Pazartesi, Şubat 04, 2008

yaRım mavi yamalak laciveRt

uzun uzun yazmalı

Şubat1

İçinde doğum günüm olmasa bu kadar sever miydim yine şubatı? Severdim bence. Kısacık ya, imparator agustusla temmuzyus kendi ayları 31 gün olsun diye şubattan çalmışlar ya, hakkını yemişler garibimin. Severdim o yüzden. bi’de hep güzel şeyler geldi şubatlarda benim başıma. Benim yılım şubatta başlar hep, ikinci dönem düzeltirim kırıklarımı. Mutlu başlangıçlarım hep şubatta olur benim. Mesela;
Örnek vermek üzere açmışım eski defterleri öylece kalmış..

Şubat2

Madem hali hazırda cumartesi için daha iyi bir planım yoktu, işe gitmek gayet iyi bir fikirdi. Sevgiliye hazırlanır gibi hazırlandım, kremler kokular süründüm, "Nobody’s perfect (but me)" baskılı iddialı da bir tişört geçirdim üstüme, ojelerimi yeniledim, en sevdiğim halka küpelerimi takıp saçlarımı kıvır kıvır kabarttım. En neşeli müzikleri son ses açıp ayna karşısında hem dans ettim hem makyaj yaptım uzun uzun.

Şarkılı türkülü bol neşeli bir yolculuktan sonra ulaştım hedefe. İlk optik okuyucudan sorunsuzca geçtim, görev yaptığım salona ulaştım. İkinci optik okuyucu da girebilirsiniz manasında “düt”leyince güle oynaya girdim içeri. Her zamanki gibi yoğundu ortalık. Bana doğru gülümseyerek gelen Y. “haberler iyi tabi gülersin hadi tebrik ederim” deyince afalladım. Yok dedim bi’şeyden haberim, “neşeliyim sadece”. “Ooo ilk tebrik eden ben olayım o zaman ilk ayında birinci olmuşsun! Kutlarım.” Yahu ben bu kızı öpüyorum tebrikini de alıyorum ama benden 1. olmaz ki, alla alla bu nasıl iş acaba? “şaşkın şakın bakma öyle, git S.nin ekranı açık aylık raporları yollamışlar.” S. zaten karşı masadan yardım çağrıları yollar gibi el sallamakta “kızım n’aptın sen bu ne?” bir sürü insanın adının olduğu bir Excel dosyasında en üst sırada yazan adımı gösteriyor parmağı. “bilmem o ne hakkaten?” Bu sırada her gören “tebrik ederim” deyip öpmekte. Durun dedim bi’de ben bakayım şuna ne iş.

Sanki kendi ekranlarımdan bakınca farklı bir şey göreceğim. Dosyayı içeren mailde bir de cümle “yeni olmasına karşın hızlı bir başlangıç yaparak birinci olan arkadaşımızı da kutlar başarılarının sonsuz ve daim ve tükenmez...... bık bık bık”. Evet benden bahsediyorlar. “Neler oluyor burada?” Tam bu sırada derin sessizlik. Herkes susmuş, donmuş. Dünya durmuş. Tanıdık bir ses: “yolun kenarında ki en gür, en yeşil çalı ben olacağım.” “Doğru yoldayım galiba” dercesine bir mavi ışık geçiyor kalbimden. Gülümserken gözlerimi kapıyorum ve uğultu yeniden başlamış, dünya kaldığı yerden dönmeye devam ediyormuş...

Şubat2 aslında3 sabaha karşı

“Sen yaparsın, biliyorum çünkü seni tanıyorum” dedi. Haberi yoktu başarıdan dereceden falan. İnandığı için söylemişti sadece.

Oysa mutluluk paylaşıldıkça çoğalan nadir şeylerdendi... ve paylaşacak kimsem yoktu benim. Kıskançlıkla ve şaşkınlıkla kutlayanlar paylaşmadı ki neşemi. Çoğu sorularına yanıt arıyordu...

Öyle bir yere sürükledim ki kendimi, bütün enerjimi kuyruğu dik tutmak için harcıyorum orada. Aslında haklı olduklarını bildiğim bütün olumsuz eleştirileri yanıtlamak, çürütmek zorundayım. Lisedeki münazara mantığı gibi, fikre inanmayabilirsiniz savunun yeter. Savunmayı bıraktığım an, tekrar kendi bataklığıma düşeceğim biliyorum. Kıyıda tek ayaküstünde kuyruğumu dik tutmak zorundayım. Hâlbuki ben en çok babam kutlasın, gurur duysun, “e bu ay faturaları sen ödersin artık” deyip alay etsin istiyorum. Bütün faturaları ödeyip, “eeeöö benim param bitti, harçlık verseneee” diye yılışayım istiyorum. Söylemedim bile ona. Hevesle dayanıp kapısına “hey hey de hey! Ben bilmem kaç kişinin arasında 1. oldum hem de ilk ayımda, bana prim verecekler baba, paranın dibine vurdum sevgili şubatımda n’abeeeer” desem ne diyecek? Nasıl bir duygu acaba, biricik kızının kesinlikle istemediği/onaylamadığı bir işi yapması ve bu işte en iyisi olması? Hayat işte garip, vapurlar filan...
Senin hangi yaptığın kutlandı ki kızım, şimdi anlatacak kimsen yok işte. Diğerlerinle kaldır sen kadehini yine, başarıya!

Şubat3 geç Pazar kahvaltısı sonrası

Yine aynı şeyi yaptım işte. Çat diye yükselttim çıtayı. Adım adım gitmeyi bilmiyorum hiçbir yere. Ya herro ya merro. Bi’dahaki ayda kırmızı listede görürsem adımı, hiç şaşırmam...

Ve yine bir zamanlama hatasının tam ortasındayım işte. Yaptığım bu “iyi” işi kimselere pazarlayamayacağım ne yazık ki. Raporlar geldiğinde cumartesiydi. E doğal olarak hafta sonu sevgili üstlerimden kimse yoktu ortalıkta. Pazartesi’de ben yokum. Taa iki hafta öncesinden ayarlamışım 4 Şubat günü izinli olayım diye. Salı günü de gidip; “merhaba ben Romeo gerçek aşkın savaşçısı bu ay birinci oldum” diyemeyeceğime göre, güme gidecek bu birincilik. Plaza insanı olmanın 1. koşulu olan ‘bilinir olma’, ‘herkesi tanıma’ olayını oldum olası beceremeyen ben, bu fırsatı da kaçıracağım kilit noktadaki insanların gözüne “girmek” için. Peh!
Aa buldum, Salı günü boyunluğumu takayım. Ah, evet biliyorum dahiyim aslında ben!

Şubat3 aslında4 gece yarısı

Yeni bir hedef. Tek ihtiyacım olan bu. Yepyeni bir hedefim olmalı. Yoksa ben dayanamam bu gel-git hallere. İsterik ağlama krizlerine.

Mutlu olman lazım kızım, eksik hiçbir şeyin yok, gençsin, sağlıklısın(?), başarılısın, ailen (yanında olmasa bile) hep arkanda olacak biliyorsun, yeni bir yaş geldi dayandı kapına, hiçbir zaman prenslerden medet ummadın. Nasıl çıktıysan 2002 krizinden vakti zamanında ve nasıl ki sen krizi atlattıktan sonra olmaya başladıysa bütün güzel şeyler 2006 krizi de atlatılacak artık. Midem bulandı be, yeter! Akademisyen mi olursun, hakim mi kaymakam mı, cerrah mı olursun eczacı mı bilmem, gider başvurunu yapar hostes mi olursun, evinin kadını mı olursun umurumda değil! Yettin artık be! Yok sana doğum günü hediyesi falan. Kes ağlamayı, git-yat uyu şimdi yarın bir sürü işin var!


ki kimseler okumasın, bilmesin...

Read more...

Salı, Ocak 29, 2008

kış mavisi


Seviyorum kışı, hele karları...
Baharı sevinçle karşılamıştım, d.cim “
bak eylül’de gidecek” demişti de “şubata kadar yolu var” demiştim. Şubat gelmeden kar geldi kapıma. Yollarımı kapadı. Bir tipinin içine katıp sürükledi beni bilmediğim yollara. Bembeyaz bir yorgan örtüldü İstanbul’umun üstüne. "Ayıp yorgan altında olur" demiş eskiler. Bütün ayıpları örtse keşke yağan karlar.


Bir vapur yolculuğuna çıkmak üzereyim, belki de sadece Kadıköy-Beşiktaş vapuru. Beni uğurlamaya gelmiş “haydi gidiyorum ben” deyip arkamı dönecekken öpüşüyoruz. Şaşkınlıktan uyanmışım. Masallardaki gibi prensin öpücüğüyle uyanmak güzel bir şey olsa gerek, rüyası bile ne müthiş mutluluk. Anneme rağmen hala cam kenarında duran yatakta doğruldum hafiften, dışarıyı görebilmek için perdenin altından çıkardım kafamı. Çatılar beyazlamıştı. Sokak lambasının ışığında uçuşan kar taneleri görünüyordu. Güzel bir rüya görmüştüm ve odam hala sıcaktı. Başucumdaki defteri aldım, yazmaya başlamadan yuvarlak düğmeyi çevirdim, bir fal tuttum. Jeff Martin “patience my love it will all be alright” diyordu. O'nun sesini duyuyup sabredemeyecek biri var mıydı ki?


Bittiğinde üşümüştüm, rüyanın etkisi çoktan geçmiş, kış gelmiş, her taraf kar olmuştu nihayet.


Benim yılım yeni başlıyordu.
Umutla, hevesle ve sabırla...


Read more...

Pazar, Ocak 27, 2008

şizofRen mavi

Bütün gün elinde telefonla bekleyince telefon çalmıyor. Hiçbir zaman çalmadı, bundan sonra da çalmayacak. Sen ne zaman ki unutacaksın o telefonu ancak o zaman çalacak. Bunu yıllar önce algılamış ve de aylar önce kelimelere dökmüş bir bünye olarak hala böyle davranmanı tamamen pms ye bağlıyorum. Asabiyet, alınganlık neyse de aynı zamanda salaklık yaşatan tek pms’de seninki herhalde yeryüzünde.

Hayır aramayacaksın, üstelik adın kadar iyi biliyorsun aramayacağını, derdin ne o zaman? Niye yine kendi kendine bu gel-gitler. Minik yeşil tuşa basıp basıp kapamalar. Sen arasan “kalk hadi ada’ya gidelim, fotoğraf çekelim, sana bisiklet ısmarlarım bisiklete bineriz biraz” desen ne diyecek? Patlamış balonları şişiremezsin kuzum, hep bir yerlerden hava kaçırır o...

—Ama...

Biliyorum, çok yaklaşmıştın. Böyle hissedebileceğini hiç ummuyordun, tazelendin, ümitlendin, umutlandın. Ama bak yükleme “geçmiş zamanın” hatta “geçmiş zamanın hikâyesi”. Bırak lütfen! Olacağı varsa olur, olacaktır zaten. Yeter ki sen kurma, kurgulama ve hatta çabalama. Bırak duymak istediğinde arasın seni, birlikte vakit geçirmek için ayarlasın saatini. Sen daha bir saat bile beğenip alamadın koluna. Bir saatin bile yokken nasıl kuracaksın zamanı?

Yeniden yaralanacak kadar iyileştin mi sanıyorsun. Biraz daha sakın kendini. Bırak nazlı, kaprisli bilsin. Bırak tanımaya, anlamaya çalışsın, çabalasın biraz.

Hem nedir bu baygın hallerin. Yettin artık. Kendine gel! Tamam, kuyruğu dik tutmak zor. Bunu da yazmak lazım uzun uzun haklısın. Yoruluyorsun. Daha çok yorulacaksın. Ama sen 2 yıl önce de böyleydin. Sana “sen seçtin kızım, kendin kaşındın” diyenlere neler diyordun hatırlasana. Onlar koca dönemde 4 dersi veremezken sen bir günde 5 sınavı geçiyordun. Ne değişti? Yine sen seçtin. Yine zoru seçtin. Bu kez hem zoru hem en dibi seçtin. Süslü bahçelerin gülü olabilecekken yol kenarındaki çalı oldun. Ne dedin kendine? En gür en yeşil çalı olacağım demedin mi?

Niye şimdi bu ilk sıkıştığında istifa mektubu yazmalar. Bu sefer yağma yok. Kredi mi alırsın, tefeciye mi borçlanırsın ne bahane bulursun kendine bilmem. Bu iş bırakılmayacak.

—Ama...

—Hayır, yat uyu artık, yarın dünya kadar işin var.

—Ama saat daha erken.

—İyi biraz kitap oku madem, kapat şu bilgisayarı.

—Ama müzik! mp3 çalarım da kayboldu zaten.

—Seni "ama" demekten men ediyorum! Git n'apcaksan yap şimdi...

Read more...

Salı, Ocak 22, 2008

beyaz

Mp3 çalarımı kaybettim. Benim en önemli zamazingolarımdan biriymiş meğer kendisi. Kafamı ancak onun sayesinde boşaltıyormuşum işten çıkınca. 3 gündür yaptığım iş daha da korkunç bir hal aldı benim için. Şimdi serviste sağ taraftaki tekli koltuklardan birine geçip seni düşünerek rahatlayabiliyorum bi’nebze. Ama seni düşündükçe daha çok özlüyorum. Bazen uyuyup kalıyorum. Rüyamda tatilde oluyoruz seninle. Yüzüyor uçsuz mavilerde. Ben sahile dönüp senin çıkmanı beklerken uyanıveriyorum. İnme vakti gelmiş meğer. Özlüyorum seni biliyorsun. Çok özlüyorum hem de. En çok sesini.

Gel artık diyorum, gel! Her şeyden vazgeçmek üzereyken, hiçbir şeyi umursamazken, seni sen olduğun için, her şeyinle beklentisizce sevecekken gel. Çok sevmek istiyorum seni. Biliyorum bunu söyledim adamın birine =(( Ama koşulluydu o. “Çok sevmek istiyorum seni ama önce duvarlarımı yıkman lazım” diye başlıyordu. Seni koşulsuz seveceğim ben. “Diş macununu neden ortadan sıktın” diye cırlarsam o diş macunu tüpü gibi olayım bak söz. Ama kapağını açık bırakırsan bozuşabiliriz. Yok yine olmadı değil mi, yine bir “ama”yla bağladım cümleyi. Böyleyim işte biliyorsun. Gel ve törpüle beni, ben koşulsuz seveceğim seni söz verdim bir kere.

Uzun zamandır kimse bana hediye almamış biliyor musun? Yani aldılar elbet, yılbaşı çekilişinde ofisten birileri, bayramda anneannem falan bilirsin. Öylesi değil işte. Benim çok seveceğimi, beğeneceğimi düşünerek, görür görmez beni hatırlayarak durduk yere alınan ufak tefek şeyler. Hani ne bileyim kelek olduğunu bile bile yazın ilk çıkan karpuzu mesela. Ya da ne bileyim sinemada alaska frigo. Yaldızlı paketlere sarılmasına gerek yok biliyorsun. İçinde ben olan, içinde sen olan, ilgi olan bir hediye. Hele çiçek, sahi ben en çok hangi çiçeği severdim, hatırlıyor musun?
Doğum günüm geliyor diye yol mu yapıyorum dersin? Muhtemelen öyledir. Bakma sen bana. Benim de kimseye böylesi hediyeler aldığım yok zaten. Ama geçenlerde bir kazak beğendim sana. Yeşil sevmem güya öyle güzeldi ki yeşille siyahın uyumu, iki saat bakındım. Görevli çocuk “güzel bir seçim bence hiç düşünmeyin. Beyefendinin bedeni ne ben hemen paket yapayım” deyince bilemedim ne diyeceğimi. Gülümsedim sadece. Onun ezber cümlesine benim dağarcığımdan bir ezber cümle seçtim ben de “teşekkür ederim, sadece bakıyorum.”

Gel artık, bir an önce gel istiyorum. Yüzümde hiç çizgi yokken, saçlarımı hiç boyatmamışken gel. Yıllar sonra tenimde ki her çizgiye şahit olduğunu bilmek istiyorum. İlk düşen beyazdan, son siyah tele kadar her birinin değişimine şahit ol istiyorum. Ve hep seninle olayım istiyorum. Yanında, arkanda, yatağında yaşadığın tüm değişimlere eşlik edeyim istiyorum.

Yine ne çok şey saydım değil mi? Bak bu beklentisiz halim, ona göre gel. Bir de gelirken rengârenk balonlar istiyorum. Ucuna birer not yazarız belki beraber, sonra hepsini uçuracağım sahilden. Sadece mavi olanlardan birini bileğime bağlayacağım, bütün gün onunla gezeceğim. Patlayınca ağlamak mızmızlanmak yok söz. Biraz şeker alırsın yine gülerim ben. Hatta şekere de gerek yok ben hep güleceğim zaten senin yanında biliyorum. Sen yeter ki gel...


dibine not: Tam bitirmiştim mektubunu, yine yine yine yine aynı ses geldi winamp’tan: “hiç gelme gideceksen” dedi bu sefer. Ben ona inat “güneşim” diyeceğim. Biliyorum SEN gelince gitmeyeceksin, ürkek buz taneleri gibi, yaptığım kardan adamlar gibi, erimeyeceksin.

Read more...

Cuma, Ocak 18, 2008

mim'sel mevzulaR

Tanrıça Artemis beni sobelemişti sahi. Hazır deli deli sayıklayacak halim yokken şu mim hadisesini yazayım dedim ben de. Konu "yapmak zorunda olduğumuz halde bir türlü yapmadığımız kolay işler".

Hımm... şimdi bi’işe "kolay" dediysem o işi genelde yapar, aradan çıkarırım. Ama iş üşengeçliğe geldi mi neler var neler. Bi’kere kuaför konusunda acayip üşengeç bir insanım. Aslında pek itiraf etmemek lazım bu konuyu ama öyle valla. Son 2 aydır saçımı kestireceğim örneğin, ilk karar verdiğimde kestirseydim şimdiye kadar yeniden model değişikliği bile yapabilirdim ama nerdeee.

Sonracığıma çalışma masasını derleyip toplamak da böyle bir iş benim için. Çalışacağım alanın mutlaka düzenli olması gerekiyor ama dağınıklık olmayınca da huzurlu hissetmiyorum. Çok derli toplu yerler bana “yaşanmış” hissettirmiyor. Hani mutfakta bulaşık çıkmıyorsa o evde yemek yenmiyordur ya onun gibi; kâğıtlar kalemler, kalemlikler ataşlar, not kağıtları, takvimler vb. ortalığa saçılmadan olmuyor.

Bi’de bazen bulaşık makinesini boşaltmak acayip zor geliyor. Nasıl gözümde büyüyor anlatamam. Kaçacak delik arıyorum ihalesi bana kalmasın diye.

Ben de Şehirde Bulunmuş Defter’i, Gülçin’i ve de Berrin’i mimliyorum efenim. Haydi kolay gele.

Read more...

yaslı mavi

Belki 30, belki 33 yaşındaydı ama 35 yoktu. Doğum günü bilenmeyenlerdendi. Gencecik bir anneydi. Büyük olan kız 14 yaşında, küçük oğlan 7,5 tan 8. “Milenyum annesi olacağım ben” demişti 99 sonlarında oğluna hamileyken.

Kocası beş para etmezdi. 2 gün evdeyse 5 gün yoktu. Aslında O hiç istememişti kocasıyla evlenmeyi. Babası da vermemişti 2-3 kez istemeye geldikleri halde. Sonra ne olduğunu O da anlamamıştı, gözüne güzel gelmişti adam, babası ‘etme eyleme kızım’ demişti de O “yok baba ben istiyorum evlenmeyi” demişti. Yıllar sonra o günleri anlatırken “Kesin büyü yaptırdı halam bana yoksa 3 kere evden kovduğum adamla niye evleneyim” demişti. Halası kaynanası olmuştu, kuzeni kocası.

Mutfağında sıcak su akan 3 oda 1 salon bir evi olsun isterdi. Herkesin ayrı yatak odaları olsun isterdi. Çocuklarının yanında sevişmekten gocunmazdı belki de onların gözünün önünde dayak yemek nasıl bir şeydi kim bilir.

“Senin konuştuğun kimse var mı kız?” diye sormuştu. “Ooooo bi’sürü ayol” deyince de kızmıştı. Sonra da kendince yanıtlamıştı sorusunu “Bu devirde hem güzel hem akıllı kızı boş bırakırlar mı hiç, koş getir resmini.” Resimle fotoğraf arasındaki farkını bilse ne değişirdi hayatında sanki. Ha bir sözcük eksik ha bir sözcük fazla. Tipini beğenmeyince bu kez “Zengin mi bari?” diye sormuştu. Ben cevap vermeden sorusunu değiştirmişti “Aman para kazanılır elbet bir şekilde, seni seviyor mu bari?”

Çerçeveli mezuniyet fotoğrafımı görünce 1 tane de O istemişti aynısından. Kışın soba yanmadığı için kapalı duran salonundaki aynaya sıkıştırmıştı aldığı fotoğrafı. Kızına örnek olsun istemişti. O fotoğrafta keple görmek istediği aslonda kendi kızıydı. Görüp beğenenleri “Hakim olacak o, sana mı kaldı onu istemeye gitmek” diye azarladığını pek bir gururla anlatmıştı. Kızı için de böyle cümleler kuracaktı günün birinde provasını yapıyordu.

Tüm bunları birlikte yemek yediğimiz günlerde mutfakta bulaşıkları toplarken ve O herkesten gizli sigarasını içerken anlatırdı. “Tek lüksüm bu bee” derdi. Markası fark etmezdi. “Haram, günah. Allah’ın sana emanet ettiği bedeni kötüye kullanıyorsun” deyince “Ben sordum hocalara, şarap haram sigara yazmıyor kitapta, en kötü ihtimal mekruhtur” diye kestirip atardı. Tek zevkinin, inandığı güvendiği yegâne varlık tarafından yasaklanmış olabileceği fikrine bile tahammül edemiyordu.

Gırtlak kanseri oldu. Tek ameliyatta temizleyemediler, 2 kez ameliyata girdi. 2. ameliyattan çıktığında ses telleri yoktu. Yemek yiyemiyordu artık şırıngayla besleniyordu. Boynunun yanında takılı olan hortumdan yiyecek niyetine sıvılar, burnunun üzerine takılı olan hortumdan da su veriliyordu. Boğazının ön tarafında yüzük kadar bir delik ve bir tıpa vardı.
Son gördüğümde kemoterapisi yeni bitmişti. 40 kilo ya var ya yoktu. Kaş, kirpik, yüzünde fer, teninde renk yoktu. Tanıdım tanıyalı başı örtülüydü ama saçlarının da tamamen döküldüğü ilk bakışta anlaşılıyordu. 3. ameliyatta kalçasından doku alıp boğazını kapatabilmeleri için toparlanıp kilo alması gerekiyordu. İyi bakılmalıydı.

Kadersizlik böyle bir şey olsa gerek; kocası O hastanedeyken bile sahip çıkmadı çocuklarına. Kiralar, borçlar ödenmediği için icralar başladı eve. Mal canın yongasıydı. 2-3 koltuğu, 1-2 beyaz eşyayı kurtarabilmek için topladı hepsini kamyona, gitti. 10 adım yürümeye mecali yokken, "Baba evidir, ana kucağıdır, ata toprağıdır, orada bana da çocuklarıma da sahip çıkarlar elbet" dedi ve gitti. Kilometrelerce ötede babasına sığındı. O gittikten 1 ay sonra babası öldü. Cenazede O’nu görenler “iyice çökmüş” dediler “bu kışı çıkarmaz” dediler.

Bize "ben gidiyorum hakkınızı helal edin" demeye geldiğinde elim fotoğraf makinesine gitmişti. Ama söylemeye dilim varmamıştı. O haldeyken çekilmez istemezdi belki. Hem ne o öyle son bir fotoğraf der gibi, daha İstanbul’a gelip 3. ameliyatı olacaktı. İyi ki çekmemişim, görmeye dayanamazdım şimdi. Ya da keşke çekseydim çocuklarıyla son bir fotoğrafı olurdu.

O gün yine mutfakta ben bulaşıkları toplarken; “N’oldu o çocuk?” dedi. “Gitti” dedim “Sevmiyormuş beni.” “Boşver, iyi olmuş” dedi. “Benden sana vasiyet sakın seni sevmeyen bir adamla evlenme. Okumuş yazmış kızsın, sana değer vermeyenle harcama zamanını, yorma kalbini” dedi. Sonra da “Bi’sigara olsaydı keşke, bu muhabbetin bir sigarası eksik, sen yak bari bi’tane” dedi. Gülüştük. O’nu son görüşüm, birlikte son gülüşümüz olduğunu bilmeden gülüştük.
Gençti. gencecikti. 2 çocuk annesiydi. Yengemdi. Artık geçmiş zaman. Şimdi babasının yanında.

Bir Yasin okudum Hava’cım sana, bir de bunları yazabildim. Okumuş yazmış olmak bile bu kadar işte. Acıların bitti artık. Vasiyetin aklımda, unutacak olursam dürt beni mutlaka.Yarın da cennetten göz kırp bana olur mu, şimdi gece karanlığında korkarım ben.


ALAYINIZA NOT: Sigara içmeyin! İçiyorsanız da sigara yüzünden ölmeyin! Bu ülkede ölmek çok zor sanki. Trafiğe çıkın bol bol, ne bileyim demiryolu olmayan bir şehirde tren altında kalın ya da gece ara sokaklarda dolaşın 20 lira için bıçaklasınlar sizi orada. Ama sigaradan ölmeyin!

Read more...

Cumartesi, Ocak 12, 2008

sakat mavi

Hiçbir şey yapasım yok. Ne kimseyi göreyim ne de kimseye görüneyim. Hayalet gibi geziyorum ortalıkta. Fakat bugünlerde görünmez olmak, ruh gibi sessizce işimi yapıp çıkmak söz konusu bile değil. Bak benden tavsiye, yeni iş yerinde ya da yeni herhangi bir ortamda bilinirliğini arttırmak istiyorsan tak bir boyunluk, 1 hafta onunla gez. Asansörde karşılaştığın insanlar, yemekhane görevlilileri, kat görevlileri, servis şoförleri aklına gelen gelmeyen herkes “aaa büyük geçmiş olsun, neyiniz var?” diye dalıyor mevzuya. Hatta geçen gün genel müdür yardımcısı bile sormuş, ben konuşurken bilmiyordum kim olduğunu, ertesi gün içeri girerken güvenlik görevlileri “hoş geldiniz bilmem kim hanım” deyince düştü jetonum. Şimdi iyi güzel tanıyorlar da ben o aparattan kurtulunca beni hatırlayıp en azından asansörde karşılaşınca “günaydın” diyecekler mi o da başka bir tartışma konusu. Neyse efenim yine benden sana tavsiye yeni yılda, mübarek günlerde ve gecelerde efenime söyleyeyim yıldız kayınca, iki tane aynı isimden insanın arasında durunca, yolda bulduğun gaz lambasından cin çıkınca, sonracığıma eline sihirli bir değnek geçince ve benzeri her tür durumda önce sağlıklı olmayı dile. Ya da akıllı ol, gecenin köründe sigara içenlere eşlik edeyim diye karlı iş yeri terasına kahve içmeye çıkma, çıktıysan da dur bi’köşede hareketsiz kayıp düşme, düşüyorsan da elindeki kahve bardağını değil kıçını kurtarmayı hesapla önce. Yoksa hem elindeki kahveyi üstüne döker bi’güzel yanarsın, hem küt diye kafanı yere çarpar hem de boynunu zedelediğin için 1 hafta boyunluk takmak zorunda kalırsın. Sonra da böyle “görünmez olmak istiyorum” dediğin bir ruh halindeyken evde yolda parkta sokakta işte seni gören herkesle “geçmiş olsun”laşırsın.

Bugün cumartesi, özlediğim bir sürü arkadaşımı görecektim güya. Koca bayram ve yılbaşı tatilinde kimseyle görüşememiş biri olarak bugün ve yarın için zilyon tane plan yapmıştım hâlbuki. Şimdi yine hepsi suya düştü. Bu halde hiçbir yere gidesim yok, evde kitap okumak istiyorum bütün hafta sonu. Oysa bu soğuk ama güneşli hafta sonunda ne güzel ada keyfi yapılırdı. Fotoğraf çekmeyi de özledim. Ne güzel olurdu yarın bir fayton sefası... Belki sıcak şarap... Âşıklar parkı belki... Ama onun için önce âşık olmak lazım pardon. Neyse işte hepsi hayal sonuçta. Bu 2 günü güzelce dinlenerek geçireyim bari zira pazartesiden itibaren tüm sistem yetkileri tanımlanmış (inşallah) bir personel olarak işimin başına tek başıma oturabileceğim. Nihayet şu eğitim, tanışma, oryantasyon vs zırvalıklar bitti. Bakalım beni neler bekliyor, bakalım yeniden “ben çelik binaların içinde çelik maskeli insanlarla çalışmak istemiyoruuuuuuuuuuuum” naralarını ne zaman atacağım? Nisan-Mayıs dönemi için 1’e 10 veriyorum, bahsiler açılmıştır.

Sahi 3-4 gündür boynumla bu kadar haşır neşir olunca, boyundan boyunluktan bu kadar bahsedince hatırladım. Al Pacino The Devil’s Advocatede ne diyordu:
“
bir kadının boynu, aklı ve kalbi arasındaki sonsuz savaşta tarafsız bir bölgedir” Aklı ve kalbi savaşan bir kadını fethetmek için en doğru taarruz noktasıdır herhalde boynu. Hatta vücut dili eğitimlerinde bile bahsedilir; bir kadın karşı cinsle konuşurken zırt pırt boynuyla, kazağının yakasıyla, kolyesiyle oynuyorsa “hayırlı bir iş” söz konusudur artık. Bu bal gibi ilginin, hoşlanmanın göstergesidir, denir. Ve hatta The Godfather
'da da vardır. Daha filmin en başındaki düğün sahnesinde, Al Pacino ile tanıştırılan hanım kızımız boynundaki inci kolyeyle oynamaktadır. Sahi Al Pacino’nun oynadığı The Scent of a Woman vardı bir de değil mi?

Neyse ben toplayamayacağım bu cümleleri ortak bir noktada. Buyurun buradan yakın:



Read more...

Çarşamba, Ocak 09, 2008

istemek vs sevmek

2 hikâye.
İlki kulağıma küpe olmalı, son iki cümlesini sık sık hatırlamalı.

Read more...

Salı, Ocak 08, 2008

soğuk mavi


—Burası bir durak...Trende geçerken bir daha hiç göremeyeceğin, bir daha hiç o durakta durmayacağın bir durak. Sadece camdan baktığında nerede olduğunu anlamana yarayan bir durak dedi.

"Peki, neresindesin sen yolculuğun?"

—Uykudayken yanlışıkla, uyku mahurluğuyla geldiğini zannedip indiğin yerdeyim...

"Yani yolculuğa devam edebilmek için yeni bir trenin geçmesini bekleyeceksin, bekliyorsun?" dedim.

—Belki de indiğim yeri severim umuduyla öncelikle soğuk havada ısınacak bi’yer arıyorum... Tren çoktan gitti.

Ona trenin benim için yanlış tren olduğunu, aslında o istikamete gitmek istemediğimi, asıl yapmam gerekenin karşıya geçip ters yöne giden treni beklemek olduğunu ama karanlık alt geçitten yalnız başıma geçmeye korktuğumu ve bu korkaklığım yüzünden yine/hala orada olduğumu söylemedim.

"Peki, ben neden bu duraktayım sence?" diye sordum.

—Belki sen de üşüdün , belki sen de o durakta biraz beklemek ve indiğin banliyöden sonraki Express treni beklemek için buradasın ama geldin madem bi'kahvemi içmeden bırakmam dedi. Belki de sadece bu karşılaşma için diyordu sözünü kestim.

"Anlaşılan ikimizde yanlış duraktayız. Sen bu duraktan nasıl gideceğini biliyorsun bense ne yapacağıma dair en ufak bir fikre sahip değilim. Sanırım karar verene dek soğukta tek başıma oturup raylara düşen karları izlemek en iyi çözüm."


Read more...

Pazartesi, Ocak 07, 2008

şizofRen mavi

—unutmadım, unutamam
—hayıflanmak yok.

— ama benim ciğerim yanar
—eskileri kurcalamak yok.

—ten oylanır, can kanar.
—kıyas yok.

— “tutunacak dallarım yok” diyor sürekli
—ara(n)mak yok.

—tek bedende kaç kişiyiz?
—hesap kitap yok.

—kime kızayım, nazım senden başka kime geçer?
—nazlanacak kimse yok, nazlanmak yok
—elini tutmasına ihtiyacın yok!
—desteğe ihtiyacın yok!
—senden daha değerli hiçbir şey, hiç kimse yok!

Read more...

Cumartesi, Ocak 05, 2008

gRi kaR

İnsanın sıcak bir evi olması ne büyük lüks aslında. Duştan çıkıp, saatlerce bornozla oturabilmek, lapa lapa yağan karı bir fincan kahveyle pencere kenarında izleyebilmek... Ama n’apıyo insan? En sevdiği şarkıları açıyor, koltuğuna yerleşiyor, kahvenin kokusunu içine çekiyor, çikolatasından bir parça ısırıyor ve o tatla, o kokuyla yıllar öncesine gidiyor. Bir başka soğuk kış gününde buluyor kendini. O günü yaşamaya başlıyor yeniden an be an. Tanıdık birkaç nota değiyor kulağına, eli telefona gidiyor, silmeye kıyamadığı bir mesajı buluyor arşivden. Gözyaşları yol yol ıslatıyor tenini. için için ağlamasına engel bir de hıçkırık peydah oluyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor salak. Neye ağladığını bile bilmeden... Bu büyük lüksü bir eziyete çeviriyor. Sıcacık bir odayı hüzünle dolduruyor.

Git soğuk sokaklarda ağla sıkıyosa bakalım, kar taneleri yüzüne gözüne dolarken, parmak uçlarını hissetmezken, dudakların kanarcasına çatlamışken ağla bakalım. Elinde ki büyük zenginliği iç etmek kolay tabi, marifet buz gibi bir evi kahkalarla ısıtabilmekte. Nerde o marifet sende? Nerde o mutlu neşeli insan ha, nerdeeee?

Read more...

Pazartesi, Aralık 31, 2007

yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl bizleRe kutlu olsun!




Sayılar, tarihler, takvimler değişiyor diye kutlama yapmak, hediyeler almak eskisi kadar anlamlı gelmese de güzel dilekler dilemekten imtina etmemeliyim değil mi?

Dilerim sağlıkla geçer bu yıl, bol kazançlı aylar, neşe dolu hafta sonları/hafta başları, mutluluk dolu günler ve aşk dolu dakikalarla bezeli olur 2008.

Dilerim “keşke”li değil “iyi ki”li cümleler kurarız bu yıl bol bol.

Haydi, toplan bakalım sayın deli, yeni bir başlangıç fırsatı daha! Sıfırdan. Topla kendini, hedeflerine gözünü dik ve koşmaya başla. Kaybedecek tek bir saniyen bile yok artık. Ne aşkla ne işle ne ailenle ilgili tek bir yanlış karar daha verecek kredin kalmadı artık. Haydi bakalım 10’ dan geriye...

Şerefe!
Şerefe!


Read more...

Pazar, Aralık 30, 2007

güz yapRağı saRısı

“ Parçalandım ve her bir parçamı ayrı yere bıraktım” diyor ya Candan Erçetin. İşte aynen öyle. Ama ben giden parçalarım yerine yenisini doğuracak güce, azme, yüreğe, dayanıklılığa işte her ne gerekiyorsa ona sahip değilim ne yazık ki.

Öngörümü kaybettim bi’kere. Artık yok böyle bir mekanizmam. Sararmış bir çınar yaprağı gibi savrulup duruyorum rüzgârda. Yere düştüğüm an biri basacak üstüme “çıt” diye paramparça olacağım.

Sırf düşmemek için tutundum birine. Beni yakalamasına, elimi tutmasına izin verdim. “Çok hızlı gidiyorsun” dedim “hayır” dedim ama durduramadım, durdurmak istemedim ki. İşime geldi. Yarın öbür gün “nereye, ne oldu, neden gidiyorsun?” dediğinde (ki diyecek, çünkü ben onda kalmayacağım, onla kalmayacağım, biliyorum) “ben sana demiştim” diyeceğim, “çok hızlı gelişti her şey ben yetişemedim olanların hızına. Şimdi bana izin ver, gitmeliyim” diyeceğim. Bak cümlelerimi bile hazırlamışım, hiç düşünmeden bir çırpıda nasıl yazardım yoksa. Ne korkunç bu yaptığım değil mi, karaktersiz, adi insanın tekiyim ben değil mi? Hele biraz daha geleneksel olursak ne kadar güzel küfürler var bana söylenebilecek... Peh! Oysa ben sadece bir bitter çikolata ısmarlatmak için şımarıklık yapabileceğim birisi olsun istemiştim yanımda, ne bileyim oyuncak mağazasında birbirinden komik maskeleri denerken aniden fazlaca yakınlaşmak o anın neye benzediğini hatırlamak istemiştim. Sadece biraz bira, biraz patatesten sonra koluma girip beni taksiye bırakan, eve vardın mı diye merakla arayan birinin varlığını hatırlamak istemiştim. Sadece biraz kontrolü elden bırakmak istemiştim. Sadece birazcık... desem inanacak mısın, hak verecek misin bana. Boşverseneeeee.

Beceriksiz, küçük, aptal bir kız çocuğuyum ben, asla büyüyemeyeceğim.

Read more...

sevgili gençlik


Can Yücel/SEVGİLİ GENÇLİK

Öyle parçalandım ki ömrümde sevgiyle öfke arasında
Sevgimi öfke vurdu
Öfkemi sevgi kaçırdı
İçim parçalandı arada

Bir de bigün baktım gökyüzüne, bir bayram gecesi
Bir kestane fişeği açmış yedi rengimden
Yağıyorum çocukların üstüne...

Read more...

Çocukların ebeveynlerinin evliliğine ilişkin boşanma davası açma hakkı olmalı. Evet olmalı.

Read more...

Cuma, Aralık 21, 2007

1 cümle, 1 cevap

Gelelim bugünlerde ev yemekleri yemekte olduğunu tahmin ettiğim Tuğçe’nin mimine. Severim ben böyle bir kelime bir işlem oyunlarını. Hatta itiraf edeyim bu günlerde sadece böyle bir kelime oyunuyla aklımı çeldiği için “noluyoruz yahuu” dedirten bir arkadaş var etrafımda. Neyse biz mim diyorduk aslında.

Ben küçükken; mutluydum. Kırmızı bir bisikletim vardı. Nasıl sevinmiştim ilk alındığında. Yıllarca bana dünyanın en büyük bahçesi gibi gelen bir bahçede bindim 3 tekerlekli bisikletime. Yıllar sonra “bak bizim ilk oturduğumuz ev burasıydı” diye gösterdiklerinde çok üzülmüştüm. Altı üstü 15-20 adımlık bir kapı önüymüş benim kırmızı bisikletimle dünya turu yaptığım yer. Sonra biraz daha büyüdüm iki tekerlekli bir bisikletim oldu. Siteye en yakın boş arsada babam öğretti dengede kalmayı, düşsem de yeniden kalkmayı. Bir gün o beni selemden tutmasa da iki tekerin üstünde rüzgâra karşı yol alabilmeyi. Yıllar sonra o boş arsaya benim 1.sınıfını okuduğum lise inşa edildi. Sahi arada bi’de Sindy bebeğim oldu. Gelin Sindy! Bir yılbaşında kocaman bir oyuncakçıda beğenmiştim. Annem “daha sonra alırız” diye kandırıp dışarı çıkarmıştı beni. Kalbimin yarısını orada bırakıp çıkmıştım. Yılbaşı gecesi bütün paketleri açıp bitirdikten sonra “aaa bunu unutmuşsun” dediklerinde ve paketi yırtıp açtığımda dünyalar benim olmuştu. Velhasıl ben küçükken; mutluydum

İlk kopyam; ilkokul birinci sınıftaydım. Öğretmen yazılı kâğıtlarını bizde bırakıp teneffüse çıkmıştı. Temiz çocuk olmanın şartları mı ne, öyle bir soru vardı. 6 tane madde yazıyordu ünite dergisinde. Bende ya 4 ya 5 madde yazmışım kâğıda. Aklıma takıldı son maddeler nelerdi diye. Hazır öğretmende çıkmışken açtım baktım dergiyi. “her sabah dişleri fırçalamak”tı hatta okuduğum madde. Onu okur okumaz sonuncusu da aklıma geldi. Ben de yazıp verdim kağıdı ve 100 aldım. Sonra şişko bir mert vardı, (aha aha şişko ve mert, başıma işler açacağı o yıllardan belliymiş haberim yokmuş) hoş ben de o yıllarda şişkoydum ya karıştırmayın şimdi orasını. Öğretmene şikayet etti beni 100 adlığımı duyunca. Ben yaptığım işe kopya çekmek dendiğini bile bilmiyordum. “Hatırlayamadım, o yüzden dergiyi açtım öretmenim” diye ağlamaya başlamıştım. Sonra ilkokulda bir daha hiç kopya çekmedim. Ortaokul lise ve üniversitede ise fırsatını bulursam hiç kaçırmadım =) ama ister inanın ister inanmayın ortaokul ve lisede her türlü bilgi hırsızlığını yapan ben üniversitede hep kopya veren taraf oldum.

Aslında ben; fazla sıradan biriyim. Hiçbir zaman kalabalıkta fark edilen, sokakta dönüp bir daha bakılan, ilk görüşte etkilenilen, tanışılmak konuşulmak istenen birisi olmadım. Fakat benimle biraz vakit geçiren (hemen hemen) herkes için ya vazgeçilmez ya da kesinlikle uzak durulması gereken biri oldum. Biraz ılımlı olmak gerekiyor sanırım hayatta. Biraz orta yolcu olmak, ortamlara ayak uydurmak gerekiyor bazen, bunu da yeni yeni öğreniyorum.

En saçma huyum; bazı insanlar benden nasıl davranmamı bekliyorsa öyle davranıyorum. Bunu bilerek ve isteyerek yapıp o bazı insanları mutlu ediyorum. Sonra başıma iş alıyorum tabi, “sen böyle yapmazdın eskiden”le başlayan kavgalara tutuşuyorum onlarla. Bi’kaç kez anlatmayı denedim, “demek ki kendinden taviz veriyorsun” dediler, kesinlikle öyle olmadığını anlatamamıştım o zaman. Burada da uzun uzun yazabileceğimi sanmıyorum. Garip bir huy işte.

Cep telefonum; 3210 yok pardon o ilk çıkan nokia’lardandı di mi, 3120 o zaman. Bataryayı çıkarıp bakmam lazım. Neyse işte renkli ekran, mms alıyor, maillerimi okuyor, toplama çıkarma yapabiliyorum. Uyuyacağım zaman sadece 3-5 kişinin aradığını duyup diğerlerini sessize alacak şekilde grup yapabiliyorum, doğum günü ve yapılacak işler için takvimi ayarlayabiliyorum. Bence yeterde artar bile. Cep telefonu yerine caka satın alanlardan değilim çok şükür. Ama PDA konusunda ciddi bir bütçe planlaması yapmıyor değilim =) o tamamen ihtiyaç.

Aşk dediğin şey; unuttuğumdur. Nasıldı, ne işe yarardı, adama neler yaptırırdı tez zamanda hatırlamak istediğimdir.

En sevdiğim blog; derseniz size şıp diye bir isim söylemem elbette. Ama şöyle diyebilirim readerım da 5 farklı blog klasörü var sırasıyla 1–2–3–4–5 isimleri. 1 ve 2. klasördekilerin hiçbir yazısını okundu olarak işaretlemem mesela. Okudum beğendim yazılarının çoğu onlar arasından çıkar zaten. Bir de tabi her fırsatta “canım, ciğerim, sevgili” vb hitaplarla seslendiğim blogdaşlarım var. Okuyan biliyor hepsini zaten. Tek tek isim vermeye yok hacet.

Efenim bu konuda da paslarımı Maybe’ye, Hüseyin’e, Gregor Samsa’ya ve ne zamandır sesi soluğu çıkmayan Elif’ciğime atıyorum.

Oh be! Bu da bitti.

Ben şimdi Sevgili Dünürüm seyredeyim, yarın da işe gideceğim. Haydi size iyi bayramlar, iyi tatiller.

Read more...

güncemin hayatımdaki yeRi

Efenim uzun zaman oldu sözümüz var hem Tuğçe’ye hem Ümit’e. Sağolsunlar kendilerine "iyi halt ettiniz" dediğim halde beni blogdaşlıktan men etmediler. Ben de arayı fazla uzatmadan yazayım artık. 10 aralık’ta ilk pası atan Ümit. Konumuz blogun hayatımdaki yeri.


Ben yazıp bitirene kadar canım Turuncu'cum da mimlemiş beni. Sıradaki yanıtlar onun için de gelsin efenim...

1- Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?

“biR delinin güncesi” su yüzüne 2007 Ocağında çıktı. Hatta ilk yazının tarihi 21 ocak. (Kova burcuyuz yani =)) Bu tarihi özellikle seçmiştim galiba, net hatırlamıyorum. Çünkü sanal âlemde yazmaya 2006 ortasında sosyomat’ta başladım. Orada tanıdığım pek çok insanın bloglarını okurken ben de bir blog oluşturmaya karar verdim. Ama hali hazırda sosyomat’ta yazıyor olduğum için bu işi hep erteledim. Sonra 2007 başında beni sosyomat’tan kovdular, ben de güncemi halka açtım =)

2- Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Başlangıçta mesaj kaygılı yazılarım oldu, aslında hala zaman zaman mühim meseleler hakkında yazmak istiyorum ama kapıda “biR delinin güncesi” yazarken pek olmuyor, daha doğrusu içime sinmiyor. Galiba içimden geldiği gibi değil, içimden taştığı gibi yazıyorum diyebilirim.

3- Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Hımm. Soruda ne kast edildiğini tam olarak anlayamadım aslında. Yani elbette feragat ediyorum. Zaman ayırıyorum bu iş için. Yazdıklarımı 2-3 kez kontrol edip öyle yayınlamaya çalışıyorum. Resim, foto vb. ekleyeceksem “işte tam da bunu arıyordum” dediğim görseli bulana kadar geziniyorum. Bazen kendim fotoğraf çekmeye çıkıyorum blog için. Çoğu zaman onları beğenmiyorum. Readar da 50 den fazla blog yazısı birikti mi huzursuz oluyorum. Okunacakları bitirmeden yazarsam blog küreye ihanet edecekmişim gibi hissediyorum. İşi gücü bırakıp blog okuyorum. Hatta bugünlerde iş yerinde blog okuyamadığım için kendime bir PDA almayı bile düşünüyorum. Bunlar feragat sayılıyorsa, evet gün içinde bazı şeylerden feragat ediyorum.

4- Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Eeööö, dürüst olayım bir ara oldu böyle bir dönemim. “Her gün yazmalıyım, her gün daha fazla insana ulaşmalıyım” gibi bir dürtü geldi ve fazla kalmadan geçti. Yazdıklarımın internetteki Türkçe içeriğe bir katkısı olmadığı aşikâr lakin “mahallenin delisi” olmamın kendimi keşfetme, dünyayı algılama yolculuğum sırasında bana yaptığı katkıyı birimlerle ifade edemem. Hem yazıyor olmanın hem de bir şeyler yazabilmek için kendimi sürekli okumak zorunda bırakmamın benim gelişimimde/değişimimde yeri çok büyük.

5-Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

Bak bu soruyu sevdim. Çooook uzun vadeli olmasını dilediğim bir hobi benim için güncem. Şöyle bir 20 yıl sonra mesela, bu yazıya link verip, “bakın taa o zamanlar demiştim ben, uzun vadeli olacak bu iş” demek istiyorum. Ne bileyim daha daha ilerleyen yıllarda mesela kızımı yaptığı bir yanlıştan dolayı eleştirince, “hey anneeee şimdi bol keseden atıyorsun ama bak ... tarihinde sen neler neler yapmışsın, hatırlatırım, alooo” diyebilsin istiyorum. Niyetim fena yani blog yazma konusunda, kısmet artık göreceğiz...

Efenim sıra geldi sobeleme faslına; öncelikle gizemini korumakta büyük bir ustalık sergileyen medae cezire’yi sobeliyorum. Umarım beni okuyordur.

Sonracığıma acemi blogcu Piel Roja’nın, daldan dala konup sonunda yuvaya dönen sevgili Rehavi’nin ve de Arzın Merkezine Yolculuk’un bu sorulara verecekleri yanıtları merak ettiğimi beyan ediyorum.

Haydi bakalım sıra sizde, top benden çıktı!

Read more...

Perşembe, Aralık 20, 2007

bayRamlık Rugan pabuç kıRmızısı

Başucumdaki kırmızı rugan pabuçlarımı giyerdim uyanır uyanmaz, pijamaların altına. Bayram kahvaltısını kurardı annem. Dikdörtgen bir masamız vardı mutfakta. Uzun kenarlarından biri duvara dayalı. Kısa kenarlarında karşılıklı annemle babam oturur, diğer uzun kenarda kardeşim ve ben yan yana. Bayram, Pazar ve her türlü tatil sabahı kavga ederdik kardişle, babama yakın köşede kim oturacak diye. Çünkü o oyunlar yapardı illa. “eveeet aç bakalım ağzını, daha büyük daha büyük, boşuna mı sürdüm ben bu kadar çikolatayı”, “hımm, bu tahin pekmezli dilim kime gidiyor bakalım, bardağındaki sütü kim çabuk bitirirse onaaaa” şimdi düşünüyorum da ikimize de aynı oyunları yapardı aslında. Çocuk aklı işte, sadece ona yakın olana veriyor zannerdik yağlı ballı lokmaları. Sonra dişlerimizi fırçalayıp giyinirdik, annem saçlarımı örerdi, salonda toplanır bayramlaşırdık. Babam her seferinde, “o kadar alış veriş yaptık yahu ne harçlığı” derdi, iki dakika sonra vereceğini bilsek de her seferinde üzülüp surat asardık. Bayramlar o zaman bahara denk gelirdi, montlara atkılara sarınmazdık, bayram sabahları efil efil elbiseler, etekler giydiğimi hatırlıyorum. Şimdi kucağında çocuğuyla kayınvalide, kayın peder ziyareti yapan arkadaşlarımla apartman bayramlaşmasına çıkardık. Zemin, 1 ve 2. kattaki herkesin zili çalınırdı, tam 12 daire. Sonra asansörle sırayla 5,6 ve 8'e uğranıp diğer apartmana geçilirdi. Ben elinde torbayla hiç bilmediği kapıları çalıp bütün gün “iyi bayramlaaaar teyzeeee” diyen, akşama karın ağrısından kıvranan çocuklardan ol(a)madım hiç. Elbiselerimi kirletmeden, mümkün olduğunca harçlık almadan, site dışına çıkmadan ve fazla oyalanmadan eve dönmemi tembihledi annem hep bana. Tanıdıkları bitirip dönerdik eve, sonra da ver elini dede, babaanne, amca, teyze ziyaretleri.

Nerde o eski bayramlar demeyeceğim, olsa olsa çocukluk özlemi bu. Artık bayram sofralarında palyaçoluk yapma görevi benim mesela: “kim ağzını daha kocaman açarsa ona gidiyor mide ilacıı” , “hımm valide sultan sütünü içmemiş hala, kalsiyum hapına geri dönmek isteyenler mi var aramızda yoksa?” , “sayın merkez bankası omleti beğendiyseniz, şu bayram gezmelerindeki benzin masrafları için 0 faizli bir kredi açsanız diyorum, hem bu durumda bir dilim fazla baklava ve duble porsiyon kavurma için mutfaktan geçiş izni çıkartabilirim size, ne dersiniz?”

Pile pile elbiselerin, eteklerin üstü kat kat montlarla örtüldü artık. Kapı kapı gezme âdetini unutalı kaç yılı oldu, saymadım. Artık kapıya gelen ve gözleri parlayan veletlere ben harçlık veriyorum. Minik keselerin içinden gelen bozuk para sesini duyunca aptal oluyorlar birden. “Aa harçlık mı bu abla”, “ver elini öpcem valla, boşver çikolatayı”, “apla be, sağol ya lunaparka giderim ben bununla biliyon mu?”, “sen seneye de burada mısın be yaa” dediklerinde de ben aptal oluyorum her seferinde. Artık çıkarken saçlarımı örmüyor annem, kuaförle bayramlaşıyoruz onun yerine. Sonra hep birlikte çıkıyoruz yine evden ama artık ilk durak mezarlık ziyaretleri, gezilecek eskisi kadar kapı yok üstelik kimi tatilde, kimiyle çoktan ipler kopmuş, köprüler yıkılmış. Değişmeyen tek şey kırmızı pabuçlar galiba. Bir de Barış Manço’nun “bugün bayram” şarkısı. Ama onlar bile eskisi gibi değil, pabuçlar belki kırmızı deri, belki siyah süet, “bugün bayram”sa şen şakrak bir bayram şarkısı olmaktan çok “sen gittin gideli içimde öyle bir sızı var ki, yalnız sen anlarsın” diyen hüzünlü bir ağıt...

Yine de güzel bayramlar. Hala sağlıklıyken ve bir aradayken kıymetini bilmek lazım.


Read more...

iyi bayRamlaR

Fiii tarihinde gelmiş bir FW mailmiş bu aşağıda ki dua. Okunmamış 2bin bilmem kaç mailin arasında öylece durmaktaymış. Ben bambaşka bir maile ulaşmaya çalışırken gmail seçtiğim anahtar sözcük için bu maili de gösterince dikkatimi çekti. Mübarek günlerde edilen dualar daha makbul oluyordur belki. Hem bayramınız kutlu olsun, hem dualarınız kabul olsun efenim. Neşeli, mutlu, huzurlu nice bayramlara erişmek dileğiyle...

“ Sevdiğim kim varsa, kendim de dâhil, sevebileceğim herkes de dâhil...
Sağlığı iyi olsun. Kalbi ritmini çalsın.
Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın.
Ciğerlerinden nefes, midesinden gurultu, bacaklarından güç eksik olmasın.
Kanı bol olsun, damarlarında dönüp dönüp dolaşsın.

Sevdikleriyle bir arada olsun. Kolu kollarına değsin, gözü gözlerinin içine baksın.
Lafları birbiriyle başlasın.
Nesi varsa, bölüşecek biri olsun; nesi yoksa bulup getirecek biri olsun.
Bu birileri az ama öz olsun.
Bazıları dünyada tek olsun. Sevgisinin tamamını harcasın.
Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın.
Sevmekten bıkıp usanmayacağı biri olsun. Onun yeri ayrı olsun.
Onu soysun, başucuna koysun ama yalan uydurmasın.
O her şeyine, her haline tek tanık olsun.
Bir hareketiyle güldüren, bir hareketiyle ağlatan olsun. Duyguların hepsi onda olsun.
Kalbi buna teslim olsun. Bütün şarkılar onu anlatsın.
Âşık olsun, sırılsıklam olsun. Kurumasın.

Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun.
Başarının gerçek adının bu olduğunu unutmasın.
İbadet eder gibi, bu keşfini her gün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun.
Yaptıkça daha iyi yaptığını görsün.
Daha iyi yaptıkça bunu başkaları da görsün.
O başkalarının bunu gördüğünü, dış gözüyle görsün, iç gözüyle işine baksın.

Neşesi bol olsun. Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin.
İçinde bir şey durup durup zıplasın.
Duydukları, gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın.
Gürültü çıkarsın. Saçma şeyler söylesin.
Çocuklukta en şımardığı ana, sık sık gidip gelsin. Nereye gidip geldiği bilinmesin.

Değiştirmek istedikleri değişsin. İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın.
Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın. Kapıda hep kamyonu dursun.
Dilediği yere taşınsın.
Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun.
Bileği, bütün alışkanlıklarıyla, bağımlılıklarıyla güreşsin. Birşey ona sürpriz olsun.

Günlerinden bir günü, bir pakete sarılı olsun.
Açılınca, içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın.
Bu gün üçyüzaltmışbeş'ten herhangi biri olsun.
Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasın.
Öyle tahmini mümkün olmayan bir şey olsun ki bu, hayatın zekasını anlatsın.

Bir hayali gerçek olsun. Bir hayale gözünü yumsun.
Peşinden koşup, onu sobelesin. Hayalini kendinden saklamasın.
Bir çizgi filmde olduğunu, her şeyin mümkün olduğunu unutmasın.
Bu duayı okusun. Kendi sesiyle duysun.
Duası gerçek olsun. Her kelimesine şükretsin.
Tek satırına nazar değmesin.”


Read more...

Pazar, Aralık 16, 2007

unutamam / enbe & mustafa ceceli

Şimdi ben bu şarkı için "sakın dinlemeyin" diyeceğim, tık diye play'e basacağız hep beraber. Bari şöyle diyeyim; "kapatılmamış defterler, açık yaralar, küllenmemiş korlar varsa hala mazide bi'yerde dinlememek lazım bu şarkıyı. Çok fena yapıyor, çok..."

Kısaca: Söz-Müzik: Sezen Aksu desem


dibine not: sandığım kadar içli bir şarkı değildir belki de, belki de epey vasattır, bir de kandaki alkol miktarı otomobil kullanmaya müsaitken dinlemek lazım.

en dibine not: bu yazı da kendini imha edebilir her an. etmeyedebilir, hiç belli olmaz.

Read more...

Cuma, Aralık 14, 2007

hayalci pembe

Ümit ve Tuğçe beni mimledi. "İyi halt ettiniz" desem kızmazlar bilirim, o kadar hatırımız var değil mi? Yazacağım söz. Uzun uzun yazacağım her ikisini de çok geçmeden, ne zaman bilmiyorum. Çünkü önce benim yeniden yazılmam gerekiyor. Çünkü, yanlış bir öyküdeyim.

Ne bileyim; şekerden evi görmüş külkedisi gibiyim. Ne yol bilirim ne iz, koca evin şekerden olması umurumda bile değil, pabucumun tekini getirecek prensi bulacağımı sanıyorum ekmek kırıntıları takip ederek.

Ya da devler ülkesinde kaybolmuş pamuk prensesim. Ay bunun da prensi var di mi, prenssiz masal kahramanı yok mu hiç? Heh buldum kırmızı başlıklı kız! O da bildiğin aptal yahu. Tra lala tra lala dolanıyor ormanda, sonra da yok senin gözlerin niye büyük, ellerin niye kıllı?

Teyzoş'um bana tümecikleri anlatırdı. Bilir misiniz tümecikleri? Ben diyeyim teletubbiler gibi, siz deyin pokemonlar gibi canlılar. Yani ben öyle hayal ederdim işte. Hiç sormadım bizimkilere bu tümecikler ne ayak, ne yer, ne içer, nerede yaşarlar diye. Onlar da uydurup uydurup anlattılar senelerce.

Şimdi yine gelip uyduruk masallar anlatsa birileri. İnansam ona, kansam, güvensem mışıl mışıl uyusam dizlerinde...

Hımm ben uykusuzum diye oluyor bütün bunlar galiba. Gidip yatsam isabet olacak.

Read more...

kaRaRsız saRı

1) Alkol tehlikelidir.
2) . . .
3) . . . .

Okuduğumuzu anlayalım: Her kuşun eti yenmez, kumru bir kuş değildir.

Bu 4 cümle her an kendi kendini imha edebilir.
Bu post kimseye zarar vermeden kendi kendini imha etmiştir.

Read more...

Pazar, Aralık 09, 2007

biR pazaRlama unsuRu olaRak "aşk"

Aşkın reklamı da böyle oluyor demek ki.



Ben daha çok haber sitelerinde rastlıyordum bu tip reklamlara. Siz de görmüşsünüzdür mutlaka altı çift çizgili otomobil, banka vb. sözcükleri. Fareyi üzerine getirince yukarıda ki gibi bir görüntü çıkıyor, tıklayınca da hop reklamı veren internet sitesine ışınlanıyorsunuz falan.

Bu görüntüye bugün karakutu.com da gezinirken rastladım. Büyük hayal kırıklığına uğradım açıkçası. "Aşk"ın reklam için anahtar sözcük olması bir yana, ona doğru yaklaşınca çıkan o 5 taş yüzük hakkaten sinir bozucu. Bu mudur yani aşk? Tek taş, 5 taş, çok taş mıdır? Taş mıdır? İlla meta mıdır yani?

Reklam aşklarına alışmıştık da, aşkın reklamı olmadı yahu..


Read more...

deRin mavi

Taslakların arasında 3 tane yarım taslak var,. İlkini yayınlamış olsam, diğerlerini de tamamlayıp yayınlardım ama ilkini yayınlayacak cesaretim olmadığından, onunla alakalı diğer gelişmeleri de yazıp yazıp kaydetmişim. Neden böyle yapıp duruyorum?

1)Kendimle cebelleşmekten sıkıldım, bıktım (ama cebelleşme ortamları yaratmaktan geri durmuyorum)

2)Yaptığım şeye ilk yazıda “delilik”, ikincisinde “kötü bir iş”, üçüncüsünde “aptallık” demişim (ben bile ne yaptığıma karar verememişken, anlamlı cümlelerle olayı ifade edebilmem pek mümkün görünmüyor)

3)Tamam, kişisel ve içsel tarihimi kayıt altına alma fikri hala benim için çok önemli lakin zayıflıklarım özellikle kadınsı zaaflarım hakkında konuşabilecek kadar “cesur” değilim henüz. 2,5uncu kez yenildim demek bile, büyük bir başarı olur benim için.

Sanırım Hülya Avşar’ın bir röportajında okumuştum ya da tv.de söylemişti “daha iyisini bulmak en büyük intikamdır.” diyordu. Haklı kadın. Eğer kuyruk acısıyla bittiyse bir ilişki (kuyruk mu, acımak mı, ben mi?) daha iyi bir intikam olamaz kadın açısından. Adam için de öyledir belki, bilemeyeceğim. 5 yıldan fazladır görmediğim, hiçbir şekilde görüşmediğim birisi var mesela ona sormak lazım. Neden feysbuk hesabını açar açmaz 3. arkadaş olarak beni ekledi, sonra ben nereden tanışıyorsunuz kısmına, 'bir dönem birlikte takıldık ama şimdi görüşmüyoruz' yazınca listesinden sildi ve şimdi 2 kez reddettiğim halde neden hala arkadaşlık talebi yolluyor? Yatak odasının duvarına asmak üzere çektirdiği düğün fotoğraflarından oluşan kocaman bir fotoğraf albümü olması olabilir mi sebep? Dedim ya bilemiyorum. Onu düşünecek halim de yok açıkçası, kendi bataklığımda boğulmakla meşgulüm ben. Önce kendi yenilgilerimi hazmetmem gerekiyor. Hımm bu bile bir adım sanırım. Yani kendimi aptallıkla suçlamaktan vazgeçip sadece “yenildim” hatta “yanıldım” diyebilmek. Diyebiliyor muyum acaba gerçekten... "Yenildim"den ziyade yanıldım diyebiliyorum, evet. Hoş insan üste üste 2,5 kez yanılır mı o da ayrı dava ya, şimdi karıştırmayalım hiç.
Hala intikam derdinde olduğumu da sanmıyorum aslında. Aylar var ki aklıma bile gelmiyor, nerede, ne yapmakta sormuyorum hiç kimselere. Ama sanırım derdim intikam olmasa bile ardından hala doğru dürüst bir şeyler hissedemediğim için kızgınım.

Amaaan neyse işte. Eğlenceli bir oyun oynadım, eğlendim bitti. Geçmişle gelecekle bağlantı kurmanın hiç gereği yok. Yaptığım şey, ne delilik, ne kötülük ne de aptallık. Hem artık aptal sarışın olmaya karar verdiğime göre bundan böyle yapacaklarım için aptallık sıfatını kullanmakta hiçbir beis görmemeliyim değil mi?

---

Garip bir sakinlik çöktü üzerime şu anda. Niye kurcalayıp duruyorum ki ilişkileri bu kadar. Hani beklentileri minimuma çekmiştim ben. Niye şimdi düşündüklerimin tam tersini yapıyorum ki? Bırak işte, nasıl olsa her şeyin bir zamanı var, sen ne yaparsan yap değiştiremiyorsun bazı şeyleri. Hiç aklında var mıydı bu iş değişikliği mesela. Sen o telefon gelmeden 2–3 gün önce valiz toplama hazırlıkları yapmıyor muydun? Yapıyordun. O olmazsa B planın, 2008 ortasında ama yine de “gitmek” değil miydi? Kesin gözüyle bakmıyor muydun yeni maymunlar seçmek için yapılan o küp testinden en iyi sonucu alacağına. N’oldu? Maymun kadar olamadın. Bir sürü tesadüf ve başın zonk zonk ağrırken çalan bir telefon her şeyi değiştirdi. Ne valiz kaldı, ne plan. Hoop en başa döndü birden, taaa 2005 Kasımına.

Üstelik daha da geriden başladın bu kez yarışa. Arada geçen 2 yıl seni geliştireceğine köreltmiş, tokat gibi çarptılar bunu suratına. Ama ne dedin kendine. “başlamak için hiçbir zaman geç değil” dedin, “ben yolun kenarındaki çalı bile olsam, en gür, en canlı, en renkli çalı olacağım” dedin, “bundan çok daha fazlasını ve iyisini yapabilecek kapasitedeyim, kendimi tanıyorum o yüzden şu anda tek ihtiyacım olan biraz sabretmek” dedin. Ve bunları söyleyeli daha 15 gün olmuşken, yine söylenecek, hayıflanacak, üzülecek bi’şeyler buldun kendine. Durduk yere oyunlar başlattın, çuvalladın, durduk yere kendine kızdın, üzüldün. Ne gerek var, azıcık sabırlı ol. Azıcık inan kendine, azıcık çabala, mücadele et bakalım.

Not defterine bak mesela ne demişsin bi'kaç gün önce: “İnsanın kendi kendiyle savaşı kadar yorgunluk veren bir eylem daha var mı yeryüzünde dersin? Bence yok. Çocuk falan büyütmedim, hatta tez yazacak cesaretim olmadığı için über siber sonik masterlar yap(a)madım, taş taşımaktır, inşaat ameleliğidir bir yana, yazdan yaza köye gidip (ki benim köyüm de yok) ne bileyim çay ya da tütün toplamışlığım, günebakan dövmüşlüğüm bile olmadı bu yaşıma kadar. Benim becerebildiğim o basit, kolay, sıradan aktivitelerin (yemek yemektir, uyumaktır, eh işte arada bir okumaktır, mepe3 çaların ya da bilgisayarın düğmesine basmaktır) ardından bu “kendimle cebelleşme” haline dünyanın en yorucu eylemi etiketini yapıştırabilirim gönül rahatlığıyla.”

Cebelleş bakalım kendinle birazcık, senin daha bilmediğin kim bilir neler var içerde, o korkak küçük kızı bile çıkarabilirsin belki büzüştüğü çemberden. Hem bak ne diyor 4 aralık tarihli Radikal’de günün sözü olarak:

“Bir insan kendi ile kavgaya başlarsa değerli bir adam olduğuna inanabilir.” Browning

Haklıdır belki, dene bakalım...

Read more...

Perşembe, Aralık 06, 2007

şiddetli moR

Yazmıyorum. Çünkü yaşamıyorum. Buradaki ilk günümde “hangimiz yaşıyoruz, hangimiz yazıyoruz kim bilebilir” demiştim. (artık sadece profilde yazıyor galiba) Şimdi hiçbirimiz yaşamıyoruz, ben de yazamıyorum.

Siz iyisi mi şuraya bir göz atın: http://www.saynotoviolence.org/

BM ve Nicole Kidman var işin içinde ama bunu bile açıklamaya mecalim yok. Konuyla ilgili haberler Cnn türk’te, Radikal’de, Hürriyet’te ve Gazeport’ta mevcut.

Levent Yüksel var ya (hani Sertap’ın eski kocası =)) Sultan Süleyman’ı çok güzel söylüyor, 1 milyon kez üst üste dinleyebilirim. Ve evet mübalağa etmekte oldukça başarılıyımdır...

Y.cim sağ-salim döndü. Şimdi 12Aralık'ta son askerimi göndereceğim. O da gelsin vefalı bir arkadaş olarak "itinayla asker beklenir, moral destek verilir" görevimden istifa edeceğim. Kardeşimde önümüzdeki 5 yıl içinde (ve aslında çok daha uzun vadede) gitmemek için gerekli her işlemi yapacağından, artık askeriyeyle ve postanelerle ilişiğimi kesebilirim. Zaten artık vefasız, kaprisli, burnu havada ve de şapşal bir kadın olmaya karar verdim. Aptal bir sarışın bile olabilirim her an, yolda görsen tanımazsın yani...

Gördüğüm herşeye ilk kez karşılaşmış gibi saf saf bakmak istiyorum mesela hiç bir işimi kendim halletmek istemiyorum artık, "ay o şimdi beceremez, dur ben halledeyim" diyebilirler arkamdan hiç sorun değil. "Aman bırak ya o kendi kendine halleder nasılsa" demelerinden iyidir. Madem gönül kaçanı kovalıyor, madem "gönlünü gün edeni sevmez sevda" (ben 3 kez falan dinleyince anlayabildim bu Mustafa Sandal şaheserindeki gizli manayı, anlayınca da hemen cümle içinde kullanmak istedim) madem böyle açık açık, adam gibi, kadın gibi, insan gibi yüreğindekini söyleyince metabolizması bozuluyor bu Y kromozomların, tamam! Ben de artık oyunu kuralına göre oynayacağım.

Gelin ulan sırayla,

NEXT!

Read more...

Pazar, Aralık 02, 2007

1 günlüğüne kadın olmak

izlemelisiniz... gerçekten etkileyici!

Read more...

sıkıcı gRi

Hayır, durum raporu vermeyeceğim, yaşıyorum işte. Sıradan, basit, makul, bilindik öylesine veya değil, yaşıyorum işte. Yaşıyorum ama yazmıyorum çünkü okuyamıyorum. Çünkü normal iş yerlerinde adı üstünde filtreleme için kullanılan websense şeysi, bizim oralarda küllen internete erişimi baltalamak için kullanılıyor. Birkaç haber sitesi, gazeteler (ki bazılarında yazarların arşivlerine ulaşmak da mümkün değil, sadece o günkü yazısını okuyabiliyoruz), bankalar (ki online borsa takip zımbırtılarına ulaşmak da mümkün değil) resmi web sayfamız, rakip firmaların web sayfaları (“lar” dediğime bakmayın, bir elin parmakları kadar bile rakip yok ne yazık ki) dışında hiçbir yere ulaşamıyoruz. Zaten ekşi sözlüğe ulaşabileceğimi düşünmüyordum ama bloglara, kişisel blog sayacıma ve daha da fenası readerıma ulaşamadığımı gördüğümde başımdan aşağı kaynar sular döküldü resmen. 3-4 gündür IT’ci birilerini bulmaya çalışıyorum. En azından şu readerı ayarlamanın bir yolu olmalı değil mi? Bakalım artık Salı günü biriyle tanışacağım, umarım bu işler konusunda yetkili biridir. Yoksa artık ilk iş bir PDA mı olur blackberry mi olur, direk laptop mu olur bi’takım zımbırtılar taşımaya başlayacağım demektir. (pahalı bir hobi olmaya başladı bu bloggerlık galiba =))

Aa sahi şu alttaki yazı var ya “keskin lacivert” ne komik di mi? İnsan hiç sevdiklerini kategorize eder mi yaaa? Olacak iş mi bu? Ne o öyle devlet dairesi gibi, evrakları tamamla öyle gel. Şu olmadan bu olmaz falan. “Hımmm, metrekaraye düşen gözyaşı raporunu onaylatmamışsınız hanfendü, bu durumda ben size dost muamelesi yapamam. Ama yeterli sayıda sabah ezanı stickerı toplamışsınız, bayramınızı mesajla değil de direk arayarak kutlayabilirim” Ne yani, bu mudur? Yoksa şöyle mi oluyor?

“Aaa bi’dakka sen şimdi benim iş arkadaşımsın, o yüzden seninle sinemaya gidebilirim ama akşam içmeye gidemem” ya da “dur ayol sen benim dostumdun di mi o zaman ben sana istediğim kadar kızabilir, hatta elinden sigara paketini alıp çöpe atabilirim” ya da “ay ay ay biz şimdi sevgili mi olduk, ay ay hemen bir şişe şarap açmamız lazım, açık tekel bulalım hemen, nerede arabanın anahtarları” mı diyor Zeynep hanım kızımız hayatındaki insanlara acaba. Peh!

Bu kadar işte, yaşıyorum. Sırf kendimi kendime ispatlamak için yaramaz oyunlar oynuyorum, başıma iş açmazsam yakında iyidir. Aslında oynadığım oyunları yazmıştım az önce, kaydedip bıraktım öylece. Akışına bırakmaya karar verdim her şeyi. "Belki de şehre bir film gelir, bir güzel orman olur yazılarda... "
Otomatik pilotta gidiyorum işte. Isparta’da düşen uçakla ilgili çok detaylı araştırmalar yapılması gerektiğini, ucuz bilet olayının tehlikeye davetiye çıkartıp çıkartmadığının açıklığa kavuşturulması gerektiğini, tüm havalimanlarına ILS (aletli iniş sistemi) cihazları takılması gerektiğini düşünüyorum. Yarışmaya İstanbul’dan katılıyor, yarışmacı arkadaşlara başağrıları diliyorum.

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP