Pazartesi, Şubat 25, 2008

aldıRmaz göRünümlü ağlak mavi

Sağ olsun babam beni evermedi. Zaten ona göre biz ayrı dünyaların insanlarıymışız neymiş adı hah işte s. mi, m mi her neyse işte o çocukla. Ama içerisinde erkek milleti, büyüdün artık, kuyruk sallamak ile samimiyet arasındaki 32 fark, hanım hanımcık olmak, tavır koymak ve de sınırlarını çizmek temaları bulunan uzun bir söylev çekmekte beis görmedi. Son iki öge mühim.

“bitti mi baba” dedim. “kızım senin iyiliğin iç...” diye başlayacak oldu tekrar, Gözüne baktım karşısında bir kez daha ağlamayacağıma dair verdiğim sözü sımsıkı tutuyorum çok şükür. “ben hazırlanayım, birazdan Kadıköy’e ineceğim, bu akşam gelmem eve. müsadenle” dedim. Bu sefer ağlamadım üstelik. Sertap diyor ya hani “giderek acı vermez biten şeyler” diye. Haklıymış nitekim. Sıradan izler bırakıyormuş meğer en tutkulu aşklar.

Odada giyinirken tıkır tıkır koridordan geçtiğini duydum, yatak odasına gitti salona geri dönerken kapımın önünde duraksadı. Telefonda konuşuyormuş gibi yaptım hemen “yok canım ben evden çıkAmadım hala saat 5 gibi anca orda olurum.” Buzlucamdaki karaltı gittikten 1-2 dakika sonra sesi geldi. O adamla konuşuyordu kesin, sonuna kadar açtım sesi: “giden gitsin sen şarkılar söyle içinden boşver” dedim aynadaki bene göz kırptı o da bana, tam göz kırparken bir damla yaş düşüverdi aslında ama ikimizde görmezden geldik. Şarkı bitince çıktım odadan, salondaki tokamı alacaktım. Son darbe bu sırada geldi:

“tabi efendim, görüşürüz yine, bilmem kim hanıma da selamlar, saygılar” mealinde bir kapanış. Niye görüşüyoruz biz bu adamlarla tekrar, sen bu insanın karısına ne diye sevgi saygı yolluyorsun? Böyle mi tavır konuyor bu insanlara? Sen ailenin sınırlarını böyle mi çiziyorsun baba? Bi’de yemeğe davet etseydin hani “sadece samimi” olduğunu hissettirmek açısından.

Aynadaki bene koştum hemen, baktım dokunsan ağlayacak. Onu da bıraktım olduğu yerde. Vurdum kapıyı çıktım.

Her gün bir şey daha bitiyordu hayatta ve kayıtsızca razı oluyordu insanoğlu.
İçimizdeki güller birer birer soluyordu da son pişmanlıklar bitmiyordu hiçbir zaman.


Read more...

Cuma, Şubat 22, 2008

siniRli laciveRt

Yok arkadaş,

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver.*

Bitmiştir bu aşk. Hayatımdaki ezeli ve ebedi tek aşk bitmiştir. Nasıl olur, nasıl geçirir böyle bi’şeyi aklından bunu gelip bana sormaya nasıl karar verebilir, nasıl ikna olur el alemin sözüne. Aklım almıyor. Zaten kuş beyinli miyim neyim anlamadım ki. hiç bi’haltı aklım almıyor maşallah!

Hala inanamıyorum ya. Nasıl olur? NA-SIL? Bu adam nasıl çat diye cevap verip kapatmaz o insanların suratına telefonu da, gelip bir de bana sormaya karar verir? Bu kadar mı inanmıyorsun be adam bana, bunca yıldır bir gıdım tanımadın mı beni? Sen değil misin hiç bi’şeyi bana yakıştırmayan, layık görmeyen. “Sen bu işleri yapacaksan gel yol yakınken bırak, beraber önce Türkiye’yi gezelim, sonra ömrümüz olursa dünyayı gezeriz” diyen. 3 gündür tanıdığın adamların lafına itimat edecektin madem... of of!

Çekip gitmeyende ama kabahat. Seni yalnız bırakmaya kıyamayanda. Boşuna dememişler "hayatta babana bile güvenme o da tutar annenle sevişir” diye. 1 değil 2 değil 3 kez bu konuyu açmaya cüret edecek kadar nasıl açık kapı bırakırsın baba bu adamlara? Beni istemeye geleceklermiş! 3 seferdir arıyorlarmış. O-HA yahu, bu ne cüret!! Kendisi lütfedip ilk seferinde “olmaz öyle şey” demiş. Ama kesin konuşmamış belli ki 2 kez daha aramışlar, “çocuklar anlaştı sen boşuna inat ediyorsun” dediklerinde konuyu bana sormaya karar vermiş-miş. Annem “saçmalama olacak iş mi, ne bakıyorsun laflarına, evlenecek göz var mı senin kızında hem de o'nunla, yok öyle bi'şey kendi kendilerine kuruyorlar” demiş. Demişte adamlar ısrar ediyormuş, çocuklar anlaşmış-mış, ya ben yüz verdiysem-miş, bir de bana soracakmış! Gelip bana soracakmış. “kızım sen bu adamla evlenmek istiyo musun?” diyecekmiş bana gelip. Vay anasını sayın seyirciler!

Vay anasını!

Hayır, çok merak ediyorum “evet istiyorum, biz anlaştık” dersem evlendirecek misin yani beni?! Bu mudur aşkımız baba? Bu adamı layık görüyor musun ki bana “benim size verecek kızım yok” diye kestirip atmıyorsun da gelip sormayı düşünüyorsun. Biz bunca kavgayı boşuna yaptık o zaman. Ben 2 yıldır boşuna cebelleşiyorum demek ki kendimle. Boşuna döndüm İstanbul’a demek ki. Sen inatla benim yaptığım her şeyi eleştirdin diye ben de inatla daha başarılı olup sana iyi bi’şeyler yaptığımı ispatlamaya çalışıyordum ya, akıntıya kürek çekiyormuşum meğer baba. Halbuki ben bu akşam sana terfi ettiğimi söyleyecektim. Tamam 2,5 ayda patronla yatmadan kimse terfi edemez kabul. Yatay bir pozisyon değişikliğim oldu aslında, çok daha fazla istediğim bi’yere geçiyorum baba, geçen ay birinci oldum diye kabul ettiler başvurumu falan diyecektim. Hani kendi işimi (bu da kılıf aslında. sen de gayet iyi biliyorsun ki “kendi işim” deyip durduğun şey aslında sadece senin olmamı istediğin şey) yapmıyorum ama yaptığım işi en iyi şekilde yapıyorum demeye getirecektim sana. Meğer senin aklında neler varmış. 3 gündür “yok niye geç kaldın, yok niye yalnız çıktın?” diye asabiyet yapman da bundanmış demek. Vay anasını!

Ulan ne biçim iş bu ya!? Bi’tarafı düzelttim derken hop öbür tarafı kayıp gidiyor hayatımın elimden. Sor bakalım baba. Bunu da sor bakalım. Bir hafta sonu kahvaltımız var onu da mahvedelim birlikte.





*Ataol Behramoğlu

Read more...

Salı, Şubat 19, 2008

yaşlı mavi




Gece 1i geçmişti eve dönerken. Artık doğum günüme girmiştik. Bir zamanlar mesaj yazmaya yetişemezdim saat 12den sonra bu geceyse tek bir mesajdı telefonumun çalmasına sebep. Hediyem yoktu zaten biliyordum. Anahtarı apartman kapısında bırakıp birkaç adım geri yürüdüm ve aya baktım. Çıt bile yoktu. Alt bahçeye indim, karlara uzandım. Ve aniden bu şarkıyı söylemeye başladım. Ve sonra bütün gece dolmak üzere olan aya bakıp bu şarkıyı söyledim. Bu yıl böyle hissediyorum çünkü. Biraz daha yorgun, biraz daha yalnızım bu gece, diğerlerinden hiçbir farkı yok. Bu derde derman yok, ağlamıyor gönlüm artık, kendi verdi kararları, kendi istedi bunları, suçlu yok...

Mutlu muyum? Yooo
Mutsuz muyum? Yooo değilim.

Bak özel istek üzerine şarkılar bile söylüyorum. Bu yıl söylemezsem bu şarkıyı sonra zaman aşımından, yaş uyuşmazlığından bir daha hiç söyleyemem biliyorum. Kalamam ben hayatında köşesinde biliyorum. Çünkü ben hiçbir zaman vazgeçmedim yaşamaktan. Vazgeçenleri hiçbir zaman anlayamadım. Hastanenin bahçesinde bana “sen de delisin aslında ama şanslı bir delisin o yüzden burada değilsin” diyen deliyi hiç unutmadım.
Biliyorum aslında çocuk da yaparım kariyer de hatunlarından değilim ben. “Bir işi yaptın mı tam yapacaksın, yapmayacaksan hiç yapmayacaksın”cılardanım. Önüme bariyer koyarlarsa yolumu uzatırım, etrafından dolaşırım engellerin. Öyle cazgır bangır kavgacılardan değilim, direnim ama cırmalamam. Olmuyorsa da olmaz yani. “Hayatta her şeyin bir sebebi var”cılardanım ben. Birileri kaderci bile diyebilir bu tavrıma, umurumda olmaz. Ama ben kendime kaderci demem. Ne derim işte onu bilemiyorum hala. Yavaş yavaş büyüyorum, yavaş yavaş keşfediyorum kendimi. Sınırlarımı, takatimi, sabrımı yeni yeni ölçebiliyorum ben.
Deseler ki geçecek bu heves de varsın geçsin derim... Görecek daha çok güzel günler, yeni hevesler, yeni heyecanlar, yeni aşklar var nasılsa derim. Var evet biliyorum İNANIYORUM. Yok ötesi...

İYİ Kİ DOĞMUŞUM YAHU!

Read more...

yeni mavi, ilk pembe

Günlerden bugün yine karla kaplıyken yollar, gece12den sabah 6ya kadar sabretmiş kadın. “Bu saatte uyandırsam bile araba bulamaz, en iyisi sabaha kadar uykusunu alsın kocam, hasta zaten uyandırmayayım adamı boşu boşuna” demiş. Bütün gece konuşmuş kızıyla, kızı olduğunu bilmeden. “Sabret” demiş, “bak bu saatte gelirsen ikimiz de çok yoruluruz, çok korkarız. Sabaha kadar bekle hele” demiş, “mesai başlayınca otobüslere kadar yürürüz birlikte, tıngır mıngır gideriz hastaneye” demiş. Beklemiş küçük kızda. Sabah kadın “sancılarım başladı” deyince, adam çok korkmuş. Bütün gece dişini sıktığını bilse kim bilir neler yapacak, hasta hasta fırlamış evden karakola koşmuş “bana araba verin karım doğuruyor” demiş. Oralara çıkmaz araba otobüs durağına kadar yürüyün demişler. Küfür etmiş adam, dönmüş eve. Küçük kızın kışı, şubatı, karları seveceği o zamandan belli. Sabahın köründe kadın çıkınca ayaza, karda zar zor yürümeye başlayınca vazgeçmiş “ben geliyorum” diye acıtan sinyaller vermekten. Sakinleşmiş, durulmuş, uslu uslu beklemiş yolculuk saatini. Sonra da çok uğraştırmadan 1 saatte varıvermiş dünyaya...

O gün bugün işte. Kadın ve adam mışıl mışıl uyumakta şimdi. Küçük kız dünya saatine göre çoktan büyümüş, anne yüreği saatine göre hep küçücük, babanın aşk saatine göre hep prenses, hep korunmaya muhtaç...

Read more...

Pazartesi, Şubat 18, 2008

kaR mavi


Sessizce yağıyordu kar,
Büyük büyük, parça parça yağıyordu.
Hiç biri diğerine değmiyor,
hiç biri ötekine benzemiyordu...
Ve kenetlendiklerinde birbirlerine hiç kimse onları ayıramıyordu.

Sessizce ağlıyordu kız,
İçin için, usul usul ağlıyordu.
Hiç kimse ruhuna değmiyor,
Her biri diğerine benziyordu...
Ve onlara baktıkça gözleri
ve sızladıkça parmakları acıyla daha iyi anlıyordu;
Bir kartopunun bile parçası olmadan, kimsecikler farkına varmadan,
eşsiz bir kar tanesi olarak sessizce eriyip gidecekti...

Read more...

Çarşamba, Şubat 13, 2008

şizofRen mavi


Sözcükleri kurcaladıkça, cümlelerle oynadıkça dağılmıştı kafandaki bulutlar ne güzel. Ne diye atlıyorsun gelen her maile. “Kızım yarın sevgiler günü aç facebook’u da kutlaşalım” diyene ne bakıyorsun sen? Hadi onun muzırlık yaptığı her halinden belliydi, ne geziyorsun öyle her fotoğrafını değiştirenin profilinde?

Hadi bazı fotoğraflar gördün diyelim, bazı fotoğrafları da göremediğini gördün, bazıları ile ilgili yorumlar yapıldığını gördün. Gördün işte bi’şeyler. SA-NA-NE?
Sana ne kızım el âlemin hayatından? İstemeyen göstermez fotoğraflarını tabi, babanın oğlu değil ya! Kaldı ki sen babanın oğlunun feysbuk profilini bile görebilmiş değilsin, elin adamıyla işin ne? Var mı bi’açıklaman? Yok! Kır kıçını otur o zaman. Sana söylenen her şeye inanma artık.

Hem sonra “rahatlıyorum” deyip ne var ne yoksa şu anda yaptığın gibi el âleme anlatmaktan da vazgeçmelisin yavaş yavaş. Çünkü... Çünküsünü biliyorsun işte.

Sınırlar ve duvarlar her yerde. Ve de olmak zorunda! Sen istediğin kadar iyimser ol, hiç kimse giremeyecek çemberinden içeri. Girdikleri anda teslim olduğunu düşünecekler. Senin tek istediğin şeyin koşulsuzca teslim olmak olduğunu anlamayacak hiç birisi. Bu yüzden tüm gücünle korumalısın kalelerini. Kapılarını açtığın an yağmalayacaklar kentini, kendini...

Sen aylar be aylar öncesinden demedin mi tüm bunları: dedin.
Sıkılmadın mı kendini tekrar etmekten: sıkıldın.

Eh geçmiş olsun madem, nur topu gibi bir adet düzensizliği ve bi’dünya tahlil sonucu bekleme süreciyle baş başa bırakıyorum seni. İçin için kanıyorsun hala, bedenini bile isyan ettirdin sonunda helal olsun.

Bari bundan sonra gerçekçi ol biraz!
Aşk masallarda sadece, yeryüzünde arama boşa.

Read more...

Pazar, Şubat 10, 2008

boRdo-beyaz-mavi



Paylaşmayacaktım aslında bu şarkıyı, kendime saklayacaktım. “Sezen'den herkes biliyor nasılsa, Sertap'ın söylediğini bilmeyenlerde kusur kalsın” demiştim. "Ben sevgilimin kulağına fısıldarım usul usul" demiştim. Sonra fark ettim ki saçmalıyorum. Kendim çalıp, kendim söyleyemeyeceğime e turşusunu da kuramayacağıma göre çalalım eğlenelim. Hem sevgililer günü yaklaşıyor. Sevgilisi olanlar ayrı olmayanlar ayrı dertlenmiş vaziyette. Cümle âleme güzel bir şarkı tüyosu vereyim de kırk yılın başı bir işe yarayalım şu güncede. Hatta şarkıyla kalmıyorum hediye olayını da çözüyorum buradan: “Kar tanesi” Evet efenim bu yıl sevgilimize bi’zahmet “kar tanesi” hediye ediyoruz. Nereden bulur, nasıl temin eder, ne şekle sokarsınız orası hayal gücünüze kalmış. Ama sevdiceğe “eşsizsin” demenin daha güzel bir yolu olamaz bence.

Ben benimkini kolye şeklinde hayal ettim. Hatta az-biraz gümüşçü kuyumcu da bakındım. Fikri duyanın gözleri parladı ama şimdilik bulamadım. Bulana kadar maaşı bitirmezsem alacağımdır. Ama kolye fikrimi çalmayınızdır.

Eh Pazar Pazar bu kadar bu kadar amme hizmeti çok bile. Şimdi benim çözmem gereken çok mühim sorunlar var. Tırnaklarımı biraz kısaltıp kırmızı oje mi sürsem yoksa böyle cadı gibi uzun uzun kalsınlar da kireç beyazı ya da bordo oje mi sürsem? Fena halde kafamı kurcalıyor bu soru. Hemen akabinde seçilmiş olan oje rengine uygun gömlek ve pantolon ve aksesuar ve iç çamaşırı ve çorap ve ayakkabı zımbırtılarının seçilmesi, ilgili parçaların ütülenmesi ve giyilmeye hazır bir şekilde koltuğa dizilmesi gerekiyor...Off bunca sorun, bunca çile çekilir mi be?!

Read more...

Cumartesi, Şubat 09, 2008

siRke saRısı

Hayallerimi doldursam kavanozlara, turşu gibi kursam;


Bir şarkı çalsa, içinde ben olsam. Dilimde bir şarkı olsa, içinde sen.
Bir cümle kursam, ne virgül ne nokta sonunda bir tek sen olsan, öznesi gizli.
Yorgun ama mutlu olsam, uyuklasam göğsünde, nefesimi nefesine uydursam bilsem ki; kıyamazsın uyandırmaya.

Mavi kuşu göstersem, desem ki; “öncesi yok.” inanmasan.

Alsam o kavanozları sıra sıra dizsem, yazdan kışa saklar gibi saklasam bugünden...

Read more...

Pazartesi, Şubat 04, 2008

fiRuze

"Evet evet, kahvaltının mutlulukla bir ilgisi var". dedi kadın kendi kendine.

Bir şeyi 18 gün üst üste yapmanın alışkanlık haline getireceğini okumuştu bir yerlerde. Bugünden itibaren tam 18 gün her sabah 30 dk erken kalkacak ve kahvaltı edecekti. Ofiste aldığı o çift şekerli sütlü kahve ve ısıtılmış kaşarlı poğaçayı da kahvaltıdan saymıyordu artık, sütlü peynirli zeytinli kahvaltı yapacaktı.

Ha bugünkü ani mutluluğunun müsebbibi sadece kahvaltı değildi elbette. Asıl aklını başından alan kahvaltıda yanında olandı, farkındaydı. Bu farkındalık hali çok mutlu ediyordu ikisini de. "O kadar iyi biliyor ki beni...Yine tam zamanında çıktı geldi işte". diye mırıldandı küpelerini çıkartırken. Daha havaalanında değişmişti sanki her şey. O, “bahar gelmiş buralara nerede hani kardan adamlar?” derken sulu sulu gözlerle bakıyordu öylece. Patavatsız bir küfür savurdu adam “Sen ne ağlak şey olmuşun be, şu çantayı alsana önce” “hemen bir sahil kahvaltısı istiyorum, denizi özledim”. Diye başladı saymaya. “Sonra vapurla karşıya geçelim martıları da özledim. Karaköy’e tünele oradan da Taksim’e çıkarız.” “Millet pazartesi sendromuyla boğuşurken biz İstanbul’un tadını çıkaralım di mi ama?”
“Sussana be geveze ben her şeyi planladım çoktan.” dedi kadın sımsıkı kucaklarken.

Sanki daha dün akşam telefonda lak lak etmişlerdi de bugün de okuldan kaçıyorlardı. Kimseler yoktu sahillerde, parklarda. Kahvaltı boyunca sadece ikisine hizmet etti garsonlar. Çaylar gitti, kahveler geldi. Kahvaltı öğütüldü de börekler, pastalar bile yendi üstüste.

Dile kolay, tam 6 saat! Aralıksız, nefessiz konuştular. Sandalyeler yetmedi koltuklara kuruldular, bağdaş kurdular, kahkahalar attılar. Plaza kuşlarına nispet yaptılar oturdukları yerden kimini aradılar, çığlık çığlığa kavgalar ettiler. Kimine manzaralı mailler attılar.

“Eee?” dedi kadın. “bitti nihayet” dedi adam.

“Eee?” dedi adam. “yeni başlıyor” dedi kadın.


“yanlış yapıyorsun” dedi adam.

“doğru yoldasın” dedi kadın.


“âşık olmadan olmaz” dedi adam.

“aşk adama bunu yaptırmaz” dedi kadın.


Kimseler anlamadı neler olduğunu.

Bir şarkı çaldı. Göz göze geldiler. Biri gitmeye karar verdi. Biri koşmaya.



dibine not: dalya iki yüz!

Read more...

yaRım mavi yamalak laciveRt

uzun uzun yazmalı

Şubat1

İçinde doğum günüm olmasa bu kadar sever miydim yine şubatı? Severdim bence. Kısacık ya, imparator agustusla temmuzyus kendi ayları 31 gün olsun diye şubattan çalmışlar ya, hakkını yemişler garibimin. Severdim o yüzden. bi’de hep güzel şeyler geldi şubatlarda benim başıma. Benim yılım şubatta başlar hep, ikinci dönem düzeltirim kırıklarımı. Mutlu başlangıçlarım hep şubatta olur benim. Mesela;
Örnek vermek üzere açmışım eski defterleri öylece kalmış..

Şubat2

Madem hali hazırda cumartesi için daha iyi bir planım yoktu, işe gitmek gayet iyi bir fikirdi. Sevgiliye hazırlanır gibi hazırlandım, kremler kokular süründüm, "Nobody’s perfect (but me)" baskılı iddialı da bir tişört geçirdim üstüme, ojelerimi yeniledim, en sevdiğim halka küpelerimi takıp saçlarımı kıvır kıvır kabarttım. En neşeli müzikleri son ses açıp ayna karşısında hem dans ettim hem makyaj yaptım uzun uzun.

Şarkılı türkülü bol neşeli bir yolculuktan sonra ulaştım hedefe. İlk optik okuyucudan sorunsuzca geçtim, görev yaptığım salona ulaştım. İkinci optik okuyucu da girebilirsiniz manasında “düt”leyince güle oynaya girdim içeri. Her zamanki gibi yoğundu ortalık. Bana doğru gülümseyerek gelen Y. “haberler iyi tabi gülersin hadi tebrik ederim” deyince afalladım. Yok dedim bi’şeyden haberim, “neşeliyim sadece”. “Ooo ilk tebrik eden ben olayım o zaman ilk ayında birinci olmuşsun! Kutlarım.” Yahu ben bu kızı öpüyorum tebrikini de alıyorum ama benden 1. olmaz ki, alla alla bu nasıl iş acaba? “şaşkın şakın bakma öyle, git S.nin ekranı açık aylık raporları yollamışlar.” S. zaten karşı masadan yardım çağrıları yollar gibi el sallamakta “kızım n’aptın sen bu ne?” bir sürü insanın adının olduğu bir Excel dosyasında en üst sırada yazan adımı gösteriyor parmağı. “bilmem o ne hakkaten?” Bu sırada her gören “tebrik ederim” deyip öpmekte. Durun dedim bi’de ben bakayım şuna ne iş.

Sanki kendi ekranlarımdan bakınca farklı bir şey göreceğim. Dosyayı içeren mailde bir de cümle “yeni olmasına karşın hızlı bir başlangıç yaparak birinci olan arkadaşımızı da kutlar başarılarının sonsuz ve daim ve tükenmez...... bık bık bık”. Evet benden bahsediyorlar. “Neler oluyor burada?” Tam bu sırada derin sessizlik. Herkes susmuş, donmuş. Dünya durmuş. Tanıdık bir ses: “yolun kenarında ki en gür, en yeşil çalı ben olacağım.” “Doğru yoldayım galiba” dercesine bir mavi ışık geçiyor kalbimden. Gülümserken gözlerimi kapıyorum ve uğultu yeniden başlamış, dünya kaldığı yerden dönmeye devam ediyormuş...

Şubat2 aslında3 sabaha karşı

“Sen yaparsın, biliyorum çünkü seni tanıyorum” dedi. Haberi yoktu başarıdan dereceden falan. İnandığı için söylemişti sadece.

Oysa mutluluk paylaşıldıkça çoğalan nadir şeylerdendi... ve paylaşacak kimsem yoktu benim. Kıskançlıkla ve şaşkınlıkla kutlayanlar paylaşmadı ki neşemi. Çoğu sorularına yanıt arıyordu...

Öyle bir yere sürükledim ki kendimi, bütün enerjimi kuyruğu dik tutmak için harcıyorum orada. Aslında haklı olduklarını bildiğim bütün olumsuz eleştirileri yanıtlamak, çürütmek zorundayım. Lisedeki münazara mantığı gibi, fikre inanmayabilirsiniz savunun yeter. Savunmayı bıraktığım an, tekrar kendi bataklığıma düşeceğim biliyorum. Kıyıda tek ayaküstünde kuyruğumu dik tutmak zorundayım. Hâlbuki ben en çok babam kutlasın, gurur duysun, “e bu ay faturaları sen ödersin artık” deyip alay etsin istiyorum. Bütün faturaları ödeyip, “eeeöö benim param bitti, harçlık verseneee” diye yılışayım istiyorum. Söylemedim bile ona. Hevesle dayanıp kapısına “hey hey de hey! Ben bilmem kaç kişinin arasında 1. oldum hem de ilk ayımda, bana prim verecekler baba, paranın dibine vurdum sevgili şubatımda n’abeeeer” desem ne diyecek? Nasıl bir duygu acaba, biricik kızının kesinlikle istemediği/onaylamadığı bir işi yapması ve bu işte en iyisi olması? Hayat işte garip, vapurlar filan...
Senin hangi yaptığın kutlandı ki kızım, şimdi anlatacak kimsen yok işte. Diğerlerinle kaldır sen kadehini yine, başarıya!

Şubat3 geç Pazar kahvaltısı sonrası

Yine aynı şeyi yaptım işte. Çat diye yükselttim çıtayı. Adım adım gitmeyi bilmiyorum hiçbir yere. Ya herro ya merro. Bi’dahaki ayda kırmızı listede görürsem adımı, hiç şaşırmam...

Ve yine bir zamanlama hatasının tam ortasındayım işte. Yaptığım bu “iyi” işi kimselere pazarlayamayacağım ne yazık ki. Raporlar geldiğinde cumartesiydi. E doğal olarak hafta sonu sevgili üstlerimden kimse yoktu ortalıkta. Pazartesi’de ben yokum. Taa iki hafta öncesinden ayarlamışım 4 Şubat günü izinli olayım diye. Salı günü de gidip; “merhaba ben Romeo gerçek aşkın savaşçısı bu ay birinci oldum” diyemeyeceğime göre, güme gidecek bu birincilik. Plaza insanı olmanın 1. koşulu olan ‘bilinir olma’, ‘herkesi tanıma’ olayını oldum olası beceremeyen ben, bu fırsatı da kaçıracağım kilit noktadaki insanların gözüne “girmek” için. Peh!
Aa buldum, Salı günü boyunluğumu takayım. Ah, evet biliyorum dahiyim aslında ben!

Şubat3 aslında4 gece yarısı

Yeni bir hedef. Tek ihtiyacım olan bu. Yepyeni bir hedefim olmalı. Yoksa ben dayanamam bu gel-git hallere. İsterik ağlama krizlerine.

Mutlu olman lazım kızım, eksik hiçbir şeyin yok, gençsin, sağlıklısın(?), başarılısın, ailen (yanında olmasa bile) hep arkanda olacak biliyorsun, yeni bir yaş geldi dayandı kapına, hiçbir zaman prenslerden medet ummadın. Nasıl çıktıysan 2002 krizinden vakti zamanında ve nasıl ki sen krizi atlattıktan sonra olmaya başladıysa bütün güzel şeyler 2006 krizi de atlatılacak artık. Midem bulandı be, yeter! Akademisyen mi olursun, hakim mi kaymakam mı, cerrah mı olursun eczacı mı bilmem, gider başvurunu yapar hostes mi olursun, evinin kadını mı olursun umurumda değil! Yettin artık be! Yok sana doğum günü hediyesi falan. Kes ağlamayı, git-yat uyu şimdi yarın bir sürü işin var!


ki kimseler okumasın, bilmesin...

Read more...

Salı, Ocak 29, 2008

kış mavisi


Seviyorum kışı, hele karları...
Baharı sevinçle karşılamıştım, d.cim “
bak eylül’de gidecek” demişti de “şubata kadar yolu var” demiştim. Şubat gelmeden kar geldi kapıma. Yollarımı kapadı. Bir tipinin içine katıp sürükledi beni bilmediğim yollara. Bembeyaz bir yorgan örtüldü İstanbul’umun üstüne. "Ayıp yorgan altında olur" demiş eskiler. Bütün ayıpları örtse keşke yağan karlar.


Bir vapur yolculuğuna çıkmak üzereyim, belki de sadece Kadıköy-Beşiktaş vapuru. Beni uğurlamaya gelmiş “haydi gidiyorum ben” deyip arkamı dönecekken öpüşüyoruz. Şaşkınlıktan uyanmışım. Masallardaki gibi prensin öpücüğüyle uyanmak güzel bir şey olsa gerek, rüyası bile ne müthiş mutluluk. Anneme rağmen hala cam kenarında duran yatakta doğruldum hafiften, dışarıyı görebilmek için perdenin altından çıkardım kafamı. Çatılar beyazlamıştı. Sokak lambasının ışığında uçuşan kar taneleri görünüyordu. Güzel bir rüya görmüştüm ve odam hala sıcaktı. Başucumdaki defteri aldım, yazmaya başlamadan yuvarlak düğmeyi çevirdim, bir fal tuttum. Jeff Martin “patience my love it will all be alright” diyordu. O'nun sesini duyuyup sabredemeyecek biri var mıydı ki?


Bittiğinde üşümüştüm, rüyanın etkisi çoktan geçmiş, kış gelmiş, her taraf kar olmuştu nihayet.


Benim yılım yeni başlıyordu.
Umutla, hevesle ve sabırla...


Read more...

Pazar, Ocak 27, 2008

şizofRen mavi

Bütün gün elinde telefonla bekleyince telefon çalmıyor. Hiçbir zaman çalmadı, bundan sonra da çalmayacak. Sen ne zaman ki unutacaksın o telefonu ancak o zaman çalacak. Bunu yıllar önce algılamış ve de aylar önce kelimelere dökmüş bir bünye olarak hala böyle davranmanı tamamen pms ye bağlıyorum. Asabiyet, alınganlık neyse de aynı zamanda salaklık yaşatan tek pms’de seninki herhalde yeryüzünde.

Hayır aramayacaksın, üstelik adın kadar iyi biliyorsun aramayacağını, derdin ne o zaman? Niye yine kendi kendine bu gel-gitler. Minik yeşil tuşa basıp basıp kapamalar. Sen arasan “kalk hadi ada’ya gidelim, fotoğraf çekelim, sana bisiklet ısmarlarım bisiklete bineriz biraz” desen ne diyecek? Patlamış balonları şişiremezsin kuzum, hep bir yerlerden hava kaçırır o...

—Ama...

Biliyorum, çok yaklaşmıştın. Böyle hissedebileceğini hiç ummuyordun, tazelendin, ümitlendin, umutlandın. Ama bak yükleme “geçmiş zamanın” hatta “geçmiş zamanın hikâyesi”. Bırak lütfen! Olacağı varsa olur, olacaktır zaten. Yeter ki sen kurma, kurgulama ve hatta çabalama. Bırak duymak istediğinde arasın seni, birlikte vakit geçirmek için ayarlasın saatini. Sen daha bir saat bile beğenip alamadın koluna. Bir saatin bile yokken nasıl kuracaksın zamanı?

Yeniden yaralanacak kadar iyileştin mi sanıyorsun. Biraz daha sakın kendini. Bırak nazlı, kaprisli bilsin. Bırak tanımaya, anlamaya çalışsın, çabalasın biraz.

Hem nedir bu baygın hallerin. Yettin artık. Kendine gel! Tamam, kuyruğu dik tutmak zor. Bunu da yazmak lazım uzun uzun haklısın. Yoruluyorsun. Daha çok yorulacaksın. Ama sen 2 yıl önce de böyleydin. Sana “sen seçtin kızım, kendin kaşındın” diyenlere neler diyordun hatırlasana. Onlar koca dönemde 4 dersi veremezken sen bir günde 5 sınavı geçiyordun. Ne değişti? Yine sen seçtin. Yine zoru seçtin. Bu kez hem zoru hem en dibi seçtin. Süslü bahçelerin gülü olabilecekken yol kenarındaki çalı oldun. Ne dedin kendine? En gür en yeşil çalı olacağım demedin mi?

Niye şimdi bu ilk sıkıştığında istifa mektubu yazmalar. Bu sefer yağma yok. Kredi mi alırsın, tefeciye mi borçlanırsın ne bahane bulursun kendine bilmem. Bu iş bırakılmayacak.

—Ama...

—Hayır, yat uyu artık, yarın dünya kadar işin var.

—Ama saat daha erken.

—İyi biraz kitap oku madem, kapat şu bilgisayarı.

—Ama müzik! mp3 çalarım da kayboldu zaten.

—Seni "ama" demekten men ediyorum! Git n'apcaksan yap şimdi...

Read more...

Salı, Ocak 22, 2008

beyaz

Mp3 çalarımı kaybettim. Benim en önemli zamazingolarımdan biriymiş meğer kendisi. Kafamı ancak onun sayesinde boşaltıyormuşum işten çıkınca. 3 gündür yaptığım iş daha da korkunç bir hal aldı benim için. Şimdi serviste sağ taraftaki tekli koltuklardan birine geçip seni düşünerek rahatlayabiliyorum bi’nebze. Ama seni düşündükçe daha çok özlüyorum. Bazen uyuyup kalıyorum. Rüyamda tatilde oluyoruz seninle. Yüzüyor uçsuz mavilerde. Ben sahile dönüp senin çıkmanı beklerken uyanıveriyorum. İnme vakti gelmiş meğer. Özlüyorum seni biliyorsun. Çok özlüyorum hem de. En çok sesini.

Gel artık diyorum, gel! Her şeyden vazgeçmek üzereyken, hiçbir şeyi umursamazken, seni sen olduğun için, her şeyinle beklentisizce sevecekken gel. Çok sevmek istiyorum seni. Biliyorum bunu söyledim adamın birine =(( Ama koşulluydu o. “Çok sevmek istiyorum seni ama önce duvarlarımı yıkman lazım” diye başlıyordu. Seni koşulsuz seveceğim ben. “Diş macununu neden ortadan sıktın” diye cırlarsam o diş macunu tüpü gibi olayım bak söz. Ama kapağını açık bırakırsan bozuşabiliriz. Yok yine olmadı değil mi, yine bir “ama”yla bağladım cümleyi. Böyleyim işte biliyorsun. Gel ve törpüle beni, ben koşulsuz seveceğim seni söz verdim bir kere.

Uzun zamandır kimse bana hediye almamış biliyor musun? Yani aldılar elbet, yılbaşı çekilişinde ofisten birileri, bayramda anneannem falan bilirsin. Öylesi değil işte. Benim çok seveceğimi, beğeneceğimi düşünerek, görür görmez beni hatırlayarak durduk yere alınan ufak tefek şeyler. Hani ne bileyim kelek olduğunu bile bile yazın ilk çıkan karpuzu mesela. Ya da ne bileyim sinemada alaska frigo. Yaldızlı paketlere sarılmasına gerek yok biliyorsun. İçinde ben olan, içinde sen olan, ilgi olan bir hediye. Hele çiçek, sahi ben en çok hangi çiçeği severdim, hatırlıyor musun?
Doğum günüm geliyor diye yol mu yapıyorum dersin? Muhtemelen öyledir. Bakma sen bana. Benim de kimseye böylesi hediyeler aldığım yok zaten. Ama geçenlerde bir kazak beğendim sana. Yeşil sevmem güya öyle güzeldi ki yeşille siyahın uyumu, iki saat bakındım. Görevli çocuk “güzel bir seçim bence hiç düşünmeyin. Beyefendinin bedeni ne ben hemen paket yapayım” deyince bilemedim ne diyeceğimi. Gülümsedim sadece. Onun ezber cümlesine benim dağarcığımdan bir ezber cümle seçtim ben de “teşekkür ederim, sadece bakıyorum.”

Gel artık, bir an önce gel istiyorum. Yüzümde hiç çizgi yokken, saçlarımı hiç boyatmamışken gel. Yıllar sonra tenimde ki her çizgiye şahit olduğunu bilmek istiyorum. İlk düşen beyazdan, son siyah tele kadar her birinin değişimine şahit ol istiyorum. Ve hep seninle olayım istiyorum. Yanında, arkanda, yatağında yaşadığın tüm değişimlere eşlik edeyim istiyorum.

Yine ne çok şey saydım değil mi? Bak bu beklentisiz halim, ona göre gel. Bir de gelirken rengârenk balonlar istiyorum. Ucuna birer not yazarız belki beraber, sonra hepsini uçuracağım sahilden. Sadece mavi olanlardan birini bileğime bağlayacağım, bütün gün onunla gezeceğim. Patlayınca ağlamak mızmızlanmak yok söz. Biraz şeker alırsın yine gülerim ben. Hatta şekere de gerek yok ben hep güleceğim zaten senin yanında biliyorum. Sen yeter ki gel...


dibine not: Tam bitirmiştim mektubunu, yine yine yine yine aynı ses geldi winamp’tan: “hiç gelme gideceksen” dedi bu sefer. Ben ona inat “güneşim” diyeceğim. Biliyorum SEN gelince gitmeyeceksin, ürkek buz taneleri gibi, yaptığım kardan adamlar gibi, erimeyeceksin.

Read more...

Cuma, Ocak 18, 2008

mim'sel mevzulaR

Tanrıça Artemis beni sobelemişti sahi. Hazır deli deli sayıklayacak halim yokken şu mim hadisesini yazayım dedim ben de. Konu "yapmak zorunda olduğumuz halde bir türlü yapmadığımız kolay işler".

Hımm... şimdi bi’işe "kolay" dediysem o işi genelde yapar, aradan çıkarırım. Ama iş üşengeçliğe geldi mi neler var neler. Bi’kere kuaför konusunda acayip üşengeç bir insanım. Aslında pek itiraf etmemek lazım bu konuyu ama öyle valla. Son 2 aydır saçımı kestireceğim örneğin, ilk karar verdiğimde kestirseydim şimdiye kadar yeniden model değişikliği bile yapabilirdim ama nerdeee.

Sonracığıma çalışma masasını derleyip toplamak da böyle bir iş benim için. Çalışacağım alanın mutlaka düzenli olması gerekiyor ama dağınıklık olmayınca da huzurlu hissetmiyorum. Çok derli toplu yerler bana “yaşanmış” hissettirmiyor. Hani mutfakta bulaşık çıkmıyorsa o evde yemek yenmiyordur ya onun gibi; kâğıtlar kalemler, kalemlikler ataşlar, not kağıtları, takvimler vb. ortalığa saçılmadan olmuyor.

Bi’de bazen bulaşık makinesini boşaltmak acayip zor geliyor. Nasıl gözümde büyüyor anlatamam. Kaçacak delik arıyorum ihalesi bana kalmasın diye.

Ben de Şehirde Bulunmuş Defter’i, Gülçin’i ve de Berrin’i mimliyorum efenim. Haydi kolay gele.

Read more...

yaslı mavi

Belki 30, belki 33 yaşındaydı ama 35 yoktu. Doğum günü bilenmeyenlerdendi. Gencecik bir anneydi. Büyük olan kız 14 yaşında, küçük oğlan 7,5 tan 8. “Milenyum annesi olacağım ben” demişti 99 sonlarında oğluna hamileyken.

Kocası beş para etmezdi. 2 gün evdeyse 5 gün yoktu. Aslında O hiç istememişti kocasıyla evlenmeyi. Babası da vermemişti 2-3 kez istemeye geldikleri halde. Sonra ne olduğunu O da anlamamıştı, gözüne güzel gelmişti adam, babası ‘etme eyleme kızım’ demişti de O “yok baba ben istiyorum evlenmeyi” demişti. Yıllar sonra o günleri anlatırken “Kesin büyü yaptırdı halam bana yoksa 3 kere evden kovduğum adamla niye evleneyim” demişti. Halası kaynanası olmuştu, kuzeni kocası.

Mutfağında sıcak su akan 3 oda 1 salon bir evi olsun isterdi. Herkesin ayrı yatak odaları olsun isterdi. Çocuklarının yanında sevişmekten gocunmazdı belki de onların gözünün önünde dayak yemek nasıl bir şeydi kim bilir.

“Senin konuştuğun kimse var mı kız?” diye sormuştu. “Ooooo bi’sürü ayol” deyince de kızmıştı. Sonra da kendince yanıtlamıştı sorusunu “Bu devirde hem güzel hem akıllı kızı boş bırakırlar mı hiç, koş getir resmini.” Resimle fotoğraf arasındaki farkını bilse ne değişirdi hayatında sanki. Ha bir sözcük eksik ha bir sözcük fazla. Tipini beğenmeyince bu kez “Zengin mi bari?” diye sormuştu. Ben cevap vermeden sorusunu değiştirmişti “Aman para kazanılır elbet bir şekilde, seni seviyor mu bari?”

Çerçeveli mezuniyet fotoğrafımı görünce 1 tane de O istemişti aynısından. Kışın soba yanmadığı için kapalı duran salonundaki aynaya sıkıştırmıştı aldığı fotoğrafı. Kızına örnek olsun istemişti. O fotoğrafta keple görmek istediği aslonda kendi kızıydı. Görüp beğenenleri “Hakim olacak o, sana mı kaldı onu istemeye gitmek” diye azarladığını pek bir gururla anlatmıştı. Kızı için de böyle cümleler kuracaktı günün birinde provasını yapıyordu.

Tüm bunları birlikte yemek yediğimiz günlerde mutfakta bulaşıkları toplarken ve O herkesten gizli sigarasını içerken anlatırdı. “Tek lüksüm bu bee” derdi. Markası fark etmezdi. “Haram, günah. Allah’ın sana emanet ettiği bedeni kötüye kullanıyorsun” deyince “Ben sordum hocalara, şarap haram sigara yazmıyor kitapta, en kötü ihtimal mekruhtur” diye kestirip atardı. Tek zevkinin, inandığı güvendiği yegâne varlık tarafından yasaklanmış olabileceği fikrine bile tahammül edemiyordu.

Gırtlak kanseri oldu. Tek ameliyatta temizleyemediler, 2 kez ameliyata girdi. 2. ameliyattan çıktığında ses telleri yoktu. Yemek yiyemiyordu artık şırıngayla besleniyordu. Boynunun yanında takılı olan hortumdan yiyecek niyetine sıvılar, burnunun üzerine takılı olan hortumdan da su veriliyordu. Boğazının ön tarafında yüzük kadar bir delik ve bir tıpa vardı.
Son gördüğümde kemoterapisi yeni bitmişti. 40 kilo ya var ya yoktu. Kaş, kirpik, yüzünde fer, teninde renk yoktu. Tanıdım tanıyalı başı örtülüydü ama saçlarının da tamamen döküldüğü ilk bakışta anlaşılıyordu. 3. ameliyatta kalçasından doku alıp boğazını kapatabilmeleri için toparlanıp kilo alması gerekiyordu. İyi bakılmalıydı.

Kadersizlik böyle bir şey olsa gerek; kocası O hastanedeyken bile sahip çıkmadı çocuklarına. Kiralar, borçlar ödenmediği için icralar başladı eve. Mal canın yongasıydı. 2-3 koltuğu, 1-2 beyaz eşyayı kurtarabilmek için topladı hepsini kamyona, gitti. 10 adım yürümeye mecali yokken, "Baba evidir, ana kucağıdır, ata toprağıdır, orada bana da çocuklarıma da sahip çıkarlar elbet" dedi ve gitti. Kilometrelerce ötede babasına sığındı. O gittikten 1 ay sonra babası öldü. Cenazede O’nu görenler “iyice çökmüş” dediler “bu kışı çıkarmaz” dediler.

Bize "ben gidiyorum hakkınızı helal edin" demeye geldiğinde elim fotoğraf makinesine gitmişti. Ama söylemeye dilim varmamıştı. O haldeyken çekilmez istemezdi belki. Hem ne o öyle son bir fotoğraf der gibi, daha İstanbul’a gelip 3. ameliyatı olacaktı. İyi ki çekmemişim, görmeye dayanamazdım şimdi. Ya da keşke çekseydim çocuklarıyla son bir fotoğrafı olurdu.

O gün yine mutfakta ben bulaşıkları toplarken; “N’oldu o çocuk?” dedi. “Gitti” dedim “Sevmiyormuş beni.” “Boşver, iyi olmuş” dedi. “Benden sana vasiyet sakın seni sevmeyen bir adamla evlenme. Okumuş yazmış kızsın, sana değer vermeyenle harcama zamanını, yorma kalbini” dedi. Sonra da “Bi’sigara olsaydı keşke, bu muhabbetin bir sigarası eksik, sen yak bari bi’tane” dedi. Gülüştük. O’nu son görüşüm, birlikte son gülüşümüz olduğunu bilmeden gülüştük.
Gençti. gencecikti. 2 çocuk annesiydi. Yengemdi. Artık geçmiş zaman. Şimdi babasının yanında.

Bir Yasin okudum Hava’cım sana, bir de bunları yazabildim. Okumuş yazmış olmak bile bu kadar işte. Acıların bitti artık. Vasiyetin aklımda, unutacak olursam dürt beni mutlaka.Yarın da cennetten göz kırp bana olur mu, şimdi gece karanlığında korkarım ben.


ALAYINIZA NOT: Sigara içmeyin! İçiyorsanız da sigara yüzünden ölmeyin! Bu ülkede ölmek çok zor sanki. Trafiğe çıkın bol bol, ne bileyim demiryolu olmayan bir şehirde tren altında kalın ya da gece ara sokaklarda dolaşın 20 lira için bıçaklasınlar sizi orada. Ama sigaradan ölmeyin!

Read more...

Cumartesi, Ocak 12, 2008

sakat mavi

Hiçbir şey yapasım yok. Ne kimseyi göreyim ne de kimseye görüneyim. Hayalet gibi geziyorum ortalıkta. Fakat bugünlerde görünmez olmak, ruh gibi sessizce işimi yapıp çıkmak söz konusu bile değil. Bak benden tavsiye, yeni iş yerinde ya da yeni herhangi bir ortamda bilinirliğini arttırmak istiyorsan tak bir boyunluk, 1 hafta onunla gez. Asansörde karşılaştığın insanlar, yemekhane görevlilileri, kat görevlileri, servis şoförleri aklına gelen gelmeyen herkes “aaa büyük geçmiş olsun, neyiniz var?” diye dalıyor mevzuya. Hatta geçen gün genel müdür yardımcısı bile sormuş, ben konuşurken bilmiyordum kim olduğunu, ertesi gün içeri girerken güvenlik görevlileri “hoş geldiniz bilmem kim hanım” deyince düştü jetonum. Şimdi iyi güzel tanıyorlar da ben o aparattan kurtulunca beni hatırlayıp en azından asansörde karşılaşınca “günaydın” diyecekler mi o da başka bir tartışma konusu. Neyse efenim yine benden sana tavsiye yeni yılda, mübarek günlerde ve gecelerde efenime söyleyeyim yıldız kayınca, iki tane aynı isimden insanın arasında durunca, yolda bulduğun gaz lambasından cin çıkınca, sonracığıma eline sihirli bir değnek geçince ve benzeri her tür durumda önce sağlıklı olmayı dile. Ya da akıllı ol, gecenin köründe sigara içenlere eşlik edeyim diye karlı iş yeri terasına kahve içmeye çıkma, çıktıysan da dur bi’köşede hareketsiz kayıp düşme, düşüyorsan da elindeki kahve bardağını değil kıçını kurtarmayı hesapla önce. Yoksa hem elindeki kahveyi üstüne döker bi’güzel yanarsın, hem küt diye kafanı yere çarpar hem de boynunu zedelediğin için 1 hafta boyunluk takmak zorunda kalırsın. Sonra da böyle “görünmez olmak istiyorum” dediğin bir ruh halindeyken evde yolda parkta sokakta işte seni gören herkesle “geçmiş olsun”laşırsın.

Bugün cumartesi, özlediğim bir sürü arkadaşımı görecektim güya. Koca bayram ve yılbaşı tatilinde kimseyle görüşememiş biri olarak bugün ve yarın için zilyon tane plan yapmıştım hâlbuki. Şimdi yine hepsi suya düştü. Bu halde hiçbir yere gidesim yok, evde kitap okumak istiyorum bütün hafta sonu. Oysa bu soğuk ama güneşli hafta sonunda ne güzel ada keyfi yapılırdı. Fotoğraf çekmeyi de özledim. Ne güzel olurdu yarın bir fayton sefası... Belki sıcak şarap... Âşıklar parkı belki... Ama onun için önce âşık olmak lazım pardon. Neyse işte hepsi hayal sonuçta. Bu 2 günü güzelce dinlenerek geçireyim bari zira pazartesiden itibaren tüm sistem yetkileri tanımlanmış (inşallah) bir personel olarak işimin başına tek başıma oturabileceğim. Nihayet şu eğitim, tanışma, oryantasyon vs zırvalıklar bitti. Bakalım beni neler bekliyor, bakalım yeniden “ben çelik binaların içinde çelik maskeli insanlarla çalışmak istemiyoruuuuuuuuuuuum” naralarını ne zaman atacağım? Nisan-Mayıs dönemi için 1’e 10 veriyorum, bahsiler açılmıştır.

Sahi 3-4 gündür boynumla bu kadar haşır neşir olunca, boyundan boyunluktan bu kadar bahsedince hatırladım. Al Pacino The Devil’s Advocatede ne diyordu:
“
bir kadının boynu, aklı ve kalbi arasındaki sonsuz savaşta tarafsız bir bölgedir” Aklı ve kalbi savaşan bir kadını fethetmek için en doğru taarruz noktasıdır herhalde boynu. Hatta vücut dili eğitimlerinde bile bahsedilir; bir kadın karşı cinsle konuşurken zırt pırt boynuyla, kazağının yakasıyla, kolyesiyle oynuyorsa “hayırlı bir iş” söz konusudur artık. Bu bal gibi ilginin, hoşlanmanın göstergesidir, denir. Ve hatta The Godfather
'da da vardır. Daha filmin en başındaki düğün sahnesinde, Al Pacino ile tanıştırılan hanım kızımız boynundaki inci kolyeyle oynamaktadır. Sahi Al Pacino’nun oynadığı The Scent of a Woman vardı bir de değil mi?

Neyse ben toplayamayacağım bu cümleleri ortak bir noktada. Buyurun buradan yakın:



Read more...

Çarşamba, Ocak 09, 2008

istemek vs sevmek

2 hikâye.
İlki kulağıma küpe olmalı, son iki cümlesini sık sık hatırlamalı.

Read more...

Salı, Ocak 08, 2008

soğuk mavi


—Burası bir durak...Trende geçerken bir daha hiç göremeyeceğin, bir daha hiç o durakta durmayacağın bir durak. Sadece camdan baktığında nerede olduğunu anlamana yarayan bir durak dedi.

"Peki, neresindesin sen yolculuğun?"

—Uykudayken yanlışıkla, uyku mahurluğuyla geldiğini zannedip indiğin yerdeyim...

"Yani yolculuğa devam edebilmek için yeni bir trenin geçmesini bekleyeceksin, bekliyorsun?" dedim.

—Belki de indiğim yeri severim umuduyla öncelikle soğuk havada ısınacak bi’yer arıyorum... Tren çoktan gitti.

Ona trenin benim için yanlış tren olduğunu, aslında o istikamete gitmek istemediğimi, asıl yapmam gerekenin karşıya geçip ters yöne giden treni beklemek olduğunu ama karanlık alt geçitten yalnız başıma geçmeye korktuğumu ve bu korkaklığım yüzünden yine/hala orada olduğumu söylemedim.

"Peki, ben neden bu duraktayım sence?" diye sordum.

—Belki sen de üşüdün , belki sen de o durakta biraz beklemek ve indiğin banliyöden sonraki Express treni beklemek için buradasın ama geldin madem bi'kahvemi içmeden bırakmam dedi. Belki de sadece bu karşılaşma için diyordu sözünü kestim.

"Anlaşılan ikimizde yanlış duraktayız. Sen bu duraktan nasıl gideceğini biliyorsun bense ne yapacağıma dair en ufak bir fikre sahip değilim. Sanırım karar verene dek soğukta tek başıma oturup raylara düşen karları izlemek en iyi çözüm."


Read more...

Pazartesi, Ocak 07, 2008

şizofRen mavi

—unutmadım, unutamam
—hayıflanmak yok.

— ama benim ciğerim yanar
—eskileri kurcalamak yok.

—ten oylanır, can kanar.
—kıyas yok.

— “tutunacak dallarım yok” diyor sürekli
—ara(n)mak yok.

—tek bedende kaç kişiyiz?
—hesap kitap yok.

—kime kızayım, nazım senden başka kime geçer?
—nazlanacak kimse yok, nazlanmak yok
—elini tutmasına ihtiyacın yok!
—desteğe ihtiyacın yok!
—senden daha değerli hiçbir şey, hiç kimse yok!

Read more...

Cumartesi, Ocak 05, 2008

gRi kaR

İnsanın sıcak bir evi olması ne büyük lüks aslında. Duştan çıkıp, saatlerce bornozla oturabilmek, lapa lapa yağan karı bir fincan kahveyle pencere kenarında izleyebilmek... Ama n’apıyo insan? En sevdiği şarkıları açıyor, koltuğuna yerleşiyor, kahvenin kokusunu içine çekiyor, çikolatasından bir parça ısırıyor ve o tatla, o kokuyla yıllar öncesine gidiyor. Bir başka soğuk kış gününde buluyor kendini. O günü yaşamaya başlıyor yeniden an be an. Tanıdık birkaç nota değiyor kulağına, eli telefona gidiyor, silmeye kıyamadığı bir mesajı buluyor arşivden. Gözyaşları yol yol ıslatıyor tenini. için için ağlamasına engel bir de hıçkırık peydah oluyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor salak. Neye ağladığını bile bilmeden... Bu büyük lüksü bir eziyete çeviriyor. Sıcacık bir odayı hüzünle dolduruyor.

Git soğuk sokaklarda ağla sıkıyosa bakalım, kar taneleri yüzüne gözüne dolarken, parmak uçlarını hissetmezken, dudakların kanarcasına çatlamışken ağla bakalım. Elinde ki büyük zenginliği iç etmek kolay tabi, marifet buz gibi bir evi kahkalarla ısıtabilmekte. Nerde o marifet sende? Nerde o mutlu neşeli insan ha, nerdeeee?

Read more...

Pazartesi, Aralık 31, 2007

yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl bizleRe kutlu olsun!




Sayılar, tarihler, takvimler değişiyor diye kutlama yapmak, hediyeler almak eskisi kadar anlamlı gelmese de güzel dilekler dilemekten imtina etmemeliyim değil mi?

Dilerim sağlıkla geçer bu yıl, bol kazançlı aylar, neşe dolu hafta sonları/hafta başları, mutluluk dolu günler ve aşk dolu dakikalarla bezeli olur 2008.

Dilerim “keşke”li değil “iyi ki”li cümleler kurarız bu yıl bol bol.

Haydi, toplan bakalım sayın deli, yeni bir başlangıç fırsatı daha! Sıfırdan. Topla kendini, hedeflerine gözünü dik ve koşmaya başla. Kaybedecek tek bir saniyen bile yok artık. Ne aşkla ne işle ne ailenle ilgili tek bir yanlış karar daha verecek kredin kalmadı artık. Haydi bakalım 10’ dan geriye...

Şerefe!
Şerefe!


Read more...

Pazar, Aralık 30, 2007

güz yapRağı saRısı

“ Parçalandım ve her bir parçamı ayrı yere bıraktım” diyor ya Candan Erçetin. İşte aynen öyle. Ama ben giden parçalarım yerine yenisini doğuracak güce, azme, yüreğe, dayanıklılığa işte her ne gerekiyorsa ona sahip değilim ne yazık ki.

Öngörümü kaybettim bi’kere. Artık yok böyle bir mekanizmam. Sararmış bir çınar yaprağı gibi savrulup duruyorum rüzgârda. Yere düştüğüm an biri basacak üstüme “çıt” diye paramparça olacağım.

Sırf düşmemek için tutundum birine. Beni yakalamasına, elimi tutmasına izin verdim. “Çok hızlı gidiyorsun” dedim “hayır” dedim ama durduramadım, durdurmak istemedim ki. İşime geldi. Yarın öbür gün “nereye, ne oldu, neden gidiyorsun?” dediğinde (ki diyecek, çünkü ben onda kalmayacağım, onla kalmayacağım, biliyorum) “ben sana demiştim” diyeceğim, “çok hızlı gelişti her şey ben yetişemedim olanların hızına. Şimdi bana izin ver, gitmeliyim” diyeceğim. Bak cümlelerimi bile hazırlamışım, hiç düşünmeden bir çırpıda nasıl yazardım yoksa. Ne korkunç bu yaptığım değil mi, karaktersiz, adi insanın tekiyim ben değil mi? Hele biraz daha geleneksel olursak ne kadar güzel küfürler var bana söylenebilecek... Peh! Oysa ben sadece bir bitter çikolata ısmarlatmak için şımarıklık yapabileceğim birisi olsun istemiştim yanımda, ne bileyim oyuncak mağazasında birbirinden komik maskeleri denerken aniden fazlaca yakınlaşmak o anın neye benzediğini hatırlamak istemiştim. Sadece biraz bira, biraz patatesten sonra koluma girip beni taksiye bırakan, eve vardın mı diye merakla arayan birinin varlığını hatırlamak istemiştim. Sadece biraz kontrolü elden bırakmak istemiştim. Sadece birazcık... desem inanacak mısın, hak verecek misin bana. Boşverseneeeee.

Beceriksiz, küçük, aptal bir kız çocuğuyum ben, asla büyüyemeyeceğim.

Read more...

sevgili gençlik


Can Yücel/SEVGİLİ GENÇLİK

Öyle parçalandım ki ömrümde sevgiyle öfke arasında
Sevgimi öfke vurdu
Öfkemi sevgi kaçırdı
İçim parçalandı arada

Bir de bigün baktım gökyüzüne, bir bayram gecesi
Bir kestane fişeği açmış yedi rengimden
Yağıyorum çocukların üstüne...

Read more...

Çocukların ebeveynlerinin evliliğine ilişkin boşanma davası açma hakkı olmalı. Evet olmalı.

Read more...

Cuma, Aralık 21, 2007

1 cümle, 1 cevap

Gelelim bugünlerde ev yemekleri yemekte olduğunu tahmin ettiğim Tuğçe’nin mimine. Severim ben böyle bir kelime bir işlem oyunlarını. Hatta itiraf edeyim bu günlerde sadece böyle bir kelime oyunuyla aklımı çeldiği için “noluyoruz yahuu” dedirten bir arkadaş var etrafımda. Neyse biz mim diyorduk aslında.

Ben küçükken; mutluydum. Kırmızı bir bisikletim vardı. Nasıl sevinmiştim ilk alındığında. Yıllarca bana dünyanın en büyük bahçesi gibi gelen bir bahçede bindim 3 tekerlekli bisikletime. Yıllar sonra “bak bizim ilk oturduğumuz ev burasıydı” diye gösterdiklerinde çok üzülmüştüm. Altı üstü 15-20 adımlık bir kapı önüymüş benim kırmızı bisikletimle dünya turu yaptığım yer. Sonra biraz daha büyüdüm iki tekerlekli bir bisikletim oldu. Siteye en yakın boş arsada babam öğretti dengede kalmayı, düşsem de yeniden kalkmayı. Bir gün o beni selemden tutmasa da iki tekerin üstünde rüzgâra karşı yol alabilmeyi. Yıllar sonra o boş arsaya benim 1.sınıfını okuduğum lise inşa edildi. Sahi arada bi’de Sindy bebeğim oldu. Gelin Sindy! Bir yılbaşında kocaman bir oyuncakçıda beğenmiştim. Annem “daha sonra alırız” diye kandırıp dışarı çıkarmıştı beni. Kalbimin yarısını orada bırakıp çıkmıştım. Yılbaşı gecesi bütün paketleri açıp bitirdikten sonra “aaa bunu unutmuşsun” dediklerinde ve paketi yırtıp açtığımda dünyalar benim olmuştu. Velhasıl ben küçükken; mutluydum

İlk kopyam; ilkokul birinci sınıftaydım. Öğretmen yazılı kâğıtlarını bizde bırakıp teneffüse çıkmıştı. Temiz çocuk olmanın şartları mı ne, öyle bir soru vardı. 6 tane madde yazıyordu ünite dergisinde. Bende ya 4 ya 5 madde yazmışım kâğıda. Aklıma takıldı son maddeler nelerdi diye. Hazır öğretmende çıkmışken açtım baktım dergiyi. “her sabah dişleri fırçalamak”tı hatta okuduğum madde. Onu okur okumaz sonuncusu da aklıma geldi. Ben de yazıp verdim kağıdı ve 100 aldım. Sonra şişko bir mert vardı, (aha aha şişko ve mert, başıma işler açacağı o yıllardan belliymiş haberim yokmuş) hoş ben de o yıllarda şişkoydum ya karıştırmayın şimdi orasını. Öğretmene şikayet etti beni 100 adlığımı duyunca. Ben yaptığım işe kopya çekmek dendiğini bile bilmiyordum. “Hatırlayamadım, o yüzden dergiyi açtım öretmenim” diye ağlamaya başlamıştım. Sonra ilkokulda bir daha hiç kopya çekmedim. Ortaokul lise ve üniversitede ise fırsatını bulursam hiç kaçırmadım =) ama ister inanın ister inanmayın ortaokul ve lisede her türlü bilgi hırsızlığını yapan ben üniversitede hep kopya veren taraf oldum.

Aslında ben; fazla sıradan biriyim. Hiçbir zaman kalabalıkta fark edilen, sokakta dönüp bir daha bakılan, ilk görüşte etkilenilen, tanışılmak konuşulmak istenen birisi olmadım. Fakat benimle biraz vakit geçiren (hemen hemen) herkes için ya vazgeçilmez ya da kesinlikle uzak durulması gereken biri oldum. Biraz ılımlı olmak gerekiyor sanırım hayatta. Biraz orta yolcu olmak, ortamlara ayak uydurmak gerekiyor bazen, bunu da yeni yeni öğreniyorum.

En saçma huyum; bazı insanlar benden nasıl davranmamı bekliyorsa öyle davranıyorum. Bunu bilerek ve isteyerek yapıp o bazı insanları mutlu ediyorum. Sonra başıma iş alıyorum tabi, “sen böyle yapmazdın eskiden”le başlayan kavgalara tutuşuyorum onlarla. Bi’kaç kez anlatmayı denedim, “demek ki kendinden taviz veriyorsun” dediler, kesinlikle öyle olmadığını anlatamamıştım o zaman. Burada da uzun uzun yazabileceğimi sanmıyorum. Garip bir huy işte.

Cep telefonum; 3210 yok pardon o ilk çıkan nokia’lardandı di mi, 3120 o zaman. Bataryayı çıkarıp bakmam lazım. Neyse işte renkli ekran, mms alıyor, maillerimi okuyor, toplama çıkarma yapabiliyorum. Uyuyacağım zaman sadece 3-5 kişinin aradığını duyup diğerlerini sessize alacak şekilde grup yapabiliyorum, doğum günü ve yapılacak işler için takvimi ayarlayabiliyorum. Bence yeterde artar bile. Cep telefonu yerine caka satın alanlardan değilim çok şükür. Ama PDA konusunda ciddi bir bütçe planlaması yapmıyor değilim =) o tamamen ihtiyaç.

Aşk dediğin şey; unuttuğumdur. Nasıldı, ne işe yarardı, adama neler yaptırırdı tez zamanda hatırlamak istediğimdir.

En sevdiğim blog; derseniz size şıp diye bir isim söylemem elbette. Ama şöyle diyebilirim readerım da 5 farklı blog klasörü var sırasıyla 1–2–3–4–5 isimleri. 1 ve 2. klasördekilerin hiçbir yazısını okundu olarak işaretlemem mesela. Okudum beğendim yazılarının çoğu onlar arasından çıkar zaten. Bir de tabi her fırsatta “canım, ciğerim, sevgili” vb hitaplarla seslendiğim blogdaşlarım var. Okuyan biliyor hepsini zaten. Tek tek isim vermeye yok hacet.

Efenim bu konuda da paslarımı Maybe’ye, Hüseyin’e, Gregor Samsa’ya ve ne zamandır sesi soluğu çıkmayan Elif’ciğime atıyorum.

Oh be! Bu da bitti.

Ben şimdi Sevgili Dünürüm seyredeyim, yarın da işe gideceğim. Haydi size iyi bayramlar, iyi tatiller.

Read more...

güncemin hayatımdaki yeRi

Efenim uzun zaman oldu sözümüz var hem Tuğçe’ye hem Ümit’e. Sağolsunlar kendilerine "iyi halt ettiniz" dediğim halde beni blogdaşlıktan men etmediler. Ben de arayı fazla uzatmadan yazayım artık. 10 aralık’ta ilk pası atan Ümit. Konumuz blogun hayatımdaki yeri.


Ben yazıp bitirene kadar canım Turuncu'cum da mimlemiş beni. Sıradaki yanıtlar onun için de gelsin efenim...

1- Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?

“biR delinin güncesi” su yüzüne 2007 Ocağında çıktı. Hatta ilk yazının tarihi 21 ocak. (Kova burcuyuz yani =)) Bu tarihi özellikle seçmiştim galiba, net hatırlamıyorum. Çünkü sanal âlemde yazmaya 2006 ortasında sosyomat’ta başladım. Orada tanıdığım pek çok insanın bloglarını okurken ben de bir blog oluşturmaya karar verdim. Ama hali hazırda sosyomat’ta yazıyor olduğum için bu işi hep erteledim. Sonra 2007 başında beni sosyomat’tan kovdular, ben de güncemi halka açtım =)

2- Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Başlangıçta mesaj kaygılı yazılarım oldu, aslında hala zaman zaman mühim meseleler hakkında yazmak istiyorum ama kapıda “biR delinin güncesi” yazarken pek olmuyor, daha doğrusu içime sinmiyor. Galiba içimden geldiği gibi değil, içimden taştığı gibi yazıyorum diyebilirim.

3- Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Hımm. Soruda ne kast edildiğini tam olarak anlayamadım aslında. Yani elbette feragat ediyorum. Zaman ayırıyorum bu iş için. Yazdıklarımı 2-3 kez kontrol edip öyle yayınlamaya çalışıyorum. Resim, foto vb. ekleyeceksem “işte tam da bunu arıyordum” dediğim görseli bulana kadar geziniyorum. Bazen kendim fotoğraf çekmeye çıkıyorum blog için. Çoğu zaman onları beğenmiyorum. Readar da 50 den fazla blog yazısı birikti mi huzursuz oluyorum. Okunacakları bitirmeden yazarsam blog küreye ihanet edecekmişim gibi hissediyorum. İşi gücü bırakıp blog okuyorum. Hatta bugünlerde iş yerinde blog okuyamadığım için kendime bir PDA almayı bile düşünüyorum. Bunlar feragat sayılıyorsa, evet gün içinde bazı şeylerden feragat ediyorum.

4- Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Eeööö, dürüst olayım bir ara oldu böyle bir dönemim. “Her gün yazmalıyım, her gün daha fazla insana ulaşmalıyım” gibi bir dürtü geldi ve fazla kalmadan geçti. Yazdıklarımın internetteki Türkçe içeriğe bir katkısı olmadığı aşikâr lakin “mahallenin delisi” olmamın kendimi keşfetme, dünyayı algılama yolculuğum sırasında bana yaptığı katkıyı birimlerle ifade edemem. Hem yazıyor olmanın hem de bir şeyler yazabilmek için kendimi sürekli okumak zorunda bırakmamın benim gelişimimde/değişimimde yeri çok büyük.

5-Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

Bak bu soruyu sevdim. Çooook uzun vadeli olmasını dilediğim bir hobi benim için güncem. Şöyle bir 20 yıl sonra mesela, bu yazıya link verip, “bakın taa o zamanlar demiştim ben, uzun vadeli olacak bu iş” demek istiyorum. Ne bileyim daha daha ilerleyen yıllarda mesela kızımı yaptığı bir yanlıştan dolayı eleştirince, “hey anneeee şimdi bol keseden atıyorsun ama bak ... tarihinde sen neler neler yapmışsın, hatırlatırım, alooo” diyebilsin istiyorum. Niyetim fena yani blog yazma konusunda, kısmet artık göreceğiz...

Efenim sıra geldi sobeleme faslına; öncelikle gizemini korumakta büyük bir ustalık sergileyen medae cezire’yi sobeliyorum. Umarım beni okuyordur.

Sonracığıma acemi blogcu Piel Roja’nın, daldan dala konup sonunda yuvaya dönen sevgili Rehavi’nin ve de Arzın Merkezine Yolculuk’un bu sorulara verecekleri yanıtları merak ettiğimi beyan ediyorum.

Haydi bakalım sıra sizde, top benden çıktı!

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP