bayRamlaşamadıklaRımızdan mısınız?
Bence bayramda değişiklik yapalım. Bu sene başka olsun.
"Çılgın" olsun mesela bayram!
evet evet.
Çok çılgın bir bayram geçirmeniz dileğiyle.
Read more...
biRaz ondan, biRaz bundan çokça benden RenkleR
Bu bir günce. Yani bildiğin günnük işte. Günce deyince daha havalı oluyor hepsi o. Ama “biR delinin güncesi.” Peki kim bu deli? Hem deli diye kime denir ki sahi? Sürekli aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar almayı bekleyene mi, kendi kendine konuşana mı yoksa çok çılgın olana mı? Ben hiçbiri değilim, hepbiriyim. "Kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek; delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek" demiş Elif Şafak. Kendimi keşfetmeye çalışıyorum herhalde. Belki de Murakami gibi "olayları sözcüklere dökmedikçe anlayamayan o yeteneksiz insan türündenim."
Çok zekiyim ama yeterince akıllı değilim. Çok iyi yalan söylerim. Aptal insana tahammül edemem. Yalanlarıma kanıyorsa aptaldır. Siler geçerim. Yazamadıklarımı yaşar, yaşayamadıklarımı yazarım. Mutluysam yazmam, niye bırakıp yazayım, tadını çıkarırım.
Özlerim, umut ederim, beklerim, vazgeçerim. Beklentilerimden vazgeçmeyi, özlediklerime kavuşmayı umarım en çok. Çok soru sorarım. Yanlış soruları, yanlış adamlara, yanlış zamanlarda sorup, doğru cevaplar beklerim. Alamam tabi. Daha çok sorarım. Sormazsam kancasına takılır kalır, devrik noktalar koyarım. Devrilir yine kalkarım. Ama hacıyatmaz değilim devrildikçe kanarım.
Limonatayı tutturamasam da keki güzel yaparım. Pilavda da iddialıyım ayrıca. Severim sofralar hazırlamayı sevdiklerime. Ama en çok rakı-balığı severim. Sohbetiyle, deniziyle, fırında tahin helvasıyla. Mangal yakamayan, güzel karpuz seçemeyen adama adam demem… Kahve + tiramisuya hayır dediğim görülmemiştir. Kebap, şalgam, künefe söz konuysa bütün toplantıları iptal ederim. Toplantı masasındaki kurabiyelerin pelit olması bu durumu zerre etkileyemez. Tüm bunları aynı gün içinde yemişliğim de yoktur çok şükür. Yemekteki zeytinyağı mı mısır yağı mı pek ayıramasam da ağzımın tadını bilirim.
İlkokulda ki okuma bayramında herkes mühendis, hemşire olurken ben ev hanımı olmuştum. Sarı bir mutfak önlüğüyle sahneye çıkıp çok kafiyeli bir ev işleri dörtlüğü okuduktan sonra “biraz da erkekler yapsa dünya mı patlar” dediğimde en çok alkışı ben almıştım. Bugün evimin hanımı da değilim, sahnenin yıldızı da. İkisi olmayı da istemedim zaten. Olduğum her şeyin en iyisi olmaya istedim sadece. Tipik kova’yım yani. Biraz ağlak balık etkileri var haritamda, gıcığım onlara da. Bi’de çift sayılara gıcığım. Tek olanları severim ben; 19 candır, 9 şans. 21. yaşım hayatımın en güzel yaşıydı. 25 onun kadar güzel olmasa da “25 bitmeden yapılacaklar” listemdeki hemen her şeyi yaşattı bana. Tek bir şey kaldı listeden. O da olana kadar 25 yaşında kalacağım. 2009 itibariyle ikinci 25imi yaşıyorum. Yaşamaya İstanbul’dan katılıyor, tüm yaşamacı arkadaşlara baş ağrıları diliyorum. Bu cümleyi de met-üstten aşırdığımı her fırsatta söylerim.
Bu kadarım. Ya da çok daha fazlasıyım.
Bir adım var ama bir sıfatım yok.
Yaşıyorum;
unutuyor ve unutuluyorum. Kişileri ve zamanları tam çakıştıramasam da seviyor ve seviliyorum. “One life, live it” dedikleri için yaşıyorum.
Yazıyorum;
bazen unutup kurtulmak bazen de unutmamak için. Belki de unutulmamak için. “Söz uçar yazı kalır” dedikleri için yazıyorum.
Read more...
Bunlar gerçek evet.
10dakika öncesi "aa hadi telefonla video çekelim"ken, 10 dakika sonrası ölüm. o videoyla o fotoğrafların arası 10 dakika. 10 dakika sonrası ölüm. Bildiğin ölüm.
Ya da bilmediğin. Hiç bilmek, hiç yüzleşmek istemediğin.
Ölebilirdim, 10dk. geç ya da 10 dk. erken olsaydı.
Ölüm benim yanımdan aktı geçti, paçama çamurunu sıçrattı.
Ve ben oradaydım...
Ve arabalar vardı.
Sağda 1 polo, 1 reno, ortada 1 siyah toyota, solda 1 beyaz şahin.

Ve arkadaşlarım vardı. Akıntıdan karşıya geçmeye korkup, geri dönmeye çalışan,
dönemeyen,
ve o tünedikleri güvenlik kulübesi damından fotoğraf çekmeye devam eden;
Ve içinde kimin olduğunu, şimdi ne durumda olduğunu hala öğrenemediğimiz bir mini cooper vardı.
Sular çekildi şimdi.
Hepsi geçti...
Geçsin diye yazıldı, savruldu, gitti.
Yüzdük yüzdük, kuyruğuna geldik galiba.
Artık "tomorrow we'll be free" ya da en azından "i'll be free" ya da en azından ben öyle umuyorum. Artık umacak başka da bi'şeyim kalmadı sanırım.
Güzel bi'sabah bu sabah. Güzel başlangıçların sabahı olarak hatırlayacağım bir sabah olur umarım.
Şimdi geç kalmadan çıkayım.
İyi, güzel, hayırlı, umutlu bi'şeyler var içimde. Dilek, dua, umut, 6.his or whatever işte.
Bugün güzel geçecek. Diliyorum, umuyorum, bekliyorum, inanıyorum!
Bol şans bana.
http://www.youtube.com/watch?v=1oQeWUxM4s8


Hayır hiç biri tesadüf değil bu olanların. Önce yeşil elbisemi çıkardım dolaptan. Ütülerken, kaçta orada olacağını öğrendim. Sonra kuaförde, sevgilinle olacağını.
En kırmızı rujumu sürdüm otomobilin dikiz aynasında. En masum bakışlarımı gözlerime, en edepsiz kahkahaları dudaklarıma.
Adamın biri bir içki ısmarlıyor önce. Yakışıklı ve nazik değil. Arkamı dönüp gidiyorum. Açık hava lacivert, boğaz köprüsü mavi.
Neden içeride duruyorsunuz bu güzel gecede bilmiyorum.
Omzumun üstünden tanıdık bir ses“hoş geldin” diyor. “seni görmeyi beklemiyorduk.”
“ne kadar güzelleşmişsin”ler uçuşuyor havada. “Çok yakışmış yeşil yanık tenine.” Tam duymak istediklerim bunlar. Parmağımdaki yüzüğü soruyor samimi bir merakla. Hınzırca gülerek değiştiriyorum konuyu. Yanıtı ‘hayır’ olan soruya ‘evet’ demenin en kolay yolu bu gülüşler. Yanıtı ‘evet’ olan sorulara ‘hayır’ demenin sırrı bakışlar.
Müzik hızlanıyor gece ısınıyor. Sevgilin kulağına bi’şeyler söylüyor. Küçük çantasını alıp kalkıyor sandalyesinden. Arkasından gidecek oluyorsun. Durduruyor seni. Yanında 3-4 kızla uzaklaşıyor.
Kulağıma eğilip bir şeyler diyor en son dans ettiğim genç adam. Tenime değiyor ve nihayet aşıyor etrafıma çizdiğim sarı çizgiyi. “Avına yaklaşmanın tam zamanı.”
İçeri girince anlıyorum neden dışarı çıkmadığınızı.
Masanız dışında etrafınız neşeli, o’nun yokluğundan istifade müziğe uygun sallanıyorsun içkini beklerken. Bara arkanı dönünce dans eden kalabalığın ortasında fark ediyorsun beni. Ben gülümseyene kadar bakıyorsun şaşkınca. Gülüyorum, gülüyorsun. Sana doğru gelirken kesiliyor yolum. Neşeliyim, hiç ummadığın kadar. Öyle diyor gözlerin.
Tanıdık bir Latin ezgisi çalmaya başlıyor. Bir zamanlar adımlarını birlikte çalıştığımız. Hiç kimseye hiçbir şey söylemeden çekip alıyorsun beni piste. Sen sonrasını zaten biliyorsun. Bilmeyenlere anlatalım.
Sevişiyoruz seninle. Herkesin içinde, müzikle, ritimle, tutkuyla sevişiyoruz. Sen gömleğinin kollarını kıvırıyorsun ben boynumdaki şalı atıyorum. Kan ter içinde sevişiyoruz kalabalığın içinde.
Hayır hiç biri tesadüf değil bu olanların.
Ben bilmediklerini anlatıyorum sana.
Müzik bitince bitiyor aşkımız. Sen beni elimden tutmuş terasa sürüklerken sevgilin giriyor tuvalet kapısından. Kenetlenmiş parmaklarından kurtulup bara dönüyorum.
Sarı çizgileri geçmenin rahatlığıyla “bir viski iyi gelir şimdi” diyor adam. İki kadehten birini uzatıyor bana.
Hayır geceyi onunla geçirmiyorum.
Sabaha karşı boğaz köprüsünde bir jip geçiyor sağımdan. Beyaz güllerle süslenmiş aynaları. Arka koltuğunda kahkahalar atan yakışıklı bir damatla, bembeyaz bir gelin. Ön tarafta sapsarı elbiseleriyle gelinin nedimeleri.
Solumdan da bir ambulans, bütün gürültüsüyle yol açmaya çalışıyor. Hemen arkasında dörtlülerini yakmış beyaz bir şahin. Direksiyonunda kaygılı bir çift göz. Sağ koltuğunda ağlamaklı genç bir oğlan. Ambulans basıp geçiyor. Beyaz şahinin OGS si var mı acaba diye düşünüyorum arkasından. Varmış, ceza ödemeden geçiyor.
Kimse “neredesin bu saate kadar” demiyor. Ve sen merak edip aramıyorsun. Oysa ben sırf bu açıklamayı yapabilmek için duş almadan çıkıyorum yabancı bir yataktan.
Hayır hiç biri tesadüf değil bu olanların. Bilmediklerini anlatıyorum sadece sana.
Asla bilmek, duymak istemeyeceklerini...
Bir mekân.
Büyük camlar. Küçük tekerlekler. Kocaman kanatlar.
Bir kadın.
Saçları kısa. Tırnakları ojeli. Yaşı genç.
Bir adam.
Aklı karışık. Yüreği buruk. Gözleri gururlu.
Bir kadın daha.
Elleri buruşuk. Elleri küçücük. Gözleri yaşlı.
Bir adam daha.
Göbeği şişko. Omzu sağlam. Gözleri ışıl.
Bir ses.
Gürültülü bir motor. Bir merhaba. Bir anons.
Bir el, havada sallanan.
Bir mendil, tüm yüzünü kapatan.
Bir şehir.
Özlenen. 2 yakalı, tek gözlü.
Bir şehir
Beklenen. Gürültülü, yüksek gölgeli, sakin ruhlu.
Bir bina.
Yeri bilinmeyen. Çok pencereli, büyük bahçeli.
Bir masa.
Dağınık, kalabalık,düzensiz.
Bir oda.
Kokusu şarap, rengi mavi, yatağı uykusuz.
.
.
.
Yıllar sonra O kadın.
Saçları uzun, tırnakları ojeli, gözleri genç.
.
.Bir dua. İlminden bir yudum olsun tatmayı, tattırmayı nasip et rabbim bize...
.
dibine not:369
Beni Ankara’ya götürmese de Ankara’ya giden bir otobüsün 13 numaralı koltuğundaydım uyuduğumda. Yolculuğun tozlu keyifi vardı havada. Yanlışlıkla çekilen bir fotoğrafa hapsettim o havayı, koydum cebime.
Kimbilir kaçıncı mutlu karemizdi bu? 10 yıllık arkadaşlığımız boyunca doğum günlerinde, yıldönümlerinde, iddalaşmalarda ve mezuniyetlerde kaç pasta kesmiştik? Fark ettim ki 4 kişilik o mutlu karelerde Ö ve M hep birlikteydi, benimse neredeyse her karede yanımda başka biri vardı... Kalabalık dağılıp biz bize kaldığımızda, son bir kare daha fotoğraf çekildik. Yine 4 kişiydi karemiz. Ben, Ö., M. ve objektiflerden sıkılmış Efe...Sevgili günnük,
kardeşimi mezun ettiğime, anamla babamı barıştırdığıma göre artık gidebilirim. "gidebilirim diğ mi?" değil bak, şimdiden kalktı soru işaretleri.
yarın sabah bambaşka bir şehirde, bir otobüs koltuğunun camından vuran güneşle uyanacağım yepeni bir sabaha. ve huzurlu bir 4 günüm olacak, farklı farklı şehirlerde başlayan.
artık gidebilirim. dönüşte en ışıltılı renkleri getireceğim sana güney sahillerinden, sözüm olsun.
© Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008
Back to TOP