Perşembe, Haziran 21, 2007

deniz mavisi

Orhan Veli/DENİZİN DELİSİ

unutmak mi, delisin,
gitmesem de bekler orada deniz.
gelirsem bilmelisin
benim beklememdir burada deniz.
gitmek gibi gelecegim
denizin delisine.
delinin denizi gibi,
o ne kadar giderse.

Posted by Picasa
fotoğraf:muğla/akyaka-2005

Read more...

Çarşamba, Haziran 20, 2007

yağmuR mavisi

Ahmakıslatan bastırdı bugün! Bazı internet sitelerinde “kararsız yağışlar” demişler nezaketen, bal gibi ahmakıslatan işte. Siz de ıslandınız mı bugün, aniden şakır şakır bastırınca yağmur, yoksa ahmak olmayıp girdiniz mi hemen bir saçak altına, bakkal tentesine?

Ben ıslandım valla. Herkes içerilere koşarken ben görür görmez dışarı attım kendimi. Yetişkinler saklanacak yer ararken, çocukların hepsi şen şakrak kahkahalar atıyordu. Baktım öyle duracak gibi değil vurdum kendimi yollara, derin derin içime çektim toprak kokusunu. Açtım kollarımı yüzümü göğe çevirdim, şükrettim o an için, bu an için, yaşadığım için. Hiçbir zaman cevaplayamayacağım sorular gelmedi bir an bile aklıma. O anı düşündüm sadece, ne kadar pis elektrik varsa üstümde aldı damlalar hepsini. Bir paratoner gibiydim, yüzüme vuran her damlada (-) ler akıp gidiyordu toprağa, sırtımı ısıtan güneşe kızmadım bu kez, o da (+) ları yüklüyordu bir yandan. Asfaltlar öyle ısınmıştı ki ıslanmıyordu bile, yere değen her damla anında buharlaşıyordu. Tenime değen damlarla buharlaşıp uçsam, şeker gibi erisem yağmurda? Yok yok iyi böyle!

İyi ki miydi, keşke miydi telefonumun yanımda olmaması bilemedim. Olsa mesajlar yazacaktım; “yine bir yağmuru kaçırdık, toprağın kokusu muhteşem İstanbul’da” diye başlayan. Vardır elbet bir sebebi...

Bir “keşke”m vardı aslında, “keşke bu anı dondurabilseydim bir fotoğraf karesinde” diye hayıflandım bir an ama böyle anlamsız bi’şey canımı sıkamazdı ya, yeni bir karar vermiştim işte, ben de bir fotoğraf makinesi alacaktım.

Geri kalan her şey “iyi ki”ydi o anda, yağmurun hızı, rüzgârın belli belirsiz ıslığı, toprağın kokusu, güneşin turuncu ışıkları bile. İyi ki yaşıyordum, iyi ki o anın tadını çıkarıyordum umursamazca, iyi ki ıslanıyordum, iyi ki yalnızdım, iyi ki kalabalık...

Tüm bunlar geçerken sırasızca aklımdan sıçan gibi olmuştum bile. Saçlarım, kıyafetlerim iyice ıslanmış, insanlar artık “deli bu herhalde” diye bakmaya başlamış ve güneş bulutları ittirip yine tek başına yerleşmişti gökyüzüne. Gitme vakti gelmişti artık. Güzel bir yaz yağmuru geçmişti üzerimden.


Her şeye rağmen yürümek güzel İstanbul’da
Seni düşündüm ısındı içim
...
Yağmur yağıyor içim kıpır kıpır
Yarabbi şükür şükür
Yarabbi şükür şükür


Read more...

kiRli beyaz

artık hayatım boyunca öğrenemeyeceğim "acaba?"mın cevabını...



belki de o "evet"i duyduktan sonra sonsuza dek emin olmalıyım hiç bir cevap olmadığına....

Read more...

Pazartesi, Haziran 18, 2007

kıRmızımsı

(Bu yazı bir pazar geceyarısı sayıklamasıdır, pazartesi pazartesi, iş güç arasında tavsiye edilmeyebilir ya da aksine iyi gelebilir öyle daldan dala falan. Bakın dalganıza işte, bana neyse)

Bu yılda sınavlar bitti. Her zamanki sırasıyla, önce ilköğretim öğrencilerinin yazılıları, sonra üniversitelerin “finalleri”, arada bi’yerde OKS denen zımbırtı ve nihayet ÖSS! Yabancı dil sınavı olsa gerek sahi haftaya falan o da yapılır, biter bu yılda. Hep tuhaf gelir bana yılbaşı diye 1 ocağı kutlarız cümbür cemaat sonra haziranda okullar kapanınca, iş yerinde tatile çıkma dilekçeleri/formları uçuştukça “oh bu yıl da bitti” diye bir rahatlarız. İnsanoğlu işte tuhaf, zamanın akışında kendi böldüğü dilimlere bile uymuyor .

Bir erkekle alışverişe çıkmak mı? Yok kalsın. Üstelik daha teklif edişinde bile hayır yok: “senin zevkin fena değildir, gelsene benle!” Sıpa! Fena sensin bi’kere! Bir daha kanarsam o muzır, muzip bakışlarına 2 olsun. Bir erkekle alışverişe çıkmak mı? “Fena değil” ne demek, "tapıyorum" deseler gitmem.

—Yahu herkes beni neden kutluyor ki, ne yaptım ben?
—Ama Haziran, 3.üncü Pazar, babalar,
—Baba olduğum için mi? Haha, anneniz olmasa ben baba olabilir miydim, sizin gibi harika evlatlarım olabilir miydi? Haydi gelin ona teşekkür edelim hayatımızı anlamlandırdığı için.
Evet rüya olmalı bu, böyle biri var olabilir mi gerçekte, gerçekten?

Yasin suresi, 36. ayet: "Şanı yücedir o Allah'ın ki toprağın bitirdiklerinden, onların öz benliklerinden ve nice bilmediklerinden bütün çiftleri yaratmıştır."yasin suresi ayet:36-41
Tefsiri: Bu itibarla dünyadaki şeylerin hepsi, bir zıddı veya benzeri yahut da herhangi bir bileşiği ve karşıtı bulunması yönüyle çifttirler.

Nebe suresi, 8. ayet: "Sizleri çift çift yarattık."
(kaynak olarak) (orjinal görüntü)

Sadece eş olarak değil zıddı ve benzeri ile çift! Ruh eşi mitolojik bir efsane değilmiş ne güzel, en azından ben böyle inanmak istiyorum kime ne?


Özlem Tekin’in şarkısıdır değil mi bu,
“Kime ne karman çorman hayatımdan,
Kime ne yalan dolan masallarımdan, ben mutluysam..
”

Sorun orada işte: ben mutluysam!?

Bir de Kayahan’ın bi’şarkısı vardı, “İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel” diye, hatta şöyleydi;

“Bir gün öyle bir gün ki o benzeri yaşanmamış!
Öyle mutluydum ki İstanbul’da ben...”

“İstanbul Hatırası”ydı herhalde adı, bende kaseti vardı eskiden, şimdi baktım yok. Ne güzel şarkıdır halbuki. Halbuki ben öyle mutlu olmak için dönmüştüm İstanbul’a, kaseti aradım, şimdi yok...

“Gitme” mi daha ikna edici “kal” mı?

“Seni özledim” demek ki mi zor “seni seviyorum” demek mi? Biri diğeri demek mi yoksa? ‘Özledim yahu’, ‘özlettin kendini’ falan değil, “seni özledim” nokta. Bunun yazılmışı vardı eskilerde ama kim bulup çıkaracak şimdi.

Peki, gitmek mi zor kalmak mı?

Ne güzel demiş, dilemiş yazan; basitçe evet olsa keşke tüm yanıtlar. Ama her soruya karşılık gelmiyor ki evet.

Bir film vardı, çocuğun bir bilardo topu vardı, 8 numara, yolculuğa çıkıyordu. Topa "evet-hayır" soruları soruyordu. Bir sürü acayip tiple karşılıyor sonunda hayatının kızını buluyordu o yolda. Route 65 gibi bi’şeydi. Ama kaçtı? Cine5 verir arada sırada. Çocuğun doğum gününde başlar film. O da en çok mavi rengi sever. Bulamadım şimdi. Neyse bulurum bi’ara. Benim de cevaplara ihtiyacım var şu sıralar en çok. Doğru cevaplar verebilmeyi, doğru kararlar alabilmeyi diliyorum en fazla. Bir de mutlu olabilmeyi. “Öyle mutluydum ki, İstanbul’da ben” diyebilmeyi.

Colorstrology diye bir site varmış, filmin ismini ararken (biri yazdı çünkü bu filmi blogunda, okudum eminim, hatta yorum bırakacaktım, sonra başka bi’şeye takıldım unuttum. İnsan işaretler, etiketler yahu, nerede aklım kimbilir) Neyse readerın arşivinden bu yazı çıktı, üstelik daha önce okumamışım, yeni bir site keşfetmiş oldum böylece. Baktım ben de benim rengim; BLUSH; imaginative, instinctive, knowledgeable. Buyruun beniimmm ;)
Lakin, persian jewel renkli bir mavi dokunmakta şu sıralar hayatıma: intelligent, seductive ve sensitive’ miş kendisi, kulağa ne kadar hoş gelen bir kombinasyon bu! Velhasılı kelam, ben kırmızıya çalan bir günde doğmuş olsam da mavi var hep hayatımda bi’yerlerde

Bi’de aklıma geldiği iyi oldu. Rica edicem (edeceğim değil, edicem) bana “neler yapıyorsun?” diye sormasın hiç kimse. Duyanlar duymayanlara, tanıyanlar tanımayanlara, tanımayanlar tanıyanlara söylesin! Hele bu soruyu, yüklemi 2 tekil şahıs, gelecek zaman kipiyle çekerek sakın sormayın bana! Aslında hiç soru sormamanızı tercih ederim, cevaplarım olmadığını söylemiştim değil mi. Hem ben size, “hayatının amacı ne?” diye soruyor muyum?

İlla "en azından nasılsın diyeceğim” diyen varsa “iyiyim efenim”. Sağlıklıyım, ailemle birlikteyim, herkes sağ ve salim, dünyadaki pek çok insandan daha zenginim. Spor yapıyorum, dalından erik yiyiyorum, domates suluyorum. Senin gibi, inatla nasılsın diye soran bi’sürü sevgili arkadaşım var. Daha n’olsun yahu :D İyiyim! Gerçekten! =))

Read more...

Cumartesi, Haziran 16, 2007

kuRşuni

“Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimiz hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür; bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam “Bu köprüyü geçip bana gelir misin?” işte o anda artık bunu istemeyiverirsin; sorumu tekrarlarsam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur şaşar kalırsın.

Hımm, bi'daha gözden geçirelim;

Bir kişi köprüyü geçmek üzere, yani diğerine yakınlaşıyor, o anda karşısında ki kişi, o kişinin zaten yapmayı düşündüğü şeyi yapmaya davet ediyor. O zaman birincisi adım atmıyor; çünkü artık yapacağı şey, diğerine boyun eğmek gibi geliyor, belli ki yakınlaşma yolunu engelleyen şey, güç! ”

"Yaşam planınız sizin elinizde değilse, varlığınızı rastlantıya bırakmışsınız demektir"

Nietzsche Ağladığında, Irvın D. Yalom/Eylül 1997

Sıkıcı, sıcak, vasat, beklenti dolu ama bomboş bir cumartesi günü kitaplıkta bambaşka bi'şey ararken "aa böyle de bi'kitap vardı değil mi, bakalım bakalım" diyerek sayfaları pırrr yaptım. İlk önce köprü paragrafında durdum, bi'kaç sayfa sonra diğer cümlede. Sonra hemen kapattım, daha fazlasını okumaya yetecek cesaretim yoktu, en dibe bi'yere sakladım yeniden, kısa vadede çıkmasın karşıma. Birbirleriyle ilgisiz (gibi görünen) 2 fikir, benim hayatımın tam da bu noktasında! Tam ortasında!

Hayır arkadan "Simyacı" göz kırpıyor "ben de buradayım" diye, onu da alıp bir pırr yapsam, işaretlerle, işaretleri takip etmekle ilgili altı çizili cümleler çıkacak bu sefer uğraş, düşün dur. Neyse, en iyisi kitaplıktan uzaklaşalım, bilgisayar başına geçelim, en iyisi...

Read more...

deli mavi


Hande Yener'in “Nasıl Delirdim” albümünü dinlediniz mi bilemiyorum, elektronik müzik, kılab (club) müziği vb. duyunca tüyleriniz havaya zıplamıyorsa dinlemelisiniz. Bence oldukça başarılı bir albüm olmuş.( Bu isimde herhangi bir çalışmanın benim dikkatimi çekmemesi düşünülemezdi herhalde, üstelik gayet beğendim, tam süper oldu)

Neyse müzik eleştirmeni değilim, ben beğendim diye ballandıra ballandıra anlatacakta değilim. Sadece, dün arabada giderken yüksek ihtimal bir Best FM programcısı ama kim bilemiyorum, şöyle dedi; “Romeo, Romeo ne biçim bi’adam bu yaa, yüzyıllardır bütün kadınlar O’na aşık” biz de kıkırdadık tabi bu yorumu duyunca. O sırada düşündüm de bu Romeo, bir dans şarkısı falan değil, bal gibi, enikonu bir aşk şarkısı yahu. Hele bi’yerde :

"Hassas tüy gibi
umut giyindim zırh gibi
ağlıyordum yalnızdım" diyor ya, 'benim' diyen aşk şarkısı öyle dokunmuyor benim kalbime.

(Aslında tam bu noktada başka bazı şarkı sözlerinin de acayip başarılı olduğu konusunda fikir beyan etmek istiyorum: misal “Yalan Olmasın”da diyor ki Sezen Aksu,

"Gerçek bir tanedir aslında

ve herkes bilir aslında gerçeği
ama senden yana olmayınca
denersin değiştirmeyi"

Zaten çıkış şarkısı olan "Kibir"de bir Sezen Aksu şarkısı, orada da döktürüyor kendisi,
"insan tuhaf ne hoyrat ne şaheser ve nasıl ilkel hayret".
O’nun eli değince daha bi’güzel olmuş albüm.)

Hiç uzatmayayım, benim diyeceğim o ki, Hande Yener güzel müzik yapmış, helal olsun. Bu Romeo’da (her ne kadar Kylie Minogue’un "can't get you out of my head" şarkısına benzediği iddia edilse de) benim son zamanlarda dinlediğim en özgün, en süper aşk şarkısı. İlla “dans edeceğim, bana dans şarkısı lazım” diyenler Nasıl Delirdim’i alabilirler. Amma velâkin, Romeo bir aşk şarkısıdır ve gerekli özen gösterilerek dinlenmelidir. Nokta =)






Read more...

Cuma, Haziran 15, 2007

fıstık yeşili


Çocuğun söylediklerini duymasaydım farkında bile olmayacaktım orada oturduklarının.

—Ben en çok arabaları severim dedi
Karşısındaki kıza bunu neden söylemiş olabilir diye düşünmeme fırsat kalmadan, cevap verdi kız
—Ben modayı ve magazini seviyorum, anlaşılan pek ortak noktamız yok.


Daha devam edecekti ama benim fazlasıyla yavaş hareketlerim dikkatini çekti. Biraz daha ilerlememi bekledi. Bi’kaç adım ötede, bahçe kapısının kenarına tünemiş elindeki cep telefonuyla oyun oynayan bir başka kız çarptı gözüme. Muhtemelen onların konuşmalarının bitmesini bekliyordu. Duyamayacak kadar uzağa oturmuş olması, sadece çocuğun gözünü korkutmamak içindi. Çünkü eminim ki modayı ve magazini seven genç kızımız, arabaları seven genç oğlumuzdan ayrılır ayrılmaz, en ince detaylara kadar noktasına virgülüne dokunmadan anlatacaktı tüm konuştuklarını.
“Sonra o öyle deyince ben de modayı severim, anlaşılan ortak noktamız hiç yok dedim, nasıl iyi demiş miyim yoksa sert mi çıkışmışım?”
“Yok yok iyi demişsin anlasın artık, araba severim ne demek ya, insan gezmeyi severim gibi bi’şeyler der, çok kaba bence bu çocuk...”

13, 15, 25 ya da 45, yaş çok mühim değil, hatun milleti için çok büyük bir zevk bu. Fikrine değer verdiğiniz az-öz bi’kaç dosta, yârene olan biteni tüm ayrıntılarıyla anlatmak. "Ay hiç sevmiyorum, yapanı da sevmem" falan diyene ben rastlamadım henüz. Hayır dedikodu değil bu! Bize bi’şeyler hissettiren, kafamızı karıştıran adamla ne konuştuğumuzu, nereye gidip neler yaptığımızı anlatmakla bir kez daha baştan sona yaşıyoruz o anı. Karşımızda ki dostun, hayatımızda bulunduğu çembere göre de biraz sansürlüyoruz bazen olan biteni. Bazen de bizi bizden iyi bildiğinden hiç şüphemiz olmuyor koyverip anlatıyoruz neler olduysa. Diyorum ya bi’kez daha bi’kez daha yaşıyoruz o anı, keyifle. Bu çok büyük bir keyif bizler için! Ama bunu bir erkeğin anlaması mümkün olamaz herhalde.

Bi'de bugünlerde canım arkadaşlarımdan biri şöyle dedi, "onlar kimseye anlatmazlar hatunları kolay kolay ama biriyle geçirdikleri zamanı, bi'başka arkadaşlarına anlattılarsa vardır bu işte bir hayır". Haksız değil ama bi'şeyler eksik sanki. Sahi onlar neden hiç konuşmazlar hislerini hakkında, yok mudur hiç gerçekten güvenerek fikir alacakları arkadaşları etrafta. Neden içlerine kapatırlar hislerini de, arkadaşım dedikleriyle bir araya gelince yarısı hayal yarısı gerçek fantezilerini anlatırlar?

Neyse anlaşılan pek ortak noktamız yok onlarla, ben de magazin ve modadan hoşlanıyorum, hem bir arabanın nesi sevilir ki, hıh!

Bir de şöyle bir yazısı var Reha Muhtar’ın konuyla ilgili. Bir erkek daha iyi gözlemleyip çözümleyemezdi bu olayı. (Son 20-30 dakikadır bu yazıyı arıyorum nette, bulamasaydım “bu şarkı neydi” diye uykusu kaçan tiplere dönecektim, huzurluyum mutluyum=))

Read more...

güneş saRısı


Ne garip, ne güzel, kilometrelerce uzakta aynı güneşin batışını izlerken, aynı şeyleri düşünmemiz.
Peki bu heyecan yeter mi ayakta kalmaya, “biz” olmaya, birlikte mutlu olmaya?

Hani nerede akışına bırak, su yolunu bulur diyen, şimdi neden bu kadar kaygılı? Anlayan beri gelsin...

Ne çok soru var sorulması gereken, ve ne çok cevaba ihtiyacımız var karar verebilmek için.
Neden Joel’in Clementine dediği “tamam” gibi tek bir cümleyle çözülmüyor ilişkiler? En azından ben neden bu kadar beceriksizim bu konuda?!

—who knows?
—no one knows
—even you?



Read more...

Çarşamba, Haziran 13, 2007

gelin beyazı

Brunei sultanının kızı evlendi! Ben televizyonda gördüm kanallar arasında zıpzıp zıplarken, internet haberlerinde hiç dikkatimi çekmemişken tvde görünce hop diye geri dönmem görüntülerin ihtişamından olsa gerek. Altın kaplı Rolls Royce gezileri, altın tahta oturmalar, bilmem kaç milyon petrollük altın işlemeli kıyafetler ve bonus olarak pırlantalardan yapılmış gelin çiçeği!


fotoğraf
Ben en çok gelin çiçeğine takıldım zaten, yoksa arabayı altından yapsalar n’olur, benim ülkemde insanlar yemeğe sos yapıyor altın yapraklarını... "Peh" dedim geçtim. Ama gelin çiçeği öyle mi ya. Bir düğünde hadi bırakın düğünü gelindeki neredeyse en önemli aksesuar değil midir çiçek? Beyaz olması o kadar mühim değil, zaten saflığı (!) temsilen koskoca beyaz elbiseyi giyiyor gelin milleti, asıl yepyeni taptaze bir başlangıcı simgeleyen eldeki doğal, gerçek çiçekler değil midir? Yani bence öyledir. İddia ediyorum öyle olmalıdır. Yoksa bunca seremoni, bunca şatafat neden olsun ki,
—Benimle evlenir misin?
—Evet!

Akit dediğin bundan ibaret. Gerisi bu durumu insanlara ilan etme telaşı. Hatta biliyor musunuz, Medeni Kanunumuza göre evlenme tarafların olumlu sözlü cevaplarını verdikleri anda oluşuyor. Yani ilgili maddede ki (md:142) tek şekil şartı evlendirme memurunun evlenecek kişilere evlenmek isteyip istemediklerini sorması. Yani resmi memur huzurunda “evet” demek yeterli evlenmek için, tarafların imzası, şahitlerin beyanı ve imzası tamamen sembolik adetler. O yüzden ben mesela mart başında evlenen canım arkadaşıma “kızım bırak nasıl imza atacağım kalemi nasıl tutacağım diye düşünmeyi de, nasıl “evet” diyeceksin ayna karşısında ona çalış” diye akıl vermiştim. Sonra ayna karşısında kıkırdarken damada yakalanmıştık o ayrı tabi.

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim bi’şey daha var bu evlendirme memuru diye bahsedilen kişi belediye başkanı veya bu işle görevlendireceği memur ya da köylerde muhtar. (md:134) Şimdi bunların arasında ufak bi’nüans var. Şehirlerdeki, ilçelerdeki evlendirme memurları, “belediye başkanının” onlara verdiği yetkiye dayanarak nikâh kıyarken, muhtarlar ya da belediye başkanları, “kanunun” onlara verdiği yetkiye dayanarak sizi karı koca ilan ediyorlar. Bu usulen söylenen bi’şey aslında, zire ne medeni kanunun kendisinde ne de evlendirme yönetmeliğinde evlendirme memurunun yetkisini kimden aldığını açıklayan bir fıkra yok. Bu yüzden usulen olduğunu düşünüyorum ve bu usul beni inanılmaz rahatsız ediyor.

Şöyle ki, faturaları paylaşmaya, çift kişilik yorgana nevresimi birlikte geçirmeye karar vermiş 2 kişinin bunun için devlet denen soyut kurumdan izin alması külliyen abesken, bir de bu izni veren kişi “belediye başkanın verdiği yetkiye dayanarak” diyor. Belediye başkanı kim yahu, yazın karpuz kabukları sinek yapmasın diye çöpleri düzenli toplamakla sorumlu kişi. Mahallede yanmayan sokak lambalarının müsebbibi kişi. O’nun yetkisine mi kalmış benim kiminle birlikte uyuyacağıma izin vermek. Elbette ki “aile” kavramına sonsuz saygım var, benim hayatta sahip olduğum en değerli kavramlardan biri o, hatta en değerlisi çünkü bugün “benim ilkelerim”, “benim doğrularım” dediğim bi'şeyler varsa bunların temeli, sahip olduğum sağlam aile bağları. Ama bu ülke de evlilik olayına bu pencereden bakıldığını söylemek o kadar zor ki. Babası, erkek kardeşi tarafından öldürülen gencecik kızları düşününce hele...

İşte tam da bu yüzden beni karı, yanımdaki yakışıklıyı koca ilan edecek memur, yetkisini çöp toplamaktan sorumlu birinden değil yasalardan almalı. Çünkü yasa yapma işi meclise ait, meclis dediğiniz 550 kişi beni yönetmekle değil, temsil etmekle ve hazırlayacağı yasalarla bana hizmet etmekle yükümlü. Ve o insanlar orada benim kullandığım oy sonucunda bulunuyor ve aslında benim onlara verdiğim yetkiyle yasa yapıyorlar! Bu yüzden görevli memur, yetkisinden yasalardan aldığını söylediği anda, aslında ona bu izni ben vermiş olacağım. Bu fikir, yaz düğünlerinin arttığı şu günlerde iyiden iyiye beynime yerleşti. Yani bir gün benimle aile ola(bile)cak bi’adamla tanışırsam, kendisine köy nikahı yapacağım =), muhtar amca yasaların ona verdiği yetkiye dayanarak, bizim birlikte çocuk yetiştirmemize izin verebilir, ama günde 195739 tane nikâh kıyan birinin hiç tanımadığım bi’adamdan aldığı yetkiyle benim ilişkimi meşru kılması fikrine tahammül edemiyorum.

Millet medeni hukuk derslerinde tapu sicilini, zilyetliğin naklini, rehinli taşınmazın kısmen devrini falan öğrendi, ben de bunları öğrendim işte: Evlenme için imza şart değil beyan yeterli, boşanma davası açmaya hakkı olan taraf, dilerse boşanma dilerse ayrılık kararı verilmesini isteyebilir, ayrılık kararı çıkarsa eşlerin ayrı oldukları zamanda zina hükümleri işlemeye devam eder vs. vb. Zaten o başta saydığım ıvır zıvırları öğrenmiş olsaydım, bu satırları yaz(a)mıyor olacaktım. Bu bir çelişki midir, bilemedim?

Ya ben Brunei sultanının kızının düğününden bahsediyordum değil mi, nereden geldim buralara şimdi? Şaşırmamak lazım, hayatımda kontrolüm altında olan bi’tek rüyalarım kaldı bu yüzden yazdıklarımın da kendi kaderini tayin etmesi hiç anormal değil.

Bari tek cümleyle özetleyeyim de anlam bütünlüğünü ucundan yakalayayım. Diyecektim ki bu böyle altınlar içinde evlenip, bir doğal çiçek taşımayı bile sıradan bulanlar, nasıl oluyor da mutlu olmayı becerebiliyor ben çözemiyorum, anlayamıyorum, yok böyle bir mekanizman. Üstelik evlenmenin mutluluğu zaten toplamda 54.000 sterlinmiş (ki günde 2 dedikodu yapsanız 80.000 sterlin kazanmış kadar mutlu oluyorsunuz). 54.000 sterlin için milyon sterlinler harcamaya ne hacet. Kimse size fayda maliyet analizi falan öğretmedi mi yahu?

Read more...

Pazartesi, Haziran 11, 2007

gece mavisi

Hiç sırası değildi bu gözyaşlarının! Güzeldi gün, açık hava, kuzenler, mangalda köfte, ip, top, hamak...
Ne kadar çok zırlar oldum bu günlerde, hayır pms değil bu. Keşke yine her zırlıyorum deyişimde “kapı zili mi bu be zııır zııır” deyip güldürsen beni. Ah canım arkadaşım ne çok yol, ne çok an girdi aramıza.

Ben bu gece zırlamazdım ya o yazıyı görmeseydim eğer. Günün yorgunluğu çökmüşken herkese, yatmadan önce şöyle bir göz atayım dedim readera neler olmuş pazar pazar. Bloglar dosyasındaki tek tük yazılarda adını görünce yine onunkini açtım önce. Vazgeçtim hemen readerdan tabi, mekânında misafir olmak istedim yazdıklarına, yaşadıklarına, sağ üst köşedeki kelebeklerle boynu bükük yonca eşlik etsin istedim bana. Çok acayip bi’şey bu diye düşünüyordum, unuttum sonra. Çok muhteşem bi’şey bu çünkü. O kalemin yazdıkları içime işliyor benim hemen her seferinde. Ve üzerine ekleyecek tek bir cümlem olmuyor çoğu zaman. “Vay be” diyorum, “evet aynen böyle” diyorum, “tanısam keşke” diyorum, geçiyor sonra etkisi. Sonra bi’daha yazıyor bi’daha “kal geliyor” bana. Ama bugün bu gece geçmedi etkisi. Okudum. Daha okurken bir yumruk oturdu boğazıma. Hemen kapadım ekranı, içeri gittim. Maaile ekran karşısında Bülent Ersoy’un doğum gününü kutluyordu, babam uyukluyor, ekranda birileri hoppidi hoppidi göbek atıyordu. Bir koltuk köşesine tünedim öylece. Herkes eller havaya eğlenirken tv karşısında ve içinde bana da bulaşır sandım. Bi’baktım o tanıdık tuzlu tat dudaklarımda. Gittiğimi kimselere fark ettirmeden çıktım odadan.
Önce yeni kalemimle, eski defterime yazdım hislerimi. Herkesten habersiz yaptığım planları. Dualarımı yazdım yine akan mürekkebe karıştırdım onları, kimseler anlamasın diye. Sonra bi’daha açtım ekranı, bi’daha okudum bi’daha, bi’daha, bi’daha, bi’daha. Kaç kere okudum bilmiyorum. Öyle okudum okudum ağladım. "Biterken" demiş ya O, biterken deyip Erzurum haritasını koymuş ya. Bakıp bakıp ağladım. O’nun içime işlediği yetmezmişçesine winamp tuttu bilmem kaç gece şarkısının arasından Birol Namoğlu’nun içime işleyen sesini buldu çıkardı (evet sizleri canlı dinlemek farz oldu bana artık farkındayım) ;

“her nereye gidersen kendinle yüzleşirken
kimse duymaz yalan söyle
terk ettiğin şehirler yarım kalmış şiirler
sustukların büyür içinde”

Yetmedi şöyle dedi;

“terk edip gitmek kolay
alışkanlık kalır sadece geriye ve bir tek o koyar...”

Öylesi bir kararın eşiğinde oluşumdan mıydı o kelamların yüreğime dokunması, benim bu kadar cesur bi’insan olmayı beceremeyecek olmamın korkusu muydu bilemedim, bilemiyorum. Sana sorsam belki nazikçe teşekkür eder, “sen bi’de içimdekileri bil” diye düşünürsün ya da düşünmezsin bilemiyorum onu da. Sen ne dersen de, ben buradan bakınca inanılmaz güçlü bir kadın görüyorum. Her yiğidin harcı değil böyle hayatımı refresh ediyorum deyip bir sözleşmeye imza atmak, en adam gibi adamlar bile edemezken bu lafı, cümle aleme ilan etmek : “Sığınılacak liman değil.. sevilecek adamdı..” “pardon ben size aşığım, gururluyum, artık hayatıma devam edebilirim”, her “benim” diyen beceremez böyle delicesine ama durgun yaşamayı: saate sadece 01:03 demeyi, gün başlıyor ya da bitiyor diye yorumlamadan sadece 01:03 demeyi, herkes "ben büyük harfleri sevmem" der de, kimse "noktayı sevmem" diyecek kadar cesur değil....

Yine söylediklerine ekleyecek tek bir cümlem yok, sen zaten söylemiştin önceden,
“ben.. bir noktalı virgül koydum cümleme, ne bitirdim ne durdum.. bi duraksadım.. başlarken bir yenisine bi duraksadım”

Gökyüzüne baktım yıldız yoktu, yıldızlara ihtiyacımız yok zaten gönülden dilekler için. Ben kendi adıma “cesur bir kadın gibi davranabilmeyi, arkama bakmadan çekip gidebilmeyi” diledim bu gece ve senin için senin gönlünden geçenleri sana getiren güzel bir başlangıç olmasını... Kışlar karlar iyidir hem, için üşürken anlamazsın, dudakların heyecandan mı eksi bilmem kaç dereceden mi titrer ayırt edemezsin, işine gelmezse “soğuk” dersin, hatta “çok soğuk” der hiç düşünmezsin...(sahi "alışmak dediğimiz ne ki tam olarak?")

Dibine not: Tanımıyoruz birbirimiz, tanışmıyoruz hiç. Tam da bu yüzden seni rahatsız etmiş olabilir bir delinin sayıklamaları, üstelik “size” sen deyişi... Niyetim asla böyle bir şey değildir, en ufak bir hatam söz konuysa tek cümlenizle silerim hepsini...

En dibine not: Evet pek çoğunuzu ilgilendirmiyor bunlar, ona mail atabilirdim, ama ben böyle hissetmişken mutlaka paylaşmak istedim. Beni bilenler bilsin istedim, oralarda bi’yerlerde bir hayat değişiyor ve ucu bana dokunuyor...

Read more...

Pazar, Haziran 10, 2007

kahvaltılaR anlatıR

Daha önce ilk cümlesini alıntıladığımız hikayenin tamamına ulaştım efenim;

KAHVALTILAR ANLATIR*

Bazen bizim aşk dediğimiz ilişkiler birinin hekim, ötekinin hasta; birinin şaman, ötekinin cin çarpmış olduğu tuhaf karşılaşmalardır.

Kim demiş “hasta” gelinip iyileşerek çıkılan yerler sadece hastaneler diye...
“Aşk yuva”larından da gün gelir “taburcu” oluruz.
Öyle durumlar vardır ki, ilk kahvaltıda başlar tedavi, son kahvaltıda biter...
***

Sabah mutfağa gitmek üzere yataktan kalktığında her şeyi anladığından emindi adam: Ebru hastaydı... Ebru yaralıydı... Ebru sakatlanmıştı!..
Çarşafa dolanmış Ebru’ya baktı. Doymuşlukla yorgunluk aynı bedende sarmaş dolaş olup uykuya dalmıştı.
Çok sevişmiş, fakat hiç okşanmamış bir ruhun izlerini gördü uykudaki bedende...
Su ısıtıcısının düğmesine bastığı sırada yalnız bunları düşünmüyordu adam. Ağır ağır içinde aşka benzer bir duygunun uyandığını da kabullenmeye çalışıyordu.
Yirmi dakika sonra, kahvaltı masasında karşılıklı otururlarken Ebru’nun dudaklarının kenarına bulaşmış yumurta sarısını işaret parmağını uzatıp temizlerken...
Ve sonra parmağının ucundaki kabuklaşmış yumurta parçasını yalayıp Ebru’yu güldürürken...
Kesinkes kabullendi bu duyguyu: Âşık olmuştu!
Aşık olmuştu adam; çünkü sanki yıllardır ilk kez gülen bir insanın berraklığıyla gülüyordu Ebru...
Bundan etkilenmemek imkânsızdı.
Aşık olmuştu adam; çünkü Ebru ilk kez yürümeye başlar gibi kalkmıştı yataktan; tadını ilk kez alır gibi içmişti kahvesini, tabağındaki zeytinleri hayatında ilk kez görüyormuş gibi ağzına atmış, istiridyeden inci çıkarır gibi çıkarmıştı çekirdeklerini...
Aşık olmuştu adam; çünkü Ebru konuşmaya başlamıştı... Bu harikaydı! Çünkü konuştukça iyileşecek konuştukça yaraları kapanacaktı...
***

İlk kahvaltının üzerinden günler, haftalar, aylar geçti.
Her ilişkide nasıl geçerse zaman öyle geçti...
İlk başlarda “neden daha fazla birlikte olmuyoruz, olamıyoruz diye yakınıp durdular.
Daha doğrusu Ebru çok istedi bunu, adam zaman zaman kaçtı...
(“Siz yatağımın başucunda durmadığınızda, koridordaki ayak seslerinizi işitmediğimde, koğuş çok soğuk, çok ürpertici oluyor doktor bey!” diye sızlanan bir hastayı andırıyordu Ebru... ama bunu ancak dışarıdan bakanlar görebilirdi.)
Sonra...
Adam eve bağlanmaya başlayıp, Ebruyla birlikte olmaya daha çok vakit ayırdığında, Ebru da “dışarıdaki hayat”a daha çok bağlanır olmuştu. (ne garip ama ne kadar bildiktir değil mi?)

***
Bir gün kahvaltı masasını Ebru kurdu.
Adamı uyandıran Ebru oldu.
Bir pazar sabahıydı...
Su ısıtıcısının düğmesine hoyratça bastı Ebru, tabakları atar gibi yerleştirdi masaya...
Adam uyukladığı için dikkat etmemişti ya, Ebru’nun yataktan kalkışı da duş alışı da çok farklıydı...
Kendi kollarına bir uyuşturucu kurbanının kollarına bakar gibi bakmıştı bu kez Ebru. Hafifçe çıkık karnını sevmişti. Memelerini her zamanki gibi “acınarak” değil şehvetle gözden geçirmişti...
Buğulanmış aynada omuzlarına hayran hayran bakmıştı.
Kahvaltı boyunca Ebru’nun dergi karıştırıp kahvesini yudumlarken aklından “aşk yuvası” sandıkları bu “kliniğin” dışındaki dünyayı geçirdiğini birden bire fark etti adam.
Artık “dışarısı” içeriden daha çekiciydi.
Belliydi artık “iyileşmişti” Ebru.
Yani...
Adam anladı; aşklarının (siz bakış açınıza göre “ilişkilerinin” diyebilirsiniz) sonu gelmişti.
Mum ışığında yenen yemeklerin, ekran karşısında geçen akşamların, gecenin bir vaktine “sığıştırılmış” sevişmelerin anlatamadığını, kahvaltılar anlatıyordu...


*Haşmet Babaoğlu, Rüyalarını Ver Bana/2003


Bu ürünü beğenenler buna ve şuna da göz attılar...

Read more...

Cumartesi, Haziran 09, 2007

şizofRen mavi

—Sen iyice saçmalıyorsun artık farkında mısın?
—Nedenmiş o?
—Bu saatten sonra ateşle barut yan yana durmaz kızım, niye kendini kandırıyorsun?
—Kendimi kandırmıyorum ben. Neden olmazmış, yeni arkadaşlar edinmeyeyim mi yani ne var bunda?
—Hayır efendim, 2 yalnız karşı cinsten öyle samimi arkadaşlıklar çıkmaz, çıkamaz, doğaya aykırı bu birincisi.
—Dur dur geçme ikincisine niye aykırı olsun x var, y var, q var, w var, j var.
—X evlendi bi’kere, Y'yi çocukluğundan beri tanıyorsun, ayrıca birlikte olamayacağınızı itiraf ettiniz birbirinize yıllar önce, Q evet yalnız ve arkadaşsınız ama eğer seninle ilgili hisleri yoksa yakın zamanda bir sevgili bulur sizin arkadaşlıkta damdaki pabuç olur, W'yle hiç bi'zaman o kadar yakın olmadınız ayrıca uzun zamandır görüşmüyorsunuz, J'de eşcinsel falan olsa gerek, o kadar güzel kadınla birlikte çalışırken yalnız olması manidar yani...
—Eeee haddini aştın ama, saçma sapan tespitler bunlar, etrafında ki herkesin sana asıldığını düşünecek kadar hastasın artık demek.
—Bana sana ne farkı var ha ha ha. Böyle düşünecek kadar zavallı değiliz ayrıca. Ha ha aha
—Gülme!
—İyi gülmeyeceğim. Söyle o zaman bugün kızların ayarladığı buluşmanın bir çöpçatan işi olduğunu bile bile neden gittin?
—Çünkü adam son 6 ayı Kanada’da geçirmiş, gökte ararken yerde buldum, niye gitmeyeyim?
—Hıh, bahaneni sevsinler. İçten içe merak eden, 2 saat kıyafet seçen bendim değil mi?
—Sendin tabi! Hem bi’kere gerçekten içten içe merakım olsa bugün değil, dün olurdu!
—O da ayrı dava zaten, ayrıca bu söylediklerimin hepsi dün içinde geçerli biliyorsun değil mi?
—Ya neden bu kadar kötüsün, ben hiç yeni insan tanımayayım mı yani, önce ben kendimi eve kapatayım, sonra profesyoneller gelsin beni hastaneye kapatsın bunu mu istiyorsun?
—Hayır şekerim, elbette bunu istemiyorum. Sadece olan biteni görmen lazım, ateşle barut yan yana durmaz. Sen “sevgili olmayacağım” diyorsan ve böyle hissediyorsan hiç gerek yok bu yaptıklarına. Denedin gördün zaten bi’kez ne olduğunu. Eğer bile bile, “ben beklentisizce yeni insanlar tanımak istiyorum” deyip, tüm iyi niyetinle bu insanlara zaman ve emek harcarsan, 2 gün sonra onlar başka birini bulduklarında seni o buldukları kızlara bile doğru dürüst tanıtmazlar.
—Haklısın galiba.
—Evet haklıyım, bu yüzden uzak dur ondan, onlardan.
—Uzak durmasam...
—Uzak durmasan ama yakınlaşmadan öyle takılsan değil mi, tipik balık davranışı bu işte!
—Ben balık değilim!
—Madem Kova’sın aklını kullan o zaman, beni dinle. Daha yeni iyileşiyor yaraların, yakın yerlerde başka yaralar açmaya ne kadar meraklısın. Hem bu seni başladığın noktaya götürür ki, bunu ikimizde istemeyiz değil mi?
—Asla!
—O zaman romantik balıklar gibi davranmaktan vazgeç, bu saçmalıkları bir kez daha tekrarlama. Daha yeni yaşadın, olmayacağını anladın merakını giderdin işte. Hem sen değil misin, “gitmeme engel olacak yeni bağlar istemiyorum bu şehirde, var olan bağlarım fazlasıyla güçlü zaten” diyen.
—Evet. Ayrıca beni burcumla sınırlayıp durmaktan vazgeç!
—Yeniden yaralanırsan bu kez toparlanacak gücümüz olamayabilir. Bunu bize yapmana izin veremem.
—Ama yeniden duvarlar arkasına saklayamam kendimi.
—Yeni bir yola çıkmak istiyorsun madem, en azından eski sınırlarını çizmelisin. Her şeye rağmen bizi koruyor o sınırlar ve çemberler...


—Ben bi’kahve koyayım en iyisi.
—Evet, en koyusundan bitterimiz de var, 20 gr. keser mi dersin?
—Tüm bu söylediklerinden sonra, bütün paketi al derim... Zulada baileys var mıydı?

Read more...

Cuma, Haziran 08, 2007

buz mavisi

Ne kadar zor olabilir konuşmak, 2 yaşında ki hallerimiz düşününce dünyanın en zor eylemlerinden biriydi sanki. Peki 22 yaşında, 32 yaşında 42 yaşında ne kadar zor olabilir? Ne söylediğimize kime söylediğimize mi bağlı acaba, yoksa cesaretimize mi bağlı konuşmanın zorluğu?
Konuşmak. Konuşabilmek.

'Ne var yahu, dudaklarıma yolladığım birkaç komutla çıkardığım sesler nihayetinde' diyesim geliyor. Oysa bence her yaşta zor konuşmak, yaşla ilgisi yok bal gibi zor bir insan eylemi!
Karşındakinin gözlerinin içine baka baka konuşmak ve söylemek aklından, yüreğinden geçenleri; illa aşkını itiraf etmek değil, nefretini söylemek mesela. “Hayır” diyebilmekte. Hele özür dilemek ya da içten bir “teşekkür etmek”, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle “günaydın” demek hiç tanımadığın otobüs şoförüne hiç kolay değil çoğu için.

Ve lafı dolandırmadan konuşabilmek! Açık açık kesin ve net söylemek, söylemek istediklerini hiç kolay değil. Kimseyi kırmadan, üstelik kırmayı da hesaba katmayarak tüm fikirlerini ortaya koymak ve kimseyi fikirlerine inanmaya zorlamadan tartışmaya devam edebilmek hiç kolay değil

Teselli etmek en yakın arkadaşını; hayır sevgilisinden ayrıldığında değil, babası bu dünyayı terk ettiğinde. Her şeye rağmen bu kocaman bahçenin yaşamaya değer bir yer olduğunu konuşarak anlatmak hiç kolay değil o anda.
Konuşmak hiç kolay değil büyük bir afet anında, herkes ve sen korkudan titrerken “iyi misin?” demek ya da bu soruya cevap vermek hiç kolay değil...

Ağlarken ‘yıkılmaz bu kale burası benim en güvenilir sığınağım’ dediğin baban küçük prensesi olarak anlamlı sesler çıkarabilmek hiç kolay değil. Annene akıl vermek “başka bir kadın var” dediğinde, küçük kardeşin ilk aşk acısını çekerken onunla konuşmak hiç kolay değil.

Konuşmak ne kadar zor olabilir sence?

Yaşamak ne kadar zorsa o kadar,
Düşünmek ne kadar zorsa o kadar,
İnanmak ne kadar zorsa o kadar,
Güvenmek ne kadar zorsa o kadar.

Read more...

Perşembe, Haziran 07, 2007

acının Rengi






Bazen tabut yeşilidir acınız, bazen batışını birlikte izlediğiniz güneşin kızılı, bazen saçlarının sarısı. Kimi zaman başarısızlık siyahı, kimi zaman korkak gri.
o yüzden beyazdır herhalde acının rengi, çünkü beyaz içinde barındırır tüm renkleri.
ZG

Read more...

Çarşamba, Haziran 06, 2007

buzul beyazı

5 Haziran Dünya Çevre Günü!



5 - 16 haziran 1972 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen Stockholm Konferansında (İnsan Çevresi Konferansı) kabul edilen Dünya Çevre Gününün bu yılki teması : Melting Ice – a Hot Topic?

Buzullar eriyor ya, küresel ısınıyoruz ya, artık kutup ayıların doğum oranları %25e varan miktarda azalmış, buzullar inceldikçe hamilelikleri de zorlaşmaktaymış. Bir de bu yıl kış uykusuna bile yatamamışlar doğru dürüst. Sıcaktan uyuyamadığınız yaz gecelerini düşünsenize ya da uykusuzken kendimize bile tahammül edemediğimizi ya da uykusunu alamamış, huzursuz ayılardan biriyle karşılaştığınızı düşünün.
Ne gam değil mi, biz bu ülkede ailesi tarafından öldürülmesini karar verilen gencecik kızlar, 2-3 çocuklu anneler görüyoruz her gün gazetelerin ara sayfalarında. Ayıların hamileliği zor geçmekteymiş ne tasa!

Allah bizi ayıların gazabından, özellikle uykusuz olanlarınkinden korusun ne diyeyim başka?
Evet diyecek başka sözüm yok. Söylemek istediğim başka bi’şeyler var aslında ama sizi söylemek istediklerime götüren zekâ ürünü geçişler yapamayacağım.

Yağmur bastı ya İstanbul'u, ben kar yağsın istiyorum. Şöyle sessizce, buz gibi bir kar yağsa. Kirlenmiş her şeyin; duyguların, fikirlerin, sokakların, insanların üstünü örtse bembeyaz...

Read more...

Pazartesi, Haziran 04, 2007

kaRamsaR pembe



Yüreğim, kimselerden ihsan dileme;
Bu amansız felekten aman dileme;
Bil ki, derman aradıkça artar derdin:
Derdinle haldaş ol, derman dileme.
Ömer HAYYAM


fotoğraf

Read more...

Pazar, Haziran 03, 2007

topRak Rengi

Hafta sonlarını sevmiyorum. Yazı sevmediğimi söylemiştim değil mi, artık hafta sonlarını da sevmiyorum.

Herkes tüm hafta boyu müthiş bir beklenti ve umutla hafta sonu planları yapıyor. Pazartesi sendrom var, zorla 1-2 rapor hazırlanıyor, Salı pazartesinden yarım yamalak bırakılmış işler yoluna konuyor ancak, Çarşamba ‘artık biraz çalışmak lazım hem haftanın ortasına geldik yupie’ nidaları ve perşembeden itibaren hafta sonu planları. "Cuma yemeği şurada yesek, oradan bilmem kimin konseri varmış oraya geçeriz, cumartesi kahvaltıyı Moda’da mı yapsak, karşıya mı geçsek şöyle Ortaköy’e doğru, sonra biraz sahilde geziniriz, akşamda bilmem kimin filmi varmış onu izleriz sinemada..." Bunlar genellikle şehir insanlarının planları tabi. Tam olarak böyle olmasa da 3 aşağı 5 yukarı herkes benzer bir koşturmaca içinde haftayı bitirip hafta sonunun gelmesini bekliyor. Tabi bütün büyük beklentiler gibi hafta sonları beklentilerinde de çuvallıyorlar. (bunlar çok genel geçer yargılarmış gibi kurdum cümlelerimi idare edin, elbette istisnaları vardır)

Ben de bu çuvallayan beklentiler yüzünden sevmiyorum hafta sonlarını. Alış-veriş merkezleri, şık lokantalar, sahil kenarı çay bahçeleri, otoparklar, İstiklal, Nişantaşı, Cadde, bütün şehir “bugün hafta sonu haydi eğlenelim” bakışlı insanlarla dolu sanki! “Bi’durun yahu ruhlarınız geride kaldı onları bekleyin iki dakika” diyesim geliyor her birine. O yüzden bugün karar verdim hafta sonlarını sevmediğime. Aslında zamanı parçalara ayıran ve sonrasında hep mutlu olmak için daha ileriki zaman parçalarını bekleyen insanoğlundan farklı bir tutum beklemek hata belki de. Şimdi sorsam bi’sürü insan yaz tatilinin hayaliyle yanıp tutuşuyor, oysa yazı hiç aratmayan bir kış geçirdi yaşlı dünya. Neden yaza bu özlem anlamam mümkün değil (evet evet ben yaz mevsimine gıcığım ondan oluyor tüm bunlar =))


Bir de Haliç’teki Redbull hava yarışlarına gidemeyecek olmama sıkıldım galiba o yüzden miskin bir gün geçirmeye karar verdim. Geç kalktım, kahvaltı sonrası gazete keyfini uzatımda uzattım, gazeteler bitti dergilere gömüldüm. Sonra baktım güzel bir esinti beni davet ediyor sokağa, rüzgarın kokusuna kapılıp, 7 tepeden birine attım kendimi, taze demlenmiş birkaç bardak çayla elimdeki romanın akışına bıraktım tüm zihnimi. Serinde bastıran uykuya dayanamayıp geri döndüm eve ve şurada tasvir edildiği gibi bir derin uykuya düştüm gündüz vakti. Kalktığımda kimseler yoktu. “Bizimkiler de beklentilerinin peşinden şehre atmışlar kendilerini anlaşılan, bi'de şu televizyonu kumandadan kapatmasalar” diye söylenirken yattığım yerden, kumandanın başucumda olduğunu fark edip bu seferlik unuttum küresel ısınmayı, israf ettiğimiz tonlarca enerjiyi. Minicik bir kırmızı düğme beni en sevdiğim Türk filmlerinden birinin en sevdiğim sahnesine ışınlamıştı çünkü. Azize, Türkan Şoray, palyaço kostümleri içinde, “gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar yeryüzünde sizin kadar yalnızım” diye şakımaktaydı. (Belkıs Özener farkıyla elbette) Huzurla ağladım! Var mı literatürde böyle bi’şey bilemiyorum ama ben huzur içinde ağladım şarkıyı dinlerken, filmi izlerken.
Herhalde dün Hatırla Sevgiliyi izlerken boğazıma düğümlenen yumruk da bu gözyaşlarıyla akmış gitmiş oldu. Sahi o nasıl harika bir bölümdü yine öyle. Necdet’in “sevilmek bu kadar güzel bi’şeyse, Yasemin’in beni sevmesi...” deyişi. Var mı Necdet gibi birileri yeryüzünde hala, varsa ben talibim! Tam bunlar geçerken aklımdan telefonuma gelen mesaj güldürdü beni, “kızım bu Necdet kesin yengeç burcu bak söylemedi deme” kedileri hiç sevmediğimden kelli “kedi burcu olsa kabulüm” yazıp yolladım ben de.


Çoktan yatmış olmalıydım bu saatte, uyuyamayacağımı bildiğimden yazıyorum bu lakırtıları aslında. Bir ılık süt getirir mi uykumu dersiniz, yoksa zuladaki birkaç şişe yakuttan mı medet ummalı? Ama hayır yarın dedemi ziyareti gideceğim. Hayatı boyunca bize içkinin ve sigaranın zararlarını öğretmiş dedeciğimin yanına alkollü gitmemeliyim. Karşısında el pençe divan duracağım üstü yazılı bir beyaz mermer taş da olsa, bu ona saygısızlık yapmamı gerektirmez değil mi?
Aldırmayın hiç, sayıklıyorum ben yine ve bir de şarkı mırıldanıyorum beceriksiz ıslığımla...

bir gün daha yaşandı ve bitti,
bütün hüzünleri ve bütün kederleriyle
herhangi bir gündü, çok önemli değildi....

dibine not: bir kez okudum ama muhtemelen vardır yine yazım hataları, anlam kaymaları, özne-yüklem çekişmeleri. ben onları salim bir kafayla düzeltene kadar siz çoktan okumuş olabilirsiniz, readerlar 3 vakte kalmaz haber verir zaten. şimdiden affola!


Read more...

Cuma, Haziran 01, 2007

gün batımı kızılı

Evimin rahatında yayılmış, balkondan vuran serin esintiyle buzlu çayımı içiyor ve güzel bir müzik ziyafeti çekiyordum, Sezen Aksu söylüyordu canlı canlı Candan Erçetin’le birlikte “şarkılardan fal tutmamak” olur muydu hiç? Benim falım:

Dönüşü yok beraberce karar verdik ayrılmaya
Alışmalı arkadaşça yolları ayırmaya
Şimdi artık gözyaşları gereksiz akmamalı
Alışmalı kendi yaramızı kendimiz sarmaya

Şimdi artık kelimeler yetersiz anlamı yok
Yitirmişiz anılarla beraber faydası yok
Gel bunları bırakalım artık bir tarafa
Gerçeği görmeliyiz dostum başka çaresi yok


O, bu şarkıyı yaptığında benim yaşlarımdaymış ya, ondan güç alarak söyledim ben de bağıra bağıra.

Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler
Şimdi bana seninle bir ömür vadetseler
Şimdi bana yeniden ister misin deseler
Tek bir söz bile söylemeye hakkım yok.

“Peki” diyorum öyle diyorsa öyledir, Sezen söylüyorsa vardır bir bildiği, sonra hareketleniyorlar zaten, "her ayrılık bir vurgun değmeyin yaşlarıma, benden selam söyleyin bütün aşklarıma" deyip bitiriyorlar programı.
-----------------------------------------------
Çantamda ki not defterini değiştirmeliyim, hiç temiz yaprağı kalmamış. Çıkartınca göz atıyorum şöyle bir, yapılmış işleri özenle karalamışım; B.nin doğum gününü unutma, Perşembe 21:00 de film var, o şarkının adı Venüs’müş, Shocking Blue söylüyormuş ara-bul-dinle, bakkala borcun var 5lira 15 kuruş....ların arasında

“Bizim aşk dediğimiz ilişkiler birinin hekim, ötekinin hasta; birinin şaman ötekinin cin çarpmış olduğu tuhaf karşılaşmalardır.” Bu benim yazım değil, el yazısının sahibine ait olmayabilir bu cümleler, bilemiyorum, arıyorum, açmıyor. Hemen ardından,

“Âşıkların iletişime ihtiyacı yoktur, onlar yaralarına bakıp tanırlar birbirlerini” yazmışım. Kim söylemiş, nerden duymuşum belli değil, hızla yazılmış bir tek o belli, sayfa orada bitmiş. Farkında olmadan birbirini tamamlamış cümleler.
-----------------------------------------------

Hiç atmamalıydın o mesajı bana. "Tamam" demiş, el sıkışmış ve ayrılmışken hiç gerek yoktu. İki yanlış bir doğru yapmıyor çünkü, çünkü âşıklar birbirlerini yaralarından tanısalar bile bu yeni başlangıçlara sebep olamıyor tek başına. En kötü ihtimalle birinin hasta, diğerinin hekim olması gerekiyor bu oyunda, iki hastayla doktorculuk oynanmıyor. Evcilik oynamak içinse her sabah işe giden bir babayla, güzel yemekler yapan bir anneye ihtiyaç var. Gerisi hayat koşturmacası zaten. Diyeceğim o ki, beni şaman seni cin çarpmışken, biz bulamayız yolumuzu. Dahası sen bana köstek olursun, ben sana ayak bağı. "Gel" desen gidemem, "git" desen kalamam. Hani diyorlar ya yanlış zamanlama diye, biz de tutturamadık galiba zamanın akışında karşılaşacağımız anı. Hem ne dedi Sezen dün gece : “aşk kendine rağmen olan bi’şey” . KENDİNE RAĞMEN! O’na, bana, eskiye, geçmişe rağmen değil, kendine rağmen etseydin o lafları doktorculuk oynama şansımız olurdu belki de.

“KENDİNE RAĞMEN” olmadıkça aşk olmuyor hislerin adı madem, olmasın kalsın. Beklemeyi de biliriz, bilmiyorsak öğreniriz telaşa ne hacet.... Panzehir yine O'nda nasıl olsa :

Allahım Allahım ateşlere yürüyorum
Allahım acı ile aşk ile büyüyorum



Read more...

Perşembe, Mayıs 31, 2007

sigaRasız dünya günü

Bugün 31 Mayıs "Sigarasız Bir Dünya Günü"






Sayın Cumhurbaşkanı konuyla ilgili açıklamasında tek bir cümleyle özetlemiş mesajını, gönülden katılıyorum kendisine: “Dünya Sigarasız Günü'nde yurttaşlarımızı, "sigaraya hayır" demek için var olan sayısız nedenleri düşünmeye çağırıyor, sağlıklı ve mutlu bir yaşam diliyorum."




Başbakanlıkta, ise herhangi bir basın açıklaması görünmüyor bugüne ilişkin. O yüzden sigara içmediğini bildiğimiz (yamulmuyor değil mi) Recep Tayip Bey’in bugüne ilişkin temennisini bilemiyorum. Zannediyorum o, şu sıralarda TBMM genel kurul salonunda anaysa paketinin ikinci tur görüşmelerinde yeterli sayının sağlanması için yoklama yapmakla meşguldür.




İnsanları yaşlarına, boylarına, doğdukları şehirlere, inandıkları Tanrı’ya, savundukları fikirlere, cinsel tercihlerine göre ayırmak hayatta en hoşlanmadığım şeylerden biridir. Hoşlanmamak hafif kalıyor aslında bal gibi nefret ediyorum bu ve benzeri faşizan sınıflamalardan. Amma velâkin insanların yaptıkları seçimlere, fikirlerine her daim saygı duymaya çalışsam da ben de bu konuda defoluyum. Sigara içenler ve içmeyenlerden oluşuyor benim çevremdeki insanlar. Birkaç arabayla bi’yerlere mi gidilecek “ben onun arabasına binmem, sigara içiyor” kampın ortasında kurtla böcekle, hala tüten alev dumanıyla uyurum, sigara içenle aynı çadıra girmem. Bana “nerelisin” diyene, “sigara içiyor musun” der sorunun anlamsızlığına şaşkın verdiği “evet” cevabına en küçümser, en ukala en terbiyesiz bakışımla bakarım “yazııık” dercesine. Bu davranışlarım yaklaşık 1,5 yıl önce kendi babam kadar sevdiğim ve saygı duyduğum ev arkadaşımın babasının ölümüyle tavan yaptı. Günde 2 pakete yakın Samsun’un akciğer kanserinden başka neye sebep olması beklenebilirdi ki... ona erken teşhisle 3-4 yıl kazandırabildi ailesi, ama ölümün yanı başında olduğunu bile bile nasıl yaşanırsa öyle yaşandı o yıllar. Kâh tüm umudu kaybederek yeter artık gitmiyorum ben kemoterapiye, radyoterapiye öleceksem öleyim dayanamıyorum bu acıya diyerek, kâh kalkın kızlar Marmaris’e gidelim şöyle felekten bir gün çalalım diyerek. Tüm tıbbi desteklere, bakıma, yüksek morale, alternatif tıp tedavilerine rağmen ilk torununun doğumuna yetişemeden, küçük kızıyla düğününde dans edemeden verdi son nefesini.




Ben hiç sigara içmedim hayatımda, lisede merakla yaktıklarımın hiç birini çekemedim içime. Nargile modasına kapılamadım bir türlü. Şanslı bir çocuktum evet, evimizde hiç sigara içilmedi, annemde babamda kardeşim doğunca bırakmışlar. (gerçi annem sonradan yine başladı 4-5 günde bi’paket içiyor ama kadıncağızın “3 kuruşluk keyfim” dediği mereti, burnundan getirmeyi başarıyoruz el birliği ile) O yüzden kül tablası kültürüm yoktur benim, kendi evimde kesinlikle içilmedi. Bize gelenler bilirdi sigara içemeyeceklerini. İstanbul’da ise bi’kaç yıl öncesine kadar eve gelen misafir ortalıkta göremeyip isteyince, her seferinde anneme sorardım "nerde bu çöp kutuları” diye. Şimdi yakınlığımıza göre belli bir üslupla “bu evde sigara içilmiyor, çok istiyorsan balkona” diyorum, hatta annemin o hançer gibi bakışlarına aldırmadan bazılarına tablalarını bile yıkatıyorum, “ben elimi sürmem buna” diyerek.



Dedim ya ben bu konuda defoluyum. Yakınımda yöremde tahammül edemiyorum sigaraya, gece gezmeleri, yakın arkadaş toplaşmaları büyük bir işkence oluyor çoğu zaman. Yine de kimsenin elinde ki sigarayı söndürmüşlüğüm yoktur. Hatta Orhan Kural’ın pek çok çalışmasını gereksiz buluyorum, Teoman’ı mahkemeye vermeler falan örnek teşkil etmiyor bence. Hem Okan Bayülgen’in her seferinde söylediği gibi, Kurtlar Vadisinde ve televizyonda sigara içmeyi yasakladınız da ne oldu, sigara içmeyen adamlar ellerine silah alıp her bölümde çatır çatır onlarca adam öldürüyorlar.
Bir bağımlılık çeşidi sonuçta, “İçme” dedikçe, içesi geliyor insanın, hem de hemen herkesin kendine göre oldukça geçerli(!) bahaneleri var; kimisi dudak tiryakisi, kimisinin çayına kahvesine arkadaş, hüzünlendikçe yakmak lazım, yemeğin üstüne içmeden olmaz... O yüzden her yerde yüzlerce kez gördüğünüz istatistikleri falan verecek değilim, dünyada her 8 saniyede bir kişi sigaradan dolayı ölüyor diye. O yüzden yazının sağında solunda ortasında berisinde gördüğünüz resimlerin göz zevkimizi bozmasına rağmen en büyük boy seçilmesinin bir şey ifade etmeyeceğini biliyorum elinde sigarayla bilgisayarın başında oturanlara. (Hatta onların bu grafiklerden, grafiklere gelmeden yazının ilk cümlesinden rahatsız olup çoktan sayfayı kapatmış olma ihtimalleri daha yüksek =)) Bence asıl yapılması gereken insanlara sigarayı bıraktırmaya çalışmak yerine (ki bu da en az sigara üretimi kadar büyük bir sektör olma yolunda ilerliyor) insanların hiç başlamamasını sağlamak. Elbette sigarayı bıraktırmak önemli ama kişi kendi iradesiyle buna karar vermeden, “tamam ulan içmiyorum” demeden yapılan her türlü destek anlamsız kalıyor. Hatta bağımlıyı daha kötü bir psikolojiye sürüklüyor. Her hafta başı sigarayı bırakıp, 2-3 gün sonra yeniden başladıkça kişi kendini daha iradesiz daha zayıf hissediyor ve daha çok bağlanıyor elindeki zehre.

Bu yüzden Sayın Ahmet Necdet Sezer’in mesajı çok anlamlı bence: “Dünya Sigarasız Günü'nde yurttaşlarımızı, "sigaraya hayır" demek için var olan sayısız nedenleri DÜŞÜNMEYE ÇAĞIRIYORUM."


Dibine not: Bir de bugün itibariyle bu sayfada sigara içilmesini yasaklıyorum efenim, sigara içmek için yeni bir sebebiniz daha oluyor böylece =)) “Aha Aha sen yasaklasan n’olur kızım bak yaktım bi’tane daha” deyip bana inat yakmanız mümkün elbette. Sadece bir nefes alıp bırakma süresi kadar belki de daha az sadece 20 saniye, sigaranın size, cüzdanınıza, vücudunuza, cinsel performansınıza, cildinize, saçlarınıza, çevrenizdekilere ve dünyaya verdiği zararlar hakkında düşünmenizi rica ediyorum sizden. Sadece 20 saniye.

dibine not: Yok dayanamadım akıl vereceğim; Madem illa içiyorsunuz en azından yürüken içmeyin ki zaten oksijene ihtiyacı olan kalbinizi daha da zorlamayın, zaten kalp krizinden ölme riskiniz normal insanlardan fazlayken bunu 3e 5e katlamayın. Bir de en az günde içtiğiniz sigara sayısına eş bardak su için! Ne kadar çok su içerseniz o kadar çok zehirden, toksinden kurtulabileceğinizi unutmayın. LÜTFEN!

Read more...

Çarşamba, Mayıs 30, 2007

tuRuncu

"walla yanlış anlamayacağını bilsem arabayla alıyım sahilde dolanırız diye ama tırstım :D "

dediğinde,
aslında yapmak istediğim tam da oydu, sahilde dolanmak. Ama bana öğretilen, dayatılan sosyal ve toplumsal kodlar gereği bunu yapmam mümkün değildi gecenin 2’sinde. Oysa kimselere söyleyemediğimiz, anlatamadığımız bir sürü şeyle doluydu geçmiş sohbetlerimiz/sohbet geçmişlerimiz. Yine de böyle bir teklifi kabul etmek, benim için (belki onun için bile) “OLMAZ”dı. Ben kötü kız olurdum gidersem, o da edepsiz adamın teki, bu saatte cüretkar bi’şekilde davet ettiği için. O sırada fark ettim ki, bana öğretilen tüm toplumsal “olmazları” bi’yana bırakıp, işi deliliğe vurup “haydi gel o zaman 10 dakika sonra şuradan al beni” dememi engelleyen başka bir şey daha vardı. Neydi diye, bir süre kurcaladım zihnimi. Evet, yapmak istediğim şeyi önermişti bana, üstelik bu daveti özellikle beklediğim herhangi birisi ya da illa yalnız olmalıyım gibi bir tercihim yoktu o anda, yani bir deliliği meşru kılacak tüm sebeplere sahiptim. Neydi beni engelleyen derken buldum sandım; gözlerinin içine hiç bakmadığım biriyle paylaşmak istemiyordum gecemin 2’sini, toprağın kokusunu.
Peki nerde kalmıştı koşulsuz güven? Böyle bir durumu niye kapsamıyordu? Bana en iyi güvenle özellikle koşulsuz güvenle ilgili uzun uzadıya sohbetler ettiğimiz Turuncu fikir verebilirdi bu mevzuda. 'Gecenin bu saatinde uyanık mıdır acaba, yoksa sadece bilgisayarı mı açık kalmıştır?' diye düşünürken sağ alt köşede yandı turuncu penceresi, aklımdan geçen her şeyden habersiz ;


“böyle bir şey varmış stumble gösterdi” dedi. Hah dedim cuk oturdu şimdi =)

Gözler kalbin aynası mıdır, neden bu kadar önemli bir insanla yüz yüze olmak? Sadece gözlerine bakarak, tek kelime etmeden tek bir mimik bile kullanmayarak anlaşabildiğim insanlar olmasa nasıl olurdu hayat? Taktığımız o tüm sosyal maskelerden tek görünen gözlerimizi de ifadesizleştirmeyi, anlamsızlaştırmayı başaramıyoruz değil mi? Yoksa sabah yapılan o süslü makyajlarda gözlerimizi de maskelemeyi öğrendik mi, yalancı günaydınlarla girerken plazalara gözlerimizde yalandan ışıldıyor mu sahiden? Sırf bunlardan kaçmak için almadım mı ben o dönülmez kararları, şimdi niye düşünüyorum ki üstüne bu kadar. Hayır, ne olursa olsun, gözleri yalan söylemiyor karşımdaki insanın, ben hala buna inanmak istiyorum. Ben buna inanıyorum! Nasıl yalan söylerken herkesin eli yüzüne gidiyorsa, mutlu bir haberi verirken de aynı ışıkla parlıyor insanoğlunun gözleri, bir ton koyu ya da açık değil aynı ışıkla. Üstelik biraz çalışmayla yalan söylerken beden dili kontrolü sağlanabiliyor ama hoşa giden bir şey görüldüğünde ya da âşık olunduğunda büyüyen gözbebeklerini kontrol etmek mümkün değil!



Tanımanıza tanışmanıza hiç gerek yok, otobüsteki yorgun amcaya yer verirken göz göze geldiyseniz eğer bir şey söylemese de biliyorsunuz içtenlikle teşekkür ettiğini, sabahın köründe keyifle bisiklete binerken bucaksız mavinin kıyısında, ağlayan o genç kıza kağıt mendil uzattığınızda biliyorsunuz ki, yarasına merhem olmadı belki ama bir an için ağrısını kesti o küçücük kağıt parçası, Mayısın 26sında ada'da amaçsızca gezinirken sokağın köşesinden fırlayan bacaksız, “geçmiş bayramın kutlu ossun abla” dediğinde gözüne bakarsanız eğer anlıyorsunuz ki onun için mühim olan tarihler takvimler değil, “bayram geçmedi ki ablacım bak bugün de bayram, gel beraber kutlayalım” deyip bir gazozla bonibon ısmarlarsanız ona, en büyük şenlikler halt ediyor bir çift parlayan gözün 26 Mayıs bayramının yanında.

Bir de Elif Şafak demiş ya Mahrem romanında "biliyor musun, belki de en derin yaralarımızı gözlerden alıyoruz." öyle bir şey işte...

İşte bu yüzden ben her şeye rağmen gözlerine hiç bakmadığım biriyle günümü, gecemi paylaşmayı reddediyorum. Gözlerini görmeden tam olarak güvendiğimi söyleyemem hiç kimseye. Bu karşımdakinin kötü ya da güvenilmez olmasıyla alakalı değil kuşkusuz. Olsa olsa benim takıntılı kişiliğimin yeni bir yansıması.


Koşulsuz güven bir kez daha yara alıyor böylece, anlıyorum ki en azından bir ön koşulu var güvenin, “benim saçlarım mavi” diyorsan “hiçte bile aynaya baksana, siyah” demeden, sorgulamadan sana inanabilirim ama gözlerinin de buna inanması gerekiyor!

Gecenin bir köründe birbirinden habersiz 2 kişinin söyledikleri/yazdıkları sürükledi bu düşüncelere beni. Birisi çıkıp “neden?” diye sorduğunda verebileceğim yeni cevaplarım var artık sayelerinde. O yüzden tüm bunları bana düşündürten “turuncu” anında mesajlaşma balonlarına ithaf ediyorum bu yazıyı =)

(Turuncu, sen bir de isimden kazanıyorsun, ne deniyor bu duruma ballı kaymak tatlısı falan mı =))

Read more...

Pazar, Mayıs 27, 2007

altın saRısı

Pazarlamada son nokta!

Şu haberi geçenlerde "Neler Oluyor Hayatta" ya eklemiştim, dikkatinizi çekti mi bilmem, çekmediyse şimdi çeksin istiyorum. Ben bir tek Hürriyet gazetesinde gördüm haberi aslında haber değerinden çok reklam değeri var ya, konumuz şimdilik bu değil. İstanbul bilmem nerde ki gaydiriguppak inşaat “konut almak isteyenlere sadece ev satmıyor, müşterilerine kendine uygun kişilerle komşu olma fırsatını da sunuyor.” muş efenim. “kendine uygun kişilerle komşu olma fırsatı” vay be, söylerken bile havaya giriyor insan.

Gidiyorsunuz Pazar günü erkenden emlakçıya, bu emlakçı gezmeleri son yılların hiper-über-siber market gezmelerinden sonra ailece gerçekleştirilen yeni Pazar günü etkinliğin(m)iz(miş). Gerçi emlakçılar bakkal amcalar gibi masum kalıyor ya; adı her neyse işte emlak ofisi gezmesi. Önce maketlere bakıyorsunuz, kat planları, statik incelemelerle ilgili sunumlar falan yapıyorlar size (herkes bir mimar, bir inşaat mühendisi) Sonra örnek dairelere götürüyorlar sizi başlıyorlar anlatmaya; "mutfak bilmem ne vadisinde özel olarak üretilen İtalyan mermerlerle kaplı" (İtalyan mermeri demek vay anasını), bu oda playstation odası olarak tasarlandı, (niye oturup kitap okuyamaz mıyız ya da ailece oturup monopoly, kızmabirader falan oynasak) yatak odasını ve ebeveyn banyosu ses geçirmez malzemelerle izole edildi (rahat rahat sevişebiliriz yani), kapı girişindeki ekranlardan apartman kapısını görebildiğiniz gibi çocuk parkını ve açık spor sahalarını da izleyebiliyorsunuz (hepimiz big brotherız, hepimiz gökdelen insanıyız yupiie)

Valla gidip gördüğümden değil, gidip gören eşe, dosta, arkadaşa sahip olduğumdan bu kadar detay veriyorum =) Bi’de bir ara ana haber bültenleri özellikle atv haber dadanmıştı buna, zırt pırt gösteriyorlardı, oradan yani.

Neyse efenim, topladınız çoluğu çocuğu, gittiniz ofise, işte şu kadar metrekare, güney cephe, orta kat istiyoruz dediniz, e belli bir fiyat aralığındasınız zaten, en başından biliyorsunuz 573 yıl ödeyeceğiniz parayı, "tamam" diyor Tuba hanım size (haberde adı geçtiğinden efenim, bi’alıp veremediğim yok Tubalarla, zaten hepsi başka onların, kimi Tuğba, Tuba, tubâ vb) (bi’de o muhtemelen "tamam" demez, İngiliz aksanlı Türkçesiyle OK der) (ay iyice dağıttım konuyu siz parantezleri atlayıp okuyun bence) "Bir bakalım sizin blokta kimler varmış; size uygun insanlar mı? Alt katta XYZ holding insan kaynakları müdürü, karşıda QC bankası operasyondan sorumlu genel müdür yardımcısı, üstte QUARIZMA tex.co sahibi."

-Bi’dakka bi’dakka o kim ya, ben öyle bir marka duymadım hiç Nişantaşı’nda,
-Yok efendim teleşlanmayın bu da size uygun bir komşu, babası bilmem ne müsteşarı, beyefendi de burada ticari işlere bakıyor.
-Haaa iyi o zaman.
-Bir de yine sizinle aynı katta, 2+1 stüdyo dairede Hüsnü Bey var.
-O kimmiş ya, bu devirde Hüsnü diye isim mi kalmış, neci o?
-Müteahhit efenim.
-Ay gitsin kendi yaptığı evlerde otursun o, ben beğenmedim, alt kat mıydı?
-Yok sizin katta
-Ay ay ay hiç hazzetmem, bana uygun bir komşu değil o, yok mu başka daire....

Kartvizitinizde ne yazıyorsa O’sunuz yani. Üstelik bir pazarlama unsurusunuz. Birileri sizin o siteden daire alıp almadığınıza bakarak kendi satın alma tercihini belirliyor. Ve bunu sadece kartvizitinize bakarak yapıyor. Bırakın sohbet edip, birlikte vakit geçirmeyi, ayak üstü bir çay içmeden, gözlerinize bakıp bir selam vermeden. 'Bu gaydiriguppak inşaat farklılaşacağım, ihtiyaç yaratacağım derken, gözünü çıkarmış yahu' diye düşünüyordum ki, bu kez bugünkü Sabah’ın Pazar ekinde bu haber dikkatimi celpetti. Bahsi geçen lokantadaki yemekler Hindistan'dan özel getirilen saf altın yapraklarıyla süsleniyormuş. Üstelik bu altın yaprakları yemeğin içine değil de dekorasyon olarak sosunda kullanılıyormuş. Mekanda altın ve ahşabın uyumuyla özel olarak dizayn edilmiş, bir de sayın İzzet Çapa, "Burası hazırlanırken, para har vurup harman savrulmadı. Masalarımızı altınla süsleyip, görgüsüzlük örneği yapmadık.” demiş. Tebrik etmek lazım değil mi?
Girişimcilikte son nokta, altın yiyiyoruz! Yani birileri yiyorlar =)
İnsanların kazandıkları parayı nasıl ve ne şekilde harcadıklarını eleştirecek değilim. Birileri nasıl kitaplara, seyahatlere harcamayı seçiyorsa parasını, birileri de altın yemeye harcayabilir. (Burada eleştirilmesi gereken bir nokta varsa zaten paranın nereye akıtıldığı değil, kaynağı)

Kim demiş şimdi hatırlayamıyorum ama “para kazanmak değil, harcamak bir sanattır” demiş. Her zaman kulağımın köşesinde duran bir deyiştir. O yüzden asıl merak ettiğim altın soslu sushi yiyince n’olduğu. Anladığım kadarıyla bir damak tadı mevzu bahis değil, altın yapraklar yemeğin içine konmuyor, süs amaçlı. Eee nedir yani, nasıl bir prestij bu, ertesi gün şirkete/ofise gidince ve “dün akşam adının yarısı Fransızca yarısı İngilizce olan bir lokantada, altın parçacıklı İtalyan pilavı yedim” deyince acayip popüler bi’insan mı oluyorsunuz, şefiniz/amiriniz/müdürünüz yanınızdan geçerken "nasılsınız beyefendi" diye mi selam veriyor, ya da mevkice üstünde olduklarınız size daha fazla mı saygı gösteriyor?

Ne çok sor sordum bugün değil mi, son bi’sorum daha daha var, çok afedersiniz altın yaprağı yiyip, altından yapılmış klozetlere altın sıçınca, daha mı anlamlı oluyor bu insanların hayatları?

Dibine not: Yakinen tanışmadığım okurlar için pek bi’şey ifade etmeyecektir ama sevgili arkadaşlarımdan bu haberi(reklamı) hazırlayan kişinin kim olduğuna dikkat etmelerini rica ediyorum. Bu kadar olur yani =))

Read more...

çivit mavi


Mezatçı hırpalanmış ve çizilmiş olan eski keman için gülümseyerek,
“Bu ne eder sayın konuklar!?” diye bağırdı.
“Açık arttırmayı kim başlatacak?” “1 dolar, 1 dolar, 2 dolar sadece 2 dolar mı, 2 dolar, 2 dolar.” “Üçe çıkaracak yok mu, kim üçe çıkaracak?” “Yok mu arttıran, evet 3 dolar, 3 dolara satıyorum...”

En arka sıralardan kır saçlı bir adam geldi eski kemanı aldı, üzerindeki tozu sildi, gevşek yaylarını gererek akort etti ve hoş bir melodi çaldı. Müzik sona erdikten sonra mezatçı alçak sesle “Keman için ne veriyorsunuz” dedi ve onu coşkuyla havaya kaldırdı.

“1000 dolar dediler arka sıradan, arttıran?” “2000 geldi bu kez” “2000 e satıyorum, 3000 dolar diyorlar var mı arttıran?”
“Satıyorum satıyorum saat-tım!”

Salondaki bazıları anlayamamıştı, sordular “Ne oldu, değeri neden değişti? Anlamadık” Hemen yanıt geldi “Bir ustanın eli değdi.”

Dünyada hırpalanmış ve yaralanmış bir yaşam süren birçok kişi tıpkı bu keman gibi, düşüncesiz bir kalabalığa ucuza satılma durumuyla karşılaşır.
Ustanızı bulun!

Ne demek şimdi bu? Birkaç gün önce posta kutuma düşmüş. Güzel bir hikâye evet ama anlatılmak istenen tam olarak nedir çıkamadım ben işin içinden. “Ustanızı bulun!” Ustadan kasıt, aynı mesleği yapmasanız bile yolundan gideceğiniz örnek alacağınız bir akıl hocası bir öğretmen mi? Yoksa yaptığı işi ilerde size devredecek, bildiği her şeyi siz öğretmekten çekinmeyecek, sizi çırağı yapacak bir usta mı? Bence ikisi de değil.

Hikâyede vurgu kimsenin fark etmediği bir özelliğin ortaya çıkmasıyla nesnenin değerinin artması üzerinde. (değil mi?) Bunu insana nasıl uyarlayacağız? Yani insana uyarlarız uyarlamasına da ustanın tek bir kişi olması pek mümkün değil gibi geliyor bana. Kişideki gizli kalmış cevheri ilk bakışta anlayacak ve onu ortaya çıkaracak uzmanlıkta ama bunu yaptıktan sonra o insanı kendine minnettar bırakmadan çıkıp gidebilecek alçakgönüllülükte birisi. Böyle bir durumda o insanın hem annemiz hem saygı duyduğumuz bir hocamız hem sevgilimiz, eşimiz hem patronumuz olması falan gerekiyor sanki =))

Bir de tabi hikâyenin bundan sonrası var aslında, tamam kemandaki cevher ortaya çıktı da, bakalım onu satın alan kişi kıymet biliyor mu? Yoksa eski bir kemana binlerce dolar verenin kadirşinas bir kişi olduğu ön kabulümüz mü?
Gerçekten çözemedim yani, ustamızı nasıl bulacağız? Belki de biz ustayızdır, nasıl anlayacağız? (yani ben değil de yaşı, deneyimi benden çok daha fazla olanlar, onlar eski kemanları nerden bulacaklar/buluyorlar var mı böyle bir mezat?)

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP