Çarşamba, Ağustos 15, 2007

en güzel yalanlaR[ım]

Ben bu mim dalgalarına bayılıyorum valla. Kaynağını bulacağım diye oradan oraya savrulup duruyorum. Bi’de bir noktadan sonra sahiden başlangıca ulaşmak güçleşiyor, bir kişi bi’kaç kişi tarafından mimleniyor, aile ağacı gibi iş dallanıp budaklanıyor falan =D Bu kez sanal iletişime 3-4 gün ara verdiğimden biraz daha fazla gezindim sayfalar arasında kaynağı bulabilmek için, nihayetinde buldum tabi. Can’ın Defteri’nden çıkmış fikir bu kez. En güzel yalanlarım diye başlamış yeni mim dalgası. Sağolsun pası tanrıça Artemis attı bana da.

Yalanlar ilgili daha önce sorularım olmuştu. O günden bugüne yalanla ilgili şöyle bir tez daha geliştirdim. Hiç kimse aslında yalan söylemek “zorunda kalmaz.” En büyük kaçış yolu bu yalan söyleyen için çoğu zaman, "yalan söylemek zorunda kaldım" deyip çıkmaya çalışıyoruz işin içinden. Ben de diyorum ki, ne olursa olsun yalan bir zorunluluktan doğamaz. Bir insan içinde bulunduğu durumda yalan söylemeye “karar verir.” Yani doğruyu söylediğinde olacaklara katlanmak istemediği için yalan söylemeyi tercih eder. Kimse zorla yalan söylemez. Bu yüzden her yalan aşamasında kendime bunu soruyorum. Ve eğer her şeye rağmen yalan söylemeye karar verdiysem, çok iyi bir yalancı oluyorum. Bu iyi bi’şey mi kötü bi’şey mi bilmiyorum. İyi bir yalancı olmak için fil gibi bir hafızaya sahip olmak lazım her şeyden önce. Söylediğiniz yalanlara uygun, destekleyici yalanlarla onu süslemek lazım. Ve ben tüm bunlara da zihinsel aktivite gözüyle bakıyorum aslında =) hem yaratıcılığı, hem de uzun vadeli hafızayı güçlendiren egzersizler oluyor söylediğim yalanlar =D o yüzden ben söylediğim tüm yalanları seviyorum, onların hepsine hayal gücümü katıyorum çünkü. Öte yandan elbette tasvip ettiğimiz bir durum değil yalancılık. Kötü bir huy. Yapmamak lazım. Ama eğer birisi ortaya çıkma olasılığını göze alıp yalan söylemeyi tercih ediyorsa, bu tercihin ona neler kaybettireceğini de göze almış demektir. Bu yüzden yalancıları en ağır şekilde cezalandırmaya hakkımız var her zaman =D

Neyse bu uzun girizgâhtan ve itiraflardan sonra gelelim en sevdiğim yalanlara:
  • Geç kaldığım bir yere giderken, eğer hala evden çıkmadan yakalandıysam, orjinal yalanlar uyduruyorum ve bunları çok seviyorum : “ya tam çıktım evden, balığın yemini vermeyi unutmuşum, döndüm ona yemini verdim şimdi kapıdayım geliyorum hemen” ya da “ay çıktım çıktım da çocuklar aşağıda bisikletin lastiğini indirmişler, onları yakaladım, iki saattir kulaklarından tavana asmakla meşgulüm hepsini, aa taksi haydi kapadım ben geliyorum” Böyle uzun cümleler kuruyorsam hala evden çıkamamışım demektir ;)
  • Hazırladığım bir yemeğin, tatlının tadının beğenilmediğini anlayınca hemen ölçülerle ilgili, tarifi aldığım kitap ya da kişi ile ilgili suçlayıcı yalanlara girişiyorum. Bunları da seviyorum çünkü benim ne kadar özenle hazırladığımı bilenler “ya Ğ’ye ait olduğunu bilsem bu tarifin yapmazdım. İnternette ölçülerine çok güvendiğim bir sitede yayınlamışlar, ben de O’na güvendim...” diye başladığım bir tiradı, “iyi de buna sadece limon kabuğu rendesi koyman lazımken sen bütün limonu sıkmışsın sanki şekerim, bildiğin ekşi olmuş ama güzel yani değişik =D” diyerek bölünce hem hatamı anlamış oluyorum, hem de sofrada ki herkese eğlence çıkıyor.
  • Sonraaaa insanları barıştırmak için söylediğim yalanları seviyorum. (gerçi bunlar zaman zaman başıma iş açıyor ama fark edilene kadar üzerinde epey çalıştığım için ve iki tarafından da aslında çoktan yumuşamaya hazırken nasıl naz yaptığını izlemeye imkân verdiği için, hem yalan teorisi alanında hem de pratikte kendi ilişkilerim adına bana çok şey kazandırıyor) örneğin dargın bir çiftin arasına girip önce kız tarafına “ya bak aslında seninle konuşmamı O istedi ama ‘sakın haberi olmasın’ dedi, ben de söz verdim o’na sen de çaktırma sakın bu durumu” diyerek ağzından laf alıp, erkek tarafına gidip, “bak burada olduğumdan haberi yok duyarsa bacaklarımı kırar, aslında o şuna şuna bozulmuş, sen de şöyle-böyle deyince darılmış, özür falan da beklemiyor aslında, o gece iyi geceler mesajı atsaydı ben büyütmezdim durumu ama atmayınca ben de aramadım...” Tabi idare etmek için tek ayak üstünde kırk takla atmam gerekiyor ama seviyorum bunları da valla.

Eh tabi mim dalgası en sevdiğim yalanlar olunca, insan en şirin en zararsız yalanlarını seçiyor arşivden, benim de sevdiğim yalanlarım bunlar.

Şİmdi en sevdiği yalanları paylaşmak üzere sahneye rehavet’i, çalışamıyoruz ekibini (artık kimler almak isterse pası alabilir), ve e-vren’i davet ediyorum. Bi'de Elif ilk pasımı almamıştı ve hala kayıp, her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsa en sevdiği yalanlardan bahsetsin bize istiyorum.

Top sizde buyurun bakalım =)

Read more...

fiRuze

—Hiç geçmez mi gözlerinden bu sonbahar?
—Ben kupa kızı değilim, belki karo kızı olabilirim, keskin ve köşeli. Bana bilmediğim bir şeyler anlatsana
—Sıkıldın mı sorulardan?
—Sadece seni dinlemek istiyorum şu anda...
—Özgür irade dedik ya, aslında hayatta bi’sürü şey irademiz dışında gelişiyor, hayatımız bile. Kimse bize sormadı oyuna başlarken “dünyaya gitmek ister misin diye?” yeryüzünde ki hiç kimsenin kendi hayatı yok aslında. İlk başlarda yani dünya daha yokken, Tanrı Âdem’e ödünç bir hayat vermiş, biliyor muydun? Bu hayatı verirken de bazı şartlar koşmuş. Âdem’in yapması gerekense bu kurallara uymakmış sadece. Ama kuralları kolay olan bir oyun, kimsenin zevk alabileceği bir oyun olmaz hiçbir zaman değil mi, sen de sevmezsin böyle ilişkileri mesela. Tanrı da böyle düşünmüş olacak oyunu zorlaştırmak için şeytanı karıştırmış işe. Oyun yeni bir şekil almaya başlamış şeytanın gelişiyle.
—Bunun sonunu tahmin edebiliyorum, önce şeytan sonra kadın. Kim kimi yoldan çıkardı ne fark eder...

En son bunları söylediğini hatırlıyordu kadın, hikâyeyi tamamlamış mıydı adam yoksa başka bir şeyler mi anlatmaya başlamıştı acaba. Sınırlarını bilmediği bir şehirde, düzenine alışkın olmadığı bir odada uyandığında kimse yoktu yanında. Yavaşça gözlerini gezdirdi dağınıklıkta. Kapağı duvara dayanmış bir valiz, aceleyle değiştirilmiş pabuçlar, küllükte iki izmarit, yerde yarısı hala dolu bir şarap kadehi. Yattığı yerden çok kalkmadan camı araladı, güneşten önce kokusu girdi içeriye. Koku; insan vücudunu en son terk eden. Kollarını başının üzerinden uzatıp gerindi. Kendi kokusunu çekti içine bu kez. Yabancı bir tenin kokusu yoktu teninde. Ne olmuştu dün gece, neden yalnız uyanmıştı?
—Sahi ne kadar oldu, tenime başka kokular karışmayalı?
Belki bi’kaç gün önce, belki de yıllar önceydi hatırlayamadı. Vazgeçti, hatırlamak istemedi.

Peki ne olmuştu dün gece? Başını omzuna yaslamak istemişti önce. Başı omzundayken tokasını çıkarsın, saçlarını açıversin istemişti. Saatlerce konuşsa dinlerdi onu bıkmadan. Sesini, nefesini boynunda hissetsin istemişti. Hepsi olmuştu da nereye kaybolmuştu, niye şimdi yalnızdı?

Bir rüya olamazdı ya hepsi. Dinlediği hikâyeyi duymamıştı daha önce, tanıdık bir omza gömülmenin, tanıdık huzurunu hissetmişti, rüyada bile olsa yaşayamazdı bunu.

Yataktan kalktı, giyindi, çıktı odadan, üstü açık yazlık otomobile bindi, asla sonuna kadar görmeyi beceremediği düşünün peşinden yola koyuldu...



dibine not: dalya yüz!

Read more...

Salı, Ağustos 14, 2007

layyeste layta!





Bu melodiyle gülümsemeyen birileri var mıdır acaba? 23 nisan çocukları gibi eteklerini kaldırıp dans etmeyecek olan, tıkanmış trafikte ön paneli darbuka olarak kullanıp
"salaveli hipput tupput tapput appit tipput, haydi salla" diye eşlik etmeyecek olan?

şimdi hep birlikte:

hilagade hilagade hilagade hilla hilagade hilagade hilagappa
yaledulu yalla daledulu yalla diledaledalidoli delidundan
valetuli yalla delidolu dalla deli deli deli deli dilidili dalla
haletuli tilutuli yalla da yalla delidoludelideli heyrampa!

dibine not: ieven polkka - loituma
en dibine not: youtube'da onlarca versiyonu var neşenize neşe katmak isterseniz bir aratın derim ;)

Read more...

su yeşili

Yağmurla karşıladı bu sabah beni İstanbul.
Böyle başlayacaktım yazmaya.
Vazgeçtim.

Tam ortasındayım yolun.
Yok değil.

Yeni bir yola çıkmak üzereyim.
Hayır bu da değil.

Bir kapıyı kapatıp çıkıyorum artık. Bir son bu. Bir başka son.

Başlayan her şeyin sonu var madem. Bu da başlayan bir şeylerin sonu demek ki. Sonların sonu var mı acaba, sonsuzluk mu yoksa son? Ben inanmam ki sonsuzluğa oysa. Her şey biter. Ama bi’yerde tıkanıyorum mesela, Bi’şey biter, başka bi’şey başlar, o başka bi’şeyde biter, bambaşka bi’şey başlar. Bambaşka şeyde biter... Bu işte! Madem sonsuzluğa inanmıyorum bu biter-başlar döngüsünün de sonu olmalı bi’yerde. E o zaman bi’şeylerin hiç bitmemesi gerekiyor ki, hiç bitmeyen şeylere sonsuz diyor normal insanlar. Ya da bi’şeylerin bitmesi ve sonra yeni bir başlangıç olmaması gerekiyor.
Hiç yani!
Boş... Amaçsız... Hiç...
Aman umurumda değil!

İnanıyorum dediğim bir şeyi ispatlamak zorunda değilim ki kimseye. Mesela “Z kişisinin beni sevdiğine inanıyorum”. Kimse aksini iddia edemez! Ama dersem ki “Z beni seviyor, biliyorum” ispat yükümlülüğü bana düşer. Ki MK madde 6 der ki: Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça; taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.

Sahi sevgi ispat edilebilir bi’şey midir, yoksa ona da sadece inanır mıyız?

Yoksa basit bir Türkçe kuralı mı aslında; “Soyut sözcükler” Ama hayır ben algılanmasından bahsetmiyorum. Beş duyuyla algılayamadığımız sadece düşünerek şekillendirebildiğimiz bu kavramların hiç birini ispatlayamaz mıyız onu merak ediyorum? Ay şimdi çok kolay geldi bu soru mesela bana. Soyut bi’şeyin ispatı mı olur. Neyin kavgasını yapıyorum ki =)

Sahi neyin kavgası bu yapılan planlar, seçimler, vazgeçişler... neyi paylaşamıyoruz biz?

Read more...

Çarşamba, Ağustos 08, 2007

bana seni mimleyeni söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Lyn ve Ümit beni mimlemiş “işe yaramaz teknolojiler” mevzuunda, bu benim ilk mim dalgasına yakalanışım aslında, çok heyecanlıyım =) Blogyazarları gazetesinden de takip ediyorum 10 yazardan 5i bu dalgaya kapılmış durumda. Öncelikle beni mimlediği için hem Ümit’e hem de Lyn’e ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Oralarda birilerinin beni bu oyuna davet etmesi çok güzelmiş gerçekten =))

Uzun uzadıya teknolocik incelemeleri yaparak katılmak isterdim bu oyuna ancak düşünmeye, kurcalamaya fırsatım olmadı. İlk aklıma geleni yazacağım sadece. Bence en dandik teknolojik ürün “radyosu olmayan müzik çalarlar” . Bana müzik sağlamakla görevli bir aletin, radyosu olmaması kolumdaki saatin yelkovanı olmaması gibi bir şey benim için.

Tek ürünle de olsa katılıp Meksika dalgasını bozmadığımı varsayıyor ve hemen pasımı atıyorum:

Ne zamandır sesi çıkmayan Yazar(mı)(?), artık hangi blogunu bu konuya uygun görür bilemem, ilk pasım ona. İkincisi "eh güzel" deyip ufak bir açıklama yapan ama hala kayıp olan Enteldantel'e. Sonracığımaaa Elif'e göre, Gaia’ya göre ve Hipokampüs'e göre nedir en dandik teknolocik ürünler merak içersindeyim doğrusu. Aa bir de Kurabiye Canavarı'ndan ses gelmiyor nicedir, onu da mimledim gitti

Oh görevimi de yaptım. Artık müsadenizle ben kaçıyorum.

İyi haftalar, mutlu haftasonları dilerim herkeslere.

Read more...

umut beyazı

mutlu olmak için...

Çocuklarla vakit geçirmeli mutlaka. Hangi yaş grubundan olduğu mühim değil. 10 aylık olanla ışıklı bir arabanın peşinden emekleme yarışı yapmalı ve şaşkınlıkla yenildiğini farketmeli. Arabaya ulaşmanın sevincini görmeli gözlerinde, gıdısından ısırmalı onu. 5 yaşında olanla parka gidip kaydıraktan kaymalı, tahterevalliye binip onu havada bırakmalı, salıncağı daha yükseğe salladıkça yükselen kahkahalarına eşlik etmeli. Eriyen damlalara aldırmadan dondurma yemeli birlikte.

Yüreği kaldıracaksa bir mezarlık ziyareti yapmalı. Kuru otları yolmalı, kurumuş toprağın suyu kana kana içmesini izlemeli. Toprağın altında gömülü bedeni, onun kendine miras bıraktığı duaları, umutları hatırlamalı. Tüm inancıyla dualar etmeli.

Biraz müzik dinlemeli insan. Beynindeki sesleri susturmak için müziğin sesini açmalı sonuna kadar. Anadilde çekmeli acısını, anasından öğrendiği ve kelime oyunlarını en iyi bildiği dilde toplamalı gücünü yeniden. Her şarkıdan bir mısra seçip kendi şarkısını yapmalı hatta.



Sonra spor yapmalı mutlaka. Giyinip şortları, spor ayakkabıları atlamalı bisiklete. Bisikletle sahile ya da ormana atmalı kendini. Denizin ya da ağaçların fark etmez doğanın dingin, sakin, huzurlu kucağına bırakmalı ruhunu. Kan ter içinde çevirmeli pedalları. Rüzgarı hissetmeli saçlarında, bacaklarında gerçek acıyı, frene asılmadan girdiği bir virajda savrulmalı aniden, dengede durmak için kontrolü elden bırakmamak gerektiğini anlamalı. Nerde okuduğunu hatırlamadığı bir söz gelir belki aklına, hayat bisiklete binmek gibidir, pedalları çevirdiğin sürece düşmezsin.

Giyinip süslenip, kalabalığa karışmalı. Alışveriş yapmalı. Epeydir okumak istediği bir kitabı bulunca kocaman bir hediye paketi yaptırmalı ona. “çok özel biri için sanırım” diyen kasiyere, “evet, uzun zamandır okumak istiyorduM bu kitabı” demeli.
“Bu eteğin bir de mavisi var, görmek ister misiniz?” diyene, “bu üzerimde kalsın, diğerini de paket yapın lütfen” demeli. Bi’kaç gün önce almak istediği yüzüğün satıldığını görünce üzülmemeli, “onlar zaten imitasyondu ben 2007 bitmeden orjinalini alacağım kendime” diye yeni bir hedef koymalı önüne.

Onlarca kez izlediği filmi bir kez daha izlemeli, gecenin esintisiyle ve tam kıvamında bir kahveyle. “aa burası da böyleymiş demek” ki diye bambaşka bir anlam çıkarmalı bu kez, yine tadı damağında kalmalı.
Ne kadar şanslı olduğunu düşünmeli, fark etmeli. Daha bir kaç gün önce kanında bulunan asalak virüsü bile üzülmeye değer bulmadığını hatırlamalı. Dünyadaki milyonlarca insandan daha sağlıklı, daha zengin, daha şanslı olduğunu hatırlatmalı kendine.

Her şeyi herkesi bırakıp arkasında, ufak da olsa bir kaçamak yapmalı, her gün bildiği ezberi bırakmalı, bir tatil ayarlamalı kendi için. Birkaç gün kafasını dinlemeli, kafasını dağıtmalı. Yeni planlar yapmalı, yeni hedefler koymalı ve yeniden yola çıkmalı...

Dibine not: Maillere yanıt yazamadım kusuruma bakmayın lütfen. Elif’ciğime, Ümit’e ve Eda Suner’e çok teşekkür ediyorum. İlgi ve desteğiniz beni çok mutlu etti. (Ümit, sayfanı yönlendirmişsin hayırlı olsun, rss ayarlarında sorun olabilir mi, readerımda yoksun 3-4 gündür, gazetede de göremedim yazılarını...)

En dibine not: Ne kadar çok -meli, -malı kullanmışım. Bu işi en iyi ben bilirmişim gibi. Bende işe yarayan 3-5 olay, durum altı üstü...

Read more...

Pazartesi, Ağustos 06, 2007

yeşil mevta

Bir deneyelim bakalım:

İçim yanıyor. Canım acıyor. Kocaman bir kerpetenle kalbimi kanatıyorlar, tam ortasından sıkmışlar. Kim onlar anlatamam size. Karşı koyamıyorum. Karşı koyacak gücüm yok, benden kat kat kuvvetli bunu yapan. Midem bulanıyor, kusmak istiyorum. Sanki damarlarımdan bütün kanım çekildi, içimi oyuyorlar sanki kör bir bıçakla. Her nefes aldığımda sıkışıyor kalbim, bu son nefesim herhalde diyorum hepsinde. Her nefesim keskin bir kılıç sanki bir samuray kılıcı gibi (ne ironi ama) dudaklarımı, dilimi, damağımı, nefes borumu, akciğerlerimi,kalbimi parçalıyor. Nefes verirken açılan yaralara kolonya, alkol, tuz döküyor sanki...
Foucault Hapishanenin doğuşu’nda, idam cezası alan bir mahkûma yapılanları anlatır hani. Cellât, önce kızgın kerpetenle kollarından, memelerinden, kalçalarından, baldırlarından et parçaları koparır mahkûmun, diğer cellât, kerpetenin vücutta açtığı deliklere, kızgın yağ, kurşun karışımı döker. Yetmez, mahkûmun eklemeleri kopsun diye kol ve bacaklarına 4 at koşulur ve bunlar ayrı yönlere doğru kırbaçlanır. Eklemler kopmayınca atlar 6'ya çıkarılır. Kollar ve bacaklar kopar ama mahkûm hala hayattadır. Finalde mahkûmdan kalan parçalar meydanda yakılır ve küller rüzgâra savrulur hani. O işkenceyi bana, benim hislerime yapıyorlar. Canım yanıyor! İçim acıyor!

Ne yazabiliyorum olan biteni ne de anlatabiliyorum kimseye. En kötüsü de bu galiba. Hayatımın pek çok döneminde yalnız oldum, yalnız kaldım ama hiç bu kadar yapayalnız ve çaresiz hissetmemiştim kendimi bugüne dek. Bu nasıl bir deneyim Allah’ım? Bunu ben nasıl yaparım kendi kendime. Arabaya atlayıp, delice amaçsızca basmak istiyorum gaza. Fonda çalan bir şarkı bile yok. Rüzgârı hissetmek istiyorum yüzümde, saçlarımda ve motorun sadece benim elimde/bana bağlı olan gücünü. Bu kadar basit bir şeyi yapamıyor olmamın bile tek sorumlusu benim üstelik. Çektiğim acının yegâne sorumlusu olduğum gibi...

Küfür falan bir yana, en nefret ettiğim sözcüktür şerefsiz. Benim için içi çok dolu bir kavram olduğundan değil ya, yine de tecavüzcü pisliklerden başka kimseye söylediğim duyulmamıştır. Şimdi ağız dolusu söylüyorum. “ŞŞEREFSİZ PİSLİK” diye. Bela okumam hiç kimseye. Şimdi “LANET OLSUN” diyorum. “LANET OLSUN sana da, verdiğin selama da” Nasıl pis, nasıl şişmiş, nasıl domuz gibi bir Egon varmış meğer. Hiç utanmadan, dünyanın öbür ucundan ve daha ilk günden! Sen nasıl bir adamsın! Şerefsiz! Nasıl bir pişkinlik bu, nasıl bir mide, utanmadan beni nasıl davet ediyorsun oraya! LANET OLSUN SANA! SENİN OLMAYA ÇALIŞTIĞIN YÜREKLİ ADAMA! Dilerim kendi egonda boğulursun bir gün, yapayalnız!

Lütfen birileri gelip hafızamı silsin. Allah’ım şimdi yatayım ve uyandığımda onunla ilgili bildiğim her şeyi, onunla öğrendiğim her şeyi, yaşadığım her şeyi, yaşattığı acıları, mutlulukları ne varsa işte her şeyi tüm deneyimlerimi sil aklımdan, zihnimden, yüreğimden. Başka türlü nasıl dayanacağım ben bu sancıya. 48 saat bile olmadı olan biteni öğreneli, daha fazla acı vermekten korkuyorum kendime. Ya da bu acıyı dindirecek bir aptallık yapmaktan! Kabul ediyorum, evet yapmamalıydım. Bana ait olmayan şeyleri karıştırmamalıydım, ama yapmasaydım hiç bi’zaman bilemeyecektim ne kadar aşağılık ve Egosu tatminsiz bir ŞEREFSİZ olduğunu.
Ah yaptım da ne oldu! Neden zamanında yapmadım tüm bunları, aptal durumuna düştüm bir de karşısında. Şerefsiz, bana “vah yazık” demiştir muhtemelen o konuşmadan sonra. Yazıklar olsun bana, bunu çok daha önce öğrenebilecekken olgunluk göstermek uğruna yapmayışıma...

Ve bir de hayatta herkesten ayrı tuttuğum “dostum” dediğim S. var tabi. Eğer biliyorsan ki bilmediğine hiç ihtimal vermiyorum ben, bu PİS ŞEREFSİZ daha dün bana “hiç arkadaşım kalmadı” diye ağlıyordu, en yakınında bir tek sen varsın, söylememiş olması imkânsız. Bana bile ilk günden selam verdiğine göre... Offf offf nasıl aptal durumuna düştüm böyle.

Allah’ım aklıma mukayyet ol. Hatta olma vazgeçtim, sadece bir kısmını al geri, sil, yok et. Hatta bazı yetilerimi kaybedebilirim buna karşılık sorun değil, koku alma duyumu da silebilirsin mesela. Pazarlık yok mu diyorsun? Öyleyse çok daha güçlü, çok daha yürekli bir genç kadın olarak çıkmama yardım edeceksin, daha batacak olamam değil mi, dip burasıydı?






iki satırlık adamları musallat ettik ömrümüze
bundandır böyle dibe vuruşumuz...

Read more...

Cumartesi, Ağustos 04, 2007

bu da oldu: "NuRay MeRt vs. PeRihan Mağden"


Nuray Mert’le Perihan Mağden arasında ki atışma (yoksa düello mu demeliyim) dikkatinizi çekmiştir muhakkak. Medyatavaya, Hürriyetin ana sayfasına bile düşmüş haber ama bugün Perihan Mağden’in verdiği cevap sonrasında her an magazin programlarına da sıçrayabilir. Şenay Düdek falan olaya el atmadan önce ben değinmek istedim =)

N’oluyor kuzum size, neyi paylaşamıyorsunuz, siz nasıl “entelektüel"siniz, bu nasıl bir gölge oyunu? demek istiyorum kendilerine.

Nuray Mert’i ayrı Perihan Mağden’i ayrı seven, saygı duyan bir okur olarak şaşkınlıktan ağzımı kapatamıyorum yazıyı okuduğumdan beri. Perihan Mağden'in bugünkü üslubu mahalle kavgalarında ki “oraya gelirsem senin saçını başını yolarıııımmm” değilse nedir? Nuray Mert'in yazısının ondan aşağı kalır yanı var mıdır? Pazar günü devam edeceğim demiş üstelik Mağden. Nuray Mert ne yapacak ziyadesiyle merak etmekteyim. Tartışmanın siyasal içerik boyutu (?) bir yana, zaten pusuda bu tip bir olayın çıkmasını bekleyen kurtlara, “bak şu kadının kadına yaptığına, yine birbirlerine düştüler” dedirtmenin ne anlamı var? Vallahi ben her şeyden çok başlaması muhtemel bu tip tartışmalar için üzgünüm.

Nuray Mert’in Bıyıklı Kadınlar kampayasına taktığı sıralarda ben de kampanyanın hiçbir somut amaca hizmet edemeyeceğini savunuyordum (düşüncemin pekte değiştiği söylenemez). Fikrimi belirttiğim yazılarda Nuray Mert’in bu kapışmaya da dahil olan yazılarına link vermiştim hatta. Meğer tartışma uzun aralıklarla devam etmekteymiş ben Mağden’in 31 temmuz tarihli yazısında ki “geçirmeyi” kaçırmışım. Dün bi’baktım Nuray Mert, açık mektup diye kafadan girmiş mevzuya. Bugün de Perihan Mağden bir cevap yazmış akıllara zarar.

Vallahi anlayamıyorum ben olup biteni. Hiç yakıştıramıyorum gibi bi’lafı etmekte bana düşmez o yüzden en iyisi, bildiğim ve gazetelerde yazan kadarıyla olayın gelişimini gösteren yazıları kronolojik olarak sıraya koyayım:

Olay Perihan Mağden’in 13/06/2004 tarihli Atın Kahpeye yazısının son cümlesiyle başlıyor anlaşılan; "Bunca negatif ayrımcılığa maruz kaldığımız buralarda, 'pozitif ayrımcılık' maddesinin geçmesini fuzuli görecek kadar erkek yalakalığına gönül indirmiş kadınlarımızı da, camdan kutlarım bu vesile ile!" diyor.

Aradan zaman geçiyor, başkaca yazılar yazılıyor ne zaman ki Temmuzda seçim olasılığı gündeme geliyor Nuray Mert yine pozitif ayrımcılığa değindiği bir yazı yazıyor 27 Mart tarihinde. Bıyıklı Kadınlar kampanyasına değindiği bu yazıda; "Kulaktan dolma klişelerle siyaset yorumu yapmaya girişip, kadın kotasına karşı çıkmayı 'erkek yalakalığı' diye 'özetleyen' yazarların bulunduğu 'kadınlar dünyamız'da..." cümlesiyle 3 yıl önce kendisine yapılan göndermeye, göndermeyle karşılık veriyor.

Bu arada Perihan Mağden açıkça başka bir gönderme yapıyor mu bilmiyoruz, akabinde Yeni Şafak gazetesinin her ikisine de sorduğu “Bıyıklı kadınlar var, siz de türbanlı kadınları savunmak için türban takar mısınız?” sorusuna önce Nuray Mert 29 martta, Akabinde Perihan Mağden 1 nisanda ve 3 nisanda yanıt veriyor. Mağden 3 Nisan tarihli yazısında “AKP iktidardayken başörtüsü takmak haktır demek çene yormaktır” gibi bir laf ediyor. Bu cümlenin üzerine Nuray Mert yeniden parlıyor ve 24 nisanda " 'AKP ihale peşinde koşacağına başörtüsü sorunu çözsün ben çenemi yoramam' nasıl bir demokrasi anlayışıdır?" diyerek Mağden’e olan eleştirisini açıkça belirtiyor.

Ay maç anlatan spikerleri gibi hissettim kendimi bu olay başka nasıl ifade edilir ki?

Konu burada kapanmış gibi aslında, Mağden fikrini söylemiş, Mert fikrini söylemiş. Üstü kapalı göndermelerle atışmışlar, ne ala... Lakin Perihan Mağden durmuş durmuş, 31 temmuzda Bülent Ersoy ilgili bi’şeyler yazacakken ilk paragrafların birinde konuyla pekte alakalı olmayan bir şekilde (ben kuramadım bir bağ en azından) Nuray Mert’e “geçirmiş”

Artık bardağı taşmış olacak ki, Nuray Mert’te 2 ağustos’ta Perihan Mağden’e Açık Cevap diyerek gayet usturuplu görünen bir yazı kaleme almış. Amma velakin son cümlesi tam anlamıyla Perihan Mağden’in bugünkü yazısına “sebep olacak” (bir deyim vardı konuyla ilgili ama anımsayamadım yahu) cinsten. Efenim rivayetlere göre Perihan Mağden, Cüneyt Özdemir ve de Orhan Pamuk bir taksim gecesinde birlikte gezerken, Ece Temelkuran’la karşılaşımışlar. Perihan Mağden yazılarından ve bilinmeyen(!) bir sebepten (biraz google yapınca o sebepte bilinebilen bir hale dönüşüyor aslında) Ece Temelkuran’a saçına yapışıyor ve iki kadının yol ortası kavgasını Orhan Pamuk ve Cüneyt Özdemir zar zor ayırılıyorlar vs. vb.

Nuray Mert’te (zannederim) bu duruma istinaden son cümlesinde "ben sokak aralarında kıstırıp dövmeye çalıştığı kadın yazarlara benzemem, çevresinde kim varsa, o tür teşebbüslerde bulunmaktan vazgeçirsin." diyerek, olacaklara çanak tutuyor! Ve nitekim Perihan Mağden’de bugün yazdıklarıyla bu mahalle kavgasını bi’güzel alevlendiriyor...

Durum bundan ibaret diyeceğim ama her 2 yazarın açık mektuplarından anlaşılan, daha pek çok yazıda karşılıklı göndermeler yapmışlar. Benden bu kadar, görelim bakalım daha ne taşlar dökülecek eteklerden. Şimdi hazır Pazar gününe denk geldi diye, olaya atlayan bir sürü köşeci olacağı gibi bir his var benim içimde. 'To be continued' mu desem. 'Bırakalım takılsınlar kendi çöplüklerinde, bu saatten sonra onları bu halde görmek istemem ben mi' desem ne desek bilemedim. Yarın ola hayrola demeli en iyisi

Read more...

Cuma, Ağustos 03, 2007

O işte...

Kendi olarak, sana gelen-
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen-
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen-
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- -
O, işte...
Oruç ARUOBA

Read more...

Perşembe, Ağustos 02, 2007

kadınlaR ne isteR?

Harun Reşit, savaşta esir aldığı düşman generale:
—Hayatini bağışlarım ama bir şartım var: Kadınlar hayatta en çok ne ister, budur bilmek istediğim. Bu sorunun yanıtını getir; kurtar kelleni der.
General sorar soruşturur, bu çetin sorunun yanıtını arar ve Kafdağı'ndaki bir cadının bunu bildiğini öğrenir. Günlerce gecelerce at koşturur, cadıyı arar bulur ve sorar.
—Kadınlar hayatta en çok ne ister?
Korkunç cadı, yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur değil.
—Evlen benimle, o zaman öğrenirsin istediğini.
Bu ölümcül teklifi kabul eder general ve doğru yanıtı alır almaz koşar Harun Reşit'e:
—Kadınlar, en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister.
Harun Reşit bizimkinin hayatını bağışlar ya; cadıyla evlenmek için de söz verilmiştir. Evlenirler. O ilk gece; general bir bakar ki o korkunç cadı, dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş, karanlık odada. Konuşur cadı:
—Benim kaderim böyle; günün sadece yarısı güzel olabilirim, diğer yarısı ise çirkinim. Ne dersin geceleri seninleyken mi, yoksa gündüzleri dışarıdayken mi güzel olayım?
General düşünür ve
—Sen bilirsin, kararını kendin ver der; işte o andan itibaren korkunç cadı sonsuza dek çok güzel bir kadın olarak kalır.

Peki, bu öyküden çıkarılacak üç ders nedir?

Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister.
Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın, her zaman güzeldir.
İster güzel olsun ister çirkin, her kadın aslında bir cadıdır =)


Bizim mezunların mail grubuna gelmiş bu hikaye(msi). Uzun bir yanıt döşenecektim cevap olarak ama diyorum ya bugünlerde yazamıyorum. Sms bile atamıyorum, açıp konuşuyorum. Yazmak istediğim halde yazamıyor olmak benim için cidden “keyif kaçırıcı” bir durum. Yazıp, içimdekileri kusup rahatlayıp zihnime “tamam bunu da hallettik, sıradaki” dedirtmek istiyorum. Yazmanın böyle bir işlevi olduğunu okumuştum. Ne zaman nerede hatırlamıyorum. Yazınca zihin, “tamam bunu hallettim, deneyimledim, yenilerine yer açabilirim diye kodlanıyormuş. Sırf bu yüzden bile yazıyor/karalıyor olabilirim, yıllardır. Bu yüzden bugünlerde de yazmaya, içimi boşaltmaya ihtiyacım varmış gibi hissediyorum. Yarın ya da 2007'nin ikinci yarısında beni nelerin beklediğini bilmiyorum çünkü. Sırada ne var acaba algılamam, öğrenmem gereken...Bunları düşünürken, düşünmemek için çabalarken B. dedi ki:
"Hayatı yaşarken müzik sensin. Dururken aptal gibi dinlersin..."

Hah dedim, ben de tam onu diyordum, hayatı "yaşamak" lazım. Sonra mutluluğun uzun vadeli olup olamayacağına değindik birden. Mümkün mü beni bugün mutlu etmeyen bir şeyin, 3 ay sonra 1 yıl sonra mutlu olmama sebep olması dedim. Ben inanmıyorum dedi. Ben de dedim.
Bir de şu var tabi: Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç beklemek, deliliktir.

Özgür iradesiyle hareket etmek isteyen kadınlar diyecektim aslında nasıl geldim buraya bilemedim. Neyse dağınık kalsın böyle. Hatta biraz daha dağılsın ortalık, Reha Muhtar’a kulak kabartalım bir de: “Akıllı, başarılı, özgür iradeli kadınlar daha kolay aldatılır.”

Read more...

Çarşamba, Ağustos 01, 2007

wistful blue


Read more...

Salı, Temmuz 31, 2007

moR-mavi-laciveRt


Etrafımdaki herkes kaygılı, üstelik aynı herkes ben bu kadar iyi ve mutlu [göründüğüm] [olduğum] (ben bile bilmiyorum doğru yüklemin hangisi olduğunu) için neredeyse bana kızgın. Oysa iyi [olmam] [görünmem] kaygısız olduğum anlamına gelmiyor. Elif’in geçenlerde dediği gibi oturağımın olmaması oturaksız bir insan olduğumu mu gösterir ki?
Bu “iyi” halime eşlik etmekte olan vurdumduymazlık halinden kelli birkaç gündür, doğru dürüst okumuyordum readerda biriken yazıları. Sadece şöyle bir göz atıyordum kim nerede ne yazıyor diye, Türkiye’de neler olmakta diye. Dün gece geçtim başına hepsini okudum uzun uzun. Yorum yazmak istediklerim vardı ama mecalim yoktu aklımdakileri sıralı cümleler haline getirmeye. (Son bi'kaç yazıdan da fazlasıyla anlaşılıyor olsa gerek bu durum) Ama bir tanesine kayıtsız kalmam mümkün değildi. Ne zamandır özlemiştim zaten yazılarını. Üstelik bu kez renksiz için yazdığını görünce iki misli bir keyifle okudum yazdıklarını. Durum tespiti ve eleştirisi yapmakla kalmamış, yine çağrışımların peşinden sürüklenmiş yine kapağı kapalı dolaplarından üzerine düşünmeye değer bir sürü fikir çıkarmış Turuncu’cum. Bir kısmına orada söyledim zaten de, aklımda kalan bir kaçını daha belki sıralı cümleler haline getirebilirim burada, bir denemek istiyorum.

Bunu anlatmak güç demiş ama öyle güzel anlatmış ki: "Hiç kimse bir diğerini kurtarmakla yükümlü değil. Belki elimi tutabilirsin ama beni sırtlayıp içinde bulunduğum 'şey'den kurtarabilmen mümkün değil. Belki sana güvenip arkandan gelirsem mesafe katedebilirim ama bunun seninle alakası yok inan."
Evet bunun seninle alakası yok tam olarak. Kimseyle yok hatta. Tek derdim doğrularımla ve inandıklarımla bir bütün halinde yaşayabilmek. Herhangi bir şey için hırsa kapılmadan, sadece mutlu ve huzurlu olmak için atabilmek attığım her adımı. Hayatı kolaylaştırabilmek, basitleştirebilmek, bir bardak çayı bu benim için demlendi gururuyla içebilmek...

Hani “Atlas Vazgeçti” de denir ya; "Hiç kimse size hayatınızın kendinize ait olduğunu, iyinin de onu yaşamak olduğunu söylemedi", diye. Aynen öyle. Herkes kendi hayatını yaşasa basitçe, kendine yeten kadarıyla, mutlu bir dünyamız olacak aslında. Kapımızın önünü süpürsek her gün, sokaklarımızda temiz olacak aslında. Evet bencilce kendi hayatımı yaşamak istiyorum ben de, kimseden sorumlu olmadan, kimseye hesap vermek zorunda olmadan bana huzur verenlerle birlikte, mutlu olmak için çabalayarak. Bu demek değil ki gamsız ve vefasız insanın tekiyim...

Sadece “hiçbir şey yapmadan” yaşayabileceğimi bilmek istemiyorum, birileri ben bu şekilde var olabileyim diye çabalayıp dursun istemiyorum ya da birilerine miras (isim, para, şöhret) bırakabilmek için harcamak istemiyorum tüm hayatımı. Kendi hayatımı kendi bildiğimce yaşamak istiyorum. Bu yüzden kimse sırtlanıp kurtaramaz beni içinde bulunduğum bu “şey”den. En iyi ihtimalle cesareti ve sabrı olan(lar)la yürürüm bu yolda.

Gibi bi’şeyler işte...

Read more...

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

boRdo

Hafta sonu yine bir düğündeydim. Yok yok kaçmayın hemen, evlilik hakkında ya da düğün-nikah organizasyonunun nasıl olması gerektiği hakkında ahkam kesmeyeceğim yine. Artık gına geldi bana hemen her hafta sonu, ne giyeceğim, kuaförde sıra var mıdır, of bu etekle bu ayakkabı olmaz, öbür ayakkabıya da çanta uymaz, ne yapacağım şimdi diye kara kara düşünmekten. (hemcinslerimin beni yürekten anladığını karşı cinse mensup sevgili okurlarında “of yine kızsal mevzular” diyerek çoktan sayfayı kapattıklarını tahmin ediyorum. Madem kız kıza kaldık iyice cıvıtabilirim bu dakikadan sonra. Hala okuyan erkek milleti mensupları ise tamamen kendileri kaşınıyor, benden söylemesi.)

Bu hafta sonu gardıroptaki tüm düğün/dernek kombinasyonlarımı tüketmiş olduğumdan ve alternatif kılık kıyafet alış-verişine çıkamadığımdan “ben gelmeyeceğim” diye rest çekmiştim evdekilere. Dedim ki; zaten yemekli düğün, davetiye babama ve eşine gelmiş, ne işim var benim orada. Annem önce bu durumu düğün sahibine söylemiş. (aslında çok yakın aile dostumuz ve komşumuz olurlar ama evlenen oğullarıyla benim, sadece bir yaz tatili yapmışlığımız var. Hatta o kadar uzun zamandır görüşmüyoruz ki yolda görsem tanımam belki o derece) Neyse gelmeyeceğimi duyan sevgili Emine teyze’de sağ olsun, küfrü basmış “kendine özel davetiye mi istiyor o...” diye. (Sizin de var mı böyle menopoz teyze komşularınız, hatta arkadaşlarınız. Bal gibi küfür eden ama o söylediğinde mümkün değil kızamadığınız.) Annem de eve gelip “senin yüzünden küfür işittim, kalk giyin geliyorsun” deyince, mecburen dolaptaki en nadide parçaya, sevgili kırmızı elbiseme kaldım. Bütün gece masadan kalkmayacak olduğum bir davet için giymeyi hiç istemezdim ama yapacak başka bir şey yoktu. Babamda “ben o elbiseyi görmedim hiç senin üstünde” deyince dayanamadım tabi. Eh hal böyle olunca mecburen kuaföre gittim, mecburen ojelerimi değiştirdim falan filan. Şimdi kızlar mutlaka biliyorsunuzdur ama söylemeden geçemeyeceğim bir şey var. En azından bana ders olsun, bi’daha yapmamak için not düşeyim tarihe. Göğüs dekolteli bir elbiseyi ne olursa olsun, ona uygun olmayan iç çamaşırıyla giymemek gerekiyor-MUŞ! Evden çıkarken ayna karşısında her türlü maymunluğu yapmış olmama rağmen kendini göstermeyen ve “tamam ya idare ederim” dedirten sutyen orada burnumdan getirdi resmen. Önce kollarımı kaldırdıkça koltuk altından kendini gösterdi meret, sonra direk dekolteyi sabote etmeye kalktı “ben buradayım ben buradayım” diyerek. Benim de yerimde oturmadığım, şıkıdık şıkıdık göbek attığım göz önüne alınırsa pek şaşırtıcı bir sonuç değil aslında bu. Ama ben bu sabotajlara pabuç bıraktım mı elbette hayır! Her 10 dakikadır bir tuvalete gidip ince ayar yapmak pahasına dans etmeye devam ettim =D

Hiçbir şey yokmuş, hayatımdaki her şey yolundaymış gibi eğlendim tüm gece. Sabahın köründe öten telefon alarmıyla dönebildim ancak gerçek dünyaya, akıp gitmekte olan hayata. Alarm çalalı daha bir saat olmasına rağmen ben kendimi hastanede bulmuştum bile. Kan vermem gerekiyordu, gerekli işlemleri yaptırdım ve tahlil odasına girdim. Ne kadar kaba olurlarsa olsunlar, özellikle devlet hastanelerinde ki sağlık personeline kızamıyorum ben. O kadar çok çeşit insanla uğraşıyorlar ki, işlerini yapmaya halleri kalmıyor. Fakat bugünkü gerçekten çileden çıkardı beni. Önce tahlillerle ilgili doktora sormayı unuttuğum bir şeyi sordum hemşireye. Sadece “Yoooooooo” diye cevap verdi. Evet, bu Türkçe de bir yanıt ama beni tatmin etmedi. “Emin misiniz bu durumun fark yaratmayacağına?” diye tekrarladım sorumu. Bu kez yanıtı daha uzundu “Hayır dedik ya!” Neyse dedim, daha fazla inatlaşmayım, şu kanı kolumu morartmadan bir alsın, sonra okurum bildiğimi (köprüye geçene kadar kime ne demek gerekiyordu =)) Kan alınan koltuk ve hemşirenin konumu hastanın sol kolunu uzatacağı şekilde ayarlanmıştı. Ben biraz yamuk oturdum ve sağ kolumu uzattım. Kolumu sıkacak hortumu bağlamak üzere bana doğru döndü, ilk kez yüzüme baktı ve “diğer kolunu aç” dedi. Bu tip durumlarda, zart diye “sen” denilmesine sinir olmak bir yana, bir de emir veriyor bana, “aç” diye. “Sakin ol” dedim kendi kendime, bu köprüyü geçmen gerek unutma. “Benim sol kolumda ki damarlar incedir, kolay bulamazsınız, bulsanız da çok kan gelmez”. “Ben bulurum damarı, böyle ters gelir bana” dedi bu sefer. Neyse dedim, fazla uzatma, damarın yerini kendin göster, artık bir testlik kan akar herhalde. Hortumu bağladı, steril pamukla sildi, “Şurası” dedim. Ters ters baktı ve gösterdiğim yerine soluna batırdı iğneyi. Kan man yok tabi. Çıkardı gösterdiğim yere daha yakın bi’yere batırdı. Bi’kaç damla geldi ama yeterli olmadığı belli. “Biraz daha aşağı doğru tut kolunu” dedi. İndirdik aşağı, 40-50 saniye falan bekledik öyle. Tüpün 2/5i dolmuştu ancak. “Elim uyuştu artık, yetmez mi bu kadarı” dedim. “İki tane örnek almam gerekiyor, bi’daha delik açmayalım diye tamamını bu tüpe alacağım, sonra bunun içinde ki diğer tüpe aktaracağım” dedi. Ölür müsün öldürür müsün?!
“Aah” diye inledim resmen ama aslında sinirden bağırmaya çalışıyordum “rica ederim sağ koluma takın şu tüpü, bundan o kadar kan çıkmaz!” “eh peki öyle yapalım madem” diye lütfetti. Hala bana kafa tutuyor aklı sıra. Yahu vücut benim damar benim, benden iyi mi bileceksin hangisinden ne kadar kan geleceğini. Hayır, madem sözüme güvenmiyorsun (olabilir normal) “nereden biliyorsunuz sağ kolunuzdaki damarların ince olduğunu” diye imalı ve bilmiş bir gülüşle sor bari. Biliyoruz ki söylüyoruz herhalde! Bunların hepsini içimden söyledim tabi =(
Sağ kolumda damarı hiç benim göstermeme gerek kalmadan şıp buldu ve 4-5 saniyede diğer tüpün 4/5ini doldurdu. Hiçbir şey söylemedi tabi, tüplere etiketleri yapıştırdı, elime tahlil raporunu verip, “Perşembe günü alırsınız” dedi. “Sağ kolum hala kanıyor, ayrıca morardı, küçük bir bant verir misin lütfen?” dedim. Sesim epeyce yüksek çıkmıştı bu kez. “Kusura bakmayın bant kalmadı, SİZ pamuğu arasına sıkıştırın öyle dursun kolunuz, geçer birazdan”

Tahlilin üstünden yaklaşık 6 saat geçti, ama ağrısı geçmedi hala. Kolumu üst raflara doğru ya da “aaa bak kuş geçiyor” diyecek şekilde uzatamıyorum, laptop neyim yani 2-3 kilodan fazla ağırlıkları taşıyamıyorum, yaz günü kocaman morarması da cabası. Üstelik o pamuklara nasıl bir antiseptik sürüyorlarsa artık, daha dün sürdüğüm ojelerinde neredeyse yarısı bozuldu. Bugün bunları anlattığım herkes, nedense beni “amaaan bu da dert mi geçer morluklar, sen Perşembe alacağın sonuçları düşün asıl” diyerek TESELLİ ETMEYE çalıştı. Yahu daha bugünden neden 3 gün sonraki sonuçları düşünüp canımı sıkayım ki. Ben değil miyim hayatı basitleştirmek, mümkün olduğunca günü-anı yaşamak derdinde olan. Şu anda en büyük sıkıntım, bozulanları mı düzeltsem, yoksa hepsini mi silsem acaba diye beni düşüncelere sevk eden ojelerim ve kolumda ki morluk. Ne giyeceğim ben yarın şimdi, hem dirseklere kadar kolu olan hem de bu sıcakta terletmeyecek bi’şeyler ayarlamam lazım. Ah evet buldum alış verişe çıkayım! Deliyim meliyim ama arada kafam çalışıyor böyle. Hem yeni alacağım kıyafetin rengine göre oje sorununu da çözmüş olurum. Heyt be aklımı seveyim. Alış-veriş için ne kadar harika bir bahane buldum yine =D

Read more...

Pazar, Temmuz 29, 2007

Renksiz

Bi’kere şu konuda bir anlaşmaya varalım isterim. Ben burada yazarken, burada yazdıklarımla HİÇKİMSEYE bir şey vaad etmiyorum değil mi?. Bugüne kadar etmediğimi sanıyorum. Hatta sırf yazdıklarıma gereğinden fazla anlam atfedilmesin diye “BiR delinin güncesi” diyerek çıktım yola. İmzamı ya “deli işte” diye attım ya da “mahallenin delisi” diye.
Türkçe içeriğe katkıda bulunmak gibi bir iddiam yok, edebi değeri olan yazılar kaleme almıyorum. Zaten bu kaygıyla değil, sadece düzgün bir Türkçe kullanabilmek kaygısıyla yazıyorum. Başı sonu belli fikirleri, başı sonu belli cümlelerle anlatabilmek tek derdim. Kimseyi burada tutmak ya da her gün daha fazla insana ulaşabilmek olmadı hiçbir zaman asıl amacım. (elbette takip edenlerin ve yeni keşfedenlerin olması beni her zaman mutlu ediyor) Blogla ilgili üye olduğum hiçbir site de acayip pazarlama çalışmaları falan yapmış değilim.
Tüm bunların aksi bile olsa, benim burada yazdığım hiçbir şey birilerinin bana hakaret etmesine sebep olacak şeyler değil! Bunca gündür yazılan 70-80 küsur yazıda, yüzlerce cümlede kimseye sataşacak incitecek tek bir cümle kurmadım. Aklımda kalbimde ne varsa benim bildiğim “terbiye kuralları” içinde söyledim hepsini. Yorumlarda olmasa bile benimle aynı fikirde olmayan bazılarıyla mailler vasıtasıyla fikri münakaşaya girdim zaman zaman. Ama benden herhangi bir sebeple mail almış 1 kişi bile çıkıp terbiyesizlik ettiğimi söyleyemez. Tam da bu yüzden, mail kutusunun gizliliğine güvenip terbiye sınırlarımı zorlayacak cümleler kurmak istemediğim için, burada bu yazıda cevap vereceğim bana yapılan saygısızlığa, edepsizliğe. Başka koşullar altında bunu bile yapmazdım ya, bugün böyle denk geldi işte.

Bir: benim burada yazdıklarım, hayal dünyam ya da ilişkilerim kimseyi bağlamıyor, ilgilendirmiyor. Buraya gelen herkes özgür iradesiyle geliyor beğendiği yazıları(n beğendiği kısımlarını) okuyor, tıklayası varsa şarkıya türküye tıklıyor gidiyor. Bu yüzden madem amerikan filmlerindeki teenagerlar gibi buluyorsun beni, okumayacaksın. Kaldı ki beğenmediğin yazı “zata mahsus” bir yazı, bana iyi gelen bir rüya. İstediğim şekilde istediğim kişilerle kurgularım ve bunu da istediğim şekilde yazarım. Benim bunları yazmış olmam senin bana “eş bulmak” görevini üstlenmeni gerektirmez! Sadece şu tırnak içinde ki 2 sözcük bile senin başka bir eko-sistemde yaşadığının göstergesi zaten! o tamlama ancak bir ormanlar alemi belgeselinde, kara dul, kendisi ile çiftleşecek örümceği seçmeden önce geçen süreci anlatan anlatıcı tarafından kullanılır.

İkincisi : “eş bulmak” için özel olarak tasarlanmış zibilyonlarca site varken, burada (fotoğrafsız, isimsiz ve kimliksiz) yazarak, hem de en defolu, en kusurlu- hasarlı hallerimi yazarak bulabileceğime sen gerçekten inanıyor musun? (ayrıca bunun için internet sitesine ihtiyacım olduğunu peşinen kabullendin madem, uğraşma yani, asosyal, bıyıklı ve şişman bir teenager’la ne diye oturup mailler döşeniyorsun uzun uzun)

Üçüncüsü: satır aralarını çok iyi okuyabildiğini söylemişsin de benim için çizdiğin profili tamamen çürütebilecek bir sürü cümlem var buralarda onları hiç okumamışsın nedense. Sadece şunları bir düşün istersen: Mesela profil bilgilerinde "ben şahsen bizzat kendim ve diğerleriM, hangimiz yaşıyoruz hangimiz yazıyoruz kimbilir" diyorum ve yine mesela şizofren mavi diye yazılarım var aşağılarda. Zamanında şizofreni tedavisi gördüğümü ya da hala görmekte olduğumu çürütecek tek bir cümle bulabilir misin bu delinin güncesinde? Belki de sandığın gibi bir teenager değilde, ilerlemiş yaşında alkolik kocasını terk etmiş ve baba evine sığınmış 2 çocuklu bir dul kadınımdır. Bu yazdıklarımda keşke hayat 10 yıl önce böyle böyle olsaydı diye kendime kurduğum bir hayal dünyasıdır. Ya da töre cinayetlerine, kızların babalarına olan düşkünlüğüne çok değinmemden anlaman gereken şey asıl, yıllardır (öz) babasının tacizine uğrayan bir kız olduğumdur. Kaçmaya çalışmak istemem bundandır belki? Ve hatta belki de “unutamadığım eski aşkımda” beni sırf bu yüzden terk etmiştir. Bunların aksini ispatlayabilecek cümleler bulabilir misin burada dersin? Mesleğimse tam bir muammaymış, belki de alenen ortadadır, belki de bu kadar “rahat” olmam, bu işi bu kadar rahatça yani meslek olarak yapmamdan kaynaklanıyordur. Beklentilerden kastım da ücrete dâhil olanlar olmayanlardır. Bunun aksini söyleyebilir misin?

Böyle bir maili yonjadayken sosyomattayken alsaydım, arkamı döner gülerdim yazana da, yazdıklarına da. Ama kendi çöplüğümde kendimle ilgili, hayatla ilgili yeni bi’şeyler keşfetmemi sağlayan bu yazıları yazarken, bu yazılardan birine istinaden aldım ya...

Ben bi’de bu insanla aynı dili konuşuyorum güya...

Vay anasını sayın seyirciler!

Read more...

Cumartesi, Temmuz 28, 2007

kaR beyaz

OHA!
(Çok pardon valla, bugünlerde böyle kaba ünlemlerle yazasım ve konuşasım var nedense. Hatta bugün bi’kaç “ulan” duydum kendi sesimden ben bile inanamadım. Hayırlara vesile.)

Ne diyorduk. Heh hatırladım.
OHA!

Bu kadar da olmaz ki. Bu gece bu şarkı adama dinletilmez ki! Şaka maka kızgınım aslında Elif sana. Hayır gel başka bi’zaman söyle, "bak kardeşim Göksel diye bi’kız var, güzelde bi’şarkısı var, dinledin mi?" de. Ama böyle eşekten düşmüş karpuz gibi sersem bir haldeyken, üstelik bugün ben sokakta hayatla cebelleşirken yazdığınız yorumları yeni okumuş, yazdıklarınıza ayrı, şiirlerde anlatılanlara ayrı içlenmişken, zırt diye msn açılmaz ki, msn açılır da kişisel iletiye bu cümle yazılmaz ki: “kardan adamlar yaptım, hepsini kahramanım sandım, avuçlarımda eridiler ”

Hadi cümleyi de kaldırdı bünye bi’yere kadar. Vay be dedim, hayatın özeti dedikleri böyle bi'şey demek ki. Ama "aa bu şarkı sözü ayol, Göksel söylüyor, aç imeem.com u dinle süper" denmez ki!

OHA demek istiyorum!
Önce sana Elif'cim, sonra bu sözleri yazan, bi’de utanmadan besteleyen Göksel’e...
Hayır bi’de kadın evli ve (Allah bozmasın, Allah arttırsın) çok mutlu. Hangi ara yazdı bunları?

Buyurun (bi'kez daha) dinleyelim efenim:

Yalnız ve çırılçıplak geldiğim gibi giderim
Ne sonsuz ne ölümsüz gördüğümü bilirim
Ruhum ezelden yasakları sevdi
Ruhum çocuktan tehlikeli suları sevdi

Kardan adamlar yaptım
Hepsini kahramanım sandım
Avuçlarımda eridiler
Telli duvaklar taktım
Her defa sanki (h)aklandım
Çok çabuk kirlendiler

Kardan adamlar yaptım, kardan adamlar yaptım

Ne kadar da benziyorlar birbirlerine
Hepsini ben mi seçtim
Aynı gizli odaları, soğuk duvarları
Hepsini nasıl geçtim?!?!?!?!?!?



(ben kırmızı kadehimi, buz gibi, lekesiz beyaz ama çoktan erimiş gitmiş karların şerefine kaldırıyorum)

Read more...

Perşembe, Temmuz 26, 2007

kedeRli kıRmızı

“Nikah şahidi” takıldım kaldım bu tamlamaya. Zaten bu aralar “evlilik” mevzuunun her aşamasına takık durumdayım. Gün geçmiyor ki yeni bir evlenme, nişanlanma, kız isteme haberi duymayayım. Hayır önceki yazlarda da duyardım elbet ama 1 yılda insan arkadaş kitlesinin (hayran kitlesi gibi oldu bu da =) %60ını evlendirir mi yahu.
“Dünya evi”ne giriyorlar habire. Sorması ayıp benim yaşadığım ev ne evi? Çok mu hızlı akıyor zaman, ruhum mu çocuk kaldı hala bisikletle geziyor sahillerde... Anlayamadım, anlayamıyorum. Bu kadar karmaşanın arasına birde “nikah şahidi” takıldı aklıma. Niye dayı-teyze-babanın iş ortağı seçilir bu iş için illa. Yazdım daha önce, hukuki hiçbir olayı yok şahidin, öyle törene renk gelsin hesabı oturup imza atıyor o da sizinle birlikte. (Hoş imzanın da bi’olayı yok ya) Benim nikahıma şahit olacak olanın aşkımın, ilişkimin en azından bir dönemine, başlangıcına, bir hafta sonuna, bir konser gecesine bi’yerine işte şahadet etmesi lazım. Nasıl ki boşanırken gelen şahide “siz bunları kavga ederken gördünüz mü?” mealinden sorular yöneltiliyorsa, evlenmek için gelen şahidin de “evet bunlar artık evlensinler, çoluk çocuk yapsınlar yahu, çok yakışıyorlar birbirine” diyebilmesi lazım. Yamuluyor muyum yoksa gereksiz şeyler mi düşünüyorum?
Evet aslında biraz kızgınım şahit olmadığıma, daha doğrusu yerime geçenleri görünce üzüldüm. Hayatında belki de bir daha görmeyeceğin kadını niye sokarsın en mutlu gününün en güzel karesine. İlginç yaratıklar şu âdemoğulları...

Off, kafam bomboş, taktığım şeye bak. En dolu olması gereken zamanlarda boş bir saman çuvalı gibi hissediyorum. Anlamlı cümleler kurmaya yeter sayıda fikir bile yok içinde. Resmen sayıklıyorum.


Boşverin beni siz Attila İLHAN'ı okuyun en iyisi:


Zeynep beni bekle..

Zeynep beni bekle
Gece ağaçlarına yağmur çiseliyorum
Cam tozu su beyazı
Yalnızlığını mutlaka değiştireceğim
Bir yaprak halinde süzülüp saçlarına
Eski teşrinlerden
Kederli kırmızı
Zeynep beni bekle mutlaka döneceğim
Söyle kim önleyebilir buluşmamızı

Geceleyin ışıkları söndürdüğün zaman
Benim şiir kitaplarından sızan aydınlık
Elinde uyuyakaldığın heyecanlı roman
Pancurların çarpıldığı lodos geceleri
Rüzgârın değil benim

Pencerendeki ıslık
Her akşam koridordaki ayak sesleri
Yanlış çaldığını zannettiğin telefon
Zeynep beni bekle mutlaka geleceğim

Hem bu ne ilk ayrılığımız ne de son

Pikapta Emin Ağa acemaşiran saz semaisi
Sokakta çocuklar saklambaç hırsız polis
Hayat akıp gidiyor olsam da olmasam da
Saati durmamalı ufak sorumlulukların
Resmi bırakmadın ya
Son çektiğin hangisi
Bak mektuplar birikmiş yine masamda
Fakülteler açılacak bak bugün yarın
Zeynep beni bekle mutlaka geleceğim
Başladığımız filmi birlikte bitireceğiz

Kim ne derse desin içimde delice bir his

Read more...

mavi-beyaz

Yok, ben yine tozuttum, aklım başımdan gitti, (söylemedim kimseye ama bi’ara gelmişti aslında) gerçi bu sefer yakınlarda çok uzaklaşmadı, geçtiğimiz hafta içinde bir Avrupa seyahati planladı ve yaptı. Şimdi de yalnız yaşayacağı yeni evini dekore etmekle meşgul. Ne ayrıntılar ne ayrıntılar. İşe yarar hiçbir iş için kullanamıyorum şu günlerde zihnimi. Boynuma kocaman bir “Out of order” tabelası asmak istiyorum. Hatta şu avatar resmimden bir tişört bastıracağım bu yakınlarda, arkasına da bunu mu yazdırsam acaba?

Bi‘de bu sefer, diğer zamanlardan ilginç olarak toptan gitmiyor, gideceği zaman. Bi’gidiyor, bi’geliyor, bi’gidiyor, bi’geliyor. Ne zamanlarda gittiğini söylesem inanmazsın ama nasıl olsa hali hazırda mahallenin delisi olarak atmaktayım imzalarımı, bence hiç sakıncası yok. Aha! (ya ben konuşurken hiç kullanmam bu ünlemi, burada fena halde yazasım geldi) Ahanda bu şarkıyı dinledikçe yok pardon klibini izledikçe hoooooppp diye gidiyor aklım başımdan.

Zaman mekân kayboluyor tek bir sahne geliyor gözümün önüne. Günlerdir istisnasız bu şarkıyı her izlediğimde aynı şey oluyor. Hayır bir insan rahatsız edilmeyeceğine emin olduğu her 4 dakika 22 saniyede önce youtube’u sonra hoparlörlerinin sesini sonuna kadar açar da bu şarkıyı mı dinler? Hadi dinler diyelim sıkılmaz mı bıkmaz mı? Bak Romeo’ya da bayılıyordum, sıkılmaya başladım bile, iyice bıkmayım şarkıdan diye dinlemiyorum bu ara onu. Ama Cumhuriyet öyle mi, klibi izledikçe izleyesim geliyor. Daha ilk notalarını duyar duymaz bambaşka bir yerlerde buluyorum kendimi.

Yalın bey Açıkhava’da konser veriyor. (hayal dediysem desteksiz değil, 29 temmuz’da Açıkhava da konseri var kendisinin) Ben de konsere gideceğim ("al bileti git" diyenlere peşinen cevap, yalnız gitmek değil derdim) Hazırlanmışım evden çıkıyorum, sevgilim gelmiş kapıya beni almaya, beklediği içinde kızmış surat yapıyor ("e al biletini, tak sevgilini de koluna git ne hayal kuruyorsun" diyen varsa kendisini kulaklarından tavana asacağım, uğrasın bi’ara bana) Neyse biniyoruz arabaya ama paşam kızmış bi’kere beklediği için. Hiç pas vermiyor bana. Nasıl şımarsam da kendimi affettirsem diye kıpır kıpır kıpırdanıyorum ama hiç oralı değil. Arabayı bırakıyoruz (araba olmasına gerek yok aslında bu hayalde, iett otobüsü minibüs bisiklet hiç fark etmez, yeter ki gelsin alsın beni =)) Sıraya giriyoruz, içerde yerimizi buluyoruz, bu arada elimi tutuyor yol açıyor falan ama tamamen formalite, suratı hala sirke satmakta. Oturuyoruz yerimize Açıkhava’nın o konser öncesi uğultusu var. “Pardon”lar, “sizinki bir yan koltuk galiba”lar, minik kahkahalar havada uçuşuyor. Fırsat bu fırsat deyip önce en gerçekçi ses tonumu ve ifademi takınıyorum “Tamam söz veriyorum bir daha böyle uzatmayacağım hazırlanma faslını, bu sondu. Keyiflen artık” diyorum. “İnanayım mı?” der gibi bakıyor, ama kızgın değil bakışları. Bu sefer şımarık versiyonum giriyor hemen devreye “Bak 4 ağustos’ta da Candan Erçetin var, onun biletlerini al, 1 saat önceden hazır olmazsam huni takıp gezerim ortalıkta” diyorum. Kurnazım ya bi’taşla iki kuş vuracağım. Kocaman sırıtıyor “şımarık seni!”. Hemen kolunun altına giriveriyorum. Serin bir rüzgâr esiyor, hafifçe saçlarım uçuşuyor yüzüne doğru..

Tam bu sırada Yalın çıkıyor sahneye. “Çok heyecanlıyım efenim geldiğiniz için teşekkürler” gibi beylik cümlelerle selamlıyor dinleyicileri ve başlıyor şarkıya:

“kalbimin orta yerinde bu nasıl bir cumhuriyet

seninki nasıl bir hâkimiyet ben anlamadım”

kısmını Yalın’la birlikte ben de söylüyorum. Tek farkla; o koca Açıkhava tiyatrosuna söylüyor ben sevdiceğimin kulağına fısıldıyorum. (hoş kalbimde böyle bir hâkimiyet söz konusu olacaksa ben meritokrasiyi tercih ederim ama ortamı bozmanın anlamı yok şimdi) Yüzünde hafif gururlu, çokça keyifli bir gülümse beliriyor. Çok geçmeden benim kulağımda onun sesi var:

“aşk mısın dert misin yoksa canına susamak mı benimki

hayatı kovalamak mı dörtnala bu evden...”

"Hiçbir zaman aşk olamadım herhalde ben. Olsam böyle olmazdı bugüne kadar, ancak dert olabiliyorum galiba" diye düşünmüyorum bile, O’nun kollarındayım ve mutluyum o anda. Gelirken yolda yaşadığımız gerginliğe istinaden “derdim ben, dert açarım başına” diyorum, kızıyor gözleriyle bana, şarkıdan, esen ılık rüzgârdan, Yalın’dan bağımsız, “sen benim hayatımda ki en güzel şeysin” diyor. Ya da kelimelerle oynama zevkine göre bambaşka bi’şey. Bir de kaçamak öpücük çalıyor...

15 yaşında kızların günnüklerine döndü iyice burası. Hayır romantik bir insan da değilimdir, (öyle olsa geç kaldın kavgasıyla mı başlarım hayale) diğerleriM size sesleniyorum, hanginiz yazıyorsa bunları çıksın ortaya?!

Zaten şarkı bitti yine. Aklımı başıma almam lazım tekrar, gerçek hayat geri dönmeliyim hemen şimdi.

Read more...

Salı, Temmuz 24, 2007

antibiyotik içmek ya da içmemek

Sık sık antibiyotik içer misiniz? Peki antibiyotik ne işe yarar ne işe yaramaz biliyor musunuz?


Antibiyotiğin hikâyesi Alexander Fleming’le başlıyor. O penisilini bulana kadar bakteri kaynaklı bir hastalığa yakalananlar, ölüm fermanını da imzalamış oluyordu. 1940lı yıllarda, penisilinin büyük ölçekte üretilmeye başlanmasıyla doktorlarda hastalarının ölüm fermanlarını yırtıp atmış oldular. Artık bakterilerin üremesini durdurmak hatta onları öldürmek mümkündü. O zamandan bu zamana 60 yıldan fazla zaman geçti. Bu sürede hemen her gün yeni bir antibiyotik geliştirildi ve piyasa sürüldü. Artık her türlü bakteriye karşı, her türlü silah üretiliyor. Tabi geçen yıllarda insanoğlu silahlarını çeşitlendirirken bakterilerde boş durmadı. Onlarda birer birer korunmayı “öğrendiler.” Hatta bu savaş öyle bir noktaya geldi ki, artık bakteriler insanoğlunun yeni antibiyotik geliştirmesinden daha hızlı bir şekilde savunma geliştiriyorlar!

Peki, biz nasıl bir taktik hatası yaptık ki, bugün bakterilerin hızına yetişemiyoruz? Cevabı tahmin etmek güç değil aslında, onlar bize saldırmıyorken bile hatta vücudumuza savaş açan onlar değilken bile bakterileri yok etmeye yönelik silahlarımızı kullandık/kullanıyoruz. Yani; zırt pırt antibiyotik içtik, içiyoruz. Galiba bunu en temel sebebi bakteri/virüs ayrımı yapmadan bizi hasta eden bütün mikroplara karşı antibiyotik kullanıyor olmamız. Oysa antibiyotik sadece bakterilere karşı işe yarayan bir silah, virüslere karşı hiçbir etkisi yol. Bu yüzden bildiğim/araştırdığım kadarıyla virüs-bakteri ayrımından bahsedeyim istiyorum. Aslında tıp literatürü virüsleri mikroorganizmalar arasına dahil etmek konusunda tam bir fikir birliğine varmış değil. Çünkü virüsler yaşayan hücreler değil dahası hücre bile değiller. Sadece genetik bilgi taşıyorlar ve çoğalabilmek için bir konakçıya ihtiyaçları var. Bu konakçıda bizim vücudumuzda yaşayan herhangi bir hücre. Bu yüzden viral hastalıkların tanısı güç. Hücrenin içinde yaşadıklarından, virüsleri ortadan kaldırmak için bakterilerden farklı bir yol izlemek gerekiyor. İlk etapta aklıma gelen virüs ve bakteri kaynaklı hastalıklar şöyle:

VİRÜS: Soğuk algınlığı, nezle, farenjit, hepatit, AIDS, uçuk (hermes)
BAKTERİ: Menenjit, tüberküloz, veba, kolera, kuşpalazı (difteri)

Bakterilere gelinceee; tük hücreli, mantardan küçük, virüsten büyük, bütün hayatsal olayları gerçekleştirebilen en basit canlı türleri. Gözle görülmezler, -90°C den +80°C ye kadar her türlü ısıda yaşayan türlerine rastlanabilir. Bu türlerin kimisi hastalık yapar, kimisi zararsızdır, kimisi de faydalıdır. Derdimiz zararlı olanlarla tabi. Genel olarak antibiyotikler bakterilerle savaşırken 2 farklı yol izlerler. Ya karşılaşır karşılaşmaz bakteriyi ölüme sürüklerler ya da gelişmelerini ve üremelerini engeller geri kalan temizlik işini de vücudun bağışıklık sistemine bırakır.

Antibiyotiklerin basitçe anlatılan bu işleyişine dayanarak bile doğru kullanımının ne denli önemli olduğunu söyleyebiliriz. Detaya girersek ilk doz antibiyotik alındıktan sonra (doğal olarak) kana karışır ve orada belli bir düzeye ulaşır. Zamanla vücut antibiyotiği atmaya başlar ve kandaki antibiyotik düzeyi bakteriyle mücadele edemeyecek kadar düşmeden 2. dozu almak gerekir, kandaki antibiyotiğin dozu bu şekilde düzenlendiği sürece bakteri antibiyotiğe dayanamaz ve pes eder. Bir de tabi onlar pes edene kadar antibiyotik alımına dikkat etmek önemli. Çünkü ilk bi’kaç günün ya da yılın (örneğin tüberküloz tedavisi 3 yıl sürer) ardından hastalığın belirtileri ortadan kalkıyor. Ancak bu aşamada bakteri henüz ortadan kalkmamış oluyor. O yüzden tedaviyi tamamlamadan antibiyotiği bırakmanın 2 kötü yan etkisi var. İlki hastalığın yeniden nüksetmesi. İkincisi ve asıl önemlisi bakterinin kullanılan antibiyotiğe direnç kazanması. Aynı antibiyotikle ikinci kez karşılaşan bakteri artık nereden saldırıya uğrayacağını bildiği için direnç geliştiriyor! (Bakterilerin direnç geliştirme süreçleri ise tam bir stratejik oyun. Bahsetmek isterim aslında ama işin içine biraz teknik bilgi karışıyor, sıkıcı olma ihtimali var. Yine de şu kadarını söyleyeyim, direnç geliştirme yöntemlerinden biri “köprü” adı verilen bir yöntem. İlacı bilenler bilmeyenlere öğretiyor. Genetiğini değiştirerek direnç kazanmış bir bakteri, değişimi sağlayan genleri kendi türünden olsun olmasın diğer bakterilere geçirebiliyor!)

Direnç geliştirme mevzuu hakkaten önemli çünkü bakteri antibiyotiğe direnç geliştirip yeni bir forma geçmişken tıp dünyası onun kazandığı direncin ilk sonuçlarını yeni yeni fark etmiş oluyor. Bu yeni forma uygun bir antibiyotiğin, tüm çalışmaları ile birlikte piyasaya çıkış süresi ise 12 yılı buluyor! Bu demek ki mutasyona uğraya uğraya “antibiyotik tanımaz” bir bakteriden kaynaklanan yeni bir hastalık türer ve salgına yola açarsa onu alt etmek için epey bir zamana ihtiyaç olacak!

Son olarak bir de “geniş spektrumlu” antibiyotikler var. Spektrum ilacın etki ettiği bakteri çeşidini ifade ediyor. Spektrumu ne kadar genişse o kadar çok bakteriye ulaşıyor demek. Ne kadar ekmek o kadar köfte hesabı ne kadar spektrum o kadar bakteri. Ama bu aslında iyi bi’şey değil, şöyle ki; hastalığa yol açan bakteri bilinmediğinde doktor geniş spektrumlu bir antibiyotiği tercih ediyor ancak bu durum çok sayıda farklı bakterinin antibiyotikle tanışmasını ve bu bakterilerin ilaca karşı direnç geliştirmesine katkı sağlıyor. Bu yüzden mümkün olduğunca hastalığa yol açan bakteriye yönelik olarak üretilmiş, spesifik bir antibiyotik kullanılması daha sağlıklı.

Aynı şekilde viral bir hastalığa kapılmışken (nezle, soğuk algınlığı vb.) antibiyotik içmekle vücudumuzda bize yararlı olan pek çok bakteriyi ortadan kaldırmış veya direnç geliştirmelerine yardımcı olmuş oluyoruz. Üstelik hastalığımızda da kayda değer bir gelişme görülmüyor.

Velhasıl-ı kelam ilaç kullanırken her birinin birer öldürücü zehir olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Ve hepsinden önemlisi hastalıklara hiç yakalanmamak, sağlığı korumak! Hastalıklardan korunmanın ilk koşulu da temizlik elbette! (Temizlik demişken, bakterilerden korunmak için ellerinizi nasıl yıkmanız gerektiğini biliyor musunuz =D Bakınız şöyleymiş: önce ellerimizi ıslatıyoruz, sonra sabunluyoruz, sonra en az 20 saniye sabunla ovuşturuyoruz, akabinde durulayıp, temiz bir havluya -malum havlularda bakteri yuvası- kuruluyoruz. Su ne kadar sıcak olursa o kadar iyiymiş bir de) (hazır parantez açmışken evde en çok bakteri üreten/bulunan mekânın da mutfak olduğunu belirtmek isterim)

Herkese temiz, sağlıklı ve de ilaçsız günler, aylar, ömürler dilerim efenim.

dibine not: Bu yazı hazırlanırken şimdi adı hatırlanmayan doktorların, çeşitli zamanlarda sorduğum sorulara verdiği cevaplardan ve de Bilim-Teknik dergisinin 1999 yılı mart sayısında Didem Sanyel tarafından hazırlanmış “antibiyotiğin direnci” makalesinden faydalanılmıştır. Bu sebepten link içermemektedir.

en dibine not: Bakteriler virüsler nereden mi çıktı? 4 bir yanımdalar efenim hayatımın her anında, her yerindeler hiç çıkmıyorlar ki!!!

dibinin körü: Aslında vücudumuzda ki hücrelerin sadece %10unun bize ait, kalan %90ının bizimle birlikte yaşayan mikroorganizmalar (bakteriler, mayalar vb.) olduğunu biliyor muydunuz?

Read more...

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

hüzünlü laciveRt

22 Temmuz Ajlan Büyükburç'un ölüm yıldönümüymüş, çoktan unuttuk tabi.

Çocuktum bu şarkıyı ilk dinlediğim zamanlarda, o zaman bayılırdım bağıra bağıra :

"Yanlış zamanlarda yanlış bir sevdayla
Düşmüşsem yollara günahı boynuma
Sen beni hak etmedin ben seni çok sevdim
Yanlış zaten bu da,
haydi yoluna! "

diye servisin en arka koltuğundan en öndeki Serdar'a (serkan mıydı yoksa) aşk-ı ilan etmeye =)

Okula servisle gittiğim zamanlarım var benim, anılarım var okul servislerinde. Çoğu o Peugeot minibüslerin en arka koltuğunda yaşanmış anılarım. Servis beklerken lafladığım dostlarım var, yazları bütün günü birlikte geçirdiğim, tatile bile birbirimizin yazlığına gittiğimiz halde aynı okula gitmek konusunda evdekileri bir türlü ikna edemediğim can dostlarım. Serviste hep yer kavgası yaptığım ama okulun bahçesinden girince hemen kol kola giriverdiğim arkadaşlarım var. Yan yana otursunlar da iki cümle laf etsinler diye yapmadığımız dümen kalmayan servis âşıkları var anılarımın arasında.

Ortalıkta bi’şeyler yiyipte yanımdakilere mutlaka ikram ediyorsam bugün, serviste yemek üzere aldığım koca paket cipsleri içinden 1–2 tane aldıktan hemen sonra yanımdakilere vermemdendir. Hala iyi bir radyo dinleyicisi isem serviste erkeklerle yaptığımız teyp kavgasından galip çıkmak için her türlü cadılığı yaptığımdandır.

Ajlan-Mine’yi hatırlıyorsam bugün serviste bağıra bağıra eşlik ettiğimdendir. Müzik böyle inanılmaz bi’şey işte neredeyse 10 yıl sonra, aynı şarkıya yine bağıra bağıra eşlik ediyorum bilgisayar başında!

"Hayat devam ediyor istemesen de
Yıllar geçip gidiyor dur desen de
Tutunup kendime eski bir resimde
Geçmişi eskittim gözlerimde "

Allah Rahmet eylesin.

Read more...

ve bitti!

Hayırlı olsun...

Read more...

Cumartesi, Temmuz 21, 2007

seçimleRe son-ki

Efenim 24 saat sonra bu saatlerde bendeniz oyumu kullanmış olmayı planlıyorum. Bu satırları okuyan herkesi de oyuna sahip çıkmaya davet ediyorum.
Şimdi, bakalım yarın neler olacak?


Birleşmiş Markalar Derneği üyesi 20.000 mağaza yarın kapılarını saat 12:00de açacak. Aldıkları bu ortak kararla, 200.000 çalışanın rahatça oy kullanabilmesini amaçlıyorlar. Ki bu kampanya seçimle ilgili duyduğum en güzel kampanyalardan biri olmuş. Yalnız sabah gazetesinin 4 temmuz tarihli haberine göre; alışveriş merkezleri 22 Temmuz günü kapıların geç açılması konusuna ilgi göstermemiş. BMD üyesi mağazaların listesini görmek isteyenler web sayfasına göz atabilirler. Ama zaten yarın 12.00 de açılacak olan mağazalar bunun için hazırlanmış afişleri çoktan asmışlar bile. Ben dün pek çok dükkânın kapısında gördüm.


Gelelim seçim yasaklarına. Yüksek Seçim Kurulu'nun resmi açıklamalarına göre, yarın sabah 06.00dan 24.00e kadar alkollü içki satılması, alkollü içki sunan mekanlarda verilmesi ve içilmesi yasak. (Bak şimdi şeytan dürtüyor zihnimi, acaba alkollü oy kullanmak yasak değil mi yoksa içki içmeyi niye yasaklasınlar, bi'de evimizde balkonumuzda oturup demlensek cezası ne ki bunun acep?) (not: Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun'da alkollü oy kullanmakla ilgili herhangi bir hüküm bulunmuyor, ilginç. Anlaşılan sadece asayiş açısından konmuş bir yasak bu, gerçi o da ilginç, içki içen herkesin potansiyel "olay çıkarıcı" olduğu düşünülüyor demek ki...)

Adıyaman, Ağrı, Artvin, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Giresun, Gümüşhane, Hakkari, Kars, Malatya, Kahramanmaraş, Mardin, Muş, Ordu, Rize, Siirt, Sivas, Trabzon, Tunceli, Şanlıurfa, Van, Bayburt, Batman, Şırnak, Ardahan, Iğdır ve Kilis İllerinde oy verme işlemi saat 07.00de başlayıp 16.00da son bulacak. Bunların dışında kalan tüm illerde oylar 08.00-17.00 saatleri arasında kullanılabilecek. Bu saatler içersinde umuma açık eğlence yerleri kapalı olacak, bu tip mekanlar müşterilerine sadece yemek hizmeti verebilecek.

Ve Pazar günü boyunca tüm Türkiye'de sabah 06.00dan gece 24.00e kadar emniyet ve asayiş sağlamakla görevli olanların dışında herkesin silah taşıması YASAK. (bu cümle devrik mi ne?) Hiç kimse silah taşıyamayacak diyelim en garantisi. Burada 5237 Sayılı TCK’de (Madde6/f) yapılan silah tanımı hatırlatmak isterim:

f) Silâh deyiminden;
1. Ateşli silâhlar,
2. Patlayıcı maddeler,
3. Saldırı ve savunmada kullanılmak üzere yapılmış her türlü kesici, delici veya bereleyici alet,
4. Saldırı ve savunma amacıyla yapılmış olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler,
5. Yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeler Anlaşılır.

Geçenlerde bi’arkadaşım "millet, sandıkta görevliyim valla yanında törpü taşıyanı görürsem hakkında şikâyette bulunurum ayağınızı denk alın" diyordu. (kendisi vakti zamanında kızgın sevgilisi tarafından törpüyle yaralanmış birisi tabi, yarası var =) Velhasılı kelam, her türlü kesici, delici ve bereleyici alet, silah sayılıyor ona göre.

Son olarak saat 18.00e kadar her türlü yayın organında haber, yorum ve tahmin yapılması yasak, 21.00den sonra ise herkes atıp tutmaya başlayabilir. 18.00–21.00 arasında ise sadece YSK açıkladığı bilgiler duyurulabilecek.

Hâlâ nerede oy kullanacağım, seçim sandığım neresi, seçmen sandığımı nasıl bulacağım diyenler varsa TC. Kimlik numaraları ya da kimlik bilgileri ile sorularının yanıtlarını YSK'dan kolayca öğrenebilirler.

OYUNUZA SAHİP ÇIKIN!
dibine not: Oylarımızın boşa gitmemesi için oy pusulalarını doğru katlamakta çok önemli. ıslak mürekkebi dışa getirecek (zarfa bulaşacak şekilde) yani diğer partilere/bağımsız adaylara bulaştırmadan katlayacakmışız! Aman dikkat!

Read more...

Cuma, Temmuz 20, 2007

Eflatun


Bugün posta kutuma düşen maillerden biriydi. Paylaşmak istedim.

Read more...

seçimleRe bir-ki

Bi’kaç gün önce bi’sürü insan 07/07/07 çılgınlığına kapılmıştı. Buradan hepsine selam eder asıl simetrinin 20/07/2007 tarihi itibariyle bugün yaşanmakta olduğunu hatırlatmayı bir borç bilirim. (saatlerimizi 20:07'ye kurduk değil mi=)) "E bunun bize ne faydası var?" diyenler içinse, makul bir cevabım yok. Zira ben de diğer ölümlüler gibi bugün sıradan bir cuma gününün kimbilir kaçıncı tekrarını yaşayacağım. Ama simetri güzel bi’şey tabi, değişik bir tarih işte, dursun bir köşede.



Ülkenin kaderini etkileyecek olan tarihse 22/07/2007 olacak. Bunu bildiğinden olsa gerek dün başbakan aradı beni. Ben de şaşırdım telefonu açınca; “sevgili habervakti.comkardeşim ben Recep Tayyip Erdoğan” diye başladı söze. "Aa" dedim "merhaba nasılsınız?" cevap vermedi hiç başladı anlatmaya “başladığımız işleri yarım bırakmayacağız”, "ee iyi de bakanların sayın başı, tam olarak hangi işler bunlar, gemi filosu mu kuracaksınız yoksa?" diyecek oldum, baktım hiç oralı değil aynı anda konuşup duruyoruz dinlemiyor beni, "sağolun" dedim "ilgilenmiyorum anlattıklarınızla, haydi selametle" Kapadım telefonu. Başbakanın suratına telefon kapatacak kadar terbiyesiz bi’insanmışım meğer öğrenmiş oldum =)

Bir de meclisteki 541 milletvekilinden 7 (yazıyla yedi) tanesi meclis başkanlığına başvurarak sadece bir hafta resmi mesai yaparak 3 aylık maaşı hak etmediklerini, temmuz-ağustos- eylül dönemine ait yaklaşık 25.000YTL'lik milletvekili maaşını istemediklerini bildirdi. Maaşını almayacağını açıklayan milletvekilleri (ki bakabildiğim kadarıyla hiçbiri yeniden seçilmek için aday olmamış) alfabetik sırasıyla;

Cengiz Kaptanoğlu (AKP İstanbul), YOK
Ersin Arıoğlu (CHP İstanbul),
Hasan Özyer (ANAP Muğla).
Memduh Hacıoğlu (Bağımsız İstanbul)
Muharrem Eskiyapan (AKP Kayseri),
Turhan Çömez (AKP Balıkesir),
Zülfü Livaneli (Bağımsız İstanbul),

3 aylık maaşını almayacağını ilk olarak açıklayan mebuslardan Turhan Çömez dilekçesinde sadece 1 haftalık maaşını istediğini belirtirken, AKP Samsun Milletvekili Cemal Yılmaz Demir de dilekçesinde, yeniden milletvekili seçilmesi halinde (AKP Samsun 2. sıra adayı) maaşının ödenmesini istedi.

Ayrıca Zülfü Livaneli’nin konuyla ilgili bi’kaç gün önce Vatan gazetesinde yazdığı Milletvekili maaşları isimli yazısına da göz atmak isteyebilirsiniz.

Bir de bugünlerde (oy vermeyi planladığım adayın son dakikada yaptığı saçma sapan bir açıklaması yüzünden kararsız kalmış bir seçmen olsam da) beni sonuçlardan daha çok meraklandıran bir konu var. Sular! Ankara’ya gün aşırı su verileceği haberleri dolaşmaya başladı bile. İstanbul’da ise esnaf hala elinde hortumla sokakları sulamaya, insanlar foşur foşur araba yıkamaya devam ediyor. 23 temmuz sabahı uyandığımızda tıslayan muslukları, (22 temmuz günü ve gecesi aşırı elektrik tüketimi olması öngörüldüğünden) çalışmayan asansörleri, bilgisayarları görünce şaşırmamalıyız gibi geliyor bana.

Cümlelerime burada son verirken, tüm Türkiye’de 42 milyon 533 bin 41 seçmenin oy kullanacağını ve o en sonda ki 1 kişinin ben olduğumu belirtmek isterim. =D

Read more...

Perşembe, Temmuz 19, 2007

saman saRısı

Bu sabah gözlerimi açtım, yataktan kalktım ve söylemeye başladım:

Bu sabah yine her sabahki gibi sıkıldım İstanbul’dan
Moralim bozuk cereyan kesik
Hele bir de sen yoksun ya, Çok yazık

Kimsenin yokluğuna değil bu şarkı. Anladım ki (karar verdim ki) ben kimseyle paylaşmadım bugüne dek İstanbul’umu madem paylaşmayacağım da bundan böyle. Eğer bu şehre de anı bulaştırırsam kalkamam bunun altından. Kız kulesi sadece benim hayallerimde ki ideal ilişkinin bir karesi olarak kalmalı, vapurlarında hep mutlu, hep âşık sevgililer oturmalı omuz omuza, hele Kadıköy Beşiktaş vapuruna “past tense” ler bulaşırsa bi’daha binemem ben o vapurlara. İstiklal’de ya da metroda çalan sokak çalgıcıları sadece benim için çalmalı en güzel, en akortsuz melodilerini ya da bilmediğim bir semtin daracık, yokuş sokaklarında bir tek kendimi kaybetmeliyim ben. Bundan başkaca bir kaybı sığdıramam bu şehre.

O yüzden efenim;
Hiç kimse için değildir, ne bu ne de içinde İstanbul geçen diğerleri...

dibine not: Bu şarkıyı bulup çıkardın ya bana, ne kadar teşekkür etsem az. Eksik olma emi!

Read more...

Çarşamba, Temmuz 18, 2007

umutlu moR



Dünya yıldıramazsın beni ne yapsan
Ölümden de korkmam, er geç ölür insan
Ölmemek elimizde değil ki bizim
İyi yaşamamak, beni tek koRkutan
Ömer HAYYAM

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP