Salı, Ekim 28, 2008
Pazartesi, Ekim 27, 2008
sanal mavi
![]()
Sevgili bloggerlar,
Farkında olduğunuz üzre yasak altındayız. Biraraya gelip kenetlenmemiz, tek yürek olmamız gereken şu günlerde rss beslemelerindeki 255 karakter sınırını kaldırsanız, readerlar üzerinden rahat rahat okuyabilsek yazdıklarınızı nasıl olur diyorum? Bence süper olur!
Pazar, Ekim 26, 2008
oRtaya mavi, saRı, yeşil,moR kaRışık bi'şileR
Sinirliyim. Aptalım. (ama bunu daha önce uzun uzun yazdığım için ne yazık ki bu sözcüğün üstüne oynayamayacağım bu gece, çok yazık)
O günden beri başımın ağrısı hiç geçmiyor. Dinlenemiyorum. Yorgunum. Dağınım. Yalnızım. Hah bu güzel: yalnızım. Yanlız da olabilirim. Bozmaz yani, aynı kapıya çıkıyor diğ mi?
Hiç arkadaşım kalmamış benim. Belki de hiç olmamış aslında 'kalmamış' deyip kendimi kandırıyorum. Liseyi hiç sevmedim ben, oradaki hiç kimseyle görüşmüyorum ama yokluklarını da hissetmiyorum zaten. Ortaokul desen. O tayfayı seviyorum, facebook sayesinde hazır da buluşmuştuk ama. Ama… Bu cümlenin aması hayatımın amına koyan “ama” ve ben onu atsam atamıyorum satsam satamıyorum.
Üniversiteyi evinden başka şehirde okumanın sanırım en kötü tarafı bu. Hayatının en güzel yıllarını geçirdiğin adamlarla en yakın iletişim şekli konferans görüşme ya da webcam oluyor en sonunda. S.cim, A.cım, Ö.cüm hepsi başka başka şehirlerde şimdi. Aaa sahi J.cim burada burnumun dibinde ama evli ve bir çocuk annesi genç bir kadının hafta sonu planlarıyla benimkiler pek uyuşmuyor takdir edersin ki.
İşyeri… İşyerinde 1 haftadır beni kimse yemeğe çağırmıyor. “E onlar çağırmıyorsa sen çağır” deme işte. Ben çağırdığımda sorun yok zaten. Cümbür-cemaat pek keyifli bir yemek yiyebiliyoruz. Ama ben çağırmayınca kimse bana yemek yiyip yemediğimi sormuyor. Son 1 haftadır test ediyorum, cık. Hatta arada bir iki gün onlar yemekten döndükten sonra gittim ‘hadi yemeğe’ dedim. ‘Aa biz şimdi geldik’ dediler. ‘Eee’ dedim ‘bana niye kimse haber vermiyor?’ ‘Tüh unutmuşuz’lar, ‘aa sen çıkmamış mıydın bu saate kadar’lar falan. Çok garip bir şekilde kötü niyetli olmadıklarını gayet iyi biliyorum. Biliyorum, anlıyorum ve akabinde affediyorum. (special thanks to gregor)
Yani kısacası işyerindekilerden de bir cacık olmaz. E sevgilim yok zaten. Bunu niye belirtiyorsam özellikle. Yalnızım sözcüğünün tam karşılığı bu değil mi zaten?
Off aslında ben bunların hiç birini yazmayacaktım… zehir zemberekti ne güzel dilimin ucundakiler. Niye kalemi alınca sakız gibi uzadılar.
Dedi ki bugün:
“sen ‘in a reletionshipte’kilerin gece yarısı telefonlarını açmadığında değil, o adamların relationship durumunu bizzat kendilerinden öğrendiğinde adam olacaksın”
Dedi ki bugün:
“samimiyetle söylüyorum, işine bu kadar özene gösteren birisi gerçekten …. ışıltısı taşıyor demektir. Senin o ışıltıyı taşıdığından hiç şüphem olmamıştı zaten.”
Dedi ki bugün:
“burada fazlasıyla kafam karışık, keşke o gün daha uzun konuşabilseydik”
Dedi ki bugün:
“senin gibi birinin bu kadar uzun zamandır yalnız olduğuna inanmamı beklemiyorsun değil mi”
Dedi ki bugün;
“aslında bitmişti her şey ama dün onunla bir kez daha görüşünce… ”
Oysa ki ben onun diğerlerinden farklı olduğunu sanmıştım. Oysa ki ben ondan hoşlanıyorum bile diyemeden daha onun için;
“seni seviyorum”u 2 durumda çok kolay söylüyorum. İlki karşımdaki samimiyetle ve acımasızca beni eleştirirken ve ben o eleştiriye artık katlanmaz olmuşken karşımdakini susturmak için. “sağol be. Bunları söylediğin iyi oldu ben de seni çok seviyorum gerçekten” şeklinde.
İkincisi karşımdaki çok zekice bir fikir söylediğinde ya da benim bilmediğim ve gerçekten öğrenmek istediğim, ilgilendiğim bir şey anlattığında “Seni seviyorum S.cim ya gerçekten” şeklinde.
“Gerçekten” önemli, çünkü gerçekten sevmediğim hiç kimseye tutup bu 2 koşuldan birini sağladı diye “seni seviyorum” demiyorum. Örneğin cumartesileri bizi çalışmaktan kurtaracak olan raporlama fikrini ortaya attığında Ş.nin boynuna sarılmak geçiyordu içimden ama tutup da “seni seviyorum Ş ya, süpersin” demedim adama. Demem. Niye yazdım bunları. Çünkü bu gece dilimin ucuna kadar geldi “seni seviyorum”un. Ucunda kalmayacak, çıkıverecek sandım. Bir an kalbim yerinden fırladı. Yutkundum. Neyse ki telefonun öbür ucundaydın ve adımla başladığın cümledeki o zekice ışıltının beni nasıl etkilediğini hiç fark etmedin. Belki de sadece adımla başladığın içindi. Adım sesine çok yakıştığı için.
Demiştim. Daha dün demiştim. Taslak olarak kalmasının sebebi son paragarafın “çünkü”sünden sonraki her harfi, her sözcüğü tek tek yutacak olmammış meğer. Yayınlamadığım için bu tükürükleri yalamam gerekmez artık değil mi?
I-ıh gerekmez. Oysaki ben ondan “hoşlanıyorum” bile diyemem i daha….
bugün dedi ki:
“çok toysun daha. Öyle basit oyunlar ki bunlar… biraz daha büyüsen hepsini öğreneceksin. ”
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.Küçüğüm, küçüğün olmaya razıyım yeter ki GEL!
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Yalnızım evet ama bu yazılmış sayılmaz… Daha çok su kaldırır bu hamur.
Çünkü bugün dedi ki:
“ve her şeyi unutup uyumak istiyorsan
sığınmak için seçtiğin yer rüyalarınsa
her aynaya baktığında karşındaki sen değil başkasıysa
ağlamak aldanmak kadar kolay
kendine bile bakacak yüzün kalmadıysa.”
Niye en çok ihtiyacın olan zamanda bir damla bile içki bulamazsın?
Niye marttaki bir günüm 23 saatken ekimdeki bir günüm 25 saat sürüyor? Niye uzun ve kısa sürecek günlerimi ben seçemiyorum?
Gidelim buralardan Sabrina.
Gidelim…
Cuma, Ekim 24, 2008
susma hakkına sahipsin, söylediğin heR şey mahkemede aleyhine delil olaRak kullanılacaktıR.
Diyarbakır sulh ceza mahkemesinin aldığı karara göre bu siteye erişim makheme kararıyla yasaklanmıştır! Şu an yasadışı bi'iş yapıyoRuz yani. Off ne adrenalin ama!
Unuttular mı, teknik olarak yetersiz olduklarından mı bilemiyorum ama rss aboneliklerinde sorun yok. ayrıca Vtunnel çatır çatır çalışıyor. Daha bunun ktunnel versiyonu da varmış oh süper. olmadı Proxy ayarları falan. var yani yolu.
Ah azizim, şu ana şalterin yerini bulan kimse yok mu oralarda? Toptan yasaklayın interneti!
Biz de televizyona eblek eblek bakarken muzlarımızı yiyelim hep birlikte…
Salı, Ekim 21, 2008
tik-tak
Üstünden çıkardıklarını makineye tıkıştırıp sıcak suyun altına girdi. Dakikalarca aktı gitti su teninden. Suyun ne denli sıcak olduğunu buhardan boğulacak gibi olunca fark etti. Duşakabinin kapısını araladığında çalan cep telefonunu duydu. Koşarak fırladı dışarıya, çalan melodiden belliydi o olmadığı ama bir ümit baktı ekrana.
“of sen miydin”
“kızım nerdesin sen iki gündür, kapına dayanacaktım bugün valla, iyi misin?”
“hastayım, yatıyordum. Evde misin? Duş alıp sana geleyim.”
“gel tamam bekliyorum. Hatta bende kal bu akşam. İşe buradan gidersin”
“tamam bakarız”
“bakarız deme lens mi solüsyon mu ne zıkkım lazımsa al yanına işte”
“iyi, tamam”
“bak ne diyeceğim bizim caddenin başında yol çalışması var”
“eee”
“eesi normal yoldan giremezsin siteye”
“anormal yolu tarif et o zaman”
“o ilk ışıkları geçtikten sonra hemen sağa sapma, caddenin üstünde…”
Üşümüştü. Üşümek ne ki dişleri zangır zangır birbirine vuruyordu. Tekrar banyoya, sıcak suyun altına koştu. Saçlarını yıkayıp, çıktı.
Giyinirken içinden bir ses, çıkmamasını söylüyordu.
“Otur oturduğun yerde, ne işin var bu saatten sonra bi’de milletin evinde kalacaksın, yarın zaten iş var”
Aynada allığını sürerken susturdu içindeki sesi.
“günlerdir bekliyorum da n’oldu? Bugünde gelmeyecek. Gitti. Bitti işte.”
Salondaki meyve tabaklarını mutfağa götürürken masanın üstündeki dağınıklığı fark etti. Kaç gündür duruyordu o dağınıklık orada? Bir bütünün parçası olmayan kaç yüz parça vardı etrafta?Kırık aynada yüzlerce kendini görüyordu sanki. Her bir parçası bir yanda. Ve resmin tam ortasında bir büyük boşluk…
Tabakları aldığı sehpanın üzerine bırakıp yerdeki kutuya yöneldi. Bütün parçaları bir hamlede kutuya doldurdu. Yatak odasından çantasını, kapının önündeki portmantodan anahtarlarını aldı, kapıyı çarpıp çıktı.
---
Rezervasyon yaptırmak için telefonu cebinden çıkardığında saati 14.30u gösteriyordu. “isterseniz 18.30’a 2 kişilik yerimiz var efenim.”
“hımm”
Festivalde izleyemediğine çok üzülmüştü. Tam da gösterime girmişken, kesinlikle kaçırmak istemezdi bi’kez daha.
“tamam, 18.30 iyidir.”
Aynada uzamış sakallarına baktı. Aslında hala sinirliydi ama gece kan ter içinde uyandığı rüyanın etkisi daha ağır basıyordu. Simsiyah elbiselerle, ateşler içinde dans ederken görmüştü sevgilisini. Yüzündeki acı, gözünün önüne gelince bir kez daha irkildi. Hala ayılmamıştı tam olarak. Soğuk bir duş kendine getirirdi.
Yatak odasına girer girmez telefonunu aldı tekrar. Aradı. Meşgul. Giyindi, en sevdiği mavi gömleğinin son düğmesini ilikledi, bir kez daha aradı. Meşgul.
“Uzun uzun telefonda lafladığına göre, keyfi yerinde demek”
Böyle düşününce sinirlendi tekrar. Mutfağa geçti, buzdolabından süt kutusunu çıkardı, ayaklarını sehpaya uzatmış içerken yarı aralık kitabı gördü. Kaldığı yeri işaretlemek için tokasını koymuştu kitabın arasına. Uzandı, nerede kaldığına bakmak için kitabı aldı. Son 2 bölüm kalmıştı. Finali nasılda merak ediyordu, sırf son bölümü bir an önce okumak için onu bile sus
turup kitaba gömüldüğünü hatırladı. Demek tam da son bölüme geldikleri sırada başlamışlardı kavga etmeye. Altını çizdiği cümlelerden birini okudu.“Onunla her yere gidebilir ve her yerden gidebilirdim, ötesini düşünmeden”
…
“Yeganeydi çünkü, değerdi ondan kopamamaya, yokluğuyla inatlaşmaya”
Tokayı sehpanın üzerinde bıraktı, elinde kitapla fırladı yerinden. Yatak odasından cep telefonunu, girişteki ayakkabılığın üstünden ruhsatı aldı, kapıyı çarpıp çıktı.
---
Evinin anahtarlarını hiç istememişti. O bir anahtarlığa takıp verdiğinde de almamıştı. Ama “apartmanın anahtarına hayır demem, en azından seni evde bulamazsam alt kattaki öğrencilere sığınırım” deyip kızdırmıştı onu. İyi ki almıştı girişin anahtarlarını. Asansöre binmedi. Tam önünden geçerken alt katın kapısı açıldı.
“iyi günler”
“merhaba” (off nereden çıktı şimdi bu çocuk)
“doğan ağabey’i de çıkarken görmüştüm ama”
“yaa?” (üstünde ne vardı, nereye gider gibiydi, anlatsana be)
“pardon üstüme vazife değil tabi.”
“yok yok ben de sürpriz yapacaktım zaten” (amaan soru da sorulmaz ki buna şimdi)
“aaa ne tesadüf, o da size geliyordu muhtemelen, böyle giyinmiş, kokular sürünmüş falan”
“öyledir herhalde, sağol” (pislik kim bilir kimi buldu kendine hemen)
Elindeki puzzle kutusunu kapının önüne fırlatıp hızlı hızlı indi merdivenlerden. Hayır artık ağlamayacaktı. 2 günde hemen birini bulduysa onun için ağlamaya da değmezdi. Nasıl bu adar aptal olmuştu. Kendisini arayacak diye beklerken o çoktan yeni denizlere yelken açmıştı demek… Taksiciye titreyen sesiyle evinin adresini söyledi.
---
Kapısı bir türlü kapanmayan bir apartmanın giriş katında oturuyordu. Kapıcıya bile defalarca söylediği halde ne zaman gelse kapıyı paspas sıkıştırılmış şekilde açık buluyordu. Yine açık kapının önünden paspası ayağıyla iteklerken kapıcıyla karşılaştı.
“İyi günler Mehmet efendi. Yine açık bu kapı”
“Valla Doğan ağabey, Pazar ya bugün çoluk çocuk bahçeden girip çıkıyor, onlar sıkıştırmıştır gene.”
“ama hiç güvenli değil böyle, dikkat etseniz azıcık”
“ediyom ağabey etmez miyim, ama merak etme yenge evde yok zaten”
“yaa?” (e araba kapıda?)
“valla süslenmiş çıkıyordu ben öğle servisini yaparken. Kapıda burun buruna geldik. ‘Ekmek lazım mı abla?’ dedim, ‘bana bi’taksi söylesene duraktan’ dedi. Ben de hemen bizim Mahmut emmi’yi aradım. Hemen şu ileriki durak bilirsin… ”
“tamam, Mehmet Efendi sağolasın” (içmeye çıktı demek, taksi söylediğine göre…)
“elindeki çiçekleri sepete bırak istersen, ben göz kulak olurum bi’şey olmaz.”
“tabi tabi, haydi kolay gelsin sana”
Elindeki çiçekleri çöpe atmaktı niyeti ya, şu Mehmet efendi’nin ağzına laf vermektense, kapıya bırakmayı tercih ederdi. O çiçekleri bırakıp gidene kadar gözünü üstünden ayırmazdı zaten. Kapısına asılı sepete önce çiçekleri, çiçeklerin önüne de kitabı yerleştirdi. Neyse ki kitap yanındaydı. “Al bebeklerini ver misketlerimi” derdi arayıp sorarsa. O koşa koşa kapısına gelirken, hanfendi gece gezmelerine çıkıyordu demek ki. Arabayı bile almadığına göre eve de dönmezdi. Bütün gece eğlenip, ertesi sabah işe gitmek de yapmadığı şey değildi zaten. Hatta belki de ofisteki yeni çocukla bile çıkmış olabilirdi. Kontağı çevirirken “yokluğuyla inatlaşmaya değmezmiş” dedi.
---
Kapının önündeki çiçekleri görünce yüreği ağzına geldi. Kitabı da oradaydı. Ne demekti bu? “Al bebeklerini çek git” demek istiyorsa bu çiçekler neyin nesiydi? Anahtarlarını bulamadı bir türlü. Cebinden telefonunu çıkardı. 17.30du saati. Aradı. Meşgul.
Kapının önündeki puzzle kutusunu görünce yüreği ağzına geldi. Kapağını açıp baktı, herhalde tüm parçaları içindeydi. Nasılda zor birleştirmişlerdi oysaki. Ne demekti bu? “parçalandık” mı demek istiyordu, “gel yeniden birleştirelim parçalarımızı” mı? Anahtarlarını kapının dışında unutup kapıyı kapattı. Cebinden telefonunu çıkardı. Aradı. Meşgul. Kırmızı tuşa basınca ekranda saati gördü. 17.30.
Tam yeniden aramaya başlayacakken telefonu çalmaya başladı. Ekrandaki fotoğrafı görünce güldü.
“Sevgilimm”
“Pis serseri gelmeden önce niye aramadın? Günlerdir seni bekliyorum ben!”
“Sen niye aramadıysan ondan aramadım”
Güldüler.
“Festivalde kaçırdığın filme iki kişilik biletim var, 18.30a yetişir miyiz dersin?”
Filme yetişemediler...
Saatleri dünya saati değildi belki.
Belki de yetişmek istemediler.
Cumartesi, Ekim 18, 2008
dengesiz mavi
İzmir’e de, konsere de gidemedim. Onun yerine hastaneye gittim. 5 saat müşahede altında kaldım. İnsan vücudunda ölçülebilecek ne çok değer varmış meğersem. Her şeyi böyle 2 tahlille çat çat ölçebilsek keşke.
“Kırmızı alarm seviyesi kırmızı alarm seviyesi! Aşk sınırın altına düştü, acilen takviye yapmamız lazım”
Aşkın birimi olsa ne olurdu acaba? Ya da ilginin?
Çünkü insan böyle “hasta” zamanlarında en çok “ilgi” istiyor. Kendini iyi hissetse de etrafında şımarabileceği birileri olsun istiyor. Herhalde içten içe “sağlığına” sevinilsin istiyor. Varlığının birilerini iyi hissettirdiğini, yokluğunun eksiklik yaratacağını bilmek istiyor. Bunları anlamak için küt diye düşüp kalmak gerekiyor herhalde.
Bir dolu koşturmacaya, paniğe gözleri kararmış da olsa şahit olmak gerekiyor.
Küçük bir ansiklopedi boyutundaki kâğıt yığınlarına bakan adamın ağzından çıkacakları inandığı-inanmadığı tüm dinlerde dualar ederek beklemek gerekiyor.
Sonucunda, İzmir’e gidemezsem de konsere gidemezsem de üzüleceğim (amma devrik cümleymiş bu da) derken, ikisinde de olamadığı halde seviniyor; geceyi hastanede değil evinde geçirdiği/geçirebildiği için.
“Stres” acayip bir kavram. Mide, ruh sağlığı, beyin fonksiyonları gibi nokta atışlı dezenformasyonlara sebep olabildiği gibi insan vücuduna dört bir koldan saldırıp dengeyi bir anda alt üst edebiliyor. Yani “bu baş dönmeleri sıklıkla oluyorsa yarına kadar kalın nöroloji uzmanımız birkaç tetkik daha yaparak size detaylı bir ilgi aktarsın”dan paçanızı kurtarabildiyseniz her şeyin müsebbibi “stres”. Neymiş çağımızın hastalığı! Başlı başına bir hastalık adı stres yani artık vay anasını…
Hayır 'ev geçindirmiyonuz, çocuk okutmuyonuz, kira ödemiyonuz, neyin stresi bu kardeşim?' demezler mi adama, derler. Verecek bir cevabımız var mı, yok!
Sonuç; sağlık her şeyden önemli. Konsere de gidilir, izmir’e de mühim olan tahtalıköye gitmemek.
Sonuç; takma kafana tokadan başka, ciddiye alınması gereken önemli bir özdeyiş. Toka takacak saçım da kalmadığına göre kafama takacak hiçbir şey olmaması gerekiyor, ayağını denk al.
Sonuç; sen bi’kaç saat takıldın çıktın düşün bir de hastanede yatanların halini, bundan sonra hastanedeymiş denilen hiç kimsenin çıkması beklenmeyecek hemen çiçek-kolonya ziyaretine gidilecek.
Sonuç; insan nezleyken bile ilgi istiyor evet. Ama böyle zamanlar tam zaaf zamanları, ilgi görünce ayarını kaçırmamak, ilgi görmek için dozu arttırmamak gerek.
Sonuç; ulan bi’tarafında bi’yamukluk var işte bırak şu kontrol delisi hallerini artık, kim ilgilendiyse ilgilendi, tadını çıkar be kızım!
Gizli sonuç, yalanlar ve yalanları takip etme işi, önüne arkasına hikâyeler uydurma işi seni fazla yoruyor. Koy ver gitsin.
Kış kış cinler kış kış
Cuma, Ekim 17, 2008
öften mavi, püften laciveRt
Belirsizlikten ve plansızlıktan nefret ediyorum. Hele plansızlık. Yok yok belirsizlik. Aman ikisi de işte. Ve şirket sağ olsun son 2 haftadır belirsizlik konusunda rekor üstüne rekor kırıyor. Ramazanda bozulan hafta sonu ve erken çıkış düzeni bir yana, kaçan hedefleri bir türlü tutturamadıkları gibi, bu durumun faturasını yine bize kesiyorlar. Bir de üstüne üstlük “bu kadar kritik bir tarihte bu tip şeyler olması çok doğal arkadaşlar. Sektörümüz için bu önemli dönemeçte her birinizin göstereceği fedakârlıklar için şimdiden teşekkür ederiz”
Oldu canım, başka bir arzunuz.
Hepsini anladık. Haftanın ortasında motivasyon toplantısı yapmak ne iş? Hangi akla hizmet? Çarşmba gecesi, alla’n taa Yeniköy’ünde über süper sonik 1000 yıldızlı bir otelde (içinde 9 saat geçirdiğim otelin adını bilmiyorsam bu benim suçum mudur hayır değildir, zorla götürenlerin suçudur.) önce big brotherın, sora big big big brotherin (ceo diyolar aslında kısaca) sunumlarını izletip, arkasından bir de zorla Nev konseri dayatacağınıza, şu eğitim planını bir düzene koysaydınız ya!
(Nev sahnesi keyifli bir adammış bu arada. Her ne kadar kendisini –cebren- dinlemeye gelmiş olanlar şarkılarını eşlik etmekte zorlansalar da gayet iyi idare etti.)
Cumartesi sabahı, hangi şehirde olacağımı Cuma akşamı 18 sularında(!) öğreneceğim bir şirkette çalışıyorum ben. Aman ne kurumsal, ne profesyonel gözlerim yaşardı. Altı üstü bir eğitim lan, ya eğitmenleri istanbul’a getir ya eğitilenleri izmir’e götür. Ne kadar komplike olabilir ki.
Hayır şimdi bütün planlarımı, yarın akşam stüdyo live’da olmak üzere yaptım diyeceğim, murpy kanunları diye bir zıkkım var plan suya düşerse ciddi üzülürüm. Hadi yapmadım Cuma gecesi İzmir yolunda olmak üzere ayarladım kendimi diyelim, bu sefer izmir’in girişindeki kırmızı halılar elimizde patlayacak, fena üzerler beni. Hele S. canımı okur valla. Bu yüzden ne S.ye ne D.ye haber veremedim hala hafta sonu planı için. (Aaaa sahi D.cim bak ne diyeceğim, nerede olacağım hala belirsiz olsa da her an her şey olabilir. sen giderken yakana kırmızı karanfil tak, gelirsem karanlıkta bulamam sonra orada seni, daha çok üzülürüm)
Bi’de öyle acayip ki, sonuç ne olursa olsun üzüleceğim. İzmir’e gidemezsem de konsere gidemezsem de üzüleceğim. Ve içinde bulunduğumuz tarihin kritikliği açısından iki yerde olamayışımın da telafisi yok.
Hay ben böyle şansın…
Offf!!!
Gözünüzü seveyim biraz net olun arkadaşım. Kova’yım ben. Daralıyorum böyle son dakika gelişmelerinde. Bünye kaldırmıyor!
Bak bu saat olmuş uyku yok hala…
Poff!!!
Pazar, Ekim 12, 2008
şüpheci moR
Bu cümleyi ben kurmadım ama benim oldu. Kendi cümlelerimi kaybetmişken o kadar iyi geliyor ki bu hediyeler. Müsebbibi E. yine bu sevindirik halimin. Bence ilkine çok sevindiğim için “al senin olsun” dedi ama “hayır canım içimden geldi” dediği için inanıyorum öyle olmadığına.
İçinde bulunduğum durumu karşılık gelmese, aynada son rötuşları yaparken kendi gerçekliğim -amma ağır bi'lafmış bu da- dank etmese kafama giderayak yazmayacaktım aslında.
“Doğru ama gerçek değil” Nasıl olabilir ki aynı anda? Doğru olduğuna inanıyorsan onun gerçekliğini sorgular mısın ki? Bilim adamı olunca sorguluyor demek insan “bilimsel şüphecilik” diyorlarmış bir de buna, peh! Küçümsediğimden değil aslında. “wouw!” daha doğru bir ünlem olur belki.
Benim “inanıyorum” dediğim her şey gerçek bence. Ya da senin “inanıyorum” dediğin her şey. Hatta yazmış olmalıyım bunu bi’yerlere ama şimdi acelem var bulamam ki. “İnanıyorum” dedikten sonra tartışmanın kimseye bir faydası var mı ki?
Tam burada bir adım geri çekilip düşünmek lazım demek ki. Doğru olabilir ama ya gerçek değilse… Somut durumlarda, ispatlanabilir olduğu sürece sorun yok da soyut “haller” işin içine girince... İspatlanamaz ama gerçekse? Etimolojisine bakmak lazım gerçeğin belki de. Belki de “bir şeye inanmak onu gerçek kılar mı?” yı yanıtlamak lazım önce.
Peki ya “gerçek olan inanmaktan vazgeçtiğinde bile yerinde durandır.”
Of kafam karıştı gerçekten. Açtığımda ‘kapıda bekliyoruz hadi insene’ demek için inatla çalan telefon karıştırdı aklımı. Yoksa tüm bu yaşadıklarımın hem doğru hem de gerçek olduğunu ispatlayabilirim sana, diğ mi?
küllü gRi
Her şeyin bir zamanı var işte. Bunu insana öğreten yine zaman. Bir şarkının bile zamanı var.
Aylar önce olsa gerek. Belki yıl bile olmuştur. Orijinal yazıyı bulmadım özellikle. Çakır keyif bir geceydi, bir mail atmak için açmıştım bilgisayarı. Firefox sağ olsun, reader açık geliyor. Hatırladığım kadarıyla Ümit’in günüğündeydi. Klibi vardı şarkının. Yüksekçe bir araba karanlık bir yolda ilerliyor ve kavruk bir kadın sesi, bir filmin final müziği belli. Biraz dinledim şarkıyı ama sonuna kadar değil. Belki de baştan sona dinlemişim gibi bir yorum bile bırakmışımdır, dedim ya özellikle bulmadım orijinal yazıyı.
Dün gece. Evde yine. Yine çakırkeyif ve yorgun. "Dance of The Bad Angels" Perdeyi açtım, ışığı söndürdüm, yatağa uzandım, belki 10 kez dinledim. Kalkıp defterimi çıkardım çekmeceden. Vazgeçtim. Hissettiklerim sözlüğe yazılmalıydı. Bu şarkıyı sözlüğe borçluydum. Benden önce yazılanları okurken ondan da vazgeçtim. Yazılabilecek her şey yazılmıştı. İkilemenin anlamı yoktu.
Oradaki bir linkten geçtim bu şarkıya. Klibi görünce hatırladım daha önce yarım yamalak dinlediğimi. Sonuna gelene kadar iki damla yaş süzülmüştü bile. Ne söylediğinden hiçbir şey anlamadan niye gözleri dolardı insanın bir şarkıya. Evet, pmsnin etkisi vardır kabul ama ben nereden biliyorum “Naci en al Amor”un “aşktan doğdum” demek olduğunu. Bunu 17 yaşında bir Çingene kızın söylediğini…
O zaman anladım bi'kez daha; her şeyin bir zamanı olduğunu. Bu şarkının zamanı dün geceydi. Repeata alıp, hiçbir şey düşünmeden birkaç hayalimtrak kareyle sızmanın zamanı dün geceydi.
O gece yazdığım maili yollamamıştım yazılana. Silmemişim de, taslakta duruyormuş hala. Google bize bu kadar depolama alanı vermesin bence, acıtıyor. Elim titrer gibi oldu açarken ama kediyi merak öldürür işte okudum. “Aylar önce senin için yazılan cümlelermiş bunlar, ben de durmasının anlamı yok çöpe atmaya da kıyamadım” konu kısmı için fazla uzundu evet… Bu kadar uzun bir boşluktan sonra göndermek için fazla samimiydi evet…
Telefon çaldı. Çaldı. Çaldı. Bir numaraydı ekrandaki rehbere kayıtlı değil. Ama kime ait olduğu bilinen. Açtım.
“Müsaidim evet”
“in a relationship”de olan bir adam gecenin köründe beni aradığında, hiç bi’şey yokmuş gibi “evdeyim” diyeceğime “sen niye bu saatte sevgilini değil de beni arıyorsun ki manyak” deyip suratına telefonu kapattığım gün mutlu olacağım ben sanırım. Ya da adam olacağım. Adam gibi ilişkilerim olur belki o zaman. Bir ilişkim bile olur belki kim bilir. O zamana kadar saçlarım da uzar hem.
Her şeyin bir zamanı var evet, bu şarkının zamanı da dün geceydi.
“Aşktan doğdum / Aşka doğdum
Hiçlikten geliyorum
Ne bir yerim var
Ne de vatanım ”
Şimdi, yazlıkları kaldırma vakti. Sevgili kış dayanmışken kapıma, yağmurlar tıpırdarken pencerede geri çevirmek olur mu hiç?
Şimdi yazlıkları kaldırıp kışı içeri alma vakti…
Cumartesi, Ekim 11, 2008
soğuk laciveRt
Hiç istemezdim böyle olsun. Ama oluyor işte. Sen gelmedikçe büyüyor boşluğun. Boşluğun büyüdükçe kalbim daralıyor. Küçülüyor, büzüşüyor.
Sensiz bir karar daha verdim dün. Sensiz bir kitap daha okudum bugün. Sensiz bir film daha izlemedim; sensiz koskoca bir film ekimi daha bitecek nasılsa. Dali geçip gidecek sensiz. Oysa aşkla keşfetmiştim ben Dali’yi. Bilmezsin. Ben de bilmem zaten. Dali Gala’ya aşıktıysa “aşk” nedir kim bilir? Galatea’ki heykeltıraşını kendine âşık eden Venüs’ün hayat verdiği.
Yazıyorum bunları, sensizlerin çetelesini tutuyorum tek tek. “sen gelince soracağım hesabını” diyorum. Diyordum yani. Vazgeçtim.
Senden bile vazgeçtim artık. Sen. Bile. Ve yine aynı cümlede.
Gitmeyi bekledikçe doluyor valizlerim. Dolduruyorum, biriktiriyorum pişmanlıkları, yanlış kararları, çıkmaz virajları. Hiç gidilmeyen, hiç bitmeyen yola hazırlıyorum o valizleri. Başımı cama yasladığımda ışıklar yanıyorsa hala yine aynı gölge ben, ışıklar söndüyse eğer kesik kesik çizgiler bir türlü gelmeyen sen.
Senden bile gidiyorum artık. Sen. Bile. Senin için bile kalmadı içimde cümleler.
Düşünmek istemiyorum artık seni, yokluğunu. Beni istiyorum sadece. Bir tek beni. “Benim” diyeni “ben böyleyim”, “ben buyum” diyeni. Diyebileni. Sol yanağındaki değil, aynadaki beni tanıyabileni. Beni kaybetmişken içimde, seni aramak istemiyorum artık. Üzgünüm…
Seni bile istemiyorum artık.
Sen’ler bile’ler yan yanaymış... Sensiz üşürken ben ne fark eder yüklemler…
Özlemek,
vazgeçmek,
gelmek,
istemek olmasa…
AŞK olmasa…
Pazar, Ekim 05, 2008
fena mavi
Tatil güzel, bayram güzel, biraz hastalık, 40 derece ateşle bayram gezmeleri falan ama güzel. Cuma güzel. Ö. gelmiş İstanbul’a, “sen oğluma hoş geldin’e gelmedin ben de bayramda elini öptürmeye getirdim teyzesi” Nasıl da güzel bir bebek. Masmavi gözler. Önce yabancılıyor beni gelmiyor kucağıma. “Ben senin annenle babanın tanıştığı günü biliyorum lan, az barıştırmadım kavgalarını kıymetimi bil bak.” Anlıyor sanki söylediklerimi, göz kırpıp geliyor, güzel. Fenerbahçe parkı dört mevsim güzel, gün batımına yakın hilal çıkmış, güzel. Cumartesi anneanne dargın gibi bana, fena! Gönlünü almaca. Moda’da çay ısmarlamaca. “yok, ben oruçluyum” E zaman alışveriş. Bayramdan önce yapmadım zaten 2 çift pabuç yine, biri kırmızı, diğeri barbour küçük bir servet. Hepsi birbirinden güzel.
Akşam alışveriş dönüşü “Of tatilde bitiyor yahu. Pazartesi yine iş. Sahi ne iş yapıyordum ben?” Yabancılaşma, fena! Eldeki poşetleri gören anne : “Yine mi ayakkabı aldın, aaa ayağındakilerde yeni” “ama anne para harcamak için kazanılır” “para sadece ayakkabıya harcanmaz.” “Hımm evet, haklısın ama çooook güzeller.” Annenin yüzünde gülümseme, güzel. Diğer odadan açık televizyonun sesi “… şehit olan 15 askerin cenazeleri…”
Şehit? 15? Kötü… Çok…
Aktütün Jandarma Sınır Karakolu dün bir kez daha PKK’nın hedefi oldu. 1 astsubay, 6 uzman erbaş ile 8 erbaş ve er olmak üzere 15 güvenlik görevlisi şehit olurken, 6’sı ağır 21 asker de yaralandı. İki uzman erbaş ise kayıp. Saldırıda 23 terörist etkisiz hale getirildi.
Etkisiz hale getirilen 23 terörist. Ölü olmaları önemli değil, kötü onlar ee kaka. Onlar için üzülünmez. 2 asker kayıp. Ortaya çıkmadan onlar için de üzülünmez. Hani mazaallah hayatta kalmak için teslim olmuşlardır, bilgi vermişlerdir falan. Türk askeri ya ölür ya öldürür yoksa askeri mahkemede "milli müdafaya hıyanet"ten yargılanmak da var. Gözlerim doluyor. Duramıyorum, durduramıyorum. Fena!
Hasan’ın sevgilisi oluyorum, Ozan’ın 2 aylık hamile karısı oluyorum, Çağlar’ın, Davut’un arkadaşı oluyorum… Onların isimleri yok artık, onların hepsi şehit. Hepsi ölü. Hiçbiri yok artık… Daha önce 4 kez baskına uğramış, yüzlerce kişinin öldüğü bir karakolda askerlik yapıyor bu adamlar. Eylül 1992’de 22 asker, 30 terörist, Haziran 2007 kalabalık bir baskın ölü yok, 1 ay sonra Temmuz 2007 bu kez terhis olan askerleri taşıyan Skorsky helikoptere roketatarla saldırı 1 asker, yaklaşık 1 yıl sonra mayıs 2008 6 asker, 19+40 terörist ölü. Nasıl bir yer burası? Hangi ülke burası? İç savaş? Soğuk savaş? Sıcak savaş? Savaş?
Bu insanların ailesi bayram mı yaptı sanki 2 gün önce ki bu cumartesi sabahı kalktıklarında matemleri olsun. Her sabah nasıl uyanıyordu bu askerlerin anneleri, babaları, karıları, kardeşleri? Her sabah nasıl basıyorlardı televizyonun düğmesine “aman bu sabah haber var mıdır?” diye nasıl kalkılır her sabah, nasıl uyunur her gece? Ve bir sabah kalkıp, aktütün, saldırı, şehit sözcüklerini aynı cümlede duyunca insan…
Jandarma karakolu ve evlerin içice bulunduğu köyde PKK’lıların uçaksavar ve roketatarlarla yaptığı saldırıda bazı evlerin isabet alıp hasar gördüğü belirtildi. Peki, ya o köyde nasıl yaşanır?
Bütün gece bunlar dönüyor aklımda. Askerlik nedir? Ne işe yarar? Terörist kimdir? Ne iş yapar?
“Deprem oldu” diye fırlıyorum. Saat daha 09:05. Emin olamıyorum. Ortalığı dinliyorum. Annemle babam uyanmış geziniyorlar pıtır pıtır, adımlarındaki pıtırtı rutin değil, bir terslik var sanki. Herhalde onlarda sarsıntıyı hissetti. Terliklerimi giyip çıkıyorum yataktan. Tam odanın kapısını açacakken evin kapısı çalıyor, apartmanda da telaşlı bir patırtı var “herhalde hissetiğimden daha çok sallandık, herkes panik olmuş” diye düşünürken annemin sesi geliyor. “Tamam, canım ben şimdi bir çorba koyuyorum ocağa, sulu yemek olarak türlü yaparım, en bereketli o olur. Sen de yine bir çorba yap, gelen giden çorba içer şimdi, öğleden sonra börek falan yaparız zaten, ha sahi biri de pilavı pişirsin. Öğlene yeter bunlar”
“Pazar sabahının dokuzunda komşularla ortaklaşa niye bu kadar çok yemek yapılıyor? Alla’m biri mi öldü!?”
Odanın kapısını açmamla babamla burun buruna geliyoruz. Sarılıyor önce. “yamuk amcan ölmüş” “hangi? Üst kattaki?” sanki başka yamuk amca varmış gibi. Sarılıyorum babama sımsıkı…
Sıra sıra arabalar geliyor, insanlar geliyor, D. geliyor. Hastanede gözünün önünde ölmüş . Tatile gitmişti babasının yanına halbuki. “Kış geldi artık, bırakamıyorlar yazlığı alayım da geleyim bari” demişti giderken. Cenaze arabasıyla dönüyorlar eve. Kalabalıklar, ‘nasıl olmuşar?’lar, ‘sapasağlam adamdı’lar, histerik kesik kesik ağlamalar... “bir gün önce rüyamda gördüm” diyor D. “dedemi gördüm önce, annemlerin yatak odasının kapısındaydı, içeri bir girdim odanın yarısı kapkara” tüylerim diken diken oluyor. Kalkıp gitmekte olmaz. Birileri burnunu silerken “babası yanına çağırmış işte” diyor. Birileri bunu illa diyor. “Ben mutfağa yardım edeyim biraz” diye kalkıyorum. Kapıda M. abla, gözleri şişmiş mosmor neredeyse. “neyin var?” senin derken aslında “yine mi dövdü seni” demek istiyorum. Anlamıyor. “(bacanak, görümce, kaynata gibi anlamadığım akrabalık sıfatlarından biri) … oğlu Oktay, şehit olmuş Hakkari’de, dün bütün gün cenaze evindeydik.”
Mutfağa falan uğramadan iniyorum aşağıya, eve. “N’oldu?” diyor babam, kim bilir suratım ne halde. “hiiç kötü oldum birden, geldim aşağı” sesim titriyor. Babamın yanında ağlarsam çok kötü olacağız biliyorum. O da çaktırmamaya uğraşıyor ama sabahtan beri hiç iyi değil. 'Benden bi’kaç yaş büyük' diyor, 'kızım yaşında kızı var' diyor. Demiyor da, öyle bakıyor işte. “Duydun mu şehit çocuklardan biri M. ablaların yakınıymış” diyorum konuyu değiştireceğim aklım sıra. “Yaa, vah! vah!” Kardeşim geliyor tam bu sırada “baba bizim arabayı çıkarayım mı bahçeden, daha şehir dışından misafirler gelecek, cenaze arabası gelecek, sen yarın sabah çıkmazsın oradan şimdiden ön taraf alsak mı?” diyor. Babam dönüp baştan ayağa oğlunu süzüyor. Şehit çocuk oğlundan 2 yaş küçük. Dönüp bana bakıyor, babasız kalan D. kızından 1 yaş büyük. Kafasını çevirip banyoya gidiyor apar topar. “Ne dedim ben şimdi kızdı gitti yine?” diyor kardeş. “Boşver hiç çıkarma arabayı, yarın gerekirse bakarız.” “İyi o zaman ben çıkıyorum G. gelecek onu alacağım terminalden” Arabayı neden çıkarak istediği anlaşılıyor. Nasıl da dolandırıyor lafı.
Gülüyorum. Hala gülebiliyor insan. Güzel. Unutuyor insan çünkü. Alışıyor insan. Kabulleniyor insan.
Şehit haberlerine bakarken görüyorum ki sabah 9 da deprem olmuş cidden. Ben depreme uyanmışım. Ama benden başka kimseler hissetmemiş, fark etmemiş belli. Kimselere söyleyemiyorum. Yazıyorum ki, uçsun gitsin, çıksın benden, savrulsun sonsuzlukta…
Pazartesi, Eylül 29, 2008
sessiz laciveRt
Hızla çevirdi sayfayı bir kez daha. İçerden bağıran sesi belli belirsiz duydu: “hadi ama geç kalacaksın” Artık neredeyse sadece diyalogları okuyordu. Son bölümden önceki son sayfaya geldi:
“Sonunda ona bakabildi Sarah. Gözleri yaşlarla doluydu ve bakışı inanılmaz ölçüde çıplaktı. Böylesi bakışlarla hayatımızda sadece bir-iki kere karşılaşır ve onları paylaşırız; içlerinde kelimeler erir, geçmişler çözülür, öyle anlardır ki en derin gereksinimlerimizin kesinliğiyle, çağların beşiğinin sadece aşk olduğunu anlarız. Birleşen bu iki eldeki bir başın diğer başın altına sokulduğu bu kör sessizlikte var olan aşk; sıkıştırılmış bir sonsuzluktan sonra Charles bu sessizliği bozdu, ama sorusu bir sesten çok bir nefes gibi çıkmıştı.”
Sorunun ne olduğu önemli değil kitap resmi olarak ikinci kez, onun gözünde 3. kez bitmişti. Artık son bölüme gelmişti. Hızla ilk 2 sayfayı okudu, çevirdi hakkaten garip bi’şekilde geriye gitmişti kitap. Bir iki satır okudu. Saatine baktı. Kapatıp masanın üzerine koydu kitabı.
Ceketini giydi, ayakkabılarını bağladı. Kapıyı çekti. Dışarıda yağmur çiseler gibiydi. Kapüşonunu kapatmadı. Okudukları kafasında dönüp duruyordu. Böyle çıplak bir bakışla kaç kere karşılaşmıştı hayatında? Karşılaşmış mıydı?
“2 tane lütfen”
“Teşekkür ederim”
Kelimelerin eriyip, geçmişin çözüldüğü bir bakış var mıydı gözlerinde?
“Aa size de iyi bayramlar.”
Alt bahçedeki merdivenlere varmadan ezan sesini duydu. Olduğu yerde durdu. Dinledi. Küçük bir parça kopardı sıcak pideden.
Hayır yoktu. Hiç olmamıştı öyle bir bakış. Kimseye çırılçıplak bakmamıştı bugüne kadar. O sahne geldi gözünün önüne. Bir otel odasında, aniden ve ansızın, şehvet ve günah dolu ve AŞK dolu o an.
Yağmur hızlanmıştı. Durduğu yerde kendini dışarıdan gördü bir an. “n’apıyorum ben?” kısacık saçlarında gezindi parmakları. Fark etti ki kaybedecek hiç bi’şeyi yoktu/kalmamıştı (yüklem önemsiz) Poyraz esiyordu ve yağmur toprağı besliyordu usul usul. Şimdi ekse tohumlarını, kışa filizlenirdi.
Ve her şeye baştan, en baştan başlayabilirdi.
Aşka bile.
Kitabın son bölümünü okumadı...
Cumartesi, Eylül 27, 2008
bitkin mavi
Off çok şükür bitti. Nasıl bir haftaydı, nasıl bir cumartesiydi. Ve nasıl da bitti gitti. Bir kez daha anlamış bulunuyorum ki hiçbir şey sonsuz değil. Her şey başlıyor ve bitiyor. Aradaki sürenin uzunluğu tamamen görece. İzafiyet teorisi herhalde bununla alakalı. Keyif alıyorsan hızla akıp geçiyor zaman ama sıkılıyorsan akmak bilmiyor. Ne olursa olsun sonunda hep bitiyor. Başlayan her şey bitiyor.
Bir ara “pazartesi de çalışıyoruz” dediler, sonra “gönüllü gelmek isteyen varsa bayramda bile gelebilir” falan dediler. Bütün amirlerime uçan tekme atacaktım ki herkese bir kutu çikolata dağıttılar. Vazgeçtim. Çikolataların Pelit’ten olması ve bana gelip “senin pazartesi çalışmana gerek yok” demeleri de bu vazgeçme kararımda etkili olmuş olabilir tabi. Hemen akabinde soluksuz çalışılan bir cumartesi dayadılar ama olsun BİTTİ!
8 gün. Pazar, pazartesi, bayram1, bayram2, bayram3, Cuma, cumartesi, pazaaarr!
9. gün hiç gelmesin. Hiç pazartesi olmasın bence. Bayramda donduralım zamanı. Hep bayram olsun. Kırmızı pabuçlarım, mavi balonum olsun. Bi’de saçlarım uzun olsun yine. Böyle lüle lüle!
Sahi, kesinlikle tahmin etmediğim şekilde olumlu tepkiler aldım olmayan saçlarıma. Herkes önce “naaptın!!??!!” diye şöyle 1-2 saniye duralıyor tabi. Ama sonra sandığımın aksine “bu ne böyle be” bakışları gözlerinden hiç geçmeden “kızım süper olmuşsun, acayip tarz olmuş” falan diye lafa giriyorlar. “ya ben bu yaz evlenmeyecek olsam hiç düşünmem yaparım”lar, “bu kadar yakışacağını bilsem bugün gider kesitririm”ler, hatta cesaretimden dolayı beni kutlayan haset dolu gözler bile gördüm bu arada. Anladım ki kafandaki saç, türban, toka vb değil, yüzündeki gülümseme, gözlerindeki enerji seni “iyi” gösteren. Sağ olsun canım teyzoşum gaz verdi bana bu konuda. Daha ben telefonda ağlak ağlak “ya iğrenç oldu, oğlan çocuklarına benziyorum böğ” derken “kuzum senin yüzün güzel bi’kere, ne kadar kötü kesilmiş olursa olsun gözlerin yeter” dedi. Gördükten sonra da önce samimi eleştirilerini yaptı ve “senin uzun zamandır ihtiyacın vardı böyle bir değişikliği bence gayet iyi olmuş” diye bağladı.
Aynadaki ben'e, duvardaki gölgeme hala alışamasam da, her sabah yüzümü yıkarken “noluyoruz lan bu adam kim” tepkili 0.45 saniyelik bir ebleklik yaşasam da eğleniyorum bu halimle. Hayatımın bu dönemi bir daha hiç geri gelmeyecek mesela. Allah korusun bu bir hastalık dolayısıyla da başıma gelmiş olabilirdi ve ben o zaman asla “aa süper olmuşsun”lara inanmazdım. Oysa bugün inanabilirim. Ve inanıyorum. Yüzümdeki gülümseme devam ettiği sürece güzel bir kadın olacağım ben, yaşım, boyum kaç olursa olsun!
(bu arada göz makyajına biraz özen gösterirsem, dünyayı yerin oynatabileceğimi de anlamış bulunuyorum, kaldıraca gerek yok ama saçlarım biraz daha uzadığında işim daha kolay olacak)
Tatil başladı yaşasın!
Alla’m sakin ve huzurlu bir 1 hafta geçireyim, test çözmeye bol bol vaktim olsun, şu Ekimi atlatalım hayırlısıyla Kasım'da yine kapına dayanacağım zihin açıklığı duaları için. Çalışma azmi ve iradesi istiyorum senden. Gerisini ben hallederim biliyorum.
Bayram geldi yaşasın!
Alla’m yağmurda kazalar olmasın insanlar bayram kutlamasında ölmesin artık bu ülkede. Sevdiğine hasret olanlar, uzak olanlar kavuşsun, yakınlar kıymet bilsin bu bayramda. Büyükler barışsın, küçükler şeker yesin bol bol. Bi’de babam inat etmesin şu fırını yapsın, biz de annemle baklava açalım yine. Hayır bak valla niyetim 40 kat baklava açan kısa saçlı, uzun tırnaklı marjinal kız olmak değil. Ne güllüoğlu ne bayramoğlu anne baklavası gibi olmuyor. Kıymeti ni anlamışken bırak tadını çıkarayım bu zevkin.
Hani şair diyor ya;
“Şu dünyadaki en mutlu kişi mutluluk verendir...”
Aha işte öyle olsa,
Hayat bayram olsa…
Perşembe, Eylül 25, 2008
mutsuz mavi :'(
Tek kelimeyle iğrenç! Nasıl kıydım ben o güzelim saçlarıma alla’m. inanamıyorum kendime! Ne işim var benim o kuaförde tekrar? Daha geçen sefer kırıklarını alacakken bir karış kesti diye sinir olmuştum zaten. Şimdi kes dedim, kafam da saç bırakmadı beceriksiz.
Ya valla oturup ağlayacağım şimdi. Oğlan çocuğundan beter oldum ya! Of off off. Zaten yeterince mutsuzdum şimdi çok mutsuzum! Millet depresyonda diye saç kestirir ben saçımı kestirdim diye depresyona gireceğim. Hatta tam şu anda girdim.
Ghosttaki demi moore gibi olmuşum diyecektim ki demi moore’un o saçları benim 2 ay sonraki halim falan olabilir ancak. Ya, bu bu bu…
KORKUNÇ!!!
İyi bir kuaför bir kadının sahip olabileceği en büyük nimetlerden biri. İyi bir terapistten bile öenmli. Bunu oldukça acı bir şekilde öğrenmiş oldum böylece. Bir önceki saç kesimine neden 70 lira verdiğimi, o zaman ne kadar doğru bir karar vermiş olduğumu bir kez daha anladım. Cimrilik edersen böyle korkunç saçlarla aylarca gezmen gerekiyor. Bundan böyle değil 70 lira 170 lira deseler umurumda değil. Ama ne yazık ki artık kestirecek bir saçım yok. Ya of n’aptım ben ya?!
Bi’de eve gelince annemin iğnelemesi vardı ki… Be kadın benim suratım sirke satıyor zaten görmüyor musun bi’de tutup “15 yaşında çocuk gibi davranıyorsun, can sıkıntısından n’apacağını şaşırdın artık” demenin ne manası var. Daha babam görmedi üstelik! O da kesin sağlam bi laf sokacak! Of of.
Hızlı saç uzatmanın yolu nedir, her gün yıkasam, çabuk çabuk uzar mı?
Of bi’de bayram var, yılda bi’kere zorla gördüğüm gerekli gereksiz bir sürü insan bu halde görecek beni! Of of of!
O kadar kısa ki, düzeltmek için başka kuaföre gitsem, “sen bunun üstüne bi bardak soğuk su iç, biraz uzamadan hiç bi’şey yapamayız” diyecekler bana biliyorum. Ya ben hayatta sevmem bu kadar kısa saçı. Nasıl yaptım böyle bi’şey?
“bu yaşta yapmayacaksın da ne zaman yapacaksın?” sanırım ben bu cümleyle bi 5 yıl daha bir sürü abuk sabuk şey yapabilirim. Geçti kızım o yaşların alooo?? Annen haklı 15-16yaşında olabilir belki ama insan 25 yaşında oğlan çocuğu gibi saç kestirmez! Ya çok mutsuzum ya!
Daha bi’de yarın iş yerinde “aaa ne yaptın?”larla, zorla “eıı güzel olmuş, yakışmış”larla falan muhatap olacağım! Neyse ki yarın free friday. Kot giyince idare eder belki biraz. Sonra 8 gün tatil. 8 günde uzar di mi saçlarım?
Ne 8 günü be! 1 yıldan önce adam olmaz bu saçlar. Mümkün değil. Olsun benim saçlarım hızlı uzar, 3 ayda yani yılbaşına kadar normal bir genç kıza benzerim sanıyorum. Umuyorum yani.
- Eee tamam yeme kendini. Oldu bi’kere. Ders olsun bu sana.
- Böyle ders olmaz olsun ya. Ben ilkokuldan beri bu kadar kısa saç kestirmemiştim.
- Ay evet, hatırlıyor musun ortaokulda saçların uzarken Murat amma çok alay etmişti seninle.
- Off, sus ya! Hatırlatma! Demek ki 3 yıl sürmüş adam gibi bir boya gelmesi! Lise1 de fönlüyordum hatırlıyorum.
- Hımm evet aşağı yukarı.
- Ve o zamanki saçım bu kadar kısa değildi üstelik!
- Neyse artık napalım? Yapacak hiç bi’şey yok. Yalnız bak hepsini toptan kırmızıya boyatma fikri bence hiç iyi bir fikir değil.
- Hiç bi’şey bilmiyorum şu anda. Ya hadi ben aynaya bakmadan da yaşayabilirim, peki böyle iğrenç bir halde nasıl insan içine çıkacağım?
- Ya saçını ilk kısacık kestiren sen değilsin ya, abartma, kökü sende uzayacak elbet.
- Bu demektir ki 3 yıldan önce evlenmem de mümkün değil.
- N’alaka anlamadım ama 3 yıl içinde evlenmek gibi bir planın yoktu bildiğim kadarıyla?
- Yoktu da, gelin topuzu diye bi’şey var şekerim. Artık istesem de evlenemem 3 yıldan önce =)
- Zaten 3 yıldan önce teklif eden biriyle karşılaşacağını da sanmıyorum ben bu halde.
- Böğüüüüüüü, çok çirkinim di mi?
- Ya dur ağlama, sen öyle gülünce şaka yaptım ben de Bak peruk var, postiş var, tıpta bir sürü yeni çareler var ağlama dur!
Mutsuz ve çirkinim evet.
Salı, Eylül 23, 2008
YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler,
Yavaş yavaş ölürler okumayanlar,
Müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörmeyi barındırmayanlar.
Yavaş yavaş ölürler,
İzzeti nefislerini yıkanlar,
Hiçbir zaman yardım
istemeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklara esir olanlar,
Her gün aynı yolları
yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve
değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyen
veya bir yabancı ile konuşmayanlar.
Yavaş yavaş ölürler
İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan
kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar,
Yavaş yavaş ölürler.
Yavaş yavaş ölürler
Aşkta ve işte bedbaht olup istikamet
değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk
almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
dışına çıkmamış olanlar.
Yavaş yavaş ölürler.
Pablo Neruda
Pazartesi, Eylül 22, 2008
zamansız pembe-2
başlarken...
Camını kapattı. Ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri yoktu. Ya ikinci ışıklardan dönecekti ya da aynen basıp gidecekti. “Off Sertap ne işler açtın başıma” Müziği kapadı. Bu küçük trafik flörtlerine dair meşhur bi’şehir efsanesi vardı sahi. Adamın biri kadını yol boyu takip ediyor. Sonra yan yana yakalayınca camdan içeri kendi telefonunu fırlatıyor ve “seni arayacağım” deyip basıp gidiyordu. İlk ışıklara gelmişti bile. Kendi başına gelse ilk işi o telefonu alıp mesajları karıştırmak olurdu herhalde. Yalnız gerçekten zekice bir plandı bu. Hiç bi’kadın sim kartı çıkarıp telefonu çöpe atmazdı herhalde. O kadın beklemiş miydi acaba adamın telefonunu? Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı. Işığın yeşile dönmesine 4 saniye vardı.
3 “kaybedecek neyim var ki?”
2 “bu yaşta bunları yapmazsam 40ımda zaten yapamayacağım.”
1 “en kötü ne olabilir ki?”
Düşünmeye, eşelemeye kalkarsa kötü bir sürü senaryo yazabilirdi. Düşünmeden bastı gaza. Adam epey önden gidiyordu. "Takip eder gibi görünmemek için mi beni geçti acaba?" Gerçi kızı kaybetmeyecek kadar makul bir uzaklıktaydı. Yine de iyiye işaretti arkada değil önde olması. YSM’ ye varmadan sahil yolundan çıkabilirdi isterse. Ama çıkmayacaktı. İçine ilaç atılanlar nuri alço gazozlarıydı, starbucks kahveleri değil.
Aynada tekrar kendine bakmak istedi. Bu gece dikiz aynası yüzünden kaza yapmazsa bir daha hiç yapmazdı herhalde. Kızdı kendine. Aynada saçını başını düzeltecek hatta ruj sürecekti belki. Güldü sonra. Beğenilmek ne olursa olsun güzeldi işte. İkinci ışıklarda sola dönüş kuyruğuna girdi. O beklerken adamın dönüp otoparka girdiğini gördü. Hala vazgeçebilirdi.
El frenini çekti. Arkadan ceketini aldı, giydi. Saçlarını düzeltti. Hayır, ruj sürmedi. Telefonunu aldı. Kardeşini aradı.
—naber bebek?
—sırnaşma, evde misin?
—şimdi girdim kapıdan, noldu?
—yok bi’şi sahil yolundan geliyordum,
—trafiğe takıldın, artık gelemiyorsun…
—ya sus da bi’dinle. Starbucksta bi’kahve içeceğim. Arabada migrosun otoparkında bu arada.
—sen ne işler çeviriyosun?!
—bi iş çevirmiyorum. Nerede olduğumu bil diye söyledim.
—başına bi’şey gelirse kurtarmaya oraya geleyim yani. Bak şimdi babama veriyorum telefonu, ona anlat sen bunları beni hiç bulaştırma antin kuntin işlerine.
—bana bak! Bizimkilere 1 saate kadar geliyormuş dışında bi’şey söylersen bi’daha adımını atamazsın bu arabaya!
—öff tamam, telefonunu açık tut!
—sesi yükseltme ablaya, taş olursun! ben dönerken ararım seni yine merak etme kuşum.
—kendine mukayyet ol!
Telefonu alıp çıkacaktı araban. Ruhsat, cüzdan, kimlik. Yine aldı koca çantayı yanına. “Hayatımda kimseyi çantayla dövmedim, bu gece ilk olur belki.” Yağmur hafif hafif çiseliyordu hala. Etraf tenhaydı. “N’apıyorum ben, gidip ne konuşacağım o adamla.” Gözünün önünde sinekler varmış gibi kovaladı kötü düşünceleri. Kendisinin bi’şey konuşması gerekmiyordu ki davet edilmişti. Adımlarını hızlandırdı yoksa her an vazgeçebilirdi. Şöyle bir döndü çevresinde Cumartesi gecesi için oldukça tenhaydı ortalık. Adamın arabasını gördü.
Hah başka zaman olsa yok efendim arabanın markası, adamın dış görünüşü hiç mühim değil içi güzel olsun, mühim olan ruhumu okşasın falan diye saatlerce nutuk atabilirdi. Şimdi orada olmasının belki de tek nedeni sağlam bir imajdı. Bunu kimseye anlatmamalıydı. Gülerken kaldırıma adımını atmasıyla irkildi tekrar.
“teşekkür ederim, geleceğini hiç sanmıyordum”
Adam dükkândan içeri girmemiş kapıda bekliyordu. Arabasına baktığını görmüştü mutlaka. Ne düşündüğünü sanmıştı kim bilir!
“ben de hiç sanmıyordum”
Güldüler karşılıklı.
“ıslanacağız gel hadi”
Adam kapıyı tuttu. “Gerçi türk kahvesi içtik ama bir chai tea latte fena olmaz sanırım”
Aptallaştı bir anda. Gerçekten de çok doyurucu bir akşam yemeğinden dönüyordu. Meyvesi, tatlısı, kahvesi bir gıdım bile yer yoktu midesinde yeni bi’şeyler yiyip içmek için.
“olabilir” dedi saf saf. Her halde adam kendi akşam yemeğinden bahsediyor olmalıydı. “Nereden bilecek benim akşam yemeğimi”
Bardakları alıp oturdular. Kız hala şaşkın eblek bakıyordu.
“resmen tanışabiliriz sanırım artık ben Levent” elini uzattı adam.
Gülümsedi “Yelda. Memnun oldum.”
Şu yemek işinin kendisiyle bir ilgisi olup olmadığını öğrenebilse daha çok memnun olacaktı aslında. Levent aklından geçenleri okumuş gibi.
“tamam. İtiraf ediyorum. Yemekte aynı yerdeydik. Sen içeri girerken merdivende karşılaştık aslında. Sen pardon derken yüzüme bakmadın ama ben o saatten beri gözümü senden alamıyorum.”
Masada herkes onu bekliyordu, geç kalmıştı. Hızlı hızlı merdivenlerden çıkarken biriyle çarpışır gibi olmuştu. Pardon deyip çekildiğini hatırlıyordu da yüzü hayal meyal gelmişti gözünün önüne. Bardağından bir yudum aldı. Ne biçim bir adamdı bu, “ne içersin” diye bile sormamış çat diye vermişti siparişi.
“Yan masanızdaydım. Bizim sıkıcı iş yemeğinin arasında sizin neşenize kulak misafiri olmak iyi geldi doğrusu. Bir de senin kahkahaların tabi.”
Arabanın arkasındaki kravatı o zaman tanıdı. Bir ara karşı masadaki adamda görmüştü demek ki…
“Daha orada konuşmak istedim seninle ama hiç fırsat olmadı. Bizim konukları gönderdikten sonra sen çıkana kadar vakit geçirdim aslında. kapıda konuşurum diye düşünüyordum ki arabaya giderken kaybettim seni.”
Bütün gece göz hapsinde olmasına rağmen nasıl hiç fark etmemişti bunu.
“Sonra tam anayola çıkacakken gördüm tekrar seni. Bir de arabada öyle keyifli keyifli şarkı söylediğini görünce. Gitmene izin veremezdim.”
“Yani ben”
“Bi’şey söylemek zorunda değilsin. Biliyorum kulağa çok aptalca geliyor ama ben hayatımda hiç böyle bi’şey yapmadım. Böyle bi’şey hissetmedim bugüne kadar.”
Ne diyeceğini bilmiyordu zaten. Bir anda şişti bütün egosu. Ama kendiyle kavgayı da bırakmıyordu elden. Adam hala anlatıyordu masada yaptıklarını, söylediklerini. Tamam ikna olmuştu samimiyetine de şimdi kendisi ne yapacaktı. Gayet hoş bir adamdı. Kendini anlatmaya başlamıştı yanlış anlamadıysa reklamcıydı.
“Nedense ancak reklamcıların böyle bi’şey yapacağını düşünürüm zaten”
“Niye bankacılar, muhasebeciler yapmaz mı böyle şeyler?”
“I ıhh finans sektöründekilere göre değil böyle delilikler, onlar gün içinde yeterince risk alıyorlar zaten”
Güldü adam. Güldü o da. Buzlar erimişti işte. Laf lafı açtı. Sürekli bi’şeylere gülüyorlardı. İkiside kendini tanıtmak zorunda kalmadan kim olduklarını söylemişlerdi. Telefonu çalana kadar aralıksız lafladılar.
—Nerdesin sen? Her şey yolunda mı, 1 saate evdeyim diyordun hani?
—Tamam canım merak etme. Yolda oyalandım biraz.
—Emin misin? Bak konuşamıyorsan iki kere “tamam tamam” de, ben hemen geliyorum oraya. Aynı yerdesin değil mi sen?
—(küçük hafiye seni) saçmalama canım, her şey yolunda. Birazdan geliyorum zaten.
—Eminsin di mi?
—Eveeet, hadi görüşürüz
“1 saati geçmiş oturalı evden mi merak etmişler?”
Acayip sinir oldu bu soruya. “Sana ne benim telefon konuşmamdan. Ben açıklama yapmak istersem yaparım zaten.” Benzer bi cümle kuracaktı ama adam sorunca çok sinir oldu. Telefonu çantasına yerleştirirken sol elindeki yüzük izini fark etti. “Nasıl yani?”
“Hıı evet, hava yağmurlu ya biraz gecikince aman yolda kaza mı var diye arıyorlar.”
Off bu cümleyi onun ev hayatına nasıl çevirecekti şimdi. “Kalkalım istersen seni de merak etmesinler evden?” Eh olduğu kadar…
Rahatsız edici bir sessizlik oldu.
“Beni merak edecek kimse yok evde, sorun değil.”
O yüzük izini görmese hayatta sormazdı bu soruyu: “Yalnız mı yaşıyorsun?”
“Eeee, pek sayılmaz Sam var.”
“?”
“kedim”
"Kedisi olan bir adam! Bi’dakka bi’dakka bunun burcu ne ki?"
“Yaa, ne güzel. Dürüst olmak gerekirse ben kedileri pek sevmem aslında.”
“Aa öyle mi? ilginç. Köpeklere bayılırsın o zaman?”
“Tabi ki! Zor olmuyor mu evin içinde tüyler falan?”
“Aslında biraz zor tabi. Yani benim gibi titiz biri olunca zor tarafları yok denemez.”
BİNGO!!! “Yaa, başak mısın sen?”
“Hayır aslan-aslan! Yani yükselenimde aslan”
Kendine dışarıdan bakıp o anki yüz ifadesini görmeyi çok isterdi. Gülmek üzere, ağlamak üzere, kızgın, üzgün, şaşkın karışımı bi’şeydi heralde.
“Memnun oldum ben de kova!”
Kocaman bir kahkaha savurdu adam. “Tahmin etmeliydim.”
“Kahve için teşekkür ederim. Bana artık müsaade.”
“Ne demek asıl ben teşekkür ederim burada olduğun için. Çok güzel vakit geçirdim.”
Ceketini giymeye çalışırken adam kartını uzattı, arkasına bir telefon numarası yazdı. “seni tekrar görmeyi çok isterim” Gülümseyerek aldı kız kartı.
Arabasına bindi. Kardeşini aradı. “Küçük hafiye ben şimdi çıktım yola, 15 dakikaya evdeyim merak etme" dedi. Otoparktan çıktı. Sahil yolu tamamen boşalmıştı. İyice hızlandıktan sonra kolunu camdan çıkardı, avucunu açtı, parça parça yırtılmış kağıtlar rüzgarla savrulup gitti.
Pazar, Eylül 21, 2008
pıRıl mavi
Ben bir yıldızım elbette. Gözlerinde parlayan ışıl ışıl bir yıldızım ben. Işığımı gözlerinden alıyorum, sadece seninle parlıyorum.5 köşeli bir yıldızım ben. Ruhum seninle besleniyor, bütünleniyor. Senden aldığım ışığı sana yansıtıyorum geri. Sensiz bir adım bile kaçamam, boğulurum karanlığımda.
Sen bilmesen de seninim. Delinim. Tane tane ağladığım sensin gecelerde. Tane tane yaşlarım sensizliğim. Renksizliğim. Kulağımdan üflesen. Sesin dolsa içime, tenime nefesin. Bir tek sana inanırım, yalnızca senin söylediklerine, sadece sözlerine. Harf harf, hece hece çizdiklerine.
Ve kanatlarımı açacağım yarattığın rüzgara ve alevlerle yıkanacak özüm. Ve kimse sen olmayacak elbette. Sen olmayınca kimse benim gibi olmayacak. Bir daha ben olmayacak. Bir daha biz. Herkes hiç kimse olacak. Sen olmayınca çamurdan bebekler olmayacak. Kirden öbekler sadece. Toprakla su karışmayacak bir daha.
sebepsiz mavi
Hayatta her şeyin bir sebebi var. Eğer hukuk okumuş olsaydım hep yanlış sorular soran başarısız bir avukat olacaktım muhtemelen. Şimdi avukat, savcı, hâkim gibi ağır sıfatlar taşımadığım için yanlış sorular soruyor olmam da, başarısız olmam da çok dikkat çekici değil.
'İstediği cevabı alana kadar aynı soruyu farklı şekillerde sormak' var bi’de. Bunu yazmak için henüz erken, üzerine biraz daha çalışmalı. Ama var böyle bi’şey yani. Es geçmemek lazım.
Bir de hiç sormadan sorularının yanıtını alan şanslı insanlar var bu dünyada. Öyle şanslılar ki “neden” in yanıtını bile öğreniyorlar. Hem de hiç sormadıkları kim bilir belki de hiç merak etmedikleri halde. Nereden nasıl buluyorlar böyle insanları, hayatlarına nasıl dâhil ediyorlar, onlarla birarada kalmayı nasıl beceriyorlar çok merak ediyorum doğrusu. Gerçekten. Ama bi’yerlerde böyle süper insanlar yaşıyor işte. Ben de uzaktan bakıyorum onlara. Gerçi bu da güzel. En azından var olduklarından haberdarım. Bu bir ütopya değil yani. Madem bu bir gerçek ve madem bu kadar yakınımdan geçiyorlar biraz hayal kurmanın kimseye bir zararı olmaz değil mi?
Mesela o yanıt benim neden’imin yanıtıymış. Ben “neden”siz duramam zaten (gerçi sormam gereken yerde sormam ya) bu sefer tam da doğru yerde sormuşum meğer “neden… ?”
Boşluklarda ne olduğu değil, yanıtı mühim. Yanıt “çünkü”süz. Hatta yanıt “çünkü ben”siz. Yanıt tek cümle. Yanıt net. Yanıt ben’li. “Çünkü sen”li.
Gülümsüyorum. Sabahtan beri çıkmadığım yatağımdan çıkıp bilgisayarı açtığıma değmiş mesela. Hiç hasta değilmişim sanki. Gülümsüyorum. Sorulmamış tek bir sorunun yanıtı, sorulacak binlerce soruyu en baştan alaşağı etmiş. Bir sürü neşeli, renkli kare geçiyor gözümün önünden. Öyle hızlı geçiyor ki kareler neredeyse finalde “and they lived happily ever after” ı göreceğim. STOP!
Vasat bir Pazar için ne kadar yoğun bir yazma isteği bu içimdeki. Cümlelerim geri mi geliyor yavaş yavaş. Birkaç basit problem çözüp, “harekete geçtim işte” diye kendimi mi kandırıyorum yoksa?
Sen sen ol sağanak yağmura şort, t-shirt, parmak arası terlikle çıkma. Larenjit farenjit neyse de zatürre diye bi’şi var bak çok fena çok!
dipsiz not: biterken neden "dance me to the end of love" çalıyordu?
zamansız pembe
“Cumartesi günü sadece gece dışarı çıkmak için icat edilmiş bir gün değildir kardeşim. Şu anda trafiği tıkayan taşıtlardan biri de benimkiyse bu illa gece gezmesine gittiğimi göstermez keyifli bir iftar yemeğinin ardından evime ulaşmaya çalışıyorum sadece.”
'Bizi arayın' diye telefon numarasını veren adamın numarasını tuşlarken bunları söylemeyi düşünüyordu. Neyse ki aradığı numara meşguldü. “Benim bu işleri 15 yaşında bırakmış olmam lazımdı” diye gülerek bastı cd düğmesine. Birden bire aniden başladı Latin gitar ezgileri. Hemen akabinde davul. “Aa bu Sertap” sesini biraz daha açtı.
|
Zannettim ki en fazla bir kaç yıl sürer en büyük ayrılığın acısı
bir askın bittiği yerde biri baslar
Elbet onun da diner sancısı
Sesi sonuna kadar açtığında eşlik ediyordu artık.
Zannettim ki gün gelir avunur insan
Her kederin vardır tesellisi
En büyük acıları dindirir zaman
bulunur her şeyin bir çaresi.
Trafik biraz açılmıştı, fırsattan istifade gaza yüklenmeye başladı.
Ah hayır, yalan, hala seninim
hep senin deli sevgilinim
ah yalan, yalan, yalnız seninim
hep senin, senin...
Nasılda içten “ah” çekiyordu sevgilisine. Öyle kaptırmıştı ki, tekrar tıkanan trafik sinirini bozdu. Gazlayıp gitmek istiyordu sadece. Neyse ki durmuyordu şarkı. Levent yüksel seslenmeye başladı arkadan.
Unutamadım, unutmadım
hasreti büyüttüm içimde
gerçeğimde, düşümde
sen bin bir biçimde
Eve döndüğünde öğrenecekti direksiyonuna gitar muamelesi yaptıran adamın Erdem Sökmen olduğunu. Sıkıcı toplantılarda uzun tırnaklarıyla masayı tıngırdatmayı da çok severdi zaten. Ara melodi tam da buna uygundu. Oradaki Sezen’in çığlıkları mıydı?
Kim bilir kaç ilkbahar geçti, yaz geçti
yetti bu sürgün bu ceza yetti
yokluğunu aldım koynuma her gece,
sevincim ümidim hepsi bitti.
Buraya kadar ezbere gelmişti de bu kısmını ilk kez dinliyordu sanki. Ne demek lan “yokluğunu aldım koynuma her gece.”? Daraldı. Tokasını çıkardı. Dikiz aynasının arkadaki araçları görmek için icat edilmiş olması çok can sıkıcıydı. Kendini görmek üzre açıyı düzeltirken göz göze geldi arkadaki şoförle. Eve gidene kadar bu şarkıyı dinlemek istiyordu. Repeat, alt+f den sonra icat edilmiş en süper kısa yoldu.
Camını açtı. Geçen gece bastıran yağmurda hasta olmuştu zaten, içeri birkaç damla daha girse erimezdi şeker gibi.
Sertap başa döndü. Yine kısılmış sesine aldırmadan bağıra bağıra eşlik ediyordu artık.
En büyük acıları dindirir zaman
bulunur her şeyin bir çaresi.
Sadece parmaklarıyla direksiyonda ritim tutmuyor, omuzlarını oynata oynata, deli gibi çığlık çığlığa şarkı söylüyordu. Aynada gülen gözlerini gördü. “Ah hayır yalan, hala seninim” derken yüzündeki ifadeyi gören sevgilisine yakarıyor zannerder, duyan sertap’la aşık atıyor sanırdı. O ,“gerçeğimde düşümde sen bin bir biçimde” dedikçe unuttuklarıyla yüzleşiyordu… Cumartesi gecesi bundan daha iyi bir eğlence olmazdı.
Öyle kaptırmıştı ki, zaten ıslak olan yolda arabaya patinaj çektirmesi hiç de zor olmadı. Güldü yine. Gaza gelmesi için tek bir şarkı yeterliydi işte. Bütün günün yorgunluğu bagetler bateriyi dövdükçe parçalanıp gitmişti. Davulun ritmine uygun bi’şekilde durdu yine trafik. Parmaklarında gezen saçlarına takılan birkaç dökülmüş teli dışarı atarken fark etti solundaki şoförü. 'Nerden tanıyorum?' diye düşünmesine fırsat kalmadan az önce dikiz aynasında göz göze geldiğini hatırladı. Gülümsedi adam. Ne yapması gerektiğini bilemedi. Bu şehir trafikte ona gülümseyen genç bir adama nazikçe karşılık vermek için fazla tehlikeliydi. O ise her şeye rağmen kafasını kabaca sağa çevirip, camı kapatamayacak kadar umutluydu medeniyetten. Yine de ne yapması gerektiğini bilemedi. Eğer aynada göz göze geldiklerinden beri izliyorsa adam şarkının 2 tekrarı boyunca yaptığı bütün şebeklikleri görmüştü. Bu gülümsemek için yeterince iyi bir sebepti, aynı oranda temkinli olması içinde… Arabanın marka, modelinden arka tarafta asılı duran ceket, kravattan şehir hanzosu olamayacağı yönünde çıkarımlar yapıyordu bi’yandan. Belli belirsiz gülümsedi adama. Ufak bir trafik flörtü ne kadar tehlikeli olabilirdi ki? Müziğin sesini kıstı. Şarkıyı duyuyor ama hissetmiyordu artık.
Aniden, yolunu değiştirip sahilden gitmeye karar verdi. Hızlı bir manevrayla sağa geçti. İlk sapaktan kıvrıldı. Sahile çıkan yol gayet açıktı ama sahil trafiği beterdi kuşkusuz. Arabayı nereye çekip soluklanabileceğini düşünüyordu bi’yandan. Bu ani yol değişikliğinin o küçük flörtten kaçmak için değil oyunu uzatmak için verilmiş bir karar olduğunu itiraf edemezdi kendine. Bu yüzden sahile çıkmak için meşru bir sebebe ihtiyacı vardı Tabi ya! Yaz ortasında görüp âşık olduğu bilekten bantlı o mor pabuçlar ya da minik fiyonklu maviler sezon sonu indirimine girmiş olmalıydı mutlaka. Bu ayki ekstresi de kesildiğine göre derimod depo’ya gidilmeli, o pabuçlar denenmeli ve sahip olunmalıydı. Bunu nasıl akıl edememişti bugüne kadar. Evet, süper bir karardı sahil yoluna kıvrılmak! Yol şaşırtıcı derece akıcıydı. Birkaç yüz metre ilerdeki ışıkları yeşilde yakalayabileceğini düşündü ve epey hızlandı. Oysaki en mühim murphy yasalarından biriydi; Acelen varsa hep kırmızı yanar.
Önünden çocuk arabasıyla geçen genç çifti takip etmeye başladı gözleriyle. Bu saatte hem de çocukla yağmurda gezmek için çıkmış olamazlardı. Herhalde mecbur kaldılar… Ürperdi birden. Camı hala açıktı ve üşümüştü. Kapatmak için kafasını çevirince boş bulundu ve koltuğunda hafifçe zıpladı. Ürpermesinin sebebi rüzgar değil, üzerindeki bir çift yabancı gözdü. Genç adam yine solundaydı ve yine gülümsüyordu. Bu kez oldukça cüretkardı bakışları. Şaşkın şakın güldü o da. Adamın camının da açık olduğunu ancak sesini duyunca idrak edebildi. “pardon yanlış anlaşılmak istemem böyle takip ediyormuş gibi ama…”
"Lanet olsun!" dedi içinden. "Bu herif şimdi eve kadar takip ederse ne halt edeceğim ben.?"Nasıl bu kadar düşüncesizce davranmıştı. Düşüncesizce davranmamıştı aslında, adamdan kaçmak için yolunu değiştirdiğini söyleyebilirdi. Arkadan çalan sert kornayla kendine geldi. Normalden yavaş bi’hızla ilerlemeye başladı. Ne yapacağına karar verene kadar hızlanmazdı. Migrosa girip orada vakit geçirebilir ve eğer dönerken kendisini hala takip ediyorsa oralarda polis çağırabilirdi. Mado, migros, YSM cumartesi akşamı yeterince kalabalık olurdu zaten. Basıp hızlanabilir, ilk gördüğü trafik otosunun yanında durup plakasıyla birlikte şikâyetçi olabilir, duruma göre kardeş ve/veya baba eskortuyla eve dönebilirdi. Bu fikre acayip sinir oldu. Kendi işini kendi halletmeliydi.
Kafasını tekrar çevirince adamı göreceğini sanıyordu. Yoktu. Dikizden arkayı görmek istedi, kendine göre ayarlanmış aynada kaygılı gözlerini gördü. Bu kadar yavaş gitmesi de tehlikeliydi aslında. migrosun otoparkına ulaşana kadar gaz kesmeyecekti. Sola geçmek için dikizden bakınca tekrar gördü arabayı. Hızla tekrar yanına geldi. Bu arada ikinci kez kırmızı ışığa gelmişlerdi. Sahil yolunda ne zamandan beri bu kadar çok trafik lambası vardı?
“Bak gerçekten seni korkutmak istemem. Ben YSM’nin starbucksında bi’kahve içeceğim. Eğer oraya dönmez devam edersen, arkanda olmam.”
Ne kadar hızlı konuşuyor, bu ışık daha kaç saniye sürecek…
“O kadar doğal ve tatlıydın ki şarkıyı söylerken, kalabalıkta seni kaybetmek istemedim. Sadece bir kahve.Lütfen!”
“Seni kaybetmek istemedim”
“Seni kaybetmek istemedim”
“Seni kaybetmek istemedim”
Işık yeşile döndü. Debriyaj, vites, gaz bunların sırası böyle miydi?
“Seni kaybetmek istemedim”
“Seni kaybetmek istemedim”
“Seni kaybetmek istemedim”
Kim bilir kaç ilkbahar geçti, yaz geçti
yetti bu sürgün bu ceza yetti
Dedi Sertap kim bilir kaçıncı kez.
“kaybedecek neyim var ki?” dedi kız kim bilir kaçıncı kez.
Karar vermek için zaman ihtiyacı vardı.
Sahil yolu akıcıydı…
kim blir belki de to be continued'dur bu hikaye. neden olmasın
Cuma, Eylül 19, 2008
olmaz mavi
Farz et arabadasın. Yol bitti. Yollar bitmez ya... Bile bile çıkmaz sokağa girer misin? Girme. Gerek yok. Tak geri vitese.
Maharet kısa cümleler kurabilmek. Ben de o kabiliyet yok. Olsa da benden önce çoktan söylenmiş her şey. Milyarlarca kez yaşanmış bitmiş hayatlar. Kim bilir ne aşklar, nice sevdalar...
Sonsuzluk Kitabevindeki adam gibi imzalayabilirim altını, hiç gocunmam:
“Sevgi çaresizlikten doğmaz adı o zaman sevgi olmaz”


