Cuma, Haziran 13, 2008

şizofRenimsi mavi

Bir film vardı. Bi’çocuk elinde sorularına evet ya da hayır diye yanıtlar veren bir topla yolculuğa çıkıyordu. Route 69 mu ne adı, tamamen uyduruyor da olabilirim.

Yolculuk sırasında acayip tiplerle karşılıyordu, bir yandan hayatın anlamını arıyor bir yandan da hayatının aşkına ulaşmaya çalışıyordu falan. Bir otostopçu kadın aldı arabasına. Kadın önüne gelen herkesle yatıyor ve bunları da tek tek yazıyor defterine. Güya o da yeryüzündeki en iyi seksi arıyor. Bizim esas oğlanı da epey bi’baştan çıkarmaya çalıştı. Çocuk tam tongaya düşecekken uyandı. “hayır, seninle seks yapmayacağım o listedeki binüçyüz bilmem kaçıncı adam olmayacağım. Ben tek adam olacağım. Seninle yatmayan tek ve listenin başındaki kişi olacağım sen de ömrünün sonuna kadar benim nasıl seks yaptığımı, yeryüzündeki en iyi sevişen adamın ben olup olmadığını merak edeceksin” dedi ve kadını arabadan indirdi.

Benim esas oğlanda böyle bir şeyin peşindeymiş anlaşılan. “hiçlik belki daha çok şeydir hayat denen şu karmaşada” dedi ve beni msn listesinde engelledi. (silmiştir belki de bilemiyorum) (silmiş evet öğrenmek pek zor olmadı) Engellemeden önce telefonumu sildiğini de araya uygun bir üslupla sıkıştırdı. Ben pek anlamadım n’olduğunu. Daha dün gece “seni özledim”, 1 ay önce “seni seviyorum başka da diyece bi’şeyim yok” diyordu halbusi.

Anlamadım n’olduğunu ama üzüldüm doğrusu. Ağlar gibi yaptım. Böyle 1-2 damla süzüldü falan. Tam sevindim, günlerden sonra nihayet ağlayacağım sandım. Arka pencereden Y.cim saçma sapan bi’şeyler söyledi güldürdü beni. O arada crick online oldu, selam verdi lafa tuttu sağolsun, ben Ipod’u şarja taktım, fotoğraflarını sildim, yeni şarkılar yükledim falan derken… Lan, hani ben oturup ağlayacaktım. Adam bana bal gibi ‘sen beni elde edemedin, şimdi hayatının sonuna kadar otur beni düşün’ deyip gitti. Hiç böyle reddedilmemiştim doğrusu. Hatta galiba ben hayatımda hiç reddedilmemişim. Ağlamak için daha iyi bir sebep olamazdı. Babamın son despotluğunda bile iyi bir sebepti bu. (yok hayır düşündüm de o daha iyi bir sebep aslında ama onun için ağlamaktan başka şeyler yapabilirim, bu konu için ağlamaktan başka yapabileceğim hiç bi’şey yok) Ve fakat ben buna rağmen şöyle anıra anıra ağlayabilmiş değilim. Ice-tea kalmamış dolapta acaba soda var mıdır onu düşünüyorum. Gündüz işyerinde yediğim barbunya gaz mı yaptı mı ne böyle bir şişkinlik midemde, fena.

Hayır, ben kendimi biraz biliyorsam bu hiç hayra alamet değil. Hiç değil hem de. Bunun bi’yerden çıkması lazım yani. Yoksa yarın sabah mesela serviste katılıp kalırsam hiç şaşırmam doğrusu. Yaa off, gene hafta sonu geldi bak. Millet hafta sonu boşta kalsın diye bakar. Ben cumartesi evde olduğum haftalara lanet okuyorum nerdeyse. “hafta sonlarını sevmiyorum çünkü içini dolduramıyorum” demiştim diğ mi?

Diğ mi? Diğ mi?

Çok pis takıldı bu laf ağzıma. Her soru cümlesinin sonuna "diğ mi? diğ mi?" diye ekliyorum. Bu sabah servis beklerken hangi minibüslerin istediği istikamete gittiğini soran yakışlıklıya bile aynı şeyi yaptım. “servise beklemek için pek uygun bi’yer değil sanırım” “diğ mi, diğ mi?” gülüşmeler falan. N’oluyoruz kızım dedim kendime, ne bu kırıtmalar falan. Ağır ol azıcık sen bugüne bugüne mail attın müstakbel sevgiline. Akşam arayacak seni her şeyi sil baştan alacaksınız. Hah! Asıl konumuz da oydu zaten diğ mi? Benim oturup ağlamam lazım acilen. Ciddiyim bak. Reddedildim ulan?! HaHa. Şaka gibi ya. Telefonuma da silmiş üstelik.

—Kızım gülmesene kendi kendine be. Git yat bari. Kulaklığı takmadan önce şarkıları da karıştır. Kesin ağlatacak bi’şey çıkar.

—Hiç yatasım yok valla. Daha oje sürmem lazım zaten.

—E oje sürecektin madem niye bilgisayar başına geçmeden sürmedin şapşal, şimdiye kururdu, yatağa girince yorgan izi oluyor sonra.

—Ha evet oje diğ mi? Bordonun üstünde böyle çizik çizik yorgan deseni çıkıyor falan. Derdim de oydu zaten ojenin üstündeki “yorgan izi”.

—Otur ağla o zaman. Allah Allah!

—Haaaa hakkaten Allah ya. İyi hatırlattın bak onu. Bu gece Perşembe. Söyliyim de dedeciğime iyi baksın oralarda. Hava’ya bir selam yolasın benden. Filiz teyze’nin de ölüm yıldönümüydü sanki bu günler. İnsanlar ölüyo lan. Çok fena.

—Hah şöyle. Akıt o yaşları biraz, anırma ama sessiz sessiz ağla. Hayatın geçip gidiyor. Düşün de ağla.

Read more...

Çarşamba, Haziran 11, 2008

soRunsal moR

Hani kağıt keser elini, yanar, bir bakarsın kan damlamış sayfana. Acır.
Sonra bir şarkı başlar. Acıtır.



Hangisi acıdır?

Read more...

Cumartesi, Haziran 07, 2008

yağmuRlu mavi

Önce ışık geliyor. Kibritin anlık alevi gibi aydınlatıyor odamı. Sonra yavaştan bir gürültü…


Yağmur yağamıyor bir türlü. Sıcak havayla soğuk hava çarpışıp duruyor sürekli. Kafamın içi gibi. Habire şimşekler çakıyor. Yine gitmelere takıldı aklım. Yine “benim burada ne işim var hala?” sayıklamaları. Yine aynı kapana kısılmışlık hissi ve yine aynı atalet.

“Hayat bi’durmadı be!” diyor dizideki adam. Üst üste yaşanan olaylardan bunalmış “hayat bir durmadı be!” Ben bir türlü başlamamasının derdindeyim, adam durduramamaktan şikâyetçi. Hayat bir acayip. Geçenlerde bi’yere “hafta sonlarını sevmiyorum çünkü içini dolduramıyorum” yazmışım. Değiştiriyorum, “hayatı sevmiyorum çünkü içini dolduramıyorum.” Ama böyle söyleyince de pek depresif oluyor. “hayat hiç sevilmez mi, her gün yeni güneş, kuşlar böcekler mevsimler yaşanacak uzun yıllar” falan.

Yağmur bir türlü yağamıyor. Çarpışıp duruyor bulutlar…


Yine tartışıyoruz babamla. Çok kızgın bu kez. Dile gelmez laflar ediyor. Lanet olsun ki haklı! Evet, hatalar yaptım. Ama ben de istemedim ki böyle olmasını. 2007 Şubatında verdiğim kararı eleştiriyor. Bi’dur da ayna bak be adam; “ne yaparsan yap ben senin arkandayım” demedin mi bana vazgeçerken. Madem yanlış olduğunu biliyordun bu kararın, “sen hele bir yola çık, dönmek istersen ben hep arkanda olurum” deseydin ya. Söyleyecektim sana bunu. Tam dilimin ucuna gelmişti ki senin sesin titredi: “kimse bana bi’şey yapamaz ama sen beni bitirirsin.” Ne demek bu? Bu bile yeterince ağır bir yük değil mi tek başıma taşımak için? Bunca karar almak için çok küçük değil miyim ben? Büyümüşüm ama, karşında ağlamıyorum artık.

Güçlü bir ışık yanıp sönüyor… Yağmur bastıramıyor bir türlü.

Şirket, kariyer planlarımın için ediyor. Ay sonu değerlendirmesinde dibe vuruyorum. Birincilikten bu yana adım adım düşüyorum zaten. Üstelik hangi pozisyonda devam edeceğim belli değil. 'Özel proje yaptık seni seçtik dediler', ne gelen var ne giden. Yolun kenarındaki çalı olmak kötü bir fikirmiş sanırım. Ayrık otları öyle çoklar ki, onlara kapılmadan yeşil kalabilmek öyle zor ki… Evet, yine yanlış bir karar vermişim anlıyorum.

Kocaman bir gürültü titretiyor camları. Yağmur ıslatamıyor bir türlü.

Benim kara kara oturup geleceğimi düşünmem, kaybolan ehliyetimi ve pasaportumu yaptırmam, bana vize veren ilk ülkeye bir uçak bileti almam ve hala “gitme” diyecek hiç kimse yokken hayatımda, basıp gitmem gerekiyor. Peki ben ne yapıyorum? Google’a ucuz uçak bileti mi soruyorum, konsolosluklara telefon açıp gerekli evrakları mı öğreniyorum, aklıma yatkın bir sertifika, master programının ücretlerini mi araştırıyorum, oralardaki arkadaşlarıma mailler mi atıyorum HAYIR?

Tek derdim bir şarkı. Tam uyumak üzereyken radyodan gelen, baştan sona ezbere bildiğim halde sabah kalkınca "neydi o?" diye yana yakıla aradığım bir şarkı.




Tek düşündüğüm; birilerine böyle cümleler yazdıracak kadar “sevinci” olamadığım. Değil bunları yazdırmak, “yeniden şarkılar söyleten kadın” olmak, yanıma sokulup “you know there's still a place for people like us” bile dedirtemediğim. Oturmuş bunu düşünüyorum günlerdir. O pek beğenmediğim İ. bugün birbirinden güzel ve de kocaman 5 buket gülle evlenme teklifi alıp, kapıya dayanan sevgilisinin sürprizi dolayısıyla işten 2 saat erken çıkınca dank etti kafama. Hiç kimsenin “you're my first, my last, my everything”i değilim ben. Hiçbir zaman da olmamışım üstelik. Evet derdim bu şu anda.

Nihayet bastırıyor yağmur! Sessizlik iniyor geceye.
Ben yine kaçıyorum gerçek sorulardan, sorunlardan...

Read more...

Çarşamba, Haziran 04, 2008

kazım'ın son duRumu

Ben baştan ayağa bir zamanlama hatasıyım. Dünyaya gelişim, okuduğum okullar, yaptığım işler. Hep yanlış zamanda yanlış yerde oluyorum. Ha, bunun saat mevzusuyla ne alakası var, yok aslında. Yani varda çok uzun alaka şimdi bağlayamayacağım ikisini birbirine. ,

Nihayet kararımı verdim, e şıkkını sipariş ettim. Siparişi vermeden önce satıcı zibilyon tane soru sorduğumdan mıdır nedir, satıcı bir türlü siparişi onaylayıp kargoya vermedi. Ben de iptal ettim sonunda, satmaya niyetin yoksa ben de alıcam diye peşinden koşamam herhalde.

Sonra dün işe gitmedim, Kadıköy’e Salı pazarına gittim. Nasıl özlemişim sal-pa’da gezinmeyi. Pek bi’şey alamadım ama insanları izlemek, satıcıları dinlemek bile keyifli. Bi’de ben çocukluğumdan beri çok severim pazarları zaten. Doncuların, parçacıların tezgâhlarında didik bi’şeyler karıştırmayı. Velhasılı, gittim hasret giderdim bi’güzel. Bu arada Abi’nin dediği gibi 5 milyona şahana saatler satan saatçilere de rastladım. Bir tanesi hele, gitti-gidiyorda gördüğüm neredeyse bütün şekilli saatler adamın tezgâhında var. Hemide sadece 20 lira! Yahu şimdi şu benim saatte buralarda bi’yerde olsa derken, ta-ta! Benim e şıkkı ilerden bana göz kırpmakta. Gittim yanına baktım kadranı beyaz. “Yok mu” dedim “bunun siyahı”. “Abla geçen hafta siyah getirdim beyaz sordular bu hafta beyaz getirdim siyahını soruyorsunuz” dedi satıcı. “Eee 2 sini de getir madem, niye birini alıp birini bırakıyorsun” deyince güldü gevrek gevrek “bak bi’de şu var” diye başka bi’saate yeltenecek oldu. “Ben bunun siyah kadranlısını istiyorum” dedim. Gitti arabaya baktı. Yok! “Abla sen haftaya gel ben sana siyahını getircem” diye söz verdi. Mutlaka geleyim diye de bana pazarda yerini tarif etti.

İşini böyle yapan adamları seviyorum ben. Satmaya niyeti var adamın. Ben de alıcıyım belli, her yolu her koşulu deniyor kendince. Bi’de bazıları var “şu kaç para?” diye sorunca bile ağzının içinde yuvarlıyor lafı. Alasım varsa bile almıyorum onlardan bi’şey, başka yerde 3 kuruş fazla veririm adam gibi hizmet alırım. Hiç de gocunmam.

Ha ben saat diyordum di mi? Haftaya Salı işe gitmemek için ne bahane bulsam acaba? Bi’de “amirim” çakar mı acaba 2 Salı üst üsüte tüyünce alışverişe gittiğimi. Yahu zaten şirketten bağlanıp duruyorum bloggera, kadının bi’gözü benim ekranda sürekli. Bu aralar yakalanmazsak iyidir. Temkinli olmak lazım.

Hiii! Güncemin şirkette öğrenildiğini düşündüm de bir an! Dağlara taşlara! Bi’yerlere de taşınamam valla, çok dikkatli olmam lazım çok!

Read more...

Pazartesi, Haziran 02, 2008

mızıkçı mavi

Dear God, Sevgili Allah, Pek muhterem Yehova,

Ya da adın her neyse, hangi dili konuşuyorsan, nerede yaşıyor ya da yaşatılıyorsan. Sen orada çok eğleniyor olabilirsin, dışardan bakınca eğlenceli göründüğüne hiç şüphe yok zaten. Lakin biz bile insanoğlu olarak döner tekerleğe koyduğumuz farelere arada bir izin veriyoruz, bir durup soluk alıyorlar. Nedir senin bu dur durak bilmez oyunların? Ne yani amacın? Nereye varmaya çalışıyorsun?

Tamam, büyüksün anladık, eyvallah. Hep senin dediğin oluyor bunu da biliyoruz. Madem eninde sonunda o malum amaca varacağız, bunca oyun, bu kadar dolambaçlı yol niye.

Tamam, seni yeterince tanımıyor olabilirim. Gönderdiğin bütün kitapları okumuş da değilim. Zaten hiçbir yazarın tüm kitaplarını okumuş değilim. Ayrıca yeri gelmişken belirtmek isterim ki, kitaplar arasında ki üslup farkı da fazlasıyla dikkat dağıtıcı. Hiç aynı kalemden çıkmış gibi değiller ama neyse konumuz şimdi bu değil.

Diyeceğim şu ki, tadı kalmadı artık. Valla bak. Ne tahammül, ne zekâ, ne inanç ne ait olma huzuru, güveni… Hiç biri anlamlandıramıyor olup bitenleri. Zaten bi’bok olduğu da yok. Farkında olduğun üzere aynı çemberde dönüp duruyorum. Hayır, madem olmuyor ve olmayacak bu heveslendirme niye. İşte, aşkta, evde. Her yerde bir gösterip de vermeme durumu yaşatıyorsun bana. Mütemadiyen.

“Hah” diyorum “tamam ya, bir adım attık nihayet ortak bir zeminde uzlaştık, onlar beni anladı ben de biraz onların huyuna gideceğim, hepsi bu işte.” GÜM!

“Ah” diyorum “bu sefer oldu galiba, nihayet aynı dili konuştuğum biri çıktı karşıma, zırhların ardında ki bana dokundu birileri, evet evet ben de âşık oldum galiba.” ÇAT!

“Bak” diyorum “Büyük bir potansiyelim var ve bunu burada açığa çıkarabilirim. Biraz zaman alacak ayrık otlarının arasından sıyrılmak ama olsun, buna değecek, gerçekten hak ederek çıkacağım yükseklere” PAT!

Başka ne kaldı zaten hayatta. Yemek? İçmek? Çalışmak? Seks? İyi müzik? Güzel şarap?

Hayır basıp gideyim desem, gidecek yer yok anasını satayım, bütün yollar sana çıkıyor. Bi’de öyle pis kurallar koymuşsun ki, hakkaten onlarca yıl bu kurallara rağmen senin takımında olanlara şaşıyorum doğrusu. Yani tamam, top senin istediğin saatte gelir oyunu başlatırsın ama el insaf yahu. 6 milyar adam!

Bak sana bi’şey diyim mi? Aha ezan’da okuyor. Yatsı olmalı bu okunan. Ben asıl sabah ezanını severim bunu da bilirsin. Neyse diyeceğim şu ki, rahmetli dedemin hatırına kalitemi bozmuyorum sana karşı. Çok sevdirdi seni bana, küçüktüm o zaman çok inandım büyüklüğüne. Her şeye kadir olduğuna. Bir şeyi senden ve yürekten istersem yapacağın(m?)a. Hatta bi’kere lunaparka gitmeyi çok istedim hatırlıyor musun? O akşam lunaparka gittik beraber. Dedem gencecikti, annem ve babam çocuk denecek yaşta. Ben minik bebe. Atlıkarıncada iki avucumu açıp teşekkür ettim sana onu da hatırlıyor musun? Annem ellerimi bıraktım diye kızdı hani oyuncaktan inince.

Mektubuma burada son verirken “ben artık oynamıyorum” demeyi çok isterdim. Amma velâkin ben atlıkarıncaya bindiği için varlığına inanabilen o küçük aptal kızım hala…

Sevgi, selam, saygı hiç bi’şey yok sana. Sen bana biraz umut yollayana kadar küsüm işte. Ne halin varsa gör.

Read more...

Cuma, Mayıs 30, 2008

kıRık beyaz

Çok kızgınım sana, bir türlü gelmeyişine, ortaya çıkmayışına. Bunca ihtiyacım varken yanımda olmayışına.

Öyle çok zaman çalıyorsun ki bizden. Tamam kabul, bu cümleyi senin için kurmamıştım ama senin de yaptığın tam olarak bu değil mi? .

Neredesin?
Ne yapacaksın bu akşam?
Sevgilinle misin yoksa? Öyleyse daha da kızarım sana, sakın söyleme bunu.
Zaten sakın bana her şeyi söyleme. Bir şey söylüyorsan bileyim ki doğrudur. Yalanların söylemediklerin olsun en azından. Sanırım bununla baş edebilirim. Ama sen yine de beni baş edecek bir şeylerle karşılaştırma oldu mu? Öyle yorgunum ki anlatamam sana…

Bu güneşli akşamda, şu yaşımda, oturmuş bunları düşünmekten, hep aynı şeyleri yazmaktan, yaşamaktan öyle yoruldum ki. Yorulmak sözcğünün hakkını verememekten...

Geçen cumartesi evde olanlar ve bu hafta işte olanlar. Olamayanlar.
Bugün bir an nefes alamıyorum sandım. Soluk almaya çalıştıkça göğsümde bir sızı. Bembeyaz olmuşsun dediler, doktora çıkardılar beni. Tansiyon 9 a 5. Söylemedim nefes alamıyorum diye. Bi’de yalan uydurdum “rejim yapıyorum, bi’şey yemiyorum ondandır” dedim. Aptallar inandılar. Öğle yemeğinde yediğim bol mayonezli patates kızartmasını hatırlamadı masamda oturan hiç kimse.

Bu belirsizlik daha ne kadar sürecek? Ne zaman çıkıp geleceksin? Ben ne zaman adam olacağım? Aradığım beni nerede bulacağım?

İş yerinde yeni bir proje var. 120 kişiden 25 kişi seçmişler. En son seçilenlerin haberi oldu durumdan. “Aman da biz sizi seçtik çok özelsiniz, pek güzelsiniz” diye poh pohlayıp duruyorlar. Genel müdür yardımcısı H. Bey varmış işin başında, bizzat ilgileniyormuş süreçle. İnanılmaz bir adam kendisi. Hayranım... Başında o olmasa yapılacak iş direk istifa sebebi. Hoş istifa etme lüksüm yok ya, neyse karıştırma. Diyorlar ki; ‘siz projeye bir başlayın, 15 gün sonra H. Bey hepinize adıyla hitap edecek, o kadar yakından tanıyacak sizi tek tek.’ İnanayım mı onlara bilmiyorum. İnanmaktan başka alternatifim yok aslında. Seçme şansım da yok zaten. “1 Hazirandan itibaren masanız değişecek, çalışma saatleriniz değişecek, yanınızda oturan insanlar değişecek, yöneticiniz değişecek, performans sisteminiz değişecek, ama merak etmeyin geri kalan(?) her şey aynı, bu özel bir proje, sizi seçtik, aslansınız kaplansınız.” Oldu canım!

Baş etmekten, sürekli kendi kendime kararlar almaktan, kimseye akıl danışamamaktan yoruldum… İşten erken çıkıp seni arayamamaktan, hatta aramadan direk ofisine gelip sana sürpriz yapamamaktan, Cuma akşamı kanepede pineklemekten sıkıldım.

Ö., Gel birlikte ev tutalım diyor. Ben ilk tanıştığımız sıralar bi’ara “artık yalnız yaşamak istiyorum” gibi bir laf etmiştim o günden beri diyor bunu. Hiç sevmiyorum hatunu, üstelik kedileri var. Ama şeytan diyor topla pılını, pırtını at kendini. Başını en kötü ne gelebilir? “En fazla geri dönmek zorunda kalırsın.” Bu cümle dönüp duruyor günlerdir kafamda:
“en kötüsü, geri dönmek zorunda kalırsın.”
Daha kötüsü ne olabilir ki? Kaybedecek neyim var ki?

Yine cevap yok sorularıma biliyorum.
Yine sen yoksun.
Senden başka anlatacak kimseler yok üstelik. Gelişini hep şen-şakrak hayallerle bekleyemem ya Yokluğunla dertleştim say bu kez. Belki aylar sonra güleriz bunlara birlikte… Ama şimdilik böyle.

Read more...

Perşembe, Mayıs 29, 2008

kaRaRsız kazım

Sevgili blogdaşlarım, bloggerdaşlarım, arkadaşlarım, okurlarım, yazarlarım, yazdıranlarım…

Bir türlü karar veremiyorum, reca ederim bana fikir veriniz. Şimdi durum şu: epeydir burada da sayıklıyorum, malumunuz bir kol saati almak istiyorum. Lakin şöyle görür görmez vurulup alacağım bir saat çıkmadı hala karşıma. Ha pardan bi’tane Tissot beğendim lakin kendisi 4 kişilik bir ailenin bir ay boyunca yoksulluk sınırının üzerinde bir hayat sürmesine imkân verecek bir fiyat etiketine sahip olduğundan aşkımız pek uzun sürmedi maalesef.

Şimdi hem kalbimi fethedecek, hem de etiketi cüzdanımı delip geçmeyecek bir saat bulana kadar atıştırmalık bi’şeyler almaya karar verdim. Zira yaz geldi, geliyor. Saatsizlik iyice canımı sıkmakta. Şöyle gerçek aşkımı bulana kadar bi’kaç zaman takılacağım bir yakışıklı aramaktayım. Bu konuda kendimi sokaklara atmaktansa online alışveriş sitelerine atmayı uygun buldum

Bakındım bakındım bakındım. Seçenekleri yok fiyata göre, yok renge göre, yok kronometreye göre eledim eledim eledim, lakin şu 5 saatin arasından bir seçim yapamadım.

Ve durumu oylamaya açmaya karar verdim. 5 adet fotoğraf var, a-b-c-d ve e. Sence hangisi?

Yorum yapmak isteyenler bittabi yorumlarını bırakabilir. Hatta memnun olurum. Yorumla falan uğraşamam diyenler için de aşağıya minicik bir anket ekledim. Oy verirseniz pek bahtiyar olurum.

Buyurun buradan yakın.



SEÇENEK1

SEÇENEK2SEÇENEK3SEÇENEK4
SEÇENEK5

Read more...

Çarşamba, Mayıs 28, 2008

kaRmaşık mavi

Ben demiştim!

Kolay kolay kaybetmem bi’şeyi demiştim!

Nitekim buldum. Kaybettiğim kalemimi buldum.

Ne demeli ne yazmalı nasıl yorumlamalıyım bu durumu bilmiyorum. Dönüp dönüp bakıyorum yazdıklarıma. Kaleme. Benim olmayan fotoğraflara. Tesadüflere. Nihayet bu gece kurabildiğim msn’e… Habire başlamadan biten gel-git yumağına. Bir vazgeçemeyiş mi bu? Ego mu? Görünmez ve kopmaz bir bağ mı? Hiç bağlanamayan bir yumak mı?

Bilmiyorum.

Bildiğim kalemi bulduğum.

Bildiğim, "Seninle bağlantılı olabilecek tek nesne oydu ve sen gitmeden önce o gitti.Şimdi de biliyorum ki, sen geleceksen eğer bi’şekilde kalemde ancak o zaman çıkacak ortaya. Yani muhtemelen hiç çıkmayacak" dediğim halde kalemin ortaya çıktığı…

Bildiğim, yorgun olduğum. Olup bitenleri kimseye enikonu anlatamamaktan dolayı yorulduğum. İçimde birike birike taştığım.

Bildiğim baharın geldiği. Baharın yorgunluk getirdiği.

Bildiğim… Kalemi bulduğum.

Bildiğim... Bu cümleyi ancak bu kadar toplayabildiğim

Read more...

Pazartesi, Mayıs 26, 2008

amaçsız laciveRt

Ot gibi yaşıyorum diyeceğim ama düşünüyorum da otların da gayet eğlenceli bir hayatı olabilir aslında. Her gün bin bir çeşit insanla muhatap oluyorlar ne de olsa. Aslına bakılırsa ben de çeşit çeşit insanla konuşuyorum. İletişim kuruyorum. Sorun çözüyorum. Hatta bu hafta hiç tanımadığım bir hanım efendi beni başkanı olduğu bir musiki derneğinin konserine davet etti mesela. Çok da gururlandırdı üstelik. “Yanınızda getireceğiniz bir kişiyle birlikte protokolde yerinizi ayırıyorum” dedi. Gidemeyeceğim ama telefonlarımızı mail adreslerimizi aldık karşılıklı belki farklı bir zamanda, neden olmasın?

Hiçbir şey okumadım bu hafta. Gazete, dergi, blog, kitap. Peki tamam biraz kitap okudum. İşimle ilgili 100–150 sayfalık bir iki ufak hikaye vardı onlara göz attım. Ama başka hiç bi’şey okumadım. 12mayıs günü Çin’de olan depremde 60 binden fazla insanın öldüğünü, Myanmar’ı vuran Nargis kasırgasına rağmen askeri hükümetin ülkeye gelen yardımlara izin vermek yerine anayasa referandumu yaptığını, Kylie teyzenin istanbul’a gelip konser verdiğini, başbakan’ın gözlerinin bozulduğunu güneş gözlüğüyle gezmek zorunda kaldığını falan sabah geveze’yi dinlerken araya sıkışan haberlerden ya da biz dünyadan bi’haber kalmayalım diye şirketin her tarafına yerleştirilmiş plazmalardan akıp geçen haber şeritlerinden öğrendim. Yemekhanede yapılan güncel tartışmalardan da kusur kalmadım böylece. Yani insanlar okumadan da hayatlarına devam edebiliyormuş bal gibi, anladım. Ne gerek var ki bu kadar kasmaya?

Hafta sonu için en iyi planım reader’daki 500ü aşkın okunmamış blog için mark as read tuşuna basıp, Cdlerde biriken bi’sürü filmi, diziyi izlemekken; bir iki ilginç başlığa takıldım, aa bilmem kim bilmem nereye gidecekti, yok bilmem kim en son bilmem ne yazmıştı devamında ne oldu acaba derken, yine saatler saatler geçti bilgisayar başında. Neden okuduğumu, neden yazdığımı hatırladım tekrar. Birkaç saatliğine olsun uzaklaştı tilkiler kafamdan, biraz olsun sustu diğerleriM, motorum soğudu azıcık.

Eskiden “neler oluyor hayatta” vardı buralarda. Hatırlayan var mı bilmem. Okudum beğendim gibi, çeşitli haber sitelerinden haberleri işaretliyordum readerda. Benim baktığım pencereden dünyada olup bitenleri listeliyordum. Sonra kaldırdım. Niye yaptım hatırlamıyorum. Şimdi tekrar geri getirmeye karar verdim. Çünkü o orada olunca daha çok okuyor, daha çok takip ediyordum gündemi. Yalnız yine bir sayfa düzenlemesi yapmak gerekecek bu durum için ki; çok sıkıcı bu durum, çok!

Bunları yazmamınsa hiç bir amacı yok. Amacı olmayan eylemler niye yapılır ki hayatta?
Herşeyin bir nedeni, bir amacı yok mu yoksa?

Read more...

Pazar, Mayıs 25, 2008

geçmiş mavi olur ki

Mor ve Ötesi 7. oldu 2008 Eurovision’da. Sahneye çıktıklarında uyukluyordum kanepede.

Aklımda 2003 Eurovision. Yok yok Sertap’ın birinciliğinden değil, gerçi birinci olmasa bu kadar net hatırlayamazdım o tarihi ya, neyse.

Bodrum’dayız.
Finaller daha başlamamış herhalde, kim organize etmiş hatırlamıyorum, bizim fakülteden büyükçe bir grup gitmişiz. 3 gün. Bizim ekip; 2 kız 3 erkek. Kimse kimsenin sevgilisi değil. Flörtöz bir durumda yok ortada. B.nin zaten askerde nişanlısı var, o Y’ye emanet. Zaten beni de gitmeye Y ikna etmiş. Sürekli bir pazarlık halindeyim onunla. “O’lum bak uygunsuz bi’durum olursa ben size haber ederim, ama sakın her yan bakana ‘ne bakıyon lan’ diye dalmayın, kısmetimi kapamayın, bozuşuruz.” deyip duruyorum. Ne mümkün anlatmak, adam 30 saniye yalnız bırakmıyor, şöyle bir İtalyan yakışıklısı bulup kadeh kaldırayım.

Bodrum’dayız ama yıl 2003, aylardan Mayıs. Yani tikkycanların istilasını uğramamış henüz beachler. Gündüz tekne turuna çıkmışız. Şansımız ki hava bulutlu. Güneşleneceğiz diye yağları sürdüğümüzle kalmışız koca gün. Tabi tatile geldik illa denize gireceğiz diye atlayıp 3-5 kulaç savurmuşuz ama sonra herkes havlularla, polar montlarla oturmuş teknede. Erken dönüyoruz otele. Yok yok pansiyon gibi bi’yerde kalıyoruz aslında.
Çıkaramadım şimdi. Ben tutturuyorum “kaleyi fethetmeden gitmem” diye. Söylene söylene peşime takılıyorlar. Kalenin kapanmasına 1 saat var. Koşa koşa geziyoruz surlar arasında. Ebelemece oynayan çocuklar gibiyiz. Bir turist amca fotoğrafımızı çekiyor. Çıkınca süper bir akşam yemeği yiyoruz bütçemizce. Ve tabi, ver elini barlar sokağı… Adamik’e girip girmemek konusunda biraz tartışıyoruz. Ama girip sandozları yuvarlıyoruz. Bir iki derken Y. sıkılmaya başlıyor, çıkıyoruz. Gece daha başlamamış aslında. Saat kaç bilemiyorum. Katamaran’a gitmeye karar veriyoruz. Ama gitmeden önce iyice içmek lazım, öğrenci harçlığıyla sarhoş olunmaz orada biliyoruz. Gülüşerek dolanırken bir başka barın girişinde dev ekranda TRT açık, 2003 Eurovision şarkı yarışması. Tam da Sertap anons ediliyor. B.yle ben avaz avaz geri çağırıyoruz yürüyüp giden bizimkileri. Sertap’ı gören barın önünde duruyor zaten. Şov başlıyor, Sertap detone olmuş o gece diyorlar, Bodrum’a hiç öyle gelmiyor sesi. Biz bütün kızlar hem hep bir ağızdan şarkıyı söylüyor, hem de dans ediyoruz. Keyifler çakır.

Arkadan aksanlı bir İngilizceyle “Göbek dansı Türk kızlarının ortak yeteneği herhalde” diyor birisi. Dönüp bakıyorum. Ve evet, nihayet bir İtalyan yakışıklısı!
Hayatımda gördüğüm en güzel gözler. Olduğum yerde kalakalıyorum. Cümle bile kuramıyorum. “sen Türksün değil mi?” diyor ben öyle kitlenip kalınca. “elbette türk’üm.” diyorum, Sertap’ın harika şovundan feci gururlanmışım.

“Dansından anlamıştım zaten” derken göz kırparak gülümsüyor. Aman Allahım o ne dudaklar, o nasıl bir çapkın gülüş. Eriyorum, bitiyorum…

Ne cevap verdim, nasıl bir cümle kurdum, kurduğum cümle İngilizce miydi, Türkçe miydi, sohbet nasıl gelişti hiç hatırlamıyorum…

Anımsadığım; kalabalıktan uzaklaşmışız (ya da biz yerimizdeyiz ama onlar dağılmışta olabilir, benim gördüğüm sadece O) Bodrum’a ikimizin de ilk gelişi olduğunu ve nereleri gezdiğimizi anlatıyoruz. O yarın İstanbul’a geçeceğini ve 3–4 gün orada kaldıktan sonra Floransa’ya döneceğini söylüyor. “Ben aslında İstanbul’d yaşıyorum” diye atlıyorum tabi. “Nereyi gezmeliyim İstanbul’a gidince?” diyor, Nedense aklıma ilk gelen Kız Kulesi. Bir türlü bulamıyorum İngilizcesini. Virgin tower diyesim geliyor ama değil biliyorum. “Kız kulesi” diyorum gayet Türkçe, anlamıyor elbette. Ben de bir türlü anlatamıyorum derdimi. Küçük bir not defteri çıkarıyor cebinden. “Buraya yaz ben gidince sorarım” diyor. Aklıma şaşayım oraya telefonumu yazmıyorum. İsmimi bile yazmıyorum. Bir anda onun arkadaşları ve benim arkadaşlarım çıkıyor ortaya. Muhtemelen hep civardalar ama ben farkında değilim. Büyü bozuluyor. Onunkiler onu, benimkiler beni tutuyor kolumdan, “İyi eğlenceler, see you’lar, buona notte’ler”le iki farklı yöne doğru ilerliyoruz.
Birkaç adım sonra arkama bakıyorum, arkasını dönüp bakıyor o da, göz göze geliyoruz... Son kez.

Yıl 2008 sadece 5 yıl geçmiş aradan. Yine bir cumartesi gecesi, yine bir Eurovision finali. 22.30 sularında kanepeye kıvrılmış uyukluyorum.

50 yıl değil sadece 5 yıl geçmiş aradan. Ben İstanbul’da bir kanepede uyukluyorum.

Kendime bir küfür savuruyorum akıllara zarar.
Ben kanepede uyukluyorum!


Posted by Picasa

Read more...

Salı, Mayıs 20, 2008

maskeli mavi

Kahramanımız, S hanım’ın yanındaki masada oturmaktadır. Konu az-çok kendisini de ilgilendirdiğinden kulak kabartır konuşulanlara:

—S hanım S hanım
—Söyle İ’cim
—Bir müşteri var hatta. İşlem yapmak için ben aradım ama offerı çıkmıyor. Çok ayıp oldu.
—Dunning segmentine baktın mı?
—Evet FC (efsi) den düşmüş ama A+ (plas)
—Tenure’si olmasın bugün, dikkat ettin mi?
—Yok 5 tane varmış bitmiş.
—Hım. Bugün pazartesi billing devam ediyor galiba.
—Baktım, open amountu yok ki zaten.
—O zaman sen 735064’ten campaign poolu ara. Payment’tan birisini iste, ona söyle.
—Eeeee?
—Sorun yoksa onlar offer tanımlar comet’e zaten. Eğer bi’şey yapamazlarsa not al, raporlayalım corporate tarafına.
—Anladım Ok. Byy.

Konuşmanın ona faydalı hiç bi’tarafı olmamıştır. O zaten teklifi çıkmayan abonelere 'ödemeler' tarafının özel bi’şey yapamadığını, direk raporlanması gerektiğini bilmektedir. Bu konuda sadece geçen hafta 2 tane 'mail' atılmıştır ödemeler biriminden.

Ne İ’ye, ne S’ye bunu söylemek hiç içinden gelmez. "İnsanlar işleri için gerekeli dökümanları bile okumuyorlar ne gıcıklar" der. Üstelik hangi dilde olduğu belli olmayan konuşmaya acayip sinirlenmiştir. Böyle havalı havalı bin tane İngilizce sözcük kullanıp bütün operasyona yaptığı bilgilendirmelere “herkez” yazan insanların astı olduğu için acayip sinir olur kendine. Sonra hala –de, -da’ları karıştırdığını hatırlar, elinde çevirdiği kalemi bırakır, ekranına bakar.


1 saat sonra yemeğe çıkar, İ’yle aynı masada oturmaktadır.

—İ, sen İngilizce biliyor muydun?
—Yok canım, nerde? Zaten bilseydim çoktan 'support' kadroya geçmiştim.
—Hıı anladım. Hadi size afiyet olsun ben kaçtım.


Tepsisini alıp, koşarak uzaklaşır. Arkasına bile bakmak istemez. Terasa atar kendini, yüzünü güneşe döner, gözlerini kapar.

“Ne işim var benim burada?” diye sorar. Yanıtını kendi verir yine. “yolun kenarında ki çalı olmayı sen seçtin. Buradasın çünkü en güçlü, en yeşil çalı olacaksın.”

Okkalı bir küfür savurur dudaklarını hiç kıpırdatmadan. Oysa bas bas bağırmaktadır. Kimse duymaz sesini. İnandığı bile. “Duysa cumartesi gecesi o rezalet yaşanmazdı ki” der kendi kendine. Çat diye cumartesine gider tekrar. Dişlerini sıkar. Aklından başka şeyler geçirmeye çalışır. Ait olamadığı sevdalar, sahip olamadığı aşklar geçer gözünün önünden. Hangisi daha beter emin olmaz.

“Eeehhhhhhh, altı üstü yemek molası verdik, yeter be!”

Gözlerini açar, bir damla yaş süzülür sağ yanağından, boynuna kadar hisseder nemini. Kahvesini alır, masasının başına döner…

Yanında oturan arkadaşı:

—Sen bugün ne kadar neşelisin ya, tatil sana yaramış anlaşılan?
—Hadi ya... Öyle miyim? O senin neşendir, beni de öyle görmüşsündür...

Read more...

Pazar, Mayıs 18, 2008

cevapsız laciveRt

Yine sabah oldu. Uyku alınan onca kararı alıp nereye götürüyor? Yerine şişmiş gözleri, ağrıdan çatlayan bir kafatasını nereden bulup getiriyor?

Neden konuşarak anlaşamıyoruz biz?
Ve neden “Ben böyleyim işte…” deyince akan sular duruyor?
Nasıl büyük bir kaçış bu aslında…

“Ben böyleyim, huyum bu.”
Lanet olsun, biliyorum ve anlıyorum!

Gregor yazmış ya hani kocaman, demiş yaTolstoy “her şeyi anlamak her şeyi affetmektir” diye.

Anlıyorum, affediyorum ve en korkuncu acıyorum… Üzülüyorum.
Kendi hayallerimi bırakıp onlarınkiler için üzülüyorum. Boşa geçen yılları, kaçırdıkları fırsatlar için üzülüyorum. “Onlara bunu nasıl yaparım?” diye kendimi kemirip duruyorum.

Ben 2 haftadır hazırlandığım projenin lansmanı ertelenince sinirden çıldırıyorum, istifa dilekçeleri yazmaya başlıyorum, 25 yıllık bir projeyi bir gece de paramparça edebilir miyim hiç? Cesur muyum o kadar?

Falan filan işte.
Şimdi yine uzuuuun vadeli planlar yapmak icap ediyor...


Read more...

Çarşamba, Mayıs 14, 2008

yalancı yeşil


Karlar yağdı bütün kış üstüme. İçime işledi taneler tek tek. Birlik oldular sardılar etrafımı. Her şeyin üstünü örttüler. Çıkışlarımı kapadılar bazen. Bazen soğuktan sızladı parmaklarım, tek bir sözcük çıkmadı titreyen dudaklarımdan. Elimi bile uzatamadım kimselere, kimi zaman sadece gözlerim görünüyordu tipiden, kimi zaman yapayalnızdım bembeyaz.

Sonra güneş açtı yavaştan. Eridi bahçemin karları. Kimi gözyaşı olup aktı, kimi buharlaşıp uçtu hiç var olmamışçasına. Birden tomurcuklar fışkırdı dört bir yandan, sarıp sarmaladılar yemyeşil. İçim açıldı sanki yüreğim ferahladı, yüklerden kurtuldum. Açtım kollarımı güneşe, buz gibiydi ellerim, uzattım. Öyle coştum, öyle gözümü aldı ki güneş, eriyip giden kardan adamı bile unuttum. Buz gibiydi ellerim, uzattım…

Kış çocuğuyum ben, sıcağa alışkın değil tenim. Avucumdan bir sıcaklık akarken yüreğime; “soğuk” dedim. Buz gibiydi ellerim. Gözlerimde sorular. Bahara alışmaya çalışıyordum oysa. Adamlarım hep kardandı benim, alışmaya çalışıyordum sıcaklığına.

Gitti. Arkasına bakmadı.
Gonca yüklü dallarıma ayaz vurdu.

Yoldum bahçemde ki bütün otları. Çevremdeki bütün yaban yeşillikleri söktüm attım. Boş plastik saksıları kaldırdım. Çabalamak, çapalamak, emek harcayıp kıpkırmızı kahvaltı domatesleri yetiştirmek için havalandırdım toprağımı. Öyle yorulmuşum ki; yanıma bir avuç mor menekşeyi, arkama tanıdık bir gülfidanını alıp kenara çekildim. Bir adım uzaktan baktım olana bitene. Geçen kışa, açan bahara, vuran ayaza, hiç gelmeden çekip gidene, başlamadan bitene…


Ben kış çocuğuyum işte… Hangi mevsimde hangi çiçek açar bilmem ki hiç. Yanlış baharda açtı tomurcuklarım. Şimdi kenarda durmuş tekrar kışı bekliyorum. Hiç niyetim yok yeni tohumlar saçmaya. Varsın kahvaltıda domatesler kendi bahçemden olmasın. Varsın açmasın güllerim rengârenk.

Ben şimdi kışı bekliyorum yine.. Kardan adamlarıma da razıyım artık. Bir kuru dal parçasıyla gülümseyiverir onlar bana, bir de mavi atkıyı sardım mı boynuna, güneş açana kadar bahçemde kalacak bilirim. Varsın her bahar alıp götürsün o'nu… Yalancı güneşlere çiçek açmaktansa, buz gibi ayazlara uzatırım ellerimi.

Ben şimdi kışı bekliyorum yine. Alın koca bahçe sizin olsun. Bana kışın sessizliğini geri verin yeter.

Read more...

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

inadına mavi


Ohh bitti nihayet!

Artık bi’daha kolay kolay tema değiştireceğimi hiç sanmıyorum hem de hiç! Ne html bilirim ne sayfa tasarımından anlarım, bir de css midir nedir öyle bir zımbırtı varmış ki akıllara zarar.
Anladım ki bu iş benim boyumu hayli hayli aşıyor. Bu kadar pipirikli, detaycı ve meraklı bir insan olarak bu hale getirdiğime şükrediyorum valla. Üstelik hala bence düzeltilmesi gereken bir sürü yeri var, bi’kere başlık havada kaldı öylece, onun resmin alt tarafında durması gerekiyor yalnız bir türlü beceremedim. Tıklanan linklerin rengi, başlıklardaki Türkçe karakter uyumsuzluğu, etiketlerdeki küçük büyük harf uyumsuzluğu ve daha benim fark etmediğim kim bilir kaç şey var. Ama artık sıkıldım bilmediğim bir dili çözmeye uğraşmaktan, yeni olayımız aşağı yukarı budur efenim, arz ederim.
Hoş çoğunuz benim dün akşamki uykusuzluğumdan istifade deneme yazısını da readerlarınızdan okudunuz ya o yazıdan dolayı bu dönüş kimseleri şaşırtmayacak muhtemelen.

Neyse. Zaten niyetim, amacım ortadan kaybolmak sonra tekrar ortaya çıkıp cöö yapmak falan değildi benim. Unutmam ve unutulmam gerekiyordu bu yüzden sonsuz maviyle minik bir virgül koyduk sayıklamalara. İnadına maviyle deli dizgin başlıyoruz tekrar.

Arada geçen zamanda hep yazdım başka başka yerlerde aslında. Emektar defterler, gizli günlükler yetmedi hatta yine bir blogger olarak yazdım savurdum cümlelerimi internetin uçsuzluğuna. Çünkü benim için öyle bir hale gelmiş ki buralara yazmak başka türlü bir yazım şekli artık yetmemeye başlamış. Başıma gelenleri, içimden geçenleri defterlere yazıp kapaklarını kapattıkça onları oraya hapsediyorum sanki. Oysa buralara bir yere yazdıkça benden çıkıyor cümleler. Sonsuzlukta bi’yerlerde kaybolup gidiyor, daha çabuk unutuluyor. Sırf böyle hissettiğim için bir başka blog penceresinden savurdum cümlelerimi sonsuzluğa. Şıp diye eliyle koymuş gibi daha ilk günlerden bulanlar, yorum bırakanlar oldu. Hiç birini yayınlamadım ve cevaplamadım da çünkü orası benim için aslında gizli bir sığınaktı. Eleştirilmeye, akıl almaya, doğruyu aramaya, sorgulamaya halim yoktu ve her cevap yeni bir kapı açacağı için yazılanları aldım, cebime koydum üzerine düşündüm ve öylece bıraktım. Değerli fikirlerini paylaşan herkese teşekkür ediyorum.

Bir de günaşırı gelip baktığı halde hiç sesini çıkarmayanlar oldu. Onlara ne desem diye çok düşündüm, bulamadım. Benimle sessizliği, suskunluğu paylaştılar, sıkıntıma değişme-değişememe kaygılarıma ortak oldular. Sadece dostum dediğim insana anlattıklarımı okudular, dinlediler sessizce. Kimlikleri birkaç haneli dinamik IP’ler bile olsa arkadaştan öteler benim için, bilmek isterler belki bunu…

(şimdi böyle yazınca onlarca kişiden bahsediyorum, yüzlerce yazı yazdım gibi olmuş, hepi-topu 5-6 yazı ve toplamda 3-5 kişiden bahsediyorum aslında.)

Sadece o da değil. Yoğun bir mail alışverişimiz oldu arayıp soranlarla. Aklıma estiği gibi yazamamanın acısını onlara attığım mailler sayesinde çıkardım. Kimisiyle gülüştük, kimisiyle erkekleri çekiştirdik, kimisiyle dünyayı kurtardık, kimisiyle haziran için şimdiden planlar yaptık, daha neler neler… Hepsine birer kocaman teşekkür, arkadaşlıkları, varlıkları ve “orada” oldukları için.

Ne çok şey birikti, ne çok şey var anlatacak. Hâlbuki yaşanan hiçbir şey yok ortada. Bir kaç damla hüzün, bir miktar hayal kırıklığı, bolca rutinden ibaret bir mavi rengim…

Yine, yeniden, inadıma mavi…

Read more...

Pazartesi, Mayıs 05, 2008

yeniden mavi


yakında...



Read more...

Pazar, Nisan 27, 2008

değişiyoRum(?)

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/deiiyorum.html

Read more...

Cuma, Nisan 25, 2008

ben biR yeRde hata yaptım ama neRede bilmiyoRum

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/severek-ayrlmak-diye-biey-varm-hakkaten.html

Read more...

Salı, Nisan 15, 2008

bitti,galiba,aRtık,sanırım,bitmeli

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/bitti-galiba-artk-sanrm-bitmeli.html

Read more...

Çarşamba, Nisan 09, 2008

değişmeyen tek şey?

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/deimeyen-tek-ey.html

Read more...

Pazar, Nisan 06, 2008

biR son

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/bir-son.html

Read more...

Cumartesi, Nisan 05, 2008

yeniden başlasın

http://kirmizikelam.blogspot.com/2008/04/yeniden-balasn.html

Read more...

Pazar, Mart 30, 2008

sonsuz mavi

Berrin beni mimleyeli epey oldu yine. Ama içimden gelmiyor bu aralar yazmak. O yüzden yine geciktim.Bu kez severek okuduğumuz bloglar hakkındaki düşüncelerimizi yazacağız. Ne zamandır böyle bir şey yapmak istiyordum aslında. Epey uzunca bir liste olacak sanırım. Uzatmadan başlayalım:

Hakkaten abi kendisi. Hakkında yorum yapmak, yazılarını takdir etmek haddim değil. Keyifle okurum, düşünürüm yazdıklarını. Lafları kıymetlidir, not ederim bazen bir köşeye.

Adına vuruldum önce blogunun. Sonra başladım okumaya, oku oku bitmedi. Ta içime derinlere bi’yerlere işledi cümleleri. Ablam gibi, sinirlenince küfür edebileceğimi bildiğim bir arkadaşım gibi her söylediğini dinledim. Garip garip noktalarda kesişiyoruz hep üstelik. Bir de bugün doğum günü. İyi ki doğmuş, iyi ki varmış, iyi ki yazmış…

Alternatif yaşam planlaması ve beyin labirentimden odacıklar

Bana ilk yorum yazan kişidir Faik Murat. Birilerinin beni okuyacağına ihtimal dahi vermezken bana iyi yazıyorsun korkma devam et diyendir. Ve her yazısında “başka bir hayat mümkün”e inancımı arttıran, şehirdeki koşturmacanın tek yol olmadığını hatırlatandır.

Bana dair..

Garip bir paralellik var aramızda Berrin’le. Kova kardeşliğinden olsa gerek. Doğru sorular sorup, doğru cevaplar verdirebilenlerden. “İnternette duygu mu paylaşılırmış be?” diyenlere vereceğim cevaplardan biri.

Elif&Misscat

Kova kardeşimdir. Dediğimi anlayan, derdimi paylaşan, dedikodunun kralını yapan, gülen güldürendir Elif’cim. Artık yazmaz olsa da, aynı dili konuşuruz biz onunla leb desem, "gel badem yiyelim" demez bilirim.

Gaybubetinde çok kitap okudum

Gülçin’in yazılarının yeri pek başka bende. Yazının hakkını verenlerden bence. Hikayelerindeki kurgular, kelimelerin seçimi, konunun hep benden bi’yerlere dokunması. Bir gün kitabını da zevkle okuyacağım biliyorum.

Gaykedi

Seçtiği konular, tavrı, fikirlerini ifade edişi, özeni, hele yazılarıyla seçtiği fotoğrafların uyumu… Her bir gönderisi ayrı ayrı keyifli, düşündürücü. Şu yazısına yazacak bir yorum bulamamıştım zamanında, bari buradan ne kadar beğendiğim dile getirmiş olayım. Şapka çıkarıyorum.

Goddess Artemis

“Girl power” =) ablam gibi O’da. En içli zamanlarımda çok akıl verdi bana. Yazılarıyla internetteki Türkçe içeriğe katkı sağlayan nadir bloggerlardan canının ichi Osman Börütecene’yle birlikte. Yazıları, müzikleri, verdiği linklerle mutlaka okunanlardan.

Günlüğüm

Ümit, gecenin bir vakti aylak aylak zaplarken bloglar arasında bir yazı ve bir şarkıyla takılıp kaldım günlüğünde. O gün bugündür okurum zevkle. Bazen hüzünlenir efkarlanır, bazen neşe saçar şarkılarıyla. Sözüm söz ayrıca, şu mart'tan bir kurtulalım görüşeceğizdir ;)

Mırıl Mırıl, Şehirde bulunmuş defter, (daha bir kaç gün hayattaydı bu linkler nereye kayboldu bilemem ki...)
bir tane daha var ama o sanki çok özel. Öyle herkes bilmese de olur. Gelince okur sahibi nasılsa…

Aynı pencereden bakıyoruz sanki hayata, ama o başka şeyler görüyor, ben bambaşka şeyler. Onun gördüklerine şaşırıyorum ben sık sık, "aa böyle şeyler de mi var oralarda" diyorum, seviniyorum paylaşınca…

Nautilus

O’nda da var sanki biraz “deli(li)k. Çoğu zaman benim "nasıl anlatsam, nereden başlasam" dediklerimi basitçe anlatıveriyor. Seviyorum üslubunu.

Okunmayan blog

Yazmıyor nicedir, yazdıkları çok içten, çok derinden, çok tanıdık sanki. Ya da hiç bilmediklerimi öyle bir yazıyor ki hepsi benden sanki… öyle bi’şey işte.

Öylesine kendim için

İlk zamanlar “internette tanıdığım en süper insanlardan biridir kendisi” derdim. Artık gönül rahatlığıyla “hayatta tanıdığım en süper insanlardan birisi kendisi.” diyorum. Ne desem nasıl anlatsam bilemedim. “Nev’i şahsına münhasır” dersem kolaya kaçmış olacağım sanki. Okumanız da yetmez ki onu, bi’şeyler paylaşmanız lazım tanımak, anlamak için. Ve mutlaka kucaklaşmanız lazım bence =)

PuCCa Günlük

Bigün başımdan geçenleri onun gibi dobra dobra anlatabilir miyim, yazabilir miyim acaba gerçekten merak ediyorum. Bu yüzden acayip saygı duyuyorum kendisine. Her yiğidin harcı değil çünkü. Hele kendi kendini eleştirmesi yok mu… İyi ki yazıyor yahu.

İlklerden O’da. Sayfasında bana ilk link veren, beni okuyup, okunabilir şeyler yazdığıma inandıranlardan. Sık sık değiştirse de mekânını, yazmaktan hiç vazgeçmesin istediklerimden. Yine taşınmış galiba bugünlerde. Olsun varsın.Yazsında; kaybetmeyelim inancımızı hepimiz, bu şehirde aynı şeylerle boğuşup, aynı notalarla huzur buluyoruz bi’nebze. Aynı satırlarda, aynı cümleleri okurken ya da benzer cümleleri yazarken unutuyoruz günün stresini, değil mi?

Rippincorpse

Öyle tatlı bir kalemi var ki, öyle şeyler bulup çıkarıyor ki şaşırıp kalıyorum her seferinde tespitlerine. Yeni yazısını görür görmez bir gülümse yayılıyor suratıma "neler yazdı acaba?" diye koşa koşa tıklıyorum her seferinde.

Shine on you

Nasıl kesişti yollarımız bir türlü çıkaramıyorum ama o beni buldu sanki bir başka blogdaki yorumumdan. Basıp gidenlerden, gidebilenlerden kendisi. Kocaman laflar ediyor dünyanın bambaşa bir tarafından, okuyor, düşünüyor, hissediyor ve yazıyor. “İyi ki yazıyorsun” lardan bir demet…

Timeconsuming

Bi’gece geldi, eni konu kurcaladı güncemi. Kurcaladığı yetmiyormuşçasına orasına burasına notlar yazdı. “Vay be” dedirtti. Çekip gidenlerden/gidebilenlerden O’da. Şimdi gelsek yan yana, saatlerce konuşuruz durmaksızın herhalde. Kimseler kusura bakmasın başka türlü seviyorum ben O’nu, yıllardır tanıyormuş gibi, çalsam kapısını gece boyu evinin bir köşesinde sessizce ağlayabilirmişim gibi...


Şimdi ben bunca insan yazdım ama bu kadar mı? Değil elbette!

Anselmo, Bikelime, Buzlucam, Buzcevheri, Cafecihan, Egemavisi, FikirAtölyesi, Flynxs, Günah yüklenen adam (Yazılarını özlettirmişti epeydir. Tekrar başladı neyse ki), Gregor Samsa, Karelidefter, Sersemtavuk, Virgilius...

Hepinizi "gerçekten" severek okuyorum. Evet kabul belki herkesin her yazdığını okumuyorum, sıkılınca, “aman yahu pek uzun” deyip gözüm kesmeyince atlıyorum geçiyorum. Ama adı geçen (unuttuğum kimse kalmamıştır umarım) (vardır kesin) herkesi cidden zevkle okuyorum. İşi gücü bırakıp vakit ayırıyorum blog okumak için. O kadar çok şey öğrettiniz ki bana hepiniz ayrı ayrı.

Son 2 yılda sizinle birlikte, sizin sayenizde öyle çok büyüdüm ki ben. Öyle çok rengi paylaştık ki burada. Evet hep kendim için yazdım. Bir iz bırakabilmek, bir çentik atabilmek için hayatın bir köşesine... “Bir zamanlar ben bunları yaptım, yaşadım” demek için yazdım. Ve devam edersem sadece bunun için edeceğim. Ama biliyorum ki burada biri çıkıp bir cümle edecek, kendi deneyimlerinden bir şeyler anlatacak, gülecek yazdıklarıma ya da üzeceğim belki istemeden ya da öyle bi’şey işte, her bir tık da bir şey daha eklenecek bana. Görmediğim bir şey göreceğim, hiç bakmadığım bir açıdan bakacağım, öyle bir soru soracak ki biriniz zamanlardır aradığım cevabı bulacağım, biraz daha ben olacağım.

Yazılmadık, yaşanmadık tek bir renk kaldı 211 yazının arasında. Onu yaşayana kadar yazacağım mutlaka diyordum. Umarım tutarım bu sözümü.

İyi ki varsınız.
İyi ki yazdınız, yazdırdınız...

Hoşçakalın!



dibine not: bu yazıda adı, linki geçen herkes sevdiği bloglar (ve kendini mimleyen blogger) hakkındaki düşüncelerini yazmak hususunda mimlenmiştir, sobelenmiştir, paslanmıştır vs. vb.

Read more...

3 keRe a,a,a 3 keRe b,b,b 3 keRe a 3 keRe b . . .

Aslında tek istediği koşulsuzca sevmekti.
Bulutlara bakıp hayal kurmak istiyordu, saçma sapan.
Can sıkıntısı nedir bilmeden coşkuyla sevmek istiyordu.
Çiçeklerden en çok neyi severdi çoktan unutmuştu, hatırlamak istiyordu.
Denizin mavisinde kaybolurdu belki sevince.
Eskileri hatırlamadan, kıyaslamadan sadece sevebilir miydi, bilmiyordu?
Farklı ve özel hissederdi belki sevince.
Güvenince koşulsuz, her şeyin üstesinden gelinirdi belki.
Hayata bir çizik atardı belki sevince
Işıldardı gözleri sevilince
İhtimaller dâhilinde miydi mutluluk yoksa
Jelibon gibi eriyip gider miydi tadını alamadan.

Kalbini açabilmek ne zamandır böyle zordu, ne zamandır
Labirentlerinde debelenip duruyordu,
Mayınlara basmadan çıkabilecek miydi içinden,
“Neden ben?”in var mıydı bir yanıtı.
Oyunlardan sıkılmıştı çoktan ve
Özlüyordu huzuru öylesine çok.


Parçalarını kendi elleriyle toplayıp
Ruhunu tazelemeliydi.
Sandıklardan çıkarıp umutlarını
Şarkılar söylemeliydi neşeyle
Toparlanıp yola çıkmalıydı
Uzun uzun yollarda gecelerce yol alıp
Üzüntülerini bilmediği bir limanda fırlatıp atmalıydı.
Vardığında tek duymak istediği
Yosun kokusu, yaprak hışırtısı ve günaydın diyen bir sevgili fısıltısıydı…

Read more...

Perşembe, Mart 20, 2008

kıRılgan

Murathan Mungan/KIRILGAN

Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı

Saldırgan diyorlar bana

Oysa kırılganım ben
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten

Ürküyorlar gözümdeki ateşten

Ürküyorlar dilimdeki zehirden
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen
gözükara cesaretimden

Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,

Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum içimdeki çocuğu?

Bir yanım çılgın nar ağacı

Bir yanım buz sarayı.


Read more...

Salı, Mart 18, 2008

mim'li laciveRt

Ağlıyordu ama sinirinden mi üzüntüsünden mi kendi de bilmiyordu. Hiç ihtimal vermiyordu böyle olabileceğine. Aklının ucundan bile geçmemişti. Her şeye inanırdı da buna inanamazdı. Herkes olabilirdi de, o olamazdı. Olmamalıydı.

Motorun sesini duydu birden. Hep yaptığı gibi arabasına atmıştı kendini, farkında bile değildi yola çıktığının. Hafiften yağmur çiseliyordu. “Şu kayganlaşan yolda kaybetsem kontrolü, 8 takla atsam yok 8 çift, uğursuz gelir, 9 takla atsam. Gazetelerin üçüncü sayfasında ‘bu arabadan sağ çıktı’ diye haberler yapsalar hakkımda” diye düşündü. Ölürse minicik bir köşede geçip giderdi adı. Haber değeri bile olmazdı belki. O yüzden kurtulması lazımdı.

Ceplerine baktı. Telefonunu üst cebine koymuş olmalıydı ama yoktu. Kotunun cebini kontrol etmek istedi. Sol ayağından destek alıp elini arkaya götürdü. Cebinden buruşuk bir kartvizit çıkardı. Araba hafiften sola kaymıştı. Hatta neredeyse bariyerlere çarpıyordu. Arabayı toparladı. Ama cebindeki kartı bulunca kendisi daha çok dağılmıştı. “3. sayfadaki yerimi büyütmek istiyorsam emniyet kemeri takmalıyım” dedi kendi kendine. Kendi kendine bu kadar uzun cümleler kurmamalıydı insan. “kemeri takmalıyım” falan demeliydi en fazla. O gece verdiği telefon numarasıydı bu. Ne kadarda aptaldı. Gözünün önünde olup bitmişti her şey. Bitmiş miydi acaba?

Yağmur giderek hızlanmıştı. Sol elini cama, başını sol eline dayamıştı. Sileceklerin sesine hıçkırıkları karışmıştı. “lanet olsun” dedi ve bıraktı direksiyonu. Radyoyu açtı. Belli belirsiz gülümsedi gitarın tıngırtısını duyunca. 5 dakika 10 saniye boyunca dinledi şarkıyı. Gözyaşları hızlandı, yağmur hızlandı, otomobil hızlandı dinledikçe.
“what can i possibly say?” diye tekrar etti kendi kendine.

Torpidoda mendil bulmaya çalışıyordu artık. Yüzünü gözünü temizleyip ilk benzinlikte duracaktı. Sonra o şarkıyla irkildi. Radyodan geliyor olmalıydı ses. Bir an kesildi sonra baştan başladı. Demek ki telefonu çalıyordu. Mümkün olamazdı. Arayamazdı. İmkansızdı.

Ses derinlerden geliyordu, arka koltuğa bakmaya çalıştı kemeri engel oldu. Sinirle açtı klipsi. Başını çevirdi, ışık gözünü almıştı. Uzunca bir korna ve büyükçe bir gürültüydü son hatırladığı...





Buzcevheri'nin yolladığı mim sayesinde yazıldı bu zımbırtı efenim. Dedi ki kendisi "kısa bir hikaye, senaryo kurgu yazınız". Oturup yazmaya başladım, yazdıklarımın başını-sonunu bi'yere bağlayamayınca azıcık gezintiye çıktım bloglar arasında bir de baktım ki Ümit'de mimlemiş beni. O da demişki "55 kelimeyi aşmasın hikayeleriniz". Her ikisini de ayrı ayrı yazmak isterdim niyetim de buydu ancak beni mazur görmelerini ve bu hikayeyi her ikisinin pasına da cevap olarak kabul etmelerini rica ediyorum.

Ben de Tuğçe'nin, Gregor Samsa'nın, Kırmızı'nın, Gülçin'in (bu mimle sizi daha önce mimlemediler biliyorum, bu sefer doğru pas attım =), Berrin'in (senin attığın pas da aklımda, yazacağımdır) ve de Rehavet'in hikayelerini okumak isterim. Yazmak isterlerse elbette.
ister 55 kelimeyle sınırlı, ister kendi hayal güçleriyle...
üç noktası kondu, firefox sekmesi değiştirildi ve kendini doğruluyan kehanet oldu bir anda yazdıklarım. aynı adamla aynı pozisyonda karşılaşıp aynı gölü ikinci kez yedim. mutluyum huzurluyum. aptalım.

Read more...

Pazar, Mart 16, 2008

şizofRenimsi pembe

Biz pek yapmazdık. Daha doğrusu ben yapmazdım. Annem iyi çocuk olayım diye çok tembihledi beni çünkü. Zaten yapsak bile sitenin içinde pek bir heyecanı olmazdı. Kapıcılardan ya da ön balkonlarda oturup bütün gün bizi izleyen emekli amcalardan kaçamazdık. Anneannemlere gidince acayip fırsatımız olurdu aslında ama oradada kafa dengi arkadaş yoktu zillere basıp basıp kaçınca köşeye saklanıp kıkırdayacak. Sonra büyüdük tabi kirlendi dünya. Şu gecekondu bozması diafonu bile olmayan dağ başı apartmanımsıya taşınınca çok yapmayı başladı sümüklü veletler. Yazları hemen her gün zillere basıp basıp kaçmalar. Ben de safım ya, her seferinde mutfak camına çıkıp “kim oooooooo?” diye sesleniyorum.

Hayır yani çalan her kapıya niye koşa koşa bakıyorsam? Bırak çalsın işte. Gerçekten içeri girebilecek olanların anahtarı var nasılsa. 1 kez 2 kez çalar, açan olmazsa çıkarır anahtarlarını girerler. Gerçekten içeri gelmek isteyen ve fakat anahtarı olmayanlarsa bi’kaç kez çalarlar elbet. Israrla çalıyorsa zil kalkar bakarım ben de. Ama seninle “gerçekten” ilgisi olmayan kendine biraz eğlence arayan her velet için ne diye koşarsın ki kapıya? Hem herkesin zır zır otomatiğe basmasından belli zaten senden önce kandırmışlar birilerini daha. Gelmesene oltaya sen. Tek dertleri seni de bu küçük, saçma, gereksiz oyuna dahil etmek. Birazcık eğlenmek seninle... Hadi bütün salaklığınla kalktın kapıya kadar gittin her seferinde, açtığında karşına çıkan büyük boşluk yeterince açık bir cevap değil mi, ne diye “kimdir o?” diyerek yeni bir soru üretiyorsun? Yeni bir cevapsız soru ekliyorsun arşivine. “Hah, canı oyun isteyen bir yaramazmış işte” deyip gülüp geçememen neden?

Bırak işte. Hiç bozma sen istifini. Seninle kapı arasında ki uzun koridoru aşmak için çabalama hiç. Gerçekten gelmek isteyen, içeri girmek isteyen ısrarla çalar zili, tokmağı toklatır tok tok. Terliğin içine not bırakır, “geldim, yoktun yine gelicem” der. Gerçekten oynamak isterse seninle, yukarı kadar çıkmasa bile kısa kısa, sık sık basar zile. Camda görünmesen bile adının sesli harflerini uzata uzata bağırır var gücüyle. O zaman bırakırsın işini gücünü, koşa koşa açarsın kapıyı, çıkarsın cama, “buradayım geliyorum hemen” dersin. Bir soru daha üreteceğine, yanıtı olursun meraklı bir soru işaretinin. Alırsın topunu gidersin.

Peh!

Nerede ben de o basiret. Ben hep koştura koştura gidiyorum zillerimi çalıp kaçanların ardından. Her seferinde cama çıkıp tüm umudumla soruyorum “kim o?” diye. Saklandığı köşeden ses versin “benim ben, zillere basıp kaçan yaramaz” desin diye bekliyorum. “gelsene içeri yeni kurabiye yaptım, istersen meyve suyu da var” diyeceğim ben de. Hatta belki sonra birlikte çıkar, yerden yüksek bile oynarız. Belki annem kızar bana “tanımadığın insanlara niye açıyorsun kapılarını” der. Olsun belki biz çok eğleniriz birlikte...

Aha aha basiret diyordum di mi ben? Açmayacaktım kapıyı güya, hah!

—Kızım senden adam olmaz boşa tüketiyorsun nefesini.
—Ya sen gene mi çıktın ortaya, sussana.
—Bunca zaman sustum da n’oldu, geldiğimiz yere bak.
—Neresiymiş geldiğim yer?
—Ha ha o da var tabi. Bi’yere varabildiğin yok. Bir geliyor, bir gidiyorsun. Bir varsın bir yoksun.
—Kes tamam. Seni dinlemek istemiyorum. Kurabiyeler soğumuştur, git üzerlerine pudra şekeri serp. Ben S.yi arayacağım, işten kovulduysa gelsin artık İstanbul’a çok özledim.
—Ben aynı anda hem kurabiyeleri servise hazırlayıp, hem telefonda konuşabiliyorum kuzum. Sen koş çalan kapıya bak!

Read more...

Perşembe, Mart 13, 2008

çalışkan mavi

Sevgili günnük,

Yorgunum. Yorgun olunca mutlu oluyorum ben. Oradan oraya gereksizce ve de amaçsızca koşturmaktan, kendime hababam yeni bir iş icat etmekten, iş çıkışı gece yarılarına kadar sürtüp duş alıp fön çekmem gereken saatlerde alık alık bilgisayara bakmaktan büyük bir haz alıyorum sanıyorsun di mi? değilim aslında. Tüm bunlar düşünmeme engel oluyor. Aynaya bakıp bakıp “neden?” diye soracak vaktim kalmıyor en azından.

Ben bu filmi daha önce görmüştüm sanki. 2002-2005 arası süren uzun metraj bir filmdi. Finale doğru çok zorlanmıştı esas kız, “yeter artık hiçbir şey istemiyorum, bitse de gitsek” demişti ağlayarak. Esas oğlan “sen herkesten farklısın ve pes etmeyeceksin, şimdi biraz uyumak iyi gelecek sana” diye telkin etmişti kızı. Film güzel mi bitmişti acaba? Kız çok az kişinin başarabildiği “çift” şeritli yolu aştığında çok mutlu olmuştu da, sonrasında epey çıkmıştı otomobil raydan...

Şimdi tam da filmin başında ki gibi, “beni çalışmak kurtaracak” deyip sarılmış durumdayım işime. Bugün mesela sistem çöktü, herkes açtı dx ball oynuyor, ben tuttum IT’den ne kadar adam bulduysam getirdim. Oturttum benim pc.nin başına. Bir ara kalabalığı gören 2.kademe yöneticim (üstümün üstü) geldi, “hayrola” dedi “nedir sorun?” Dedim “sistemlerin hiç biri çalışmıyor saat 11den beri boş oturuyoruz -saat 13.50- sorunu çözebilmek için arkadaşlardan yardım almaya çalışıyorum sadece”. Dedim ama artık nasıl bir ifadeyle söylediysem kadın garip bir şaşkınlıkla bana baktı ve “benim bazı raporlarla ilgili bir sunum hazırlamam gerekiyor power pointten anlıyorsan sorun çözülene kadar benimle çalışabilirsin” dedi. İşte o an gözümün önünden geçmeye başladı sahneler... Gecelerce sabahlamalar, yorgunluktan süründüğü halde sabahın 8inde proje sunumu yapmalar, 5 günde 7 il gezip konferanslara katılmalar... “dejavu” demişim sırıtarak. Hiç farkında değildim. “Parlez-vous français?” dedi kadın. Ah dedim içimden google translete olacaktı şimdi, ben sana Fransızca cevap vermeyi de bilirdim. “Hayır Fransızca bilmiyorum ama power point konusunda elimden geleni yapabilirim.”

Tüm bu diyalogu duyan mesai arkadaşlarım neler neler düşündü, ben kadının odasına girip laptopun başına geçince jaluzinin aralığından bana bakıp yanındakilerle ne dedikodular yaptı kim bilir. Zerre umurumda mı, değil. Ben kafamı kurcalayan bir iş olmadığında kendimi yiyip bitiriyorum arkadaş. 15 sn.de bir mailbox’a send-receive yaparak gelmeyecek bir maili beklemek beni 15 saat çalışmaktan 15 kat fazla yoruyor. Onlar aynaya bakıp rujunu tazelerken, ben aynaya baktığımda soru işaretleri dolu bir çift karaltı görüyorum. Onlar masalarına sevgilileriyle çekilmiş en sevimli fotoğraflarını dizerken ben kalemlerime sarılıp sayfalarca iş yerinde kaleme alınmayacak arsız cümleler yazmak istiyorum günnük’cüm. Biliyorum normal değilim ben, “oh oh 3 saattir boş oturuyoruz negzel” deyip gezemiyorum ortalıkta. DiğerleriMi susturmanın tek yolu bi’şeylerle uğraşmak çünkü. Onlar çalışınca her ay para alıyor ya, bana biraz daha yetki versinler, riski üstlenebileceğimi ortam yaratsınlar, ben veririm o parayı her ay üstüne. Valla bak... Deli işi işte, Allah akıl fikir versin diye dua etsek kabul eder mi dersin günnük’cüm. Denemek lazım: “Allah bana akıl, fikir, huzur versin” “veleddalin-âmin”

O değil de benim aklım şu filme takıldı. Orada esas kızın sığınıp saklandığı, herkesten gizli omzunda ağladığı bir esas oğlan vardı hani. Hakkını yemeyelim şimdi çok emeği geçti kıza. Yoksa bitiremezdi kız o “çift” şeritli yoldaki yarışı.

Şimdi ben başrolde tek başıma olunca da mutlu bitirebilir miyim acep senaryoyu dersin? Bitmezse de alırım lale’yi otururum aşağı.
İzleyip göreceğiz bakalım.

Şimdi çekime yetişmem lazım günnük’cüm
Haydi selametle...



ps: çok güzel di mi? bence de =) kimse bilmeyecek gerçek hikayesini. sen bile...

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP