğu?

Bir yanım çılgın nar ağacı

Bir yanım buz sarayı.


Read more...

Salı, Mart 18, 2008

mim'li laciveRt

Ağlıyordu ama sinirinden mi üzüntüsünden mi kendi de bilmiyordu. Hiç ihtimal vermiyordu böyle olabileceğine. Aklının ucundan bile geçmemişti. Her şeye inanırdı da buna inanamazdı. Herkes olabilirdi de, o olamazdı. Olmamalıydı.

Motorun sesini duydu birden. Hep yaptığı gibi arabasına atmıştı kendini, farkında bile değildi yola çıktığının. Hafiften yağmur çiseliyordu. “Şu kayganlaşan yolda kaybetsem kontrolü, 8 takla atsam yok 8 çift, uğursuz gelir, 9 takla atsam. Gazetelerin üçüncü sayfasında ‘bu arabadan sağ çıktı’ diye haberler yapsalar hakkımda” diye düşündü. Ölürse minicik bir köşede geçip giderdi adı. Haber değeri bile olmazdı belki. O yüzden kurtulması lazımdı.

Ceplerine baktı. Telefonunu üst cebine koymuş olmalıydı ama yoktu. Kotunun cebini kontrol etmek istedi. Sol ayağından destek alıp elini arkaya götürdü. Cebinden buruşuk bir kartvizit çıkardı. Araba hafiften sola kaymıştı. Hatta neredeyse bariyerlere çarpıyordu. Arabayı toparladı. Ama cebindeki kartı bulunca kendisi daha çok dağılmıştı. “3. sayfadaki yerimi büyütmek istiyorsam emniyet kemeri takmalıyım” dedi kendi kendine. Kendi kendine bu kadar uzun cümleler kurmamalıydı insan. “kemeri takmalıyım” falan demeliydi en fazla. O gece verdiği telefon numarasıydı bu. Ne kadarda aptaldı. Gözünün önünde olup bitmişti her şey. Bitmiş miydi acaba?

Yağmur giderek hızlanmıştı. Sol elini cama, başını sol eline dayamıştı. Sileceklerin sesine hıçkırıkları karışmıştı. “lanet olsun” dedi ve bıraktı direksiyonu. Radyoyu açtı. Belli belirsiz gülümsedi gitarın tıngırtısını duyunca. 5 dakika 10 saniye boyunca dinledi şarkıyı. Gözyaşları hızlandı, yağmur hızlandı, otomobil hızlandı dinledikçe.
“what can i possibly say?” diye tekrar etti kendi kendine.

Torpidoda mendil bulmaya çalışıyordu artık. Yüzünü gözünü temizleyip ilk benzinlikte duracaktı. Sonra o şarkıyla irkildi. Radyodan geliyor olmalıydı ses. Bir an kesildi sonra baştan başladı. Demek ki telefonu çalıyordu. Mümkün olamazdı. Arayamazdı. İmkansızdı.

Ses derinlerden geliyordu, arka koltuğa bakmaya çalıştı kemeri engel oldu. Sinirle açtı klipsi. Başını çevirdi, ışık gözünü almıştı. Uzunca bir korna ve büyükçe bir gürültüydü son hatırladığı...





Buzcevheri'nin yolladığı mim sayesinde yazıldı bu zımbırtı efenim. Dedi ki kendisi "kısa bir hikaye, senaryo kurgu yazınız". Oturup yazmaya başladım, yazdıklarımın başını-sonunu bi'yere bağlayamayınca azıcık gezintiye çıktım bloglar arasında bir de baktım ki Ümit'de mimlemiş beni. O da demişki "55 kelimeyi aşmasın hikayeleriniz". Her ikisini de ayrı ayrı yazmak isterdim niyetim de buydu ancak beni mazur görmelerini ve bu hikayeyi her ikisinin pasına da cevap olarak kabul etmelerini rica ediyorum.

Ben de Tuğçe'nin, Gregor Samsa'nın, Kırmızı'nın, Gülçin'in (bu mimle sizi daha önce mimlemediler biliyorum, bu sefer doğru pas attım =), Berrin'in (senin attığın pas da aklımda, yazacağımdır) ve de Rehavet'in hikayelerini okumak isterim. Yazmak isterlerse elbette.
ister 55 kelimeyle sınırlı, ister kendi hayal güçleriyle...
üç noktası kondu, firefox sekmesi değiştirildi ve kendini doğruluyan kehanet oldu bir anda yazdıklarım. aynı adamla aynı pozisyonda karşılaşıp aynı gölü ikinci kez yedim. mutluyum huzurluyum. aptalım.

Read more...

Pazar, Mart 16, 2008

şizofRenimsi pembe

Biz pek yapmazdık. Daha doğrusu ben yapmazdım. Annem iyi çocuk olayım diye çok tembihledi beni çünkü. Zaten yapsak bile sitenin içinde pek bir heyecanı olmazdı. Kapıcılardan ya da ön balkonlarda oturup bütün gün bizi izleyen emekli amcalardan kaçamazdık. Anneannemlere gidince acayip fırsatımız olurdu aslında ama oradada kafa dengi arkadaş yoktu zillere basıp basıp kaçınca köşeye saklanıp kıkırdayacak. Sonra büyüdük tabi kirlendi dünya. Şu gecekondu bozması diafonu bile olmayan dağ başı apartmanımsıya taşınınca çok yapmayı başladı sümüklü veletler. Yazları hemen her gün zillere basıp basıp kaçmalar. Ben de safım ya, her seferinde mutfak camına çıkıp “kim oooooooo?” diye sesleniyorum.

Hayır yani çalan her kapıya niye koşa koşa bakıyorsam? Bırak çalsın işte. Gerçekten içeri girebilecek olanların anahtarı var nasılsa. 1 kez 2 kez çalar, açan olmazsa çıkarır anahtarlarını girerler. Gerçekten içeri gelmek isteyen ve fakat anahtarı olmayanlarsa bi’kaç kez çalarlar elbet. Israrla çalıyorsa zil kalkar bakarım ben de. Ama seninle “gerçekten” ilgisi olmayan kendine biraz eğlence arayan her velet için ne diye koşarsın ki kapıya? Hem herkesin zır zır otomatiğe basmasından belli zaten senden önce kandırmışlar birilerini daha. Gelmesene oltaya sen. Tek dertleri seni de bu küçük, saçma, gereksiz oyuna dahil etmek. Birazcık eğlenmek seninle... Hadi bütün salaklığınla kalktın kapıya kadar gittin her seferinde, açtığında karşına çıkan büyük boşluk yeterince açık bir cevap değil mi, ne diye “kimdir o?” diyerek yeni bir soru üretiyorsun? Yeni bir cevapsız soru ekliyorsun arşivine. “Hah, canı oyun isteyen bir yaramazmış işte” deyip gülüp geçememen neden?

Bırak işte. Hiç bozma sen istifini. Seninle kapı arasında ki uzun koridoru aşmak için çabalama hiç. Gerçekten gelmek isteyen, içeri girmek isteyen ısrarla çalar zili, tokmağı toklatır tok tok. Terliğin içine not bırakır, “geldim, yoktun yine gelicem” der. Gerçekten oynamak isterse seninle, yukarı kadar çıkmasa bile kısa kısa, sık sık basar zile. Camda görünmesen bile adının sesli harflerini uzata uzata bağırır var gücüyle. O zaman bırakırsın işini gücünü, koşa koşa açarsın kapıyı, çıkarsın cama, “buradayım geliyorum hemen” dersin. Bir soru daha üreteceğine, yanıtı olursun meraklı bir soru işaretinin. Alırsın topunu gidersin.

Peh!

Nerede ben de o basiret. Ben hep koştura koştura gidiyorum zillerimi çalıp kaçanların ardından. Her seferinde cama çıkıp tüm umudumla soruyorum “kim o?” diye. Saklandığı köşeden ses versin “benim ben, zillere basıp kaçan yaramaz” desin diye bekliyorum. “gelsene içeri yeni kurabiye yaptım, istersen meyve suyu da var” diyeceğim ben de. Hatta belki sonra birlikte çıkar, yerden yüksek bile oynarız. Belki annem kızar bana “tanımadığın insanlara niye açıyorsun kapılarını” der. Olsun belki biz çok eğleniriz birlikte...

Aha aha basiret diyordum di mi ben? Açmayacaktım kapıyı güya, hah!

—Kızım senden adam olmaz boşa tüketiyorsun nefesini.
—Ya sen gene mi çıktın ortaya, sussana.
—Bunca zaman sustum da n’oldu, geldiğimiz yere bak.
—Neresiymiş geldiğim yer?
—Ha ha o da var tabi. Bi’yere varabildiğin yok. Bir geliyor, bir gidiyorsun. Bir varsın bir yoksun.
—Kes tamam. Seni dinlemek istemiyorum. Kurabiyeler soğumuştur, git üzerlerine pudra şekeri serp. Ben S.yi arayacağım, işten kovulduysa gelsin artık İstanbul’a çok özledim.
—Ben aynı anda hem kurabiyeleri servise hazırlayıp, hem telefonda konuşabiliyorum kuzum. Sen koş çalan kapıya bak!

Read more...

Perşembe, Mart 13, 2008

çalışkan mavi

Sevgili günnük,

Yorgunum. Yorgun olunca mutlu oluyorum ben. Oradan oraya gereksizce ve de amaçsızca koşturmaktan, kendime hababam yeni bir iş icat etmekten, iş çıkışı gece yarılarına kadar sürtüp duş alıp fön çekmem gereken saatlerde alık alık bilgisayara bakmaktan büyük bir haz alıyorum sanıyorsun di mi? değilim aslında. Tüm bunlar düşünmeme engel oluyor. Aynaya bakıp bakıp “neden?” diye soracak vaktim kalmıyor en azından.

Ben bu filmi daha önce görmüştüm sanki. 2002-2005 arası süren uzun metraj bir filmdi. Finale doğru çok zorlanmıştı esas kız, “yeter artık hiçbir şey istemiyorum, bitse de gitsek” demişti ağlayarak. Esas oğlan “sen herkesten farklısın ve pes etmeyeceksin, şimdi biraz uyumak iyi gelecek sana” diye telkin etmişti kızı. Film güzel mi bitmişti acaba? Kız çok az kişinin başarabildiği “çift” şeritli yolu aştığında çok mutlu olmuştu da, sonrasında epey çıkmıştı otomobil raydan...

Şimdi tam da filmin başında ki gibi, “beni çalışmak kurtaracak” deyip sarılmış durumdayım işime. Bugün mesela sistem çöktü, herkes açtı dx ball oynuyor, ben tuttum IT’den ne kadar adam bulduysam getirdim. Oturttum benim pc.nin başına. Bir ara kalabalığı gören 2.kademe yöneticim (üstümün üstü) geldi, “hayrola” dedi “nedir sorun?” Dedim “sistemlerin hiç biri çalışmıyor saat 11den beri boş oturuyoruz -saat 13.50- sorunu çözebilmek için arkadaşlardan yardım almaya çalışıyorum sadece”. Dedim ama artık nasıl bir ifadeyle söylediysem kadın garip bir şaşkınlıkla bana baktı ve “benim bazı raporlarla ilgili bir sunum hazırlamam gerekiyor power pointten anlıyorsan sorun çözülene kadar benimle çalışabilirsin” dedi. İşte o an gözümün önünden geçmeye başladı sahneler... Gecelerce sabahlamalar, yorgunluktan süründüğü halde sabahın 8inde proje sunumu yapmalar, 5 günde 7 il gezip konferanslara katılmalar... “dejavu” demişim sırıtarak. Hiç farkında değildim. “Parlez-vous français?” dedi kadın. Ah dedim içimden google translete olacaktı şimdi, ben sana Fransızca cevap vermeyi de bilirdim. “Hayır Fransızca bilmiyorum ama power point konusunda elimden geleni yapabilirim.”

Tüm bu diyalogu duyan mesai arkadaşlarım neler neler düşündü, ben kadının odasına girip laptopun başına geçince jaluzinin aralığından bana bakıp yanındakilerle ne dedikodular yaptı kim bilir. Zerre umurumda mı, değil. Ben kafamı kurcalayan bir iş olmadığında kendimi yiyip bitiriyorum arkadaş. 15 sn.de bir mailbox’a send-receive yaparak gelmeyecek bir maili beklemek beni 15 saat çalışmaktan 15 kat fazla yoruyor. Onlar aynaya bakıp rujunu tazelerken, ben aynaya baktığımda soru işaretleri dolu bir çift karaltı görüyorum. Onlar masalarına sevgilileriyle çekilmiş en sevimli fotoğraflarını dizerken ben kalemlerime sarılıp sayfalarca iş yerinde kaleme alınmayacak arsız cümleler yazmak istiyorum günnük’cüm. Biliyorum normal değilim ben, “oh oh 3 saattir boş oturuyoruz negzel” deyip gezemiyorum ortalıkta. DiğerleriMi susturmanın tek yolu bi’şeylerle uğraşmak çünkü. Onlar çalışınca her ay para alıyor ya, bana biraz daha yetki versinler, riski üstlenebileceğimi ortam yaratsınlar, ben veririm o parayı her ay üstüne. Valla bak... Deli işi işte, Allah akıl fikir versin diye dua etsek kabul eder mi dersin günnük’cüm. Denemek lazım: “Allah bana akıl, fikir, huzur versin” “veleddalin-âmin”

O değil de benim aklım şu filme takıldı. Orada esas kızın sığınıp saklandığı, herkesten gizli omzunda ağladığı bir esas oğlan vardı hani. Hakkını yemeyelim şimdi çok emeği geçti kıza. Yoksa bitiremezdi kız o “çift” şeritli yoldaki yarışı.

Şimdi ben başrolde tek başıma olunca da mutlu bitirebilir miyim acep senaryoyu dersin? Bitmezse de alırım lale’yi otururum aşağı.
İzleyip göreceğiz bakalım.

Şimdi çekime yetişmem lazım günnük’cüm
Haydi selametle...



ps: çok güzel di mi? bence de =) kimse bilmeyecek gerçek hikayesini. sen bile...

Read more...

Pazar, Mart 09, 2008

seRsem saRı

Sevgili günnük,

İlginç. Hakkaten ilginç günler yaşıyorum. Kişisel tarihimizde çok egzantirik ayrılık sahneleri var hatırlarsın ama böylesi hiç olmamıştı. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yazarsam belki ben de olan biteni anlarım dedim.

olay şöyle:

Adam günler sonra girdiği delikten çıktı ve “seninle olmak çok güzeldi ama ben gidiyorum” dedi. Bana geldi mi bi’gülme krizi. (Dilimin ucuna kadar geldi, "sende mi yoruldun?" diyecektim de tuttum Allah'tan.) Hayır, nezaketen gülümsememi gerektirecek bir cümle bile değil bu biliyorum ama tutamıyorum kendimi. Başladım alık alık sırıtmaya, o da hafiften gülse basacağım kahkahayı ama gayet ciddi devam ediyor. Bunca zamandır nereye kaybolmuş, neden hiç haber vermemiş, oysa aklı hep bendeymiş, benim desteğimi de hep yanında hissetmiş, son olarak da bana gelip hem konuyla ilgili fikrimi almak hem de bu açıklamaları yapmak istemiş-miş de miş, miş. O anlattıkça ben sırıtıyorum, bi’ara baktım gülmemek için baya baya dudaklarımı ısırıyorum. O da bunu fark etti mi, fark etmekle kalmadı, bunu ağlamamak için üzüntüden yaptığımı düşünüp, bana bir anda apansız bağlandığını ve bir ara sırf benimle kalmak için gitmemeyi bile düşündüğünü anlatmaya başladı mı. of of of!

Artık gülmemek için aklımdan gündüz incelediğim acı içindeki kadın fotoğraflarını, tecavüz sahnelerini falan geçirmeye başlamıştım ve cidden bir anda buz gibi kesilmiştim ki bizimki bir bomba daha patlattı. “aslında ben gelirken sana evlenme teklif etmeyi düşünüyordum ama kapıdan girdiğin an nedense kabul etmeyeceğini anladım ve bitirmenin en doğrusu olduğuna karar verdim.”

Artık rahatça gülebilirdim ve tabi ki güldüm. Hatta o kadar çok güldüm ki aklımı kaçırdım zannetti. Gayet endişeli bir ifadeyle “iyi misin, su içmek ister misin?” dedi. Üzüldüm o an, benim aklımdan neler geçiyor, adam neler diyor. Neyse zar zor toparlandım. “sinirim bozuldu biraz, iyiyim merak etme” dedim. Dedim ama ben konuşmaya başladığım an suratına acayip hüzünlü bir ifade takındı. “şaşırdım sadece” diye başlamıştım, boşa üzüldüğünü zannettiği kadar sarsılmadığımı söyleyebildim son olarak bizim böyle bir ayrılık konuşması yapmasını gerektirecek hiçbir şey yaşamadığımızı söyleyecektim ki bir gol daha attı. “seni sevmekle gerçekten yanılmadığımı bir kez daha gösterdin şu anda bana, bak söylediğim her şeyi unut, kaldığımız yerden devam edelim” deyip elime yapıştı bu sefer. Ay şimdi bile gülüyorum günnükcüm. Bi’de başladı mı özür dilemeye, hobaaaa!

Hayır bir an önce kendime gelip, büyük bir yanlış anlama yaşadığını, hatta hayal denizinde yüzdüğünü söylemem lazım adama yoksa korkuyorum yüzük müzük çıkaracak oracıkta evlenme teklif edecek, sonra çık işin içinden çıkabilirsen. Amma velakin, susmuyor adam, üstelik daldan dala atlıyor konuşurken, yetişemiyorum hızına. Artık gülmekten de geçtim sinirlenmeye başlamıştım ki yine evlilik mevzuuna döndü ve “ne güzel olurdu aslında çok mutlu olurdum seninle ömür boyu” dedi. Şimdi düşündüm de aslında çok sert kesmişim sözünü günnük. “evet, SEN mutlu olabilirdin ama BEN olabilir miydim emin değilim” dedim. Zaten böyle zamanlarda politik cevaplar vermeyi hiç beceremem ki ben, ya çok sert çıkışırım ya da çok yumuşak davranırım. Dumur oldu tabi. Kalakaldı öylece. Sonra başladım dansözlüğe. Yani onu tanımak güzelmiş de, evlilik başka şeymiş aynı dili konuşan iki arkadaş olmak başka şeymiş de, hem ben ona başından beri dememiş miyim, sınırlarım var diye, bana bu kadar açıklama yapmasını, özürler dilemesini gerektiren hiçbir şey yokmuş ortada da, ben sadece ona iş yerinden istediği 3-5 evrağı getirmişim de bık bık da bık bık işte.

Nasıl geldik bu hale ben anlamadım günnükcüm. Valla ben bi’şey yapmadım. Üstelik söyledim yani, “duvarlarımı aşman lazım” dedim. Bir gece partiye gittik diye, biraz içtik biraz eğlendik diye, bi’tabak keşküle birlikte kaşık attık diye olacak iş mi bu yahu!? Hayır vallahi aklım ermiyor, biz bunca zamandır sevgiliydik madem, insan hiç mi arayıp sormaz? İnsan sevgilisinin doğum gününü feysbuk mesajıyla mı kutlar? Şirkete uğramış 2-3 kez, bir kez bile yanına gelmez mi insan sevgilisinin? Hadi işyerinde sorun olacak diye daha ilk günden tırsıyordu zaten, gayet iyi biliyor ki hafta sonları evine yürüme mesafesinde bir yerde kalıyorum. Bir mesaj da mı atmaz insan “buralardaysan görüşelim” diye? O ortada yokken beyefendiyi bana soranları haber vermek için zırt-pırt mesaj attım diye mi heveslendi bu kadar anlamadım ki.

Neyse dertlenecek değilim arkasından, arkası önü bile yok benim için. Ben kaldığım yerden devam ediyorum. Ne eksik ne fazla. Yalnız son 1 aydır benim bir sevgilim varmış ve benim haberim yokmuş ona üzüldüm işte. hele şu geçtiğimiz Cuma acayip ihtiyacım vardı kaprislerimi çekecek bir sevgiliye. Bütün gece kendi kendimi yiyeceğime onun başının etini yerdim bilseydim.

Off bıktım valla. Varlığı dert, yokluğu dert orasını biliyordum da, böylesi de bir acayipmiş yani. Yok arkadaş, bende var bi'sorun kesin...



Read more...

kadınlaRın günü, dünü, bugünü

8 Mart Dünya Kadınlar Günüydü.
Dünya nüfusunun 49.7sinin günüydü.

Her yıl hamilelik döneminde ya da doğum sırasında hayatını kaybeden 500bin,
tecavüze ya da girişimine maruz kalan 600 bin,
ilk cinsel ilişkisini zorla yaşayan 1,5 milyar,
şiddete maruz kalan 1 milyar*,
mutlak yoksulluk sınırındaki 1.5 milyar kişinin yüzde 70’ini oluşturan 1milyar 50bin kadının günüydü.

Türkiye’de yaşıyorsa sadece “kadın” olduğu için aile cinayetine kurban giden Güldünya’ların*, Ü.K’lerin*, Yasemin Kınık’ların* ya da bi’takım istatistiklerde adı “cinayete kurban giden kadınların %70i sevgilileri ya da eşleri tarafından öldürülüyor.” olan kadınların,

Hindistan’da doğduysa sadece “kız” olduğu için doğar doğmaz öldürülen yarım milyondan fazla ceninin*,

Afrika’da yaşıyorsa sünnet edilen 135 milyon kadının*,

Arap yarım adasında yaşıyorsa araba kullanması, oy vermesi, boşanması yasak olan, sevdiğiyle seviştiği zaman recm edilen, sayısı bir istatistiğe konu bile olamayan kadınların,

Amerika’da yaşıyorsa 9 saniyede 1 tecavüze uğrayan, bedeni pazarlanan hemen her ürünün objesi olan kadınların günüydü...

Dünyadaki işlerin yüzde 60’ını yapan ve toplam gelirin yüzde 10’una, dünya üzerindeki mal varlığının ise yüzde 1’ine sahip olan kadınların günüydü...

Kutlu oldu, geçti.

Bugün hava güzel, brunch için rezervasyon yaptırmak lazım. Akşamüstü kuaförde manikür randevusu var trafiğe takılmadan ona yetişmek lazım. Ütü birikmiş yerden yükseklik 2 metre jilet gibi gömlek ütülemek lazım. Başbakan en az 3 tane doğurun demiş, folluğu ısıtmak lazım. Sabah erkenden kalkıp savaş boyalarını sürünmek, çayı demlemek lazım...

Bir günlüğüne kadın olmak neye benzer 2-3 dakika ayırıp düşünmek lazım*.

Her şeye rağmen mücadele etmekten vazgeçmemek lazım.

-------

Pc.deki makalelerimi kontrol ederken son sınıfta hazırladığım bir ödevde 2 yıl önce TUİK yayınladığı şu verileri buldum. Söz uçar yazı kalır, bunları da yazalım:

Türkiye'de hala kadınların yüzde 40'ı görücü usulüyle evlenirken, yüzde 30'u dini nikahla, yüzde 20'si nikahsız yaşıyor.
Türkiye'de 8 milyon kadın okuma-yazma bilmiyor, eğitim gören 100 kadından ise sadece 2 tanesi yükseköğrenim görüyor.

Türkiye'de kadınların yüzde 55'inin doğum kontrolünü uygularken, yüzde 64'ü hamilelik döneminde doktor yüzü görmüyor.

Türkiye'de anne olmak için yılda 2 bin 500 kadın yaşamını yitiriyor.
Türkiye'de kadınların yüzde 65'i eve gelen konuğa görünmüyor.

Read more...

Salı, Mart 04, 2008

suskun mavi

Favori meyvem karpuzdur her mevsim ama elmayı kütür kütür ısırarak yemeyi severim.

Kırmızı daha çok yakışır bana bilirim ama en çok maviyi severim ben.

Biraz hız biraz müzik. tehlikeli belki ama gece vakti ıssız bir otoyolda yolculuk etmeyi severim ben.

Her çeşit tatlıya varım da kaymak demeyin bana sakın. Mümkünse en koyusundan bitter çikolata severim ben.

Uyanır uyanmaz bir bardak süt mutlaka. Varsa taze portakal yoksa bir bardak cappy karışık kahvaltıyı hazırlarken. Ve kahvaltı vaktinde early grey severim ben.

Akşam sevdiğim bir kitapla yatağımda uyuklamayı ya da tv karşısında memleket kurtarmayı severim.

Güneşli günlerde bisiklete binmeyi, daha güneşli günlerde adada bisiklete binmeyi, en güneşli günlerde serin mutfağıma kaçıp bisiklet turundan gelenlere limonata yapmayı severim ben.

Futboldan anlamam, anlayanlarla iddiaya tutuşmayı severim ben.

Rekabeti severim. Kazanamayacağımı bilsem bile tavla da iddialı konuşmayı kaybetmeye yakın mızıkçılık etmeyi severim.

Fikrine değer verdiklerim beni eleştirirken “ben de seni çok seviyorum x’cim be sağol” demeyi severim ben.

Bilmediğim bi’şey anlatanlara âşık olmayı severim.

Minicik hediye paketleri açmayı ve birilerine hediye almak için alış verişe çıkmayı severim en çok.

Ne bilyim işte böyle basit bi’tip ben. Ve de böyle tezat...


Read more...

Pazartesi, Mart 03, 2008

çaresiz mavi

Yardımınıza ihtiyacım var!

Evi terke ederken insan yanına neler almalı? Yani en elzem, hayatta kalmak için olmaz olmazlar neler ki?

Ben öyle bir valize hayatta sığamam. Bi’kere kitaplarımı ve anılarla dolu ayakkabı kutularımı bırakamam ama bi’şeylerden vazgeçemem gerek artık. Yetti, bittim, tükendim, içim kurudu. Bu gece bu saatte evdeysem, gittiğim yerden apar topar döndürüldüysem, hem de bir hiç uğruna…

Gelip eve hala incir kabuğunu doldurmayan şeyler için bangır bangır kavga ediyorsam babamla. Ve annem sanki sesler alt komşudan geliyormuş gibi dergi karıştırıyorsa ve kardeşim telefona yapışmış sevgilisiyle konuşuyorsa ve ben… Neyse…

Nedir yani evi terk ederken ne almalı insan yanına? Aslında babam “çık git o zaman kızım” dediğinde basıp gitmek vardı ya. Nerde bende o yürek? Ve lanet olsun yürek meselesi de değil bu sadece! Neyse konu bu değil artık.

2 kot, iş günleri için 2 kumaş pantolon, 2 elbise yaz geldi şimdi bodyler katlayınca küçücük oluyor zaten sığdırabildiğim kadar body, iç çamaşırı, çorap, havlu, bir-iki mont, eşofman, pijama, 2 çift ayakkabı hayatta yetmez ama fazla yerimiz yok bir spor bir klasik 2 çift pabuç. Makyaj malzemeleri. Hımm, epilatörü unutmamalı.

Bilgisayarda buraya yazılmış/yazılmamış tüm yazılarımın yedekleri var, onları imha etmek lazım. İpod’un notes klasörüne aktarabilir miyim acaba onları. Off yine bir sürü teknik iş. Bu günceyi de toptan imha etmek lazım. Kardeşim biliyor sanırım adresi, çaktırmıyor bana.
Haa sahi firefox’a tanımlı şifreler vardı onları silmek lazım. Hatta firefox’u tümden kaldırmak lazım bilgisayardan history falan da silinsin.

Emektar günlükleri almalı. Ya da son bir iki tanesini almalı sadece, eski okurlarsa anlarlar belki. Hah! çok iyimser gördüm kendimi! Hepsini almak lazım tabi ki… Off sadece günlükler yetmez ki o ayakkabı kutularının içi top secret neler neler dolu! Demek ki onları önceden bi’yerlere göndermek lazım.

Başka nedir yani acil ihtiyaç? 3–5 ay izimi kaybettirene kadar ortadan kaybolmak için olmazsa olmaz ne var yani? Paran varsa her şeyi elde edebiliyorsun zaten. Gerçi ilk etapta tanıdık kimselere sığınamayacağımı ve kendimi bir otele atacağımı düşünürsek ilerleyen zamanlarda kıyafete ruja para harcayabileceğimi hiç sanmıyorum. Haa sahi, temiz, küçük mümkünse Anadolu yakasında bir otel bulmak lazım. Var mı bildiğiniz bi’yer? Ya da bana evinin bir odasını kiralayabilecek birileri? Ciddiyim. Çok ciddiyim.

Ben bunca zamandır bi’şeyleri değiştirmek için azar azar, minik minik adımlar atayım, farkında olunmadan yoluna koyarız belki, anlaşırız diyordum ama nafile. Zaten beceremiyormuşum demek ki bu güne kadar. En iyisi çat diye kestirip atmak. Kapıyı çarpıp çıkmak.

Bugüne kadar tanıdığım herkesin kayıtlı olduğu telefon defterini almak lazım. Telefonu değiştirmek lazım. Hadi o hazır. Şirketin verdiği hattın numarasını evdekilere hiç söylememiştim zaten. İz bırakmamak için başka yapılması gereken bi’şey var mı benim şimdi aklıma gelmeyen?

İş yerinin kapısına dayanırlar o kesin. Hadi güvenlik her sabah beni bile öttüm diye 2 kez x-ray’dan geçirmeye utanmıyor, binanın içine giremeyeceklerini umuyorum. Ben nasıl çıkacağım iş çıkışı dışarı? Peşime adam takmadıklarından nasıl emin olacağım sığınağıma giderken. Neler yaşanabilir en kötü?! Ve bunlarla baş etmek için n’apılır? Neyse bu artık ikinci adım. Ben önce bir basıp çıkayım da, sonrasını sonra düşünürüz.

Eee başka bu kadar mı yani? Bu kadar kolay mı?

Hah buldum nüfus cüzdanıyla diplomayı bi’de sağlık karnesini almak lazım. Başka resmi evrak var mı unutulmaması gereken?

Yani gayet tek bir valizle hatta biraz daha kıssak sırt çantası kıvamında bir çantayla kapıyı çarpmak mümkün öyle mi?

Peki zamanlama? Kalacak yeri ayarlamadan hemen bu gece çıkamayacağım aşikâr. (gerçi içimden bir ses bu kadar hesap kitap yaparsan hiç olmaz, zaten uyuyup uyandıktan sonra sinirin azalacak, gözünü karartıp çık git bu gece sessizce, diyor. Haklı olma ihtimali yüksek ama hem bu kadar büyük ve aptalca bir risk alamam hem de herkesin evde olduğu bir sabah çıkıp gitmek akıllıca değil, herkes bir arada olacağı için çok kolay organize olup aramaya başlarlar, benim de çok fazla seçeneğim olmadığı için fare gibi kısılır kalırım) Galiba en makulü bir sabah işe gitmek ve dönmemek.

Yani bu işin planı bir dosya kâğıdına sığacak kadar kısaysa ben niye hala burada oturuyorum? Lütfen eksik kalan ne varsa söyleyin. Anasını satayım bu böyle eşe dosta akıl danışılabilecek bir konu da değil ki? İz bırakmadan ortadan kaybolacaksam kimselere de anlatmamam lazım değil mi?


17 mayıs cumartesi:23:59

Read more...

Perşembe, Şubat 28, 2008

biR pas attım penceReye tık dedi*

*başlıkta mevzu bahis olan pencere kullanım alışkanlığınıza göre explorer, firefox ya da opera penceresidir.

Mahcubum efenim. Şimdi ne desem boş. Şu anlattığımda herkesin kahkahalarla güldüğü durumlar benim bütün sinirlerimi hoplattı ya... neyse açmayalım yeniden. Berrin’in bana attığı pası unuttum. Çok mahcubum. Üzerinden 10 günden fazla zaman geçmiş. Ben yazıyı görür görmez taslak olarak kaydetmediğim için uçmuş gitmiş aklımdan. Neyse ki geçenlerde gelip hatırlattı. Konumuz "ölmeden önce yapmak istediklerim."

Geçtiğimiz günlerde Tunç Kılınç’ta blogunda "nefesimi kesecek anlar" listesini yayınlamış ve bir mim başlatmıştı. O yazıyı okuyunca epey düşündüm. Hatta ilk başta kimse bana pas atmasa da ben pasın üstüne atlar yazarım demiştim kendi kendime. Sonra baktımki benim beni soluksuz bırakacak anların neler olduğuna dair hiçbir fikrim yokmuş.

Berrin hatırlatınca oturdum sakin kafayla bi’kez daha düşündüm; ölmeden önce mutlaka yapmak istediğim neler var benim diye... hiç tereddütsüz aklıma gelen tek bir yanıtım var: Bir süre New York’ta yaşamak. 3 ay mı olur 3 yıl mı, benzin pompacısı mı olurum finans müdiresi mi hiç fark etmez. Hayatımın bir döneminde Big apple’da yaşamak istiyorum. Yıllardır var bu aklımda. Amerikan rüyası falan değil benim ki, küçükken gördüğüm bir fotoğraf (ki NY’a mı ait orası bile meçhul) ve bir.... Neyse işte bir hayal.

Ve sanırım nefesimi kesecek tek anda “bilmem kaç sefer sayılı İstanbul- new york uçuşunun pek muhterem yolcuları şu anda NY’da hava bilmem kaç santigrat derece ve saat bilmem kaç, bilmem ne havayollarını tercih ettiğiniz için müteşekkiriz, dönüşte yine bekleriz” anonsunu duyduğum an olur.

Bazıları için ne basit. Değil hayal kurmak üzerinde düşünmeye bile gerek olmayan bir olay muhtemelen. Belki benim için bile hayal olmak için fazlaca basit bir istek. Bir vizeyle bir bilete bakar ama. Neyse işte mevzu gitmek gelmek değil, orada yaşamak...

Sonracığıma ölmeden önce yapmak istediğim başka ne var ne yok diye düşünüyorum da. Aklıma gelen şeylerin çoğu “salak yazmayı bırak da kalk ve yap” dedirtiyor bana. yazmaya elim varmıyor.

Aaa sahi daha önce yorumlarda da yazdığım bir bugatti mevzuu var. Şu mavisine gönül verdiğim muhteşem otomobille hız limitlerini zorlasam, hatta İstanbul park’ta bir tur atsam. Yok yok olmuşken tam olsun turu da monza pistinde atmak lazım. İtalya’ya gitmişken aşk çeşmesine bozukluk atmadan, Floransa’da bol bol fotoğraf çekmeden ölmek olmaz değil mi?

Yahu fotoğrafa bakıp bakıp hayal ettim de, bir türlü yakıştıramadım kendimi arabanın içine. Öyle dolduruşa gelmişiz ki bu tip bir arabanın içinden ya acayip kaslı bir insan azmanı inmesi gerekiyor ya da bilgisayar oyunlarından fırlamış kadar muhteşem vücutlu bir sarışın afet. Hayallerimizi bile ele geçirmişler meğer. Peh!

Seyahat mevzusunu açmışken, gidip görmek istediğim yerleri daha önceden özetlemişim onları da alıyorum ölmeden önce yapılacaklar listeme.

Bir kalp ameliyatına girmek istiyorum. Hatta mümkünse bizzat kesip biçmek istiyorum. Laf aramızda ben cerrah olmayı gerçekten isterdim. Ama işte, ah sevgili memleketim. İnsanın aptalı doktor, doktorun aptalı cerrah olur dediler, taa ilkokuldan soğuttular beni fen bilimlerinden. Aman neyse işte...

Bir sinema filminde 30 saniye de olsa, tek cümle de oynamak, kendimi o koca perde de bir kez olsun görmek istiyorum.

Ah! ölmeden önce aşık olmak istiyorum elbette. Aniden, apansız, birden bire teslim olmak, kapılıp gitmek istiyorum. Mavi kuşu görmek, göstermek istiyorum.
Hayattaki en büyük mucizeyi, hayatımın tek mucizesiyle yaşamak istiyorum. Minik yavrumuzu kucağıma aldığım ilk an, önce ağlayan minik bebeğimle sonra O’nunla göze gelmek istiyorum.

Benim olayım budur. Sıra sizde:

Crick, Pucca, Ümit ve Anselmo söyleyin bakalım ölmeden önce yapılacaklar listenizde neler var?

Ayrıca katılmak isterlerse Virgillus ve Faik Murat’ı dahil etmek isterim bu oyuna. Vereceğiniz yanıtları gerçekten merakla bekliyorum efenim...

Aslında vereceği yanıtı merak ettiğim bir kişi daha var ama kendisi blogger olmadığı gibi bu günceyi de ne sıklıkla karıştırıyor bilemiyorum. Vista kullanıcıları arttığı için izini kaybettim artık. Buralara yorum falan da yazmaz ama ben yine de sormuş olayım Gökhan bey, sizin ölmeden önce mutlaka yapacağım dediğiniz neler var acep?

Read more...

Salı, Şubat 26, 2008

şuuRsuz mavi

Cumartesi Ortaköy, T. gelmiş istanbul’a. Askerlik öncesi turları. Kurtaramayacağım paçamı asker mektubu olayından anlaşıldı. Sevgili, arkadaş derken akrabalar girdi sıraya.

Gece hiç uyumadım. Sabah çıkar çıkmaz Y.yi aldım otobüsten. Askerlik sonrası turları. Büyük bir üniversitede büyük bir bankanın sınavına gelmiş. Kahvaltı yaptık önce. Balon kafe’nin manzarası güzel, servisi berbat.

Sınır ötesi harekât başlamış aynı günlerde başörtüsüne ilişkin anayasa değişikliği cumhurbaşkanının onayından geçmiş.

Pazar akşamı oturduğum ilk koltukta sızmışım. İşe geç gittim. Pozisyon değiştirdim diye yine 1 gün eğitim verdiler. Çıkmadan önce genel müdür 3 saat çalışanların sorunlarını dinledi. Madem dedim her katta sigara içmeyenler için dinlenme salonu yok, biz illa asansörle aşağı ya da yukarı çıkmaz zorundayız, bari asansörlerin biri tek katlara diğeri çift katlara çıksın. Acayip hoşuna gitti. Bunu kimse akıl etmemişti, yapılacaklar listemin ilk sırasına yazıyorum eğer olursa sana bu yıl turuncu ödülü vereceğim, dedi. Fikir benim değil aslında daha önce koşarak kaçtığım plazalarda öyleydi ordan şeettim, demedim tabi. Ben mavi ödülünü isterim dedim. Gülüştük. Mavi ödülü yılda 1 kişiye veriliyor, genel müdür onu istiyorum sandı, ben maviyi daha çok severim o bakımdan dedim. Yine gülüştük, bana göz kırptı. Evli olmasa sadece o göz kırpışı için aşık olabilirdim. Olmadım tabi.

Oscarlar verilmiş.

Ö ile M’nin oğlu olacakmış, J.nin oğlu kocaman olmuş ben ne biçim teyzeymişim, M.S zor zamanlardan geçmiş ama hep yanında olduğumu hissetmiş, nasıl olduğunu anlatamazmış ama desteğimi hissetmiş. Oysa aklımdan bile geçmedi. Yokluğunu fark etmedim desem, yalan değil. F.M’nin dedesi ölmüş. Mesaj çektim. “çok incesin” dedi. Ben en son ona “şerefsiz” demiştim, haberi olmamıştı. Şimdi bütün sıfatlar gereksiz. “Eski” bile demiyorum. A.yla sabahlamak, içip içip sarhoş olmak, S.yle nefesim-cümlelerim bitene kadar kadar sohbet etmek istiyorum. G.yi görmek, görünce de kafa atmak istiyorum. B.den vazgeçebilmek, A.yı umursamamak istiyorum.

Bütün alfabe bir yana hayatımda bir tek O olsun istiyorum, o nerede hiç bilmiyorum.

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP