deniz mavisi
Orhan Veli/DENİZİN DELİSİ
unutmak mi, delisin,
gitmesem de bekler orada deniz.
gelirsem bilmelisin
benim beklememdir burada deniz.
gitmek gibi gelecegim
denizin delisine.
delinin denizi gibi,
o ne kadar giderse.
biRaz ondan, biRaz bundan çokça benden RenkleR
Bu bir günce. Yani bildiğin günnük işte. Günce deyince daha havalı oluyor hepsi o. Ama “biR delinin güncesi.” Peki kim bu deli? Hem deli diye kime denir ki sahi? Sürekli aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar almayı bekleyene mi, kendi kendine konuşana mı yoksa çok çılgın olana mı? Ben hiçbiri değilim, hepbiriyim. "Kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek; delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek" demiş Elif Şafak. Kendimi keşfetmeye çalışıyorum herhalde. Belki de Murakami gibi "olayları sözcüklere dökmedikçe anlayamayan o yeteneksiz insan türündenim."
Çok zekiyim ama yeterince akıllı değilim. Çok iyi yalan söylerim. Aptal insana tahammül edemem. Yalanlarıma kanıyorsa aptaldır. Siler geçerim. Yazamadıklarımı yaşar, yaşayamadıklarımı yazarım. Mutluysam yazmam, niye bırakıp yazayım, tadını çıkarırım.
Özlerim, umut ederim, beklerim, vazgeçerim. Beklentilerimden vazgeçmeyi, özlediklerime kavuşmayı umarım en çok. Çok soru sorarım. Yanlış soruları, yanlış adamlara, yanlış zamanlarda sorup, doğru cevaplar beklerim. Alamam tabi. Daha çok sorarım. Sormazsam kancasına takılır kalır, devrik noktalar koyarım. Devrilir yine kalkarım. Ama hacıyatmaz değilim devrildikçe kanarım.
Limonatayı tutturamasam da keki güzel yaparım. Pilavda da iddialıyım ayrıca. Severim sofralar hazırlamayı sevdiklerime. Ama en çok rakı-balığı severim. Sohbetiyle, deniziyle, fırında tahin helvasıyla. Mangal yakamayan, güzel karpuz seçemeyen adama adam demem… Kahve + tiramisuya hayır dediğim görülmemiştir. Kebap, şalgam, künefe söz konuysa bütün toplantıları iptal ederim. Toplantı masasındaki kurabiyelerin pelit olması bu durumu zerre etkileyemez. Tüm bunları aynı gün içinde yemişliğim de yoktur çok şükür. Yemekteki zeytinyağı mı mısır yağı mı pek ayıramasam da ağzımın tadını bilirim.
İlkokulda ki okuma bayramında herkes mühendis, hemşire olurken ben ev hanımı olmuştum. Sarı bir mutfak önlüğüyle sahneye çıkıp çok kafiyeli bir ev işleri dörtlüğü okuduktan sonra “biraz da erkekler yapsa dünya mı patlar” dediğimde en çok alkışı ben almıştım. Bugün evimin hanımı da değilim, sahnenin yıldızı da. İkisi olmayı da istemedim zaten. Olduğum her şeyin en iyisi olmaya istedim sadece. Tipik kova’yım yani. Biraz ağlak balık etkileri var haritamda, gıcığım onlara da. Bi’de çift sayılara gıcığım. Tek olanları severim ben; 19 candır, 9 şans. 21. yaşım hayatımın en güzel yaşıydı. 25 onun kadar güzel olmasa da “25 bitmeden yapılacaklar” listemdeki hemen her şeyi yaşattı bana. Tek bir şey kaldı listeden. O da olana kadar 25 yaşında kalacağım. 2009 itibariyle ikinci 25imi yaşıyorum. Yaşamaya İstanbul’dan katılıyor, tüm yaşamacı arkadaşlara baş ağrıları diliyorum. Bu cümleyi de met-üstten aşırdığımı her fırsatta söylerim.
Bu kadarım. Ya da çok daha fazlasıyım.
Bir adım var ama bir sıfatım yok.
Yaşıyorum;
unutuyor ve unutuluyorum. Kişileri ve zamanları tam çakıştıramasam da seviyor ve seviliyorum. “One life, live it” dedikleri için yaşıyorum.
Yazıyorum;
bazen unutup kurtulmak bazen de unutmamak için. Belki de unutulmamak için. “Söz uçar yazı kalır” dedikleri için yazıyorum.
Orhan Veli/DENİZİN DELİSİ
unutmak mi, delisin,
gitmesem de bekler orada deniz.
gelirsem bilmelisin
benim beklememdir burada deniz.
gitmek gibi gelecegim
denizin delisine.
delinin denizi gibi,
o ne kadar giderse.

(Bu yazı bir pazar geceyarısı sayıklamasıdır, pazartesi pazartesi, iş güç arasında tavsiye edilmeyebilir ya da aksine iyi gelebilir öyle daldan dala falan. Bakın dalganıza işte, bana neyse)
“Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimiz hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür; bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam “Bu köprüyü geçip bana gelir misin?” işte o anda artık bunu istemeyiverirsin; sorumu tekrarlarsam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur şaşar kalırsın.
Hımm, bi'daha gözden geçirelim;
Bir kişi köprüyü geçmek üzere, yani diğerine yakınlaşıyor, o anda karşısında ki kişi, o kişinin zaten yapmayı düşündüğü şeyi yapmaya davet ediyor. O zaman birincisi adım atmıyor; çünkü artık yapacağı şey, diğerine boyun eğmek gibi geliyor, belli ki yakınlaşma yolunu engelleyen şey, güç! ”
"Yaşam planınız sizin elinizde değilse, varlığınızı rastlantıya bırakmışsınız demektir"
Nietzsche Ağladığında, Irvın D. Yalom/Eylül 1997
Sıkıcı, sıcak, vasat, beklenti dolu ama bomboş bir cumartesi günü kitaplıkta bambaşka bi'şey ararken "aa böyle de bi'kitap vardı değil mi, bakalım bakalım" diyerek sayfaları pırrr yaptım. İlk önce köprü paragrafında durdum, bi'kaç sayfa sonra diğer cümlede. Sonra hemen kapattım, daha fazlasını okumaya yetecek cesaretim yoktu, en dibe bi'yere sakladım yeniden, kısa vadede çıkmasın karşıma. Birbirleriyle ilgisiz (gibi görünen) 2 fikir, benim hayatımın tam da bu noktasında! Tam ortasında!
Hayır arkadan "Simyacı" göz kırpıyor "ben de buradayım" diye, onu da alıp bir pırr yapsam, işaretlerle, işaretleri takip etmekle ilgili altı çizili cümleler çıkacak bu sefer uğraş, düşün dur. Neyse, en iyisi kitaplıktan uzaklaşalım, bilgisayar başına geçelim, en iyisi...
Read more...
Hande Yener'in “Nasıl Delirdim” albümünü dinlediniz mi bilemiyorum, elektronik müzik, kılab (club) müziği vb. duyunca tüyleriniz havaya zıplamıyorsa dinlemelisiniz. Bence oldukça başarılı bir albüm olmuş.( Bu isimde herhangi bir çalışmanın benim dikkatimi çekmemesi düşünülemezdi herhalde, üstelik gayet beğendim, tam süper oldu)
Neyse müzik eleştirmeni değilim, ben beğendim diye ballandıra ballandıra anlatacakta değilim. Sadece, dün arabada giderken yüksek ihtimal bir Best FM programcısı ama kim bilemiyorum, şöyle dedi; “Romeo, Romeo ne biçim bi’adam bu yaa, yüzyıllardır bütün kadınlar O’na aşık” biz de kıkırdadık tabi bu yorumu duyunca. O sırada düşündüm de bu Romeo, bir dans şarkısı falan değil, bal gibi, enikonu bir aşk şarkısı yahu. Hele bi’yerde :
"Hassas tüy gibi
umut giyindim zırh gibi
ağlıyordum yalnızdım" diyor ya, 'benim' diyen aşk şarkısı öyle dokunmuyor benim kalbime.
(Aslında tam bu noktada başka bazı şarkı sözlerinin de acayip başarılı olduğu konusunda fikir beyan etmek istiyorum: misal “Yalan Olmasın”da diyor ki Sezen Aksu,
"Gerçek bir tanedir aslında
ve herkes bilir aslında gerçeği
ama senden yana olmayınca
denersin değiştirmeyi"
Zaten çıkış şarkısı olan "Kibir"de bir Sezen Aksu şarkısı, orada da döktürüyor kendisi,
"insan tuhaf ne hoyrat ne şaheser ve nasıl ilkel hayret".
O’nun eli değince daha bi’güzel olmuş albüm.)
Hiç uzatmayayım, benim diyeceğim o ki, Hande Yener güzel müzik yapmış, helal olsun. Bu Romeo’da (her ne kadar Kylie Minogue’un "can't get you out of my head" şarkısına benzediği iddia edilse de) benim son zamanlarda dinlediğim en özgün, en süper aşk şarkısı. İlla “dans edeceğim, bana dans şarkısı lazım” diyenler Nasıl Delirdim’i alabilirler. Amma velâkin, Romeo bir aşk şarkısıdır ve gerekli özen gösterilerek dinlenmelidir. Nokta =)

Bir de şöyle bir yazısı var Reha Muhtar’ın konuyla ilgili. Bir erkek daha iyi gözlemleyip çözümleyemezdi bu olayı. (Son 20-30 dakikadır bu yazıyı arıyorum nette, bulamasaydım “bu şarkı neydi” diye uykusu kaçan tiplere dönecektim, huzurluyum mutluyum=))
Read more...Brunei sultanının kızı evlendi! Ben televizyonda gördüm kanallar arasında zıpzıp zıplarken, internet haberlerinde hiç dikkatimi çekmemişken tvde görünce hop diye geri dönmem görüntülerin ihtişamından olsa gerek. Altın kaplı Rolls Royce gezileri, altın tahta oturmalar, bilmem kaç milyon petrollük altın işlemeli kıyafetler ve bonus olarak pırlantalardan yapılmış gelin çiçeği!
fotoğraf
Ben en çok gelin çiçeğine takıldım zaten, yoksa arabayı altından yapsalar n’olur, benim ülkemde insanlar yemeğe sos yapıyor altın yapraklarını... "Peh" dedim geçtim. Ama gelin çiçeği öyle mi ya. Bir düğünde hadi bırakın düğünü gelindeki neredeyse en önemli aksesuar değil midir çiçek? Beyaz olması o kadar mühim değil, zaten saflığı (!) temsilen koskoca beyaz elbiseyi giyiyor gelin milleti, asıl yepyeni taptaze bir başlangıcı simgeleyen eldeki doğal, gerçek çiçekler değil midir? Yani bence öyledir. İddia ediyorum öyle olmalıdır. Yoksa bunca seremoni, bunca şatafat neden olsun ki,
—Benimle evlenir misin?
—Evet!
Akit dediğin bundan ibaret. Gerisi bu durumu insanlara ilan etme telaşı. Hatta biliyor musunuz, Medeni Kanunumuza göre evlenme tarafların olumlu sözlü cevaplarını verdikleri anda oluşuyor. Yani ilgili maddede ki (md:142) tek şekil şartı evlendirme memurunun evlenecek kişilere evlenmek isteyip istemediklerini sorması. Yani resmi memur huzurunda “evet” demek yeterli evlenmek için, tarafların imzası, şahitlerin beyanı ve imzası tamamen sembolik adetler. O yüzden ben mesela mart başında evlenen canım arkadaşıma “kızım bırak nasıl imza atacağım kalemi nasıl tutacağım diye düşünmeyi de, nasıl “evet” diyeceksin ayna karşısında ona çalış” diye akıl vermiştim. Sonra ayna karşısında kıkırdarken damada yakalanmıştık o ayrı tabi.
Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim bi’şey daha var bu evlendirme memuru diye bahsedilen kişi belediye başkanı veya bu işle görevlendireceği memur ya da köylerde muhtar. (md:134) Şimdi bunların arasında ufak bi’nüans var. Şehirlerdeki, ilçelerdeki evlendirme memurları, “belediye başkanının” onlara verdiği yetkiye dayanarak nikâh kıyarken, muhtarlar ya da belediye başkanları, “kanunun” onlara verdiği yetkiye dayanarak sizi karı koca ilan ediyorlar. Bu usulen söylenen bi’şey aslında, zire ne medeni kanunun kendisinde ne de evlendirme yönetmeliğinde evlendirme memurunun yetkisini kimden aldığını açıklayan bir fıkra yok. Bu yüzden usulen olduğunu düşünüyorum ve bu usul beni inanılmaz rahatsız ediyor.
İşte tam da bu yüzden beni karı, yanımdaki yakışıklıyı koca ilan edecek memur, yetkisini çöp
toplamaktan sorumlu birinden değil yasalardan almalı. Çünkü yasa yapma işi meclise ait, meclis dediğiniz 550 kişi beni yönetmekle değil, temsil etmekle ve hazırlayacağı yasalarla bana hizmet etmekle yükümlü. Ve o insanlar orada benim kullandığım oy sonucunda bulunuyor ve aslında benim onlara verdiğim yetkiyle yasa yapıyorlar! Bu yüzden görevli memur, yetkisinden yasalardan aldığını söylediği anda, aslında ona bu izni ben vermiş olacağım. Bu fikir, yaz düğünlerinin arttığı şu günlerde iyiden iyiye beynime yerleşti. Yani bir gün benimle aile ola(bile)cak bi’adamla tanışırsam, kendisine köy nikahı yapacağım =), muhtar amca yasaların ona verdiği yetkiye dayanarak, bizim birlikte çocuk yetiştirmemize izin verebilir, ama günde 195739 tane nikâh kıyan birinin hiç tanımadığım bi’adamdan aldığı yetkiyle benim ilişkimi meşru kılması fikrine tahammül edemiyorum.
Millet medeni hukuk derslerinde tapu sicilini, zilyetliğin naklini, rehinli taşınmazın kısmen devrini falan öğrendi, ben de bunları öğrendim işte: Evlenme için imza şart değil beyan yeterli, boşanma davası açmaya hakkı olan taraf, dilerse boşanma dilerse ayrılık kararı verilmesini isteyebilir, ayrılık kararı çıkarsa eşlerin ayrı oldukları zamanda zina hükümleri işlemeye devam eder vs. vb. Zaten o başta saydığım ıvır zıvırları öğrenmiş olsaydım, bu satırları yaz(a)mıyor olacaktım. Bu bir çelişki midir, bilemedim?
Ya ben Brunei sultanının kızının düğününden bahsediyordum değil mi, nereden geldim buralara şimdi? Şaşırmamak lazım, hayatımda kontrolüm altında olan bi’tek rüyalarım kaldı bu yüzden yazdıklarımın
da kendi kaderini tayin etmesi hiç anormal değil.
Bari tek cümleyle özetleyeyim de anlam bütünlüğünü ucundan yakalayayım. Diyecektim ki bu böyle altınlar içinde evlenip, bir doğal çiçek taşımayı bile sıradan bulanlar, nasıl oluyor da mutlu olmayı becerebiliyor ben çözemiyorum, anlayamıyorum, yok böyle bir mekanizman. Üstelik evlenmenin mutluluğu zaten toplamda 54.000 sterlinmiş (ki günde 2 dedikodu yapsanız 80.000 sterlin kazanmış kadar mutlu oluyorsunuz). 54.000 sterlin için milyon sterlinler harcamaya ne hacet. Kimse size fayda maliyet analizi falan öğretmedi mi yahu?
Daha önce ilk cümlesini alıntıladığımız hikayenin tamamına ulaştım efenim;
KAHVALTILAR ANLATIR*
Bazen bizim aşk dediğimiz ilişkiler birinin hekim, ötekinin hasta; birinin şaman, ötekinin cin çarpmış olduğu tuhaf karşılaşmalardır.
Kim demiş “hasta” gelinip iyileşerek çıkılan yerler sadece hastaneler diye...
“Aşk yuva”larından da gün gelir “taburcu” oluruz.
Öyle durumlar vardır ki, ilk kahvaltıda başlar tedavi, son kahvaltıda biter...
***
Sabah mutfağa gitmek üzere yataktan kalktığında her şeyi anladığından emindi adam: Ebru hastaydı... Ebru yaralıydı... Ebru sakatlanmıştı!..
Çarşafa dolanmış Ebru’ya baktı. Doymuşlukla yorgunluk aynı bedende sarmaş dolaş olup uykuya dalmıştı.
Çok sevişmiş, fakat hiç okşanmamış bir ruhun izlerini gördü uykudaki bedende...
Su ısıtıcısının düğmesine bastığı sırada yalnız bunları düşünmüyordu adam. Ağır ağır içinde aşka benzer bir duygunun uyandığını da kabullenmeye çalışıyordu.
Yirmi dakika sonra, kahvaltı masasında karşılıklı otururlarken Ebru’nun dudaklarının kenarına bulaşmış yumurta sarısını işaret parmağını uzatıp temizlerken...
Ve sonra parmağının ucundaki kabuklaşmış yumurta parçasını yalayıp Ebru’yu güldürürken...
Kesinkes kabullendi bu duyguyu: Âşık olmuştu!
Aşık olmuştu adam; çünkü sanki yıllardır ilk kez gülen bir insanın berraklığıyla gülüyordu Ebru...
Bundan etkilenmemek imkânsızdı.
Aşık olmuştu adam; çünkü Ebru ilk kez yürümeye başlar gibi kalkmıştı yataktan; tadını ilk kez alır gibi içmişti kahvesini, tabağındaki zeytinleri hayatında ilk kez görüyormuş gibi ağzına atmış, istiridyeden inci çıkarır gibi çıkarmıştı çekirdeklerini...
Aşık olmuştu adam; çünkü Ebru konuşmaya başlamıştı... Bu harikaydı! Çünkü konuştukça iyileşecek konuştukça yaraları kapanacaktı...
***
İlk kahvaltının üzerinden günler, haftalar, aylar geçti.
Her ilişkide nasıl geçerse zaman öyle geçti...
İlk başlarda “neden daha fazla birlikte olmuyoruz, olamıyoruz diye yakınıp durdular.
Daha doğrusu Ebru çok istedi bunu, adam zaman zaman kaçtı...
(“Siz yatağımın başucunda durmadığınızda, koridordaki ayak seslerinizi işitmediğimde, koğuş çok soğuk, çok ürpertici oluyor doktor bey!” diye sızlanan bir hastayı andırıyordu Ebru... ama bunu ancak dışarıdan bakanlar görebilirdi.)
Sonra...
Adam eve bağlanmaya başlayıp, Ebruyla birlikte olmaya daha çok vakit ayırdığında, Ebru da “dışarıdaki hayat”a daha çok bağlanır olmuştu. (ne garip ama ne kadar bildiktir değil mi?)
***
Bir gün kahvaltı masasını Ebru kurdu.
Adamı uyandıran Ebru oldu.
Bir pazar sabahıydı...
Su ısıtıcısının düğmesine hoyratça bastı Ebru, tabakları atar gibi yerleştirdi masaya...
Adam uyukladığı için dikkat etmemişti ya, Ebru’nun yataktan kalkışı da duş alışı da çok farklıydı...
Kendi kollarına bir uyuşturucu kurbanının kollarına bakar gibi bakmıştı bu kez Ebru. Hafifçe çıkık karnını sevmişti. Memelerini her zamanki gibi “acınarak” değil şehvetle gözden geçirmişti...
Buğulanmış aynada omuzlarına hayran hayran bakmıştı.
Kahvaltı boyunca Ebru’nun dergi karıştırıp kahvesini yudumlarken aklından “aşk yuvası” sandıkları bu “kliniğin” dışındaki dünyayı geçirdiğini birden bire fark etti adam.
Artık “dışarısı” içeriden daha çekiciydi.
Belliydi artık “iyileşmişti” Ebru.
Yani...
Adam anladı; aşklarının (siz bakış açınıza göre “ilişkilerinin” diyebilirsiniz) sonu gelmişti.
Mum ışığında yenen yemeklerin, ekran karşısında geçen akşamların, gecenin bir vaktine “sığıştırılmış” sevişmelerin anlatamadığını, kahvaltılar anlatıyordu...
*Haşmet Babaoğlu, Rüyalarını Ver Bana/2003
Bu ürünü beğenenler buna ve şuna da göz attılar...

dibine not: bir kez okudum ama muhtemelen vardır yine yazım hataları, anlam kaymaları, özne-yüklem çekişmeleri. ben onları salim bir kafayla düzeltene kadar siz çoktan okumuş olabilirsiniz, readerlar 3 vakte kalmaz haber verir zaten. şimdiden affola!

tercihlerine göre ayırmak hayatta en hoşlanmadığım şeylerden biridir. Hoşlanmamak hafif kalıyor aslında bal gibi nefret ediyorum bu ve benzeri faşizan sınıflamalardan. Amma velâkin insanların yaptıkları seçimlere, fikirlerine her daim saygı duymaya çalışsam da ben de bu konuda defoluyum. Sigara içenler ve içmeyenlerden oluşuyor benim çevremdeki insanlar. Birkaç arabayla bi’yerlere mi gidilecek “ben onun arabasına binmem, sigara içiyor” kampın ortasında kurtla böcekle, hala tüten alev dumanıyla uyurum, sigara içenle aynı çadıra girmem. Bana “nerelisin” diyene, “sigara içiyor musun” der sorunun anlamsızlığına şaşkın verdiği “evet” cevabına en küçümser, en ukala en terbiyesiz bakışımla bakarım “yazııık” dercesine. Bu davranışlarım yaklaşık 1,5 yıl önce kendi babam kadar sevdiğim ve saygı duyduğum ev arkadaşımın babasının ölümüyle tavan yaptı. Günde 2 pakete yakın Samsun’un akciğer kanserinden başka neye sebep olması beklenebilirdi ki... ona erken teşhisle 3-4 yıl kazandırabildi ailesi, ama ölümün yanı başında olduğunu bile bile nasıl yaşanırsa öyle yaşandı o yıllar. Kâh tüm umudu kaybederek yeter artık gitmiyorum ben kemoterapiye, radyoterapiye öleceksem öleyim dayanamıyorum bu acıya diyerek, kâh kalkın kızlar Marmaris’e gidelim şöyle felekten bir gün çalalım diyerek. Tüm tıbbi desteklere, bakıma, yüksek morale, alternatif tıp tedavilerine rağmen ilk torununun doğumuna yetişemeden, küçük kızıyla düğününde dans edemeden verdi son nefesini.
Dibine not: Bir de bugün itibariyle bu sayfada sigara içilmesini yasaklıyorum efenim, sigara içmek için yeni bir sebebiniz daha oluyor böylece =)) “Aha Aha sen yasaklasan n’olur kızım bak yaktım bi’tane daha” deyip bana inat yakmanız mümkün elbette. Sadece bir nefes alıp bırakma süresi kadar belki de daha az sadece 20 saniye, sigaranın size, cüzdanınıza, vücudunuza, cinsel performansınıza, cildinize, saçlarınıza, çevrenizdekilere ve dünyaya verdiği zararlar hakkında düşünmenizi rica ediyorum sizden. Sadece 20 saniye.
gezinirken sokağın köşesinden fırlayan bacaksız, “geçmiş bayramın kutlu ossun abla” dediğinde gözüne bakarsanız eğer anlıyorsunuz ki onun için mühim olan tarihler takvimler değil, “bayram geçmedi ki ablacım bak bugün de bayram, gel beraber kutlayalım” deyip bir gazozla bonibon ısmarlarsanız ona, en büyük şenlikler halt ediyor bir çift parlayan gözün 26 Mayıs bayramının yanında.
Koşulsuz güven bir kez daha yara alıyor böylece, anlıyorum ki en azından bir ön koşulu var güvenin, “benim saçlarım mavi” diyorsan “hiçte bile aynaya baksana, siyah” demeden, sorgulamadan sana inanabilirim ama gözlerinin de buna inanması gerekiyor!
Gecenin bir köründe birbirinden habersiz 2 kişinin söyledikleri/yazdıkları sürükledi bu düşüncelere beni. Birisi çıkıp “neden?” diye sorduğunda verebileceğim yeni cevaplarım var artık sayelerinde. O yüzden tüm bunları bana düşündürten “turuncu” anında mesajlaşma balonlarına ithaf ediyorum bu yazıyı =)
(Turuncu, sen bir de isimden kazanıyorsun, ne deniyor bu duruma ballı kaymak tatlısı falan mı =))
Pazarlamada son nokta!

dikkatimi celpetti. Bahsi geçen lokantadaki yemekler Hindistan'dan özel getirilen saf altın yapraklarıyla süsleniyormuş. Üstelik bu altın yaprakları yemeğin içine değil de dekorasyon olarak sosunda kullanılıyormuş. Mekanda altın ve ahşabın uyumuyla özel olarak dizayn edilmiş, bir de sayın İzzet Çapa, "Burası hazırlanırken, para har vurup harman savrulmadı. Masalarımızı altınla süsleyip, görgüsüzlük örneği yapmadık.” demiş. Tebrik etmek lazım değil mi? © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008
Back to TOP