Pazartesi, Ekim 22, 2007

siyah kuRdele

“Otuz kupona alınmadı bu vatan.”

Bugün gelen, PKK’ya karşı bir damla bile olsa düşmanlığı olan herkesin 21.30 da ışıkları açma kapatma eylemi yapacağını haber veren mailde yazıyordu bu cümle...

İnsanlar ölüyor!

Ateş düştüğü yeri yakıyor... Pazar sabahı evden çıkarken radyodan duydum haberi. Hangi bölgede çatışma olduğunu tam anlayamasam da Yüksekova’da askerlik yapan arkadaşım, sevgilim, kardeşim, yeğenim, kuzenim olmadığı için sadece içim buruldu, bir yumruk oturdu boğazıma “Allah rahmet etsin hepsine” deyip çıktım evden. Oyumu kullandım. Arkadaşlarımla buluştum. Planlarımı ertelemedim. Hayat benim için durmadı.

Ama insanlar ölüyor!

Birileri ülkeme korku pompalıyor sürekli, birileri oyunlar oynuyor, kanlı planlarına alet ediyor ülkemi. Silah satıyor! Silahlar alınıyor, okullar kapanıyor, köyler taşınıyor...

İnsanlar ölüyor! Öldürüyor! Öldürülüyor! İnsanlar artık “savaş istiyorum” diyor!

Bunun adına Terör diyorlar...
Ve amaçlarına ulaşıyorlar nihayet. Artık ben de korkuyorum olanlardan, olacaklardan....

Read more...

Perşembe, Ekim 18, 2007

ayna Rengi

“Bir evler kuyusunda yüksek bir odaya tırmandıktan sonra, üstündeki elbiselerle kendini darmadağınık yatağa atıverdi, yastığı boş yere akan gözyaşlarıyla ıslandı.

Güneş mahzun bir şekilde yükseldi. Yetenekli ve duygulu olmasına rağmen bu özelliklerinden faydalanmasını bilemeyen, kendini mutluluğa kavuşturamayan, bütün bunların onu yiyip bitirmesine göz yuman adamın görüntüsünden daha hüzün verici bir manzaraya rastlanamazdı.”

Charles DICKENS İki Şehrin Hikâyesi/sf:107

Mr. Dickens’ın yazarlık dehası hakkında konuşma cüretini gösteremem elbette. (belirtmeden geçmem mümkün değil; O’da kova burcuna mensuptur.)
Yalnızca demek isterim ki; bu manzaradan daha hüzün verici bir manzara varsa o da bu satırları boş yere akan gözyaşlarıyla dağınık yatağında okuyan ve kendini yiyip bitiren genç bir kadının manzarasıdır herhalde...

Read more...

ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ


Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce

Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım

Ne vakit Maçka'dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Sessizce bir cigara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın

Üşürdüm, içim ürperirdi
Felaketim olurdu, ağlardım

Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın

Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi

Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu, ağlardım

Attila İlhan/ ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ

Gözleri gözlerine değmeden "seven" biri var (sa eğer) ekranın karşısında; onun için..

Read more...

Çarşamba, Ekim 17, 2007

anılaRdaki kıRmızım

Anahtar Sözcükler: Yazmak ya da yazamamak, ucundan facebook, ilk aşk, çocukluk
Özet: Kendimden sıkıldım o yüzden yazamıyorum, ilk aşkımla görüştük içim kıpır kıpır ama O'na yeniden aşık olamam, yaşadığım en masum aşkın özeti.

Döndüm dedim ama günceme dönmeyi başaramadım henüz. Dedim ya, ben bile sıkıldım kendimden diye, hakikaten sıkıldım bu ölgün, baygın, karamsar hallerimden. Yazamayışımın asıl sebebi de bu sanırım. Yani tamam kişisel bir blog dedik, adını günce koyduk falan ama bir insan da bu kadar bayık olmaz, bu kadar şikâyet etmez ki kardeşim. Beğenmiyorsun madem hayatını harekete geç ve değiştir işte. Ne bu böyle yok bittim, dibe vurdum ben, yok tutunamadım doğduğum şehirlere, yok bağlarım çok güçlü bırakıp atamıyorum, yok ben hiç bi’yere ait değilim... ay yazarken bile sıkıntı geldi yine.

Yazamadığım için blog hareket gününü de kaçırdım. Bu yazıyı yazmadan önce, konuyla ilgili bi’şeyler karalıyım dedim, ortaokul sınavı kompozisyonlarıma benzedi, silip attım. Zaten sırıtıyor sanki böyle güncel şeyler yazdığımda, “bunları bırak ya, senden ne haber” tarzı geri dönüşler alıyorum çoğunda. Aslında “biR delinin güncesi” dediğimde daha şen şakrak en azından bugünkünden daha neşeli bi’şeyler ortaya çıkarmak fikri vardı aklımda. Geldiğim nokta ise: "bir delinin hezeyanları" oldu. Hatta taşınmayı düşünüyorum bu günceden. Şu wordpress yasağı olmasaydı şimdiye çoktan taşınmıştım ya, alternatif blog sağlayıcısı arayışlarım sürüyor. Ben “ha” dedin mi şu blogu bile oradan oraya taşıyamam, tipik detaycı kovayımdır ya çaktırmayın. Hele bu günlerde facebook olayına direnememiş, âlemlere dahil olmuşken hiç beceremem herhalde taşınma işini.
Aa ben size garip bir facebook hikâyesi anlatayım sahi. Yani benim için fazlasıyla garip. Yazayım siz de bana akıl verirsiniz belki. Efenim birlikte ip atladığım, seksek oynadığım, ilk kez serviste sağ arka cam kenarı kavgası yapığım arkadaşlarımı(n bazılarını) buldum ben de bu teknolojik icat sayesinde. Adının aşk olduğunu bilmeden her teneffüs öpmeye çalıştığım ilkokul aşkımı ve aşkın her halini (bilmeden de olsa) doya doya yaşadığım ilk aşkımı da buldum. Gerçi biz O'nunla kopmamıştık zaten görüşüyorduk arada ama feysbukta ortak arkadaşlarımızı bulunca muhabbetimiz aniden çoştu, hemen hergün görüşmeye, birbirimize baklava çikolata falan yollamaya başladık =) O’nunla yeniden görüşmek, yeni resimlerine bakıp “hiç değişmemişsin” demek, “sen de aynısın”ı duymak, buluşup saatlerce sohbet etmek nasıl iyi geldi anlatamam. Utanmasam yeniden âşık olacağım ilk aşkıma. Âşık olmak sorun değil, oluveririm iki dakkada da 10 yıl sonra onunla bir ilişki yaşamaya kalksak, beceremesek, tartışsak, ayrılsak... Düşünmesi bile korkunç! Tek güzel hatıramı ellerimle bozamam. Bunu kendime yapamam. O böylece dursun hayatımda, “öyle böyle değil ben seni çok sevdim” dediğimde utangaçça gülümseyen, gülüşü dünyalara bedel yakışıklı bir genç adam olarak kalsın orada. Hiç yaşlanmasın hatta. Yüzü hiç değişmemiş zaten. Hatları belirginleşmiş sadece; gözlerinin etrafı çizgilenmiş biraz, attığı kahkahaların izi dudaklarının kenarına yerleşmiş. Yakışıklı bir çocuktu o zamanlarda şimdi çok yakışıklı bir genç adam olmuş öylece kalsın hafızamda, ben bile dokunmayayım onun güzelliğine, masumiyetine isterim. Hayatımda unutulmaz olan ilk adama, tek aşkıma ihanet etmek gibi geliyor yeniden ondan hoşlanmak, ona âşık olmak. Hem beceremem ki bir daha öylesine delice sevmeyi onu.

Gördüğüm ilk gün âşık olmuştum o’na. İlk yıl aynı sınıfta değildik, sırf onunla aynı serviste diye arkadaş oldum bi’kızla. Sonra o kız en yakın arkadaşım oldu. 2. sınıfta kimlerin hangi sınıfta olduğunun belirlendiği gün en yakın arkadaşımın elini kıpkırmızı yapmıştım heyecandan, O’nun adı ve benim adım aynı sınıfta okunsun diye. Bugün bile gözümün önünde hocanın elinde liste sınıf mevcudunu okuduğu an. Ve 2. sene artık aynı sınıftaydık. Bir yıl boyunca sadece teneffüslerde görebildiğim aşkımı artık her gün, her an görebilecektim. İkincisi sınıfta devamsızlığımın aniden azalmasının, derslerimde bir anda kayda değer iyileşmeler görülmesinin sebebi o’dur. Kimse bilmez. O ikinci platonik yıla dair çok fazla hatıra yok zihnimde. Sanırım o sırada o da bir başka kızdan hoşlanıyordu, o yüzden silmişim o günleri.

Sonra 3. sınıfa başladık. O’ndan başka herkes biliyordu deli gibi âşık olduğumu herhalde. Onun yüzünden Fenerbahçeli bile olacaktım bir ara. Ama öyle fanatik Beşiktaşlı bir ekiptik ki bırakamadım takımımı. Zaten onunla maç konusunda atışması daha zevkli oluyordu. Daha fazla muhabbet ediyorduk farklı takımları tutunca =)

Orta son sınıfta kabak çiçeği gibi açılmaya başlamıştık. Okulu kırıp Bağdat caddesine kaçmalar, servis saatine yetişmek için taksicilere yalvarmalar. Bi’kere de sinemaya gitmiştik hep beraber, O’nunla okul dışında geçirdiğim ilk gün oydu galiba. Bize uzak oturuyordu, o yüzden ders çalışmak için falan buluşamamıştık hiç.

Sonra sıkıldım ben! “Eeeh be!” dedim “Yeter, 3 yıl oldu adam bana dönüp bakmıyor. Ömrüm boyunca onu bekleyemem ki.” En yakın arkadaşlarından biriyle çıkmaya(!) karar verdim, hatta mezuniyet zımbırtısına da o arkadaşıyla gidecektim. Bizim sınıftaki arkadaşları bu işe uygun olmadığından yan sınıfa haber yolladım. Servisteki özge’ye de “ne yap et, şu oğuz’la benim aramı yap” talimatı verdim. Kız kendine kendine ne yapacaksa, çocuk aklı işte. Neyse efenim, ben artık teneffüslerde direk yan sınıfa transfer oluyordum. Şans bu ya, Oğuz’da benimle ilgileniyor, patatesli ekmek, kola ısmarlıyor teneffüslerde, beni servise bırakıyor kendi öyle biniyor servise falan. Allah’ım nasıl mesudum, intikam alacağım ilk aşkımdan, hem de en yakın arkadaşıyla =D Aklım hala onda yani. Zaten biz oğuz’la gezerken bizi görüyor mu falan diye fır dönüyor gözlerim. O’nun da bi’yerlerden bizi gözetlediğini görünce rahatlıyorum, bir anda daha samimi davranmaya başlıyorum falan (kadın her yaşta kadın işte, o yıllarda taktik maktik nereden bileceğim, bunları bile yapıyordum işte) Sonra bir gün aşk meşk mevzularına geldi konu bahçede dolanırken. Kalbim yerinde fırlayacak, kesin çıkma teklif edecek bu çocuk bana ne cevap vereceğim diye düşünmeye başladım =D Ama bizimki nedense bi’anda benim ilk aşkımın ne kadar iyi, yakışıklı, efendi bir adam olduğundan bahsetmeye başladı. Eridim tabi iki dakikada, ‘ne alaka şimdi nereden çıktı O’ diye düşünmeden hiç, ben de oğuz’a katıldım. “Aa tabi, okuldaki en yakışıklı çocuklardan biri” , “bence de, bence de diğerleri gibi serseri değil”, “evet evet çok da düşünceli geçen gün ben hasta olup okula gelmeyince ‘nasılsın’ diye aradı beni.” Nihayet bunu söyleyince jetonum düştü. Yahu bu çocuk 3 senedir 3 kere aramadı son zamanlarda ödevdi, hastalıktı ne çok aradı evi!? Benden bu kadar onayı alan oğuz’da ortadan kayboldu bir anda. Ben kafam soru işaretleri dolu girdim derse. Ne dersi hiç bilmiyorum, bizim kızlarla mesajlaşıp durdum. Kâğıt fırlatırdık o zaman ya da elden ele yollardık notumuzu arkadaşın sırasına. Aradakilerden bir tanesi bile “bana ne lan” deyip yollamamazlık yapmaz ya da açıp bakmazdı notta ne yazdığına. Teneffüste hemen kızlar konseyi toplandı. Bu çocuk niye bana kendinden değil O’ndan bahsetmişti. O da bu aralar neden beni bu kadar çok aramıştı. Aa hatta geçenlerde sıra arkadaşım gelmeyince kendi kendine gelip benim yanıma oturmuştu!!! Sahi, benim beden dersinde soyunma odası nöbetçisi olduğum günde beni sorup durmamış mıydı kızlara!!!

Ertesi güne kalmadı herhalde ya da en fazla bir günde işte her şey çıktı ortaya. 2 yıllık platonik aşkım da (nihayet) bana âşık olmuştu! Hayatımda hiçbir söz onun aşkını itiraf edişi kadar heyecanlandırmadı herhalde beni. Kalbimin nasıl çarptığını şu an bile hatırlıyorum. Öyle bir soru sordu ki bana, cevabını verirsem o hiç bi’şey söylemeden bu işten sıyrılmış olacaktı! Oysa O’nun aşkını, O’nun bana olan aşkını, O’ndan duymak için canımı bile verebilirdim o yıllarda.

Sonra ilk aşkım, ilk kez elimi tuttu. İlk kez karşıya geçirmek ya da kalabalıkta kaybolmasın diye değil, elimin sıcağını elinde, kalbinde hissetmek için elimi tutmuştu birisi. İlk aşkım!

İlk kez “eve vardın mı?” diye servisten iner inmez arıyordu birisi beni, benim için kaygılanıyordu birisi. İlk aşkım!

Bana şarkılar dinletiyordu, “bugünüm sensiz geçti” diyordu Kenan Doğulu telefonun öbür ucundan bana, okula gitmediğim günlerde. Hatırlaması bile nasıl mutluluk veriyor insana!

Bunları benim yaşadığımı, hayal kurmadığımı, her birinin benim anılarım olduğunu bilmek, aynı insanla yeniden gülüşebilmek nasıl da güzel! Bunlar bile yeter sebep aşkın hala bi’yerlerde var olduğuna inanmaya. O çirkin, kalın kaşlı, üstelik tombiş halimle bile 2 yıl sonra da olsa sevildiğime göre, hala benim için umut olabileceğine inanmak bile güzel...

Ya ben bunları anlatmayacaktım ki! Bambaşka bir feysbuk hikâyem vardı, ne yapsam sizce diye fikrinizi almak istediğim, onu anlatacaktım. Nasıl geldim buraya kadar. Vay anasını. Peki şimdi ben bunu yayınlar mıyım, taslakta mı bırakırım acaba?

dibine not: Bunun kadar güzel kaç anı var ki şu günce de, yayınlarım tabi! ve hatta kıRmızı bile derim O'na.

Read more...

Pazar, Ekim 14, 2007

bol buzlu+limonlu kola Rengi

“İşte geldim buradayım, ben bu işte ustayım”

Diye bir dönüş yapmak isterdim lakin bir cif likit jel kadar bile olamıyorum.

Döndüm işte yine buradayım. Evde, şehirde, İstanbul’da. Maaşlı bir işte çalışmamanın en (tek) güzel tarafı bu olsa gerek, ‘Eee heytere be’ deyip bırakıp gidebiliyorsun. Yarın üç beş soruya cevap vermem gerekecek belki ama neredeyse tüm ramazanı da yollarda, tatillerde geçirdim. Olacak o kadar.

Köklerimi bulurum belki diye ummuştum giderken, kök salacak topraklar bulurum sanmıştım. Şimdi çok iyi anladım ki ben hiçbir yere ait değilim aslında. Ne oralara ne buralara. Plaza insanı olmaktan vazgeçmeden önce fark etseydim bu durumu, acaba yine vazgeçer miydim? Yol boyunca bunu sordum kendime. Host bey tüm güler yüzüyle “içecek olarak ne alırdınız?” dediğinde ise uzun zamandır yapmadığım bi’şey yaptım: karar verdim. Hayır, portakal mı vişne mi kararı değil, ben zaten sevmem vişne. Her şeyi bırakıp, hostes olmaya karar verdim. Madem hiçbir yere ait değilim ben, madem bulamadım bu yaşa kadar köklerimi ve madem dallarımı besleyecek insanlar, topraklar yok hayatımda sürekli uçmaktan daha güzel ne olabilir ki? O uçuşla bu uçuş arasında otel odalarında yaşasam, bir valiz olsa bütün mal varlığım, hırs yapsam 8-10 dil öğrensem, dünyanın her yerine uçsam...

Üstelik sürekli güler yüzlü, sürekli sakin, sürekli kontrollü, sürekli bakımlı, sürekli şık, sürekli nazik olmamı gerektirecek bir hayat bu. Öfkelenme, kendini salıp haftalarca kuaföre uğramama, türbülansta kontrolünü kaybedip korkma lüksüne sahip değilsin. Her zaman neşeli her zaman güler yüzlü! İnsan bundan da sıkılır elbet bir gün ama madem ait değilim ben hiçbir yere, başka ne seçeneğim var ki?


Of amma kötümser oldum ben de ya! Vallahi ben bile sıkıldım bu “tutunamadım” hallerimden. Bugün Y.cim aradı, utandırdı beni, asker adam ben arayıp soracağıma o beni arıyor. Konuştuk biraz (35.dk ya biraz mı denir epey mi?) "N’olmuş sana böyle ya?" dedi. "N’olmuş be?!" dedim. "Ne bileyim yani şey, eskisi gibi değilsin". "Nasıldım ki eskiden, şimdi öyle değilim?" "Ya böyle çalışkan, aynı anda 88 yere birden yetişen, enerji dolu, neşe saçan kız gitmiş yerine karamsar amaçsız biri gelmiş. Gazı kaçmış kola gibisin be!" "Yok" dedim "o söylediklerininin hiç biri değil(d)im de son söylediğin doğru"

İşte son 2 yılın beni getirdiği nokta bu: gazı kaçmış kola gibiyim. Üstelik kolanın gazı kaçınca şekeri kalır ben şekeri kaçmış da asidi kalmış bir acı kolayım! Dolapta günlerce kimsenin yüzüne bakmadığı, en sonunda birinin gelip çöpe attığı.

Hayır, biri gelip olduğu gibi çöpe atmasa bari şişeyi kurtarsam en azından. Ne bileyim şişe bu işe yarar elbet; su şişesi olur, rezervuarın içine koyarsın tasarruf yapar, ağzını kesersin vazo olur, içine turşu bilem kurulur!

İşin kötüsü iki arada bir derede söz aldı adam benden, toparlanacağıma o’nun tanıdığı ve sevdiği hatun olacağıma dair, yoksa men edecekmiş beni arkadaşlıktan sivil hayata dönünce! Kaybettiğim zaman yetmedi bir de adam gibi adamdan, güvenilir arkadaştan olacağım iyi mi?

Neyse ki kararımı vermiştim ben. Var mı hava yollarında tanıdığı olan? N’apmak lazım kabin memuresi olmak için? Tanıdık falan yoksa bari kopya verin bana. Şu “biz seni bunca yıl bunun için mi okuttuk?” “neden kendi işini yapmıyorsun sen?” “bunu mu layık görüyorsun kendine?” sorularına vereceğim cevaplar için.

Read more...

Cuma, Ekim 05, 2007

koyu moR

Leylekleri havada gördüm bu yıl ben, ondan olsa gerek duramıyorum, yeniden gidiyorum. Bu kez hesapsız, çok plansız her şey.

“Aa bi’dakka kızım, sen de gelsene bizimle”
“ben napcam gelip?”
“gelmeyip ne yapacaksın burada?”

Hakkaten ne yapacaksam bana mutsuzluktan başka hiçbir şey vermeyen bu şehirde. Ben “tamam” bile demeden onaylandı rezervasyonlar: Cuma THY 15.05 Sabiha Gökçen.

849 mil uzağa götürecek beni çelik kuş. Hayatımda hiç görmediğim bir şehre bırakıverecek. İnsanlarını, yemeklerini, adetlerini az çok bildiğim ama içinde nasıl yaşanır bilmediğim bir şehre...

Şehirle ya da gidişle hiçbir alıp veremediğim yok aslında. Şirin ve turistik tarafları olacağı söylenebilir hatta çok güzel kareler fotoğraflayabileceğimi bile varsayabiliriz. Üstelik “gitme” diyen birilerini aramıyorum arkamda. Kimin özleyeceği kimin bekleyeceği umurumda bile değil. Neye ağlıyorum peki dünden beri ben?

Oysa aşk dolu bir yazı yayınlayacaktım dün gece. Öyle hevesle yazmıştım, yazarken bile öyle mutlu olmuştum ki. Hani şu midenizde patates kızartılıyormuş gibi hissedersiniz ya gülüşünü görüşünce, hani yerde mi gökte mi olduğunuzu anlamazsınız yürürken, tozpembe oluverir her şey hani işte bunları yazmıştım. Bunları sadece hatırlamanın bile nasıl huzur verdiğini, aşkın bir anda nasıl da her şeyi değiştiriverdiğini yaşamıştım, yazmıştım. Sonra yine bir anda değişiverdi her şey işte. Bir anda vazgeçtim dünyadan.

Vazgeçtim evet, şimdi istiyorum ki uçağa havada bi’şeyler olsun kimselere zarar gelmesin ama ben ortadan kaybolayım mesela. LOST olayım. Tek kare lost izlemedim oysa. Ölmek istiyorum demeye varmıyor dilim, yaşamaktan vazgeçebileceğim fikri bile tüylerimi ürpertiyor. Ben gerçekten kaybolmak istiyorum ortadan, buharlaşıp uçmak istiyorum. Madem sahip olduğum imkânların hiç birini değerlendirmeyi başaramıyorum, madem mutsuz olmak için “geçerli” hiçbir sebebim yokken ben bir türlü mutlu olamıyorum bari hiçbir şeyin olmadığı bir adada tek başıma oturayım bütün gün. Niye tüketiyorum ki ülke kaynaklarını burada boşu boşuna.

Şimdi gidiyorum. Bayramdan sonra “dönecekmişiz.” Bilmiyorum. Diyorum ya ben buhar olup buluta karışmak istiyorum sadece. Aslında belki de içten içe orada kalmak istiyorum. Köklerimi bulmak onlara tutunmak istiyorum. Üzerinde kök salabileceğim topraklara basmak, dallarımı yapraklarımı besleyecek kaynaklardan beslenmek istiyorum.

Şimdi gidiyorum. Bu gidişle bir defter kapansın istiyorum. Eğer “içime” dönmeyi başarır, mutlu olmayı becerebilirsem yeni bir sayfa açarım hatta yeni bir deftere başlarım, bunu eski ayakkabı kutularından birine koyarım anıların yanına. O zaman şen şakrak bir delinin güncesini okursunuz belki.

Şimdi gidiyorum. Birilerine hakkım geçtiyse hepsini helal ediyorum.


Read more...

Perşembe, Ekim 04, 2007

biR mimdiR, iki mimdiR döRt mimdiR on döRt mimdiR


Efenim mim dalgaları hızla büyüyor durduramıyoruz. Özellikle şu 187. sayfa mevzuu herkesi sardı. Hangi blogu açsam birileri mimlenmiş. Henüz 187. sayfadaki ilk cümleye tav olup bir kitap almaya karar vermiş değilim ama ilgiyle takip ediyorum bu akımı. Bir de bugün iki farklı (ve birbirinden habersiz) blogda (1-2) aynı cümleyi görünce çok şaşırdım. Blog sahiplerini bilgilendirmek gibi ulvi bir görev biçtim kendime hemen ikisine de yorum bıraktım. Yorum demişken Explorer kullanıcıları "okudum yorumladım" köşesini göremiyorlar bir süredir. Cocomment kaynaklı mıdır, ie kaynaklı mıdır sorun bilemiyorum, kurcalamadım da. Merak eden olduğunu da sanmıyorum zaten. Yalnız orası boş bir köşe değil aslında, firefox ile çatır çatır görünüyor içeriği haberiniz olsun.

Gelelim şu mim meselelerine. Öncelikle ben daha önce akışına kapıldığım birkaç mim dalgası sonrasında kimseyi mimlememeye hatta pasları da almamaya karar vermiştim. Bi’kere bana gelen pasının çıkış kaynağını bulmadan kesinlikle rahat etmiyorum, sonra benim pasladığım herkesi ve onların pas verdiklerini falan tek tek takip etmeye uğraşıyorum. Pasımı almayanlar olunca üzülüyorum falan. Yani tamamen kişisel uyuzluğumdan ötürü “artık yanaşmayacağım bu mim işlerine” demiştim kendi kendime. O yüzden beni bu 187. sayfa konusunda ilk mimleyen Ümit’e (nazımın da geçeceğini de bildiğimden) sadece yorum yazarak cevap vermiştim. Bir süre sonra Tuncel Ergün’de beni aynı konuda mimledi. Ben mesela kendisinin bloguna arada bir bakardım lakin onun benim blogumdan haberdar olduğunu hiç sanmıyordum, onun tarafından mimlenince sevindirik oldum. Böylece bloglar arası hareket sağlama, tanışma kaynaşma amacı gerçekleşmiş oldu. O yüzden bu pası almamazlık yapamadım. 187/1 kod adıyla başlayan mim dalgası hususunda hem Ümit hem de Tuncel Ergün tarafından 2 kez mimlendiğim için en yakınımdaki 2 farklı kitabın cümlelerini seçiyorum:

Hemen pc'nin yanında Suç Ve Ceza’nın ilk cildi var, yayınlasam mı yayınlamasam mı hala bilemediğim bir yazı için alıntı yapmıştım Raskolnikov’dan. 187/1 de ise diyor ki,

“...bir şey olmadığını söyledi bize. Bir sinir kriziymiş bu...”
Aha aha cümlelerden fal tutsam bu kadar olurdu yani.

Onun hemen altında Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Acılar Denizi kitabının okunmaktan lime lime olmuş annemin gençlik yıllarından kalma bir baskısı var.

187. sayfa da ise "İstanbul Işık Işık" şiirinin son 3 kıtası.

“İstanbul kadeh kadeh sevdiğim
İçtikçe içesi gelir insanın
Sarhoşluğu tutuşup yanmaya benzer
Ve bir gölgedir yalnızlık meyhanelerinde
Seninle dolaşır, seninle gezer”

Bu gece bu şiir hiç olmadı işte....
Neyse.

Bir de bloglar alemin tanrıçası Artemis semalarından gelen bir mim dalgası var; “insanı çıldırtan detaylar”dan bahsedecekmişiz bu kez. Bi’kere bu mim sayesinde ilk kez mimin çıkış kaynağına bu kadar yakınım, bu benim için güzel bir detay. Gelelim çıldırtan detaylara:

  • Bozuk oje. Kırmızı, bordo gibi iddialı renkte ojelerin kurumadan bozulması ya da maksimum kullanım süresi 2-3 gün olan bu renk ojelerin bozulduktan sonra inatla kullanılması. Hakkaten çıldırıyorum.
  • Derdini anlatmaya çalışan insanların olaya dünyanın gaz ve toz bulutundan oluştuğunu anlatarak başlaması. Detay mıdır bilemedim ama özet yapmayı bilmeyen insanlarla karşılaşınca çıldırıyorum.
  • Bir de asla arandığında bulunamayan cep telefonları! O çantanın neresini nasıl giriyorlar aklım almıyor, çantayı baştan aşağı dökmeden bulabilirsem mutlaka ödül veriyorum kendime.

Bu her iki güzel mim dalgasının da bende sonlamasını istemem. Amma velâkin kimseyi mimlemeyeceğim bu kez. Şöyle yapalım, mesela arada bir okuyan ama mesela hiç yorumlaşmadığımız, mailleşmediğimiz birileri varsa onlara olsun benim pasım.

Read more...

seni özledim

Bazen (her zaman?) “seni seviyorum” kadar anlamlıdır “seni özledim.” Çünkü hiç kolay değildir araya başka şeyler karıştırmadan “seni özledim” demek, Türkçede her zaman vurgu yüklemden önceki sözcüğedir ya burada da "sen”dir vurgu. Ve “seni özledim” diyorsanız, bu cümle özlemden çok daha fazlasını ifade ediyordur aslında. Herhalde bu yüzden hep "özledim bee", "özlettin kendini", en iyi ihtimalle “özledim seni yahu” ile geçiştirilir özlemin ifadesi. Oysa “seni özledim” en az “seni seviyorum” kadar güçlü, etkili ve içtendir.

Özellikle erkek milleti mümkün değil kurmaz bu cümleyi. Hele erkek erkeğe söylenmesi söz konusu bile olamaz! Çünkü eşcinsel çağrışımlara sebep olduğu düşünülür nedense. (zamanında bununla ilgili bir araştırma okuduğuma yemin bile edebilirim ama kaynak gösteremiyorum maalesef.) E hal böyle olunca bir hatunun sevdiği adamın ağzından özlendiğini duyması biraz hayalci bir yaklaşım oluyor ister istemez. Normal hayatta kurmadığı bir cümleyi öyle çat diye kurmuyor hiç kimse. Oysa aynı adamlar her gün defalarca kez küfür ettikleri için yanlarında kimin olduğuna aldırmadan (çocuk, saygı duyulması gereken bir büyük, sevdiği kadın vb.) okkalı küfürler savurabiliyor.

Neyse sosyolojik tespitler yapmak değil niyetim. Bu yakınlarda hiç tahmin etmediğim iki kişi “seni özledim”e çok yakın ifadelerle konuşunca epey şaşırdım. Hem söyleyenlere şaşırdım, hem de söyleyişlerine. Biri ; “galiba seninle kavga etmeyi bile özledim” dedi, diğeri; “ (...dolayısıyla) seni özlediğimi fark ettim” dedi. Hoş her ikisi de çok değil 1-1,5 cümle sonra toparladılar durumu, “kop-gel artık valla özlettin”e, “hadi kızım artık yaaa özledik bee”ye dönüştü cümleler ustaca. “Seni özledim”in o buğulu güzelliği dağıldı gitti. Ben de normale döndüm hemen tabi, unutuverdim sihirli sözcükleri falan. Ama neden bilmiyorum yazmadan duramadım işte. Başka mecralara da yazmıştım vakt-i zamanında bu özlem mevzuunu, o yüzden herhalde güncemde de bununla ilgili bir kayıt bulunsun istedim.
Özlemin benim için sevginin mutlak göstergesi olduğunu, birini söyleyerek diğerini de ima ettiğimi, sözcüklerimi seçerken bunu aklımdan çıkarmamam gerektiğini kendime not düşmek istedim... Bir de tabi kelimelere kafama göre etimolojik analizler yapmanın çok gereksiz olduğunu, böyle deli saçması tespitlerimi kendime saklamam gerektiğini not etmek lazım bir kenara.

Böyle de anlamsız saçmalarım işte, siz ne bakıyorsunuz bana, dönün işinize gücünüze yahu.

Read more...

Salı, Ekim 02, 2007

so tell the giRls that i'm back in town


“i’ve been travelling light to reach my final destination” diyor ya J.J amca oradan yakalıyor beni. Yol boyunca kendi kendime "nasıldı bu şarkı" diye mırıldandım, gelir gelmez ilk işim bulup dinlemek oldu. Her ne kadar bir erkek vokal şaheseri olsa da, ben de söylüyorum işte:
söyleyin kızlara (sevgililerine mukayyet olsunlar) şehre geri döndüm =D

Read more...

Pazartesi, Ekim 01, 2007

yeşilmişim

Zamansızlık hakikaten yoruyor.
Şimdi ne günlerden, bir cumanın ertesi? Yüzünde haftasonu huzuru yok kimsenin, değil demek. Demek ki birkaç günüm daha var burada, kaç gün oldu ki sahi? Pazar mıydı ilk yağmur düştüğünde. Cumalardan bir sabah mıydı, gecelerden bir Perşembe mi? Neydi sahi?
Neden kaçıyordum ben? Kimden kaçıyordum? Kime kaçıyordum ben?

Kime kaçıyordum?
Doğru soru bu mu? Bilmiyorum. Ama bu güzel bir soru, düşünmeye değer. Düşününce düşü veriyor benim düşlerim, tutamıyorum. Tutunamıyorum. Düşüyorum. Düşünce acıyor dizlerim, ağlıyorum. Kirli yaşlar düşüyor yanaklarımdan, izi kalıyor. Dizim acıyor. Acıyan bakışlara dayanamıyorum, koşuyorum. İçime doğru hızla kaçıyorum. Dizlerimi çekip karnıma, o en küçük çembere saklanıyorum.

**********************

Çok iyi bildiğim o çemberin içinde bu kez hiç bilmediğim bi’şey buldum. Halinden belli ki hep oradaymış aslında. Ben büyüdüm, değiştim, adam oldum sandıkça onu saklıyormuşum meğer. Şimdi çıktı karşıma. Ne yapmalıyım bilmiyorum. onunla kalabilir miyim bilmiyorum. Burada olmuyor mesela. Bu zamansız zamanlarda her an hatırlatıyor bana orada olduğunu. Şehirde yine unuturum, yine saklarım onu biliyorum ama saklamalı mıyım, bilmiyorum. Yazıp anlatsam, “aha işte her şeyin sorumlusu bu” diyerek şikayet etsem sana? Cidden tek sorumlu o biliyor musun? Gerçekten! Son 2 yılın, verilen yanlış kararların, vazgeçilen sözleşmelerin, zar zor unutulan adamların, umut veren mesajların, yazılamayan mektupların, izlenemeyen filmlerin, geri dönülen şehirlerin, gidilemeyen yolların... Her ne olduysa/olmadıysa işte. Ama yazmak için erken galiba, biraz daha baş etmeye çalışacağım önce. Yüzleşmeye gelmiştim madem, yüzleşeceğim.

Peki, ya baş edemezsem? En azından yarayı bulduk, teşhisi koyduk bu kez. Az kaldı galiba.
"At a theater near you coming soon!"

Read more...

Salı, Eylül 25, 2007

güz mavisi

Yalnızlığı unutmuşum. Daha doğrusu yalnız yaşamayı. Eve anahtarla girip, akşam kapıyı iki kere kontrol etmeyi, gece kulakları tavşan gibi dikip çıtırtıları dinlemeyi, yemeği tepsiyle televizyon karşısında dilediğim saatte yemeyi, havluyu evin istediğim köşesine fırlatmayı... Hafta sonundan kalan son tatilcileri de yolladım, artık nihayet yalnızım. Ben şahsen bizzat kendim ve diğerleriM baş başayız. Telefon yok, var da kim bilir nerede açık mı kapalı mı haberim yok, uydunun ayarlarını bozdum televizyon yok, bu yazı yayımlandıktan sonra kendi kendini imha edecek bir internet bağlantısı üzerinden bağlanıyorum şu an yani internet de yok. Kamera yok; zihnimde ki karelerden daha canlı olamaz hiçbir fotoğraf, saat yok; acıktığımda yemek saati, yorulduğumda uyku saati. Yetiştirilmesi gereken “şey”ler, yetişilmesi gereken “yer”ler, yapılması gereken açıklamalar yok. Ses yok. Ses var aslında gürültü yok. Dalgalar var sahile vuran, damlalar var kimisi gözlerimden süzülen, kimisi camları tıkırdatan, ayak sesleri var sokak aralarında “kim bu arkamdaki” diye huzursuzluk vermeyen, sadece yalnız olmadığını hissettiren adımlar. “Burada” olduğumu ya da “orada” olmadığımı kanıtlayacak hiçbir şey yok, birkaç nota, bir kalem, bir de defter.

Bu sefer kaçmaya gelmedim. Sizlerle bile defalarca konuştuk bunu; “giderken kendini de götürüyorsun yanında” anladım artık. Yüzleşeceğiz bakalım, ne var ne yoksa dökülecek ortaya, kozlarımızı paylaşacağız. Dönüşte büyük değişiklikler olmayacak hayatımda, beklentilerden vazgeçmek değil, bu kez galiba kabulleneceğim durumu tüm çıplaklığıyla. Belki yine planlarla dönerim belli olmaz benim işim.

Şimdi bir bisiklet ayarlayacağım önce, bacaklarım kopup iflas edinceye tek bir adım atacak halim kalmayıncaya dek süreceğim. Sonra yığılıp kalacağım olduğum yere. Belki sonsuza dek öylece kalırım orada. Bir fosil olurum. Belki biraz soluklanıp ufka doğru yüzmeye başlarım, nefessiz kalıncaya kadar kulaç atarım. Sonra suyun üstüne bırakıveririm kendimi belki de sonsuz maviye karışır bir damla olurum.

Olmaz mı dersin? Olsun şimdi gidiyorum işte, rüzgârın üstüne üstüne çekeceğim kürekleri, varsın çatlasın ellerim kurusun dudaklarım, tedavisi çilekli bir lipstick olduktan sonra ne fark eder? Kozmetik yok, makyaj yok, saçlarımı açarım rüzgâra karman çorman olur, günlerce taramasam ne gam! Sahi bu ara ne çok kurmuşum aynı cümleyi fark ettin mi? En az 5 tane var son yazdıklarımda. 6. cümleyi kurmadım ama bak kabulleniyorum artık...

Rüyamda korkarsam koynuna sokulabileceğim kimse yok şimdi yanımda. O yüzden dün gece korkmadım o saçma sapan rüyalardan. Güya çok uzaktan gelmiş yanıma, uzun zamandır görmediğim için o kadar mutlu oluyorum ki gelince, oturup konuşalım istiyorum, onun için sofra hazırlamışım. Telefonu çalıyor, “hayatım” diyor telefondakine, öyle üzülüyorum ki, gözlerime bakıp “sen boşa umutlanmışın” mealinde bi’şeyler söylüyor. Gözleri yeşil galiba ya da açık kahve, bal rengi belki de. Tanıyorum aslında O’nu. “Ne bekliyordun ki” deyip kızıyorum kendime. Sonra hamile bir kadın görüyorum, bembeyaz bir yatakta yatıyor, doktor geliyor, karnını enlemesine ikiye ayırıyor, her yer kana bulanıyor, bebek dışarı fırlıyor, kordonu yok, mosmor. Kadın uyanıyor, “dur diyorum sakın bakma, bebeğini verecekler şimdi sana”. Dinlemiyor beni doğruluyor, kendini kan içinde görünce bir çığlık atıyor. O çığlığa uyanıyorum ben de. Kocası neredeydi acaba diye ağlıyorum, sonra fark ediyorum ki kendime ağlıyorum, başkasına “hayatım” deyişine... Kalkıp güneşin doğuşunu izliyorum, yalnız, ıssız, sessiz.
Öyle soğuk esiyor ki rüzgâr, içim mi üşüyor aslında, dışım mı bilmiyorum...

Neyse, cevaplar bulmaya gelmedim buraya, önce bir kozlarımızı paylaşalım bakalım. Hangimizin ne derdi varmış anlayalım.

Sahi “özlemek” diye bir fiil, bir eylem, bir duygu vardı değil mi? Belki de özle(n)meye geldim buraya. Kimbilir?

Hâsılıkelâm, tadilat dolayısıyla kapalıyız efenim.

Read more...

Pazartesi, Eylül 24, 2007

ZEKİ MÜREN

(6 Aralık 1931, Bursa – 24 Eylül 1996, İzmir )

Batmayan sanat güneşi. Türk sanat müziğinin paşası. Müziğini seven sevmeyen herkesin saygı duyduğu Zeki Müren 11 yıl önce bugün TRT İzmir Televizyonu'nda kendisi için düzenlenen tören sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. 65 yıllık yaşamına 600den fazla plak, bestelediği 200 dolayında şarkı, 20ye yakın film, bir tiyatro oyunu ve bir şiir kitabı sığdıran sanatçı aynı zamanda Türk sanat tarihinde pek çok ilke imza attı.

Sesi, sanatı ve tavırlarıyla her zaman anılacak olan Zeki Müren’i ben de bugün ölüm yıldönümü vesilesiyle anmak istedim. Hayatıyla ilgili birkaç makale, röportaj okuyup, birkaç görüntü izleyince sanatına nasıl büyük bir aşkla bağlı olduğunu ve sahip olduğu estetik duygusunu anlamamak mümkün değil. Her davranışı, attığı her adım, giydiği her kostüm hep estetik kaygılarla tasarlanmış ve hayata geçirilmiş. Tüm “söylentilere” rağmen sanatta öyle bir duruşu var ki, (neredeyse) hiç kimse onu cinsel tercihi ile ilgili olarak eleştirmemiş. Anlattığı “müstehcen” fıkralar bile çok meşhur olsa da o hep sahnede ilk kez T model podyumu kullanmış olmasıyla, saz ekibini ilk kez bir örnek giydirmesiyle ve kendisi şarkı söylerken garsonların servis yapmasını yasaklamasıyla, ilk altın plağın sahibi olmasıyla, sahnede olduğu yıllar boyunca seyirciye bir kez bile arkasını dönmemiş, sahneden inerken bile geri geri çıkarak seyirciye gösterdiği saygısıyla anılmış bugüne dek.
Şaşalı zamanlarını herkes biliyor aslında, yılbaşı geceleri, sahne kostümleri, Aspendos’u dolduran tek bir kişinin bile çıtını çıkarmadan izlediği konseri (ki bu konserden sonra sanatın paşası lakabını almış) (yasemin bozkurt’a dikkat =D) Ama şu an müze olan Bodrum'daki evine kendini kapamasından, ödül almak için ortaya çıkıp vefat ettiği güne kadar yaşadıklarını hiç kimse bilmiyor. O günlere dair yazılı bir şeyler bulamadım internet arşivlerinde. Geçenlerde CNN Türk’te yayınlanan “oradaydım” belgeseli ise merakımı pek gidermese de Paşa’nın hayatının en son günlerine ait oldukça ilginç anları anlatıyordu. (ölüm yıldönümü vesilesiyle bugünlerde tekrar yayınlanabilir, denk gelirseniz göz atmadan geçmeyin derim)

TRT programcısı Hülya Aydın, yıllar sonra Zeki Müren’i Bodrum’da yüz yüze röportaj yapmaya ikna eden ilk gazeteci olmuş. Paşa, inzivaya çekildiği yıllarda gelen görüşme taleplerinin tamamını geri çeviriyor ve röportaj taleplerine de sadece, “siz soruları yollayın, ben de kasete yanıtları kaydedip geri yollayayım” mealinde cevaplar veriyormuş. Hatta Can Dündar’da röportaj (ay ne zormuş bu kelimeyi yazmak) için araya Türkan Şoray’ı koymasına rağmen yüz yüze görüşmek ve görüntü almak konusunda kendisini ikna edememiş.

Ancak ölüm gecesini ve o gece için yapılan planları Hülya Aydın’dan dinlediğimde, olayların Can Dündar’ın yazdığı gibi (ve kamuoyunda tahmin edilenin aksine) bir intihar olmadığı fikri daha ağır bastı bende. Belgeselde anlatılanlara bakılırsa Zeki Müren gerçekten sahnelere dönmek, seyircisiyle buluşmak için büyük bir heyecan ve hevesle çalışmalar yapmış. Mesela ben öldüğü gece sadece ödül almak üzere TRT stüdyolarında bulunduğunu sanıyordum oysa ödül töreninden sonra her hafta yayınlanacak bir talk-showun ilk programını yapacaklarmış Hülya Aydın’la birlikte.

Hepsi bir yana, beni en çok etkileyen ödül töreni sırasında ve sonrasında kalp krizi geçiriyor olmasına rağmen bunu ne orada ki kameralara, ne her adımında yanında olan yardımcısına ne de Hülya Aydın’a kesinlikle hissettirmemiş, soyunma odasına gidinceye kadar ayakta kalmak için tüm gücünü sarf etmiş. Hatta bir ara koluna girmiş olan Hülya Aydın’a “sakın beni düşürme küçük düşeriz” gibi bir cümle kurmuş... Nasıl bir sanat aşkı bu, nasıl bir şey bu bilemedim, tüylerim diken diken oldu, gözlerim doldu izlerken. Keşke günlükleri olsaydı da, okuyabilseydik. Ben onun muhteşem Türkçesiyle yazdıklarından öğrenmek isterdim hayat hikâyesini. Ve tabi bir kez olsun canlı dinleyebilmek isterim kendisini, sahnede.

O'nunla özdeşleşen şarkılardan olmasa da bu gece klipleri izlerken beni en çok bu şarkıyı söyleyişi etkiledi. Ruhumu besleyen bu büyük sanatçının ruhuna bir Fatiha okudum önce, sonra sesi sonuna kadar açıp hayranlıkla izledim nezaketini, içim ürpererek dinledim billur sesini.

Allah rahmet eylesin...


dibine not: Neşe Erberk' hiç değişmemiş değil mi? Ajda Pekkan'ı, Erol Evgin'i, Halit Kıvanç'ı, Selami Şahin'i gördünüz mü? Hey gidi yıllar hey!

Read more...

Pazar, Eylül 23, 2007

beyaz

Bugüne kadar sana hiç yazmamış olmam çok ilginç. Bugün fark ettim biliyor musun? Akşam mutfakta salatayı hazırlarken aniden geliverdin aklıma. Çok şaşırdım. Kendime notlarım var her yerde, kızıma oğluma yazdıklarım ayrı ayrı kutularda, ama sana hiç yazmamışım, hiç.

Sahi bir kızım bir oğlum olacak benim (en az =)). (bak dilim bile alışkın değil sana, "bizim" demeliyim aslında) Nereden biliyorum dersen, bilmiyorum. Aileden genetik olarak böyle bir kod geçiyorsa ona güveniyorum. Biz 6 torunuz, 3 kız kardeşin 3 kız 3 erkek evladıyız. Kızlar büyük erkekler küçük. En büyükleri benim. En küçüğümüz henüz kucağımda uyuya kaldığı yaşlarda. Bu yüzden işte sanki ben de bu sırayı bozmayacakmışım gibi geliyor hep. Hoş bu yakınlarda teorik olarak büyük kızımın girmesi gerek hayatıma ama... Aması sen yoksun ortada. Dahası sana hiç yazmamışım. Seni hiç çağırmamışım “gel” diye. Seni düşünmediğimden değil çok merak ediyorum elbette gülüşünü, bakışını, dokunuşunu, sinirini, sevincini. En çokta tam şu anda nerede ne yaptığını? Aslında bensizken yaptığın her şeyi merak ediyorum. Yaşadıkların, hayal ettiklerin, küfür ettiklerin, sana dair ne varsa bilmek istiyorum. Seni bana getiren ne varsa...

Bazen özlüyorum seni. En çok kokunu. Yok yok sesini. En çok sesini özlüyorum. Sakin sakin saçlarımla oynarken anlatacaklarını, öfkeni kontrol edemeyip bir anda gürleyeceğin anları özlüyorum. Sonra birden içim ürperiyor. Tenimde ellerin dolaşıyor, kulağıma adımı fısıldıyorsun sanki irkiliveriyorum. Sanki sarılıp belimden omzumdan öpüvereceksin beni. Ama yüzün gelmiyor gözümün önüne bir türlü, yüzünü unutmuşum, o kadar çok özlüyorum seni bazen...
Bir an önce gel gir hayatıma istiyorum. Ama sakın acele etme sen. Sakın vaktinden önce gelme. Ben kontrol delisiyim bilirsin her şeyi ayarlamak isterim, sen bakma bana. Vaktinde gel ve altüst et bütün dengelerimi, kontrolü ele geçir bir anda. Ben kolay kolay teslim olmam bilirsin, hazırlan öyle gel! Benden yıllar önce söylemiş usta; “öyle bir havada gel ki vazgeçmek mümkün olmasın”

Niye senin için yazıp, saklamıyorum bunları bilmiyorum. O kadar uzaksın ki bana, daha öyle çok var ki sana, o zarfı senin için saklamak zor geliyor inan. Şimdilik yazıp havaya savurmak istiyorum sana dair cümlelerimi. Kaygılanma ve kıskanma sakın. Sen geldiğinde o kadar çok yazacağım ki el yazımı görmekten bıkacaksın. Ceketinin cebinde, bilgisayarının ajandasında, aynanın köşesinde, kurabiyelerin içinde notlarımı bulmaktan sıkılacaksın. Öyle çok sürprizim var ki sana ve anlatmak için öyle sabırsızlanıyorum ki aslında. Ama senden önce hayatıma giren başkaları olacaksa hala onlar bilsin istemiyorum hiç birini. Bir tek sen bil istiyorum kuytularımı, hani o çemberler var ya o çemberin merkezine bir tek sen gel istiyorum. Biliyorsun değil mi kimse yaklaşamadı oraya. Birine hakkından fazla şans verdim o bile beceremedi. Sen gelip aşacaksın sınırlarımı biliyorum. Biliyorum senle ben er-geç baş başa verecek pergel gibiyiz; masmavi mutluluk çemberleri çizeceğiz etrafımızda, ellerimiz kırış buruş olana dek. Biliyorum bir imza bir yüzük değil, o çemberler bağlayacak bizi birbirimize. Biliyorum ilk kez “kocacığım” dediğimde sana dilim dolanacak, aptalca sırıtacağım ve biliyorum ki sesimin en güzel tınısını adını söylemek için saklayacağım o gün gelene dek. Yeter ki...



Yeter ki; sen aşkımdan vazgeçme!

Read more...

Perşembe, Eylül 20, 2007

şizofRen mavi

—Sen şimdi valizini toplasan, eline tek gidiş biletini alsan, hatta o bilet vizesiz pasaportsuz hiçbir işe yaramayacak bir bilet olsa, pasaportunu da alsan, tanıdıkları, arkadaşları, aileyi hayatındakileri işte her kimse bir araya toplasan, hepsinin karşısına geçip “ben gidiyorum ahali, hoşça kalın” desen, 1 kişi bile çıkıp “gitme” demeyecek farkında mısın?
—Hayır!
—Ama gerçek bu, sana “gitme” diyecek bir kişi bile yok hayatında şu anda. “gitmesen olmaz mı” diyecek birini bul, sonsuza dek susacağım ben.
—Annem var bi’kere!
—O mutfağın yolunu tutup “ben sana yolluk hazırlayayım bari kaç saat sürüyor yol?” der çıkar kameranın kadrajından.
—Anneannem var, kardeşim var?
—Güldürme beni E. mi sana gitme diyecek, “Havaş kaçta kalkıyor?” der o, arabayla bile bırakmaz seni. Anneanne en iyi ihtimalle “orada oruç tutabilecek misin bari iftar-sahur nasıl olacak bak zor gelirse tutma istersen hiç” der gitme demeye dili varmaz.
—Tamam, biraz çemberi genişletelim J. var mesela ah, ama o daha geçen gün dedi “kızım bas git ne bekliyorsun” diye, eee Ö. var?
—"Geç bile kaldın 2 yıldır neredeydi kızım aklın, benim yapabileceğim bi’şey var mı sen onu söyle”
—S.cim var?
—Hımm. Sahi o gitme der mi acaba? .... Düşündüm de demez şekerim. “başarmadan gelme” ya da “âşık olmadan gelme” der ama “gitme” demez.
—Y? Y. Bırakmaz beni, “seni özlerim ben, gitmesen olmaz mı” der?
—Sor bakalım akşama öyle mi diyor, “yer ayarla orada bana, tezkereyi alır almaz yanında olacağım ben de” mi diyor?
—Of çemberler genişledikçe şansım azalıyor galiba. Merkeze doğru dönelim madem, teyzoş var, aaa boş ver teyzoş’u, minik kuşum var, benim masal kuşum, evine dönerken bile "gitme" diye pazarlık yapıyor bebeğim, o duyarsa der işte!!!!
—Hımım... teyzoş gitme demeyeceğine göre, onu da ikna eder, “gelirken sana yeni bir kitapla birlikte yeni boyalar getirecekmiş, kimsede olmayanlarından hem de” dedi mi, o da “gitme” demez sana. Belki en çok özleyen o olur ama ifade edemez özlemini de...
—Beni buraya bağlayacak, bunca zamandır bağlayan, harekete geçmemi engelleyen güçlü bir bağım yok mu yani benim!? Beni yolumdan döndüremeyeceğini bilse bile “gitme, ben seni özlerim o zaman” diyecek biri?
—Yok şekerim. 1 kişi bile yok. Seni kimse özlemez demiyorum ki, dökme incilerini hemen. Bu saydıklarının hepsi özlerler elbette hatta daha da fazlası ama kimse “gitme” demez, demeyecek. Kalk artık!
—Babam! Babacım ne yapacak bensiz?
—Ne yapar bilemiyorum, bakar elbet başının çaresine de gitme der mi sana, sen cevap versene.
—Ben her şeyi ayarlayıp, olay budur, işte eylem planı dedikten sonra DEMEZ! Diyemez bile değil, de-mez! “Git ve ne yapılması gerekiyorsa yap” der. Öğüt verir, kaygılanır, uykusu kaçar belki ama demez!
—Peki, sen ne halt etmeye çırpınıyorsun bu sığ sularda öyleyse?
—Sus artık sen, konuşma!
—Sen ne halt etmeye çırpınıyorsun bu sığ sularda dedim?
—Sus dedim!
—Peki.
—Bi’dakka susma, sen biliyor musun cevabı?
—Evet!
—Ben neden bilmiyorum peki?
—Görmek istemiyorsun, yüzleşmek istemiyorsun.
—Sus dedim sana, hala ne konuşuyorsun?!?!!!

Read more...

Çarşamba, Eylül 19, 2007

mavi melek

2007’nin ilk günleri vapurda,
—Nasıl yaaa! Hamile misin yani?
—Galiba biraz.

Gecenin bir körü telefonda,
—Ben doğurmuşum
—Nasıl yaaa! Senin haberin yok mu doğurduğundan!

Ertesi gün hastanede,
—Bu, bu şimdi daha dün gece senin içindeydi, senin bir parçandı di mi?
—E 9 ay taş taşımadık herhalde!
—Nasıl yaaa! Nasıl inanılmaz bir mucize, nasıl güzel bir his bu ya?
—Anne olunca anlarsın!

“Aha aha” diye sırıtıp bu klişe cümleyle alay edecekken arkasını döndüğünde fark eder ki odadaki 5 kişiden bir tek kendisi “anne” değildir. Diğer 4 anne onun anlamadığı bir dilde bakışmakta ve içtenlikle gülümsemektedir...

Read more...

Salı, Eylül 18, 2007

biz bütün göRme gücüyle göRüRdük sesimizi, Renksizdi*


Ben aslında ıska geçecektim bu yazıyı ama Elif’cim gizli konuşmalarımız ifşa etmiş, bir de topu bana atmış ses konusunu o yazacak diye, artık yazmasak olmaz =))
Efenim biz ikimizi de çok etkileyen bir sesin sahibinden çıktık yola. O “karşıma geçip konuşsa yeter" dedi, ben “maç anlatmasına bile razıyım yeter ki sadece bana anlattığını bileyim” gibi bi’şey dedim. Çünkü O’ndan bahsederken tam da şöyle yazmıştım daha önce başka yerlere: “Başımı omzuna yaslasam, bana bilmediğim bi’şeyler anlatsa belki bir şiir okusa... Çok mu romantik oldu bu? Tamam, sorun değil, baş başa olsak, o bana maç anlatsa ben sonsuza dek dinleyebilirim sanırım.”

fikret_kuşkanFikret Kuşkan hakkında böyle bir yargıya ne zaman vardığımı hatırlamıyorum, kuvvetle muhtemel filmlerinden birinde ama hangisinde? (Belki de Ayşegül Aldinç klibinde oynadığı zamanlardan kalma bir hayranlık benim ki, ses falan hikaye =D) Sonra bir gün TRT2 denk geldim belgeselimsi bir yapımı seslendiriyordu ve birkaç şiir okudu bölümleri birbirine bağlarken. İşte o gece eriyip bittiğimi, izlediklerimi not almayı falan bırakıp, öylece kalakaldığımı çok iyi hatırlıyorum. Gözlerimi kapayıp, uçsuuuuuz hayallere dalmıştım O’nun sesiyle. Her ne kadar hayranlıktan yarı baygın halde dinlesem de sesini, ufak bir eksiklik vardı. Çok başka bir zamanda, karşımda oturanın ne anlattığını değil, sesini dinlediğimi fark ettiğim bir anda anladım eksik şeyi. Öyle bir anda insan ister istemez konuşanın sadece ağız hareketlerine odaklanıyor aslında. Hadi romantik olsun “insan kendini dudaklarına bakmaktan alıkoyamıyor” diyelim. Bu nasıl bir çekim gücü bilemiyorum.

Üstelik ses koku gibi beyinde algılanan bir duyu da değil, kulaktaki alıcı hücrelerin, sıkışan ve gevşeyen hava moleküllerinin oluşturduğu ses dalgalarından etkilenmesiyle algılıyoruz sesleri. 0,00003 saniye gibi çok kısa bir zaman farkını algılayabilecek yetenekte olduğumuz için de ses kaynağının yerini bulmakta zorlanmıyoruz mesela. Çünkü ses dalgaları önce sesin kaynağına yakın olan kulağımıza sonra diğerine geliyor. Oysa bu tip bir durumda ne sesin frekansıyla ne de geldiği yönle ilgilenmek mümkün oluyor, beynin başka bir mekanizması çalışıyor karşındakinin dudaklarına bakarken. Pek yakın olmasak da karşılaştığımızda hep uzun uzun muhabbetler ettiğim her seferinde “daha sık görüşelim yaa”, deyip bir türlü o sıklığı ayarlayamadığım bir er-kişi bu konudan bahsederken “Ben mesela konuşurken karşımdaki hatunun yüzüne, gözlerine değil de dudaklarına bakmaya başlamışsam bu, kısa bir zaman sonra o dudakları öpeceğim anlamına gelir” demişti. Şaka maka haklı galiba bir takım hislerin başlamakta olduğunun sinyalini veren bir şey bu ses’ten etkilenme hadisesi. Sözlükte birinin dediği gibi; ses ruha ait bir parça sanırım.

O’nun ruhundan bizim ruhumuza akan bir nehir, bir köprü belki de; iki ruh arasındaki bağ kopartılmak istendiğinde yakılan ilk köprü...



*Edip CANSEVER - Tregedyalar IV
Yerçekimli Karanfil (Toplu Şiirleri I) Adam Yayınları Sf:156

Read more...

Pazartesi, Eylül 17, 2007

?

Pardon, bu hayatın acil çıkış kapısı nerede?



Read more...

Pazar, Eylül 16, 2007

patlayıcılaR aRasında biR anayasa taslağı ve mevcut anayasa hükümleRini değiştiRecek 21 ekim RefeRandumu

Biz muz cumhuriyetinde mi yaşıyoruz? Son bi’kaç gündür olanlara bakınca kurabildiğim en anlamlı cümle bu oldu ne yazık ki. Önce Ankara’da bomba yüklü bir minibüs bulundu. Hemen ardından da 500 kg patlayıcı karpuz taşınır gibi, İsviçre’den Ankara’ya kadar (hadi Avrupa kısmı bizi bağlamadı diyelim) Kapıkule’den Ankara’ya kadar getirildi.Bu ülkenin gümrüklerinde çalışanlar muz mu yiyor hep birlikte. Ankara’da bu araç durdurulmasa nereye kadar gidecek daha?
Otoparkta bulunan minibüs ise açıklamalara göre ; 11 eylül’ün yıldönümü dolayısıyla arttırılan güvenlik önlemleri çerçevesinde Rocky ve Maske isimli eğitimli köpeklerin orada olması sayesinde bulundu. Günlerden 10 Eylül olsaydı başkentin göbeğinde insalar havaya mı uçacaktı yani? Bir de alay eder gibi böyle açıklamalar yapmıyorlar mı basına... Aynı gün Diyarbakır’da bulunan patlayıcılarsa nedense Ankara’dakiler kadar yankı bulmadı basında. Tamam, Ankara başkent ama bombayla karşı karşıya kalan insan aynı insan değil mi? Diyarbakır’dakilerin haber olması için havaya uçması mı gerekiyor? Çok değil iki gün önce Van’da bulunan patlayıcılardan da muhtemelen aynı sebeplerden haberimiz olmadı.

E hadi bunlara münferit olaylardı diyelim, insanlık hali koca minibüsler ankara’da fark edilmeden dolaşabiliyor demek ki, Ankara’dan ilerisinde zaten her gün bomba, her gün ölüm haberi var, kanıksadık artık. Hem terör merör bunlar bizi aşan işler güvenlik politikası var bu ülkenin, askeri güçleri var, ben oturup akıl yürütecek değilim ya onlar dururken.

Peki bizi gayet yakından ilgilendiren yeni (sivil) anaysa taslağı hakkında ne biliyoruz? Haberlerden taslakla ilgili ne kadar aydınlatıcı bilgi alabiliyoruz. Buyurun burada göz atabileceğiniz 2 haber. Vatan gazetesinin haberini tıklayarak 170 sayfalık metnede göz atabilirsiniz isterseniz. 8sutun.com'un haberi ise bence biraz daha hap gibi.
AKP’li bir ekip ve Prof. Ergun Özbudun başkanlığındaki 5 profesör ve bir doçentten oluşan bilim kurulu toplamda 137 madde olan taslak metin üzerinde çalışmalar yapıyor Sapanca’da. Bu akşam itibariyle kamp bitecek. AKP taslağı son haliyle önce parti yetkili kurullarına sunacak, ardından da ekim başında kamuoyu görüşüne açacak. Aralık sonu ya da Ocak başı gibi de meclis genel kuruluna sunacak. Yani yeni Anayasayı konuşmak için önümüzde yaklaşık 3 aylık bir zaman olacak. O yüzden Sabih Kanadoğlu’nun son açıklamalarına da (mutlaka) göz atarak bu konuyu cebimize koyalım. Zira kurucu meclis nedir ne değildir, demokrasilerde ve batı’da anayasa nasıl yapılır ne zaman yapılır, illa darbe mi olmalıdır gibi açıklığa kavuşturulması gereken pek çok teknik detayla birlikte, bu tekniklerden ne derece haberdar olduğunu bilmediğimiz bir ekip tarafından hazırlanmakta olan bir anayasa söz konusu olacak ilerleyen günlerde.


Gelelim 21 Ekimde yapılacak anayasa değişikliği ile ilgili referanduma. Gümrüklerde oy kullanılmaya başlandı bile. Ancak ortada oldukça karmaşık bir 11. cumhurbaşkanı sorunu var. Ben mayıs ayında "Türkiye Ekim 2007 de hala mayısta görev süresi dolan cumhurbaşkanının yerine yeni bir cumhurbaşkanı seçememiş olacak" demiş, erken seçim ihtimalini hiç hesaba katmayarak yanlış/eksik öngörüde bulunmuşum. Oysa bugün olan bitene baktığımızda 11. cumhurbaşkanı çoktan seçildi, resmi temaslara başladı ama anayasa değişikliğine de 11. cumhurbaşkanını seçmek üzere gidiyoruz, bu kez halkın oylarıyla hem de. Cümle karışık mı oldu, aslında durum da en az benim kurduğum cümle kadar karışık =) Kanun metninde açık açık diyor ki : "On­bi­rin­ci Cum­hur­baş­ka­nı se­çi­mi­nin ilk tur oy­la­ma­sı, şu şu günlerde, ikinci tur oylaması bu bu günlerde yapılır."
E biz seçtik 11. cumhurbaşkanını! İşte bu yüzden herkesin kafası karışmış durumda, her kafadan başka ses çıkmakta.Umarım bu konuya da Bekir Çoşkun’un bulduğu çözümden daha akılcı bir çözüm bulunur.


Hadi şimdilik bunu da koyalım cebimize referandum sonucuna da nereden baksanız 2 ay var. Ama referandumla ilgili açıklığa kavuşturulması gereken bir şey var. Birkaç blogda ve internet haberlerinin altına yapılan yorumların bazılarında ciddi bir yanlış anlama söz konusu: Bazıları referandumda evet ya hayır dedikleri diyecekleri şeyin bugünlerde hazırlanmakta olan anayasa taslağı olduğunu en azından onunla ilgili olduğunu zannediyorlar! Oysaki biz sadece 1982 anayasasının bazı maddelerini değiştirmeyi amaçlayan 7 maddelik bir kanunun kabulu ya da reddi için oy vereceğiz. Bu kanunda gayet açık, kolay okunabilir ve anlaşılır bir kanun.

  • Seçimler 4 yılda bir yapılsın mı,
  • Cumhurbaşkanını meclis yerine halk seçsin mi,
  • Bundan böyle meclis yapacağı seçimler dahil her işlem için sadece 184 milletvekili ile toplansın mı (hatırlayınız: 367 krizi),
  • Seçilen c.başkanının görev süresi 5 yıl olsun ve en fazla 2 kez seçilebilsin mi,
  • Meclis dışından c.başkanı adayı gösterebilmek için 20 m.vekilinin (82 anayasasında en az 110 m.vekili) yazılı önerisi yeterli olsun mu,
  • C.başkanı ilk turda salt çoğunlukla olmazsa ikinci turda en çok oyu alan aday yönetemiyle seçilsin mi ve
  • Anayasaya oy verdiğiniz bu kanunla ilgili geçici maddeler eklensin mi?
  • EVET ya da HAYIR.


Referandum sadece kanunu oylamaya sunan yani sıralamaya çalıştığım bu sorulara evet ya da hayır yanıtı verilmesine dayanan bir referandum olacak. Şu anda hazırlanmakta olan anayasanın referandumla uzaktan yakından bir ilgisi olmayacak! Ve hatta YOK!

İşte böyle sayın seyirciler, tüm bu karmaşıklıkları herhangi bir hukuk dersinde bir sınav sorusu olarak benim önüme koysalar(dı) “Hocam burası muz cumhuriyeti herhalde, demokrasi hükümleri pek işlemez burada” yazar çıkardım. Neyse ki biz hukukçu değildik ve işin teori kısmıyla daha çok ilgilendiğimizden böyle somut olayları irdelemedik çoğu zaman, yoksa benim okul bitmezdi valla =))
Pazar Pazar siyaset yazılmaz, herkes aşktan-meşkten, hayatın güzelliklerinden falan bahseder ama hazır tatil gününü bulmuşken aklıma takılan bu noktaları da yazmadan geçmek istemedim.

Herkese keyifli bir Pazar(akşamı) ve mutlu bir hafta dilerim.

Read more...

GÜZ BAŞLANGICINDA BİR HAFTA SONU İÇİN ÜÇ ŞİİR*

Ataol Behramoğlu/HÜZÜNLÜ PAZAR

Hüzünlü Pazar beyaz meleklerin ilahiler söylediği
Aşkın güzelce yıkandığı sımsıkı kefenlendiği

Yaz geçmiş, gelip çatmış bağbozumu vakti
Genç kızların mutluluğu bir mevsim daha ertelediği

Hüzünlü Pazar, geçmiş pazarların anısıyla kavuniçi
Çocukların hep kursaklarında kalan sevinci.



*Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var-Toplu Şiirler II
Adam Yayınları Sf:117

Hakkında en detaylı biyografiye sözlükten ulaşabildiğim Ataol Behramoğlu bu şiirleri Maltepe Askeri Cezaevinde 10 ay tutuklu kaldığı 1982’nin Eylül ve Ekim aylarında yazmış. Dört duvar arasındayken günlerin birbirinden hiçbir farkı yokken, nasılda güzel tasvir edilmiş bir hafta sonu. Cuma gecesinin kalbi inleten rüzgârı, Cumartesinin pembe rüzgârları, aşkları öldüren Pazar...

Read more...

Cumartesi, Eylül 15, 2007

GÜZ BAŞLANGICINDA BİR HAFTA SONU İÇİN ÜÇ ŞİİR*

Ataol Behramoğlu/YİTİK CUMARTESİ

Yitik cumartesi, boğuk cumartesi, ağladığım cumartesi
Pembe rüzgârların kırlardan inildeyerek geçtiği

Uzun cumartesi, yitirdiğim her gibi sancılı
İpte sallanan çamaşırlar ve rüzgârda vuran kapı

Seni sevmeme, beni sevmene engel olan şeyler
Hayatımızdan koparılıp alınmış cumartesiler

Çılgın cumartesi, ölgün cumartesi, yaşanmamış bir aşk gibi
Camlara takılıp kalmış doğmamış çocuk gözleri

Suskun cumartesi, küskün cumartesi, beyaz bir kurdela,
lekelenmiş
Ölüm kadar katı ve hayatımız gibi zedelenmiş





*Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var-Toplu Şiirler II
Adam Yayınları Sf:116

Read more...

Cuma, Eylül 14, 2007

GÜZ BAŞLANGICINDA BİR HAFTA SONU İÇİN ÜÇ ŞİİR*

Ataol Behramoğlu/ISSIZ CUMA

Uyudum, uyandım, değişen bir şey yoktu
Issız Cuma, sıradandı ve soğuktu

Yorgun bir kadın çamaşır yıkadı
Mumu yaktı, pancurları kapadı

Bıkkın bir rüzgâr dağıttı ikindiyi
Delik deşik inledi gecenin kalbi.



*Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var-Toplu Şiirler II
Adam Yayınları Sf:115

Read more...

Çarşamba, Eylül 12, 2007

kayıp laciveRt

Bizim mahallede deli avına çıktılar bugünlerde o yüzden saklanıyorum, güncemi de saklıyorum herkesten. Birkaç gün daha ortada görünmem muhtemelen. Gidişimin böyle suskun olduğuna bakmayın siz, her an dönebilirim birkaç yazıyla birden. Zira şiire gömülmüş durumdayım saklandığım inimde. “Bunu da yazmalıyım bunu da” diye onlarca işaret var kitapların arasında =) Bir de yeni oyuncağım var elime alıp kaçıyorum mahalleden, düşüyorum yollara. Kendi karelerimle süslerim bundan sonra güncemi belli mi olur? Tam da bu noktada beni görmekten, aramaktan, selamlaşmaktan imtina eden birilerine laf sokacağım müsaadenizle, siz buradan diğer paragrafa ışınlanabilirsiniz. Hey âdemoğlu, bu fotoğraf sevdasına Kadıköy-Kartal sahil yolunu ve de caddeyi mesken tutmuş bulunuyorum. Hatta geçen gün Bostancı deniz otobüslerinden Maltepe migrosa kadar yürümüşüm farkında değilim. Aklında bulunsun da karşılaşmayalım o güzergâhta. Kaçacak delik bulamazsın, selam vermek zorunda falan kalırsın bana, Allah korusun!

Bugün 12 Eylül’ün yıldönümüymüş, ben bilmem öyle şeyleri. Darbe sonrası yetiştirilen a-politik kuşağa mensubum ben. Benim Türk siyasal hayatı derslerim bile 12 Eylül 80de bitti. İnsanlar yok olmuş, vatandan atılmış, işkencelere uğramış, gazetecilerin, hâkimlerin, akademisyenlerin işine son verilmiş diyorlar. Güya bu ülke de başbakan bile asılmış bu darbe marbe şeysine daha da önceleri, daha neler!
Kenan Evren varmış biz Marmaris’te karşılaşmıştık o ressam amcayla, niye kötü şeyler söylüyorlar hakkında bilmiyorum. Bi’de Hasan Mutlucan diye bir adam varmış ben tanımıyorum, türkücü falan herhalde. Ben bilmem öyle şeyleri zaten. Bugün gazetelere bakayım öğreneyim dedim, küçücük haberler vardı kenarda köşede, demek ki önemsiz bi’şey bu darbe dedim, vazgeçtim. Aynı gazetelerin sür manşetinde ramazan promosyonları vardı. “Oh be” dedim, “pide kokacak yine sokaklar” sonra aç insanlar geldi aklıma dağıttım hemen koku bulutunu.

Okullarda açılacak birkaç güne zaten okul saatiydi, iftardı derken n’olcak bu İstanbul’un hali. Trafik mrafik? Belediye "bir projem var" diyene "getirin bakalım, dinleyelim" diyormuş. 5000YTL’ye varan ödül bile veriyormuş. Nasıl bir proje kurtarır bizi dersiniz?

Ah yine sirenler çalıyor işte, deli avcıları başladı gezmeye. Yağmurda başladı zaten. Ben inime kaçıyorum şimdi. Günceyi de okuyup kapatın ha, ortada bırakmayın sakın!

dibine not: gidenlere selam olsun, dönerseniz bir gün nerede bulacağınızı biliyorsunuz beni.

en dibine not: aaa nasıl unuttum söylemeyi, ayakkabılarım meşhur oldu, siz de yollasanıza ilginç oluyor =)

Read more...

Cuma, Eylül 07, 2007

Resmi gRi

To whom it may concern,

("sayın yetkili" istediğim etkiyi yaratmıyor o bakımdan)

Tam toparlandık derken son dakikada her şeyi karman çorman etmiş bulunuyorum. Tarafıma en kısa sürede tam yetkiyle donatılmış bir adet düş işleri bakanı ve ona bağlı hizmet verecek kariyer planlamasından sorumlu bir müsteşar gönderilmesini talep ediyorum.
Aksi takdirde mevcut kurallarınıza karşı gelmek zorunda kalacağımı ve olacaklardan sorumluluk kabul etmediğimi bildirir,

Gerekli işlemin ivedilikle yapılmasını saygılarımla arz ederim.

Adres
Tarih
Ad-Soyad
İmza

Read more...

Salı, Eylül 04, 2007

koRu(n)(m)ak



Bu fotoğraf çekildikten bi’kaç dakika sonra uyudu olduğu yerde. Eli yakamda, başı göğsümdeydi, gözkapakları dünyanın en büyük yüküymüşçesine ve o da taşımaktan yorulmuşçasına bırakıverdi kendini, kapadı kocaman gözlerini. Upuzun kirpiklerinin arasından öyle bir bakış attı ki bana; “ben şimdi burada uyuyacağım gürültü etme, beni uyandırmalarına ve rahatsız etmelerine de sakın izin verme” der gibi. Biraz küstah biraz savunmasız çokça yorgun. Sonra dingin bir nefes alış-verişi başladı. Küçük, kısık düzenli bir iç çekiş.

O an anladım anneliğin nasıl bir şey olduğunu. Yok, anneliği öyle bir anda anlamak mümkün olamaz. İçinde onu büyütmeden, senin elin kolun gibi bir parçanın gözlerinin önünde konuşmayı, yürümeyi, okumayı, yazmayı öğrendiğini görmeden, onun açlığını, korkusunu, endişesini o farkında değilken bile anlamadan anneliği anlamak mümkün olamaz herhalde. Ben sadece çocukken bir türlü anlayamadığımız o koruma içgüdüsünü anladım o an için diyeyim. O kollarımda uyurken dünyada olup biten her şeyden onu korumalıydım. Onun uykusunu bölecek en ufak bir ses, çıtırtı, canlı cansız varlık, olay, kişi her şeye engel olmam gerekiyordu. O her şeyden habersiz sakin sakin nefes alıp verirken iki rüzgâr arasında oturduğumuzu fark ettim mesela, hemen sessizce balkon kapısını kapattırdım. Ben ki hayatım boyunca cereyanda oturmaktan hasta olmuş biriyim, hiçbir zaman farkında olmam iki rüzgâr arasında kaldığımın. O an fark ettim işte bilinçsizce. Bir yangın çıksa şimdi dedim, bir uçak düşse evin yakınlarına ya da deprem olsa nasıl korurum seni olup bitenden. Telefon bile çalsın istemiyorken ben, babasından arabayı kaçıran veledin bangır bangır korna basmasına nasıl sinirlenmeden sakin kalabilirdim?

Akşam çıkarken annemin son dakikada elime tutuşturduğu cekete gülümsedim bu kez sadece, hatta 5 kat yukardan “bagaja koyma onu yanına al, inince de geçiriver üstüneee” deyişine bile kızmadım. “Tamam” deyip yanıma aldım. Eve dönmeyeceğim halde “geç kalma” deyişine, içmeye gittiğimi bile bile “çok içme” deyişine de kızamadım. Anladım her seferinde ben dönmeden neden yatıp uyumadığını. Onların yanında olmadığım 5 yıl boyunca kimbilir neler neler hissetmişti.
“Ben dalışa gidiyorum”,
“teknede kutlayacağız bu sene yılbaşı gecesini, merak etme” ya da
“aa dün gece konuştuk mu seninle anne çok yorgundum eve gelir gelmez sızmışım, şimdi de yiyecek bi’şeyler bulmaya çalışıyorum, karnımı doyurunca ararım ben seni” dediğimde

“ne dalışı, kızım siz denize gidince bile içim hopluyor benim dalmak nerden çıktı”,
“teknede parti mi olurmuş, kış günü hem de ay bi’de gece yarısı açılacağız diyor, sakın ha, bak hakkımı helal etmem” ya da
“aa yok mu evde yiyecek bi’şey uğraşma, çık dışarıda doyur karnını, hem niye yoruyorsun bu kadar kendini, taze meyve falan ye, vitamin al, süt iç bak dirençsiz kalır hasta olursun Allah korusun” diye başlayan bitmez akıl vermelerini anladım o gün. “çok üzdüler beni anne, çok” diyerek ağladığımda içi nasıl acımıştı kim bilir...

Ulen bacaksız sen rahat uyuyacaksın diye nerelere gitti geldi yarım aklım. Hele bir büyü sen, ben neler yapacağım sana görürüsün gününü!

.

Read more...

vişne çüRüğü

Yenilendim tazelendim dedim ya bir de bahar temizliğine giriştim. Çok da iyi geldi epey toparlandım yalnız bir kalemimi bulamadım. Yokluğunun epeydir farkındaydım aslında, masada göremeyince çekmecededir diyordum, çekmece de bulamayınca çantama atmışımdır deyip geçiştiriyordum. Dün, kalemin bulunması muhtemel her yere baktım ve fakat yok. Kalem dediğin nedir alınır yenisi elbette, lakin nesnelerle insanlar arasında kurduğum abidik-gubidik bağlantılardan ötürü bu kalemin toptan yok olarak bana bi’şeyler anlatmaya çalıştığını düşünüyorum. Ve bunun üzerine senaryolar yazıyor dahası ilişkilerimle ilgili çıkarsamalar falan yapıyorum. (kimseye normal davranacağımı taahhüt etmemiştim değil mi, bir kalemin bana mesaj verdiğini düşünebilirim dilediğim gibi)

Zaten hatırlanacak başka bir şey yok ya, kahvaltı ettiğimiz gün almıştım kalemi. Bir de batman’li şeker almıştık yanında. Ben batman diye hatırlıyorum ama fişi de buldum temizlik sırasında, şeker-superman yazıyor, hangisini almıştık emin olamadım.13:48 de kesilmiş fiş, herhalde 13:20 de falan girmiş olmalıyız Nezih’e. İçerde epey oyalandığımızı sanıyorum ama o konuda da yanılıyor olabilirim elbette. Zaman göreceli bir kavram nihayetinde. Günlüğüm için kullandığım pilot bitmek üzere olduğundan fırsat bulmuşken bir yenisini almak istemiştim o gün. Onlarca deneme yaparak aldığım halde, eve gelip baktığımda defterin hamuruyla kalemin ucu uyuşmamıştı istediğim gibi. Yeterince akıcı değildi mürekkep, yazarken yoruyordu sanki. Zaten kısa zamanda defteri de yenileyeceğimden o kadar üzerinde durmadım uyumsuzluğun. Sonra o defteri bitmeden değiştirmeye karar verdiğim ve bugüne dek hala yenisini alamadığım için o kaleme de bir süredir ihtiyacım olmadı, diğerlerinin yanında durması gerekiyordu öylece. Ortalıkta görünmediğini ne zaman fark ettim bilmiyorum ama senin ortadan kaybolmaya karar vermenle aynı zamanlara denk geldiği şüphesiz. Bugüne dek aptalca bir temenniyle beni arayacağını sanıyordum. Bugünse biliyorum ki, aramayacaksın! Eğer bir gün beni aramaya karar verirsen senden önce kalem çıkacak ortaya. Çünkü kolay kolay bi’şeyler kaybetmem ben... Lisede kullandığım kalemi bugün kullanmıyorsam tek sebebi kurşun kalem kullanmıyor olmamdır, fakültede Fatih hoca’mın sınavlarına girerken kullandığım kalem de durur hala kalemlikte, ders notları da kitaplıkta elbette. O yüzden bu kalemi de kaybetmediğimi, bir yerlerde unutmadığımı vb. gayet iyi biliyorum. Seninle bağlantılı olabilecek tek nesne oydu ve sen gitmeden önce o gitti.Şimdi de biliyorum ki, sen geleceksen eğer bi’şekilde kalemde ancak o zaman çıkacak ortaya. Yani muhtemelen hiç çıkmayacak =(

Hayatım bir film olsa ve ben de yönetmen olsaydım mesela, bir sonraki kare de elinde bir başka dolma kalemle çıkar gelirdin. Bu kadar! Replikler falan hiç önemli değil ya da dekor ve figüranlar. Çünkü benim repliklerim belli, sen ne söylersen söyle değişmeyecekler. Seninkilerse bugüne dek söylediğin her şey gibi dikkatle dinlenecek sadece. Varsa anlatmak istediğin bi’şeyler dinlerim yine seni, bu kez üstüne tek bir söz söyleyecek değilim, bir sorum var sadece, tek bir basit soru, yanıtlamak istersen onu yanıtlarsın, sonra ben başlarım tiradıma. Verdiğin ya da vermediğin yanıta göre değişecek birkaç yer var tiradın içinde ama ana fikri değişmeyecek cümlelerimin. Sonra da sahne değişecek zaten, film başka bir mekânda devam edecek. Benim filmimde böylesi olurdu, senin filmini bilemem elbette.

“Kolay kolay bi’şeyler kaybetmem ben” gibi iddialı bir laf ettim ya, nesnelerden ziyade kaybolan insanları düşündüm de; hangilerini ben kaybettim, hangileri beni kaybetti, hangileri kayboluverdi sessizce, hangileri yaygaralar kopardığı halde çıkıp gidemedi bir türlü diye... Bir kez daha gönül rahatlığıyla söyleyebilirim aynı cümleyi.
Güçlü bağlarla, ağlarla bağlanırım onlara, koruyup saklar, gerekirse savunurum cümle âleme. Gösterilmesi gereken ilgiyi gösterir, (varsa) yapmam gereken her şeyi yaparım hiç erinmeden/gocunmadan. Hayatımın neresinde durduklarını bilirim hepsinin tek tek, bu yüzden işte kolay kolay kaybetmem ben hiçbir şeyi, hiç kimseyi...

Read more...

Pazartesi, Eylül 03, 2007

cesuR mavi

Yeni bir yıla başlamış gibiyim. Tazelendim, yenilendim. Baştan başlamaya, yeniden başlamaya dahası BAŞLAMAYA hazırım galiba. Bir kıpırtı bir hareketlilik var içimde, aklımda. Güzel bi’his bu tabi, hayırlara vesile olması umuduyla... Neler getirecek bakalım bana merak içerisindeyim. Yaşadıkça yazarım herhalde.

Bu yenilikten, tazelikten aldığım enerjiyle güzel bir temizlik yaptım.
“eski aşklarımı çıkardım dün dolaptan, tozlarını alayım dedim” haftanın sonuydu ama yeni ayın, yeni bir mevsimin başıydı. Emektar ayakkabı kutularımı açtım bir bir. Eski defterlere, sinema, konser, müze, milli park giriş biletlerine, sırf üzerinde tarih var diye saklanan çikolata paketlerine bakarken bir kaç bilgisayar çıktısının olduğu dosya çıkıverdi aradan. Satır satır okudum yazdıklarını. Elim telefona gitti birden. Kısa yol tuşu boştu. Rehberi açmadım. Kaçtı sahi numaran, ilk turkcell kullanıcılarından olmakla övünürdün de kaçtı o numara? 0532’den ilerisi gelmedi aklıma. Oturdum düşündüm bi’süre, hatırlamaya çalıştım yine de gelmedi. Oysa gerçekten aramak istemiştim ama numaran benim hafızamda yokken arayamazdım ki. Söyleyeceklerim vardı sana, “unutu(lu)nca böyle oluyor demek ki. Rehberi de sildim mi tamamdır” diyordum,

“sonra 'bırak' dedim kendi kendime
kalsınlar eksik güzellikleriyle
bazı şeyler yaşanmamalı kalmalı öylece
tozlarını alıp yerleştirdim yerlerine”

Off ben bunları yazmayacaktım aslında, başka mecralara yazıldı bunlar. Yaşandı, yazıldı bitti =D Ama madem cümleler beni buraya kadar getirdi yayınlamakta da bir beis görmüyorum. Kendimi saklayacak, kendimden kaçacak değilim.

Bir tek, şu sözlerini bana “yoruldum” dediğinde ya da aylar sonra karşıma çıkıp içimi acıttığında hatırlatmak isterdim sana. “Bunları sen söyledin” deseydim, benden yana değişen bi’şey olmazdı ya, o doymak bilmez egona bir çentik atmış olurdum en azından... Belki...Galiba...

Read more...

Pazar, Eylül 02, 2007

zephyR

Hüzünlü ama üzgün değil,
Kızgın ama küskün değil,
Yorgun ama yılgın değil,
Mutsuz ama umutsuz değil,
Korkmuş ama cesaretsiz değil...

Hoş geldin eylül, hoş geldin sonbahar.

Toparlanıp geliyorum ben de arkandan, şu hüzünleri valize koyacağım önce yazlıklarla birlikte, kızgınlıklarım zayıf sararmış yaprakların gibi; içten bir gülüşle uçup gidiyorlar bir bir. Yorgunlukları boğazın hırçın akıntısına bıraktım çoktan, bir şarkı savurdum arkalarından, bir kadeh de şarap. Yazın son günü içimi üşüten rüzgârına verdim mutsuzlukları, çok değil iki damla yaş aktı gözümden, tutmadım.

Şimdi bir deli poyraz estireceksin bana, ne kuzeyden ne doğudan, tam kuzeydoğudan eseceksin. Denizi çarşaf gibi dümdüz edecek, dudaklarımı kurutacak bir poyraz, sonra bir yağmur yağdıracaksın, bardaktan boşanırcasına, beni seline katıp gökkuşağının bittiğe yere götüreceksin kimselerden habersiz. İşte oraya bırakacağım korkularımı. Hayatın en büyük servetini alıp geri döneceğim tekrar. Bu bizim küçük sırrımız olacak seninle. Kış gecelerinin sakladığı sırların yanına koyacağım, kimseye bilmeyecek

Hoş geldin Eylül!
Hoş geldin Baharım!

Sen gezinedur saçlarımda, yaramaz oyunlar oyna eteklerimde, toparlanıp geliyorum arkandan...

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP