soRunsal moR
Hani kağıt keser elini, yanar, bir bakarsın kan damlamış sayfana. Acır.
Sonra bir şarkı başlar. Acıtır.
Hangisi acıdır?
biRaz ondan, biRaz bundan çokça benden RenkleR
Bu bir günce. Yani bildiğin günnük işte. Günce deyince daha havalı oluyor hepsi o. Ama “biR delinin güncesi.” Peki kim bu deli? Hem deli diye kime denir ki sahi? Sürekli aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar almayı bekleyene mi, kendi kendine konuşana mı yoksa çok çılgın olana mı? Ben hiçbiri değilim, hepbiriyim. "Kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek; delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek" demiş Elif Şafak. Kendimi keşfetmeye çalışıyorum herhalde. Belki de Murakami gibi "olayları sözcüklere dökmedikçe anlayamayan o yeteneksiz insan türündenim."
Çok zekiyim ama yeterince akıllı değilim. Çok iyi yalan söylerim. Aptal insana tahammül edemem. Yalanlarıma kanıyorsa aptaldır. Siler geçerim. Yazamadıklarımı yaşar, yaşayamadıklarımı yazarım. Mutluysam yazmam, niye bırakıp yazayım, tadını çıkarırım.
Özlerim, umut ederim, beklerim, vazgeçerim. Beklentilerimden vazgeçmeyi, özlediklerime kavuşmayı umarım en çok. Çok soru sorarım. Yanlış soruları, yanlış adamlara, yanlış zamanlarda sorup, doğru cevaplar beklerim. Alamam tabi. Daha çok sorarım. Sormazsam kancasına takılır kalır, devrik noktalar koyarım. Devrilir yine kalkarım. Ama hacıyatmaz değilim devrildikçe kanarım.
Limonatayı tutturamasam da keki güzel yaparım. Pilavda da iddialıyım ayrıca. Severim sofralar hazırlamayı sevdiklerime. Ama en çok rakı-balığı severim. Sohbetiyle, deniziyle, fırında tahin helvasıyla. Mangal yakamayan, güzel karpuz seçemeyen adama adam demem… Kahve + tiramisuya hayır dediğim görülmemiştir. Kebap, şalgam, künefe söz konuysa bütün toplantıları iptal ederim. Toplantı masasındaki kurabiyelerin pelit olması bu durumu zerre etkileyemez. Tüm bunları aynı gün içinde yemişliğim de yoktur çok şükür. Yemekteki zeytinyağı mı mısır yağı mı pek ayıramasam da ağzımın tadını bilirim.
İlkokulda ki okuma bayramında herkes mühendis, hemşire olurken ben ev hanımı olmuştum. Sarı bir mutfak önlüğüyle sahneye çıkıp çok kafiyeli bir ev işleri dörtlüğü okuduktan sonra “biraz da erkekler yapsa dünya mı patlar” dediğimde en çok alkışı ben almıştım. Bugün evimin hanımı da değilim, sahnenin yıldızı da. İkisi olmayı da istemedim zaten. Olduğum her şeyin en iyisi olmaya istedim sadece. Tipik kova’yım yani. Biraz ağlak balık etkileri var haritamda, gıcığım onlara da. Bi’de çift sayılara gıcığım. Tek olanları severim ben; 19 candır, 9 şans. 21. yaşım hayatımın en güzel yaşıydı. 25 onun kadar güzel olmasa da “25 bitmeden yapılacaklar” listemdeki hemen her şeyi yaşattı bana. Tek bir şey kaldı listeden. O da olana kadar 25 yaşında kalacağım. 2009 itibariyle ikinci 25imi yaşıyorum. Yaşamaya İstanbul’dan katılıyor, tüm yaşamacı arkadaşlara baş ağrıları diliyorum. Bu cümleyi de met-üstten aşırdığımı her fırsatta söylerim.
Bu kadarım. Ya da çok daha fazlasıyım.
Bir adım var ama bir sıfatım yok.
Yaşıyorum;
unutuyor ve unutuluyorum. Kişileri ve zamanları tam çakıştıramasam da seviyor ve seviliyorum. “One life, live it” dedikleri için yaşıyorum.
Yazıyorum;
bazen unutup kurtulmak bazen de unutmamak için. Belki de unutulmamak için. “Söz uçar yazı kalır” dedikleri için yazıyorum.
Hani kağıt keser elini, yanar, bir bakarsın kan damlamış sayfana. Acır.
Sonra bir şarkı başlar. Acıtır.
Hangisi acıdır?

“Hayat bi’durmadı be!” diyor dizideki adam. Üst üste yaşanan olaylardan bunalmış “hayat bir durmadı be!” Ben bir türlü başlamamasının derdindeyim, adam durduramamaktan şikâyetçi. Hayat bir acayip. Geçenlerde bi’yere “hafta sonlarını sevmiyorum çünkü içini dolduramıyorum” yazmışım. Değiştiriyorum, “hayatı sevmiyorum çünkü içini dolduramıyorum.” Ama böyle söyleyince de pek depresif oluyor. “hayat hiç sevilmez mi, her gün yeni güneş, kuşlar böcekler mevsimler yaşanacak uzun yıllar” falan.
Yağmur bir türlü yağamıyor. Çarpışıp duruyor bulutlar…
Yine tartışıyoruz babamla. Çok kızgın bu kez. Dile gelmez laflar ediyor. Lanet olsun ki haklı! Evet, hatalar yaptım. Ama ben de istemedim ki böyle olmasını. 2007 Şubatında verdiğim kararı eleştiriyor. Bi’dur da ayna bak be adam; “ne yaparsan yap ben senin arkandayım” demedin mi bana vazgeçerken. Madem yanlış olduğunu biliyordun bu kararın, “sen hele bir yola çık, dönmek istersen ben hep arkanda olurum” deseydin ya. Söyleyecektim sana bunu. Tam dilimin ucuna gelmişti ki senin sesin titredi: “kimse bana bi’şey yapamaz ama sen beni bitirirsin.” Ne demek bu? Bu bile yeterince ağır bir yük değil mi tek başıma taşımak için? Bunca karar almak için çok küçük değil miyim ben? Büyümüşüm ama, karşında ağlamıyorum artık.
Güçlü bir ışık yanıp sönüyor… Yağmur bastıramıyor bir türlü.
Şirket, kariyer planlarımın için ediyor. Ay sonu değerlendirmesinde dibe vuruyorum. Birincilikten bu yana adım adım düşüyorum zaten. Üstelik hangi pozisyonda devam edeceğim belli değil. 'Özel proje yaptık seni seçtik dediler', ne gelen var ne giden. Yolun kenarındaki çalı olmak kötü bir fikirmiş sanırım. Ayrık otları öyle çoklar ki, onlara kapılmadan yeşil kalabilmek öyle zor ki… Evet, yine yanlış bir karar vermişim anlıyorum.
Kocaman bir gürültü titretiyor camları. Yağmur ıslatamıyor bir türlü.
Benim kara kara oturup geleceğimi düşünmem, kaybolan ehliyetimi ve pasaportumu yaptırmam, bana vize veren ilk ülkeye bir uçak bileti almam ve hala “gitme” diyecek hiç kimse yokken hayatımda, basıp gitmem gerekiyor. Peki ben ne yapıyorum? Google’a ucuz uçak bileti mi soruyorum, konsolosluklara telefon açıp gerekli evrakları mı öğreniyorum, aklıma yatkın bir sertifika, master programının ücretlerini mi araştırıyorum, oralardaki arkadaşlarıma mailler mi atıyorum HAYIR?
Tek derdim bir şarkı. Tam uyumak üzereyken radyodan gelen, baştan sona ezbere bildiğim halde sabah kalkınca "neydi o?" diye yana yakıla aradığım bir şarkı.
Ben baştan ayağa bir zamanlama hatasıyım. Dünyaya gelişim, okuduğum okullar, yaptığım işler. Hep yanlış zamanda yanlış yerde oluyorum. Ha, bunun saat mevzusuyla ne alakası var, yok aslında. Yani varda çok uzun alaka şimdi bağlayamayacağım ikisini birbirine. ,
Nihayet kararımı verdim, e şıkkını sipariş ettim. Siparişi vermeden önce satıcı zibilyon tane soru sorduğumdan mıdır nedir, satıcı bir türlü siparişi onaylayıp kargoya vermedi. Ben de iptal ettim sonunda, satmaya niyetin yoksa ben de alıcam diye peşinden koşamam herhalde.
Sonra dün işe gitmedim, Kadıköy’e Salı pazarına gittim. Nasıl özlemişim sal-pa’da gezinmeyi. Pek bi’şey alamadım ama insanları izlemek, satıcıları dinlemek bile keyifli. Bi’de ben çocukluğumdan beri çok severim pazarları zaten. Doncuların, parçacıların tezgâhlarında didik bi’şeyler karıştırmayı. Velhasılı, gittim hasret giderdim bi’güzel. Bu arada Abi’nin dediği gibi 5 milyona şahana saatler satan saatçilere de rastladım. Bir tanesi hele, gitti-gidiyorda gördüğüm neredeyse bütün şekilli saatler adamın tezgâhında var. Hemide sadece 20 lira! Yahu şimdi şu benim saatte buralarda bi’yerde olsa derken, ta-ta! Benim e şıkkı ilerden bana göz kırpmakta. Gittim yanına baktım kadranı beyaz. “Yok mu” dedim “bunun siyahı”. “Abla geçen hafta siyah getirdim beyaz sordular bu hafta beyaz getirdim siyahını soruyorsunuz” dedi satıcı. “Eee 2 sini de getir madem, niye birini alıp birini bırakıyorsun” deyince güldü gevrek gevrek “bak bi’de şu var” diye başka bi’saate yeltenecek oldu. “Ben bunun siyah kadranlısını istiyorum” dedim. Gitti arabaya baktı. Yok! “Abla sen haftaya gel ben sana siyahını getircem” diye söz verdi. Mutlaka geleyim diye de bana pazarda yerini tarif etti.
İşini böyle yapan adamları seviyorum ben. Satmaya niyeti var adamın. Ben de alıcıyım belli, her yolu her koşulu deniyor kendince. Bi’de bazıları var “şu kaç para?” diye sorunca bile ağzının içinde yuvarlıyor lafı. Alasım varsa bile almıyorum onlardan bi’şey, başka yerde 3 kuruş fazla veririm adam gibi hizmet alırım. Hiç de gocunmam.
Ha ben saat diyordum di mi? Haftaya Salı işe gitmemek için ne bahane bulsam acaba? Bi’de “amirim” çakar mı acaba 2 Salı üst üsüte tüyünce alışverişe gittiğimi. Yahu zaten şirketten bağlanıp duruyorum bloggera, kadının bi’gözü benim ekranda sürekli. Bu aralar yakalanmazsak iyidir. Temkinli olmak lazım.
Hiii! Güncemin şirkette öğrenildiğini düşündüm de bir an! Dağlara taşlara! Bi’yerlere de taşınamam valla, çok dikkatli olmam lazım çok!
Dear God, Sevgili Allah, Pek muhterem Yehova,
Ya da adın her neyse, hangi dili konuşuyorsan, nerede yaşıyor ya da yaşatılıyorsan. Sen orada çok eğleniyor olabilirsin, dışardan bakınca eğlenceli göründüğüne hiç şüphe yok zaten. Lakin biz bile insanoğlu olarak döner tekerleğe koyduğumuz farelere arada bir izin veriyoruz, bir durup soluk alıyorlar. Nedir senin bu dur durak bilmez oyunların? Ne yani amacın? Nereye varmaya çalışıyorsun?
Tamam, büyüksün anladık, eyvallah. Hep senin dediğin oluyor bunu da biliyoruz. Madem eninde sonunda o malum amaca varacağız, bunca oyun, bu kadar dolambaçlı yol niye.
Tamam, seni yeterince tanımıyor olabilirim. Gönderdiğin bütün kitapları okumuş da değilim. Zaten hiçbir yazarın tüm kitaplarını okumuş değilim. Ayrıca yeri gelmişken belirtmek isterim ki, kitaplar arasında ki üslup farkı da fazlasıyla dikkat dağıtıcı. Hiç aynı kalemden çıkmış gibi değiller ama neyse konumuz şimdi bu değil.
Diyeceğim şu ki, tadı kalmadı artık. Valla bak. Ne tahammül, ne zekâ, ne inanç ne ait olma huzuru, güveni… Hiç biri anlamlandıramıyor olup bitenleri. Zaten bi’bok olduğu da yok. Farkında olduğun üzere aynı çemberde dönüp duruyorum. Hayır, madem olmuyor ve olmayacak bu heveslendirme niye. İşte, aşkta, evde. Her yerde bir gösterip de vermeme durumu yaşatıyorsun bana. Mütemadiyen.
“Hah” diyorum “tamam ya, bir adım attık nihayet ortak bir zeminde uzlaştık, onlar beni anladı ben de biraz onların huyuna gideceğim, hepsi bu işte.” GÜM!
“Ah” diyorum “bu sefer oldu galiba, nihayet aynı dili konuştuğum biri çıktı karşıma, zırhların ardında ki bana dokundu birileri, evet evet ben de âşık oldum galiba.” ÇAT!
“Bak” diyorum “Büyük bir potansiyelim var ve bunu burada açığa çıkarabilirim. Biraz zaman alacak ayrık otlarının arasından sıyrılmak ama olsun, buna değecek, gerçekten hak ederek çıkacağım yükseklere” PAT!
Başka ne kaldı zaten hayatta. Yemek? İçmek? Çalışmak? Seks? İyi müzik? Güzel şarap?
Hayır basıp gideyim desem, gidecek yer yok anasını satayım, bütün yollar sana çıkıyor. Bi’de öyle pis kurallar koymuşsun ki, hakkaten onlarca yıl bu kurallara rağmen senin takımında olanlara şaşıyorum doğrusu. Yani tamam, top senin istediğin saatte gelir oyunu başlatırsın ama el insaf yahu. 6 milyar adam!
Bak sana bi’şey diyim mi? Aha ezan’da okuyor. Yatsı olmalı bu okunan. Ben asıl sabah ezanını severim bunu da bilirsin. Neyse diyeceğim şu ki, rahmetli dedemin hatırına kalitemi bozmuyorum sana karşı. Çok sevdirdi seni bana, küçüktüm o zaman çok inandım büyüklüğüne. Her şeye kadir olduğuna. Bir şeyi senden ve yürekten istersem yapacağın(m?)a. Hatta bi’kere lunaparka gitmeyi çok istedim hatırlıyor musun? O akşam lunaparka gittik beraber. Dedem gencecikti, annem ve babam çocuk denecek yaşta. Ben minik bebe. Atlıkarıncada iki avucumu açıp teşekkür ettim sana onu da hatırlıyor musun? Annem ellerimi bıraktım diye kızdı hani oyuncaktan inince.
Mektubuma burada son verirken “ben artık oynamıyorum” demeyi çok isterdim. Amma velâkin ben atlıkarıncaya bindiği için varlığına inanabilen o küçük aptal kızım hala…
Sevgi, selam, saygı hiç bi’şey yok sana. Sen bana biraz umut yollayana kadar küsüm işte. Ne halin varsa gör.
Bir türlü karar veremiyorum, reca ederim bana fikir veriniz. Şimdi durum şu: epeydir burada da sayıklıyorum, malumunuz bir kol saati almak istiyorum. Lakin şöyle görür görmez vurulup alacağım bir saat çıkmadı hala karşıma. Ha pardan bi’tane Tissot beğendim lakin kendisi 4 kişilik bir ailenin bir ay boyunca yoksulluk sınırının üzerinde bir hayat sürmesine imkân verecek bir fiyat etiketine sahip olduğundan aşkımız pek uzun sürmedi maalesef.
Şimdi hem kalbimi fethedecek, hem de etiketi cüzdanımı delip geçmeyecek bir saat bulana kadar atıştırmalık bi’şeyler almaya karar verdim. Zira yaz geldi, geliyor. Saatsizlik iyice canımı sıkmakta. Şöyle gerçek aşkımı bulana kadar bi’kaç zaman takılacağım bir yakışıklı aramaktayım. Bu konuda kendimi sokaklara atmaktansa online alışveriş sitelerine atmayı uygun buldum
Bakındım bakındım bakındım. Seçenekleri yok fiyata göre, yok renge göre, yok kronometreye göre eledim eledim eledim, lakin şu 5 saatin arasından bir seçim yapamadım.
Ve durumu oylamaya açmaya karar verdim. 5 adet fotoğraf var, a-b-c-d ve e. Sence hangisi?
Yorum yapmak isteyenler bittabi yorumlarını bırakabilir. Hatta memnun olurum. Yorumla falan uğraşamam diyenler için de aşağıya minicik bir anket ekledim. Oy verirseniz pek bahtiyar olurum.
Buyurun buradan yakın.




Read more...
Ben demiştim!
Kolay kolay kaybetmem bi’şeyi demiştim!
Nitekim buldum. Kaybettiğim kalemimi buldum.
Ne demeli ne yazmalı nasıl yorumlamalıyım bu durumu bilmiyorum. Dönüp dönüp bakıyorum yazdıklarıma. Kaleme. Benim olmayan fotoğraflara. Tesadüflere. Nihayet bu gece kurabildiğim msn’e… Habire başlamadan biten gel-git yumağına. Bir vazgeçemeyiş mi bu? Ego mu? Görünmez ve kopmaz bir bağ mı? Hiç bağlanamayan bir yumak mı?
Bilmiyorum.
Bildiğim kalemi bulduğum.
Bildiğim, "Seninle bağlantılı olabilecek tek nesne oydu ve sen gitmeden önce o gitti.Şimdi de biliyorum ki, sen geleceksen eğer bi’şekilde kalemde ancak o zaman çıkacak ortaya. Yani muhtemelen hiç çıkmayacak" dediğim halde kalemin ortaya çıktığı…
Bildiğim, yorgun olduğum. Olup bitenleri kimseye enikonu anlatamamaktan dolayı yorulduğum. İçimde birike birike taştığım.
Bildiğim baharın geldiği. Baharın yorgunluk getirdiği.
Bildiğim… Kalemi bulduğum.
Bildiğim... Bu cümleyi ancak bu kadar toplayabildiğim
Ot gibi yaşıyorum diyeceğim ama düşünüyorum da otların da gayet eğlenceli bir hayatı olabilir aslında. Her gün bin bir çeşit insanla muhatap oluyorlar ne de olsa. Aslına bakılırsa ben de çeşit çeşit insanla konuşuyorum. İletişim kuruyorum. Sorun çözüyorum. Hatta bu hafta hiç tanımadığım bir hanım efendi beni başkanı olduğu bir musiki derneğinin konserine davet etti mesela. Çok da gururlandırdı üstelik. “Yanınızda getireceğiniz bir kişiyle birlikte protokolde yerinizi ayırıyorum” dedi. Gidemeyeceğim ama telefonlarımızı mail adreslerimizi aldık karşılıklı belki farklı bir zamanda, neden olmasın?
Hiçbir şey okumadım bu hafta. Gazete, dergi, blog, kitap. Peki tamam biraz kitap okudum. İşimle ilgili 100–150 sayfalık bir iki ufak hikaye vardı onlara göz attım. Ama başka hiç bi’şey okumadım. 12mayıs günü Çin’de olan depremde 60 binden fazla insanın öldüğünü, Myanmar’ı vuran Nargis kasırgasına rağmen askeri hükümetin ülkeye gelen yardımlara izin vermek yerine anayasa referandumu yaptığını, Kylie teyzenin istanbul’a gelip konser verdiğini, başbakan’ın gözlerinin bozulduğunu güneş gözlüğüyle gezmek zorunda kaldığını falan sabah geveze’yi dinlerken araya sıkışan haberlerden ya da biz dünyadan bi’haber kalmayalım diye şirketin her tarafına yerleştirilmiş plazmalardan akıp geçen haber şeritlerinden öğrendim. Yemekhanede yapılan güncel tartışmalardan da kusur kalmadım böylece. Yani insanlar okumadan da hayatlarına devam edebiliyormuş bal gibi, anladım. Ne gerek var ki bu kadar kasmaya?
Hafta sonu için en iyi planım reader’daki 500ü aşkın okunmamış blog için mark as read tuşuna basıp, Cdlerde biriken bi’sürü filmi, diziyi izlemekken; bir iki ilginç başlığa takıldım, aa bilmem kim bilmem nereye gidecekti, yok bilmem kim en son bilmem ne yazmıştı devamında ne oldu acaba derken, yine saatler saatler geçti bilgisayar başında. Neden okuduğumu, neden yazdığımı hatırladım tekrar. Birkaç saatliğine olsun uzaklaştı tilkiler kafamdan, biraz olsun sustu diğerleriM, motorum soğudu azıcık.
Eskiden “neler oluyor hayatta” vardı buralarda. Hatırlayan var mı bilmem. Okudum beğendim gibi, çeşitli haber sitelerinden haberleri işaretliyordum readerda. Benim baktığım pencereden dünyada olup bitenleri listeliyordum. Sonra kaldırdım. Niye yaptım hatırlamıyorum. Şimdi tekrar geri getirmeye karar verdim. Çünkü o orada olunca daha çok okuyor, daha çok takip ediyordum gündemi. Yalnız yine bir sayfa düzenlemesi yapmak gerekecek bu durum için ki; çok sıkıcı bu durum, çok!
Mor ve Ötesi 7. oldu 2008 Eurovision’da. Sahneye çıktıklarında uyukluyordum kanepede.
Aklımda 2003 Eurovision. Yok yok Sertap’ın birinciliğinden değil, gerçi birinci olmasa bu kadar net hatırlayamazdım o tarihi ya, neyse.
Bodrum’dayız.
Finaller daha başlamamış herhalde, kim organize etmiş hatırlamıyorum, bizim fakülteden büyükçe bir grup gitmişiz. 3 gün. Bizim ekip; 2 kız 3 erkek. Kimse kimsenin sevgilisi değil. Flörtöz bir durumda yok ortada. B.nin zaten askerde nişanlısı var, o Y’ye emanet. Zaten beni de gitmeye Y ikna etmiş. Sürekli bir pazarlık halindeyim onunla. “O’lum bak uygunsuz bi’durum olursa ben size haber ederim, ama sakın her yan bakana ‘ne bakıyon lan’ diye dalmayın, kısmetimi kapamayın, bozuşuruz.” deyip duruyorum. Ne mümkün anlatmak, adam 30 saniye yalnız bırakmıyor, şöyle bir İtalyan yakışıklısı bulup kadeh kaldırayım.
henüz beachler. Gündüz tekne turuna çıkmışız. Şansımız ki hava bulutlu. Güneşleneceğiz diye yağları sürdüğümüzle kalmışız koca gün. Tabi tatile geldik illa denize gireceğiz diye atlayıp 3-5 kulaç savurmuşuz ama sonra herkes havlularla, polar montlarla oturmuş teknede. Erken dönüyoruz otele. Yok yok pansiyon gibi bi’yerde kalıyoruz aslında. Arkadan aksanlı bir İngilizceyle “Göbek dansı Türk kızlarının ortak yeteneği herhalde” diyor birisi. Dönüp bakıyorum. Ve evet, nihayet bir İtalyan yakışıklısı!
Hayatımda gördüğüm en güzel gözler. Olduğum yerde kalakalıyorum. Cümle bile kuramıyorum. “sen Türksün değil mi?” diyor ben öyle kitlenip kalınca. “elbette türk’üm.” diyorum, Sertap’ın harika şovundan feci gururlanmışım.
“Dansından anlamıştım zaten” derken göz kırparak gülümsüyor. Aman Allahım o ne dudaklar, o nasıl bir çapkın gülüş. Eriyorum, bitiyorum…
Ne cevap verdim, nasıl bir cümle kurdum, kurduğum cümle İngilizce miydi, Türkçe miydi, sohbet nasıl gelişti hiç hatırlamıyorum…
Anımsadığım; kalabalıktan uzaklaşmışız (ya da biz yerimizdeyiz ama onlar dağılmışta olabilir, benim gördüğüm sadece O) Bodrum’a ikimizin de ilk gelişi olduğunu ve nereleri gezdiğimizi anlatıyoruz. O yarın İstanbul’a geçeceğini ve 3–4 gün orada kaldıktan sonra Floransa’ya döneceğini söylüyor. “Ben aslında İstanbul’d yaşıyorum” diye atlıyorum tabi. “Nereyi gezmeliyim İstanbul’a gidince?” diyor, Nedense aklıma ilk gelen Kız Kulesi. Bir türlü bulamıyorum İngilizcesini. Virgin tower diyesim geliyor ama değil biliyorum. “Kız kulesi” diyorum gayet Türkçe, anlamıyor elbette. Ben de bir türlü anlatamıyorum derdimi. Küçük bir not defteri çıkarıyor cebinden. “Buraya yaz ben gidince sorarım” diyor. Aklıma şaşayım oraya telefonumu yazmıyorum. İsmimi bile yazmıyorum. Bir anda onun arkadaşları ve benim arkadaşlarım çıkıyor ortaya. Muhtemelen hep civardalar ama ben farkında değilim. Büyü bozuluyor. Onunkiler onu, benimkiler beni tutuyor kolumdan, “İyi eğlenceler, see you’lar, buona notte’ler”le iki farklı yöne doğru ilerliyoruz.
Birkaç adım sonra arkama bakıyorum, arkasını dönüp bakıyor o da, göz göze geliyoruz... Son kez.
Yıl 2008 sadece 5 yıl geçmiş aradan. Yine bir cumartesi gecesi, yine bir Eurovision finali. 22.30 sularında kanepeye kıvrılmış uyukluyorum.
50 yıl değil sadece 5 yıl geçmiş aradan. Ben İstanbul’da bir kanepede uyukluyorum.
Kendime bir küfür savuruyorum akıllara zarar.
Ben kanepede uyukluyorum!
Kahramanımız, S hanım’ın yanındaki masada oturmaktadır. Konu az-çok kendisini de ilgilendirdiğinden kulak kabartır konuşulanlara:
—S hanım S hanım
—Söyle İ’cim
—Bir müşteri var hatta. İşlem yapmak için ben aradım ama offerı çıkmıyor. Çok ayıp oldu.
—Dunning segmentine baktın mı?
—Evet FC (efsi) den düşmüş ama A+ (plas)
—Tenure’si olmasın bugün, dikkat ettin mi?
—Yok 5 tane varmış bitmiş.
—Hım. Bugün pazartesi billing devam ediyor galiba.
—Baktım, open amountu yok ki zaten.
—O zaman sen 735064’ten campaign poolu ara. Payment’tan birisini iste, ona söyle.
—Eeeee?
—Sorun yoksa onlar offer tanımlar comet’e zaten. Eğer bi’şey yapamazlarsa not al, raporlayalım corporate tarafına.
—Anladım Ok. Byy.
Konuşmanın ona faydalı hiç bi’tarafı olmamıştır. O zaten teklifi çıkmayan abonelere 'ödemeler' tarafının özel bi’şey yapamadığını, direk raporlanması gerektiğini bilmektedir. Bu konuda sadece geçen hafta 2 tane 'mail' atılmıştır ödemeler biriminden.
Ne İ’ye, ne S’ye bunu söylemek hiç içinden gelmez. "İnsanlar işleri için gerekeli dökümanları bile okumuyorlar ne gıcıklar" der. Üstelik hangi dilde olduğu belli olmayan konuşmaya acayip sinirlenmiştir. Böyle havalı havalı bin tane İngilizce sözcük kullanıp bütün operasyona yaptığı bilgilendirmelere “herkez” yazan insanların astı olduğu için acayip sinir olur kendine. Sonra hala –de, -da’ları karıştırdığını hatırlar, elinde çevirdiği kalemi bırakır, ekranına bakar.
1 saat sonra yemeğe çıkar, İ’yle aynı masada oturmaktadır.
—İ, sen İngilizce biliyor muydun?
—Yok canım, nerde? Zaten bilseydim çoktan 'support' kadroya geçmiştim.
—Hıı anladım. Hadi size afiyet olsun ben kaçtım.
Tepsisini alıp, koşarak uzaklaşır. Arkasına bile bakmak istemez. Terasa atar kendini, yüzünü güneşe döner, gözlerini kapar.
“Ne işim var benim burada?” diye sorar. Yanıtını kendi verir yine. “yolun kenarında ki çalı olmayı sen seçtin. Buradasın çünkü en güçlü, en yeşil çalı olacaksın.”
Okkalı bir küfür savurur dudaklarını hiç kıpırdatmadan. Oysa bas bas bağırmaktadır. Kimse duymaz sesini. İnandığı bile. “Duysa cumartesi gecesi o rezalet yaşanmazdı ki” der kendi kendine. Çat diye cumartesine gider tekrar. Dişlerini sıkar. Aklından başka şeyler geçirmeye çalışır. Ait olamadığı sevdalar, sahip olamadığı aşklar geçer gözünün önünden. Hangisi daha beter emin olmaz.
“Eeehhhhhhh, altı üstü yemek molası verdik, yeter be!”
Gözlerini açar, bir damla yaş süzülür sağ yanağından, boynuna kadar hisseder nemini. Kahvesini alır, masasının başına döner…
Yanında oturan arkadaşı:
—Sen bugün ne kadar neşelisin ya, tatil sana yaramış anlaşılan?
—Hadi ya... Öyle miyim? O senin neşendir, beni de öyle görmüşsündür...
Yine sabah oldu. Uyku alınan onca kararı alıp nereye götürüyor? Yerine şişmiş gözleri, ağrıdan çatlayan bir kafatasını nereden bulup getiriyor?
Neden konuşarak anlaşamıyoruz biz?
Ve neden “Ben böyleyim işte…” deyince akan sular duruyor?
Nasıl büyük bir kaçış bu aslında…
“Ben böyleyim, huyum bu.”
Lanet olsun, biliyorum ve anlıyorum!
Gregor yazmış ya hani kocaman, demiş yaTolstoy “her şeyi anlamak her şeyi affetmektir” diye.
Anlıyorum, affediyorum ve en korkuncu acıyorum… Üzülüyorum.
Kendi hayallerimi bırakıp onlarınkiler için üzülüyorum. Boşa geçen yılları, kaçırdıkları fırsatlar için üzülüyorum. “Onlara bunu nasıl yaparım?” diye kendimi kemirip duruyorum.
Ben 2 haftadır hazırlandığım projenin lansmanı ertelenince sinirden çıldırıyorum, istifa dilekçeleri yazmaya başlıyorum, 25 yıllık bir projeyi bir gece de paramparça edebilir miyim hiç? Cesur muyum o kadar?
Falan filan işte.
Şimdi yine uzuuuun vadeli planlar yapmak icap ediyor...
Sonra güneş açtı yavaştan. Eridi bahçemin karları. Kimi gözyaşı olup aktı, kimi buharlaşıp uçtu hiç var olmamışçasına. Birden tomurcuklar fışkırdı dört bir yandan, sarıp sarmaladılar yemyeşil. İçim açıldı sanki yüreğim ferahladı, yüklerden kurtuldum. Açtım kollarımı güneşe, buz gibiydi ellerim, uzattım. Öyle coştum, öyle gözümü aldı ki güneş, eriyip giden kardan adamı bile unuttum. Buz gibiydi ellerim, uzattım…
Kış çocuğuyum ben, sıcağa alışkın değil tenim. Avucumdan bir sıcaklık akarken yüreğime; “soğuk” dedim. Buz gibiydi ellerim. Gözlerimde sorular. Bahara alışmaya çalışıyordum oysa. Adamlarım hep kardandı benim, alışmaya çalışıyordum sıcaklığına.
Gitti. Arkasına bakmadı.
Gonca yüklü dallarıma ayaz vurdu.
Yoldum bahçemde ki bütün otları. Çevremdeki bütün yaban yeşillikleri söktüm attım. Boş plastik saksıları kaldırdım. Çabalamak, çapalamak, emek harcayıp kıpkırmızı kahvaltı domatesleri yetiştirmek için havalandırdım toprağımı. Öyle yorulmuşum ki; yanıma bir avuç mor menekşeyi, arkama tanıdık bir gülfidanını alıp kenara çekildim. Bir adım uzaktan baktım olana bitene. Geçen kışa, açan bahara, vuran ayaza, hiç gelmeden çekip gidene, başlamadan bitene…
Ben kış çocuğuyum işte… Hangi mevsimde hangi çiçek açar bilmem ki hiç. Yanlış baharda açtı tomurcuklarım. Şimdi kenarda durmuş tekrar kışı bekliyorum. Hiç niyetim yok yeni tohumlar saçmaya. Varsın kahvaltıda domatesler kendi bahçemden olmasın. Varsın açmasın güllerim rengârenk. Ben şimdi kışı bekliyorum yine.. Kardan adamlarıma da razıyım artık. Bir kuru dal parçasıyla gülümseyiverir onlar bana, bir de mavi atkıyı sardım mı boynuna, güneş açana kadar bahçemde kalacak bilirim. Varsın her bahar alıp götürsün o'nu… Yalancı güneşlere çiçek açmaktansa, buz gibi ayazlara uzatırım ellerimi.
Ben şimdi kışı bekliyorum yine. Alın koca bahçe sizin olsun. Bana kışın sessizliğini geri verin yeter.
Ohh bitti nihayet!
Artık bi’daha kolay kolay tema değiştireceğimi hiç sanmıyorum hem de hiç! Ne html bilirim ne sayfa tasarımından anlarım, bir de css midir nedir öyle bir zımbırtı varmış ki akıllara zarar.
Anladım ki bu iş benim boyumu hayli hayli aşıyor. Bu kadar pipirikli, detaycı ve meraklı bir insan olarak bu hale getirdiğime şükrediyorum valla. Üstelik hala bence düzeltilmesi gereken bir sürü yeri var, bi’kere başlık havada kaldı öylece, onun resmin alt tarafında durması gerekiyor yalnız bir türlü beceremedim. Tıklanan linklerin rengi, başlıklardaki Türkçe karakter uyumsuzluğu, etiketlerdeki küçük büyük harf uyumsuzluğu ve daha benim fark etmediğim kim bilir kaç şey var. Ama artık sıkıldım bilmediğim bir dili çözmeye uğraşmaktan, yeni olayımız aşağı yukarı budur efenim, arz ederim.
Hoş çoğunuz benim dün akşamki uykusuzluğumdan istifade deneme yazısını da readerlarınızdan okudunuz ya o yazıdan dolayı bu dönüş kimseleri şaşırtmayacak muhtemelen.
Neyse. Zaten niyetim, amacım ortadan kaybolmak sonra tekrar ortaya çıkıp cöö yapmak falan değildi benim. Unutmam ve unutulmam gerekiyordu bu yüzden sonsuz maviyle minik bir virgül koyduk sayıklamalara. İnadına maviyle deli dizgin başlıyoruz tekrar.
Arada geçen zamanda hep yazdım başka başka yerlerde aslında. Emektar defterler, gizli günlükler yetmedi hatta yine bir blogger olarak yazdım savurdum cümlelerimi internetin uçsuzluğuna. Çünkü benim için öyle bir hale gelmiş ki buralara yazmak başka türlü bir yazım şekli artık yetmemeye başlamış. Başıma gelenleri, içimden geçenleri defterlere yazıp kapaklarını kapattıkça onları oraya hapsediyorum sanki. Oysa buralara bir yere yazdıkça benden çıkıyor cümleler. Sonsuzlukta bi’yerlerde kaybolup gidiyor, daha çabuk unutuluyor. Sırf böyle hissettiğim için bir başka blog penceresinden savurdum cümlelerimi sonsuzluğa. Şıp diye eliyle koymuş gibi daha ilk günlerden bulanlar, yorum bırakanlar oldu. Hiç birini yayınlamadım ve cevaplamadım da çünkü orası benim için aslında gizli bir sığınaktı. Eleştirilmeye, akıl almaya, doğruyu aramaya, sorgulamaya halim yoktu ve her cevap yeni bir kapı açacağı için yazılanları aldım, cebime koydum üzerine düşündüm ve öylece bıraktım. Değerli fikirlerini paylaşan herkese teşekkür ediyorum.
Bir de günaşırı gelip baktığı halde hiç sesini çıkarmayanlar oldu. Onlara ne desem diye çok düşündüm, bulamadım. Benimle sessizliği, suskunluğu paylaştılar, sıkıntıma değişme-değişememe kaygılarıma ortak oldular. Sadece dostum dediğim insana anlattıklarımı okudular, dinlediler sessizce. Kimlikleri birkaç haneli dinamik IP’ler bile olsa arkadaştan öteler benim için, bilmek isterler belki bunu…
(şimdi böyle yazınca onlarca kişiden bahsediyorum, yüzlerce yazı yazdım gibi olmuş, hepi-topu 5-6 yazı ve toplamda 3-5 kişiden bahsediyorum aslında.)
Sadece o da değil. Yoğun bir mail alışverişimiz oldu arayıp soranlarla. Aklıma estiği gibi yazamamanın acısını onlara attığım mailler sayesinde çıkardım. Kimisiyle gülüştük, kimisiyle erkekleri çekiştirdik, kimisiyle dünyayı kurtardık, kimisiyle haziran için şimdiden planlar yaptık, daha neler neler… Hepsine birer kocaman teşekkür, arkadaşlıkları, varlıkları ve “orada” oldukları için.
Ne çok şey birikti, ne çok şey var anlatacak. Hâlbuki yaşanan hiçbir şey yok ortada. Bir kaç damla hüzün, bir miktar hayal kırıklığı, bolca rutinden ibaret bir mavi rengim…
Yine, yeniden, inadıma mavi…
Read more...http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/deiiyorum.html
Read more...http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/severek-ayrlmak-diye-biey-varm-hakkaten.html
Read more...http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/bitti-galiba-artk-sanrm-bitmeli.html
Read more...http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/deimeyen-tek-ey.html
Read more...http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/bir-son.html
Read more...http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/yeniden-balasn.html
Read more...© Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008
Back to TOP