Cumartesi, Temmuz 31, 2010

lemon gReen tea

Starbucks!
Evet starbucks!
Ben bunu nasıl akıl edemedim bir haftadır.
Burası uyuyakalanların üzerine battaniye örtüldüğü kahve diyarı değil miydi? Tabi ya…
Yeni iş yerim starbucks. Sevgilim sayesinde buldum bu muhteşem fikri =)))

Yalnız burada starbucks’a özel kablosuz internet yok muydu yahu? Ben öyle biliyorum ama daha önce hiç kullanmamışım herhalde emin olamadım. Şu TTnet’in WiFi sine bağlanmak için kullanıcı adı ve şifre hatırlayana kadar canım çıktı ayrıca.

Dün “aylaklık zor işmiş vesselam, yordu” dediğimde, sevgilim “beni yanına alsaydın, ben yükünün yarısını alırdım omuzlarından” dedi. Haklıydı. Beni hiç yormadı, her zaman yardımcı oldu bana. İşleri karıştıran, sorular soran hep ben oldum…

Şimdi her yanı ve her şeyi ve herkesi alt üst ettikten sonra, yani hayatın/hayatımızın orta yerine sıçtıktan sonra kaçarcasına gidiyorum. Kaçarcasına ne be? Bildiğin kaçıyorum işte!

Bugün kuaförde, Amerika’ya yerleşen bir başka müşterinin babasının cenazesine bile yetişemediğini anlattılar bana. Oturup ağlayacaktım sabah sabah! Ki zaten artık ağlamaktan beyin sıvım falan akacak herhalde. Gözyaşı dediğimiz şey sonsuz olamaz değil mi?

Artık gerçekten bundan bahsetmek istemiyorum. Yani şurada yazdığım sözcüklerin bir istatistiğini çıkarsak “ağlamak”, “ağladım”, “ağlamamak için zor tuttum” türevi ifadeler ilk sırada çıkar herhalde. Sahi yazdığım tüm kelimelerin bir raporunu almak mümkün olsa keşke. En çok hangi sözcüğü yazmışım acaba?

Bir de

ağladı, ağladık, ağladı annem, yar hepsi hak mı?
koy ver yeni evler bulsun kendine…


diyen bir Sibelalaş şarkısı vardı di mi? Cuk oturdu sanki, evet…

Ulan doksanlar ne güzeldi be.
Çocuktuk ve en büyük sorunumuz…
Sahi neydi en büyük sorunumuz, 14-15-16 yaşında?
Bilmem bulamadım.


Ders çalışsam aslında. Şu 1 ayı boş boş geçirmesem TOEFL’ı vermek için fazla zamanım olmadığını, oraya gitmenin sihirli değnek değmişçesine listening notumu yükseltmeyeceğini hatırlasam ve asılıp bir güzel ders çalışsam…

Güzel olur evet…







Düşündüm de, sevgilimle oturup filmler izlesek aslında…
Daha güzel olur, evet…

Read more...

Çarşamba, Temmuz 28, 2010

sodalı mavı

Google a what time in new jersey diye sorunca, daha sörçlemeden cevabını veriyor. Şu an mesela saat 07.13 a.m.miş. TSİ 14.15 i göstermekte. Yani 7 saat varmış. Sanki bilmediğim bir şeydi bu, peh!

Bu kadar küçük yaşta “koşulsuz itaat” bilincini dedemden almamış olsaydım, çoktan isyan edip ateizmin derin sularına dalmıştım muhtemelen. Ama artık tanrının bizimle çok eğlendiğine kanaat getirdim. Sadece “sıradaki oyunun nedir allah'ım?” diye, dişlerimi sıkan bir gülüşle bekliyorum karşısında…

Şirketten istifa ettim. 26 temmuz Pazartesi günü. Buruktu, garipti. Tazminatımı alamamış olmak çok koysada 6 aydır adamlar telefon faturamı ödüyorlardı. Öyle avuttum kendimi. Bir de tabi en başından bari, tazminatı gözden çıkarmış olduğumu hatırlatmaya çalıştım kendime bol bol.

En başa dönmeye çalışacağım artık. Tüm bunlar hiç olmamış gibi yapmaya. Aynı heyecanı istiyorum geri. Bu saatten sonra mutlu gidemeyeceğim aşikârda, bari o ilk heyecanla gideyim istiyorum. Gerçi ben biraz kendimi tanıyorsam “böyle” gitmem oralara ama göreceğiz bakalım daha neler olacak kim bilir?

Evdekiler istifa ettiğimi bilmiyorlar. Gitmeye birkaç gün kalasıya kadar da öğrenmelerini istemiyorum. Bu yaptığım onlara çok büyük haksızlık vs. vb. olabilir ama bunu yapmak zorundayım. Üstelik giderayak bir yalan daha söylemem gerekiyor onlara. Son atımlık kurşunumu kullanmayacak bile olsam, onların istediğini yapmadığımı düşünmelerinin tek yolu, “ben gidiyorum ama birkaç ay içinde sevgilimde oraya gelecek” demem.

Sonra…
Sonra beni sevgilimle sanan ailem ve beni ailemle sanan sevgilimle aynı zaman diliminde bile olmadığım bir yalnızlığın içinde olacağım. Rutin birkaç arama yaptıktan sonra herkesle bağımı koparmayı düşünüyorum. Facebook blog falan hikaye aslında...
Yani hakkaten ben aramazsam nereden bulacak bu insanlar beni? Nasıl bu kadar rahat olabiliyorlar? Görmüyorlar mı, bilmiyorlar mı, tahmin edemiyorlar mı dünyanın öbür ucunda onlarsız ayakta durabilirsem (ki artık durmak zorundayım) geride kalan hiçbir şeyi umursamayacağımı. Ve tek kalemde silebileceğimi…

Ben üni.ye başladığımda böyle olmuştu. O yüzden korkuyorum aslında kendimden. Millet yurtta “anamı özledim, köyümü özledim” temalı özel ağlama geceleri düzenlerken, ben “sussanıza kardeşim, iki satır kitap okuyacağız burada” modundaydım. Bir tek, 1 ekim 2000 günü, ilk kez yalnız başıma otobüse bindiğimde ağlamıştım. 1 ekime kadar kayıttı konaklamaydı, annem babam hep benimle gelip gitmişti. Ama 1 ekim 2000 gecesi saat 22.00 de o otobüse bindim. Bütün aileye camdan el salladım ve otobüs eskihisar feribotuna varana kadar ağladım. Feribotta yanımdaki kadının cep telefonunu alarak(çok ağladığım için acımıştı bana ve benim o zaman bir cep telefonum bile yoktu vay be) M.yi aradım doğum gününü kutlamak için. Ve bitti. Sonra bir daha asla ağlamadım ailemden ayrı kaldım diye. Ki daha 17 yaşımdaydım. 18 bile olmamıştım…

Niye anlatıyorum ki bunları...
Ha evet hatırladım beni işte zanneden annemi inandırmak için sabahın köründe evden çıkmıştım ve vakit öldürmek için en iyi yolun yazı yazmak olduğuna karar vermiştim.
Ramazan da maaile evdeyken çok zor olacak bu her sabah aynı saatten çıkıp, aynı saatte işten eve dönme işi ama bakacağız artık bir çaresine. Galiba en mantıklı yöntem eve en yakın kütüphaneyi tespit etmek olacak.

İlgileneyim bununla evet…

Bi’de bu var kulağımda sahi: Pete Yorn- Lose you

Read more...

Pazar, Temmuz 25, 2010

kRistal mavileR

Hayır bu tarih unutulmamalı.
Neyi hatırlatması gerekiyor bana bilmiyorum ama unutulmamalı.

Aynı gün, 24 Temmuz Cuma günü.
O çok sevdiğim iki adam.
İkisinden de vazgeçemediğim için ikisini de terk etmeye karar verdiğim iki adam...

Gözleri yaşlıydı. Birinin siyahları parlıyordu gizlemeye çalışırken,
diğerinin yeşilleri yakıyordu içimi benden kaçırmaya çalışırken.

İkisinin de aynı cümleyi söylerken titredi sesi,
"o an anlayacaksın"

İkisini de gördüm. İlk kez diyemem. Ama "benim için" ilkti o yaşlar.

Bir kaç saat araylaydı.
Birinin belime dolanan ellerini, üzerime sinen kokusunu atamadan tenimden, diğeri sarıldı boynuma.

Biri; ben inanıyorum, gideceksin, dedi.
Diğeri; yorma yaşlı kalbimi daha fazla, dedi.


Sonra ikisi de sanki aynı anda, o gizlemeye çalışılan ama gizledikçe daha da incelen ve "bak bana ben ağlıyorum şu anda" bile dese daha az dikkat çekici olan aynı tiz tonda,

"işte o an anlayacaksın" dedi.

Birinin bana siyahını veren, yüzüme anlamını veren kirpiklerinden süzülüyordu
Diğerinin kızıma rengini verecek, eladan yumaşacık değişen, yeşillerinden...


Acı'ydı. Akıyordu. Benim kadar acıdıklarını görmek istiyordum ya hani.
Onları acıtanın BEN olduğumu görünce, bitecekmişim ben meğer.

BİTTİM!


---
Sent from my Nokia

Read more...

Cuma, Temmuz 23, 2010

biRi kıRmızı biRi mavi

Taa haziran-mış, kitapçı da sayfalardan fal tuttuğumda...



Ben 26 dedim kendime, 25 bitmeden yapılacakları bana yaşatan yaşım olduğu için. Aşık olduğum için;

de ki işte


Sevgilime sordum "bir sayı söyle bana"
"35" dedi kendisi için:

de ki işte



Peki dedim "benim için kaç olsun?", "17" dedi;



17 uzuun dedim,
















"Şaşırmadım! Kısa,sade, net bi'şey çıksa şaşardım" dedi.






Mavi kitabı aldım bu kez elime. "Peki" dedim, "hayır mıdır şer midir bu gidiş, söyle bana kitap!" Dedi ki;





















Kitapları almadan çıktım öylece...



PS: Bu yazıya facebooktan bir link verilmiş galiba. ben facebook kullanıcısı olmadığım için bulamadım. bir zahmet bana da verseniz o linki süper olur =)

Read more...

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

havuz mavisi

Hayat özetlenebilir bi’şey değil.


Bu cümleyi ben söylediğim için mutlu oluyorum bazen. Mesela şu an.! Gerçi biraz kurcalasam eski lahitlerde bilemedin Dostoyevski romanlarında falan kesin söylenmiştir ya, olsun ben kimseden duymadan kendim keşfettim bunu.

Hayat özetlenebilir bi’şey değil. Ancak yaşanabilen (becerebilene) bir de belki yazılabilen bir şey. (okuyabilene) Ama özetlenebilir bi’şey değil

Pasaportum geldi. (almak için yaşadığım stres, kendime not: yeşil pasaport diye tutturup, bütün gününü piç eden ve sonra seve seve gidip bordo pasaport alan, aptal insanlardan, ne kadar uzak durursan o kadar iyi. Kendime not 2: her horoz kendi çöplüğünde öter, başkasının çöplüğünde eşelenme)

Sonuçlar açıklandı. RUTGERTS. New Yorker olmak benim neyime, karşı kasabadan Manhattan manzaralarını izleyip duracağım artık. Chinatown, soho… vb. vs. ancak günü birlik turların “hadi şuraya da gidelim” parçası olacak. Ayaklarım şişene kadar caddelerde yürüme şansım olmayacak, yürüsem bile akşama New Jersey’e dönemek zorunda olacağım ve zaten ertesi sabah yine ders olacak!

Zaten hayatta neyim tam ki, her şey biraz eksik, her şeye tam dibimde elimi atsam tutacağım belki ama ben ancak karşıda. Her şeye uzaktan baktığım gibi işte…

Ders demişken TOEFL’dan 110 almışım gibi bir rahatlıkla geziyorum ki ortada akıllara zarar. Sanki ben gerçekten tatile gideceğim amerika’ya….

Pasaportumu anneme teslim etmişler, zarfın üzerinde de kocaman pasaport yazıyor. Türkiye’de bu tip işlerin kişisel mahremiyet alanına girmesi, 1 asır falan herhalde. Pasaport gibi bir evrak, bir kimlik, nasıl oldur da benden başka birine teslim edilebilir aklım almıyor.
Kadın “sana bi’şey geldi” dedi. “Gördüm” dedim. “Ne o” dedi. “Önemli değil” dedim. Sormadı bile. Ulan benim kızıma üzerinde kocaman pasaport yazan zarf gelecek, hoş üzerinde yazmasa bile postacı kesin söylemiştir ya, ve ben kapıyı kapatıp çıkacağım. İki dakka sonra odaya tekrar gelince de “senin telefon neden kapalı iki kere aradım” muhabbeti yapacağım… Hey gidi annem hey! Seni sevmemek gibi bir şansım tercih hakkım olsaydı keşke…


Çok sıkılıyorum, ki bu yeni bi’şey değil. Bugün 17 yaşında çocuklar gibi, havuzda ne kadar yandığımı anlamaması için, evin içinde babamla köşe kapmaca oynadığımı fark ettim. Yazık bana! Eskiden çekip gitmek diyordum, yakında gideceğim ama mutlu, heyecanlı, umutlu falan değilim. Tek hissettiğim korku! İt gibi korkuyorum ve düşündükçe tir tir titriyorum. Kalacak yer falan ayarlamak için araştırmalara başlamam lazım ama craigslist’i açmamla korkudan kapatmam arasında geçen süre 20 saniyeden fazla değil. Aslında aile yanı istiyorum galiba ama bilmiyorum… ÇOK KORKUYORUM!

Evlenemeye karar verdiğimi söylediğim ilk zamanlarda teyzem belki de yalnız gitmekten bu kadar korktuğun için evlenmek istiyorsun, demişti. O zamanlar sadece evlenip gitmenin ne kadar doğru bir karar olduğunu ispatlamak için, herkese “kız başıma oralarda yapayalnız mı kalayım” ayağı yapıyordum. Şu an hissettiğim ödlekliğin yarısı bile yoktu içimde… Ama şimdi, it gibi korkuyorum ve bunu anlatacak kimsem yok. Oraya gidip tek başıma ayakta dursam bile….

Hayat özetlenebilir bi’şey değil.

Sevgilim benimle gelmeyecek, “gel” dememin bir faydası yok. Ben “yüzüğü çıkaran”ım, “satıcı”yım, “onu orada da satarım.”
Niye hala yanındayım? Madem bunları en başından beri planlıyordum, niye tuttum evlenme teklifini kabul ettim, neden onunla 'birlikte oldum' ? Bunlara bir cevabı yok. Önemsemiyor da zaten. Sonuca bakıyor. “O’na herkes söylemiş-miş, bu kız seninle evlenmez, gidene kadar takılırsınız sonra o çeker gider-miş, herkes bunu gördüğü halde o bunu nasıl görememiş-miş”
O’nun kitabında “kız isterse olur.” Babaların vermemesi gibi bir ihtimal yok! Her şeyi ben planladım. Ben kurguladım ve zaten onu hiç istemedim. Yangında ilk kurtarılacaklar listesinde adını en başa yazdım ve attım. Böyle düşünüyor ve başka hiçbir ihtimal yok kafasında. Bazen “belki de gerçekten doğru değildi bu ilişki, birbirimize göre değildik, hakkımızda en hayırlısı ayrılmak olmasa Allah bana bunları yaşatmazdı” diye düşünmeye çalışıyorum… Düşmüyor aklıma böyle şeyler. Geçmiyor içimden, savuşturuyorum bütün fikirleri.

Şu an sadece onunla uymak istiyorum…
Ve hep o’nunla uyanmak…

Read more...

Pazar, Temmuz 11, 2010

yeşil muRattıR

Ben gerçekten yaşlanıyorum galiba...Bu kadar heyecan benim bünyeme zarar!
Önce TOEFL. 4 saat! Akıllı adam gider IELTSe girer. En azından speakıng başka bir gün oluyor. Insanın kafası rahat ediyor. Sınavın elimde patlamış olduğuna ise hiç değinmek bile istemiyorum. 10temmuz2010 da en az 110 diye gidiyorduk güya sınava. Gerçi ben bu sınavdan 110 çıkaramayacağımı biliyordum ama 70-80e talip olacağımı da düşünmemiştim doğrusu. Bana ne kardeşim japonyadaki toprak kanununun maddelerinden, beynimi yedi reading...

Sonra iş yerinden haber, "pazartesi ise başla." ise başlasam başladığıma değmez bırakacağım. Istifa etsem, o adamlarda kalan tazminatıma yanarım. Üstelik "evleniyorum ve amerikaya yerleşiyorum, şimdi siz çevirin bu çarkları" diye havalı havalı yazacağım istifa maili de yalan oldu. Ben sevdiğim adamla olamadıktan sonra ne anlamı varsa tabi... Çalıların arasında gül olurum belki diyerek girdiğim şirketten, bir ayrık otu gibi yokluğum hiç fark edilmeden çıkacağım.
Eve geldiğimde tek istediğim önce sıcacık bir duştu. Ardından bir kaç doz House alıp beynimi uyuşturacak ve öylece yatacaktım ve bütün bir pazar yatmaya devam ederken bunları düşünürüm diyordum. Ne zaman istifa etsem, ne zaman gidip konuşsam, ne desem...

Bornozla uyumak çocukluğa mahsus bir lükstü sanki. Bornozu çıkarmadan girdim battaniyenin altına, daha saat 19 bile değilken geldi mesaj. "okullar dün gece açıklanmış, her biri için 20 kişilik kontenjan varmış, hemen karar verip mail atmamız gerek" diyordu. Neye uğradığımı şaşırdım. Bakanlık dediğin cuma geceyarısı 1de duyuru duyurmazdı! Bilgisayarı nasıl açtım, nasıl giyindim, kaç telefon konuşması yaptım ve asıl önemlisi neler hissettim bilmiyorum. Benim bildiğim kelimeler tarif edemiyor o heyecan, üzüntü, korku, umut, kararsızlık, telaş ve hüzün dalgasını...
Şimdi tekrar dua zamanı.

1)columbia
2)upenn
3)rutgers

Ya ben bu ösym ile olan işlerimde hep son tercihime kalıyordum. Bak sırf bu yüzden 2 ile 3un yerini değiştirecektim güya! Nasılda unuttum!!!Off neyseki bu işe ösym bakmıyor. Şu an tek dileğimiz, new york ataşeliğinde görevli bayaaanın, pazartesi sabahı benim kıçımda pireler uçuşurken işinin başına geçip mailimi açması, ve 1. Sırada columbia'yi görüp, onun kontenjanına bakması ve beni, bana can veren 19umun hatırına 20 kişilik kontenjan listesinde 19. Sıraya yazmasıdır! Allam lütfen colombia olsun, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen,lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen.

Ulen şu big apple'a bir gideyim de. Bari işittiğim onca lafa, duyduğum onca üzücü lafa, döktüğüm onca gözyaşına değsin yahu. Bugün "ben seninleyim ver elini bakalım bir çaresine" dese ne vatanıma, ne anama-babama-kardeşime, ne ilmine-bilmine ne de imzaladığım senetlere bakmayacağım bir adam seviyorum ama o hala, sen beni amerikan rüyasına sattın diyor. Bugün gelip bana, "ben seninle gurur duyuyorum kızım, senden de razıyım çok şükür" dese, ömrümü uğruna adayacağım, değil dünyanın öbür ucuna gitmek, dizinin dibinden bir adım ayrılmayacağım bir adam daha seviyorum. O hala bana "ne olacak bu kızın hali" bakışıyla, nerdeydin sen dün akşam diyor.... Hepsini bırakıp gitmek istiyorum sadece. Sadece gitmek ve kendime kalmak.. Bugün dün oldu artık. Zaman geçti. Saatler değişti. Söylenmedi beklenen, umulan, özlenen, arzulanan sözler...

Allam lütfen colombia olsun, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen!

---
Sent from my Nokia

Read more...

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

duRgun mavi

Bir kampus kafesinde oturmuş, arkadaşlarımı bekliyorum. Kırmızı siyah rahat koltuklar, kablosuz internet, püfür püfür bir klima, güzel hafif bir müzik, plazma tv.lerde gösterilen komik videolar, elimin alışık olmadığı minik bir netbook, ayaklarımı koltuğa uzatmış yazı yazıyorum.

Ne yazıyorum.
Ne düşünüyorsam onu yazmaya çalışıyorum. aslında şu anda bir adet writing egzersizi yapıyor olmam gerekiyordu."many families have important traditions that family member share. what is one of your familiy's important traditions? use specifik reasond and details
support your response"

Umarım cumartesi günü toefl'da da böyle bir konu çıkmaz, ya da ‘one of your memorable diner’ falan demezler. Gerçi bu tip topicler için birer uydurma hikâyem var ama ‘sizce erken yaşta evlilik mi daha iyidir yoksa 30dan sonraki evlilik mi’ ya da şu yukarıdaki gibi topicler çıkarsa sınavın ortasında ağlamaya başlayabilirim. Hiç belli olmaz.

Ne yazıyorum.
Aklımdakini dile getirmemek için aklımda varmış gibi yaptıklarımı yazıyorum.
Geçen gün sınıfta sırf yeni öğrendiğim bir kelimeyi cümle içinde kullanmak için, ruh halimi ele verdim. Benim yine uydurma bir speaking yaptığımı sanan hoca, kelimeyi güzel kullandın ama o kavram çok daha umutsuz durumlarda kullanılıyor gibi bir feedback verince (ki kelimeyi buraya yazmaktan niye bu kadar imtina ettim acaba) ‘No no’ dedim. ‘it excatly describes my mood.’ Şaşırdı. ‘Yok canım o kadar da değil’ falan dedi. Dedim ‘daha beteri varsa o bile olur’ gülüştük falan. Ara verdiğimizde, beylerden biri “sen yüzüğünü takmıyor musun artık” dedi. ‘Yok’ dedim ‘artık bir yüzüğüm yok…’

Ne yazıyorum.
Ne yazması yahu buna yazmak mı denir?!
Yazamıyorum...

Seaweed from Tell No One on Vimeo.

Read more...

Pazar, Temmuz 04, 2010

gece mavi, camel saRı, şaRap kıRmızı


Yorgunum.
Çok yorgunum beni bekleme kaptan mı diyordu şair…
Yoksa bunu ölüm döşeğindeyken mi söylemişti Nazım? Öyle değil benim ki…

Diye başlamıştım bir saat kadar önce, sonra açtım youtube’u cem karaca’yı dinleyeyim diye.

Önce “Çok Yorgunum”, sonra “Herkes Gibisin”
Burada mı sözlükte mi yazmıştım hatırlamıyorum. En ağır küfürdür, küfürden beterdir cem karaca’nın “herkes gibisin”i demiştim. Şarkıyı dinlemeye gerek bile kalmaz, öyle bir der ki “bence artık sen de herkes gibisin” diye…. Allah duymak nasip etmesin diyeceğim ama yine de allah duymak nasip etmesin!

1 haftadır “o artık yok”çuluk oynuyoruz sevgilimle. Ne arayan ne soran… Elim her telefona gittiğinde “bırak” diyorum “Alışmak istiyorsa sensizliğe, alışsın. Varlığını hatırlatarak daha da zorlaştırma O’nun işini” hatta yazıpta yollamadığım mesajlardan birinde demişim ki;

“Ben deli gibi özlerken, beni özlemediğini (hadi diyelim) özlememeye çalıştığını düşünmek ve bensizliğe alışmaya çalışmana hak verip sessizce susmak”

Susmak fiilini görünce bunun gönderilmemesi gereken bir mesaj olduğunu fark edip öylece bırakmışım.

Sonra Zeki Müren “Sende Başını Alıp Gitme”
“Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar, ve hiçbir şeyi özlemedim seni özlediğim kadar”
"herkes gibisin"le açılmış yarama tuzla doluyor sanki bir anda. Halbuki benim hiçbir yarama tuz basılmadı bugüne kadar. Yaşadığım en büyük fiziksel acı neydi? Ben bisikletten bile düşmedim ki hayatımda. Ve acı eşiğim yüksektir üstelik. Bilmiyorum nasıl acıttığını ama oluk oluk kanıyor şimdi yaram…
Daha da kanatmak istiyorum. “Şimdi Uzaklardasın” a uzanmışken elim... nasıl olduysa,

Suavi “Haydi Dön” başlıyor çalmaya .

“Hatırla!” diyor Suavi… Bir şişe şarabım vardı zulada, ama bu sıcak gecede kırmızı şarap gitmezdi ki…
“Hatırla! O gidiş yakışır mı hiç bizim sevdamıza?”

Eyvah şimdi yine ağlamaya başlayacağım derken, Murathan Mungan dile geldi, beynimin var olduğunu bile hatırlamadığım odacıklarından birinden.

“Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?” dedi bana…

Bu güncede verdiğim en (tek) tutarlı yanıtlardı,
En sevdiğin şiir; Yalnız Bir Opera
En sevdiğin renk; mavi
En sevdiğin meyve; karpuz
En büyük hayalin; new york’ta yaşamak

Söyledikleri/ sandıkları gibi hayalimin peşinden mi gidiyorum ben?

Hayır,Ha-YIR,HA-YIR desem de ne fayda?
Benim babamla olan derdimi bir ben biliyorum. Bir de ben! Babam bile anlamazken bunu O’na nasıl anlatayım, O’nu nasıl ikna edeyim, asıl sorunun hayallerimin peşinde koşmak olmadığına…

Suavi’nin “yazık bana” larının arasında okuyorum “Yalnız Bir Operayı”.


“Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.”


Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.”

Okuyamıyorum.

Hızla iniyorum satırlardan aşağı,
İster istemez takılıyor gözlerim tanıdık cümlelere;

“Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca”
.
.
.
.
.
.


“Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz”
.
.
.
.

.

“kış başlıyor sevgilim”
.
.
.
.


“Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları”
.
.
.

“denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar”
.
.
.
.
.


“Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından”
.
.
.
.
.
.


“O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir”
.
.
.
.
.
.
.

“Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan”
.
.
.


“şimdi nerdeyim?”
.
.
.
.

“giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim”
.
.
.
.

“sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım”
.

.
.
.

“Buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim”
.
.
.


“acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.”
.
.
.
.
.


“bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim.”
.
.

“şimdi her şey yeniden”
.
.
.
.
.
“Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren”


Ve nihayet bitiyor!

“Yoksun Sen”le bitityormuş opera. Bir zamanlar 'beni anlatan hiç bir tarafı yok bu şiirin' dermişim.

5 yıl sonra buraya, bu sayfaya, bu renge, tekrar bakmak istiyorum.
Çünkü ben hep geriye gidiyorum sanki. Bugünümü arar bir halde olmam umarım.

“Yoksun Sen”le bitityormuş opera.
Mungan yazdıkça eksilmiş, yazdıkça bitmiş aşkı.
Yazdıkça?! Yaşadıkça?!


Daralıyorum.
Nefes alamıyorum. Cama koşuyorum. Perdeleri açıyorum.
Kalbim sıkışmış göğüs kafesimin içinde…Nefes alamıyorum.

Bu kez Nazan Öncel’in sesi geliyor, yüzyıllar öncesinden sanki, “ağla erkeğim ağla”

“meğer benim harcım değilmiş
yokluğuna bir an alışmak
ya da böyle sensiz olmak
farzet ki unutmak
ölüm demekmiş”



Sensiz olamıyorum!
"Sensiz olmaz" demiştim sana.





Şimdi nasıl baş edeceğim bununla bilmiyorum.
Gideceğim doğru. Sensiz gideceğim de doğru.

Son bir atım kurşunum var cebimde. Bu gidiş'le asıl gidiş'im arasındaki zamanda namluya sürülebilecek tek bir kurşun...

Keşke başka türlü olabilseydi.
Keşke ben, sen gelmeden görebilmiş olsaydım babamla hesabımı.
Keşke...

Keşke daha az sigara içsen yokluğumda :'(

Read more...

Pazartesi, Haziran 28, 2010

mızmız mavi

27 haziran pazar.
Sıradan bir gün. 4 duvar arasında.
Karın ağrısı, baş dönmesi...

Bilgisayarım çöktü. Formatlandı!
Herşeyim gitti.
Yüzlerce fotoğraf, yaptığım bütün ödevler, bursumla ilgili scan edilmiş ve bir daha ulaşılması mümkün olmayan tüm evraklarım ve yüzlerce fotoğraf!
Evde çok fonksiyonlu bir printer hatta fotoğraf makinasına özel bir fotoğraf baskı makinesi var ama bütün fotoğraflar gitti.
Herşeyim gitti. Yazılarımın yedekleri, tezimle ilgli topladığım tüm kaynakça, 1 yıl boyunca hazırladığım ödevler, projeler, Toefl için toplanmış arşivim ve fotoğraflarım.
Yüzlerce fotoğraf gitti.

Bir flickr hesabı açmak ne kadar zor olabilir ki... Ama hepsi gitti artık. Format C:

Bir saat kadar sonra çileeğim koptu. Kolumdaki taşlı bilekliğim, çileğim. Sevgililmin ilk hediyesi. Yüzüğümü çıkardıktan sonra tek dayanağım! Babamın aldığı nazar boncuklarım onun yatağındayken kopmuştu, bir daha da takmamıştım. O'nun aldığı çilek'te babamın gömleklerini asarken balkonda koptu! Üstelik ben böyle şeylere çok inanırım. Hani o bileklik koptuysa bugün kesin bi'şey olmuştur, sevgilim bi'şey düşünmüştür falan....

Offf. Düşünmek istemiyorum artık. Yok işte bir çözüm. YOK!

10 Temmuz büyük gün. Ama yarın daha büyük bir gün olabilir, gideceğimiz okulların açıklanması açısından. 10 Temmuz'a kadar ehliyetimi çıkartmam lazım, zira pasaportumun tarihi geçmiş.
6 temmuza kadar diğer işlemler için başvuruda bulunmam lazım. Bankayı arayıp dolar ekstresi istediğimi bildirmem lazım. (bunu şu an bile yapabilirim ama maksat ertelemek işte)

Bir de bugün bu "bütün herşeyimi kaybetmiş"lik duygusu ve pms'nin post dönemi ruh haliyle oturdum bütün gün Aşk-ı Memnu izledim. 3 bölüm bütün günümü aldı. Her bölüm 2 saat mi sürüyor yahu o ne biçim diziymiş.

Bir de finalden hiç haberim yoktu. Yani Bihter'in intihar edeceği roman'dan aşikar ama ne bileyim. Yok senaryosu internete düşmüş falan. Millet bildiğin Lost tadında beklemiş Aşk-ı Memnu Veda'yı...
Bense finalde Tatlıtuğ kişisin o iğrenç oyunculuğuna rağmen kendimi Behlül gibi hissettim. O kadar güçsüz, aciz, korkak, değersiz ve etkisiz... O ekstradan bir de şerefsizdi o ayrı.
"Behlül kaçar" da klişe bir lafıydı herhalde. Sanırım bu gidişle ben de "zeynep kaçar" insanı olacağım. Bakalım artık kısmet!

Bir de tabi Bihter'in mezar taşında ki doğum tarihi var ki..... 1983 diyen!!!
Ulan ben babamı ikna edip evlenemiyorum bu yaşımda, 83'lü hatunun tatmadığı zevk kalmamış hayatta... Üstelik ay farkıyla benden de küçük oluyor bu Bihter kişisi, Peh! Gerçi Yaprak Dökümün'de ki Ferhunde de 82'liydi. Boşanma davası mı ne bir dava salonunda söylemişti o da. Lütfen birisi bu senaristlere benim yaşıtım olan insanların/kadınların çoğunun hala iş aradığını, KPSS senin, polislik benim sınav sınav gezdiğini söylesin. Ya da ne bileyim gözümüze sokmasınlar en azından. Bu nedir ya?!



Read more...

Cumartesi, Haziran 26, 2010

huzuRsuz gRi


Her şeyi kabul edebilirim sanırdım. Bu iki adam ne derse desin, onların tüm dediklerine katlanırım sanırdım... ama buraya kadarmış. Benim de sınırlarım varmış, O’nlara bile 'dur' demek gelebilirmiş içimden.
Çünkü bu anlayışsızlığı hak edecek hiç bi’şey yapmadım ben! Bu kadar da değil artık!

Ben bir yerlere ait olacağım diye çırpınırken, bu adamlar sadece BANA SAHİP OLMAYA çalışıyormuş meğerse! Beni sevmek ve benimle mutlu bir hayat paylaşmak ya da beni sevmek ve benim mutlu olduğuma tanıklık etmek falan değilmiş ikisinin de derdi. Bu süregelen, beni ve özgüvenimi yakıp yok eden “güç savaşı” da bundanmış zaten.

Biri diğerini görmek istemiyor,
Diğeri birinin karşına çıkmak istemiyor.
Biri tutmuş bir kolumdan “seni gerçekten istiyorsa bekler”,
Diğeri tutmuş diğer kolumdan “sen beni gerçekten istiyorsan bekletmezsin” diyor.

Kalbim tam ortasından ikiye bölündü.
Kemik kırığı nasıl olur bilmem, kolum bacağım kırılmadı ömrümce, kalp kırılıyor zırt pırt ya, o da unutuluyor zamanla.
Ama bu yarılmış, bölünmüş, parçalanmış kalp iflah olmaz artık.

Bir yarısı birinde, diğer yarısı diğerindeyken, nasıl çalışır ki bir bütün olarak tekrar?
Kan pompalar beynime ama nasıl can pompalar ruhuma bundan sonra?!

Şu anda sadece defolup gitmek istiyorum.
Ne birine layık, ne diğerine ait olmadan, “benim yarın sabah uçağım var” demek ve basıp gitmek istiyorum.

İkisine de beni kaybetmenin acısını yaşatmak istiyorum.
Yokluğumda “keşke”leri yüreklerine batsın istiyorum.
“Beni dinlemiyorsun”larla soldurdukları zeynep’i, cümle cümle özlesinler istiyorum.

Hatta oraya gidip, House’un hastası olacak kadar sebepsiz hasta olmak istiyorum!
Ben orada ölümle pençeleşirken, onlar burada acıdan kavrulsunlar istiyorum. Yok yok apar topar kalkıp gelsinler ve yoğun bakımının camının önünde karşılaşsınlar istiyorum. House’un ekibindekiler beni lumbar puncture senin, liver biopsi benim, laboratuar laboratuar gezdirirken, onlar orada hiçbir şey yapamaz bir halde sadece izlesinler ve acı çeksinler istiyorum.

Manyakça evet, ama House bölümün bitmesine 4 dk kala bile olsa teşhisi koyar nasılsa....
Benim hissettiğim bu acıyı, onlarda yaşasın ve benim gibi çaresizce kalakalsınlar istiyorum. Bana inanmadıklarına pişman olsunlar istiyorum!

Ben ne birinden kötü, vefasız ve terbiyesiz evlat muamelesi görmeyi
ne de diğerinden onu aldatmışçasına acı verdiğimi anlatan hikayeler duymayı hak etmedim!

Bu kadar da değil artık!
Benim kök salacak toprağım yok artık, kayboldum, onlar da beni kaybettiğini hissetsin istiyorum!











dibine not: tüm bunlar pms’nin ağır tahriki altında, bir cuma gecesinin (cumartesi sabahının?) 03.20 sinde, bir hastane koridorunda, refakat edilen en iyi arkadaşın, eşinin nasılda telaş ve korku içinde beklediği gözlemlendikten hemen sonra yazılmıştır. Üzerinden 2 doz majezik, 12 saat uyku geçtikten sonra okunup gülünmüştür. Ama gülünç ve saçma ve manyakça olduğunun tarafımca bilinmesi, bunları hissetmiş ve hissetmekte olduğum gerçeğini değiştirmemektedir.
Velhasıl-ı kelam içimden çıkmıştır, içimde kalmasındır.


Read more...

Cuma, Haziran 25, 2010

lacimoR

Kendimi ispatlamaya çalışmaktan o kadar sıkıldım,bunaldım ve yoruldum ki...  Bizim hukuk sisteminde ispat yükü iddia sahibine ait değil mıydı arkadaş. Niye bunca eziyeti ben çekiyorum ki? 
Itaatsiz, başına buyruk, saygısız bir evlat olduğumu, bir baltaya sap olamadığımı iddia edenler 
yan gelip yatıyor her akşam. Bense her gece dört dönüyorum yatağımda... 

Ya da benim güvenilmez, satıcı ve hatta yalancı ve vicdansız olduğumu iddia eden sevgilinin sorumluluğu olmalı bunları ispat etmek.  Ama yok ben 5 cümle laf ettiysem 4tanesini açıklamak zorunda kalıyorum. 
"i mean" speakıng egzersizlerinde zaman kazandıran bir pharese'den çok daha fazlası benim hayatımda... 

Üstelik Micheal Jackson öleli 1 yıl olmuş bugün. Galiba Micheal'in olmadığı bir hayatta yaşamak çok daha zor!  

---
Sent from my Nokia

Read more...

Pazartesi, Haziran 21, 2010

çiçekli mavi

by the way,

Sertap çok güzel söylüyor yahu!

Read more...

kaRanlık mavi

Sinirden kuduruyorum. Sakinleşmek için 3 doz House aldım ama bana mısın demedi!

Birazdan kulaklarımdan duman falan fışkırabilir. Ya da beyim gözlerimi fırlatarak oradan dışarı taşmaya başlayabilir.

Ben bunları hak edecek ne yaptım?

Son günlerin, yok yok dur son günlerin olur mu, 2010’un en popüler sorusu bu?
Zaten benim hayatımda ne zaman açık, net, keskin bir cevap oldu ki? Sadece sorular!

Neyin bedelini ödüyorum acaba? Bugüne kadar yaptığım hatalardan biri mi, yoksa bundan sonra gelecek güzel günlerimin mi hazırlayıcısı bunlar?

Bir de son zamanlarda zırt pırt karşıma çıkan “Ooo tanrım çok mes’udum. Bunca mutluluğu hak edecek ne yaptım ki, sen beni nazarlardan koru, aman aman” tipler var ki... Hepsine ayrı ayrı, gün yüzü görmemiş küfürler ediyorum, haberleri yok.

Yüzüğümü çıkardım! Ben ve yüzük aynı cümle içinde. İDİ
Artık değil.

Bana “biz evlenemiyoruz, e sevgili de olamayız bu saatten sonra” dedi. Bunu dediğinde facebook’ta çoktan ilan etmişti ilişkisi olmadığını. Bir de şarkı ardından, bir de en afilisinden mesaj kaygılı video....

Duyduğum sözlere mi yanayım, beni sevdiğini ama beni sevmeyi sevmediğini, bizim ilişkimizde hiçbir varlığı olmayan feysbuktan öğrendiğime mi yanayım...
Bunları duüşünürken hazırladım paketi.... Bana aldığı 3 küçük parça “değerli” hediyeyi koydum bir kutuya. Aldım elime kağıdı kalemi. Sahi ya bir de mektup yazdım içine...

Sonra...
Sonra “yüzüğü çıkaran” oldum. Sonra “sen beni sattın” cümlesinin sen’i...


Sonra,
Sonra “Derdi gücü evlenmekmiş demek ki, bilseydim bu kadar heveslendi olduğunu geçen sefer evlendirirdim bu kızı” cümlesinin “bu kızı” oldum.

Babam bunu onca kavga gürültümüzün arasında yüzüme söyleseydi hiç koymazdı da, benim orada olduğumu fark etmeden arkamdan anneme söyledi ya...

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

Bi’de ne manyak insanım anlamadım ki, çıkardın madem yüzüğü, o raddeye geldin en sonunda, madem ‘satan’ oldun, ‘yarı yolda bırakan’ oldun, bas yarana tuz, otur kıçının üstüne. Ne diye hala görüşüyorsun adamla? Yok ben seni seviyorum, ben senden vazgeçmedim, ben seni daha fazla üzmemek için çıkıyorum hayatından falan.
Ama manyaklık bununla kalsa öp başına koy. Bi’de hala babayla tartışmaca. Her fırsatta “bak beni kaybedeceksiniz, nedir bu inadınız, benim kararlarıma hiç mi saygınız yok” diye diye kendini tüketmece.

Hufff! biraz daha iyiyim evet, kulaklarımdan duman çıkma kıvamı geçti, ama her an beynim yerinden fırlayabilir. Hayır ağlamak istemiyorum artık yeter. İyisi mi biraz daha yazalım.

Hayır, düşünüyorum da bu işin ihalesi nasıl ve neden ve niçin her türlü bana kalıyor? Bir cevap bulamıyorum.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.


Yazmak gerçekten pek çok cevabı bulmamı sağlıyor evet. Son sorduğum sorunun cevabını hala bilmiyorum ama bugüne kadar nasıl bir hata yaptığımı buldum sanırım.

Ben bütün hayallerim gerçek olunca, masallardaki ki gibi bir mutlu bir hayat süreceğimi sandım. Sanki hayal ettiğimiz şeyler olunca başka bir boyuta geçiyormuşuz sandım.
Heyt heyt! Aynı sefil hayatı yaşayıp duruyorum halbuki. Bir masal sahnesi kurulmadı önüme, ne şuan baktığım kara ekranda “başarılı” yazısını görünce ne de muhteşem bir İstanbul manzarasında dudakları dudaklarıma değince...

Ben aynı ben, baba aynı baba, şehir aynı şehir, sevgili... Sevgili yeniydi oysa. Sevgili farklıydı. Sevgili özeldi. İlkti böylesine güvendiğim ve tekti sonrası olmayacak olan...

Oysa ben bir masalda değildim işte. Kral kızını vermeyince dağları delmeye giden keloğlanlar, kahramanlar, prensler hep masallarda olurmuş meğer.
Telli duvaklı gelinlikler, hava da uçuşan heyecanlı “evet”ler, “ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar” ancak masallarda olurmuş meğer.

Sanırım bu durumdan öğrenmem gereken en önemli şey: Ait olduğumu sandığım, ait olmaya çalıştığım her şeye BEN tırnaklarımı geçirmiş tutunuyormuşum, tutunmaya çalışıyormuşum. Ben bırakınca ucunu kimse tutmuyormuş elimden.
Babam bile merak etmiyormuş beni “kızım sen en son vazgeçtim diyordun, aylardır ne yapıyorsun” demiyormuş.
Ben bırakınca elini, soluğu tatilde alıyormuş sevgililer, en sevilenler bile yeni rüzgârlara yelken açıyormuş.

Yani hala bana “gitme” diyen bir Allah’ın kulu yokmuş hayatımda...

O yüzden en iyisi gitmektir belki de.
Gitmek ve bana ait hiç bi’şeyin olmadığı, benim sahip olduğum hiçbir şeyin olmadığı topraklara kök salmaya çalışmaktır.

Botanikten anlamam, 25inden sonra kök tutar mı bir ağaç bilmem.
Marquez’in “insanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir” deyişi geliyor aklıma.
“Gitmem gerek bu şehirden” diyen bir şarkı geliyor aklıma,
Benden giden sevgilinin 2 güzel hatunla dans ederken çekilmiş fotoğrafındaki gülen yüzü geliyor.
Beni ancak sen öldürürsün diyen babanın “amma meraklıymış evlenmeye” deyişi geliyor.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Yazık bana.
3 yıldır burada gitmek diye ağlıyorum,
Meğer tek derdim gidebileceğimi ispat edip, “gitme” dedirtmekmiş...
Ve bir de asıl derinlerde gizli olan var tabi
.
.
.
.
.
.
.
.“Seninle gurur duyuyorum”u bir kez olsun duyabilmek.
.
.
.
.
.
.
.
.
“Gitme” vakti gelmeden öldürmek istemiyordum aslında mahallenin delisini. Ama öyle çok insan öldürdüm ki bu günlerde, deli’nin de vakti geldi artık galiba.


Ya da bilmiyorum.
Bir mavi kuş şakırdıyor sanki hala içimde, çoook uzaklardan bir yerden geliyor sesi ama biliyorum içimde o umut hala....


Read more...

Çarşamba, Haziran 16, 2010

belki de moR

"Güçlü olmanın tek yolu, kendi kararlarınla yolunu kendi başına çizmektektir. Her zaman bir çıkış yolu vardır ve bu yol senin görebildiğin tüm yollardan başka bir yoldur.„MUŞ.
Ey yumurtaya canveren allah'ım! Gerçekten oradasın diğ mi? Ben de buradayım hala; hayallerim ve umutlarımla.... Do you hear me? Ben duyamıyırum da artık içimdeki sesleri... Sen duy bari beni!


---
Sent from my Nokia

Read more...

Cumartesi, Mayıs 29, 2010

soRaR mavi, susaR laci

House der ki;

-if you talk about nothing, nothing will change
+ it might
- how?
+ time. time changes everything.
- that’s what people say, it’s not true. doing things changes things. not doing things leaves things exactly as they were.

Bir de dünyada böyle bir yer var mesela. Avustralya'da.

Ve böyle yerler var... Uzaklarda hiç bilmediğimiz diyarlarda...

Hacca gitmek bu yüzden mi farz?
İnsan doğduğu büyüdüğü köyden başka bir dünya olduğunu görsün, dünyanın kendi çemberinden ibaret olmadığını anlasın ve iman etsin diye mi?


Which one is true? time or doing things change situations?

EVERY THING? CHANGE? WHEN?

Read more...

Perşembe, Mayıs 27, 2010

fiRuze

Büyük beyaz masa örtüsünü ütülerken kırıldı içinde bi’şeyler. Bir daha asla tamir olmayacak bir şeydi o kırılan. Birkaç gün önce edilen bir cümleyle çatlamış ve o gün, o ütü masasına bakarken kırılmıştı artık. Paramparçaydı.
O ütülediği gelinliği olabilirdi. Bunca hazırlık o mutlu telaş için yapılmış olabilirdi. Olmayacaktı. O evden asla gelinlikle çıkamayacaktı.

Diye başlayan bir hikaye yazacaktım, yazamadım.
Beni mutlu eden bir adam sevecektim, beceremedim.

“sen bıçağı soktun bekliyorsun” dedi bana. Ya bıçağı çevirip, kan kaybından öldüreceğim O’nu. Ya da bıçağı çekip yarayı iyileştirsem bile bir ömür taşıyacağımız bir derin bıçak izi böğrümüzde...

Bir katil olacağım ben. Kaçarı yok artık.
Ya hayallerimi öldüreceğim; 2 oda bir salon; “bugün su faturasının son günü hayatım”, “oğlum yeme dedim o şekeri, bak yemek yapıyorum iki saattir burada” bir hayat yaşayacağım. 20 yıl sonra bir gün, yıldızlar altında sevgilimle rakılarımızı koymuş içerken, giden bir uçak göreceğim...

Ya babamı öldüreceğim. O beni haydi hayırlısı diye okumaya yollarken, ben o’nu bir daha asla göremeyeceğim bir yola çıkmış olacağım.

Ya da sevdiğim adamı öldüreceğim... Önce bir parça kopacak ruhumdan O’nsuz olamayacağım ve ben de öleceğim onunla birlikte...

Yazmıştım 1 hafta kadar önce.
Ve hayallerimi öldürmeye karar vermiştim.
Sonra bakanlıktan haber geldi, hayallerinizi öldürmeyin, isterseniz ağustos’ta Amerika’dasınız, dediler.

Artık hayallerim çok daha yakındı. Önce saçmaladım, kaçabilirim sandım.

Ayrılalım, diyecek oldum. “belki bulaşık yıkayacağım, belki akşam yemeye yemeğimiz olmayacak makarnayı ben haşlayacağım ama Ben birlikte olmadık istediğim kadınla, olmak istediğim yerde olacağım” dedi... Bu kaçıncı deneme hâlbuki; biz ayrılamazdık! Ayrılamadık!

Sonraki gün eve erken geldim. Beynimi uyuşturmak için tv ye bakarken kanal 7 de bir ilahiyat profesörü kendisine sorulan soruları yanıtlıyordu. Telefondaki ismini vermek istemeyen izleyici, oğlundan şikayetçiydi. 18 yaşındaki oğlu ailesine terbiyesizlik etmekte, dinini uygulamamakta ve sigara içmekteymiş. Hoca dedi ki, gençtir geçer, arkadaşlarını değiştirmesini sağlamaya çalışın, bıdı bıdı bıdı...eğer küfre devam ederse sakın onu suçlamayın, siz çok iyi anababalar olsanız bile sizin bu hayattaki sınavınız belki de fena bir evlattır, sabırla destek olun oğlunuza dedi.

Babamı öldürmeye karar verdim. Belki de bu aramızdaki çılgın bağ, babamın sınavıydı.

Sonra kötü bir insan olduğumu idrak ettim.

Kendimi öldürmeye karar verdim. İlla katil olacaktım madem kendi kendimi öldürmek en acısız olanıydı. Benim için en acısız olanıydı yani. Benden sonrası tufan nasılsa..
Nasıl öldürür insan kendini?
“Zaman öldürmek intihar etmektir” var mesela. Bu epeydir öldürmüyor beni süründürüyor.
Daha hızlı bir çözüme ihtiyacım var şimdi.Yaprak dökümündeki Leyla geliyor aklıma.Leyla mıydı o, aylarca pembe bir monta sarılıp oturmuştu. O da bir sürünme biçimi aslında...

Daha keskin bir öldürme yöntemi bulmalıyım kendime.
İlla birilerini katletmem gerekiyorsa kendim olacağım! Bu ancak ben olabilirim! Kimsenin günahına girmeye gerek yok... kendi kendimin katili olacağım!




dibine not: dalya dörtyüz

Read more...

Cumartesi, Mayıs 22, 2010

kötü mavi

Ve yağmur bastırdı nihayet.
"bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende" gibi

Yok öyle değil,

bardaktan boşalırcasına...

Ben KÖTÜ bir evlat, KÖTÜ bir sevgili, an itibariyle KÖTÜ bir öğrenci, hatta KÖTÜ bir çalış(may)an, KÖTÜ bir abla ve hatta KÖTÜ bir müşteriyim.

Demek ki ben KÖTÜ bir İNSANım!

Read more...

Cumartesi, Mayıs 08, 2010

Renk için ışık geRek...

Eur-Lex ve sciencedirect’in içinde kaybolunca taşıverdi artık içimdekiler. Ne haftaya yetişmesi gereken 3 ödev, ne dönem sonu olmasına rağmen hala irtibat kurulamamış bir hoca, ne bütün derslerimi vermek zorunda oluşum, ne haftaya görüşeceğim ABD üniversitesi yetkilisinin söyledikleri, ne de en az 100 almam gereken toefl boku umrumda değil şu anda...

Yaptığım her şey çevremdekileri üzmekten başka bir işe yaramıyor. Devrik mi bu cümle? Galiba. Düzeltmeye mecalim yok, kalsın öyle.

Bir sürü ağlak zırlak cümle zihnimde... “bilmiyorum”lar, “korkuyorum”lar cirit atıyor. Muhtemelen artık kendime gücenmiyorum. Klavyenin bir oyunu olsa gerek; kendime güCenmiyorum... Kendime karşı hissettiklerimi sorgulamıyorum bile. Çünkü şu an bir sonuca varmak üzere içine dahil olduğum hiçbir şeyi yapabileceğime inanmıyorum. Mezun olmak üzere başladığım okul, akademisyen olmak amacıyla imzaladığım ve beni “devlet malı” yapan senetler ve evlenmek vaadiyle taktığım yüzük...
Ability durumu hani. Bende yok. “I’m not able to succeed all off them” gibi bi’şey. (Writing hocası o them’in yerine çok advance bir kelime bulurdu eminim.) Böyle garip bir halde beynim. Yarısı inglizce çalışıyor, geri kalan yarısı hiç çalışmıyor. Otonom hareketlerle hayatta kalıyorum yalnızca. Beyincikle idare ediyorum yani.

İngilizce: 0,5
Türkçe 0,
beden eğitimi 0,
hayat bilgisi -1500,
insan ilişkileri -1500,
aşk ilişkisi -5000
aile ilişkileri -3500,

Var mı başka bi’şey? Varsa da ben görmüyorum geri kalanlarını. Bunca krediyi ödeyecek artı puanı nereden alırım hiç bilmiyorum. Alamam zaten, ben dâhil kimse bana verdiği kredilerin geri dönüşü olacağına inanmıyor artık.

25 yaşım hiç bitmeseydi olur muydu tüm bunlar acaba?
25’im bitti sahi, sol tarafı düzenlemem gerek tekrardan. “2009 itibariyle yaşadığım ikinci 25’im” demişim, son 25’immiş meğersem. Bundan sonrası ise (son günlerin en favori yüklemi) BİLİNMEZ. (burada bilmemek fiilini sıfat olarak kullanıp, advance bir yapı oluşturmuş olur muyuz hocam?)

Sevgilim evinde, yalnız yatağında uyuyor. Ben evde yalnızım. Ödev yapmak üzere açılmış bir bilgisayarda ödev yapmak dışında her şeyi yapıyorum.

Sadece yok olmak istiyorum artık. Ya da kardeşimin aylar önce söylediği gibi “yatıp 6 ay sonra uyanmak.”

Dayanabileceğim bir şeyler olsa, hani destek alabileceğim somut bazı adımlar atabilsem mesela, her attığım adımda daha da saplanmasam çamura, en dibine kadar yaşamak isterdim bugünleri. Çünkü sonrası çok güzel olacak biliyorum.
Sadece gördüğüm her uçağa “uçak beni de götür buradan uzaklara” diyerek kazandım bu bursu mesela. Çalışmak falan kısmı hikâye. İçimde çok derinlerde bir yerde biliyordum olacağını.
Bugünde aynı yerden biliyorum bu zor günlerin geçeceğini. Ama bugünler geçene kadar benim şarjım yetmeyecek muhtemelen. “Batery empty” deyip yığılıp kalacağım sanki.

Aylar önce bir yerlere “üzülmek bugünün sıkıntısını azaltmaz, yarının gücünü eksiltir” yazmışım. Kim söylemiş google’a sormak lazım. Buraya da yazalım dursun bakalım.



sormazsam çatlarım:
18 yaşında olması gereken bu hezeyanları neden 28'imde yaşıyorum ben?


Read more...

Perşembe, Mayıs 06, 2010

beyaz umut

Bitirip bitiremeyeceğimi bilmediğim bir yüksek lisansım,
Gidip gidemeyeceğimi bilmediğim bir Amerika hayalim,
Ve benimle evlenip evlenemeyeceğimi merak eden bir sevgilim var.

Ben mi?

Okulu bitirebilirim ama muhtemelen bitirmeyeceğim,
Amerika’ya gitmek için gerekli hazırlıkları yapıyorum ama gidemezsem de üzülmeyeceğim,
Ve fakat her ne olursa olsun, bu adamla evleneceğim!

Yani eğer o bana olan inancını tamamen kaybetmezse...

Hıdrellezmiş bu gece. Gül ağacı değil küçücük bir gül fidanıydı, içiçe geçmiş 2 alyans, elele tutuşmuş, kanadında USA yazan bir uçağa doğru yürüyen bir gelin bir de damat çizdiğim kağıdı, toprağına gömdüğüm...

"Aaa bahçeye çıkarken demir para almamışım" derken yerde 10 kuruş buldum üstelik...

Hıdrellezmiş bu gece. Hızır gelir gün doğmadan dilekleri toplar, 1 yıla kalmadan o dilekler olurmuş...




Read more...

Cumartesi, Şubat 27, 2010

gRili pembe, pembeli mavi, mavisiz umut

Eski bir aşkımla konuştum biraz önce. “Eski”

1 yıl mı eskitir mi şeyleri ; yani ne bileyim insanları, kitapları, kıyafetleri, aşkları?

Dur ya da klişe olsun; “eski ama eskimeyen aşk” Peh!

Eski bir aşkımla konuştum az önce.

Kafam karmakarışıkken arayıp buldum onu. “Konuş” dedim benimle. “Bilmediğim bir şeyler söyle bana”. Belki de bir tek o biliyordu, bu soruya yanıt alamazsam arkamı dönüp gideceğimi. Başka hiçbir soruya değil ama bu soruya yanıt alamazsam vazgeçeceğimi.

Belki de sadece o bilmediğim bir şeyler söyleyebiliyordu bana.

“hala kapanmamış yaraların duruyor bende” der gibi baktı önce. Açtım gözlerimi kocaman.
“Uzatma” dedim “konuş benimle”
Parmaklarımı dudaklarında gezdirdim, aralandı yavaşça, nefesi geldi derinlerden bir yerden:

“her hakiki aşk, umulamadık dönüşümlere yol açar. Aşk bir milad demektir. Şayet ‘aşktan önce’ ve ‘aşktan sonra’ aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. Birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir!

O kadar çok değişmelisin ki, sen sen olmaktan çıkmalısın.”

Şaşırdım, şaşkınlığımın sebebini bilemeden...


“Nasıl iş bu?” dedim sen değil miydin “aşık oldukları adamı sevgileriyle değiştirebileceklerini zannetmek kadınlara özgü bir gaflettir” diyen...

“Hayır” dedi. “aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir, bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.”

Anlıyordum aynı şeylerden bahsetmediğimizi. Kaçırdım hemen gözlerimi. Gözlerim kapalı yüzüne dokundum.

Kapatmaya çalıştığım dudaklarından sızıverdi tekrar sözcükler:

“cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit biriyle kav....”

Cehennemi dinlemeden susturdum tamamen.

Cennetim...

Benim yeryüzündeki cennetim...

Sen benim içimdeki büyük yangınların adı,
Ben senin gecendeki mavi ya da günündeki sarı.... (?)
Sen benim şehrimdeki bütün sokakların adı,
Ben senin yüzündeki çizgi ya da dünündeki anı... (?)




hala uzaktan uzağa soru işaretleri var cümlelerin sonunda, hala...

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP