Salı, Haziran 30, 2009

fiRuze

Bir mekân.
Büyük camlar. Küçük tekerlekler. Kocaman kanatlar.

Bir kadın.
Saçları kısa. Tırnakları ojeli. Yaşı genç.

Bir adam.
Aklı karışık. Yüreği buruk. Gözleri gururlu.

Bir kadın daha.
Elleri buruşuk. Elleri küçücük. Gözleri yaşlı.

Bir adam daha.
Göbeği şişko. Omzu sağlam. Gözleri ışıl.

Bir ses.
Gürültülü bir motor. Bir merhaba. Bir anons.

Bir el, havada sallanan.
Bir mendil, tüm yüzünü kapatan.

Bir şehir.
Özlenen. 2 yakalı, tek gözlü.

Bir şehir
Beklenen. Gürültülü, yüksek gölgeli, sakin ruhlu.

Bir bina.
Yeri bilinmeyen. Çok pencereli, büyük bahçeli.

Bir masa.
Dağınık, kalabalık,düzensiz.

Bir oda.
Kokusu şarap, rengi mavi, yatağı uykusuz.
.
.
.
Yıllar sonra O kadın.
Saçları uzun, tırnakları ojeli, gözleri genç.
.
.Bir dua. İlminden bir yudum olsun tatmayı, tattırmayı nasip et rabbim bize...
.

dibine not:369

Read more...

Pazar, Haziran 28, 2009

yıldızlı mavi


Gökyüzünde binlerce yıldızın olduğu şehirlerden geldim. Elimi uzatıp topladım onlarcasını, doldurdum ceplerime.

Giderken Aydın otogarındaki tostçuda doyurdum karnımı, ‘kelepir’ kitapevinden son bir kitap aldım. En yakın arkadaşımla güzel bir yemek yedim. Güzel bir şarap açtırdım, güzeldi çok, bir tane daha açtırdım. Saatim yoktu kolumda. Hiç görmedim akreple yelkovanın yarışını. Garson “bir tane daha?” dedi. S. “vaktimiz kalmadı, son otobüsü kaçırmayalım” dedi. “Peki o zaman bir dahaki sefere diyelim”. Öyle bir bakıştık ki S.cimle bir dahaki seferin belirsizliğini anlamak hiçte zor olmadı garson için. “Bugünün hatırına kahveleriniz benim ikramımdır.” dediğinde ağlamak üzereydik. “İyi ki varsın, seni seviyorum” du gözyaşlarını donduran. Gülümsedik huzurla. Zamanın yavaş aktığı bir şehirde hiç koşturmadan yetiştik son otobüse.

Y.yle konuştum yolda, kızdı habersiz gittiğim için. Haklıydı. Benden çok onun emeği vardı o diplomalarda. S. de haklıydı, M yerine Y’yi seçmiş olsaydım hayatım bambaşka olurdu. Y, S’ye selam söyledi, “istanbul’a geleceğim seni görmeye, çok özledim, dönünce haber ver” dedi kapatırken. Kapatınca “Neden olmasın?” dedi S. “Ben bile kendimden 5 yaş küçük biriyle birlikteysem, siz neden denemeyesiniz Y’yle?” S. 87’li bir çocukla birlikteydi. Evet kova erkeği olması bir sürü açığını kapatıyordu ama çocuktu sonuçta. “hadi lan 22 yaşında kazık kadar adam işte” derkenki kahkahası, bir zamanlar patlattığımız “30una gelmiş kızım bu adam, kart artık” kahkahalarımızı hatırlattı önce. Sonra kısa bir sessizlik. Sahi biz niye bu kadar uzun zamandır yalnızdık? İnsan neden en azından bir şans vermezdi bunca yıldır yanında olan, herkesin mumla aradığı, adam gibi bir adama? Aşktan başka ne “evet” dedirtebilirdi 5 yaş farka? Akreple yelkovandan kaçsa da insan sorulardan kaçamıyordu bir türlü, kendinden kaçamadığı gibi.

Bir Güllük sabahıydı uyandığım. Beyaz çarşaflar içinde sıcak, yapış, terli ve huzurlu bir güneşti gözlerimi açtıran. Derin derin çektim içime sükunetin kokusunu. Avuçlarıma doldurup koydum ceplerime.

Boş bir evde, Bin Jip’i izledim sabah sabah. Tatil planlarının arasında film izlemek yoktu, kitapların arasında Aşk ve Gurur’un olmadığı gibi. Ama gelip buluyordu seni duyman gereken cümleler.

Küçük kasabanın daha sezonu açmamış barında son kadehler doldurulurken Fairytale çalıyordu. Peri masallarına inanmayı unutalı kaç zaman olmuştu? Masallarda ki prenslerin prensesten küçük olma ihtimali yok muydu sanki? Öpüşmek unutulan bi’şey miydi, bisiklete binmekgillerden miydi? Evet, evet iyi sevişebilmek için sık sık pratik yapmak gerekiyordu ama bunun için sevgili sahibi olmak şart koşul değildi! Her kafadan başka ses çıkıyordu ve buna içilirdi.
En son üçü bir arada kadeh kaldırdıklarında “aşk bize iyi gelmediğinde uzak durabilmeye” demişlerdi. Hayat, pek garipti. Yelkenliler filan süzülüyordu uçsuz mavide, kelebekler beyaz elbiselerin eteğinde ölüveriyordu bir günü bitince ve ince kadehlerden duyulan şerefe çınlamalarının çook yıl hatırı vardı.

Beni Ankara’ya götürmese de Ankara’ya giden bir otobüsün 13 numaralı koltuğundaydım uyuduğumda. Yolculuğun tozlu keyifi vardı havada. Yanlışlıkla çekilen bir fotoğrafa hapsettim o havayı, koydum cebime.

Gelişimi neşeyle karşılayan “hoş geldin”e, giderken hayatındaki en zor sorulardan birini soracağımı bilmiyordum henüz. Karşılıklı esnerken sabaha öteledik sohbetlerin en tatlısını. 1 yaşına henüz girmiş bir meleğin kahkahalarıyla uyandım. “hayatım oğlana bakarsam hellim yanacak yok ‘peyniri illa kıvamında isterim’ diyorsan, Efe’yi tut yoksa çocuk alnını masaya vuracak” bağırışlarıyla hazırlanan bir kahvaltıydı ruhumu doyuran. Ve fakat baba ile oğul haftasonu gezmesine çıkınca anlaşıldı ki, hiçbir evlilik mükemmel değildi, hiçbir insanın mükemmel olmadığı gibi.

Ö ve M. el ele küçük Efe’nin pastasını keserken fotoğraf çekmeyi bıraktım bir an. Kimbilir kaçıncı mutlu karemizdi bu? 10 yıllık arkadaşlığımız boyunca doğum günlerinde, yıldönümlerinde, iddalaşmalarda ve mezuniyetlerde kaç pasta kesmiştik? Fark ettim ki 4 kişilik o mutlu karelerde Ö ve M hep birlikteydi, benimse neredeyse her karede yanımda başka biri vardı... Kalabalık dağılıp biz bize kaldığımızda, son bir kare daha fotoğraf çekildik. Yine 4 kişiydi karemiz. Ben, Ö., M. ve objektiflerden sıkılmış Efe...

Bir cumartesi gecesi İstanbul’unda aklıma geldi ceplerimin yıldızlarla dolu olduğu, aldım birkaç tanesini serpiştirdim gökyüzüne. Bir tanesi kayıverdi avuçlarımın arasından, “gidebilmek” dedim içimden sessizce... “Kendime gidebilmek.”

Read more...

Çarşamba, Haziran 17, 2009

yolcuduR mavi

Sevgili günnük,

kardeşimi mezun ettiğime, anamla babamı barıştırdığıma göre artık gidebilirim. "gidebilirim diğ mi?" değil bak, şimdiden kalktı soru işaretleri.

yarın sabah bambaşka bir şehirde, bir otobüs koltuğunun camından vuran güneşle uyanacağım yepeni bir sabaha. ve huzurlu bir 4 günüm olacak, farklı farklı şehirlerde başlayan.

artık gidebilirim. dönüşte en ışıltılı renkleri getireceğim sana güney sahillerinden, sözüm olsun.

Read more...

Salı, Haziran 16, 2009

geReksiz mavi

Güzel güneşli bir pazartesiyi İstanbulumuzun güzide alış-veriş merkezlerinde, aradığım hiçbir şeyi bulamadan, 2 elbise, 1 pantolon ve 1 bir çocuk oyuncağını bile karasızlıklar içinden zar-zor beğenerek, akşam eve dönerken aynı konuyla ilgili aynı kişiye (bkz: anne) 3 farklı rapor vermek zorunda kalarak ama neyse ki araya dereye keyifli bir kahve molası ve özlenen bir telefon konuşturması sıkıştırarak bitirmiş bulunuyorum. Aferin!

Yıllık izin başladı ama tatilim yalan oldu. Çarşamba yola çıkıp Pazar akşamı döneceğim. Okula uğrayıp diplomamı alacağım. Sonra bodruma geçip S.cimle 1 gece bodrum’da F.nin yanında kalacağız, sonra da 2 gece Denizli. 4 günlük gidiş dönüş için 8 günlük izne ne gerek vardı, diyecektim ama bizim evde işler böyle yürüyor işte. Bunu birmilyonsekizyüzonaltıbinkırkdokuzuncu kez yaşadım öğrendim. İşin komiği, daha doğrusu trajiği beni tatilimden eden anne-baba kavgası/tartışması/gerginliği bugün ne olduysa buhar olup uçmuş. Küçükken de böyle olurdu. Annemle babam kavga edince, anneannem gelir onları barıştırırdı. Bugünde bir an öyle mi oldu acaba diye düşünmedim değil. Ve fakat parçaları birleştirince konunun anneannemin gelişiyle hiiiç ilgisi olmadığını, annemle babamın dün akşam itibariyle sevişip barıştığını tespit etmiş bulunuyorum. Bu kadar basit işte! 3 gün gerildiler, surat astılar diye ben niye bütün planlarımı iptal ediyorum ki. Hoş babam hala gayet normal bi’şeymiş gibi, “valla ben Çarşamba sabahı işi bırakamayabilirim, siz gidersiniz hep beraber” diyor. Gelemediği yer de; kardeşimin mezuniyet töreni! Bazen gerçekten merak ediyorum nesini seviyorum bu insanların diye? (bkz: anne-baba, ebevyn) Onlarla aramızdaki ilişki hımmm teşbihte hata olmaz diyelim hadi; aşk evliliği gibi. Mantıklı hiçbir, tek bir yanı yok! Öyle körü körüne ve çılgınca seviyoruz birbirimizi. Hani bi’tanesi gelip “beni neden seviyorsun kızım” diye sorsa “hönk” der kalırım. Her neyse.15-18 yaş civarı ergen bunalımlarında atlamış olmam gerekiyordu bunları. Bu saatte ne ayıp şey, anne babaya “bu insanlar” demeler falan.

Velhasıl-ı ben bu deveyi güdemiyorum! “gitmem gerek” diye yüzbinbilyon kez yazdığım için bu da böyle kalsın.

Geçen sene bugünlerde kendime bir paragraf boşluk bırakmışım. Bugün söyleyecek pek bi’şeyim yok. İnterstate 60 filmini hatırlatan hiç bi’şey yaşamadım yakın zamanda. G. kişisi çoktan kayboldu gitti. Ağlayamıyorum falan demişim, şaşırdım. Neymiş beni üzen bilemedim, tek tek okumadım yazdıklarımı, hüzünlerimi hatırlamamak için. Yalnız yakışıklı çocuktu hakkaten, mutludur inşaalah diyelim, bu da böyle kalsın.


Kardişle dertleştik biraz önce. “Bir zaman makinesi olsa 6 ay sonraya gitsem şıp diye, şu belirsizlikler bir bitse” dedi. Çok stres yapıyor master planları için. Onun yerinde olmak için neler neler verebileceğimi hiç söylemedim. Dinledim sadece. Su akar yolunu bulur diye, damardan bir giriş yapmıştım ki, sevgilisi aradı. Gitti mutfakta konuştu, dönüşte de “borç para” istedi. “borç verirsem faizini de işletirim ona göre.” dedim
“Öderiz artık napalım, düştük eline bi’kere.” dedi
Mezuniyet hediyesi olarak saatten pek memnun olmayacak sanırım. Bu durumda hediyesi törene yetişemeyecek. Zaten böyle bir beklentisi yok anladığım kadarıyla. “Geç olsun macbook olsun.” Dedim ben de kendi kendime. Bu durumda yine merkez bankasına başvuracağız mecburen.(bkz: baba) Kredi kart limitlerimin bir macbook air ücreti+normal aylık harcamalarım için yeterli bakiyeye erişebilmesi için 10 yıl falan çalışmam lazım sanırım. Ya da bakkaldan aldığım suyu bile karttan çektirmem lazım işlem hacmini arttırmak için. Ya da ya da... Ben bu ya da’lardan, bu kart, faiz, kur, döviz, bok püsür hesaplarından kurtulmak için basmamış mıydım istifayı bankaya? Şimdi neden bu küçük hesaplar.

Bak bankadan istifa ettiğim dönem de annemle babamın kavgalı olduğu zamanlardan birine denk geliyordu hatırlıyorum. Yılda 1 kez düzenli olarak patlıyorlar. 2009un patlaması ne zaman olacak acaba? Ben eylül civarı, hatta ramazanda ya da bayramda olacak diyorum. Bahisler açılmıştır.

Hımm. Başa dönmüşüz. Mütemadiyen kendini tekrarlayan bir günce için gayet normal, bir noktadan yazmaya başlayıp, çember çizip gene aynı noktaya dönmek.

“Doğum günleri ne olursa olsun kutlanmalıdır” derdim eskiden. Artık kısas yapıyormuşum bunun için; “O beni kutlamadı ben de onu aramam.” Bir parça daha sertleşmiş kalbim, aferin!

—Ya Stranger Than Fiction negzel filmmiş, niye daha önce izlememişiz kızım.
—Çok film var seyredilecek, çok kitap var okunacak, hep geriden geliyoruz kuzum.
—Zamanın yavaş aktığı bir yerlere gitmek istiyorum. Orada yaşamalı, sakin ve yavaş.
—Bak ne diyor çocuklar;

bazen "ben de terkedip gidebilsem keşke" diyorum
içimde bir istanbul var ondan vazgeçemiyorum
belki sen de bir gün geçersin diye köprülerinden
yakıp yıkamıyorum, koparıp da atamıyorum.


—Eni-konu güzel şarkılar yapmışlar yahu. Gerçi ben çok fena Gripin tadı aldım bu albümden ama bu güzel bi’şi herhalde.
—Ya ya, tabi. Yeter mi bu gece artık. Uykum geldi benim.
—Aman iyi be 40 yılda bir sakin sakin tartışmadan sohbet ediyorduk, uykuya sattın beni
—Ya ya, evet. Hadi iyi geceler.


Read more...

Pazar, Haziran 07, 2009

gRi cumaRtesi, bulutlu pazaR


Ne acaip bir şehir burası. Hah! Eskiden gecenin 2 buçuğunda köprüde trafik olmasına “acaip” demezdim ben. En kötü ihtimal, 4-5 motorcunun dedeleri yaşındaki adamı arabasından indirip dövmesine “barbarlık” falan derdim. Ya da o saatte şarjsız bir cep telefonuyla sürtmekte olan kendime “sorumsuz” derdim. Ya da telefonu olup da 155i aramayanlara “manyak mısınız siz?” diye bas bas bağırırdım. Ama tüm bunları tek bir kefeye koyup “ne acaip şehir burası” demezdim. Diyecek olsam bile acaip demezdim zaten, acayip derdim. Değişen ne peki? Ben mi? Değişiyor muyum hakkaten? Hadi canım oradan.

Ne işim var gecenin 2buçuğunda köprü trafiğinde benim?
Bence bir baba yok neyse aile diyelim de tek başına babama kalmasın ihale, bir aile 15inde 20sindeyken kızının gece sokağa çıkarmasına izin vermiyorsa 25inde 30unda da vermemeli. Cumartesi gecesinin 3ü diyorum efenim! Tutarlı olun azıcık. Gece sokağa çıkmak yasaksa her koşulda yasak olsun. Serbestse her koşulda serbest.

Evet, gecenin bir vakti yapayalnız eve gelişimin sorumluluğunu da ebeveynlerime attığıma göre artık rahatla uyuyabilirim diğ mi?

Değil mi?
Değil işte.

O kaddar çooooooooooooooook, o kadar boşa koysam dolmaz doluya koysam almaz fikir var ki kafamda. Ne tilkilerin kuyruğu birbirine değiyor ne de ben anlamlı 3 cümleyi yan yana getirip plan yapabiliyorum. Tatili bekliyorum 4 gözle ama arkadaşlarını gör, okula uğra, diplomayı al, azcık denizin tadına bak derken ne kadar dinleyebileceğim kafamı? Hoş gerçekten ihtiyacım olan şey kafamı dinlemek mi? Değil aslında.

Bir iletişim sorunu var aramızda bizim. Bu saatten sonra aşamayız da muhtemelen. O yüzden ben ne kadar kendimi dinlersem dinleyeyim, yaptığım planları uygulamak konusunda yalnız olacağım için, içim/kafam rahata ermeyecek. Bugüne dek tek başıma aldığım bu kararlarla bok çukurunun derinliklerine doğru adım adım gittiğimi düşünürsek bu huzursuzluğum gayet normal. Karga bile olsa bir kılavuz istiyorum hayatımda. Olduğumdan daha çok boka batamam herhalde. Batsam da müstahaktır der, yutarım yani n’olacak?

Ha, çok nankör bir insanım evet! Bir elim yağda bir elim balda, babam arkamda, anam yanımda, altım kuru, karnım tokken yakınıp duruyorum habire.

Böyle evet.

Nasıldı? “Şehrin tam ortasındayım ve her şeye en baştan başlayabilirim” miydi?

—Oldu canım, görürsem söylerim ben. Sen gelirken bi’tane de ekmek al emi, midem kazındı.

Read more...

Cuma, Haziran 05, 2009

gececi mavi


Ales açıklandı, nihayet. İstediğim puanı aldım galiba. Hala elim değmedi hocama mail yazmaya. Hala korkuyorum 'ya olmazsa' diye. Bu kendine güvensizlik hali ne zaman yapıştı yakama?! Kendine güvensizlik değilde, plansızlık hali mi asıl kafamı karıştıran?

Off şu tatil gelse bir an önce. S.cim İzmir'de olmayacak muhtemelen, bu durumda İzmir'de hiç kalamayacağım sanırım. Hatta hiç uğramadan geçebilirim Muğla'ya. Oysa çok özledim İzmir'i, görmeden geçmek istemiyorum.

Y'yi arasam diyorum. Onunla küçük bir kaçamak yaparız diyorum. Kızlar böyle bir durumda canımı okuyabilir tabi. Ayrıca ne diye küçük kaçamak planları yapıyorum ki, git yalnız başına kafanı dinle gel işte. N'alaka Y? Hoş İzmir'e bu kadar çok gitmek istememin de sanki M.yle ilgisi var gibi geliyor bana, yoksa şüphem mi var? Hımm. İtiraf ediyorum evet, özlüyorum bazen. Sonuçta biz onunla "iyi arkadaştık." Şimdi bazen arkadaşlığını özlüyorum. Sabaha kadar ettiğimiz sohbetleri, sucuklu yumurtalarını, bana bilmediğim masallar anlatışını. Öhöm neysse! Ales diyoruduk.


Öz'cüm sormuş, "seni hangi okula yazdıralım" demiş. Cambridge'e, Harvard'a, MIT'ye ales puanıyla alıyorsa ben hemen başvurayım valla. Benden iyisini mi bulacaklar? Hıh! Ayrıca beni beğenmezlerse kardeşimi alabilirler. Kendisi geometrideki bütün götleri gördüğü ve bütün havuz problemlerini tek bakışta çözdüğü için derece yaptı tabi. Hatta bir de sonuçları gördüğünde hepsini full yapamadığı için "batsın bu dünya" triplerine girdi. Ben çorplama'yı görünce gülme krizine girmeseydim fark atardım ona ama neyse. Zaten oldum olası benden başarılı bir çocuktu. Anadolu lisesini kazandı, üni'yi İstanbul'da okudu falan. Amma velakin o da yaranamadı kimselere. 3 yıl okudu, bıraktı, tekrar başladı. Yalnız helal olsun adama. 3 sene okuduktan sonra tuttu yeniden ÖSS'ye girdi. Kazandı, en baştan başladı.

Poff..Niye böyle zırvalıyorum?
Niye gecenin 4ünde ayaktayım?
Neler var aklımda?
Nedir bu hissetiklerim?
Neden dökülmüyorlar bir çırpıda?


belki şehre bir film gelir
bir güzel orman olur yazılarda

iklim değişir, akdeniz olur belki



Read more...

Pazartesi, Haziran 01, 2009

RüzgaRlı yeşil


"Bu hafta çabuk bitsin" demiştim. Hafta bitmek bilmedi de hafta sonu nasıl bitti gitti bir türlü anlamadım. Garipti, güzeldi galiba. Hızlıydı. Cumartesi annem dolapları dağıttı. Sandıkları açtı. Çeyizimi çıkardı. "Başıma kaldın" diye söylendi. Doğum günümde yaşımı sorduğundan beri evde kaldığımı düşünmeye başladı sanırım. Ben yine “bulun işini kurmuş, evini almış, askerliğini yapmış efendiden bir adam, evleneyim” dedim. “Hadi ordan” bakışı fırlattı dolabın üstündeki hurçu almak için çıktığı merdivenin tepesinden. Aklımdan neler geçerse geçsin, kışlık yorganların hurçlara koyulup kaldırıldığı bir evde olmak, açıldığında tüm evi keskin bir naftalin kokusuyla dolduran, içi dantelli havlularla dolu bir çeyiz sandığına sahip olmak; güzel. Güzel evet. “Güzel”, hissettiklerimi ifade eden en güzel sıfat.

Cumartesi akşamı liseden "Armut" evlendi. Evlenmiş yani son dakikada haber verdiler düğünü. Gidemedim. Gitmek istemedim galiba. Hala bekâr, hala bir balta, bir sap olamamışken yıllar sonra onca insanla karşılaşmak işime gelmedi. O.larla şampiyonluğu kutladık, iyi geldi.

Gece 2 gibi telefonum çaldı.

—uyanıksın
—uyandırdın.
—yalan söyleme bilgisayar başındasın.
—e yazsaydın oradan
—sesini duymak istedim.
—iyi ettin.
—hadi kahvaltı edelim.
—olmaz kahvaltı için daha erken.
—peki.10 saat sonra edelim.
—tamam
—iyi geceler

Sabah ezanına kadar sohbet edip, “hadi şimdi bir duş alalım ve kahvaltı için sahilde buluşalım” adamıydı düşümdeki. Tam dokunacakken uyandırıldığım bir düştü. “tamam saat 1 gibi iyidir” diyordum telefonu kapatırken.

Beşiktaş’ta buluştuk. 12.15 vapurunu 3 dakikayla kaçırmıştım. 1’i geçiyordu iskelede onu gördüğümde. Arkamdan gelen gürültülü bir Çarşı grubuna takıldı gözleri, beni fark etmedi. Kısa saçlı halimi ilk kez mi görüyordu sahi? Arkasından dolaşıp, sağ omzuna vurup sol omzunun üstünden kafamı uzattım “Sen beni mi bekliyorsun Beşiktaş taraftarlarını mı?” güldü. Öptü. Öpüştük. Sarıldım. Sarıldık. Sarıştık olmuyor mesela. İlginç. Yine de en çok işteş fiilleri seviyorum ben.

“Ee nereye” dedi. “Kafe Kale’ye” dedim “borcumu ödeyeceğim” “Ne borcu?” dedi. “Gidince anlatırım, kurt gibi açım.”
Yolda düşündüm. Sahi ne borcuydu bu? Kale kafe’nin ritüeli miydi genel olarak, bana orada ilk kahvaltıyı ısmarlayanın mı? Epey zaman geçmiş üstünden. Yıl? Olmuştur herhalde.

“Vaay” dedi keyifle. “Üşüdük ama değdi doğrusu. Süpermiş!” (Onun aldığı keyiften benim duyduğum mutluluğa “aylak adam keyfi” desek bundan sonra kısaca) Aylak adam keyfiyle gülümsedim ben de. “Ee” dedi “ne borcu bu?” “Buraya daha önce kahvaltıya gelmemiş (burasını ben mi uydurdum acaba) birini getirip ona kahvaltı ısmarlıyorsun. O da sana olan borcunu bir başkasına burada kahvaltı ısmarlayarak ödüyor. Ya da bunun gibi bi’şey işte.”
“Hımm. Anladım pek hoşmuş. Peki sen kime borçluydun?” “Tanımazsın.” Sormadı. Gülümsedi.

Laf lafı açarken epey şaşırdım kendime. Meğer ne çok biriktirmişim içime. Anlattıkça şaşırdı o da. “İnanamıyorum sana” dedi. Farklı farklı 3–4 cümlenin sonunda söyledi bunu. “Ne işin vardı senin Diyarbakır’da inanamıyorum sana” dedi. “Ben senin hissettiklerini hissediyor olsam bu kadar sakin davranamazdım, inanamıyorum sana” dedi. “Bunca sonra okula dönmek fikri sahiden büyük cesaret, inanamıyorum sana” dedi.

Ben önemli bir itiraf yaptım kendime anlatırken. “Ne olursa olsun, hep hayatımda olsun istiyorum” dedim. Cevap vermedi. Yorum yapmadı. “Böyle olmasın” diyordu gözleri. Uzatmadım .

Yıllık izne ayın 16sında başlıyım diyorum. 16sından-23üne 1 hafta yeter gibi geliyor. Salıdan salıya izin vermekte yamuk yapmazlar umarım. Önce İzmir. En fazla 1 gece. Sonra Muğla, Milas, Akyaka. Cumartesi Denizli’ye varış. Pazar akşamı dönüş. Uçak biletlerine bakacaktım sahi. Gerçi otobüsle gitmeyi daha çok istiyorum. Dönüş tarihine baksam yeter sanırım.
Bi’dakka ya. Ne diyordum ben? Hangi arada yaptım bu planı?!?! Nasıl yazılıverdi böyle bir çırpıda?!

Off saat 3 olmuş. Yarın sabah 8'de masa başında olacak olan ben miyim? Ben deli miyim?

Alla’m lütfen bu haftada sakin ve sorunsuz bir şekilde bitsin lütfen.
Bi’de şu Ales açıklansın artık. Lütfen lütfen!

Read more...

Pazar, Mayıs 31, 2009

siyah! beyaz!



Yağmurlu bir günde görmüştüm seni
Üstünde çubuklu formalar vardı
Bir anda tutuldum aşık oldum ben
Hayatın anlamı Siyah Beyazdı

Ölümle yaşamı ayıran çizgi
Siyahla Beyazı ayıramaz ki
Her yolun sonunda ölüm olsa da
Sevenleri kimse ayıramaz ki...


Her zaman yeri apayrıdır Beşiktaş'ımın. İyelik ekiyle andığım, parçası olmaktan gurur duyduğum nadir kurumlardandır. Beşiktaş'tan mıdır, Çarşı'dan mıdır, beni Beşiktaşlı yapan adamların "adam"lığından mıdır hiç farketmez. Şampiyonluğuyla nicedir suskun gönlümü çoşturandır.

OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO
BEŞİKTAŞIM OLEEEEEYYYY




Read more...

Pazar, Mayıs 24, 2009

zamansız yeşil

Ciddi bir kavram karmaşası yaşıyorum. Bildiğimi sandığım her şey birbirine girdi. Hiçbir şey bilmiyormuşum meğer ben. İyi, güzel, doğru, adil, çalışmak, başarmak… Hele başarılı olmak ve mutlu olmak tam bir muamma.

Sevgi, sevda, aşk, hoşlanmak, sevişmek, flört etmek, kıskanmak falan. Bunlardan herhangi birini tanımlayamıyorsam hala “sen bunca sene ne bok yedin dünyada” diye sormazlar mı adama sorarlar tabi. Sorsunlar. Bende bir sürü soru sordum zamanında, kaçının cevabını alabildim.

Kaç doğru cevap verebildim hayat okulunda?

Babam işini büyüttü, Genç akıllı, zeki, girişken, güler yüzlü, hesap kitap bilen, ortalığı çekip çevirecek ve idarecilik yapacak bir elemana ihtiyacı var ve beni işe almıyor. Adam teklif bile etmiyor yahu. Neyim eksik anlamadım ki. Yo yo şu ales bi’açıklansın darbe yaparak el koyacağım yönetime. Gerçi bir insanın elinden işletmesini alınca buna darbe denmez hırsızlık denir herhalde. Ha ha. Kavramlarım karıştı demiştim diğ mi?

Bu hafta çabuk bitsin lütfen. Lütfen Lütfen.
Sonra haziran başına bir yıllık izin patlatayım,10 gün koparabilir miyim acaba? Bir İzmir, Muğla, Denizli yapsam. Bi’kaç günde darbe hazırlıkları için işyerinde konuşlansam. Sonra da dönüp istifamı versem. Of of of of of! Bu hafta çabuk bitsin lütfen.




Sadece “every little thing”ler değil, “big thing”lerde yoluna girsin yavaş yavaş.
Hoş ben ayağıma kadar gelmiş zengin koca’ya posta koyarsam big thingler yoluna girmez tabi. Eni konu plan yapmakla olmuyormuş o işler, yaşadık gördük. Kavramlarımın hepsi birbirine girmiş de olsa bir adamın “Mal”ı olmayacak kadar ayırt etme gücüm var çok şükür. (Arapça bi’şey deniyordu bu ayırt etme, idrak etme kabiliyetine sahi, neydi? Cümlelerimi çalıyorlar diyeli 1 sene olacak neredeyse… peh!)

Hayır yani, fol ve yumurta yokken ve sadece “sevgili yalnız kadın, bak bu da yalnız adam, e hadi siz biraz yalnız kalın” manasında bir masada yalnız bırakılmışken, sen nasıl hesap sorarsın bana, “Cuma akşamı beşiktaş’ta bir adamla sarmoş dolaştın kimdi o” diye? Tabi üslup böyle değil ama bu olmayacağının da garantisi değil. Amaaan neyse bitti gitti bu mevzuda.

S.nin durum değerlendirmesi yaparken söylediği “kızım bu kaçıncı deneme yanılma, sen tam olarak kaç zamandır yalnızsın?” sorusunu, bir küfürle savuşturduktan sonra vaziyetin ciddiyetini anlamış olsam da, böylesi daha iyi evet. Önce benim “adam olmam” lazım.

Pazarın yarısından çoğu bitti bile. Mayısın son haftası da bitiversin çabucak. Haftasonu gelsin D ve E.yle buluşayım. Ales açıklansın. İstediğim puanı alayım, babamda beni işe alsın, şöyle havalı bir istifa mektubu yazayım. Haziran’da rakı-balık yapalım Akyaka’da. Kahvaltıya da razıyım. Huzurlu turuncular, kararlı maviler ve hatta sevinçli kırmızlar gelse artık 2009 bitmeden. Sahi bir kırmızı vardı diğ mi? Peh!

Babam yılın ilk karpuzunu almış. Ben yokken kesmişler ama olsun karpuz gelmiş yaşasın! Nasıl tatlı, nasıl kırmızı… Allahım sana şükürler olsun, hala en güzel karpuzlarımı babam seçiyor bana. Hala kırmızıya dair umut var içimde bir yerlerde…

http://www.imeem.com/amaghrabi/video/PIFhcV_W/bob-marley-three-little-birds-music-video/

http://www.youtube.com/watch?v=4cmffLlkwxc

Read more...

Perşembe, Mayıs 21, 2009

pembeli beyaz

Sevgilim,
Gelince bana kartezyen dualizm'den de bahseder misin?
Belki biraz Nietzche okuruz, Zerdüşt'ün buyurduklarından cümleler seçersin. Sahi paralel evrenler var mı hakkaten?

Hımm, kulağa sıkıcı geliyor evet. Ama ben merak ediyorum bunları.
Güzel bir şarap açarım olmazsa. Kışsa mevsimlerden, bir de battaniye.

Henüz çekilmemiş bir filmi izleriz birlikte. Ben "sliding doors daha güzeldi" derim yine. Sahi sen ne dersin?

--spoiler--


http://www.youtube.com/watch?v=HNTqHOqcyWY

Read more...

Salı, Mayıs 19, 2009

sakin beyaz

Sevgilim,
Gelince bana zenon paradokslarını anlat olur mu?
Ya da Tolstoy oku, "Savaş ve Barış"tan olsun.
Ya da rüzgarlı bir pazartesi akşamı sıcak bir kahve içelim balkonda. Ertesi gün resmi tatil olmasına rağmen çalışacağımız gelmesin aklımıza, öpüşelim usul usul.


Sevgilim,
Gelince güzel bir film izleyelim birlikte olur mu?
Sahneleri ezberimizde olsun.



http://www.youtube.com/watch?v=q_vrU1KlU3I

you make me want to be a better man.


Read more...

Çarşamba, Mayıs 13, 2009

yoRgun saRı



http://www.youtube.com/watch?v=pOcK6is7tCE


Arada kaldıııım. Tam aradaaaa.... KanalD çocuk, sağolsun "aradayım" gibi dümdüz bir çeviriyle piç etmiş şarkıyı.

Orjinal haliyle söylüyoruz o yüzden.

oh there's a monster on my left side
ho ha ha!
a monster on my right
ha ha ha!
they're there from early morning
ha ha ha!
to very late at night


Bi'de yorgunum ki... "Taş mı taşıyorsun bütün gün, beşik mi sallıyorsun bütün gece, ne bu yorgunluk?" diyorlar habire. Yorgunum işte. Zihnim. Bedenim. Gözlerim. Yüreğim. Ruhum.

Uyusaaam, uyusaaaam, uyusaaamm. günlerce ve gecelerce hiç uyanmasam.

Dur uymadan bir de uyku dansı yapalım bari.


http://www.youtube.com/watch?v=N_PuE7L-zqU

Uykularıma eşlik edecek bugibugici koyunlar aranmaktadır.
Müracaatlar şahsen düşlerime yapılabilir...

Read more...

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

yine aynı, yine bezgin, yine (u)mutsuz, koyu laci

Bugün işe gitmedim. Gitmeliydim. Kaçtım.

Cuma günü yaşadığım stresi hayatımın hiçbir günü yaşamadım ben. Şansım ki telefonum gün içinde hiç çalmadığı kadar çok çaldı. Şansım ki hep duymak istediğim sesler vardı turuncu kapağın ucunda. Onlar bile daha ilk 'alo'dan “sesin çok acaip/farklı/stresli” geliyor tespitleriyle başladılar konuşmaya. Bense servis koltuğuna kendimi atana kadar ne halde olduğumun farkında bile değildim. Dayak yemiş gibi hissettim kendimi. Ki hayatımda hiç dayak yemedim mesela. Kendimi sıkmaktan dişlerim birbirine kenetlenmişti ve çenem ve başım ağrıyordu. Bütü kaslarım kasılmıştı. Sonra köprüden geçerken usul usul ağladığımı fark ettim. Ne zaman başladığımı bilmiyordum. Elimin tersiyle yanaklarımı silerken yan otobüsteki çocuk bana gülümsedi. Hayatım koyu gri, gözyaşlarım simsiyahken, deniz ve gökyüzü masmaviydi. Ben hala İstanbul'daydım ve her şeye yeniden başlayabilirdim. Kendime küfrederken, ben de çocuğa gülümsedim.

Annem kapıda beni görünce “erkencisin” dedi, “bu kadar kaldığıma şükretsinler” diyerek koltuğa attım kendimi. Mutfaktan “çok aç mısın? Daha yeni koydum yemeği ocağı” diye diye oturma odasına geldi. “Cuma ya bugün, baban geç gelir sen de erken gelirim demedin diye geç yaptım yemeği…” özür diliyordu sanki yemek hazır olmadığı için. Sol ayağını koltuğun üstüne kıvırıp yanıma oturdu. “Hayrola çok mu yorul” cümlesini tamamlamadan sarılıp ağlamaya başladım. Ağladım. Ağladım. Ağladım. Annem konuştukça, “biz senin her zaman yanındayız. Madem böyle hissediyorsun bırak kızım. Kimseye bi’şey ispatlamak zoruna değilsin” dedikçe daha çok ağladım, daha da şiddetleniyordu hıçkırıklarım. İnsanın annesine sarılmış, anıra anıra ağlarken bile kontrolü bırakmaması ne kadar yorucu!
“Ben şimdi ağlıyorum ama ben ağladıkça annem daha çok üzülüyor, zaten ben niye çıkar çıkmaz eve geldim ki, böyle olacağı belliydi, içimdekileri döküp öyle dönmeliydim eve, hay aptal kız, bak nasıl üzüldü kadıncağız” diye düşünürken ağladığında içindekileri dökmüş olmuyorsun aslında. Daha çok biriktiriyorsun, daha ağır yüklerle, daha çok yoruluyorsun.

Sonra odama geçtim, eşofmanımı giyip birazda yastığa sarılıp ağladım. Sonra kardiş geldi. Önce elimi tuttu sımsıkı, “yanıma otur” dedim ona. Oturdu. Omzuna yaslanıp ağladım bir süre daha. “giden yıllarına ne bakıyorsun ki. Önüne bakacaksın kızım. Bu hayat senin. Sen nasıl olmasını istiyorsan öyle yapabilirsin. Düşünsene 26 yaşında olmak isteyen kaç milyar kadın vardır dünyada” dedi saçlarımı okşarken. Yaklaşık 3 saatin sonuna doğru artık ağlamaktan yorulmuştum. “Hadi şimdi güzel bir film aç kendine, sonra da uyursun, yarında işe falan gitmezsin” diyerek bir film seçti bana. “Yok” dedim, “çantamdan kitabımı ver, babam gelene kadar biraz okuyacağım.” Yine bir kitap dile gelip konuştu benimle. Bu sefer dedi ki: “Eğer bir yaran varsa, ki bence var, yarayı uyuşturmak başka, tedavi etmek başka”

Not defterimi açtım. Unutmuşum yazdıklarımı, şaşırdım okuyunca:

“Bir Pazar akşamıydı aşka düştüğümde. Her aşk gibi zamansızdı. Biliyordum, tanıyordum ve bekliyordum onu. Biraz ertelemiştim sadece. O ise adının, aşkın hakkını vererek aniden giriverdi hayatıma. Bir Pazar akşamıydı içinde kaybolduğumda. Önce yüzünü okşadım usulca, sonra şöyle bir gezdirdim parmaklarımı çevresinde. İki elimle tutup sağından ve solundan, kendimi gömdüm kokusuna. Derin derin çektim içime. Başımı döndürmüştü varlığı.
Bir Pazar akşamıydı aşka düştüğümde. Sanki saatlerdir konuşuyorduk oysa çıt bile yoktu gecenin sessizliğinde. Aşk, en güzel haliyle girmişti yatağıma. Gece ürkerek uyandığımda yanı başımdaydı hala, yüzünü okşadığımda hafifçe kıpırdandı. Devam ettim uykuma…”


Bu cümleleri yazdırana söyleyebilseydim keşke. En azından böyle bir mektubu olduğunu bilebilseydi. Bilmeliydi ya, kimdi bana bunları yazdıran? Ben bunları “gerçekten” hissettmiş miydim?

Defteri kapatıp, kalktım. Bir çorba içtim. Babam; “hasta mısın, solgunsun?” dedi, “yorgunum biraz” dedim. Yattım tekrar. Kitabımı da aldım. Dedim ki “lütfen sızana kadar konuş benimle, susma tek cümle de bile.” Konuştu kitabım benimle yine. “Ama bazen kimi meselelerin aşılması için hadise çıkması gerekir” dedi. Biliyorum, dedim usulca.

Bugün işe gitmedim. Yarın ALES var. Son bir kez üzerinden geçecektim güya. 13 saatlik uykudan dayak yemiş gibi yorgun uyandım. 2 güzel film izledim. Karnım acıkınca kalkıp ıspanaklı börek yaptım. Yedim. Yedirdim. Kardeşim beğendi, annem 'eksik' dedi. Her şeyi vardı ama 1 değil 2 yumurtası, 2 bardak sütü olsa yumuşacık olurdu. Çünkü yufkası çoktu… Hayatımın da her şeyi vardı ama eksikti işte. Yumuşacık bir huzurla dolmuyordu içim bir türlü. Neydi çok olan, neydi eklemem gereken?

Bir karar vermem gerekiyordu. Oturdum yazdım.

Yazarken babam geldi, yanağımı okşadı, çenemden tuttu, alnımdan öptü. Güldü.
Epeydir ağlamıyordum babama, ben de güldüm.

Fonda Cem Adrian;

çocuk bu kez ağlama...bu kez git.
çevir gökyüzüne başını...
bakma arkana!


diyordu.

Sadece kitaplar değil, şarkılar da benimle konuşuyordu.
Tek yapmam gereken bir hayal kurmaktı...

Read more...

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

mavi güzel, mavi cici


Ne büyük lütuf, ne paha biçilmez bir hazineymiş “huzurlu” olmak. Henüz içine girmemişken, kıyısından geçerken bile böyle hissediyorsam, gerçekten huzura erdiğimde hissettiğimi nasıl tarif edebilirim acaba?

Sihirli bir değnek değmesine gerek yokmuş hayatı değiştirebilmek için meğer. Birkaç doğru karar, üstündeki ölü toprağına atabilmek için birkaç ufak hareket, biraz inanç yetiyormuş sahiden. Nasılda unutmuşum anı yaşamayı.

Dün akşam yazarken, "uyumak istemiyorum çünkü ne iş yapacağımı bile bilmediğim bir pazartesiye uyanmak istemiyorum" demiştim.
Bugün iş çıkışı, daha yaptığım pozisyon değişikliği bile onaylanmamışken, üstelik geçen aydan bıraktığım eksikler yüzünden başım hala ciddi anlamda derde girebilecekken, “huzurluyum galiba” diyorum.

Anlaşılan hakkaten tatile ihtiyacım varmış. 3 günde böyle kanatlandıysam, 13 günlük tatilden sonra ne halde olurum kim bilir. Ha tatil yaptım da n’aptım? Ziyadesiyle ders çalıştım. (ki gerçekten özlemişim) Yılın ilk pikniğini, ilk güneşli mangalını yaptım. Bisiklete bindim. Güzel bir film izledim. Güzel bir kitabı bitirdim, bir diğerine başladım. Tartıda 2 kilo verdiğimi fark ettim. Yeni insanlarla tanıştım. Eskileriyle yeni planlar yaptım. Ha sahi çöp oldum çatıldım. Bir Pazar kahvaltısında, kendimi “matchmaker, matchmaker, look through your book and make me a perfect match.” diye mırıldanırken buldum. Ve kızmadım hiç, güldüm kocaman. Ve hatta bugün bir an “neden olmasın” diye düşünürken yakaladım kendimi.

Şükrettim. Bir teras balkonunda çayımı yudumlarken; kalbim çarpıyordu hala ve tehlikeli oyunlar oynayabiliyordum yabancılarla.
Şükrettim. Bir kıtadan diğerine geçerken; İstanbul’daydım ve şehrin tam ortasında durup her şeye baştan başlayabilirdim hala.

Huzurluyum galiba.
Uzun vadeli öngörülerim hala sisli bir bulutun ardında görünmez olsa da “İyiyim” şu anda. Kaydolsun.


Read more...

Cumartesi, Mayıs 02, 2009

göRdüy nüüü, göRdüy nü?

"geometri görme işidir, dötü gördüm!" demiş monteyi ekleyen arkadaş.



benim geometri hocam da "geometri görmektir" derdi lise yıllarında. ben o yıllarda da bir halt göremezdim. şimdi de göremiyorum. bildiğim hala "üçgenin içaçıları toplamı 180 derecedir"den fazlası değil. bunları şimdiden yazıyorum ki haftaya pazar ales'ten çıkınca "ya zaten geometriye hiç dokunmadım, kümeleri de çözmedim, fazla bi'şey beklememek lazım" diye kendimi avutabileyim. sözel'de full çekicem ama hiç şakam yok!

Read more...

Cuma, Mayıs 01, 2009

1 mayıs nediR, ne işe yaRaR?

Güncem uzuuun zamandır google aramalarına kapalı. Yani yabancı kimse yok, ben şahsen bizzat kendim ve diğerlerim baş başayız burada. O yüzden 1 Mayıs nedir, bahar bayramı nedir, işçi bayramı nedir, 1977’de Taksim’de neler olmuştur atıp tutacak değilim. Zati üni yıllarımda Türk siyasal hayatı’ndan zar-zor geçtiğimi daha birkaç gün önce söylemiştim.
Yalnız bugün genç sivillerin eylemini görünce, düşündüm bir kez daha. Bu ülkede neler neler oldu, oldu da ne oldu, bugünlere nasıl gelindi, halihazırda neler olmakta...

1 mayıs “hafta sonuna bağlanan 3 günlük bir tatil değildir” demek, iş çıkışları serviste “yarın taksim’de olucam” “aa gösteriler falan vardır, taşlarlar seni, gitmee” “yok ayol, the marmara’nın roofundan eylemcileri izlerim ben ehiehiehie” diye konuşan tiplerinin ülkeyi hızla işgal etmekte olduğunu hatırlatmak istedim hepsi bu.


İşte 1977'de olanlar;



(daha gün daha bitmedi ya) İşte bugün olanlar;



tünellerden geçecekler için not: http://www.youtube.com/watch?v=sRf69bQ4nOs



Read more...

Perşembe, Nisan 30, 2009

love is... Red

Loving You - Minnie Riperton




































sevgilim bak, sen şimdi önümüzdeki yüzyıl içinde her hangi bir zaman diliminde gelirsen ve biz yine aynı zaman diliminde evlenirsek eğer napcam biliyor musun, düğünde senle benim fotolarımdan sılayt gösterisi yapcam, hepsinin üstende de böyle love is... yazcam. ya ya yaaa...

demek ki neymiş, sen gelince her fırsatta bol bol fotoğraf çektiriciiğiz demekmiş.
demek ki neymiş; kötü şarap adamı maymun ediyormuş.
demek ki neymiş; ben artık yalnız başıma içmeyecekmişim.
demek ki neymiş; love is unuttuğummuş...

Read more...

Çarşamba, Nisan 29, 2009

dost mavi

Hiç bitmesin istediğim yollar, yolculuklar var. Hayatımda bir şekilde hep var olsun istediğim insanlar var. Yaşanan hiçbir anın dönüşü yok ya, üstüne yüzbinmilyonlar versem bir daha asla “orada” olamayacağım yerler var. Bodrum açıklarında küçük bir teknenin kıçında ya da sadece Relax dinlemek için gittiğim(iz) o izbe barda ya da Ankara-İstanbul otobüsünün 13 numaralı koltuğunda ya da Ada’dan İstanbul’a göz kırpan mavi minderli salıncakta ya da Aydın otogarındaki o tostçuda…

Şarabın tatlı keyfiyle başımı göğsüne yaslayabildiğim, “ama ben böyle hiç güzel değilim ki” ye cevap, çekip saçlarımdan öpebilen, ellerimi avuçlarının arasına aldığında sadece buz kesmiş parmaklarımı değil yüreğimi ısıtan adamlar var.

LAR onlar evet. 1 değil, 2 den bile çokLAR. 3 ten fazlası gerçek olamaz zaten, gerçekliğinden şüphe etmeyeceğim kadar çoklar.

Aylarca, yıllarca ortalıkta görünmeyip, bir hafta sonu içinde beni nefessiz bırakacak kadar ruhuma can üfleyenler onlar. Hiç bitmesin istediğim yollarda, hiç bitmesin istediğim anlarda başımı omzuna yasladıklarım onlar. Aylardan sonra, mor defterimin kapağını açıp, sayfalarca yazdıranlar onlar.

Oturup yazdım evet, cümle cümle anlattım sen'i.

Ve se'ni, yazdım sayfalarca.

İçimden ne geçtiyse...Apaçık. O cümleler sadece bana ait ama senin olmasını istediklerimde gizli kalsın istemedim. Ben buraya ne zaman duygularımı yazdıysam mahvoldu o ilişkiler. Bunu bile bile yazıyorsam hala adam olmaz zaten benden. Bunu bile üstüne bir de şarkı ekliyorsam gerçekten hak etmiyorum bu ilişkileri demektir.
Ya da “sadece özel olduğunu bil istedim.” demeye çalışıyorumdur. Kim bilir?



in a manner of speaking - nouvelle vague



dibine not: Hey sevgilim, belki yıllar sonra sorarsın ben şimdiden söyleyeyim. Tenime başka kokular, saçlarıma yabancı eller değse de yüzüme kimse dokunmadı hala… Biliyor musun bunun anlamını? Bilmiyorsan eğer sevgilim bile olamazsın ki zaten, sıkma hiç tatlı canını.
dibinin körü: Yazdım, sildim defalarca. Uyudum, uyandım üstüne günlerce. Ve en son bu sabah dedim ki "eğer hiç yazmamış olursam, işte o zaman 'ikiyüzlülük' yapmış olacağım." Publish gitsin...

Read more...

Perşembe, Nisan 23, 2009

yeni tuRuncu

Ayşe tatile çıkabilir.

Buradaki Ayşe ben oluyorum. Tatil olarak da WOW Kremlin Palace düşünüyoruz. 3 gece 4 gün 370 lira. Ulaşım dahil. Daha Allah’tan belamı mı isteyeceğim? ( ki kendisi, Allah yani, istediğim pek çok şeyi vermez, tutar şimdi belamı verir, uğraş dur işin yoksa. Ki bir işim var ne yazık ki. Ben “istemiyoruuuumm bunuuuu” dedikçe “çok şükür bu krizde” diye başlayan cümleler kuruyor birileri. Kapa parantez) Git gel bir soluk al işte. Neyine yetmiyor.
Ama asıl amaç tatil değil. “Zengin Koca Avı” Evet efenim. Yeni hedefim budur. “zengin koca” hatta bundan böyle hayattaki yegane idealim kendisi. Valla lan. Şimdi alay ediyorsun ama bi’dinle bak, çok geçerli sebeplerim var artık. Etraflıca düşündüm bu konuyu şu uykusuz pms gecelerinde. Büyükçe bir kadeh kırmızı şarabım da vardı. Sonra o büyükçe bir şişe oldu falan. Epey detaylandırdım mevzuyu yani.

Bak şimdi bi’kere eğri oturalım, doğru konuşalım. Kariyer, hırs, haftanın 6 günü, günde 11 saat çalışma, sabahım körü toplantıları, akşamın körü yabancı ortak gezdirmeleri falan kadın işi değil kardeşim. DE-ĞİL! Evet ekonomik özgürlük, birilerine muhtaç olmamak, okuduğun okulların, uykusuz sınav gecelerinin hakkını vermek falan önemli, bunlara bir diyeceğim yok. Ama hiçbir kadın “business” olayı için yaratılmamış. Sırf şu blog aleminden bile 40 tane yazı çıkarabilirim “tek hayalim, evimin hanımı, çocuklarımın anası olmak” ya da daha entel ifadelerle “bence mutluluk sahil kasabasında ben kitaplarımı yazarken sevgilimin gelip omuzlarıma masaj yapmasıdır” temalı. Çalışmaktan gocunmak değil bu. Genler, içgüdüler ya da her ne zıkkımsa işte, “çalışma hayatına” programlanmamış biz. Ben değilim en azından. Sen de değilsin bebeğim, bana laf yetiştirmeye uğraşma şimdi. Ha, sıkıya gelirsem, zora düşersem amına bile korum ben o “business” hadisesinin ama benim var oluş sebebim bu değil! Erkek çıkıp avlanacak, ben de alevde ızgarayı keşfedeceğim. Olay budur. (bi’whooper olsa da yesek lan. Ya da şöyle bi’güzel mangal mı yapsak hafta sonu, of ofoofoffff)

Sonracığııımmaa… Eeee sonraacığımaaa. Bi’dakka ya bu tek başına yeterli bir sebepmiş zaten. Şimdi başka bir bahane gelmedi aklıma. Ha sahi şey var.

Şimdi bu zengin koca karısı olmayı hazmetmek zor. Tabiiii... Bu çok mühim bi’şi. Eskiden “yahu bu kadınlar bunu nasıl kabulleniyor, ne kadar onursuzlar” falan diyordum ama aştım onları da artık. Şimdi biz böyle kariyer kadın olarak (ki bundan sonra adı bi’daha geçerse KK olarak anılacaktır) “nayır n’olamaz beni aldattın demek hüsamettin” deyip kapıları çarpıyoruz, siktir ediyoruz ya herifleri, zengin koca karısı olarak bunu yapmıyorsun tabi. Salaklığın manası yok. Herif zenginliğine güvenip her boku yiyor madem, kapa gözlerini otur üçyüzbinmilyon avroluk deri koltuğunda şekerim. Hem kafanı kullan accık, herifi elimde tutacağım diye, yatakta kelepçeydi kırbaçtı, zibilyon tane maymunluk yapacağıma, gözlerimi kapar vazifemi yaparım. O gitsin istediğini yapsın, yaptırsın. Akşama bilmem ne holdingin bilmem kaçıncı yılı şerefine verilen davete karısı olarak gene ben gittiğim sürece sorun yok. Gelsin Şamdan kapakları, gitsin Alem röportajları “cemiyet hayatının ünlü simalarından Tacettin Büyükyiyiciler’in eşi Z. hanım kıllıgöbekler’in verdiği davette şıklığıyla yine göz kamaştırdı…” Ahahaaa! Zeyno bile diyebilirler o zaman bana. Başka bir insan olacağım nasılsa, başka bir ismim de olabilir o zaman.
Nema problema!

Başka bir insan olmak evet. Bu şekilde ve bu gidişle bir türlü "ben" olamadığıma ve olamayacağıma göre, gayet doğru bir karar bence bu zengin koca bulma kararı. Üstelik bugüne kadar olmaya çalıştığım ve elimde patlayan tüm ideallere tezat, bunun elimde patlaması durumunda bile bomboş kalmayacağım. Senelerce hakim olcam, kaymakam olcam diye o kadar kastım da n’oldu, daha dün ‘danıştayın bütün üyelerini cumhurbaşkanı seçer kardeşim’ diye saydırırken buldum kendimi. Bitmişim yani ben. (Danıştay üyelerinin ¼’ü c.başkanı, ¾’ü hakimler savcılar yüksek kurulu tarafından seçilir. Ha hakimler savcılar yüksek kurulu üyelerinin hepsinin cumhurbaşkanı seçer ordan karıştırdım diyeceğim ama yemezler. En azından ben yemem. Çoktan unutmuşum. Sayıştay’ın hala TRT’yi denetlediğini falan iddia edebiliyorum mesela, yuh artık!) Nereye gitti onca çaba. Ne kalmış elimde. Çoktan boşaltmışım o klasörleri...

Off yemişim yüksek yargıyı, zengin koca arıyorum artık ben. Şimdi ben bu yola baş koydum ya; bi’kere hiç bi’şi olmasa benim bu “zengin bekar”ların olduğu habitata girebilmem için kafadan bir 10 kilo verip sıfır beden olmam gerekiyor. (ki 10 kiloyla ancak 36+ olabilirim sanırım ama bu da bi’şidir sonuçta) ARTI şimdi bu elemanların dikkatini çekmek için acaip stayliş giyinmek, feşinıbıl kıyafetler kuşanmak gerekiyor (hımm feci masraf çıkacak bana ya, neyse) kiloları verdik, süpersonik bir gardıropta hazırladık mı, tamamdır. Hiç kimseyi tavlayamasam bile bunlar beni bir süre idare eder. ARTI Büyükyiyicilerin oğlu Tacettin’i tavladıktan sonra kendisi beni hediye manyağı yapacak mı, yapacak tabi. Heh. Diz mücevher kutusuna çok taşlıları, elmasları, zümrütleri. (yemişim zümrütü, arabayı yenilesin önce eşek olmasın, taksiyle mi gezicem ben) E hiç bi’şi kalmasa geriye bunları bozdururum, 1-2 sene de onlar götürür (yuh hazine sandığı oldu bu, neyse) ARTI Tacettin’e imzayı attırdım mıydı, of of of of. Geri kalan hayatımı, en güzel menekşe sulayanlar derneği çatısı altında, genç kızlarımıza yüksek sosyeteden koca bulma çalışmalarına adayacağıma and içerim lan. And neymiş, viski koy kızım bize, buzda getir. Oh miss..

Hayır efenim hiç alakası yok bu söylediklerimin votkayla.

Karma mıdır, kader midir, kozmoz mudur ne zıkkımsa bütün oklar zengin koca’yı gösteriyor bana. Bak şimdi pazar günü, evde yalnız başıma oturmuş zapping yapıyorum, ekranda “Erdal acar’ın eşi “Ünlü modacı” Emel Acar, güzellik sırlarını açıklıyor.” Bu kadın hangi ara modacı oldu lan!? Oturup izliyorum. güzellik sırları hikaye Erdal Acar’ın karısı oturmuş eni-konu evliliklerinin bu kadar uzun sürmesinin temelinin sadakat olduğunu anlatıyor. Lan bu herifin şeetmediği kadın kalmadı piyasada, kadın “13 yıllık evliliğimiz” ve “sadakat” sözcüklerini aynı cümlede kulanıyor.
Sonra gel pazartesine, bir veda maili, “evliliğim dolayısıyla aranızdan ayrılıyorum bık bık bıık” Bu kız hangi ara koca buldu lan?! Öğle yemeğine çıkıyoruz beraber. 2 ayda olmuş her şey, Lacivert’te tanışmışlar, çocuk Nestle’de bilmem ne sorumlusuymuş-muş-muş-muş. Parmağındaki yüzüğin kafam kadar olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.
Sonra gel Çarşamba’ya. Tam iş çıkışı bir müşteriyi ara. “Müsait misiniz?” “Ay hayır çok acil bi’şi değilse hiç uygun değilim, Floransa’dayım ve düğün hazırlıklarımı yapıyorum, hiç vaktim yok şu günlerde, türkiye’ye (istanbul’da değil) dönünce ben ararım sizi” ÇAT!
Telefonun suratıma kapanma sesiyle kendime geldim, aydınlandım bir anda resmen!
Dedim "kalkın kızlar içmeye gidiyoruz". Anlattım hepsine yeni planımı.

Kuş gibi rahatım şimdi. Yeni bir idealim var artık hayatta. Ohh be!

Evet artık, Ayşe tatile çıkabilir.
Ayşe Güneş Erata'yı tanımam etmem, zaten türk siyasal hayatı'ndan zar zor geçmiştim son dönemde.
Bu cümledeki Ayşe ben oluyorum, harekatta zengin koca bulma harekatı. O kadar!


Read more...

Pazar, Nisan 12, 2009

belki de yeşil


şey ben.
bilmiyorum.
sabahın 4ü olmuş uyumuyorum.

bir şarkı var zihnimde, dans eden bir kadın. beyaz bir halının üzerinde, çıplak ayaklı. uzunca bir elbise giymiş. balkon kapısı açık. esen rüzgar tülü havalandırıyor. balkonda arkası dönük bir adam. tanımadığı, yüzünü hiç görmeyip siluetini ezbere bildiği.

maviye giden turuncu bir aydınlık var ufukta, laciverte tezat bembeyaz bir bulut. bir kadeh kırmızı şarap var. yeşil bir hüzün. sararmış yapraklar var vazonun yanında, mor bir kalemle yazılmış satırları ıslatan gri bir gözyaşı.

siyah bir nokta var
hiç bir cümleyi bitiremeyen,
küçücük bir harf var, alfabenin en sonunda,
bir türlü yeniden başlayamayan.

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP