Cumartesi, Eylül 27, 2008

bitkin mavi


Off çok şükür bitti. Nasıl bir haftaydı, nasıl bir cumartesiydi. Ve nasıl da bitti gitti. Bir kez daha anlamış bulunuyorum ki hiçbir şey sonsuz değil. Her şey başlıyor ve bitiyor. Aradaki sürenin uzunluğu tamamen görece. İzafiyet teorisi herhalde bununla alakalı. Keyif alıyorsan hızla akıp geçiyor zaman ama sıkılıyorsan akmak bilmiyor. Ne olursa olsun sonunda hep bitiyor. Başlayan her şey bitiyor.

Bir ara “pazartesi de çalışıyoruz” dediler, sonra “gönüllü gelmek isteyen varsa bayramda bile gelebilir” falan dediler. Bütün amirlerime uçan tekme atacaktım ki herkese bir kutu çikolata dağıttılar. Vazgeçtim. Çikolataların Pelit’ten olması ve bana gelip “senin pazartesi çalışmana gerek yok” demeleri de bu vazgeçme kararımda etkili olmuş olabilir tabi. Hemen akabinde soluksuz çalışılan bir cumartesi dayadılar ama olsun BİTTİ!

8 gün. Pazar, pazartesi, bayram1, bayram2, bayram3, Cuma, cumartesi, pazaaarr!
9. gün hiç gelmesin. Hiç pazartesi olmasın bence. Bayramda donduralım zamanı. Hep bayram olsun. Kırmızı pabuçlarım, mavi balonum olsun. Bi’de saçlarım uzun olsun yine. Böyle lüle lüle!

Sahi, kesinlikle tahmin etmediğim şekilde olumlu tepkiler aldım olmayan saçlarıma. Herkes önce “naaptın!!??!!” diye şöyle 1-2 saniye duralıyor tabi. Ama sonra sandığımın aksine “bu ne böyle be” bakışları gözlerinden hiç geçmeden “kızım süper olmuşsun, acayip tarz olmuş” falan diye lafa giriyorlar. “ya ben bu yaz evlenmeyecek olsam hiç düşünmem yaparım”lar, “bu kadar yakışacağını bilsem bugün gider kesitririm”ler, hatta cesaretimden dolayı beni kutlayan haset dolu gözler bile gördüm bu arada. Anladım ki kafandaki saç, türban, toka vb değil, yüzündeki gülümseme, gözlerindeki enerji seni “iyi” gösteren. Sağ olsun canım teyzoşum gaz verdi bana bu konuda. Daha ben telefonda ağlak ağlak “ya iğrenç oldu, oğlan çocuklarına benziyorum böğ” derken “kuzum senin yüzün güzel bi’kere, ne kadar kötü kesilmiş olursa olsun gözlerin yeter” dedi. Gördükten sonra da önce samimi eleştirilerini yaptı ve “senin uzun zamandır ihtiyacın vardı böyle bir değişikliği bence gayet iyi olmuş” diye bağladı.
Aynadaki ben'e, duvardaki gölgeme hala alışamasam da, her sabah yüzümü yıkarken “noluyoruz lan bu adam kim” tepkili 0.45 saniyelik bir ebleklik yaşasam da eğleniyorum bu halimle. Hayatımın bu dönemi bir daha hiç geri gelmeyecek mesela. Allah korusun bu bir hastalık dolayısıyla da başıma gelmiş olabilirdi ve ben o zaman asla “aa süper olmuşsun”lara inanmazdım. Oysa bugün inanabilirim. Ve inanıyorum. Yüzümdeki gülümseme devam ettiği sürece güzel bir kadın olacağım ben, yaşım, boyum kaç olursa olsun!

(bu arada göz makyajına biraz özen gösterirsem, dünyayı yerin oynatabileceğimi de anlamış bulunuyorum, kaldıraca gerek yok ama saçlarım biraz daha uzadığında işim daha kolay olacak)


Tatil başladı yaşasın!
Alla’m sakin ve huzurlu bir 1 hafta geçireyim, test çözmeye bol bol vaktim olsun, şu Ekimi atlatalım hayırlısıyla Kasım'da yine kapına dayanacağım zihin açıklığı duaları için. Çalışma azmi ve iradesi istiyorum senden. Gerisini ben hallederim biliyorum.

Bayram geldi yaşasın!
Alla’m yağmurda kazalar olmasın insanlar bayram kutlamasında ölmesin artık bu ülkede. Sevdiğine hasret olanlar, uzak olanlar kavuşsun, yakınlar kıymet bilsin bu bayramda. Büyükler barışsın, küçükler şeker yesin bol bol. Bi’de babam inat etmesin şu fırını yapsın, biz de annemle baklava açalım yine. Hayır bak valla niyetim 40 kat baklava açan kısa saçlı, uzun tırnaklı marjinal kız olmak değil. Ne güllüoğlu ne bayramoğlu anne baklavası gibi olmuyor. Kıymeti ni anlamışken bırak tadını çıkarayım bu zevkin.

Hani şair diyor ya;
“Şu dünyadaki en mutlu kişi mutluluk verendir...”

Aha işte öyle olsa,
Hayat bayram olsa…

Read more...

Perşembe, Eylül 25, 2008

mutsuz mavi :'(

Bu ne ya! Bu aynadaki ben miyim?! İğrenç!

Tek kelimeyle iğrenç! Nasıl kıydım ben o güzelim saçlarıma alla’m. inanamıyorum kendime! Ne işim var benim o kuaförde tekrar? Daha geçen sefer kırıklarını alacakken bir karış kesti diye sinir olmuştum zaten. Şimdi kes dedim, kafam da saç bırakmadı beceriksiz.

Ya valla oturup ağlayacağım şimdi. Oğlan çocuğundan beter oldum ya! Of off off. Zaten yeterince mutsuzdum şimdi çok mutsuzum! Millet depresyonda diye saç kestirir ben saçımı kestirdim diye depresyona gireceğim. Hatta tam şu anda girdim.

Ghosttaki demi moore gibi olmuşum diyecektim ki demi moore’un o saçları benim 2 ay sonraki halim falan olabilir ancak. Ya, bu bu bu…

KORKUNÇ!!!

İyi bir kuaför bir kadının sahip olabileceği en büyük nimetlerden biri. İyi bir terapistten bile öenmli. Bunu oldukça acı bir şekilde öğrenmiş oldum böylece. Bir önceki saç kesimine neden 70 lira verdiğimi, o zaman ne kadar doğru bir karar vermiş olduğumu bir kez daha anladım. Cimrilik edersen böyle korkunç saçlarla aylarca gezmen gerekiyor. Bundan böyle değil 70 lira 170 lira deseler umurumda değil. Ama ne yazık ki artık kestirecek bir saçım yok. Ya of n’aptım ben ya?!

Bi’de eve gelince annemin iğnelemesi vardı ki… Be kadın benim suratım sirke satıyor zaten görmüyor musun bi’de tutup “15 yaşında çocuk gibi davranıyorsun, can sıkıntısından n’apacağını şaşırdın artık” demenin ne manası var. Daha babam görmedi üstelik! O da kesin sağlam bi laf sokacak! Of of.
Hızlı saç uzatmanın yolu nedir, her gün yıkasam, çabuk çabuk uzar mı?

Of bi’de bayram var, yılda bi’kere zorla gördüğüm gerekli gereksiz bir sürü insan bu halde görecek beni! Of of of!

O kadar kısa ki, düzeltmek için başka kuaföre gitsem, “sen bunun üstüne bi bardak soğuk su iç, biraz uzamadan hiç bi’şey yapamayız” diyecekler bana biliyorum. Ya ben hayatta sevmem bu kadar kısa saçı. Nasıl yaptım böyle bi’şey?

“bu yaşta yapmayacaksın da ne zaman yapacaksın?” sanırım ben bu cümleyle bi 5 yıl daha bir sürü abuk sabuk şey yapabilirim. Geçti kızım o yaşların alooo?? Annen haklı 15-16yaşında olabilir belki ama insan 25 yaşında oğlan çocuğu gibi saç kestirmez! Ya çok mutsuzum ya!

Daha bi’de yarın iş yerinde “aaa ne yaptın?”larla, zorla “eıı güzel olmuş, yakışmış”larla falan muhatap olacağım! Neyse ki yarın free friday. Kot giyince idare eder belki biraz. Sonra 8 gün tatil. 8 günde uzar di mi saçlarım?

Ne 8 günü be! 1 yıldan önce adam olmaz bu saçlar. Mümkün değil. Olsun benim saçlarım hızlı uzar, 3 ayda yani yılbaşına kadar normal bir genç kıza benzerim sanıyorum. Umuyorum yani.

- Eee tamam yeme kendini. Oldu bi’kere. Ders olsun bu sana.
- Böyle ders olmaz olsun ya. Ben ilkokuldan beri bu kadar kısa saç kestirmemiştim.
- Ay evet, hatırlıyor musun ortaokulda saçların uzarken Murat amma çok alay etmişti seninle.
- Off, sus ya! Hatırlatma! Demek ki 3 yıl sürmüş adam gibi bir boya gelmesi! Lise1 de fönlüyordum hatırlıyorum.
- Hımm evet aşağı yukarı.
- Ve o zamanki saçım bu kadar kısa değildi üstelik!
- Neyse artık napalım? Yapacak hiç bi’şey yok. Yalnız bak hepsini toptan kırmızıya boyatma fikri bence hiç iyi bir fikir değil.
- Hiç bi’şey bilmiyorum şu anda. Ya hadi ben aynaya bakmadan da yaşayabilirim, peki böyle iğrenç bir halde nasıl insan içine çıkacağım?
- Ya saçını ilk kısacık kestiren sen değilsin ya, abartma, kökü sende uzayacak elbet.
- Bu demektir ki 3 yıldan önce evlenmem de mümkün değil.
- N’alaka anlamadım ama 3 yıl içinde evlenmek gibi bir planın yoktu bildiğim kadarıyla?
- Yoktu da, gelin topuzu diye bi’şey var şekerim. Artık istesem de evlenemem 3 yıldan önce =)
- Zaten 3 yıldan önce teklif eden biriyle karşılaşacağını da sanmıyorum ben bu halde.
- Böğüüüüüüü, çok çirkinim di mi?
- Ya dur ağlama, sen öyle gülünce şaka yaptım ben de Bak peruk var, postiş var, tıpta bir sürü yeni çareler var ağlama dur!

Mutsuz ve çirkinim evet.

Read more...

Salı, Eylül 23, 2008

YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER


Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler,
Yavaş yavaş ölürler okumayanlar,
Müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörmeyi barındırmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler,

İzzeti nefislerini yıkanlar,
Hiçbir zaman yardım
istemeyenler.

Yavaş yavaş ölürler

Alışkanlıklara esir olanlar,
Her gün aynı yolları
yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve
değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyen
veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler

İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan
kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar,
Yavaş yavaş ölürler.
Yavaş yavaş ölürler
Aşkta ve işte bedbaht olup istikamet
değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk
almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
dışına çıkmamış olanlar.
Yavaş yavaş ölürler.

Pablo Neruda


Nobel edebiyat ödüllü, Şilili şairPablo Neruda'nın ölüm yıldönümü anısına...

Read more...

Pazartesi, Eylül 22, 2008

zamansız pembe-2


başlarken...


Camını kapattı. Ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri yoktu. Ya ikinci ışıklardan dönecekti ya da aynen basıp gidecekti. “Off Sertap ne işler açtın başıma” Müziği kapadı. Bu küçük trafik flörtlerine dair meşhur bi’şehir efsanesi vardı sahi. Adamın biri kadını yol boyu takip ediyor. Sonra yan yana yakalayınca camdan içeri kendi telefonunu fırlatıyor ve “seni arayacağım” deyip basıp gidiyordu. İlk ışıklara gelmişti bile. Kendi başına gelse ilk işi o telefonu alıp mesajları karıştırmak olurdu herhalde. Yalnız gerçekten zekice bir plandı bu. Hiç bi’kadın sim kartı çıkarıp telefonu çöpe atmazdı herhalde. O kadın beklemiş miydi acaba adamın telefonunu? Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı. Işığın yeşile dönmesine 4 saniye vardı.

3 “kaybedecek neyim var ki?”
2 “bu yaşta bunları yapmazsam 40ımda zaten yapamayacağım.”
1 “en kötü ne olabilir ki?”


Düşünmeye, eşelemeye kalkarsa kötü bir sürü senaryo yazabilirdi. Düşünmeden bastı gaza. Adam epey önden gidiyordu. "Takip eder gibi görünmemek için mi beni geçti acaba?" Gerçi kızı kaybetmeyecek kadar makul bir uzaklıktaydı. Yine de iyiye işaretti arkada değil önde olması. YSM’ ye varmadan sahil yolundan çıkabilirdi isterse. Ama çıkmayacaktı. İçine ilaç atılanlar nuri alço gazozlarıydı, starbucks kahveleri değil.
Aynada tekrar kendine bakmak istedi. Bu gece dikiz aynası yüzünden kaza yapmazsa bir daha hiç yapmazdı herhalde. Kızdı kendine. Aynada saçını başını düzeltecek hatta ruj sürecekti belki. Güldü sonra. Beğenilmek ne olursa olsun güzeldi işte. İkinci ışıklarda sola dönüş kuyruğuna girdi. O beklerken adamın dönüp otoparka girdiğini gördü. Hala vazgeçebilirdi.

El frenini çekti. Arkadan ceketini aldı, giydi. Saçlarını düzeltti. Hayır, ruj sürmedi. Telefonunu aldı. Kardeşini aradı.

—naber bebek?
—sırnaşma, evde misin?
—şimdi girdim kapıdan, noldu?
—yok bi’şi sahil yolundan geliyordum,
—trafiğe takıldın, artık gelemiyorsun…
—ya sus da bi’dinle. Starbucksta bi’kahve içeceğim. Arabada migrosun otoparkında bu arada.
—sen ne işler çeviriyosun?!
—bi iş çevirmiyorum. Nerede olduğumu bil diye söyledim.
—başına bi’şey gelirse kurtarmaya oraya geleyim yani. Bak şimdi babama veriyorum telefonu, ona anlat sen bunları beni hiç bulaştırma antin kuntin işlerine.
—bana bak! Bizimkilere 1 saate kadar geliyormuş dışında bi’şey söylersen bi’daha adımını atamazsın bu arabaya!
—öff tamam, telefonunu açık tut!
—sesi yükseltme ablaya, taş olursun! ben dönerken ararım seni yine merak etme kuşum.
—kendine mukayyet ol!

Telefonu alıp çıkacaktı araban. Ruhsat, cüzdan, kimlik. Yine aldı koca çantayı yanına. “Hayatımda kimseyi çantayla dövmedim, bu gece ilk olur belki.” Yağmur hafif hafif çiseliyordu hala. Etraf tenhaydı. “N’apıyorum ben, gidip ne konuşacağım o adamla.” Gözünün önünde sinekler varmış gibi kovaladı kötü düşünceleri. Kendisinin bi’şey konuşması gerekmiyordu ki davet edilmişti. Adımlarını hızlandırdı yoksa her an vazgeçebilirdi. Şöyle bir döndü çevresinde Cumartesi gecesi için oldukça tenhaydı ortalık. Adamın arabasını gördü.
Hah başka zaman olsa yok efendim arabanın markası, adamın dış görünüşü hiç mühim değil içi güzel olsun, mühim olan ruhumu okşasın falan diye saatlerce nutuk atabilirdi. Şimdi orada olmasının belki de tek nedeni sağlam bir imajdı. Bunu kimseye anlatmamalıydı. Gülerken kaldırıma adımını atmasıyla irkildi tekrar.

“teşekkür ederim, geleceğini hiç sanmıyordum”

Adam dükkândan içeri girmemiş kapıda bekliyordu. Arabasına baktığını görmüştü mutlaka. Ne düşündüğünü sanmıştı kim bilir!

“ben de hiç sanmıyordum”

Güldüler karşılıklı.

“ıslanacağız gel hadi”

Adam kapıyı tuttu. “Gerçi türk kahvesi içtik ama bir chai tea latte fena olmaz sanırım”
Aptallaştı bir anda. Gerçekten de çok doyurucu bir akşam yemeğinden dönüyordu. Meyvesi, tatlısı, kahvesi bir gıdım bile yer yoktu midesinde yeni bi’şeyler yiyip içmek için.

“olabilir” dedi saf saf. Her halde adam kendi akşam yemeğinden bahsediyor olmalıydı. “Nereden bilecek benim akşam yemeğimi”

Bardakları alıp oturdular. Kız hala şaşkın eblek bakıyordu.
“resmen tanışabiliriz sanırım artık ben Levent” elini uzattı adam.
Gülümsedi “Yelda. Memnun oldum.”
Şu yemek işinin kendisiyle bir ilgisi olup olmadığını öğrenebilse daha çok memnun olacaktı aslında. Levent aklından geçenleri okumuş gibi.

“tamam. İtiraf ediyorum. Yemekte aynı yerdeydik. Sen içeri girerken merdivende karşılaştık aslında. Sen pardon derken yüzüme bakmadın ama ben o saatten beri gözümü senden alamıyorum.”

Masada herkes onu bekliyordu, geç kalmıştı. Hızlı hızlı merdivenlerden çıkarken biriyle çarpışır gibi olmuştu. Pardon deyip çekildiğini hatırlıyordu da yüzü hayal meyal gelmişti gözünün önüne. Bardağından bir yudum aldı. Ne biçim bir adamdı bu, “ne içersin” diye bile sormamış çat diye vermişti siparişi.

“Yan masanızdaydım. Bizim sıkıcı iş yemeğinin arasında sizin neşenize kulak misafiri olmak iyi geldi doğrusu. Bir de senin kahkahaların tabi.”

Arabanın arkasındaki kravatı o zaman tanıdı. Bir ara karşı masadaki adamda görmüştü demek ki…

“Daha orada konuşmak istedim seninle ama hiç fırsat olmadı. Bizim konukları gönderdikten sonra sen çıkana kadar vakit geçirdim aslında. kapıda konuşurum diye düşünüyordum ki arabaya giderken kaybettim seni.”

Bütün gece göz hapsinde olmasına rağmen nasıl hiç fark etmemişti bunu.

“Sonra tam anayola çıkacakken gördüm tekrar seni. Bir de arabada öyle keyifli keyifli şarkı söylediğini görünce. Gitmene izin veremezdim.”

“Yani ben”

“Bi’şey söylemek zorunda değilsin. Biliyorum kulağa çok aptalca geliyor ama ben hayatımda hiç böyle bi’şey yapmadım. Böyle bi’şey hissetmedim bugüne kadar.”

Ne diyeceğini bilmiyordu zaten. Bir anda şişti bütün egosu. Ama kendiyle kavgayı da bırakmıyordu elden. Adam hala anlatıyordu masada yaptıklarını, söylediklerini. Tamam ikna olmuştu samimiyetine de şimdi kendisi ne yapacaktı. Gayet hoş bir adamdı. Kendini anlatmaya başlamıştı yanlış anlamadıysa reklamcıydı.

“Nedense ancak reklamcıların böyle bi’şey yapacağını düşünürüm zaten”
“Niye bankacılar, muhasebeciler yapmaz mı böyle şeyler?”
“I ıhh finans sektöründekilere göre değil böyle delilikler, onlar gün içinde yeterince risk alıyorlar zaten”

Güldü adam. Güldü o da. Buzlar erimişti işte. Laf lafı açtı. Sürekli bi’şeylere gülüyorlardı. İkiside kendini tanıtmak zorunda kalmadan kim olduklarını söylemişlerdi. Telefonu çalana kadar aralıksız lafladılar.

—Nerdesin sen? Her şey yolunda mı, 1 saate evdeyim diyordun hani?
—Tamam canım merak etme. Yolda oyalandım biraz.
—Emin misin? Bak konuşamıyorsan iki kere “tamam tamam” de, ben hemen geliyorum oraya. Aynı yerdesin değil mi sen?
—(küçük hafiye seni) saçmalama canım, her şey yolunda. Birazdan geliyorum zaten.
—Eminsin di mi?
—Eveeet, hadi görüşürüz

“1 saati geçmiş oturalı evden mi merak etmişler?”

Acayip sinir oldu bu soruya. “Sana ne benim telefon konuşmamdan. Ben açıklama yapmak istersem yaparım zaten.” Benzer bi cümle kuracaktı ama adam sorunca çok sinir oldu. Telefonu çantasına yerleştirirken sol elindeki yüzük izini fark etti. “Nasıl yani?”

“Hıı evet, hava yağmurlu ya biraz gecikince aman yolda kaza mı var diye arıyorlar.”

Off bu cümleyi onun ev hayatına nasıl çevirecekti şimdi. “Kalkalım istersen seni de merak etmesinler evden?” Eh olduğu kadar…

Rahatsız edici bir sessizlik oldu.

“Beni merak edecek kimse yok evde, sorun değil.”

O yüzük izini görmese hayatta sormazdı bu soruyu: “Yalnız mı yaşıyorsun?”

“Eeee, pek sayılmaz Sam var.”
“?”
“kedim”

"Kedisi olan bir adam! Bi’dakka bi’dakka bunun burcu ne ki?"

“Yaa, ne güzel. Dürüst olmak gerekirse ben kedileri pek sevmem aslında.”
“Aa öyle mi? ilginç. Köpeklere bayılırsın o zaman?”
“Tabi ki! Zor olmuyor mu evin içinde tüyler falan?”
“Aslında biraz zor tabi. Yani benim gibi titiz biri olunca zor tarafları yok denemez.”

BİNGO!!! “Yaa, başak mısın sen?”

“Hayır aslan-aslan! Yani yükselenimde aslan”

Kendine dışarıdan bakıp o anki yüz ifadesini görmeyi çok isterdi. Gülmek üzere, ağlamak üzere, kızgın, üzgün, şaşkın karışımı bi’şeydi heralde.

“Memnun oldum ben de kova!”
Kocaman bir kahkaha savurdu adam. “Tahmin etmeliydim.”

“Kahve için teşekkür ederim. Bana artık müsaade.”
“Ne demek asıl ben teşekkür ederim burada olduğun için. Çok güzel vakit geçirdim.”

Ceketini giymeye çalışırken adam kartını uzattı, arkasına bir telefon numarası yazdı. “seni tekrar görmeyi çok isterim” Gülümseyerek aldı kız kartı.

Arabasına bindi. Kardeşini aradı. “Küçük hafiye ben şimdi çıktım yola, 15 dakikaya evdeyim merak etme" dedi. Otoparktan çıktı. Sahil yolu tamamen boşalmıştı. İyice hızlandıktan sonra kolunu camdan çıkardı, avucunu açtı, parça parça yırtılmış kağıtlar rüzgarla savrulup gitti.


Read more...

Pazar, Eylül 21, 2008

pıRıl mavi

Ben bir yıldızım elbette. Gözlerinde parlayan ışıl ışıl bir yıldızım ben. Işığımı gözlerinden alıyorum, sadece seninle parlıyorum.
5 köşeli bir yıldızım ben. Ruhum seninle besleniyor, bütünleniyor. Senden aldığım ışığı sana yansıtıyorum geri. Sensiz bir adım bile kaçamam, boğulurum karanlığımda.

Sen bilmesen de seninim. Delinim. Tane tane ağladığım sensin gecelerde. Tane tane yaşlarım sensizliğim. Renksizliğim. Kulağımdan üflesen. Sesin dolsa içime, tenime nefesin. Bir tek sana inanırım, yalnızca senin söylediklerine, sadece sözlerine. Harf harf, hece hece çizdiklerine.

Ve kanatlarımı açacağım yarattığın rüzgara ve alevlerle yıkanacak özüm. Ve kimse sen olmayacak elbette. Sen olmayınca kimse benim gibi olmayacak. Bir daha ben olmayacak. Bir daha biz. Herkes hiç kimse olacak. Sen olmayınca çamurdan bebekler olmayacak. Kirden öbekler sadece. Toprakla su karışmayacak bir daha.

Bundan böyle ışık olmayacak…


Read more...

sebepsiz mavi


Hayatta her şeyin bir sebebi var. Eğer hukuk okumuş olsaydım hep yanlış sorular soran başarısız bir avukat olacaktım muhtemelen. Şimdi avukat, savcı, hâkim gibi ağır sıfatlar taşımadığım için yanlış sorular soruyor olmam da, başarısız olmam da çok dikkat çekici değil.

'İstediği cevabı alana kadar aynı soruyu farklı şekillerde sormak' var bi’de. Bunu yazmak için henüz erken, üzerine biraz daha çalışmalı. Ama var böyle bi’şey yani. Es geçmemek lazım.

Bir de hiç sormadan sorularının yanıtını alan şanslı insanlar var bu dünyada. Öyle şanslılar ki “neden” in yanıtını bile öğreniyorlar. Hem de hiç sormadıkları kim bilir belki de hiç merak etmedikleri halde. Nereden nasıl buluyorlar böyle insanları, hayatlarına nasıl dâhil ediyorlar, onlarla birarada kalmayı nasıl beceriyorlar çok merak ediyorum doğrusu. Gerçekten. Ama bi’yerlerde böyle süper insanlar yaşıyor işte. Ben de uzaktan bakıyorum onlara. Gerçi bu da güzel. En azından var olduklarından haberdarım. Bu bir ütopya değil yani. Madem bu bir gerçek ve madem bu kadar yakınımdan geçiyorlar biraz hayal kurmanın kimseye bir zararı olmaz değil mi?

Mesela o yanıt benim neden’imin yanıtıymış. Ben “neden”siz duramam zaten (gerçi sormam gereken yerde sormam ya) bu sefer tam da doğru yerde sormuşum meğer “neden… ?”

Boşluklarda ne olduğu değil, yanıtı mühim. Yanıt “çünkü”süz. Hatta yanıt “çünkü ben”siz. Yanıt tek cümle. Yanıt net. Yanıt ben’li. “Çünkü sen”li.
Gülümsüyorum. Sabahtan beri çıkmadığım yatağımdan çıkıp bilgisayarı açtığıma değmiş mesela. Hiç hasta değilmişim sanki. Gülümsüyorum. Sorulmamış tek bir sorunun yanıtı, sorulacak binlerce soruyu en baştan alaşağı etmiş. Bir sürü neşeli, renkli kare geçiyor gözümün önünden. Öyle hızlı geçiyor ki kareler neredeyse finalde “and they lived happily ever after” ı göreceğim. STOP!

Vasat bir Pazar için ne kadar yoğun bir yazma isteği bu içimdeki. Cümlelerim geri mi geliyor yavaş yavaş. Birkaç basit problem çözüp, “harekete geçtim işte” diye kendimi mi kandırıyorum yoksa?

Sen sen ol sağanak yağmura şort, t-shirt, parmak arası terlikle çıkma. Larenjit farenjit neyse de zatürre diye bi’şi var bak çok fena çok!

dipsiz not: biterken neden "dance me to the end of love" çalıyordu?

Read more...

zamansız pembe

Nerede nasıl ne zaman doldurmuştu bu cd.yi, arabaya ne zaman götürmüştü de cd çalara takmıştı? Hah. Bir kere daha küfredebilirdi gereksiz ne varsa hatırlayan ama havuz problemi formüllerini hatırlamayan zihnine. Gerçi doğruya doğru arabada olduğunu bilmiyordu. Yağmurda kitlenmiş klasik İstanbul sıkışıklığında aynı cümleleri tekrarlayıp duran klasik İstanbul djlerinden bıkmıştı.
“Cumartesi günü sadece gece dışarı çıkmak için icat edilmiş bir gün değildir kardeşim. Şu anda trafiği tıkayan taşıtlardan biri de benimkiyse bu illa gece gezmesine gittiğimi göstermez keyifli bir iftar yemeğinin ardından evime ulaşmaya çalışıyorum sadece.”
'Bizi arayın' diye telefon numarasını veren adamın numarasını tuşlarken bunları söylemeyi düşünüyordu. Neyse ki aradığı numara meşguldü. “Benim bu işleri 15 yaşında bırakmış olmam lazımdı” diye gülerek bastı cd düğmesine. Birden bire aniden başladı Latin gitar ezgileri. Hemen akabinde davul. “Aa bu Sertap” sesini biraz daha açtı.



Get this widget | Track details | eSnips Social DNA



Zannettim ki en fazla bir kaç yıl sürer en büyük ayrılığın acısı
bir askın bittiği yerde biri baslar
Elbet onun da diner sancısı


Sesi sonuna kadar açtığında eşlik ediyordu artık.


Zannettim ki gün gelir avunur insan
Her kederin vardır tesellisi
En büyük acıları dindirir zaman
bulunur her şeyin bir çaresi.

Trafik biraz açılmıştı, fırsattan istifade gaza yüklenmeye başladı.


Ah hayır, yalan, hala seninim
hep senin deli sevgilinim
ah yalan, yalan, yalnız seninim
hep senin, senin...

Nasılda içten “ah” çekiyordu sevgilisine. Öyle kaptırmıştı ki, tekrar tıkanan trafik sinirini bozdu. Gazlayıp gitmek istiyordu sadece. Neyse ki durmuyordu şarkı. Levent yüksel seslenmeye başladı arkadan.

Unutamadım, unutmadım
hasreti büyüttüm içimde
gerçeğimde, düşümde
sen bin bir biçimde

Eve döndüğünde öğrenecekti direksiyonuna gitar muamelesi yaptıran adamın Erdem Sökmen olduğunu. Sıkıcı toplantılarda uzun tırnaklarıyla masayı tıngırdatmayı da çok severdi zaten. Ara melodi tam da buna uygundu. Oradaki Sezen’in çığlıkları mıydı?

Kim bilir kaç ilkbahar geçti, yaz geçti
yetti bu sürgün bu ceza yetti
yokluğunu aldım koynuma her gece,
sevincim ümidim hepsi bitti.

Buraya kadar ezbere gelmişti de bu kısmını ilk kez dinliyordu sanki. Ne demek lan “yokluğunu aldım koynuma her gece.”? Daraldı. Tokasını çıkardı. Dikiz aynasının arkadaki araçları görmek için icat edilmiş olması çok can sıkıcıydı. Kendini görmek üzre açıyı düzeltirken göz göze geldi arkadaki şoförle. Eve gidene kadar bu şarkıyı dinlemek istiyordu. Repeat, alt+f den sonra icat edilmiş en süper kısa yoldu.

Camını açtı. Geçen gece bastıran yağmurda hasta olmuştu zaten, içeri birkaç damla daha girse erimezdi şeker gibi.
Sertap başa döndü. Yine kısılmış sesine aldırmadan bağıra bağıra eşlik ediyordu artık.

En büyük acıları dindirir zaman
bulunur her şeyin bir çaresi.


Sadece parmaklarıyla direksiyonda ritim tutmuyor, omuzlarını oynata oynata, deli gibi çığlık çığlığa şarkı söylüyordu. Aynada gülen gözlerini gördü. “Ah hayır yalan, hala seninim” derken yüzündeki ifadeyi gören sevgilisine yakarıyor zannerder, duyan sertap’la aşık atıyor sanırdı. O ,“gerçeğimde düşümde sen bin bir biçimde” dedikçe unuttuklarıyla yüzleşiyordu… Cumartesi gecesi bundan daha iyi bir eğlence olmazdı.

Öyle kaptırmıştı ki, zaten ıslak olan yolda arabaya patinaj çektirmesi hiç de zor olmadı. Güldü yine. Gaza gelmesi için tek bir şarkı yeterliydi işte. Bütün günün yorgunluğu bagetler bateriyi dövdükçe parçalanıp gitmişti. Davulun ritmine uygun bi’şekilde durdu yine trafik. Parmaklarında gezen saçlarına takılan birkaç dökülmüş teli dışarı atarken fark etti solundaki şoförü. 'Nerden tanıyorum?' diye düşünmesine fırsat kalmadan az önce dikiz aynasında göz göze geldiğini hatırladı. Gülümsedi adam. Ne yapması gerektiğini bilemedi. Bu şehir trafikte ona gülümseyen genç bir adama nazikçe karşılık vermek için fazla tehlikeliydi. O ise her şeye rağmen kafasını kabaca sağa çevirip, camı kapatamayacak kadar umutluydu medeniyetten. Yine de ne yapması gerektiğini bilemedi. Eğer aynada göz göze geldiklerinden beri izliyorsa adam şarkının 2 tekrarı boyunca yaptığı bütün şebeklikleri görmüştü. Bu gülümsemek için yeterince iyi bir sebepti, aynı oranda temkinli olması içinde… Arabanın marka, modelinden arka tarafta asılı duran ceket, kravattan şehir hanzosu olamayacağı yönünde çıkarımlar yapıyordu bi’yandan. Belli belirsiz gülümsedi adama. Ufak bir trafik flörtü ne kadar tehlikeli olabilirdi ki? Müziğin sesini kıstı. Şarkıyı duyuyor ama hissetmiyordu artık.

Aniden, yolunu değiştirip sahilden gitmeye karar verdi. Hızlı bir manevrayla sağa geçti. İlk sapaktan kıvrıldı. Sahile çıkan yol gayet açıktı ama sahil trafiği beterdi kuşkusuz. Arabayı nereye çekip soluklanabileceğini düşünüyordu bi’yandan. Bu ani yol değişikliğinin o küçük flörtten kaçmak için değil oyunu uzatmak için verilmiş bir karar olduğunu itiraf edemezdi kendine. Bu yüzden sahile çıkmak için meşru bir sebebe ihtiyacı vardı Tabi ya! Yaz ortasında görüp âşık olduğu bilekten bantlı o mor pabuçlar ya da minik fiyonklu maviler sezon sonu indirimine girmiş olmalıydı mutlaka. Bu ayki ekstresi de kesildiğine göre derimod depo’ya gidilmeli, o pabuçlar denenmeli ve sahip olunmalıydı. Bunu nasıl akıl edememişti bugüne kadar. Evet, süper bir karardı sahil yoluna kıvrılmak! Yol şaşırtıcı derece akıcıydı. Birkaç yüz metre ilerdeki ışıkları yeşilde yakalayabileceğini düşündü ve epey hızlandı. Oysaki en mühim murphy yasalarından biriydi; Acelen varsa hep kırmızı yanar.

Önünden çocuk arabasıyla geçen genç çifti takip etmeye başladı gözleriyle. Bu saatte hem de çocukla yağmurda gezmek için çıkmış olamazlardı. Herhalde mecbur kaldılar… Ürperdi birden. Camı hala açıktı ve üşümüştü. Kapatmak için kafasını çevirince boş bulundu ve koltuğunda hafifçe zıpladı. Ürpermesinin sebebi rüzgar değil, üzerindeki bir çift yabancı gözdü. Genç adam yine solundaydı ve yine gülümsüyordu. Bu kez oldukça cüretkardı bakışları. Şaşkın şakın güldü o da. Adamın camının da açık olduğunu ancak sesini duyunca idrak edebildi. “pardon yanlış anlaşılmak istemem böyle takip ediyormuş gibi ama…”
"Lanet olsun!" dedi içinden. "Bu herif şimdi eve kadar takip ederse ne halt edeceğim ben.?"Nasıl bu kadar düşüncesizce davranmıştı. Düşüncesizce davranmamıştı aslında, adamdan kaçmak için yolunu değiştirdiğini söyleyebilirdi. Arkadan çalan sert kornayla kendine geldi. Normalden yavaş bi’hızla ilerlemeye başladı. Ne yapacağına karar verene kadar hızlanmazdı. Migrosa girip orada vakit geçirebilir ve eğer dönerken kendisini hala takip ediyorsa oralarda polis çağırabilirdi. Mado, migros, YSM cumartesi akşamı yeterince kalabalık olurdu zaten. Basıp hızlanabilir, ilk gördüğü trafik otosunun yanında durup plakasıyla birlikte şikâyetçi olabilir, duruma göre kardeş ve/veya baba eskortuyla eve dönebilirdi. Bu fikre acayip sinir oldu. Kendi işini kendi halletmeliydi.

Kafasını tekrar çevirince adamı göreceğini sanıyordu. Yoktu. Dikizden arkayı görmek istedi, kendine göre ayarlanmış aynada kaygılı gözlerini gördü. Bu kadar yavaş gitmesi de tehlikeliydi aslında. migrosun otoparkına ulaşana kadar gaz kesmeyecekti. Sola geçmek için dikizden bakınca tekrar gördü arabayı. Hızla tekrar yanına geldi. Bu arada ikinci kez kırmızı ışığa gelmişlerdi. Sahil yolunda ne zamandan beri bu kadar çok trafik lambası vardı?

“Bak gerçekten seni korkutmak istemem. Ben YSM’nin starbucksında bi’kahve içeceğim. Eğer oraya dönmez devam edersen, arkanda olmam.”

Ne kadar hızlı konuşuyor, bu ışık daha kaç saniye sürecek…

“O kadar doğal ve tatlıydın ki şarkıyı söylerken, kalabalıkta seni kaybetmek istemedim. Sadece bir kahve.Lütfen!”

“Seni kaybetmek istemedim”
“Seni kaybetmek istemedim”
“Seni kaybetmek istemedim”

Işık yeşile döndü. Debriyaj, vites, gaz bunların sırası böyle miydi?

“Seni kaybetmek istemedim”
“Seni kaybetmek istemedim”
“Seni kaybetmek istemedim”

Kim bilir kaç ilkbahar geçti, yaz geçti
yetti bu sürgün bu ceza yetti

Dedi Sertap kim bilir kaçıncı kez.
“kaybedecek neyim var ki?” dedi kız kim bilir kaçıncı kez.
Karar vermek için zaman ihtiyacı vardı.
Sahil yolu akıcıydı…



kim blir belki de to be continued'dur bu hikaye. neden olmasın

Read more...

Cuma, Eylül 19, 2008

olmaz mavi


Tek bir seçeneğin olması illa onu seçeceğin anlamına gelmez.
Farz et arabadasın. Yol bitti. Yollar bitmez ya... Bile bile çıkmaz sokağa girer misin? Girme. Gerek yok. Tak geri vitese.

Köprüden önce son çıkışı geçtin diye köprüyü de geçecek değilsin ki. Durup bütün trafiği tıkayabilirsin. Bütün İstanbul’u durdurabilirsin böylece. Ya da kenara çekip bir sigara içebilirsin polis gelene kadar. Ki sigara içmemelisin, ramazandayız bi’kere, içen var içemeyen var.


Maharet kısa cümleler kurabilmek. Ben de o kabiliyet yok. Olsa da benden önce çoktan söylenmiş her şey. Milyarlarca kez yaşanmış bitmiş hayatlar. Kim bilir ne aşklar, nice sevdalar...
Sonsuzluk Kitabevindeki adam gibi imzalayabilirim altını, hiç gocunmam:

“Sevgi çaresizlikten doğmaz adı o zaman sevgi olmaz”

Read more...

Salı, Eylül 16, 2008

bulutlu mavi


Geçen hafta bugündü. Pazar sabahıydı. Uykusuzdum. Biraz hızlı hareket etsem 8.45’e yetişirdim. Ama “mutlaka 9.15’le gel bak.” demişti. Bir planı vardı belliydi. Kurcalamadım. İskelenin yanındaki banklara oturdum. Pazar sabahının sakinliğini izledim önce. İstanbul günün her saati yaşıyordu, akıyordu, durmuyordu, otomobiller vapurlar insanlar sürekli yer değiştiriyordu. Ben de değişiyor muydum, akıyor muydum hayata, değiştiriyor muydum mekânlarımı, zamanlarımı, anlarımı. Bunları düşünürken şöyle yazmışım:
“Uçabilsem, uçuversem uzaklara. İçindeyken yapamadıklarıma hayıflanmasam da dışındayken eremediklerimi özlesem. Ben gitmeyi beklerken sen gelsen, uzatsan elini… Kimsin, neredesin, nedensin hiç sormasam.
Uçsam, uçuversem uzaklara. Hiç arkama bakmasam. Arkamda sen bile olmasan.”
Kime yazmışım belirsiz. O’na mı o’na mı ben bile bilememişim. Vazgeçmişim herkesten, uçup gitmişim.

Güneş gözlüğünü gözüme indirip İstanbul turisti 4 kıza baktım. Fonda Haydarpaşa’lı fotoğraflar çekiliyorlardı. Biri hep objektifin arkasında. Bir an “isterseniz hepinizi ben çekeyim” diyecektim. Kızlardan biri kötü kötü baktı bana. “ne var çok mu komik fotoğraf çekilmek sanki güneş gözlüğünün arkasına saklanmış ne gülüyorsun öyle” dedi bakışlarıyla. Fotoğraf makinesi hırsızı olduğumu düşünmesinler diye kafamı başka yöne çevirdim. Bunca yıllık Denizatı, Deniz yıldızı olmuş üzüldüm. Adalar vapurunu anons etti nazik ama duygusuz ses. 2–3 kişi indi vapurdan sadece. “çıkış kapısıdır, girilmez”den çıktılar.

İstanbul’a ilk gelişiydi. Askerden sonra mıydı? Bu oturduğum bankın tam arkasında ayakta duruyordum. Arkamı dönünce orada bekleyen bankacı beni gördüm. 2006 mayısıydı. İşten çıkmıştım. Pembeli bi’şeyler vardı üzerimde ama neydi, seçemedim. Evet, askerden sonraki ilk ve henüz bilmediğim son gelişiydi. Vapurdan indi. Sarıldım. Sarıldı. Sarıldık. Ne gözlerinin içindekileri, ne kalbimden geçenleri hatırlamıyordum. İçimde tek bir dal kımıldamıyordu. Oysa rüzgâr saçlarımı dağıtıyordu. El ele tutuştuk. Sımsıkı tutmuş muydu elimi? Tutardı. Ama o gün? Taksiye bindik. Moda teras’tı planım. Çin lokantasını görünce durdurdu arabayı. Çin yemeğini özlemişti. Boştu restoran. Hemen sipariş verdi. Yediği ördeğin menşeini öğrenmek için baş aşçıyı çağırttı. Elbette ki Pekin’den gelmiyordu ördekler ama aynı cinsti Antalya’da özel yetiştiriliyordu.

Bir vapur düdüğü çaldı. Ada vapuruydu herhalde kalkan. İnsan zihni ne kadar gereksiz ayrıntılarla doluydu. Aşçının o gece söylediklerini nasıl ve neden hatırlıyordum ben bu Pazar sabahı? Epey aksanlı olsa da aşçının konuşması anlaşmalarına engel değildi. Restoranda sevdiği (!) (sevgi? zaman? görece?) adamın aşçıyla muhabbetini dinleyen bana baktım uzaktan. Mekân karanlıktı. Masada mum ya da kandil gibi bi’şey yanıyordu sadece. Gözlerimi göremedim ama içimi gördüm, griydi. Aylardan sonra birlikteydik ve ilk işimiz ördeklerin memleketini öğrenmek olmuştu. Özlediği; çin yemeğiydi… Bunu o zaman fark etmemiştim belli ki. Ben o kendinden emin, kararlı, ukala hallerini seviyordum(!) Tipik aslandı. İçim buruktu. Hayır, o gün elimi sıkmamıştı. Taa o zaman bitmiş meğersem, ne kadar fazla süründürmüşüm. Tek damla bile süzülmedi. İçime bile akmadı yaşlar. Buharlaşıp uçmuştu çoktan.Yoktu artık. Çoktan bitmişti. Acaba o çin’li kızla da çin yemeği yemişler miydi? Bu kadar anlamsız sorulara alayla gülünürdü ancak. Dudağımın tek tarafı kıvrıldı. Ayağıma dolanan yavru kediyi gördüm. Kedi de olsa yavruydu, küçük ve savunmasızdı. Hangimiz daha küçük ve daha savunmasızdık?

“Alışır her insan alışır zamanla, kırılıp, incinmeye” dedi Sezen Aksu kulağıma. Bağıra bağıra hem de. Güzel güneşli bir Pazar sabahı, insan görmeyi hevesle beklediği birini beklerken ipod shuffleda yalnızlık senfonisi’ni seçmemeliydi, biri bunu apple’a söylemeliydi. Saat 9 olmuştu, rüzgâr giderek hızlanıyordu, biraz daha bu bankta oturursam korkunç cadılar gibi kabaracaktı saçlarım. Ve bir cadı gibi görünmeyi kesinlikle istemiyordum. İçerde 3lü koltukların birine oturdum. Boş boş bakındım bi’süre. Herkes bi’şeyler yapıyordu. Yandaki sırt çantalı kız kalınca bir kitap okuyordu. Karşımdaki anne-oğul yaşlarındaki ikili gazetenin Pazar ekine göz atıyordu. Çocuk kim olduğunu görmediğim bir kadının güzelliğini övdü. Kadının ne dedi anlayamadım. O sırada yanıma oturan iki zıpır kesinlikle anlamadığım bir Türkçeyle bir bilgisayar oyununun hilelerinden bahsediyorlardı bağıra çağıra.
Birden irkildim. Üzerimde bir çift yabancı göz varmış gibi. Bariz bir şekilde yerimde kıpırdanarak etrafa bakındım. Burada olabilir miydi? Hadi canım daha neler? Arkadaşları burada olabilir miydi? Kızım saçmalıyorsun kendi kendine. Dön önüne. Olsun yine de çantadan kitabı çıkarıp okumak lazım. Herkes bi’şeyler yaparken ben boş boş bakınmak istemem. 2 sayfa okudum. Kitabı kapatırken ayracı 2 sayfa geriye koydum. Hiç bi’şey anlamamıştım okuduklarımdan. Kitabı yerine koyarken mesaj sesi geldi. Sahi ya, banktan kalkmadan mesaj atmıştım. “hazırlanorum”. Typo sıfır, sırıttım kocaman. Tam cevap yazacakken vapur yanaştı. Telefonu cebime koyup kapıya doğru ilerledim. İskele verilmeden inenleri görünce, tabi ya neden olmasın? Neden illa 9.15ki? Kes saçmalamayı, vapurun ön tarafına geç bari poyraz çarpsın da suratına ayıl ve kendine gel. Uyanamadın hala belli! Off tamam, orası büfeye yakındır hem. Sıcak bi’çay içerim iyi gelir.
Rüzgâr hakkaten çarpıyordu. Mesaja tekrar yanıt yazana kadar ayılmakla kalmamış, üşümüştüm bile. İçeri geçtim. Ipod bu sefer tanımadığım bir sesle fısıldıyordu kulağıma. Ekrana baktım. Aa sahi tanıyor muydu acaba bu kadını? İnince sormalıydım mutlaka. Rüzgar aklımı başıma getirmişti getirmesine ama... Çok fazla kıpırdanmadan gözlerimle etrafı süzdüm yine. Kimse benim farkımda bile değildi. O da vapurda değildi, olamazdı zaten saçmaydı. Müziğin sesini açtım.
“avucumda buruşmuş hayaller, kuma döner
ki dökülsün binbir giz kucağına o koyu siyahtan”

Bi’zamanlar 'Kadıköy- Beşiktaş vapuruna anı bulaştıramam' demiştim. Vapuruma anı bulaşmış değil hala. Kadıköy iskelesine ait anılarım bunlar. İspatlanamaz, yanlışlanamaz veya doğrulanamaz ama ben bunları yaşadım. Bunlar benim anılarım. Bunlar benim kayda geçsin istediğim anlarım. Unutulmasın, mutlaka hatırlansınlarım…




Yayınlamak için gereksizce dürüst, bir sürü yanlış anlamaya, bir dolu doğru anlaşılıp “aaa yok yanlış anlamışsın sen”e fazlaca müsait bir yazı. Pazardan beri taslaktı. Taslak olmak için fazla gerçekti. Benden çıktı artık. Fiber optik kablolar arasında o da bir yer bulur kendine elbet…

Read more...

Pazartesi, Eylül 08, 2008

dikkat, mim vaR

Rehavet beni mimlemiş. Çok pis yakalandım doğrusu. Zira geri sayım var ve ben 2 günü kaçırdım bile. Yani olay şöyle: dünyanın sonunun gelmesine 4 gün kalmış sen son 4 günde ne yapacaksın?

Ben de gazetede 'Atlas projesi' haberini okuduğumdan beri bu mevzuyu düşünüyorum. Meğer yalnız değilmişim. Bu mim dalgası da buradan çıkmış zaten. 10 Eylül günü başlayacak olan yüzyılın deneyi sırasında çok büyük bir enerji açığa çıkacağından kara delikler oluşması, big bange benzeyen bir ortam ortaya çıkması falan bekleniyor. Fizikçiler 2’ye ayrılmış durumda birileri “külliyen yalan olmaz öyle şey altı üstü deney bu” diyor, birileri de “yahu zamanda kırılmalar olacak bu durum insanlık dışı” diyerek AİHM’ye dava açma yolunda falan. Dedim ya ben haberi okuduğumdan aklım bu konuda zaten. Her gün her gece dua ediyorum.;“Allaaam lütfen deney yapıldığı sırada uzayda ve zamanda kırılmalar olsun ve ben 2005 Mayısına geri döneyim” diyorum. Her gün yapıyorum bunu. Boş kaldığım her an dua ediyorum “Allaaam biliyorum ben iyi bir kul olamadım bugüne kadar ama bak fırsat bu fırsat, bugünkü aklımla 2005 yılına geri gideyim söz ondan sonra sadece şükretmek için kapına dayanacağım, bi’daha ölene kadar uğraşmazsın benle.”

Var ya hayal etmesi bile süper, içim kıpır kıpır oluyor. İşyerinde çalışırken birden kendimi pat diye odamdaki çalışma masamda bulmuşum mesela. Yok yok komodinin yanında yerde oturuyorum. Kucağımda laptop, etrafta altı çizili, üstü yazılı onlarca kitap, fotokopi, notlar… Bitirme tezini bitirmeye çalışıyorum. 4 gündür evden çıkmamışım. Evden çıkmak ne ki, odadan çıkmamışım. M. dışarıdan paket yapıp getirdiği yiyeceklerle hayatta kalmamı sağlıyor. Ve ben birden bu aklımda 2008 den 2005 e geri dönmüşüm. M.yi görür görmez hemen oracıkta ayrılır mıydın ondan acaba?

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

Düşündüm. Düşünürken onunla ilgili en kötü anılarımı geçirdim gözümün önünden. I ııh ayrılmazdım. Yine biterdi zaten kendiliğinden o ilişki ama en azından ben bitene kadar, dibine kadar yaşardım. “bu hafta sonu olmaz sunuma hazırlanmam lazım”ları, “bu saatte olmaz yarın sabah 8de ikimizin de dersi var”ları, “ya bu evin dağınıklığı ne böyle, amma pasaklı adamsın kalk şu bilgisayarın başından da ortalığı temizleyelim”leri postalayıp atardım.

Ertesi gün okula gider Atilla bey’i bulurdum. “Hocam” derdim “verin şu listeyi bana finaller de bitirme tezi de umurumda değil neymiş derdiniz okuyalım anlayalım bakalım.” Ramazan bey’i bulurdum. “Hocam” derdim “ben fikrimi değiştirdim. Kabul eder misiniz?” Özlem hanım’ı bulurdum, “o 40’lık final kâğıdı vardı ya, hani 50 olsun diye kapınızda yattığım, basın o kağıda 40’ı ayrıca şu kıçı kırık makalemsiyi inceleyip bunu da notlarsanız sevinirim. Bu konuda biraz daha çalışmak istiyorum.” derdim.
Üst kata çıkar Recep bey’i bulurdum “hocam o vermediğiniz referans mektubu var ya hani, cumartesi gecesi teknede onun şerefine bir rakı balık yapacağım sizi de davet etmeye geldim” derdim. Nevin hanım’dan özür dilerdim. “Zamanında çok dik başlılık yaptım biliyorum ama akademik İngilizce çok mühim bi’şeymiş hocam Allah rızası için beni affedin” diye yalvarırdım. Ki Fransızca okutmanı nişanlısından ders almak için bekleme listesine adımı yazdırabileyim.

Sonra okuldan çıkar S. ye uğrardım. Kitaplıktan Eric Hobsbawn’ın o ünlü üçlemesini alırdım. (ki bu kitap-lar- ikimizin de hayatını değiştirdi aslında) Soru sormasına mahal vermeden onu da alırdım. Yağmur’a giderdik. 2 bira, 2 tost söylerdik. Sonra 2 bira daha. Sonra 2 tane daha… İçerdik.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.


Konumuz bu değildi ki bizim. Neydi sahi. 4 gün mü vardı dünyanın sonunun gelmesine, 10 Eylül’de mi nihayete kavuşacaktı her şey?
Her neyse 2 gün de 4 gün de olsa benim için fark etmez. “Ölmeden önce mutlaka” dediğim hiçbir şeyi sığdıramam ne 2 güne ne 4 güne.
N’apardım?
Gider önce mavi kuş’u bulurdum sanırım. Gerçi onu görmesi gerekene gösteremedikten sonra anlamı yok ama olsun… Sonra New york’a uçardım. Manhattan’a. Yol zaten kafadan 10–12 saat herhalde. E bi’de jet-lag olayı var inince. 2 gün gitti bile. Orada da kesin şöyle manyak bir “yaşasın dünyanın sonu geldi hadi bunu içerek, sıçarak, sevişerek kutlayalım” grubu bulunur. Onların arasına karıştım mıydı, ne kara delikler ne big bangler bana mısın demez zaten. Sen sağ ben selamet…


Yazıp bitirdikten sonra düşen jeton: Aaa sahi bir de pas atmak gerekiyor tamamen unutmuşum. Efenim konumuz “10 Eylül’de dünya havaya uçuyor, son günlerinde n’aparsın?” eğer 10 Eylül’ü geçtiysek ve ben hala 2005 Mayısına dönmediysem ya da hep beraber havaya uçmadıysak mim konumuz “dünyanın havaya uçmasına 4 gün kaldı, ne halt edersin?” olacaktır. Bu konudaki yazılarını okumak üzere sahneye Ms. Parılda’yi, Beenmaya’yı, (nasıl mimlenmemiş hayret) Artemis'i ve Nautilus’u davet ediyorum efenim. Kızlaaarrr, alkışlar sizin için.


En dibine not: geçen yıl düşen Isparta uçağında ölen Prof. Dr. Engin Arık’ın da cern’deki bu atlas deneyi için çalıştığını çooooktaaannnn unutmuşuz tabi…

Dibinin körü: daha bu yılın başında ölmeden önce yapılacaklar başlıklı bir mim dalgasında bu konuyu uzuuun uzuuun yazmışım meğersem. Hiç düşünmeden çat diye aynı 2 cevabı vermiş olmama çok mu şaşırmalıyım hiç mi şaşırmamalıyım bilemedim…

Google reader’a özel not: sen benim her şeyimsin! Google search falan hikâye senin yanında. Neleri bulup çıkardın lan bana bu gece. Helal olsun valla! Öperim gözlerinden.

Read more...

Salı, Eylül 02, 2008

zephyR


Hoş geldin Eylül,
Nihayet bittirdin yazın saltanatını. Şükürler olsun bu yıl da kavuştum sana. Nur içinde yatsın dedeciğim her ramazan böyle derdi. “rabbim sana şükürler olsun bu yıl da ramazana kavuşturdun bizi.” İlk iftarda böyle ederdi duasını mutlaka. Herkes bayramı bekler, bayrama hazırlanırken onun bayramı ilk teravih namazıydı. En güzel takımını giyer, traşını olur giderdi ilk teraviye…

Hoş geldin baharım,
Hem ramazana hem eylül’e kavuşturdun bu yıl. Birden kesildi sıcaklar. Bereketiyle geldi ramazan, sabaha karşı paldır küldür bir yağmuru bastırdı ki ağustosun son gecesi "hoş geldin eylül’üm dedim, hoş geldin baharım. Bu yıl da hoş geldin."

Alıp götürdüğün yıla baktım da şimdi. Yenilikler getirdin yine bana. İbrelerimi değiştirdin. Önceliklerimi değiştirdin, kararlar aldırdın… Uykuluyum bu akşam. Aslında uykusuzum dünden. Muhasebeler yapmak istemiyorum. Yine dileklerim var. Yıllardır beklediğim tek bir dilek var biliyorsun. Önce yine o. Olacaksa bir tek o!

Sonra yeniler var sırada. Gemiler kalksın yüreğimden gizlice mesela. Nereden ve nasıl olduğunu anlamadan ben dalga kıranları aşıp dalgalara kapılsam mesela.
“Yine aynı dilek mi?” dedin. Değil işte. Farkını ben biliyorum. Yine aynı kayıkları, sandalları yollarsan bana dönüp bakmayacak kadar burnum büyüdü artık. Bütün karanlıkları aşan ışıl ışıl bir gemi kalksın yüreğimden bu kez… Rüzgârına kapılıp gideyim arkasından. Hiç dönmemecesine…

Vur deyince öldürme ama. Kendimi kötü hissettirme baharım. Birisi diyorsun hani, uzaktan uzağa durmakta orada, neden olmasın diye dürtüyorsun içimdeki şeytanları. Olmaz baharım. İlk dileğim olmadan olmaz. İçim erimiş, ateşim sönmüşken olmaz. Bu halde mümkün değil olmaz. O poker sever bi’kere. Ben Rıfkı elimde patladıktan sonra bıraktım o işleri. O 3 dil konuşur kafadan ben anamdan öğrendiğimde bocalamakta. O en sevdiğim spor diye başlayan cümleyi tamamladığında ben spor ansiklopedisinin yerini aramaya başlarım, o şarkılar söyler aşka dair benim repertuar serdar ortaç taklidi yapan yumuşakçanın notalarında kalır. En sevdiği romanı okur (hepi topu 5 karakter) hangisi babasıydı diye sorarım son sayfayı kapatınca. Bisiklete bile binemem yanında ne dengede durabilir ne kafa göz yarmacasına düşebilirim. Hep eksik kalırım onunla. Olmaz baharım. Böyle olmaz, şimdi olmaz onunla… Aceleyle çelme aklımı yok yere. Ben beklerim uzun kışları. Soğuk karları. Sen cümlelerimi geri ver önce.

Şimdi bir poyraz estireceksin bana baharım. Ne kuzeyden ne doğudan tam kuzeydoğudan eseceksin. Soğuklarını getirdiğin dağlara götüreceksin beni… Umutlarımı alacağım oradan geri. Bir başka bahara eseceğim tüm gücümle.

Hoş geldin Eylül! Hoş geldin baharım.
Pencereyi kapatmadan gir içeri. Daha anlatacaklarım var sana…


Read more...

Pazar, Ağustos 31, 2008

FoRmula 1 istanbul'da


Hadi geçen sene ben istanbul'da değildim kaçırdım (sahi nerdeydim ben geçen sene?) bu sene aklım nerdeydi acaba..hımm sanırım bu sene ki bahanem de hafta sonu kursuydu, doğru! ama bu kadarda olmaz ki,insan bu yaşta hala kursları,dersleri bahane etmez ki kardeşim. tabii birde hala baba sponsorluğunda yaşıyor olmanın yan etkileri. hayır zaten bu seneki yarışların hiç ama hiçbirini Tv'den canlı bile izleyemedim, bir de burnumun dibindeki organizasyona uzaktan bakıyorum...

bgn ise canlı olarak izlemeyi başarabildiğim antreman turları sayesinde bir kez daha (ne demek lazım hissiyatımı anlatabilmek için) "içim gitti, içim". hele o onboard kameralar yok mu, bilgisayar oyunları falan hikaye; "adrenalin işte bu" dedirtiyor her seferinde...motorların sesinden hiç bahsetmek istemiyorum, en azından kendi ruh sağlığım açısından. ama şanslıyım ki macaristan GP'sinin antreman turlarında kapışan Alonso'yla Red Bull'un test pilotu Doornbos istanbul parkta yine kapıştı. hayır bayılıyorum Alonso'nun agresif hareketlerine o bakımdan. yalnız sahiden bgnki olayda Alonso kırdı direksyonu Doornbos geçmesin die. bu sayede bende en azıdnan bu yıl ki GP'nin ilginç olaylarından birine şahitlik ettim. sıralama turlarında ya da yarışta daha heyecanlı bişey olmaz umarım dieceğim amma, schumi'yle Alonso'nun puanları ve bit tabi takımların puanları birbirine o kadar yakın ki eminim yine yarışı izle(ye)meyerek çok şey kaçıracağım...

bgn F1 keyfime keyif katan,tüm gün ekran karşısında sayıklamama sebep olmuş bir faktör daha söz konusu : tiago monteiro ki vasat fotolarından biri için bkz:

Midland'ın yakışıklı pilotunu nasıl olupta daha önce fark etmemişim gerçekten üzüldüm! gerçi normal, Midland'ın dünya şampiyonasında ilk yılı bu yıl, e doğru dürüst yarış izlemeyincede keşfetmek için geç kaldık kendisini. kariyerin de 2005 amerika gp'sinde 3. olmaktan daha önemli bir başarısı olmasa da gözüm üzerinde bundan böyle.

ama ne yazık ki tiago monteiro faktörü bile kesmedi beni antreman turlarını izledikten sonra, en iyisi biraz NFS oynamak. belki alırım hızımı..

25.08.2006

Yonja profilime yazdığım ilk ve tek blog yazısı kendisi. Profili toptan uçururken gönlüm el vermedi uçmasına. Gözüme giren koca koca hatalarına rağmen aynen copy paste.

Read more...

Cumartesi, Ağustos 30, 2008

maziden biR saRı



Değiştin, değişiyorsun. Unuttun mu beni çoktan? Unutuyor musun hala?
Okuyor musun sana yazdıklarımı? Yeni öğrendiğin sözcüklerimi cümle içinde kullanıyor musun mesela?

gş“Seni özledim” demiştin.
“Seni istiyorum” demiştim.
“Ben böyleyim” deyip gitmiştin sonra.
Arkana bir kez olsun dönüp bakmayışın mıydı acıtan, elimi sımsıkı tutmayışın mıydı bilemeyeceğim hiçbir zaman?

Değiştin, değişmişsin bugün gördüm. Bir zamanlar “var”dın. Şimdi; “hiç yoktun.”

Çoktan yakılmamış olsa gemiler, silinmemiş olsa dijital hafızalar bir “alo” yeter belki. Yıkılan köprüler onarılmaz artık ama karşı kıyıdan seslensen bana, ben el sallasam nehrin bu tarafından. Görünce sevinsem. Uzakta olsan, orada olsan, “ol”san.

Korkma! Artık bütün hisler miş’li geçmiş zamanın hikâyesi. Artık sadece ince bir sızı var soru işareti konmamış o cümlenin sonunda. Yeni bir sayfa açmak zor. Kalın bir çizgi çektim biten cümlelerin ardından. Bir sürü yeni paragrafa başladım sayfanın en ortasından.

Değiştim ben de değişiyorum. Unuttum seni çoktan demem, zaman zaman anımsıyorum...



oysa senin için çalsın isterdim bu şarkı...

Read more...

Çarşamba, Ağustos 27, 2008

mavi düş




Bunca zamandır nasıl eklememişim hayret. Burada olmaması büyük eksik!
Bu günce için en büyük hayalim bir gün basılı hale gelebilmesi. Ama her şeyiyle videoları, şarkıları tıklayınca çalacak mesela, her sayfa o dönemki temaları neyse aynen öyle görünecek falan.

Sonra eve zil zurna sarhoş geldi diye azarladığım kızım gelecek, "şşş, hatırlatırım bak sene 2007, sen sarhoşken hiç tanımadığın insanların evinde kalıyormuşsun ben evime geri dönüyorum en azından naaaberrr" diyecek. ben de "al şu ballı muzlu sütü iç, o saçlarını da kurut ıslak ıslak oturma sofraya" diyeceğim sırıtarak mesela.

Samime Sanay, fondan

“geçen günlere yazık yazık etmişsin gönül sen
öyleyse hiç sevmemiş, sevilmemişsin gönül sen.”

dediğinde alayla güleceğim o zaman. "Haydi herkes kahvaltıyaaa!"


Read more...

hâki biR düşün


Bir gece. Bir şarap. Şarap serin, gece kırmızı.Teninde, ellerinde tütün kokusu. Marilyn Monroe dermiş ki: “tütün kokmayan adama adam demem.” Garip derecede haklı. Yıldızlar dönmekte. Ay tutulmuş. Yepyeni bir ay doğacak o gece… Yepyeni bir ben olmayacak hiçbir zaman. Yenilere umut bağlayacağım sadece.

Uzaksın, uzaktasın bana. Aynı gök bile birleştirmiyor bizi. Aynı geceyi solumuyoruz şu anda. Terk ettiğin şehirler öyle çok, yaşadıkların öyle büyük ki. Hüzünlerim oyun sana “öpünce geçer”, notalarım sıkıcı majörler tükenmiş çoktan.

Korkum içime sığamamandan, cüretinden, cesaretinden. Aynı alfabeyi kullanırken, aynı dili konuşamamaktan. Basit ve minik bir virgülüm ben. Cümlenin anlamını değiştirebilen ama özneyi değiştiremeyen. Bir küçük ara sadece, bir kısa durak nefes alman için. Ve kaldığın yerden aynen devam edebilmen için.

Bir virgül kısasında dur ve git. Bakma gözlerime hiç. Söyleme sakın o sözcükleri. “ama gitmen gerek”se doldurma odamı kokunla. Tadını bilmesin dudaklarım yaşlı teninin. Değmesin ellerin alnımdaki terli tutama.

Bir gün. Bir kahve. Gün acı, kahve sıcak. Deniz kokusu; tenimde, saçlarımda. Kumlar uçuşmakta, rüzgar sert. Yepyeni bir ay doğacak o gece… Yepyeni bir sen olmayacak hiçbir zaman. Ben bana umut bağlayacağım sadece.

Read more...

Salı, Ağustos 26, 2008

şaRabi

Yarın işe mi gitsem, doktora mı?
Doktora gidersem ve eğer E. bey bana rapor vermezse öğleden sonra işe gitmek zorunda kalırım ki bu eziyet! Eğer direk işe gidersem 1 günde ne çabuk iyileştin diyecekler ki, eğer bu muhabbeti ben cevap verdikten sonra bir cümleden fazla uzatırlarsa ben de “alın işinizi başınıza çalın lan” diyecek potansiyele sahibim şu günlerde.

İnsanın işine muhtaç olmaması ilginç bir lüks. Muhtaç olmayı tercih etmezdim evet ama bu rahatlık bana bir beden büyük azizim.

Hayır hayır sadece karar vermem gerek işe mi doktora mı? Önce doktora sonra alışverişe mi? En iyisi zengin koca bulup her gün alışverişe gitmek. Gregor’a bakma sen araba otomatik kilitleniyorsa doğru yoldasın demektir. Ha gayret. Biraz daha çabalasan olacak bu iş. Ama bugünkü kuaför randevusunu ertelemek pek iyi bir fikir değildi galiba. Bakımı ihmal etmemek lazım. Sarışın olmuyorsun madem sürekli fönlü gezmek önemli. Tabi fönden önce kaşları ve bıyıkları aldırmak lazım ki kızarıklığı geçsin diğ mi? Sonra o kocaman maske gözlükler bile işe yaramıyor gizlemeye. Ya sahi bi’de güneş gözlüğü almak lazım. Çok demode kaldı artık benim emektar. Yaz indirimini kaçırmamak lazım. İndirim de diye 25 yıllık hayatımda ilk kez tuttum kahverengi ayakkabı aldım bugün mesela. 25 yıllık dedim de çok matah bi’şi sanki, onun kafadan 15 yılında annem giydirdi beni, peh! 10 yıllık bir giyinme geçmişim var demektir bu. (soyunma geçmişim kaç yıla tekabül eder acep)
1–2 yıl lise + 5yıl fakülte + 1–2 yıl iş hayatı. Ha ha tarz oluşturmaya yetecek kadar kalmamışım hiçbir dönemde yani. Sorun değil ceviz kabuğunu doldurmuyorum zaten. Ya da sallanıp duruyorum okyanusun ortasında ceviz kabuğu gibi diyelim. Ya sahi, şarap gravyer ceviz ne hoş bir üçlüymüş. Bunu da bu gece öğrenmiş olduk.
Kim?
Biz.
Biz kim soru işareti.
Ben hiç biz olmadım halbuki. Ben ve diğerleriM oldum. Ben ve sen oldum. Sen ve ben olmadım hiç mesela.
Ben ve sen’in farkı ne biz’den. Soru işareti

Soru işaretleri yine. Bana sadece birisi yeter bu gece. Yarın işe mi doktora mı?

Şerefe,

Read more...

Pazar, Ağustos 24, 2008

tuRuncu biR tespit




Bir adam arabaya binip otoparktan trafiğe çıktıktan sonra, kapıları "klik" kilitliyorsa, hiç düşünmeden tavlamalısın o adamı demektir.



Bir adam (aynı adamdır bu muhtemelen) gece geç vakit eve bıraktıktan sonra apartmana girene kadar kapıda bekliyorsa seni artık o adama en kısa sürede nikâh yapmak icap eder. Eğer sizden önce birileri çoktan nikâhlamadıysa tabi…

Read more...

kusuRlu yeşil

—Çok güzel bir geceydi.
—ben de çok keyif aldım.
—Bir de gelmeyeceğim diyordun çıkarken.
—zaten böyle gelmeyeceğim, yapmayacağım diyenden korkacaksın.
—Siz kadınları anlamak zor valla. 1 saat önce gelmiyorum ben derken bi’saat sonra podyumdan fırlamış gibi karşımda görünce seni bir kere daha anladım bunu.
—ne podyumdan fırlaması ya altı üstü bir elbise, biraz makyaj.
— :) Yalnız helal olsun çok kral içki içiyorsun.
—bi’şi içmedim ki.
—Daha n’olsun önden bi’şarap yuvarladın. Sadece benim doldurduğum 3 duble de rakı var.
—2
—Ben elimle koydum 3. yü
—sen hızlı içmişsin anlaşıldı. Ya da çarptı içtiklerin.
—İçtiklerim çarpmadı beni.

9 kusurlu hareketten biri de erkeğin bir adım daha yaklaşıp kadının yüzündeki saçı eliyle geriye atmasıdır. Ve sadece bu hareket bile “aldatma” olabilir erkek eğer karşısındaki kadının dudaklarına bakmaya devam ediyorsa…

Bak buraya yazıyorum. 2 gecedir gördüklerimden sonra kadın milletinden bir kez daha korktum valla. Ve hayatımda ilk kez kadınların kocalarını kendileri yanlarında olmadan gece gezmelerine göndermemelerinin sebebini anladım. Bigün bi’kocam olursa bensiz tekele bira almaya bile gidemez, mümkün değil. Erkek erkeğe maç gecelerinin dışında, iş yemeği, iş toplantısı, şehirlerarası konferans ıvır zıvır ne varsa hepsinde yanında olacağım adamın. Tıfıl bir yeni yetme bile eğer sırf kendini daha iyi hissetmek için bir adamın ona asılmasına izin veriyorsa, kestirip atabilecekken, atması gerekirken evli olduğunu bile bile oyuna devam ediyorsa, adamda kadından aldığı cesaretle giderek cüretkârlaşıyorsa fettan bir kadın neler neler yapabilir hiç düşünmek bile istemiyorum. Hele ki aklına koyduysa…

Erkek milletini ayartmanın bu kadar kolay olduğunu hep söylerlerdi de, inanmazdım. Biraz rakı, biraz müzik, hafif dekolte bir elbise, birkaç yeni gelin kırıtmasına bakarmış bir adama duymak istediklerini söyletmek… Yatağa atma kısmı için bunlara bile gerek olmaması daha ilginç tabi.

Neyse çektiğim baş ağrısına değdi en azından. Bunları öğrenmek için biraz geç kalmış olsam da zararın neresinden dönülürse kardır diğ mi?

—kardır tabi.
—aa hoşgeldin canım.
—ne bu samimiyet hayrola? ayılamadın sen hala belli.
—yaa evet kuşlar böcekler, ne güzel bir Pazar.
—bundan sonra sevgilin yanında olmadan içmek yok, en azından dışarıda.
—bence de.
—bu özgür kız hallerin tehlikeli olmaya başladı.
—evet evet haklısın.
—iyi bari sevgili bulana kadar biraz detoks yapmış olursun. Anca arınırsın alkolden.
—yarına kadar arınır mıyım dersin.
—n’alaka?
—şu U. vardı ya. Onu kafalıyım diyorum.
—ya bi siktir git.
—evet bi'çay koyup geleyim ben, harareti alır.

Read more...

Cuma, Ağustos 22, 2008

huzuRsuz mavi



Cümlelerimi çalıyorlar benden. İşte buna bir dur demeliyim artık.

Düşüncelerimi, azmimi, yeteneğimi her neyse ama cümlelerimi alıyorlar benden. Oynayamıyorum kelimelerle. Anlamlı sözcükler dizemiyorum yan yana. Özneler hep ben, tümceler yüklemsiz. Eylemsiz.

Cümlelerimi çalıyorlar benden.
Gözümün önünde eriyip gidiyor harflerim sıra sıra. Beynimin içinde yankılananlar hep aynı tondan, aynı sesler. Kalabalık, gürültülü. Ama hepsi birbirinin aynı.

Yerimde sayma razıyım şu anda. Bir adım gerisi uçurum. İlerisi karanlık.

Cümlelerimi çalıyorlar benden.

Read more...

Salı, Ağustos 19, 2008

uykulu mavi


Yazmam gereken 2 maili ve bir mektup var. Mektuba biraz daha zaman var aslında ama o arada bir de kart yazmam gerekiyor. Tabi önce gidip kartı almam gerekiyor. Eskiden Eminönünde Kadıköyünde falan böyle duvarlar boyunca uzanan kartpostalcılar vardı sahi. Bayramlarda falan tıklım kalabalık olurdu çevreleri. Şimdi aradığım kartpostalları nereden bulacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Bi’gün işten erken çıkıp enikonu kartpostal aramam gerekiyor. Ayrıca yine bi’gün haftasonu giyeceğim elbisenin altına ayakkabı almak için erken çıkmam gerekiyor. Ve ayrıca ben bugün, dün akşam içtiklerimi koca gün boyunca sindiremeyip mide ve baş ağrısıyla gezdiğim için 2 saat erken çıktım. Aferin bana. Ne gerek var Pazar günü, hem de gündüz gözüyle o kadar içmeye hâlbuki. Bi’kere ertesi gün iş var. Hadi onu da geçtim bi’gün önce kandil diye içmeyip ertesi gün küp gibi içmenin manası ne? Kimden neyi saklıyor kimi kandırıyorsun acaba? Kendimi kandırmakla daha doğrusu uyutmakla geçiyor hayatım. Neyse sorun bu değil. Sorun ne ayakkabı giyeceğim. Bir iş yemeğinde ne kadar kokoş olmalıyım kestiremiyorum aslında. Bi’kere aslında bu bir iş yemeği de değil. Geçen ay gösterdiğimiz üstün(!) başarıyı kutlayacağız takım olarak. Ben, şahsen, bizzat kendim sondan ikinci olsam da ekibim 1. oldu allama bin şükür. Ben çıkarken Taksim sütliman’da fasıl planları yapıyorlardı, karar ne oldu acaba? Taksim demişken Balans’ın hemen yanında Quba diye bir yer var. Korkunç fena. Arkadaş hatrına çiğ tavuk yemek daha makul bence… Ya da bu kadar ön yargılı olmamak lazım, belki de salsa geceleri gerçekten anlattıkları kadar eğlencelidir. Bu arada “empati” anlattıkları kadar eğlenceli ve/veya heyecanlı bir kitap değil. Yok efenim elimden bırakmadan 1 günde okuyacakmışım falan. 15 gündür sürünüyor koca kitap çantamda. Ben bütün olayı 150. sayfa civarında çözdüm bi’kere. Ben de bi’empatım çünkü. Henüz insanların düşüncelerini bükemiyor olabilirim ama öyleyim. Bunca rengi neremden uyduruyorum sanmıştın sen? Şimdi sadece arka kapaktaki “ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz” cümlesi için bitirmeye uğraşıyorum 639 sayfayı. Yani o en baştaki kör adamın olayını çözdüm mü bir satır daha okumam. Umarım en sona saklamamışlardır bu sırrı. Ve hayır olasılıksız’ı okumadım. Kör adamın olayına çözene kadar bana “oha!” dedirtecek bir olay ve/veya cümle olmazsa okumam da. Şu sıralar yine “büyücü” damarlarım kabardı. Bu kitabı herhalde 2 yıldır falan hala okuyamadım. Çok zor bi’şi sanki gidip almak. Ama ondan önce mutlaka okumam gerektiğini bana düşündürtmüş ve de adını hayatımda ilk kez duyduğum 2 yeni kitap var. Online sipariş vermezsem onlarda yalan olur, elimi çabuk tutmam lazım bu konuda. Elimi çabuk tutmadığım için kaçırdıklarımı düşündüm de… Vazgeçtim, cehalet mutluluktur azizim.

—Aziz kim şekerim?
—Kandaki alkol hala sınırda herhal. Git biraz daha su içte çalışsın böbreklerin.
—Akşam aziz’e de şeref’e gülüyordun ama.
—O akşamdı. Hem ay tutulması vardı, ondan hepsi.
— Cumartesi gecesiydi o.
—Hadi anam, hadi gülüm daha yazılacak mailler var
—Bende bu yüzden buradayım zaten. Bak saat 00:14 olmuş, sen iyisi mi yat artık.
—Yatayım di mi?
—Tabi tabi, geç bile. Hadi yavrum. Bak yatağın nevresimleri de yenilenmiş. Oh missss.
—Evet, yatayım ben. Ama mail…
—Hadi iyi geceler, kovalasın seni tavşanlar…
—Öyle diğildi o bi’kere
—O son tekilayı da atalım bünyeden düzeltiriz şekerim. Hadi yatağa şimdi, selametle…


Read more...

Perşembe, Ağustos 14, 2008

koRkak beyaz



Hangimiz dargın? Sen mi ben mi? ben bu kadar özlerken nasıl dargın olabilirim sana? Mümkün mü bu? Neden gelmiyorsun öyleyse. Hala neyi bekliyorsun sevgilim? Ne çok zaman çaldın bizden farkında mısın? Bir yaz daha geçti sensiz. Kaçıncı yaz bu, kaç tatil kaçırdık? Kaç güzel film oynadı vizyonda? Kaçına “bir bilet lütfen” dedin, saydın mı?

İhtiyacım var sana anlamıyor musun? Kimseye anlatamıyorum utancımı biliyor musun? Utanıyorum artık biliyor musun? “Hala…”lardan, “senin gibi…”lerden utanıyorum artık. Bir baltaya sap olmaya çalışmaktan, çabaladıkça batmaktan, asıl sorun bunlarmış gibi kendimle boğuşmaktan yoruldum artık. Bu yaşta yoruldum dediğim için kendimi eleştirmek sıkıldım mesela. Bunları sana anlatmak istiyorum anlamıyor musun? Sadece sana…

Yedi kat eller yakınım oldu diyor. Bir dinle bak… Hepsinde seni arıyorum ben. Gözlerimin içine bakmayan gözlerde, avucumu avucuna kenetlemeyen ellerde, kokusunu bilmediğim tenlerde, tadını bilmediğim dudakların anlattıklarında. Her cümlede seni arıyorum. Gözlerimi kapadığımda beni çeken karanlıkta. Öyle ürkütücü bir çağrısı var ki, korkuyorum o karanlığın içine düşmekten biliyor musun? Oysa karanlıktan korkmadım ben hiçbir zaman.

İlk kez bu gece gitmeyi düşünmedim biliyor musun? İlk kez bu gece isyan ettim. “Al götür artık bitsin” dedim. O ürkütücü karanlık başladı birden, içine çağırdı beni. Bir an sen varsın orada sandım. Kulağımdan müziği çıkarıp “ben geldim” diyeceksin sandım.
Kendimden korktum biliyor musun? Yapabileceklerimden, daha kötüsü yapmadıklarımdan korktum. Bir kadın geldi aklıma. “nişanlısı terk edince akıl hastanesine kapatılan deli kadın” Bu ülkede böyle bir kadın var biliyor musun? Ben kapatıldığı hastanede tanıdım onu. Parmaklıkların arkasından bir resim için yalvarırken görmüştüm ilk kez. Korktum biliyor musun? Utancımdan, içimin çürümesinden, olamayanlardan korktum.

Gel barışalım artık diyor duydun mu? Bir dinle bak... Gel artık…


Read more...

Çarşamba, Ağustos 13, 2008

askeR mavisi

Valla benim bir suçum yok. tost için sırada beklerken o günkü pastaları rafa dizmeye başladılar. Taze taze dilim dilim çeşit çeşit pasta. En büyük çikolatalı dilimi seçtim tabi. “Ayıralım mı bunu?” dedi çocuk “yok” dedim “ver hemen şimdi yiyeceğim”. Sırada bekleyenlerin hadi canım bakışları altında aldım kahvemi de oh miss. Kahvaltıda çikolatalı pasta. Öğle yemeği çorba, tavuk, salata “hayır pilav istemiyorum” ve 4 dilim baklava. Tamam pek baklava denemezdi ona. Cevizli şerbetli bir çeşit hamur tatlısı. 2 saat sonra Türk kahvesi molası “ben bir tane de büyük ekler alabilir miyim lütfen?” sabah pastayı servis eden çocuk yine. Şaşkın. 2 saat sonra çıkmadan önce son hamle. “çikolatalı danette var mıııığ?” akşam evde canım annem sütlacı. Yemekten sonra nestle noir intense %70 kakao…

Hayır rejim yapmıyorum çok şükür, sadece muayyen(?) günümdeyim. Bütün sinirlerim tepemde ve çatacak yer arıyorum. Bulamayınca da yine kendime saldırıyorum. O yüzden çikolata yüklemesi iyidir. Hayır, erkek milleti eline çekiçle vurunca ya da salata yaparken beceriksizce parmağını kesince sinir küpü olup her tarafa saldırıyor ve hiç yadırganmıyor ama konu kadınların regl dönemine gelince “aman da çok sinirli oluyorsunuz, yanınıza yaklaşılmıyor” Kanıyoruz arkadaşım. Bilmem kaç gün kaç gece kanıyoruz yahu! bu ciddi bir durum ve lütfen siz de biraz ciddiye alın. Sinirliyim demiştim diğ mi? evet. Hadi yine kendime sataşayım madem.

Ben bu filmi daha önce görmüştüm. Diyeceğim ama ben bu cümleyi de daha önce kurmuştum zaten. Neyse kendimi tekrarlayan bir insanım ben. Böyle sev seveceksen napalım?

—bu sevilecek bir özellik değil ki.
—sevilecek bir özellik olsa “beni böyle sev, seveceksen” denmezdi zaten. Susar mısın sen bi’şi anlatmaya çalışıyorum
—susarım ama anlattığın şeyi sen de bilmiyorsun farkında mısın?
—bu yüzden yazıyorum zaten. Anlamlandırabilmek için. Kes sesini şimdi
—hah, hadi bakalım.


307. dönemden beri her dönem bir tanıdığım oldu askerde. Kardeşim hariç en sevdiklerimin hepsini yolculadım, bekledim, geldiler çok şükür. İlgide alakada kusur etmedim. Hepsini aradım sordum tek tek. Aramak sormak ne kelime, “sıkıldım” dediler her hafta gittim, "burada sabun bile lüks" dediler kutu kutu pürel’ler yolladım, "ev yemeği özledim" dediler koli koli börekler, kurabiyeler yaptım, götürdüm, gönderdim. 31 aralık 2006, 313. dönemler askerde. hem kurban bayramı, hem yılbaşı. Tam 4+1 kişi var aynı anda. +1e gelene kadar hepsini tek tek aradım. Nasıl mutlu oldular, nasıl içten teşşkkürler, nasıl samimi kutlamalar. Biri en yakın arkadaşın sevgilisi; şimdiki kocası, çocuğunun babası, biri kanka; bana okulu, çapı bitirten adam, Y.cim, hakkı ödenmez. Biri kankanın kankası, kızım olsa hiç düşünmem everirim hemen. Biri çocukluk arkadaşı C. donla kırmızı bisiklete binişini gördüğüm adam omzuna tüfek atmış yeminlerde…+1 de G. Sıfatı ne bulamadım. Uzaktan eski bir arkadaş diyelim. Sadece nerede olduğunu söylemişti, telefon numarasını gayet iyi bildiğim bir bölükteydi ve uzaktan bir arkadaş olmasına rağmen sırf askerde kendini yalnız hissetmesin diye onu da aradım.


—uzaktan demek, eee anlat anlat heyecanlı oluyor
—ya sana sus demedim mi ben
—niye 307. dönemden başlamıyorsun askerlik anılarını anlatmaya direk 313. döneme geçtin?
—eeeööö, o dönem yediğim haltın ne kadar saçma olduğunu yeni anladım sanırım. İtiraf edesim geldi.
—hee. itiraf edince tekrar aynı şeyi yapmayacaksın yani?
—eeöö olabilir. Ya sen susar mısın? Beni 2 dakka rahat bıraksana kendimle cebelleşiyorum şurda.
—hahaha, buyurun burun, ben yokmuşum gibi devam edin siz.
—sensin siz. ben benim.
—ben de sabrina canım, memnun oldum.


Off heves bırakmadı ki adamda… Diyecektim ki hâlbuki yine birileri gitti askere; kuzen gitti, E. gitti. Oysa bana da “sabaha kadar konuşabiliriz gibi gelmişti”. Saçmalıyorum evet. Mütemadiyen yapıyorum bunu zaten. Yeni değil. Yine. Ve yine anılar, hüzünle değil artık gülümseten zamanlar, yazılan mektuplar, habersiz şaşırtan telefonlar, sürpriz ziyaretler...
Birileri bu gece Türkiye’nin beki de hiç bilmediği bir şehrinde hayatında ilk kez gördüğü onlarca adamla uyumakta. Kafalarında neler var, kimse bilmez, bilemez. Benim kafama nasıl kazındıysa iyi bir sevgili, iyi bir arkadaş, iyi bir kuzen-yeğen-hala-amca askerde belli oluyor en çok. O gün yanındaysa hep oluyor sanki. O gece aklındaysa hiç çıkmıyor sanki bir daha. Orada özlüyorsa yeri başka sanki diğerlerinden. Ya da birileri beni çok sağlam kandırdı bu konuda. Ammann hiç umrumda değil aslında. Sakinleştim yaa ben. Şu nestle noir’den var mıydı biraz daha?

Read more...

Cumartesi, Ağustos 09, 2008

hayıR hiç yadıRgamıyoRum


...
boşuna mıydı yoksa nedensiz gülmelerim
bir yandan yüreğim daraldıkça
tam dediğim gibi
bir daha karşılaşmamak
bize özgü bir çoğulluktu.

şimdi bu akşamüstlerini niye sevmiyorum
ne bileyim ben neden
üstelik bir sap menekşe iliştirmiş ağzına
gidip geliyor durmadan
sabahla akşam arasında
deniz ötemde
deniz içimde
hayır hiç yadırgamıyorum yokluğunu
sarılıp gövdesine sımsıkı
bir kadın kendini doğurabilir isterse.





Read more...

şizofRen mavi


Ben aptalım. Aslında hep aptal değildim. Yeni başladı bu biliyorum. Ama şu anda aptal olduğuma göre rahatlıkla söyleyebilirim diğ mi? ben bir aptalım. Bak “bir aptalım” deyince daha iyi hissediyor insan kendini. Yalnız değilsin aslında aptallardan biri de sensin. Yalnızım hâlbuki. Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar kadar yalnızım. Hiç kimsenin aşkında gözüm yok benim, derdim kendimle anlatamıyorum. Kaderim bu değil, böyle yazılmış olamaz. Olmamalı en azından. Tatmadığım daha bin türlü zevk var dünyada. Ama kimse inkâr etmesin lütfen; iz bırakmadığım kalp olmadı bugüne kadar diğ mi? zaten çok değildiniz ya konumuz bu değil. Konumuz taşa söz geçirip kendime geçiremiyor olmak… Konumuz bu da değil aslında. Bir konumuz yok aslında, bir amacımız olmadığı gibi. Gideceği limanı bilmeyen gemiye hiçbir rüzgârın yol göstermediği gibi… Rüzgâr yol göstermez zaten. Saçma. Ne var ne yoksa içimde saçsam, sıçıp sıvasam. En azından biraz geri sarsam. Ne zamana kadar? 1,5 yıl. Olabilir fena değil. Biraz daha sarsam 3 yıl önce bugünler… 2005 yazı. Ağustosu… Hayır ağustosu çıkaralım hayatımızdan… Bütün aslan burcu erkeklerini çıkardığımız gibi. Kardeşim kalsın ama. Dün doğru dürüst kutlamadım bile çocuğun doğum gününü. Surat yapıyor diye surat astım ben de. Sınavı kötü geçmiş meğersem. Sabah uyandığımda çıkıyordu. Ebeveynlerimiz yoktu. Tost yaptım ona ama “seni seviyorum” diyemeden ben, alelacele çıktı evden. Bugün sakın başına bi’şey gelmesin kardeşimin. Çok suçlu hissederim kendimi. Her şey için kendimi suçluyorum zaten. Olup biten her şeyin sebebini kurcalayıp buluyorum ve ucu illa bana dokunuyor o sebeplerin nedense. “Hayatımı mahvettim” diyorum habire. Olmayan kariyerimin içine ettiğim için saygıyla küfrediyorum kendime. Ama sadece kendime. Ucu kimseye dokunmuyor. Babası hariç eşşooğleşek değilim ben. Eşeğim! Oysa kim yol gösterdi bana bugüne kadar? Kim akıl verdi? “Yap kızım, en iyi ol kızım.” Neyin en iyisi olayım? Dahası nasıl olayım? Nasıl en iyi olunur? Nasıl en olunur? Nasıl iyi olunur? Niye oturmuş bunları yazıyorum. Niye denizde, havuzda değilim? Niye dolduramıyorum hafta sonlarımı? Niye anlamlandıramıyorum hayatımı?

Hep aynı cümleler diğ mi? Bazen bu yüzden yazmıyorum zaten. Okuyup laf ediyorlar bir de. Manyaklık işte benimki. İlkokulda Kadir vardı. Karate kursuna giderdi, zırt pırt kavga ederdi çocuklarla. İlkokuldaki bütün erkekler gibi gıcıktı nitekim. Bi’de Suat Suna vardı. Har satırı soru cümlesi bir şarkısı vardı: ‘Sana hiç haksızlık ettim mi? Aşka tövbeler ettirdim mi? Bana bu kadar çile niye? Yoksa hiç sevmedin m?’ O da her satırına cevap verirdi. O cevap verdikçe “ya sussana ben burada şarkı söylüyorum” diye kızardım. Ben bir sussam, Kadir de göt olup gidecekti. Oysa inatla söylüyordum şarkıyı. Bunu o yaşta farketmiştim. Maksimum 10 yaşındayım daha, daha bilincim bile yok, bilinçaltım nasıl anlıyor bunları? Ki kendisi hakkaten acayip bi’şi. Bilinçaltım yani. M. beni arayalı 2 hafta oluyor sanırım. Yazmadık bunu tabi, artık normal çünkü. Arayabilir ne var ki; “Herkes gibi” Pazartesi sabahıydı sekiz buçuktu telefon çaldığında. Ekrandaki isme şaşırmadım bile. Merak etmiş beni. Güngören’deki patlamayı duymuş. Duyar duymaz aramış. Merak etmiş… Kapatmak üzereydi. “Sen nasılsın?” dedim. Tanıdığım bir sessizlik oldu. En fazla 2 saniye. “iyiyim teşekkür ederim” “ben teşekkür ederim aradığın için.” “hoşça kal” “hoşça kal” 2 damla gözyaşı. 2 tane, biri sağ diğeri sol pınardan. Bilinçaltı bunun neresinde, dün geceki rüyada. Rüyayı taaa 15 gün sonra görmesinde. Bodrum katı gibi küçücük bir odadayız. Yatağımın kenarına oturmuş uyandırıyor beni. Öpüyor. Aşkla. Öpüyorum. Öpüşüyoruz. Soymaya çalışıyor. Karşı çıkıyorum. İstemiyorum. Rüya lan bu sevişeceğiz ne güzel. Hayır. Olmuyor. Kızınca kalkıp gidiyor. Oysa özlemiş olmalıyım. Neyi? M.yi? Sevişmeyi? Sevmeden olmuyor mu sevişmek? Bildiğin işteş fiil bu da. Farkı yok ki. Bunları rüyada düşünüyorum. Bırakıp başka rüyaya geçiyorum. Okuldayım. Bizim okul değil. MIT (yatmadan önce tv etkisi) Kütüphanedeyim, yazıyorum. Yazmayı nasılda özlemişim. Klavyede değil. Ders çalışmayı. Kitapların altını üstünü çizmeyi, rengârenk kalemlerle not almayı. Nasılda mutluyum. Öğreniyorum. Gelişiyorum. Kitaplarımı, kâğıtlarımı toplayıp çıkıyorum kütüphaneden. Güneşli bir gün. Mermerin ışığı gözüme vuruyor. Yürüyorum. Elidor kızları gibi savruluyor saçlarım. Her yer kalabalık. ÖSS’ye hazırlananlara vaat edilen Boğaziçi çimlerinden geçip derse giriyorum. Nasıl mutluyum!

Uyanıyorum. 9 ağustos sabahına uyanıyorum. Geçen sene bugünlerde yazdıklarıma bakıyorum. Tesadüf, simgeler, bilemiyorum… Giderek aptallaştığımı fark ediyorum. “Ben bir aptalım” diyorum. “Bir”i kaldırıyorum. Kurgularımdan çok da farklı değil hayatım, başa dönüyorum. Aynı sebepten olmasa da tekrar söylüyorum “Ben aptalım” Oysa hep aptal değildim. Yeni başladı bu biliyorum.


Read more...

Pazar, Ağustos 03, 2008

uçuk saRı


Aynada son kez saçını düzeltti. Ruju biraz fazla mı olmuştu sanki? Tamamen sildi, sadece parlatıcı sürdü. Eli tam parfüm şişesine uzanmıştı ki vazgeçti. “O geldikten sonra fıslarım, kokumla aklını başından almalıyım” diye düşündü. Gülümsedi. Sarıyı sevmezdi ama bu elbise yanık tenine çok yakışmıştı. Daha ilk günden bembeyaz giyinemezdi zaten. Sarı iyiydi, evet. Bir kolye takıp takmamak konusunda emin olamadı. Cömertçe boynunu açıkta bırakmak istemediğine karar verdi. Çekmeceyi karıştırdı. Kolyeyi çıkarttı. Tam takacakken “acaba çıkmadan önce ondan mı istesem takmasını, evet biraz yakınlık hiç fena olmaz” diye düşündü. Bu kez sırıtıyordu.
Tam bu sırada kapı vuruldu. “Gelebilirsiiin” diye seslendi ama tamamen hazır bir şekilde onu beklediğini düşünmesini istemiyordu. Boş allık fırçasını aldı yanaklarında gezdirmeye başladı. “Hoş geldin” deyip parfümünü sıktı mı bütün planı tamam olacaktı.

“Çok güzel olmuşsun.”

İyi ki aynanın karşısındaydı yoksa 32 dişi ortada dönerdi o’na doğru. Hemen hanım hanımcık bir gülüş seçti suratına.

“Teşekkü…” cümlenin gerisini beyni otomatik olarak tamamlamıştı. Çünkü beyaz gömleğiyle inanılmaz görünüyordu. Esmer teni, yeşil-ela gözleri ve bembeyaz dişleri çıkmıştı ortaya. Soluğu kesiliyor sandı bir an. Biraz fazla sessizlik olmuştu sanki bi’şeyler söylese iyi olacaktı.

“Beyaz çok yakışmış sana da.” Gömleğin sadece ilk düğmesi açıktı. Kollarına baktı. 2 kat kıvrılmıştı. Acaba aynada kollarımı kıvırsam mı ya da düğmelerini iliklesem mi diye düşünmüş müydü adam? Bilmeyi ne çok isterdi.

“Hazırsan çıkalım mı?” Hazır mıyım, evet yani hayır parfüm, kolye. Bi’dakka neden gelirken bir tanecik olsun çiçek almamış eline. Sandığım kadar kibar biri değil mi yoksa. Off.

“Şey evet, yalnız şu kolyenin klipsi çok küçük yardım eder misin lütfen?” kolye evet, nerede kolye. İşte burada. Elim mi titriyor benim? Hay bin kunduz! Önce parfüm sıkacaktım. Nasıl unuttum!

Saçlarını kestirdiğine ilk kez pişman oldu, bu sahnede kadının eliyle saçlarını kenara çekmesi gerekiyordu aslında. Daha fazla düşünmeye fırsat bulamadan ellerinin sıcaklığını hissetti ensesinde. Belli belirsiz bir dokunuştu, dikkat ettiği belliydi. Ne kadar da yakındı. Nasılda unutmuştu parfümü. Acaba yıllar sonra örneğin 20. evlilik yıldönümünde bir kolye hediye edip bu geceyi hatırlar mıydı o da? Çok kızdı kendine. Daha ilk yemekte kendini gelinlikler içinde hayal ediyor, 20. evlilik yıldönümünü düşünüyordu.

Aynada sanki bir an gözleri kapalı yakaladı o’nu. Kısacık bir an, emin bile olamadı. Tam o sırada göz göze geldiler. Sessizliği bozmazsa belki de sonsuza dek öylece kalabilirdi orada, yan yana…

Gülümsedi. “Çıkabiliriz!” arkasını döndüğünde küçük parfüm şişesini çantaya atmayı planlıyordu. O hiç kıpırdamadı. Mecburen komodindeki çantasını alıp kapıya doğru ilerledi…

…

Dolaptaki eşyalı valize yerleştirmek sandığı kadar zor olmamıştı. Zaten bir süredir otelde kaldığı için yokluğuna alışmıştı. Yalnızca kokusunu bu kadar yoğun duymayı beklemiyordu. Kapağı açınca bir an içeri o geldi zannetmişti.

Şu eski ceketi artık atmasını defalarca söylemişti o’na. İnadına dolapta duruyordu. Valizin en üstüne onu koymaya karar verdi. Askıdan alıp yatağın üzerine koyduğunda cebinde bir ağırlık olduğunu fark etti. Gayri ihtiyari elini attı. Minik ama kalınca bir defterdi. Sayfaları çevirince el yazısını tanıdı. Bazı hesap numaraları ve küçük notlar yazılmıştı. Belki de şifreleri yazıyordu. “Böyle şeyleri yazılı olarak tutmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyor muydu bu adam, neden yazmıştı ki?” Başlara doğru çevirdikçe bir küçük günlük olduğunu anladı. Askerde yazdıkları vardı. “25 yıldır birlikteyiz ve bana yazdığını hiç söylemedi” diye kızdı. Hızlı hızlı çevirdi sayfaları, büyük kızlarının doğumunun ardından eve geldikleri ilk gün yazdıklarını okudu. Küçük oğlanın mezuniyetinden dönerken uçakta bu defteri gördüğünü hatırladı. O günde yazmıştı. Bütün hayatlarını değiştiren o iş değişikliğini, babası öldüğünde neler hissettiğini tek tek yazmıştı. Bunların çoğunu bana söylemedi diye düşündü.

Bu sırada bir sayfa daha gördü. “yanlış yaptım” yazıyordu. Tarih o kadınla birlikte olduğu tarih olmalıydı. “Demek sadece yanlış yaptığını düşünüyor. Öylesine bir hata yani!” Biraz önce ağlamak üzere olduğunu hatırlayıp kendine kızdı. Bir kalem buldu, ‘hayatının yanlışını yaptın’ yazdı ve tarihi attı. Tam defteri kapatacakken bir kağıt düştü kucağına. Evliliğin ilk yıllarında yüzlercesini yazıp onu bunalttığını düşündüğü notlardan biriydi bu: 'sevgilim buzluktaki köfteleri çıkardım, dolapta makarna da var. Karnını doyur ama sakın televizyon karşısında sızma, gelince seni istiyorum!' sayfaların arasında daha onlarcası vardı, bunca yıldır saklamıştı demek.
Gözlerinden süzülen yaşlara engel olmuyordu. Ne kadar çok sevmişti oysa. Ve hala seviyordu üstelik. Kızdı, çok kızdı ve sinirle ve acıyla ağladı.
“Kalan eşyalarını da gelip kendi alsın. Davaya daha 2 gün var nasılsa.” Kağıdı öylesine bir sayfaya sıkıştırıp valizi kapatacaktı ki tanıştıkları otelin adını gördü.

“...otele vardık, hiçbir şey düşünmeden geçecek aylak10 gün beni bekliyor...”

“…barmen süper, öyle içkiler hazırlıyor ki şu esmer hatuna akşam yemeği teklif ettim dün gece...”

“hazırım ama onu almama daha yarım saat var, en iyisi yazarak vakit geçirmek. Anneme minnettarım, beyaz gömleği son anda koymuş valize. Bir ütüyle jilet gibi oldum. Kolları kıvrık mı daha iyi açık mı karar veremedim. Aynada baktım durdum. Tatildeyiz deyip kıvırdım en sonunda. Resmiyete gerek yok sonuçta. Acaba o ne giydi? Umarım çok süslenmemiştir. Off ben niye bu kadar stres yaptım, bir içki söyleyeyim bari kendime.”

“aşk dedikleri böyle bi’şey mi gerçekten? Bütün gece gözlerimi alamadım ondan. Hele kokusu. Kolyesini açamamış, ben taktım odadan çıkmadan. O kadar yakındı ki. Hele kokusu. Hayır hayır parfümü değil, tek damla esans yoktu teninde. Gözlerimi kapayıp içime çektim. Öyle iddialı, öyle saf, öyle tazeydi ki ömrümün sonuna kadar her gün yanımda olsun istedim. Çok içtim galiba. Yatayım…”

Elinin tersiyle gözlerini sildi. Defteri yatağın üzerine bıraktı. Kalkıp yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktı. Diş fırçası, tıraş köpüğü hala oradaydı. Evindeydi. Kalbindeydi. Tekrar yatak odasına geçip telefonunu aldı.

“Merhaba, rahatsız etmiyorum ya?”
“Sağol. İyiyim. Bu akşam işin yoksa yemeğe gelir misin rica etsem? Çocukları evde olmayacak bu akşam. Konuşmamız gerekenleri çıkartırız aradan.”
“Peki. 8’de bekliyorum öyleyse. ”


Son aranan listesinden bugünlerde en çok aradığı ismi buldu. Sadece en yakın arkadaşı değil, avukatıydı aynı zamanda. Sık sık aramasına şaşmadı.

“Canım müsait misin?”
“İdare eder işte.”
“Yaa? bana söylememişti evrakları imzalayacağını. hımm”
“Hayır, hayır. Ben de onun için aradım zaten, sanırım çok hızlı gittik. Bu davayı biraz yavaşlatmamız mümkün mü?”
“Bilmiyorum. Bir yanlış tüm doğruları götürmez değil mi?”
“Yarın anlatırım uzun uzun. Sen şimdilik hiçbir şey için acele etme lütfen. Biraz daha zamana ihtiyacım var”
“Sağol canım benim. Yarın görüşürüz.”

Dolabın karşısına geçti. Bi’kaç hafta önce kızının zoruyla aldığı uçuk sarı elbiseyi çıkardı ütüledi, astı. Mutfağa geçip yemekleri hazırladı. Duşunu aldı… Kapı çaldığında tastamam hazır onu bekliyordu. Açtı. Adam elinde bir demet papatyayla şaşkın bakakaldı.

“Çok güzel olmuşsun.”

Read more...

neleR oluyoR hayatta

OLAYLAR

Güngören’de bombalı saldırı.
Gazze’de iç savaş.
Ergenekon iddianamesi kabul edildi.
Akp kapatılmadı.
Antalya alev alev yandı.
Konya’da kuran kursu çöktü.
Çarşı geri dönüyor.


DUMURLAR

Ankara’da 15 günde 20 bebek öldü.
İzmir’de bir kadına göz ameliyatı yapılacağına rahmi alındı.
İstanbul'da otoyol çöktü.
Evlendirme dairelerinde 08.08.08 patlaması.
Güneş tutulmasını 1 milyar kişi izledi.
Enflasyon tahmini: %10.6, doğalgaz zammı: %17
Anzer balının kilosu 480 YTL
Açlık sınırı: 710 YTL yoksulluk sınır:2315 YTL
Borsa 40.000i aştı.


İNSANLAR

Rodovan Karaciç yakalandı.
Osman Yağmurdereli öldü.
Deniz Baykal anjiyo oldu.
Osman Pamukoğlu parti kurmaya karar verdi.
12 yaşında bir çocuk silahla annesini öldürdü.
Adamın biri süper loto’dan tek başına 12 milyon YTL kazandı.
Madonna depresyona girdi.


Evet hayat devam ediyor, durmuyor...

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP