Pazar, Mart 09, 2008

seRsem saRı

Sevgili günnük,

İlginç. Hakkaten ilginç günler yaşıyorum. Kişisel tarihimizde çok egzantirik ayrılık sahneleri var hatırlarsın ama böylesi hiç olmamıştı. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yazarsam belki ben de olan biteni anlarım dedim.

olay şöyle:

Adam günler sonra girdiği delikten çıktı ve “seninle olmak çok güzeldi ama ben gidiyorum” dedi. Bana geldi mi bi’gülme krizi. (Dilimin ucuna kadar geldi, "sende mi yoruldun?" diyecektim de tuttum Allah'tan.) Hayır, nezaketen gülümsememi gerektirecek bir cümle bile değil bu biliyorum ama tutamıyorum kendimi. Başladım alık alık sırıtmaya, o da hafiften gülse basacağım kahkahayı ama gayet ciddi devam ediyor. Bunca zamandır nereye kaybolmuş, neden hiç haber vermemiş, oysa aklı hep bendeymiş, benim desteğimi de hep yanında hissetmiş, son olarak da bana gelip hem konuyla ilgili fikrimi almak hem de bu açıklamaları yapmak istemiş-miş de miş, miş. O anlattıkça ben sırıtıyorum, bi’ara baktım gülmemek için baya baya dudaklarımı ısırıyorum. O da bunu fark etti mi, fark etmekle kalmadı, bunu ağlamamak için üzüntüden yaptığımı düşünüp, bana bir anda apansız bağlandığını ve bir ara sırf benimle kalmak için gitmemeyi bile düşündüğünü anlatmaya başladı mı. of of of!

Artık gülmemek için aklımdan gündüz incelediğim acı içindeki kadın fotoğraflarını, tecavüz sahnelerini falan geçirmeye başlamıştım ve cidden bir anda buz gibi kesilmiştim ki bizimki bir bomba daha patlattı. “aslında ben gelirken sana evlenme teklif etmeyi düşünüyordum ama kapıdan girdiğin an nedense kabul etmeyeceğini anladım ve bitirmenin en doğrusu olduğuna karar verdim.”

Artık rahatça gülebilirdim ve tabi ki güldüm. Hatta o kadar çok güldüm ki aklımı kaçırdım zannetti. Gayet endişeli bir ifadeyle “iyi misin, su içmek ister misin?” dedi. Üzüldüm o an, benim aklımdan neler geçiyor, adam neler diyor. Neyse zar zor toparlandım. “sinirim bozuldu biraz, iyiyim merak etme” dedim. Dedim ama ben konuşmaya başladığım an suratına acayip hüzünlü bir ifade takındı. “şaşırdım sadece” diye başlamıştım, boşa üzüldüğünü zannettiği kadar sarsılmadığımı söyleyebildim son olarak bizim böyle bir ayrılık konuşması yapmasını gerektirecek hiçbir şey yaşamadığımızı söyleyecektim ki bir gol daha attı. “seni sevmekle gerçekten yanılmadığımı bir kez daha gösterdin şu anda bana, bak söylediğim her şeyi unut, kaldığımız yerden devam edelim” deyip elime yapıştı bu sefer. Ay şimdi bile gülüyorum günnükcüm. Bi’de başladı mı özür dilemeye, hobaaaa!

Hayır bir an önce kendime gelip, büyük bir yanlış anlama yaşadığını, hatta hayal denizinde yüzdüğünü söylemem lazım adama yoksa korkuyorum yüzük müzük çıkaracak oracıkta evlenme teklif edecek, sonra çık işin içinden çıkabilirsen. Amma velakin, susmuyor adam, üstelik daldan dala atlıyor konuşurken, yetişemiyorum hızına. Artık gülmekten de geçtim sinirlenmeye başlamıştım ki yine evlilik mevzuuna döndü ve “ne güzel olurdu aslında çok mutlu olurdum seninle ömür boyu” dedi. Şimdi düşündüm de aslında çok sert kesmişim sözünü günnük. “evet, SEN mutlu olabilirdin ama BEN olabilir miydim emin değilim” dedim. Zaten böyle zamanlarda politik cevaplar vermeyi hiç beceremem ki ben, ya çok sert çıkışırım ya da çok yumuşak davranırım. Dumur oldu tabi. Kalakaldı öylece. Sonra başladım dansözlüğe. Yani onu tanımak güzelmiş de, evlilik başka şeymiş aynı dili konuşan iki arkadaş olmak başka şeymiş de, hem ben ona başından beri dememiş miyim, sınırlarım var diye, bana bu kadar açıklama yapmasını, özürler dilemesini gerektiren hiçbir şey yokmuş ortada da, ben sadece ona iş yerinden istediği 3-5 evrağı getirmişim de bık bık da bık bık işte.

Nasıl geldik bu hale ben anlamadım günnükcüm. Valla ben bi’şey yapmadım. Üstelik söyledim yani, “duvarlarımı aşman lazım” dedim. Bir gece partiye gittik diye, biraz içtik biraz eğlendik diye, bi’tabak keşküle birlikte kaşık attık diye olacak iş mi bu yahu!? Hayır vallahi aklım ermiyor, biz bunca zamandır sevgiliydik madem, insan hiç mi arayıp sormaz? İnsan sevgilisinin doğum gününü feysbuk mesajıyla mı kutlar? Şirkete uğramış 2-3 kez, bir kez bile yanına gelmez mi insan sevgilisinin? Hadi işyerinde sorun olacak diye daha ilk günden tırsıyordu zaten, gayet iyi biliyor ki hafta sonları evine yürüme mesafesinde bir yerde kalıyorum. Bir mesaj da mı atmaz insan “buralardaysan görüşelim” diye? O ortada yokken beyefendiyi bana soranları haber vermek için zırt-pırt mesaj attım diye mi heveslendi bu kadar anlamadım ki.

Neyse dertlenecek değilim arkasından, arkası önü bile yok benim için. Ben kaldığım yerden devam ediyorum. Ne eksik ne fazla. Yalnız son 1 aydır benim bir sevgilim varmış ve benim haberim yokmuş ona üzüldüm işte. hele şu geçtiğimiz Cuma acayip ihtiyacım vardı kaprislerimi çekecek bir sevgiliye. Bütün gece kendi kendimi yiyeceğime onun başının etini yerdim bilseydim.

Off bıktım valla. Varlığı dert, yokluğu dert orasını biliyordum da, böylesi de bir acayipmiş yani. Yok arkadaş, bende var bi'sorun kesin...



Read more...

kadınlaRın günü, dünü, bugünü

8 Mart Dünya Kadınlar Günüydü.
Dünya nüfusunun 49.7sinin günüydü.

Her yıl hamilelik döneminde ya da doğum sırasında hayatını kaybeden 500bin,
tecavüze ya da girişimine maruz kalan 600 bin,
ilk cinsel ilişkisini zorla yaşayan 1,5 milyar,
şiddete maruz kalan 1 milyar*,
mutlak yoksulluk sınırındaki 1.5 milyar kişinin yüzde 70’ini oluşturan 1milyar 50bin kadının günüydü.

Türkiye’de yaşıyorsa sadece “kadın” olduğu için aile cinayetine kurban giden Güldünya’ların*, Ü.K’lerin*, Yasemin Kınık’ların* ya da bi’takım istatistiklerde adı “cinayete kurban giden kadınların %70i sevgilileri ya da eşleri tarafından öldürülüyor.” olan kadınların,

Hindistan’da doğduysa sadece “kız” olduğu için doğar doğmaz öldürülen yarım milyondan fazla ceninin*,

Afrika’da yaşıyorsa sünnet edilen 135 milyon kadının*,

Arap yarım adasında yaşıyorsa araba kullanması, oy vermesi, boşanması yasak olan, sevdiğiyle seviştiği zaman recm edilen, sayısı bir istatistiğe konu bile olamayan kadınların,

Amerika’da yaşıyorsa 9 saniyede 1 tecavüze uğrayan, bedeni pazarlanan hemen her ürünün objesi olan kadınların günüydü...

Dünyadaki işlerin yüzde 60’ını yapan ve toplam gelirin yüzde 10’una, dünya üzerindeki mal varlığının ise yüzde 1’ine sahip olan kadınların günüydü...

Kutlu oldu, geçti.

Bugün hava güzel, brunch için rezervasyon yaptırmak lazım. Akşamüstü kuaförde manikür randevusu var trafiğe takılmadan ona yetişmek lazım. Ütü birikmiş yerden yükseklik 2 metre jilet gibi gömlek ütülemek lazım. Başbakan en az 3 tane doğurun demiş, folluğu ısıtmak lazım. Sabah erkenden kalkıp savaş boyalarını sürünmek, çayı demlemek lazım...

Bir günlüğüne kadın olmak neye benzer 2-3 dakika ayırıp düşünmek lazım*.

Her şeye rağmen mücadele etmekten vazgeçmemek lazım.

-------

Pc.deki makalelerimi kontrol ederken son sınıfta hazırladığım bir ödevde 2 yıl önce TUİK yayınladığı şu verileri buldum. Söz uçar yazı kalır, bunları da yazalım:

Türkiye'de hala kadınların yüzde 40'ı görücü usulüyle evlenirken, yüzde 30'u dini nikahla, yüzde 20'si nikahsız yaşıyor.
Türkiye'de 8 milyon kadın okuma-yazma bilmiyor, eğitim gören 100 kadından ise sadece 2 tanesi yükseköğrenim görüyor.

Türkiye'de kadınların yüzde 55'inin doğum kontrolünü uygularken, yüzde 64'ü hamilelik döneminde doktor yüzü görmüyor.

Türkiye'de anne olmak için yılda 2 bin 500 kadın yaşamını yitiriyor.
Türkiye'de kadınların yüzde 65'i eve gelen konuğa görünmüyor.

Read more...

Salı, Mart 04, 2008

suskun mavi

Favori meyvem karpuzdur her mevsim ama elmayı kütür kütür ısırarak yemeyi severim.

Kırmızı daha çok yakışır bana bilirim ama en çok maviyi severim ben.

Biraz hız biraz müzik. tehlikeli belki ama gece vakti ıssız bir otoyolda yolculuk etmeyi severim ben.

Her çeşit tatlıya varım da kaymak demeyin bana sakın. Mümkünse en koyusundan bitter çikolata severim ben.

Uyanır uyanmaz bir bardak süt mutlaka. Varsa taze portakal yoksa bir bardak cappy karışık kahvaltıyı hazırlarken. Ve kahvaltı vaktinde early grey severim ben.

Akşam sevdiğim bir kitapla yatağımda uyuklamayı ya da tv karşısında memleket kurtarmayı severim.

Güneşli günlerde bisiklete binmeyi, daha güneşli günlerde adada bisiklete binmeyi, en güneşli günlerde serin mutfağıma kaçıp bisiklet turundan gelenlere limonata yapmayı severim ben.

Futboldan anlamam, anlayanlarla iddiaya tutuşmayı severim ben.

Rekabeti severim. Kazanamayacağımı bilsem bile tavla da iddialı konuşmayı kaybetmeye yakın mızıkçılık etmeyi severim.

Fikrine değer verdiklerim beni eleştirirken “ben de seni çok seviyorum x’cim be sağol” demeyi severim ben.

Bilmediğim bi’şey anlatanlara âşık olmayı severim.

Minicik hediye paketleri açmayı ve birilerine hediye almak için alış verişe çıkmayı severim en çok.

Ne bilyim işte böyle basit bi’tip ben. Ve de böyle tezat...


Read more...

Pazartesi, Mart 03, 2008

çaresiz mavi

Yardımınıza ihtiyacım var!

Evi terke ederken insan yanına neler almalı? Yani en elzem, hayatta kalmak için olmaz olmazlar neler ki?

Ben öyle bir valize hayatta sığamam. Bi’kere kitaplarımı ve anılarla dolu ayakkabı kutularımı bırakamam ama bi’şeylerden vazgeçemem gerek artık. Yetti, bittim, tükendim, içim kurudu. Bu gece bu saatte evdeysem, gittiğim yerden apar topar döndürüldüysem, hem de bir hiç uğruna…

Gelip eve hala incir kabuğunu doldurmayan şeyler için bangır bangır kavga ediyorsam babamla. Ve annem sanki sesler alt komşudan geliyormuş gibi dergi karıştırıyorsa ve kardeşim telefona yapışmış sevgilisiyle konuşuyorsa ve ben… Neyse…

Nedir yani evi terk ederken ne almalı insan yanına? Aslında babam “çık git o zaman kızım” dediğinde basıp gitmek vardı ya. Nerde bende o yürek? Ve lanet olsun yürek meselesi de değil bu sadece! Neyse konu bu değil artık.

2 kot, iş günleri için 2 kumaş pantolon, 2 elbise yaz geldi şimdi bodyler katlayınca küçücük oluyor zaten sığdırabildiğim kadar body, iç çamaşırı, çorap, havlu, bir-iki mont, eşofman, pijama, 2 çift ayakkabı hayatta yetmez ama fazla yerimiz yok bir spor bir klasik 2 çift pabuç. Makyaj malzemeleri. Hımm, epilatörü unutmamalı.

Bilgisayarda buraya yazılmış/yazılmamış tüm yazılarımın yedekleri var, onları imha etmek lazım. İpod’un notes klasörüne aktarabilir miyim acaba onları. Off yine bir sürü teknik iş. Bu günceyi de toptan imha etmek lazım. Kardeşim biliyor sanırım adresi, çaktırmıyor bana.
Haa sahi firefox’a tanımlı şifreler vardı onları silmek lazım. Hatta firefox’u tümden kaldırmak lazım bilgisayardan history falan da silinsin.

Emektar günlükleri almalı. Ya da son bir iki tanesini almalı sadece, eski okurlarsa anlarlar belki. Hah! çok iyimser gördüm kendimi! Hepsini almak lazım tabi ki… Off sadece günlükler yetmez ki o ayakkabı kutularının içi top secret neler neler dolu! Demek ki onları önceden bi’yerlere göndermek lazım.

Başka nedir yani acil ihtiyaç? 3–5 ay izimi kaybettirene kadar ortadan kaybolmak için olmazsa olmaz ne var yani? Paran varsa her şeyi elde edebiliyorsun zaten. Gerçi ilk etapta tanıdık kimselere sığınamayacağımı ve kendimi bir otele atacağımı düşünürsek ilerleyen zamanlarda kıyafete ruja para harcayabileceğimi hiç sanmıyorum. Haa sahi, temiz, küçük mümkünse Anadolu yakasında bir otel bulmak lazım. Var mı bildiğiniz bi’yer? Ya da bana evinin bir odasını kiralayabilecek birileri? Ciddiyim. Çok ciddiyim.

Ben bunca zamandır bi’şeyleri değiştirmek için azar azar, minik minik adımlar atayım, farkında olunmadan yoluna koyarız belki, anlaşırız diyordum ama nafile. Zaten beceremiyormuşum demek ki bu güne kadar. En iyisi çat diye kestirip atmak. Kapıyı çarpıp çıkmak.

Bugüne kadar tanıdığım herkesin kayıtlı olduğu telefon defterini almak lazım. Telefonu değiştirmek lazım. Hadi o hazır. Şirketin verdiği hattın numarasını evdekilere hiç söylememiştim zaten. İz bırakmamak için başka yapılması gereken bi’şey var mı benim şimdi aklıma gelmeyen?

İş yerinin kapısına dayanırlar o kesin. Hadi güvenlik her sabah beni bile öttüm diye 2 kez x-ray’dan geçirmeye utanmıyor, binanın içine giremeyeceklerini umuyorum. Ben nasıl çıkacağım iş çıkışı dışarı? Peşime adam takmadıklarından nasıl emin olacağım sığınağıma giderken. Neler yaşanabilir en kötü?! Ve bunlarla baş etmek için n’apılır? Neyse bu artık ikinci adım. Ben önce bir basıp çıkayım da, sonrasını sonra düşünürüz.

Eee başka bu kadar mı yani? Bu kadar kolay mı?

Hah buldum nüfus cüzdanıyla diplomayı bi’de sağlık karnesini almak lazım. Başka resmi evrak var mı unutulmaması gereken?

Yani gayet tek bir valizle hatta biraz daha kıssak sırt çantası kıvamında bir çantayla kapıyı çarpmak mümkün öyle mi?

Peki zamanlama? Kalacak yeri ayarlamadan hemen bu gece çıkamayacağım aşikâr. (gerçi içimden bir ses bu kadar hesap kitap yaparsan hiç olmaz, zaten uyuyup uyandıktan sonra sinirin azalacak, gözünü karartıp çık git bu gece sessizce, diyor. Haklı olma ihtimali yüksek ama hem bu kadar büyük ve aptalca bir risk alamam hem de herkesin evde olduğu bir sabah çıkıp gitmek akıllıca değil, herkes bir arada olacağı için çok kolay organize olup aramaya başlarlar, benim de çok fazla seçeneğim olmadığı için fare gibi kısılır kalırım) Galiba en makulü bir sabah işe gitmek ve dönmemek.

Yani bu işin planı bir dosya kâğıdına sığacak kadar kısaysa ben niye hala burada oturuyorum? Lütfen eksik kalan ne varsa söyleyin. Anasını satayım bu böyle eşe dosta akıl danışılabilecek bir konu da değil ki? İz bırakmadan ortadan kaybolacaksam kimselere de anlatmamam lazım değil mi?


17 mayıs cumartesi:23:59

Read more...

Perşembe, Şubat 28, 2008

biR pas attım penceReye tık dedi*

*başlıkta mevzu bahis olan pencere kullanım alışkanlığınıza göre explorer, firefox ya da opera penceresidir.

Mahcubum efenim. Şimdi ne desem boş. Şu anlattığımda herkesin kahkahalarla güldüğü durumlar benim bütün sinirlerimi hoplattı ya... neyse açmayalım yeniden. Berrin’in bana attığı pası unuttum. Çok mahcubum. Üzerinden 10 günden fazla zaman geçmiş. Ben yazıyı görür görmez taslak olarak kaydetmediğim için uçmuş gitmiş aklımdan. Neyse ki geçenlerde gelip hatırlattı. Konumuz "ölmeden önce yapmak istediklerim."

Geçtiğimiz günlerde Tunç Kılınç’ta blogunda "nefesimi kesecek anlar" listesini yayınlamış ve bir mim başlatmıştı. O yazıyı okuyunca epey düşündüm. Hatta ilk başta kimse bana pas atmasa da ben pasın üstüne atlar yazarım demiştim kendi kendime. Sonra baktımki benim beni soluksuz bırakacak anların neler olduğuna dair hiçbir fikrim yokmuş.

Berrin hatırlatınca oturdum sakin kafayla bi’kez daha düşündüm; ölmeden önce mutlaka yapmak istediğim neler var benim diye... hiç tereddütsüz aklıma gelen tek bir yanıtım var: Bir süre New York’ta yaşamak. 3 ay mı olur 3 yıl mı, benzin pompacısı mı olurum finans müdiresi mi hiç fark etmez. Hayatımın bir döneminde Big apple’da yaşamak istiyorum. Yıllardır var bu aklımda. Amerikan rüyası falan değil benim ki, küçükken gördüğüm bir fotoğraf (ki NY’a mı ait orası bile meçhul) ve bir.... Neyse işte bir hayal.

Ve sanırım nefesimi kesecek tek anda “bilmem kaç sefer sayılı İstanbul- new york uçuşunun pek muhterem yolcuları şu anda NY’da hava bilmem kaç santigrat derece ve saat bilmem kaç, bilmem ne havayollarını tercih ettiğiniz için müteşekkiriz, dönüşte yine bekleriz” anonsunu duyduğum an olur.

Bazıları için ne basit. Değil hayal kurmak üzerinde düşünmeye bile gerek olmayan bir olay muhtemelen. Belki benim için bile hayal olmak için fazlaca basit bir istek. Bir vizeyle bir bilete bakar ama. Neyse işte mevzu gitmek gelmek değil, orada yaşamak...

Sonracığıma ölmeden önce yapmak istediğim başka ne var ne yok diye düşünüyorum da. Aklıma gelen şeylerin çoğu “salak yazmayı bırak da kalk ve yap” dedirtiyor bana. yazmaya elim varmıyor.

Aaa sahi daha önce yorumlarda da yazdığım bir bugatti mevzuu var. Şu mavisine gönül verdiğim muhteşem otomobille hız limitlerini zorlasam, hatta İstanbul park’ta bir tur atsam. Yok yok olmuşken tam olsun turu da monza pistinde atmak lazım. İtalya’ya gitmişken aşk çeşmesine bozukluk atmadan, Floransa’da bol bol fotoğraf çekmeden ölmek olmaz değil mi?

Yahu fotoğrafa bakıp bakıp hayal ettim de, bir türlü yakıştıramadım kendimi arabanın içine. Öyle dolduruşa gelmişiz ki bu tip bir arabanın içinden ya acayip kaslı bir insan azmanı inmesi gerekiyor ya da bilgisayar oyunlarından fırlamış kadar muhteşem vücutlu bir sarışın afet. Hayallerimizi bile ele geçirmişler meğer. Peh!

Seyahat mevzusunu açmışken, gidip görmek istediğim yerleri daha önceden özetlemişim onları da alıyorum ölmeden önce yapılacaklar listeme.

Bir kalp ameliyatına girmek istiyorum. Hatta mümkünse bizzat kesip biçmek istiyorum. Laf aramızda ben cerrah olmayı gerçekten isterdim. Ama işte, ah sevgili memleketim. İnsanın aptalı doktor, doktorun aptalı cerrah olur dediler, taa ilkokuldan soğuttular beni fen bilimlerinden. Aman neyse işte...

Bir sinema filminde 30 saniye de olsa, tek cümle de oynamak, kendimi o koca perde de bir kez olsun görmek istiyorum.

Ah! ölmeden önce aşık olmak istiyorum elbette. Aniden, apansız, birden bire teslim olmak, kapılıp gitmek istiyorum. Mavi kuşu görmek, göstermek istiyorum.
Hayattaki en büyük mucizeyi, hayatımın tek mucizesiyle yaşamak istiyorum. Minik yavrumuzu kucağıma aldığım ilk an, önce ağlayan minik bebeğimle sonra O’nunla göze gelmek istiyorum.

Benim olayım budur. Sıra sizde:

Crick, Pucca, Ümit ve Anselmo söyleyin bakalım ölmeden önce yapılacaklar listenizde neler var?

Ayrıca katılmak isterlerse Virgillus ve Faik Murat’ı dahil etmek isterim bu oyuna. Vereceğiniz yanıtları gerçekten merakla bekliyorum efenim...

Aslında vereceği yanıtı merak ettiğim bir kişi daha var ama kendisi blogger olmadığı gibi bu günceyi de ne sıklıkla karıştırıyor bilemiyorum. Vista kullanıcıları arttığı için izini kaybettim artık. Buralara yorum falan da yazmaz ama ben yine de sormuş olayım Gökhan bey, sizin ölmeden önce mutlaka yapacağım dediğiniz neler var acep?

Read more...

Salı, Şubat 26, 2008

şuuRsuz mavi

Cumartesi Ortaköy, T. gelmiş istanbul’a. Askerlik öncesi turları. Kurtaramayacağım paçamı asker mektubu olayından anlaşıldı. Sevgili, arkadaş derken akrabalar girdi sıraya.

Gece hiç uyumadım. Sabah çıkar çıkmaz Y.yi aldım otobüsten. Askerlik sonrası turları. Büyük bir üniversitede büyük bir bankanın sınavına gelmiş. Kahvaltı yaptık önce. Balon kafe’nin manzarası güzel, servisi berbat.

Sınır ötesi harekât başlamış aynı günlerde başörtüsüne ilişkin anayasa değişikliği cumhurbaşkanının onayından geçmiş.

Pazar akşamı oturduğum ilk koltukta sızmışım. İşe geç gittim. Pozisyon değiştirdim diye yine 1 gün eğitim verdiler. Çıkmadan önce genel müdür 3 saat çalışanların sorunlarını dinledi. Madem dedim her katta sigara içmeyenler için dinlenme salonu yok, biz illa asansörle aşağı ya da yukarı çıkmaz zorundayız, bari asansörlerin biri tek katlara diğeri çift katlara çıksın. Acayip hoşuna gitti. Bunu kimse akıl etmemişti, yapılacaklar listemin ilk sırasına yazıyorum eğer olursa sana bu yıl turuncu ödülü vereceğim, dedi. Fikir benim değil aslında daha önce koşarak kaçtığım plazalarda öyleydi ordan şeettim, demedim tabi. Ben mavi ödülünü isterim dedim. Gülüştük. Mavi ödülü yılda 1 kişiye veriliyor, genel müdür onu istiyorum sandı, ben maviyi daha çok severim o bakımdan dedim. Yine gülüştük, bana göz kırptı. Evli olmasa sadece o göz kırpışı için aşık olabilirdim. Olmadım tabi.

Oscarlar verilmiş.

Ö ile M’nin oğlu olacakmış, J.nin oğlu kocaman olmuş ben ne biçim teyzeymişim, M.S zor zamanlardan geçmiş ama hep yanında olduğumu hissetmiş, nasıl olduğunu anlatamazmış ama desteğimi hissetmiş. Oysa aklımdan bile geçmedi. Yokluğunu fark etmedim desem, yalan değil. F.M’nin dedesi ölmüş. Mesaj çektim. “çok incesin” dedi. Ben en son ona “şerefsiz” demiştim, haberi olmamıştı. Şimdi bütün sıfatlar gereksiz. “Eski” bile demiyorum. A.yla sabahlamak, içip içip sarhoş olmak, S.yle nefesim-cümlelerim bitene kadar kadar sohbet etmek istiyorum. G.yi görmek, görünce de kafa atmak istiyorum. B.den vazgeçebilmek, A.yı umursamamak istiyorum.

Bütün alfabe bir yana hayatımda bir tek O olsun istiyorum, o nerede hiç bilmiyorum.

Read more...

Pazartesi, Şubat 25, 2008

aldıRmaz göRünümlü ağlak mavi

Sağ olsun babam beni evermedi. Zaten ona göre biz ayrı dünyaların insanlarıymışız neymiş adı hah işte s. mi, m mi her neyse işte o çocukla. Ama içerisinde erkek milleti, büyüdün artık, kuyruk sallamak ile samimiyet arasındaki 32 fark, hanım hanımcık olmak, tavır koymak ve de sınırlarını çizmek temaları bulunan uzun bir söylev çekmekte beis görmedi. Son iki öge mühim.

“bitti mi baba” dedim. “kızım senin iyiliğin iç...” diye başlayacak oldu tekrar, Gözüne baktım karşısında bir kez daha ağlamayacağıma dair verdiğim sözü sımsıkı tutuyorum çok şükür. “ben hazırlanayım, birazdan Kadıköy’e ineceğim, bu akşam gelmem eve. müsadenle” dedim. Bu sefer ağlamadım üstelik. Sertap diyor ya hani “giderek acı vermez biten şeyler” diye. Haklıymış nitekim. Sıradan izler bırakıyormuş meğer en tutkulu aşklar.

Odada giyinirken tıkır tıkır koridordan geçtiğini duydum, yatak odasına gitti salona geri dönerken kapımın önünde duraksadı. Telefonda konuşuyormuş gibi yaptım hemen “yok canım ben evden çıkAmadım hala saat 5 gibi anca orda olurum.” Buzlucamdaki karaltı gittikten 1-2 dakika sonra sesi geldi. O adamla konuşuyordu kesin, sonuna kadar açtım sesi: “giden gitsin sen şarkılar söyle içinden boşver” dedim aynadaki bene göz kırptı o da bana, tam göz kırparken bir damla yaş düşüverdi aslında ama ikimizde görmezden geldik. Şarkı bitince çıktım odadan, salondaki tokamı alacaktım. Son darbe bu sırada geldi:

“tabi efendim, görüşürüz yine, bilmem kim hanıma da selamlar, saygılar” mealinde bir kapanış. Niye görüşüyoruz biz bu adamlarla tekrar, sen bu insanın karısına ne diye sevgi saygı yolluyorsun? Böyle mi tavır konuyor bu insanlara? Sen ailenin sınırlarını böyle mi çiziyorsun baba? Bi’de yemeğe davet etseydin hani “sadece samimi” olduğunu hissettirmek açısından.

Aynadaki bene koştum hemen, baktım dokunsan ağlayacak. Onu da bıraktım olduğu yerde. Vurdum kapıyı çıktım.

Her gün bir şey daha bitiyordu hayatta ve kayıtsızca razı oluyordu insanoğlu.
İçimizdeki güller birer birer soluyordu da son pişmanlıklar bitmiyordu hiçbir zaman.


Read more...

Cuma, Şubat 22, 2008

siniRli laciveRt

Yok arkadaş,

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver.*

Bitmiştir bu aşk. Hayatımdaki ezeli ve ebedi tek aşk bitmiştir. Nasıl olur, nasıl geçirir böyle bi’şeyi aklından bunu gelip bana sormaya nasıl karar verebilir, nasıl ikna olur el alemin sözüne. Aklım almıyor. Zaten kuş beyinli miyim neyim anlamadım ki. hiç bi’haltı aklım almıyor maşallah!

Hala inanamıyorum ya. Nasıl olur? NA-SIL? Bu adam nasıl çat diye cevap verip kapatmaz o insanların suratına telefonu da, gelip bir de bana sormaya karar verir? Bu kadar mı inanmıyorsun be adam bana, bunca yıldır bir gıdım tanımadın mı beni? Sen değil misin hiç bi’şeyi bana yakıştırmayan, layık görmeyen. “Sen bu işleri yapacaksan gel yol yakınken bırak, beraber önce Türkiye’yi gezelim, sonra ömrümüz olursa dünyayı gezeriz” diyen. 3 gündür tanıdığın adamların lafına itimat edecektin madem... of of!

Çekip gitmeyende ama kabahat. Seni yalnız bırakmaya kıyamayanda. Boşuna dememişler "hayatta babana bile güvenme o da tutar annenle sevişir” diye. 1 değil 2 değil 3 kez bu konuyu açmaya cüret edecek kadar nasıl açık kapı bırakırsın baba bu adamlara? Beni istemeye geleceklermiş! 3 seferdir arıyorlarmış. O-HA yahu, bu ne cüret!! Kendisi lütfedip ilk seferinde “olmaz öyle şey” demiş. Ama kesin konuşmamış belli ki 2 kez daha aramışlar, “çocuklar anlaştı sen boşuna inat ediyorsun” dediklerinde konuyu bana sormaya karar vermiş-miş. Annem “saçmalama olacak iş mi, ne bakıyorsun laflarına, evlenecek göz var mı senin kızında hem de o'nunla, yok öyle bi'şey kendi kendilerine kuruyorlar” demiş. Demişte adamlar ısrar ediyormuş, çocuklar anlaşmış-mış, ya ben yüz verdiysem-miş, bir de bana soracakmış! Gelip bana soracakmış. “kızım sen bu adamla evlenmek istiyo musun?” diyecekmiş bana gelip. Vay anasını sayın seyirciler!

Vay anasını!

Hayır, çok merak ediyorum “evet istiyorum, biz anlaştık” dersem evlendirecek misin yani beni?! Bu mudur aşkımız baba? Bu adamı layık görüyor musun ki bana “benim size verecek kızım yok” diye kestirip atmıyorsun da gelip sormayı düşünüyorsun. Biz bunca kavgayı boşuna yaptık o zaman. Ben 2 yıldır boşuna cebelleşiyorum demek ki kendimle. Boşuna döndüm İstanbul’a demek ki. Sen inatla benim yaptığım her şeyi eleştirdin diye ben de inatla daha başarılı olup sana iyi bi’şeyler yaptığımı ispatlamaya çalışıyordum ya, akıntıya kürek çekiyormuşum meğer baba. Halbuki ben bu akşam sana terfi ettiğimi söyleyecektim. Tamam 2,5 ayda patronla yatmadan kimse terfi edemez kabul. Yatay bir pozisyon değişikliğim oldu aslında, çok daha fazla istediğim bi’yere geçiyorum baba, geçen ay birinci oldum diye kabul ettiler başvurumu falan diyecektim. Hani kendi işimi (bu da kılıf aslında. sen de gayet iyi biliyorsun ki “kendi işim” deyip durduğun şey aslında sadece senin olmamı istediğin şey) yapmıyorum ama yaptığım işi en iyi şekilde yapıyorum demeye getirecektim sana. Meğer senin aklında neler varmış. 3 gündür “yok niye geç kaldın, yok niye yalnız çıktın?” diye asabiyet yapman da bundanmış demek. Vay anasını!

Ulan ne biçim iş bu ya!? Bi’tarafı düzelttim derken hop öbür tarafı kayıp gidiyor hayatımın elimden. Sor bakalım baba. Bunu da sor bakalım. Bir hafta sonu kahvaltımız var onu da mahvedelim birlikte.





*Ataol Behramoğlu

Read more...

Salı, Şubat 19, 2008

yaşlı mavi




Gece 1i geçmişti eve dönerken. Artık doğum günüme girmiştik. Bir zamanlar mesaj yazmaya yetişemezdim saat 12den sonra bu geceyse tek bir mesajdı telefonumun çalmasına sebep. Hediyem yoktu zaten biliyordum. Anahtarı apartman kapısında bırakıp birkaç adım geri yürüdüm ve aya baktım. Çıt bile yoktu. Alt bahçeye indim, karlara uzandım. Ve aniden bu şarkıyı söylemeye başladım. Ve sonra bütün gece dolmak üzere olan aya bakıp bu şarkıyı söyledim. Bu yıl böyle hissediyorum çünkü. Biraz daha yorgun, biraz daha yalnızım bu gece, diğerlerinden hiçbir farkı yok. Bu derde derman yok, ağlamıyor gönlüm artık, kendi verdi kararları, kendi istedi bunları, suçlu yok...

Mutlu muyum? Yooo
Mutsuz muyum? Yooo değilim.

Bak özel istek üzerine şarkılar bile söylüyorum. Bu yıl söylemezsem bu şarkıyı sonra zaman aşımından, yaş uyuşmazlığından bir daha hiç söyleyemem biliyorum. Kalamam ben hayatında köşesinde biliyorum. Çünkü ben hiçbir zaman vazgeçmedim yaşamaktan. Vazgeçenleri hiçbir zaman anlayamadım. Hastanenin bahçesinde bana “sen de delisin aslında ama şanslı bir delisin o yüzden burada değilsin” diyen deliyi hiç unutmadım.
Biliyorum aslında çocuk da yaparım kariyer de hatunlarından değilim ben. “Bir işi yaptın mı tam yapacaksın, yapmayacaksan hiç yapmayacaksın”cılardanım. Önüme bariyer koyarlarsa yolumu uzatırım, etrafından dolaşırım engellerin. Öyle cazgır bangır kavgacılardan değilim, direnim ama cırmalamam. Olmuyorsa da olmaz yani. “Hayatta her şeyin bir sebebi var”cılardanım ben. Birileri kaderci bile diyebilir bu tavrıma, umurumda olmaz. Ama ben kendime kaderci demem. Ne derim işte onu bilemiyorum hala. Yavaş yavaş büyüyorum, yavaş yavaş keşfediyorum kendimi. Sınırlarımı, takatimi, sabrımı yeni yeni ölçebiliyorum ben.
Deseler ki geçecek bu heves de varsın geçsin derim... Görecek daha çok güzel günler, yeni hevesler, yeni heyecanlar, yeni aşklar var nasılsa derim. Var evet biliyorum İNANIYORUM. Yok ötesi...

İYİ Kİ DOĞMUŞUM YAHU!

Read more...

yeni mavi, ilk pembe

Günlerden bugün yine karla kaplıyken yollar, gece12den sabah 6ya kadar sabretmiş kadın. “Bu saatte uyandırsam bile araba bulamaz, en iyisi sabaha kadar uykusunu alsın kocam, hasta zaten uyandırmayayım adamı boşu boşuna” demiş. Bütün gece konuşmuş kızıyla, kızı olduğunu bilmeden. “Sabret” demiş, “bak bu saatte gelirsen ikimiz de çok yoruluruz, çok korkarız. Sabaha kadar bekle hele” demiş, “mesai başlayınca otobüslere kadar yürürüz birlikte, tıngır mıngır gideriz hastaneye” demiş. Beklemiş küçük kızda. Sabah kadın “sancılarım başladı” deyince, adam çok korkmuş. Bütün gece dişini sıktığını bilse kim bilir neler yapacak, hasta hasta fırlamış evden karakola koşmuş “bana araba verin karım doğuruyor” demiş. Oralara çıkmaz araba otobüs durağına kadar yürüyün demişler. Küfür etmiş adam, dönmüş eve. Küçük kızın kışı, şubatı, karları seveceği o zamandan belli. Sabahın köründe kadın çıkınca ayaza, karda zar zor yürümeye başlayınca vazgeçmiş “ben geliyorum” diye acıtan sinyaller vermekten. Sakinleşmiş, durulmuş, uslu uslu beklemiş yolculuk saatini. Sonra da çok uğraştırmadan 1 saatte varıvermiş dünyaya...

O gün bugün işte. Kadın ve adam mışıl mışıl uyumakta şimdi. Küçük kız dünya saatine göre çoktan büyümüş, anne yüreği saatine göre hep küçücük, babanın aşk saatine göre hep prenses, hep korunmaya muhtaç...

Read more...

Pazartesi, Şubat 18, 2008

kaR mavi


Sessizce yağıyordu kar,
Büyük büyük, parça parça yağıyordu.
Hiç biri diğerine değmiyor,
hiç biri ötekine benzemiyordu...
Ve kenetlendiklerinde birbirlerine hiç kimse onları ayıramıyordu.

Sessizce ağlıyordu kız,
İçin için, usul usul ağlıyordu.
Hiç kimse ruhuna değmiyor,
Her biri diğerine benziyordu...
Ve onlara baktıkça gözleri
ve sızladıkça parmakları acıyla daha iyi anlıyordu;
Bir kartopunun bile parçası olmadan, kimsecikler farkına varmadan,
eşsiz bir kar tanesi olarak sessizce eriyip gidecekti...

Read more...

Çarşamba, Şubat 13, 2008

şizofRen mavi


Sözcükleri kurcaladıkça, cümlelerle oynadıkça dağılmıştı kafandaki bulutlar ne güzel. Ne diye atlıyorsun gelen her maile. “Kızım yarın sevgiler günü aç facebook’u da kutlaşalım” diyene ne bakıyorsun sen? Hadi onun muzırlık yaptığı her halinden belliydi, ne geziyorsun öyle her fotoğrafını değiştirenin profilinde?

Hadi bazı fotoğraflar gördün diyelim, bazı fotoğrafları da göremediğini gördün, bazıları ile ilgili yorumlar yapıldığını gördün. Gördün işte bi’şeyler. SA-NA-NE?
Sana ne kızım el âlemin hayatından? İstemeyen göstermez fotoğraflarını tabi, babanın oğlu değil ya! Kaldı ki sen babanın oğlunun feysbuk profilini bile görebilmiş değilsin, elin adamıyla işin ne? Var mı bi’açıklaman? Yok! Kır kıçını otur o zaman. Sana söylenen her şeye inanma artık.

Hem sonra “rahatlıyorum” deyip ne var ne yoksa şu anda yaptığın gibi el âleme anlatmaktan da vazgeçmelisin yavaş yavaş. Çünkü... Çünküsünü biliyorsun işte.

Sınırlar ve duvarlar her yerde. Ve de olmak zorunda! Sen istediğin kadar iyimser ol, hiç kimse giremeyecek çemberinden içeri. Girdikleri anda teslim olduğunu düşünecekler. Senin tek istediğin şeyin koşulsuzca teslim olmak olduğunu anlamayacak hiç birisi. Bu yüzden tüm gücünle korumalısın kalelerini. Kapılarını açtığın an yağmalayacaklar kentini, kendini...

Sen aylar be aylar öncesinden demedin mi tüm bunları: dedin.
Sıkılmadın mı kendini tekrar etmekten: sıkıldın.

Eh geçmiş olsun madem, nur topu gibi bir adet düzensizliği ve bi’dünya tahlil sonucu bekleme süreciyle baş başa bırakıyorum seni. İçin için kanıyorsun hala, bedenini bile isyan ettirdin sonunda helal olsun.

Bari bundan sonra gerçekçi ol biraz!
Aşk masallarda sadece, yeryüzünde arama boşa.

Read more...

Pazar, Şubat 10, 2008

boRdo-beyaz-mavi



Paylaşmayacaktım aslında bu şarkıyı, kendime saklayacaktım. “Sezen'den herkes biliyor nasılsa, Sertap'ın söylediğini bilmeyenlerde kusur kalsın” demiştim. "Ben sevgilimin kulağına fısıldarım usul usul" demiştim. Sonra fark ettim ki saçmalıyorum. Kendim çalıp, kendim söyleyemeyeceğime e turşusunu da kuramayacağıma göre çalalım eğlenelim. Hem sevgililer günü yaklaşıyor. Sevgilisi olanlar ayrı olmayanlar ayrı dertlenmiş vaziyette. Cümle âleme güzel bir şarkı tüyosu vereyim de kırk yılın başı bir işe yarayalım şu güncede. Hatta şarkıyla kalmıyorum hediye olayını da çözüyorum buradan: “Kar tanesi” Evet efenim bu yıl sevgilimize bi’zahmet “kar tanesi” hediye ediyoruz. Nereden bulur, nasıl temin eder, ne şekle sokarsınız orası hayal gücünüze kalmış. Ama sevdiceğe “eşsizsin” demenin daha güzel bir yolu olamaz bence.

Ben benimkini kolye şeklinde hayal ettim. Hatta az-biraz gümüşçü kuyumcu da bakındım. Fikri duyanın gözleri parladı ama şimdilik bulamadım. Bulana kadar maaşı bitirmezsem alacağımdır. Ama kolye fikrimi çalmayınızdır.

Eh Pazar Pazar bu kadar bu kadar amme hizmeti çok bile. Şimdi benim çözmem gereken çok mühim sorunlar var. Tırnaklarımı biraz kısaltıp kırmızı oje mi sürsem yoksa böyle cadı gibi uzun uzun kalsınlar da kireç beyazı ya da bordo oje mi sürsem? Fena halde kafamı kurcalıyor bu soru. Hemen akabinde seçilmiş olan oje rengine uygun gömlek ve pantolon ve aksesuar ve iç çamaşırı ve çorap ve ayakkabı zımbırtılarının seçilmesi, ilgili parçaların ütülenmesi ve giyilmeye hazır bir şekilde koltuğa dizilmesi gerekiyor...Off bunca sorun, bunca çile çekilir mi be?!

Read more...

Cumartesi, Şubat 09, 2008

siRke saRısı

Hayallerimi doldursam kavanozlara, turşu gibi kursam;


Bir şarkı çalsa, içinde ben olsam. Dilimde bir şarkı olsa, içinde sen.
Bir cümle kursam, ne virgül ne nokta sonunda bir tek sen olsan, öznesi gizli.
Yorgun ama mutlu olsam, uyuklasam göğsünde, nefesimi nefesine uydursam bilsem ki; kıyamazsın uyandırmaya.

Mavi kuşu göstersem, desem ki; “öncesi yok.” inanmasan.

Alsam o kavanozları sıra sıra dizsem, yazdan kışa saklar gibi saklasam bugünden...

Read more...

Pazartesi, Şubat 04, 2008

fiRuze

"Evet evet, kahvaltının mutlulukla bir ilgisi var". dedi kadın kendi kendine.

Bir şeyi 18 gün üst üste yapmanın alışkanlık haline getireceğini okumuştu bir yerlerde. Bugünden itibaren tam 18 gün her sabah 30 dk erken kalkacak ve kahvaltı edecekti. Ofiste aldığı o çift şekerli sütlü kahve ve ısıtılmış kaşarlı poğaçayı da kahvaltıdan saymıyordu artık, sütlü peynirli zeytinli kahvaltı yapacaktı.

Ha bugünkü ani mutluluğunun müsebbibi sadece kahvaltı değildi elbette. Asıl aklını başından alan kahvaltıda yanında olandı, farkındaydı. Bu farkındalık hali çok mutlu ediyordu ikisini de. "O kadar iyi biliyor ki beni...Yine tam zamanında çıktı geldi işte". diye mırıldandı küpelerini çıkartırken. Daha havaalanında değişmişti sanki her şey. O, “bahar gelmiş buralara nerede hani kardan adamlar?” derken sulu sulu gözlerle bakıyordu öylece. Patavatsız bir küfür savurdu adam “Sen ne ağlak şey olmuşun be, şu çantayı alsana önce” “hemen bir sahil kahvaltısı istiyorum, denizi özledim”. Diye başladı saymaya. “Sonra vapurla karşıya geçelim martıları da özledim. Karaköy’e tünele oradan da Taksim’e çıkarız.” “Millet pazartesi sendromuyla boğuşurken biz İstanbul’un tadını çıkaralım di mi ama?”
“Sussana be geveze ben her şeyi planladım çoktan.” dedi kadın sımsıkı kucaklarken.

Sanki daha dün akşam telefonda lak lak etmişlerdi de bugün de okuldan kaçıyorlardı. Kimseler yoktu sahillerde, parklarda. Kahvaltı boyunca sadece ikisine hizmet etti garsonlar. Çaylar gitti, kahveler geldi. Kahvaltı öğütüldü de börekler, pastalar bile yendi üstüste.

Dile kolay, tam 6 saat! Aralıksız, nefessiz konuştular. Sandalyeler yetmedi koltuklara kuruldular, bağdaş kurdular, kahkahalar attılar. Plaza kuşlarına nispet yaptılar oturdukları yerden kimini aradılar, çığlık çığlığa kavgalar ettiler. Kimine manzaralı mailler attılar.

“Eee?” dedi kadın. “bitti nihayet” dedi adam.

“Eee?” dedi adam. “yeni başlıyor” dedi kadın.


“yanlış yapıyorsun” dedi adam.

“doğru yoldasın” dedi kadın.


“âşık olmadan olmaz” dedi adam.

“aşk adama bunu yaptırmaz” dedi kadın.


Kimseler anlamadı neler olduğunu.

Bir şarkı çaldı. Göz göze geldiler. Biri gitmeye karar verdi. Biri koşmaya.



dibine not: dalya iki yüz!

Read more...

yaRım mavi yamalak laciveRt

uzun uzun yazmalı

Şubat1

İçinde doğum günüm olmasa bu kadar sever miydim yine şubatı? Severdim bence. Kısacık ya, imparator agustusla temmuzyus kendi ayları 31 gün olsun diye şubattan çalmışlar ya, hakkını yemişler garibimin. Severdim o yüzden. bi’de hep güzel şeyler geldi şubatlarda benim başıma. Benim yılım şubatta başlar hep, ikinci dönem düzeltirim kırıklarımı. Mutlu başlangıçlarım hep şubatta olur benim. Mesela;
Örnek vermek üzere açmışım eski defterleri öylece kalmış..

Şubat2

Madem hali hazırda cumartesi için daha iyi bir planım yoktu, işe gitmek gayet iyi bir fikirdi. Sevgiliye hazırlanır gibi hazırlandım, kremler kokular süründüm, "Nobody’s perfect (but me)" baskılı iddialı da bir tişört geçirdim üstüme, ojelerimi yeniledim, en sevdiğim halka küpelerimi takıp saçlarımı kıvır kıvır kabarttım. En neşeli müzikleri son ses açıp ayna karşısında hem dans ettim hem makyaj yaptım uzun uzun.

Şarkılı türkülü bol neşeli bir yolculuktan sonra ulaştım hedefe. İlk optik okuyucudan sorunsuzca geçtim, görev yaptığım salona ulaştım. İkinci optik okuyucu da girebilirsiniz manasında “düt”leyince güle oynaya girdim içeri. Her zamanki gibi yoğundu ortalık. Bana doğru gülümseyerek gelen Y. “haberler iyi tabi gülersin hadi tebrik ederim” deyince afalladım. Yok dedim bi’şeyden haberim, “neşeliyim sadece”. “Ooo ilk tebrik eden ben olayım o zaman ilk ayında birinci olmuşsun! Kutlarım.” Yahu ben bu kızı öpüyorum tebrikini de alıyorum ama benden 1. olmaz ki, alla alla bu nasıl iş acaba? “şaşkın şakın bakma öyle, git S.nin ekranı açık aylık raporları yollamışlar.” S. zaten karşı masadan yardım çağrıları yollar gibi el sallamakta “kızım n’aptın sen bu ne?” bir sürü insanın adının olduğu bir Excel dosyasında en üst sırada yazan adımı gösteriyor parmağı. “bilmem o ne hakkaten?” Bu sırada her gören “tebrik ederim” deyip öpmekte. Durun dedim bi’de ben bakayım şuna ne iş.

Sanki kendi ekranlarımdan bakınca farklı bir şey göreceğim. Dosyayı içeren mailde bir de cümle “yeni olmasına karşın hızlı bir başlangıç yaparak birinci olan arkadaşımızı da kutlar başarılarının sonsuz ve daim ve tükenmez...... bık bık bık”. Evet benden bahsediyorlar. “Neler oluyor burada?” Tam bu sırada derin sessizlik. Herkes susmuş, donmuş. Dünya durmuş. Tanıdık bir ses: “yolun kenarında ki en gür, en yeşil çalı ben olacağım.” “Doğru yoldayım galiba” dercesine bir mavi ışık geçiyor kalbimden. Gülümserken gözlerimi kapıyorum ve uğultu yeniden başlamış, dünya kaldığı yerden dönmeye devam ediyormuş...

Şubat2 aslında3 sabaha karşı

“Sen yaparsın, biliyorum çünkü seni tanıyorum” dedi. Haberi yoktu başarıdan dereceden falan. İnandığı için söylemişti sadece.

Oysa mutluluk paylaşıldıkça çoğalan nadir şeylerdendi... ve paylaşacak kimsem yoktu benim. Kıskançlıkla ve şaşkınlıkla kutlayanlar paylaşmadı ki neşemi. Çoğu sorularına yanıt arıyordu...

Öyle bir yere sürükledim ki kendimi, bütün enerjimi kuyruğu dik tutmak için harcıyorum orada. Aslında haklı olduklarını bildiğim bütün olumsuz eleştirileri yanıtlamak, çürütmek zorundayım. Lisedeki münazara mantığı gibi, fikre inanmayabilirsiniz savunun yeter. Savunmayı bıraktığım an, tekrar kendi bataklığıma düşeceğim biliyorum. Kıyıda tek ayaküstünde kuyruğumu dik tutmak zorundayım. Hâlbuki ben en çok babam kutlasın, gurur duysun, “e bu ay faturaları sen ödersin artık” deyip alay etsin istiyorum. Bütün faturaları ödeyip, “eeeöö benim param bitti, harçlık verseneee” diye yılışayım istiyorum. Söylemedim bile ona. Hevesle dayanıp kapısına “hey hey de hey! Ben bilmem kaç kişinin arasında 1. oldum hem de ilk ayımda, bana prim verecekler baba, paranın dibine vurdum sevgili şubatımda n’abeeeer” desem ne diyecek? Nasıl bir duygu acaba, biricik kızının kesinlikle istemediği/onaylamadığı bir işi yapması ve bu işte en iyisi olması? Hayat işte garip, vapurlar filan...
Senin hangi yaptığın kutlandı ki kızım, şimdi anlatacak kimsen yok işte. Diğerlerinle kaldır sen kadehini yine, başarıya!

Şubat3 geç Pazar kahvaltısı sonrası

Yine aynı şeyi yaptım işte. Çat diye yükselttim çıtayı. Adım adım gitmeyi bilmiyorum hiçbir yere. Ya herro ya merro. Bi’dahaki ayda kırmızı listede görürsem adımı, hiç şaşırmam...

Ve yine bir zamanlama hatasının tam ortasındayım işte. Yaptığım bu “iyi” işi kimselere pazarlayamayacağım ne yazık ki. Raporlar geldiğinde cumartesiydi. E doğal olarak hafta sonu sevgili üstlerimden kimse yoktu ortalıkta. Pazartesi’de ben yokum. Taa iki hafta öncesinden ayarlamışım 4 Şubat günü izinli olayım diye. Salı günü de gidip; “merhaba ben Romeo gerçek aşkın savaşçısı bu ay birinci oldum” diyemeyeceğime göre, güme gidecek bu birincilik. Plaza insanı olmanın 1. koşulu olan ‘bilinir olma’, ‘herkesi tanıma’ olayını oldum olası beceremeyen ben, bu fırsatı da kaçıracağım kilit noktadaki insanların gözüne “girmek” için. Peh!
Aa buldum, Salı günü boyunluğumu takayım. Ah, evet biliyorum dahiyim aslında ben!

Şubat3 aslında4 gece yarısı

Yeni bir hedef. Tek ihtiyacım olan bu. Yepyeni bir hedefim olmalı. Yoksa ben dayanamam bu gel-git hallere. İsterik ağlama krizlerine.

Mutlu olman lazım kızım, eksik hiçbir şeyin yok, gençsin, sağlıklısın(?), başarılısın, ailen (yanında olmasa bile) hep arkanda olacak biliyorsun, yeni bir yaş geldi dayandı kapına, hiçbir zaman prenslerden medet ummadın. Nasıl çıktıysan 2002 krizinden vakti zamanında ve nasıl ki sen krizi atlattıktan sonra olmaya başladıysa bütün güzel şeyler 2006 krizi de atlatılacak artık. Midem bulandı be, yeter! Akademisyen mi olursun, hakim mi kaymakam mı, cerrah mı olursun eczacı mı bilmem, gider başvurunu yapar hostes mi olursun, evinin kadını mı olursun umurumda değil! Yettin artık be! Yok sana doğum günü hediyesi falan. Kes ağlamayı, git-yat uyu şimdi yarın bir sürü işin var!


ki kimseler okumasın, bilmesin...

Read more...

Salı, Ocak 29, 2008

kış mavisi


Seviyorum kışı, hele karları...
Baharı sevinçle karşılamıştım, d.cim “
bak eylül’de gidecek” demişti de “şubata kadar yolu var” demiştim. Şubat gelmeden kar geldi kapıma. Yollarımı kapadı. Bir tipinin içine katıp sürükledi beni bilmediğim yollara. Bembeyaz bir yorgan örtüldü İstanbul’umun üstüne. "Ayıp yorgan altında olur" demiş eskiler. Bütün ayıpları örtse keşke yağan karlar.


Bir vapur yolculuğuna çıkmak üzereyim, belki de sadece Kadıköy-Beşiktaş vapuru. Beni uğurlamaya gelmiş “haydi gidiyorum ben” deyip arkamı dönecekken öpüşüyoruz. Şaşkınlıktan uyanmışım. Masallardaki gibi prensin öpücüğüyle uyanmak güzel bir şey olsa gerek, rüyası bile ne müthiş mutluluk. Anneme rağmen hala cam kenarında duran yatakta doğruldum hafiften, dışarıyı görebilmek için perdenin altından çıkardım kafamı. Çatılar beyazlamıştı. Sokak lambasının ışığında uçuşan kar taneleri görünüyordu. Güzel bir rüya görmüştüm ve odam hala sıcaktı. Başucumdaki defteri aldım, yazmaya başlamadan yuvarlak düğmeyi çevirdim, bir fal tuttum. Jeff Martin “patience my love it will all be alright” diyordu. O'nun sesini duyuyup sabredemeyecek biri var mıydı ki?


Bittiğinde üşümüştüm, rüyanın etkisi çoktan geçmiş, kış gelmiş, her taraf kar olmuştu nihayet.


Benim yılım yeni başlıyordu.
Umutla, hevesle ve sabırla...


Read more...

Pazar, Ocak 27, 2008

şizofRen mavi

Bütün gün elinde telefonla bekleyince telefon çalmıyor. Hiçbir zaman çalmadı, bundan sonra da çalmayacak. Sen ne zaman ki unutacaksın o telefonu ancak o zaman çalacak. Bunu yıllar önce algılamış ve de aylar önce kelimelere dökmüş bir bünye olarak hala böyle davranmanı tamamen pms ye bağlıyorum. Asabiyet, alınganlık neyse de aynı zamanda salaklık yaşatan tek pms’de seninki herhalde yeryüzünde.

Hayır aramayacaksın, üstelik adın kadar iyi biliyorsun aramayacağını, derdin ne o zaman? Niye yine kendi kendine bu gel-gitler. Minik yeşil tuşa basıp basıp kapamalar. Sen arasan “kalk hadi ada’ya gidelim, fotoğraf çekelim, sana bisiklet ısmarlarım bisiklete bineriz biraz” desen ne diyecek? Patlamış balonları şişiremezsin kuzum, hep bir yerlerden hava kaçırır o...

—Ama...

Biliyorum, çok yaklaşmıştın. Böyle hissedebileceğini hiç ummuyordun, tazelendin, ümitlendin, umutlandın. Ama bak yükleme “geçmiş zamanın” hatta “geçmiş zamanın hikâyesi”. Bırak lütfen! Olacağı varsa olur, olacaktır zaten. Yeter ki sen kurma, kurgulama ve hatta çabalama. Bırak duymak istediğinde arasın seni, birlikte vakit geçirmek için ayarlasın saatini. Sen daha bir saat bile beğenip alamadın koluna. Bir saatin bile yokken nasıl kuracaksın zamanı?

Yeniden yaralanacak kadar iyileştin mi sanıyorsun. Biraz daha sakın kendini. Bırak nazlı, kaprisli bilsin. Bırak tanımaya, anlamaya çalışsın, çabalasın biraz.

Hem nedir bu baygın hallerin. Yettin artık. Kendine gel! Tamam, kuyruğu dik tutmak zor. Bunu da yazmak lazım uzun uzun haklısın. Yoruluyorsun. Daha çok yorulacaksın. Ama sen 2 yıl önce de böyleydin. Sana “sen seçtin kızım, kendin kaşındın” diyenlere neler diyordun hatırlasana. Onlar koca dönemde 4 dersi veremezken sen bir günde 5 sınavı geçiyordun. Ne değişti? Yine sen seçtin. Yine zoru seçtin. Bu kez hem zoru hem en dibi seçtin. Süslü bahçelerin gülü olabilecekken yol kenarındaki çalı oldun. Ne dedin kendine? En gür en yeşil çalı olacağım demedin mi?

Niye şimdi bu ilk sıkıştığında istifa mektubu yazmalar. Bu sefer yağma yok. Kredi mi alırsın, tefeciye mi borçlanırsın ne bahane bulursun kendine bilmem. Bu iş bırakılmayacak.

—Ama...

—Hayır, yat uyu artık, yarın dünya kadar işin var.

—Ama saat daha erken.

—İyi biraz kitap oku madem, kapat şu bilgisayarı.

—Ama müzik! mp3 çalarım da kayboldu zaten.

—Seni "ama" demekten men ediyorum! Git n'apcaksan yap şimdi...

Read more...

Salı, Ocak 22, 2008

beyaz

Mp3 çalarımı kaybettim. Benim en önemli zamazingolarımdan biriymiş meğer kendisi. Kafamı ancak onun sayesinde boşaltıyormuşum işten çıkınca. 3 gündür yaptığım iş daha da korkunç bir hal aldı benim için. Şimdi serviste sağ taraftaki tekli koltuklardan birine geçip seni düşünerek rahatlayabiliyorum bi’nebze. Ama seni düşündükçe daha çok özlüyorum. Bazen uyuyup kalıyorum. Rüyamda tatilde oluyoruz seninle. Yüzüyor uçsuz mavilerde. Ben sahile dönüp senin çıkmanı beklerken uyanıveriyorum. İnme vakti gelmiş meğer. Özlüyorum seni biliyorsun. Çok özlüyorum hem de. En çok sesini.

Gel artık diyorum, gel! Her şeyden vazgeçmek üzereyken, hiçbir şeyi umursamazken, seni sen olduğun için, her şeyinle beklentisizce sevecekken gel. Çok sevmek istiyorum seni. Biliyorum bunu söyledim adamın birine =(( Ama koşulluydu o. “Çok sevmek istiyorum seni ama önce duvarlarımı yıkman lazım” diye başlıyordu. Seni koşulsuz seveceğim ben. “Diş macununu neden ortadan sıktın” diye cırlarsam o diş macunu tüpü gibi olayım bak söz. Ama kapağını açık bırakırsan bozuşabiliriz. Yok yine olmadı değil mi, yine bir “ama”yla bağladım cümleyi. Böyleyim işte biliyorsun. Gel ve törpüle beni, ben koşulsuz seveceğim seni söz verdim bir kere.

Uzun zamandır kimse bana hediye almamış biliyor musun? Yani aldılar elbet, yılbaşı çekilişinde ofisten birileri, bayramda anneannem falan bilirsin. Öylesi değil işte. Benim çok seveceğimi, beğeneceğimi düşünerek, görür görmez beni hatırlayarak durduk yere alınan ufak tefek şeyler. Hani ne bileyim kelek olduğunu bile bile yazın ilk çıkan karpuzu mesela. Ya da ne bileyim sinemada alaska frigo. Yaldızlı paketlere sarılmasına gerek yok biliyorsun. İçinde ben olan, içinde sen olan, ilgi olan bir hediye. Hele çiçek, sahi ben en çok hangi çiçeği severdim, hatırlıyor musun?
Doğum günüm geliyor diye yol mu yapıyorum dersin? Muhtemelen öyledir. Bakma sen bana. Benim de kimseye böylesi hediyeler aldığım yok zaten. Ama geçenlerde bir kazak beğendim sana. Yeşil sevmem güya öyle güzeldi ki yeşille siyahın uyumu, iki saat bakındım. Görevli çocuk “güzel bir seçim bence hiç düşünmeyin. Beyefendinin bedeni ne ben hemen paket yapayım” deyince bilemedim ne diyeceğimi. Gülümsedim sadece. Onun ezber cümlesine benim dağarcığımdan bir ezber cümle seçtim ben de “teşekkür ederim, sadece bakıyorum.”

Gel artık, bir an önce gel istiyorum. Yüzümde hiç çizgi yokken, saçlarımı hiç boyatmamışken gel. Yıllar sonra tenimde ki her çizgiye şahit olduğunu bilmek istiyorum. İlk düşen beyazdan, son siyah tele kadar her birinin değişimine şahit ol istiyorum. Ve hep seninle olayım istiyorum. Yanında, arkanda, yatağında yaşadığın tüm değişimlere eşlik edeyim istiyorum.

Yine ne çok şey saydım değil mi? Bak bu beklentisiz halim, ona göre gel. Bir de gelirken rengârenk balonlar istiyorum. Ucuna birer not yazarız belki beraber, sonra hepsini uçuracağım sahilden. Sadece mavi olanlardan birini bileğime bağlayacağım, bütün gün onunla gezeceğim. Patlayınca ağlamak mızmızlanmak yok söz. Biraz şeker alırsın yine gülerim ben. Hatta şekere de gerek yok ben hep güleceğim zaten senin yanında biliyorum. Sen yeter ki gel...


dibine not: Tam bitirmiştim mektubunu, yine yine yine yine aynı ses geldi winamp’tan: “hiç gelme gideceksen” dedi bu sefer. Ben ona inat “güneşim” diyeceğim. Biliyorum SEN gelince gitmeyeceksin, ürkek buz taneleri gibi, yaptığım kardan adamlar gibi, erimeyeceksin.

Read more...

Cuma, Ocak 18, 2008

mim'sel mevzulaR

Tanrıça Artemis beni sobelemişti sahi. Hazır deli deli sayıklayacak halim yokken şu mim hadisesini yazayım dedim ben de. Konu "yapmak zorunda olduğumuz halde bir türlü yapmadığımız kolay işler".

Hımm... şimdi bi’işe "kolay" dediysem o işi genelde yapar, aradan çıkarırım. Ama iş üşengeçliğe geldi mi neler var neler. Bi’kere kuaför konusunda acayip üşengeç bir insanım. Aslında pek itiraf etmemek lazım bu konuyu ama öyle valla. Son 2 aydır saçımı kestireceğim örneğin, ilk karar verdiğimde kestirseydim şimdiye kadar yeniden model değişikliği bile yapabilirdim ama nerdeee.

Sonracığıma çalışma masasını derleyip toplamak da böyle bir iş benim için. Çalışacağım alanın mutlaka düzenli olması gerekiyor ama dağınıklık olmayınca da huzurlu hissetmiyorum. Çok derli toplu yerler bana “yaşanmış” hissettirmiyor. Hani mutfakta bulaşık çıkmıyorsa o evde yemek yenmiyordur ya onun gibi; kâğıtlar kalemler, kalemlikler ataşlar, not kağıtları, takvimler vb. ortalığa saçılmadan olmuyor.

Bi’de bazen bulaşık makinesini boşaltmak acayip zor geliyor. Nasıl gözümde büyüyor anlatamam. Kaçacak delik arıyorum ihalesi bana kalmasın diye.

Ben de Şehirde Bulunmuş Defter’i, Gülçin’i ve de Berrin’i mimliyorum efenim. Haydi kolay gele.

Read more...

yaslı mavi

Belki 30, belki 33 yaşındaydı ama 35 yoktu. Doğum günü bilenmeyenlerdendi. Gencecik bir anneydi. Büyük olan kız 14 yaşında, küçük oğlan 7,5 tan 8. “Milenyum annesi olacağım ben” demişti 99 sonlarında oğluna hamileyken.

Kocası beş para etmezdi. 2 gün evdeyse 5 gün yoktu. Aslında O hiç istememişti kocasıyla evlenmeyi. Babası da vermemişti 2-3 kez istemeye geldikleri halde. Sonra ne olduğunu O da anlamamıştı, gözüne güzel gelmişti adam, babası ‘etme eyleme kızım’ demişti de O “yok baba ben istiyorum evlenmeyi” demişti. Yıllar sonra o günleri anlatırken “Kesin büyü yaptırdı halam bana yoksa 3 kere evden kovduğum adamla niye evleneyim” demişti. Halası kaynanası olmuştu, kuzeni kocası.

Mutfağında sıcak su akan 3 oda 1 salon bir evi olsun isterdi. Herkesin ayrı yatak odaları olsun isterdi. Çocuklarının yanında sevişmekten gocunmazdı belki de onların gözünün önünde dayak yemek nasıl bir şeydi kim bilir.

“Senin konuştuğun kimse var mı kız?” diye sormuştu. “Ooooo bi’sürü ayol” deyince de kızmıştı. Sonra da kendince yanıtlamıştı sorusunu “Bu devirde hem güzel hem akıllı kızı boş bırakırlar mı hiç, koş getir resmini.” Resimle fotoğraf arasındaki farkını bilse ne değişirdi hayatında sanki. Ha bir sözcük eksik ha bir sözcük fazla. Tipini beğenmeyince bu kez “Zengin mi bari?” diye sormuştu. Ben cevap vermeden sorusunu değiştirmişti “Aman para kazanılır elbet bir şekilde, seni seviyor mu bari?”

Çerçeveli mezuniyet fotoğrafımı görünce 1 tane de O istemişti aynısından. Kışın soba yanmadığı için kapalı duran salonundaki aynaya sıkıştırmıştı aldığı fotoğrafı. Kızına örnek olsun istemişti. O fotoğrafta keple görmek istediği aslonda kendi kızıydı. Görüp beğenenleri “Hakim olacak o, sana mı kaldı onu istemeye gitmek” diye azarladığını pek bir gururla anlatmıştı. Kızı için de böyle cümleler kuracaktı günün birinde provasını yapıyordu.

Tüm bunları birlikte yemek yediğimiz günlerde mutfakta bulaşıkları toplarken ve O herkesten gizli sigarasını içerken anlatırdı. “Tek lüksüm bu bee” derdi. Markası fark etmezdi. “Haram, günah. Allah’ın sana emanet ettiği bedeni kötüye kullanıyorsun” deyince “Ben sordum hocalara, şarap haram sigara yazmıyor kitapta, en kötü ihtimal mekruhtur” diye kestirip atardı. Tek zevkinin, inandığı güvendiği yegâne varlık tarafından yasaklanmış olabileceği fikrine bile tahammül edemiyordu.

Gırtlak kanseri oldu. Tek ameliyatta temizleyemediler, 2 kez ameliyata girdi. 2. ameliyattan çıktığında ses telleri yoktu. Yemek yiyemiyordu artık şırıngayla besleniyordu. Boynunun yanında takılı olan hortumdan yiyecek niyetine sıvılar, burnunun üzerine takılı olan hortumdan da su veriliyordu. Boğazının ön tarafında yüzük kadar bir delik ve bir tıpa vardı.
Son gördüğümde kemoterapisi yeni bitmişti. 40 kilo ya var ya yoktu. Kaş, kirpik, yüzünde fer, teninde renk yoktu. Tanıdım tanıyalı başı örtülüydü ama saçlarının da tamamen döküldüğü ilk bakışta anlaşılıyordu. 3. ameliyatta kalçasından doku alıp boğazını kapatabilmeleri için toparlanıp kilo alması gerekiyordu. İyi bakılmalıydı.

Kadersizlik böyle bir şey olsa gerek; kocası O hastanedeyken bile sahip çıkmadı çocuklarına. Kiralar, borçlar ödenmediği için icralar başladı eve. Mal canın yongasıydı. 2-3 koltuğu, 1-2 beyaz eşyayı kurtarabilmek için topladı hepsini kamyona, gitti. 10 adım yürümeye mecali yokken, "Baba evidir, ana kucağıdır, ata toprağıdır, orada bana da çocuklarıma da sahip çıkarlar elbet" dedi ve gitti. Kilometrelerce ötede babasına sığındı. O gittikten 1 ay sonra babası öldü. Cenazede O’nu görenler “iyice çökmüş” dediler “bu kışı çıkarmaz” dediler.

Bize "ben gidiyorum hakkınızı helal edin" demeye geldiğinde elim fotoğraf makinesine gitmişti. Ama söylemeye dilim varmamıştı. O haldeyken çekilmez istemezdi belki. Hem ne o öyle son bir fotoğraf der gibi, daha İstanbul’a gelip 3. ameliyatı olacaktı. İyi ki çekmemişim, görmeye dayanamazdım şimdi. Ya da keşke çekseydim çocuklarıyla son bir fotoğrafı olurdu.

O gün yine mutfakta ben bulaşıkları toplarken; “N’oldu o çocuk?” dedi. “Gitti” dedim “Sevmiyormuş beni.” “Boşver, iyi olmuş” dedi. “Benden sana vasiyet sakın seni sevmeyen bir adamla evlenme. Okumuş yazmış kızsın, sana değer vermeyenle harcama zamanını, yorma kalbini” dedi. Sonra da “Bi’sigara olsaydı keşke, bu muhabbetin bir sigarası eksik, sen yak bari bi’tane” dedi. Gülüştük. O’nu son görüşüm, birlikte son gülüşümüz olduğunu bilmeden gülüştük.
Gençti. gencecikti. 2 çocuk annesiydi. Yengemdi. Artık geçmiş zaman. Şimdi babasının yanında.

Bir Yasin okudum Hava’cım sana, bir de bunları yazabildim. Okumuş yazmış olmak bile bu kadar işte. Acıların bitti artık. Vasiyetin aklımda, unutacak olursam dürt beni mutlaka.Yarın da cennetten göz kırp bana olur mu, şimdi gece karanlığında korkarım ben.


ALAYINIZA NOT: Sigara içmeyin! İçiyorsanız da sigara yüzünden ölmeyin! Bu ülkede ölmek çok zor sanki. Trafiğe çıkın bol bol, ne bileyim demiryolu olmayan bir şehirde tren altında kalın ya da gece ara sokaklarda dolaşın 20 lira için bıçaklasınlar sizi orada. Ama sigaradan ölmeyin!

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP