Pazartesi, Eylül 08, 2008

dikkat, mim vaR

Rehavet beni mimlemiş. Çok pis yakalandım doğrusu. Zira geri sayım var ve ben 2 günü kaçırdım bile. Yani olay şöyle: dünyanın sonunun gelmesine 4 gün kalmış sen son 4 günde ne yapacaksın?

Ben de gazetede 'Atlas projesi' haberini okuduğumdan beri bu mevzuyu düşünüyorum. Meğer yalnız değilmişim. Bu mim dalgası da buradan çıkmış zaten. 10 Eylül günü başlayacak olan yüzyılın deneyi sırasında çok büyük bir enerji açığa çıkacağından kara delikler oluşması, big bange benzeyen bir ortam ortaya çıkması falan bekleniyor. Fizikçiler 2’ye ayrılmış durumda birileri “külliyen yalan olmaz öyle şey altı üstü deney bu” diyor, birileri de “yahu zamanda kırılmalar olacak bu durum insanlık dışı” diyerek AİHM’ye dava açma yolunda falan. Dedim ya ben haberi okuduğumdan aklım bu konuda zaten. Her gün her gece dua ediyorum.;“Allaaam lütfen deney yapıldığı sırada uzayda ve zamanda kırılmalar olsun ve ben 2005 Mayısına geri döneyim” diyorum. Her gün yapıyorum bunu. Boş kaldığım her an dua ediyorum “Allaaam biliyorum ben iyi bir kul olamadım bugüne kadar ama bak fırsat bu fırsat, bugünkü aklımla 2005 yılına geri gideyim söz ondan sonra sadece şükretmek için kapına dayanacağım, bi’daha ölene kadar uğraşmazsın benle.”

Var ya hayal etmesi bile süper, içim kıpır kıpır oluyor. İşyerinde çalışırken birden kendimi pat diye odamdaki çalışma masamda bulmuşum mesela. Yok yok komodinin yanında yerde oturuyorum. Kucağımda laptop, etrafta altı çizili, üstü yazılı onlarca kitap, fotokopi, notlar… Bitirme tezini bitirmeye çalışıyorum. 4 gündür evden çıkmamışım. Evden çıkmak ne ki, odadan çıkmamışım. M. dışarıdan paket yapıp getirdiği yiyeceklerle hayatta kalmamı sağlıyor. Ve ben birden bu aklımda 2008 den 2005 e geri dönmüşüm. M.yi görür görmez hemen oracıkta ayrılır mıydın ondan acaba?

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

Düşündüm. Düşünürken onunla ilgili en kötü anılarımı geçirdim gözümün önünden. I ııh ayrılmazdım. Yine biterdi zaten kendiliğinden o ilişki ama en azından ben bitene kadar, dibine kadar yaşardım. “bu hafta sonu olmaz sunuma hazırlanmam lazım”ları, “bu saatte olmaz yarın sabah 8de ikimizin de dersi var”ları, “ya bu evin dağınıklığı ne böyle, amma pasaklı adamsın kalk şu bilgisayarın başından da ortalığı temizleyelim”leri postalayıp atardım.

Ertesi gün okula gider Atilla bey’i bulurdum. “Hocam” derdim “verin şu listeyi bana finaller de bitirme tezi de umurumda değil neymiş derdiniz okuyalım anlayalım bakalım.” Ramazan bey’i bulurdum. “Hocam” derdim “ben fikrimi değiştirdim. Kabul eder misiniz?” Özlem hanım’ı bulurdum, “o 40’lık final kâğıdı vardı ya, hani 50 olsun diye kapınızda yattığım, basın o kağıda 40’ı ayrıca şu kıçı kırık makalemsiyi inceleyip bunu da notlarsanız sevinirim. Bu konuda biraz daha çalışmak istiyorum.” derdim.
Üst kata çıkar Recep bey’i bulurdum “hocam o vermediğiniz referans mektubu var ya hani, cumartesi gecesi teknede onun şerefine bir rakı balık yapacağım sizi de davet etmeye geldim” derdim. Nevin hanım’dan özür dilerdim. “Zamanında çok dik başlılık yaptım biliyorum ama akademik İngilizce çok mühim bi’şeymiş hocam Allah rızası için beni affedin” diye yalvarırdım. Ki Fransızca okutmanı nişanlısından ders almak için bekleme listesine adımı yazdırabileyim.

Sonra okuldan çıkar S. ye uğrardım. Kitaplıktan Eric Hobsbawn’ın o ünlü üçlemesini alırdım. (ki bu kitap-lar- ikimizin de hayatını değiştirdi aslında) Soru sormasına mahal vermeden onu da alırdım. Yağmur’a giderdik. 2 bira, 2 tost söylerdik. Sonra 2 bira daha. Sonra 2 tane daha… İçerdik.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.


Konumuz bu değildi ki bizim. Neydi sahi. 4 gün mü vardı dünyanın sonunun gelmesine, 10 Eylül’de mi nihayete kavuşacaktı her şey?
Her neyse 2 gün de 4 gün de olsa benim için fark etmez. “Ölmeden önce mutlaka” dediğim hiçbir şeyi sığdıramam ne 2 güne ne 4 güne.
N’apardım?
Gider önce mavi kuş’u bulurdum sanırım. Gerçi onu görmesi gerekene gösteremedikten sonra anlamı yok ama olsun… Sonra New york’a uçardım. Manhattan’a. Yol zaten kafadan 10–12 saat herhalde. E bi’de jet-lag olayı var inince. 2 gün gitti bile. Orada da kesin şöyle manyak bir “yaşasın dünyanın sonu geldi hadi bunu içerek, sıçarak, sevişerek kutlayalım” grubu bulunur. Onların arasına karıştım mıydı, ne kara delikler ne big bangler bana mısın demez zaten. Sen sağ ben selamet…


Yazıp bitirdikten sonra düşen jeton: Aaa sahi bir de pas atmak gerekiyor tamamen unutmuşum. Efenim konumuz “10 Eylül’de dünya havaya uçuyor, son günlerinde n’aparsın?” eğer 10 Eylül’ü geçtiysek ve ben hala 2005 Mayısına dönmediysem ya da hep beraber havaya uçmadıysak mim konumuz “dünyanın havaya uçmasına 4 gün kaldı, ne halt edersin?” olacaktır. Bu konudaki yazılarını okumak üzere sahneye Ms. Parılda’yi, Beenmaya’yı, (nasıl mimlenmemiş hayret) Artemis'i ve Nautilus’u davet ediyorum efenim. Kızlaaarrr, alkışlar sizin için.


En dibine not: geçen yıl düşen Isparta uçağında ölen Prof. Dr. Engin Arık’ın da cern’deki bu atlas deneyi için çalıştığını çooooktaaannnn unutmuşuz tabi…

Dibinin körü: daha bu yılın başında ölmeden önce yapılacaklar başlıklı bir mim dalgasında bu konuyu uzuuun uzuuun yazmışım meğersem. Hiç düşünmeden çat diye aynı 2 cevabı vermiş olmama çok mu şaşırmalıyım hiç mi şaşırmamalıyım bilemedim…

Google reader’a özel not: sen benim her şeyimsin! Google search falan hikâye senin yanında. Neleri bulup çıkardın lan bana bu gece. Helal olsun valla! Öperim gözlerinden.

Read more...

Salı, Eylül 02, 2008

zephyR


Hoş geldin Eylül,
Nihayet bittirdin yazın saltanatını. Şükürler olsun bu yıl da kavuştum sana. Nur içinde yatsın dedeciğim her ramazan böyle derdi. “rabbim sana şükürler olsun bu yıl da ramazana kavuşturdun bizi.” İlk iftarda böyle ederdi duasını mutlaka. Herkes bayramı bekler, bayrama hazırlanırken onun bayramı ilk teravih namazıydı. En güzel takımını giyer, traşını olur giderdi ilk teraviye…

Hoş geldin baharım,
Hem ramazana hem eylül’e kavuşturdun bu yıl. Birden kesildi sıcaklar. Bereketiyle geldi ramazan, sabaha karşı paldır küldür bir yağmuru bastırdı ki ağustosun son gecesi "hoş geldin eylül’üm dedim, hoş geldin baharım. Bu yıl da hoş geldin."

Alıp götürdüğün yıla baktım da şimdi. Yenilikler getirdin yine bana. İbrelerimi değiştirdin. Önceliklerimi değiştirdin, kararlar aldırdın… Uykuluyum bu akşam. Aslında uykusuzum dünden. Muhasebeler yapmak istemiyorum. Yine dileklerim var. Yıllardır beklediğim tek bir dilek var biliyorsun. Önce yine o. Olacaksa bir tek o!

Sonra yeniler var sırada. Gemiler kalksın yüreğimden gizlice mesela. Nereden ve nasıl olduğunu anlamadan ben dalga kıranları aşıp dalgalara kapılsam mesela.
“Yine aynı dilek mi?” dedin. Değil işte. Farkını ben biliyorum. Yine aynı kayıkları, sandalları yollarsan bana dönüp bakmayacak kadar burnum büyüdü artık. Bütün karanlıkları aşan ışıl ışıl bir gemi kalksın yüreğimden bu kez… Rüzgârına kapılıp gideyim arkasından. Hiç dönmemecesine…

Vur deyince öldürme ama. Kendimi kötü hissettirme baharım. Birisi diyorsun hani, uzaktan uzağa durmakta orada, neden olmasın diye dürtüyorsun içimdeki şeytanları. Olmaz baharım. İlk dileğim olmadan olmaz. İçim erimiş, ateşim sönmüşken olmaz. Bu halde mümkün değil olmaz. O poker sever bi’kere. Ben Rıfkı elimde patladıktan sonra bıraktım o işleri. O 3 dil konuşur kafadan ben anamdan öğrendiğimde bocalamakta. O en sevdiğim spor diye başlayan cümleyi tamamladığında ben spor ansiklopedisinin yerini aramaya başlarım, o şarkılar söyler aşka dair benim repertuar serdar ortaç taklidi yapan yumuşakçanın notalarında kalır. En sevdiği romanı okur (hepi topu 5 karakter) hangisi babasıydı diye sorarım son sayfayı kapatınca. Bisiklete bile binemem yanında ne dengede durabilir ne kafa göz yarmacasına düşebilirim. Hep eksik kalırım onunla. Olmaz baharım. Böyle olmaz, şimdi olmaz onunla… Aceleyle çelme aklımı yok yere. Ben beklerim uzun kışları. Soğuk karları. Sen cümlelerimi geri ver önce.

Şimdi bir poyraz estireceksin bana baharım. Ne kuzeyden ne doğudan tam kuzeydoğudan eseceksin. Soğuklarını getirdiğin dağlara götüreceksin beni… Umutlarımı alacağım oradan geri. Bir başka bahara eseceğim tüm gücümle.

Hoş geldin Eylül! Hoş geldin baharım.
Pencereyi kapatmadan gir içeri. Daha anlatacaklarım var sana…


Read more...

Pazar, Ağustos 31, 2008

FoRmula 1 istanbul'da


Hadi geçen sene ben istanbul'da değildim kaçırdım (sahi nerdeydim ben geçen sene?) bu sene aklım nerdeydi acaba..hımm sanırım bu sene ki bahanem de hafta sonu kursuydu, doğru! ama bu kadarda olmaz ki,insan bu yaşta hala kursları,dersleri bahane etmez ki kardeşim. tabii birde hala baba sponsorluğunda yaşıyor olmanın yan etkileri. hayır zaten bu seneki yarışların hiç ama hiçbirini Tv'den canlı bile izleyemedim, bir de burnumun dibindeki organizasyona uzaktan bakıyorum...

bgn ise canlı olarak izlemeyi başarabildiğim antreman turları sayesinde bir kez daha (ne demek lazım hissiyatımı anlatabilmek için) "içim gitti, içim". hele o onboard kameralar yok mu, bilgisayar oyunları falan hikaye; "adrenalin işte bu" dedirtiyor her seferinde...motorların sesinden hiç bahsetmek istemiyorum, en azından kendi ruh sağlığım açısından. ama şanslıyım ki macaristan GP'sinin antreman turlarında kapışan Alonso'yla Red Bull'un test pilotu Doornbos istanbul parkta yine kapıştı. hayır bayılıyorum Alonso'nun agresif hareketlerine o bakımdan. yalnız sahiden bgnki olayda Alonso kırdı direksyonu Doornbos geçmesin die. bu sayede bende en azıdnan bu yıl ki GP'nin ilginç olaylarından birine şahitlik ettim. sıralama turlarında ya da yarışta daha heyecanlı bişey olmaz umarım dieceğim amma, schumi'yle Alonso'nun puanları ve bit tabi takımların puanları birbirine o kadar yakın ki eminim yine yarışı izle(ye)meyerek çok şey kaçıracağım...

bgn F1 keyfime keyif katan,tüm gün ekran karşısında sayıklamama sebep olmuş bir faktör daha söz konusu : tiago monteiro ki vasat fotolarından biri için bkz:

Midland'ın yakışıklı pilotunu nasıl olupta daha önce fark etmemişim gerçekten üzüldüm! gerçi normal, Midland'ın dünya şampiyonasında ilk yılı bu yıl, e doğru dürüst yarış izlemeyincede keşfetmek için geç kaldık kendisini. kariyerin de 2005 amerika gp'sinde 3. olmaktan daha önemli bir başarısı olmasa da gözüm üzerinde bundan böyle.

ama ne yazık ki tiago monteiro faktörü bile kesmedi beni antreman turlarını izledikten sonra, en iyisi biraz NFS oynamak. belki alırım hızımı..

25.08.2006

Yonja profilime yazdığım ilk ve tek blog yazısı kendisi. Profili toptan uçururken gönlüm el vermedi uçmasına. Gözüme giren koca koca hatalarına rağmen aynen copy paste.

Read more...

Cumartesi, Ağustos 30, 2008

maziden biR saRı



Değiştin, değişiyorsun. Unuttun mu beni çoktan? Unutuyor musun hala?
Okuyor musun sana yazdıklarımı? Yeni öğrendiğin sözcüklerimi cümle içinde kullanıyor musun mesela?

gş“Seni özledim” demiştin.
“Seni istiyorum” demiştim.
“Ben böyleyim” deyip gitmiştin sonra.
Arkana bir kez olsun dönüp bakmayışın mıydı acıtan, elimi sımsıkı tutmayışın mıydı bilemeyeceğim hiçbir zaman?

Değiştin, değişmişsin bugün gördüm. Bir zamanlar “var”dın. Şimdi; “hiç yoktun.”

Çoktan yakılmamış olsa gemiler, silinmemiş olsa dijital hafızalar bir “alo” yeter belki. Yıkılan köprüler onarılmaz artık ama karşı kıyıdan seslensen bana, ben el sallasam nehrin bu tarafından. Görünce sevinsem. Uzakta olsan, orada olsan, “ol”san.

Korkma! Artık bütün hisler miş’li geçmiş zamanın hikâyesi. Artık sadece ince bir sızı var soru işareti konmamış o cümlenin sonunda. Yeni bir sayfa açmak zor. Kalın bir çizgi çektim biten cümlelerin ardından. Bir sürü yeni paragrafa başladım sayfanın en ortasından.

Değiştim ben de değişiyorum. Unuttum seni çoktan demem, zaman zaman anımsıyorum...



oysa senin için çalsın isterdim bu şarkı...

Read more...

Çarşamba, Ağustos 27, 2008

mavi düş




Bunca zamandır nasıl eklememişim hayret. Burada olmaması büyük eksik!
Bu günce için en büyük hayalim bir gün basılı hale gelebilmesi. Ama her şeyiyle videoları, şarkıları tıklayınca çalacak mesela, her sayfa o dönemki temaları neyse aynen öyle görünecek falan.

Sonra eve zil zurna sarhoş geldi diye azarladığım kızım gelecek, "şşş, hatırlatırım bak sene 2007, sen sarhoşken hiç tanımadığın insanların evinde kalıyormuşsun ben evime geri dönüyorum en azından naaaberrr" diyecek. ben de "al şu ballı muzlu sütü iç, o saçlarını da kurut ıslak ıslak oturma sofraya" diyeceğim sırıtarak mesela.

Samime Sanay, fondan

“geçen günlere yazık yazık etmişsin gönül sen
öyleyse hiç sevmemiş, sevilmemişsin gönül sen.”

dediğinde alayla güleceğim o zaman. "Haydi herkes kahvaltıyaaa!"


Read more...

hâki biR düşün


Bir gece. Bir şarap. Şarap serin, gece kırmızı.Teninde, ellerinde tütün kokusu. Marilyn Monroe dermiş ki: “tütün kokmayan adama adam demem.” Garip derecede haklı. Yıldızlar dönmekte. Ay tutulmuş. Yepyeni bir ay doğacak o gece… Yepyeni bir ben olmayacak hiçbir zaman. Yenilere umut bağlayacağım sadece.

Uzaksın, uzaktasın bana. Aynı gök bile birleştirmiyor bizi. Aynı geceyi solumuyoruz şu anda. Terk ettiğin şehirler öyle çok, yaşadıkların öyle büyük ki. Hüzünlerim oyun sana “öpünce geçer”, notalarım sıkıcı majörler tükenmiş çoktan.

Korkum içime sığamamandan, cüretinden, cesaretinden. Aynı alfabeyi kullanırken, aynı dili konuşamamaktan. Basit ve minik bir virgülüm ben. Cümlenin anlamını değiştirebilen ama özneyi değiştiremeyen. Bir küçük ara sadece, bir kısa durak nefes alman için. Ve kaldığın yerden aynen devam edebilmen için.

Bir virgül kısasında dur ve git. Bakma gözlerime hiç. Söyleme sakın o sözcükleri. “ama gitmen gerek”se doldurma odamı kokunla. Tadını bilmesin dudaklarım yaşlı teninin. Değmesin ellerin alnımdaki terli tutama.

Bir gün. Bir kahve. Gün acı, kahve sıcak. Deniz kokusu; tenimde, saçlarımda. Kumlar uçuşmakta, rüzgar sert. Yepyeni bir ay doğacak o gece… Yepyeni bir sen olmayacak hiçbir zaman. Ben bana umut bağlayacağım sadece.

Read more...

Salı, Ağustos 26, 2008

şaRabi

Yarın işe mi gitsem, doktora mı?
Doktora gidersem ve eğer E. bey bana rapor vermezse öğleden sonra işe gitmek zorunda kalırım ki bu eziyet! Eğer direk işe gidersem 1 günde ne çabuk iyileştin diyecekler ki, eğer bu muhabbeti ben cevap verdikten sonra bir cümleden fazla uzatırlarsa ben de “alın işinizi başınıza çalın lan” diyecek potansiyele sahibim şu günlerde.

İnsanın işine muhtaç olmaması ilginç bir lüks. Muhtaç olmayı tercih etmezdim evet ama bu rahatlık bana bir beden büyük azizim.

Hayır hayır sadece karar vermem gerek işe mi doktora mı? Önce doktora sonra alışverişe mi? En iyisi zengin koca bulup her gün alışverişe gitmek. Gregor’a bakma sen araba otomatik kilitleniyorsa doğru yoldasın demektir. Ha gayret. Biraz daha çabalasan olacak bu iş. Ama bugünkü kuaför randevusunu ertelemek pek iyi bir fikir değildi galiba. Bakımı ihmal etmemek lazım. Sarışın olmuyorsun madem sürekli fönlü gezmek önemli. Tabi fönden önce kaşları ve bıyıkları aldırmak lazım ki kızarıklığı geçsin diğ mi? Sonra o kocaman maske gözlükler bile işe yaramıyor gizlemeye. Ya sahi bi’de güneş gözlüğü almak lazım. Çok demode kaldı artık benim emektar. Yaz indirimini kaçırmamak lazım. İndirim de diye 25 yıllık hayatımda ilk kez tuttum kahverengi ayakkabı aldım bugün mesela. 25 yıllık dedim de çok matah bi’şi sanki, onun kafadan 15 yılında annem giydirdi beni, peh! 10 yıllık bir giyinme geçmişim var demektir bu. (soyunma geçmişim kaç yıla tekabül eder acep)
1–2 yıl lise + 5yıl fakülte + 1–2 yıl iş hayatı. Ha ha tarz oluşturmaya yetecek kadar kalmamışım hiçbir dönemde yani. Sorun değil ceviz kabuğunu doldurmuyorum zaten. Ya da sallanıp duruyorum okyanusun ortasında ceviz kabuğu gibi diyelim. Ya sahi, şarap gravyer ceviz ne hoş bir üçlüymüş. Bunu da bu gece öğrenmiş olduk.
Kim?
Biz.
Biz kim soru işareti.
Ben hiç biz olmadım halbuki. Ben ve diğerleriM oldum. Ben ve sen oldum. Sen ve ben olmadım hiç mesela.
Ben ve sen’in farkı ne biz’den. Soru işareti

Soru işaretleri yine. Bana sadece birisi yeter bu gece. Yarın işe mi doktora mı?

Şerefe,

Read more...

Pazar, Ağustos 24, 2008

tuRuncu biR tespit




Bir adam arabaya binip otoparktan trafiğe çıktıktan sonra, kapıları "klik" kilitliyorsa, hiç düşünmeden tavlamalısın o adamı demektir.



Bir adam (aynı adamdır bu muhtemelen) gece geç vakit eve bıraktıktan sonra apartmana girene kadar kapıda bekliyorsa seni artık o adama en kısa sürede nikâh yapmak icap eder. Eğer sizden önce birileri çoktan nikâhlamadıysa tabi…

Read more...

kusuRlu yeşil

—Çok güzel bir geceydi.
—ben de çok keyif aldım.
—Bir de gelmeyeceğim diyordun çıkarken.
—zaten böyle gelmeyeceğim, yapmayacağım diyenden korkacaksın.
—Siz kadınları anlamak zor valla. 1 saat önce gelmiyorum ben derken bi’saat sonra podyumdan fırlamış gibi karşımda görünce seni bir kere daha anladım bunu.
—ne podyumdan fırlaması ya altı üstü bir elbise, biraz makyaj.
— :) Yalnız helal olsun çok kral içki içiyorsun.
—bi’şi içmedim ki.
—Daha n’olsun önden bi’şarap yuvarladın. Sadece benim doldurduğum 3 duble de rakı var.
—2
—Ben elimle koydum 3. yü
—sen hızlı içmişsin anlaşıldı. Ya da çarptı içtiklerin.
—İçtiklerim çarpmadı beni.

9 kusurlu hareketten biri de erkeğin bir adım daha yaklaşıp kadının yüzündeki saçı eliyle geriye atmasıdır. Ve sadece bu hareket bile “aldatma” olabilir erkek eğer karşısındaki kadının dudaklarına bakmaya devam ediyorsa…

Bak buraya yazıyorum. 2 gecedir gördüklerimden sonra kadın milletinden bir kez daha korktum valla. Ve hayatımda ilk kez kadınların kocalarını kendileri yanlarında olmadan gece gezmelerine göndermemelerinin sebebini anladım. Bigün bi’kocam olursa bensiz tekele bira almaya bile gidemez, mümkün değil. Erkek erkeğe maç gecelerinin dışında, iş yemeği, iş toplantısı, şehirlerarası konferans ıvır zıvır ne varsa hepsinde yanında olacağım adamın. Tıfıl bir yeni yetme bile eğer sırf kendini daha iyi hissetmek için bir adamın ona asılmasına izin veriyorsa, kestirip atabilecekken, atması gerekirken evli olduğunu bile bile oyuna devam ediyorsa, adamda kadından aldığı cesaretle giderek cüretkârlaşıyorsa fettan bir kadın neler neler yapabilir hiç düşünmek bile istemiyorum. Hele ki aklına koyduysa…

Erkek milletini ayartmanın bu kadar kolay olduğunu hep söylerlerdi de, inanmazdım. Biraz rakı, biraz müzik, hafif dekolte bir elbise, birkaç yeni gelin kırıtmasına bakarmış bir adama duymak istediklerini söyletmek… Yatağa atma kısmı için bunlara bile gerek olmaması daha ilginç tabi.

Neyse çektiğim baş ağrısına değdi en azından. Bunları öğrenmek için biraz geç kalmış olsam da zararın neresinden dönülürse kardır diğ mi?

—kardır tabi.
—aa hoşgeldin canım.
—ne bu samimiyet hayrola? ayılamadın sen hala belli.
—yaa evet kuşlar böcekler, ne güzel bir Pazar.
—bundan sonra sevgilin yanında olmadan içmek yok, en azından dışarıda.
—bence de.
—bu özgür kız hallerin tehlikeli olmaya başladı.
—evet evet haklısın.
—iyi bari sevgili bulana kadar biraz detoks yapmış olursun. Anca arınırsın alkolden.
—yarına kadar arınır mıyım dersin.
—n’alaka?
—şu U. vardı ya. Onu kafalıyım diyorum.
—ya bi siktir git.
—evet bi'çay koyup geleyim ben, harareti alır.

Read more...

Cuma, Ağustos 22, 2008

huzuRsuz mavi



Cümlelerimi çalıyorlar benden. İşte buna bir dur demeliyim artık.

Düşüncelerimi, azmimi, yeteneğimi her neyse ama cümlelerimi alıyorlar benden. Oynayamıyorum kelimelerle. Anlamlı sözcükler dizemiyorum yan yana. Özneler hep ben, tümceler yüklemsiz. Eylemsiz.

Cümlelerimi çalıyorlar benden.
Gözümün önünde eriyip gidiyor harflerim sıra sıra. Beynimin içinde yankılananlar hep aynı tondan, aynı sesler. Kalabalık, gürültülü. Ama hepsi birbirinin aynı.

Yerimde sayma razıyım şu anda. Bir adım gerisi uçurum. İlerisi karanlık.

Cümlelerimi çalıyorlar benden.

Read more...

Salı, Ağustos 19, 2008

uykulu mavi


Yazmam gereken 2 maili ve bir mektup var. Mektuba biraz daha zaman var aslında ama o arada bir de kart yazmam gerekiyor. Tabi önce gidip kartı almam gerekiyor. Eskiden Eminönünde Kadıköyünde falan böyle duvarlar boyunca uzanan kartpostalcılar vardı sahi. Bayramlarda falan tıklım kalabalık olurdu çevreleri. Şimdi aradığım kartpostalları nereden bulacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Bi’gün işten erken çıkıp enikonu kartpostal aramam gerekiyor. Ayrıca yine bi’gün haftasonu giyeceğim elbisenin altına ayakkabı almak için erken çıkmam gerekiyor. Ve ayrıca ben bugün, dün akşam içtiklerimi koca gün boyunca sindiremeyip mide ve baş ağrısıyla gezdiğim için 2 saat erken çıktım. Aferin bana. Ne gerek var Pazar günü, hem de gündüz gözüyle o kadar içmeye hâlbuki. Bi’kere ertesi gün iş var. Hadi onu da geçtim bi’gün önce kandil diye içmeyip ertesi gün küp gibi içmenin manası ne? Kimden neyi saklıyor kimi kandırıyorsun acaba? Kendimi kandırmakla daha doğrusu uyutmakla geçiyor hayatım. Neyse sorun bu değil. Sorun ne ayakkabı giyeceğim. Bir iş yemeğinde ne kadar kokoş olmalıyım kestiremiyorum aslında. Bi’kere aslında bu bir iş yemeği de değil. Geçen ay gösterdiğimiz üstün(!) başarıyı kutlayacağız takım olarak. Ben, şahsen, bizzat kendim sondan ikinci olsam da ekibim 1. oldu allama bin şükür. Ben çıkarken Taksim sütliman’da fasıl planları yapıyorlardı, karar ne oldu acaba? Taksim demişken Balans’ın hemen yanında Quba diye bir yer var. Korkunç fena. Arkadaş hatrına çiğ tavuk yemek daha makul bence… Ya da bu kadar ön yargılı olmamak lazım, belki de salsa geceleri gerçekten anlattıkları kadar eğlencelidir. Bu arada “empati” anlattıkları kadar eğlenceli ve/veya heyecanlı bir kitap değil. Yok efenim elimden bırakmadan 1 günde okuyacakmışım falan. 15 gündür sürünüyor koca kitap çantamda. Ben bütün olayı 150. sayfa civarında çözdüm bi’kere. Ben de bi’empatım çünkü. Henüz insanların düşüncelerini bükemiyor olabilirim ama öyleyim. Bunca rengi neremden uyduruyorum sanmıştın sen? Şimdi sadece arka kapaktaki “ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz” cümlesi için bitirmeye uğraşıyorum 639 sayfayı. Yani o en baştaki kör adamın olayını çözdüm mü bir satır daha okumam. Umarım en sona saklamamışlardır bu sırrı. Ve hayır olasılıksız’ı okumadım. Kör adamın olayına çözene kadar bana “oha!” dedirtecek bir olay ve/veya cümle olmazsa okumam da. Şu sıralar yine “büyücü” damarlarım kabardı. Bu kitabı herhalde 2 yıldır falan hala okuyamadım. Çok zor bi’şi sanki gidip almak. Ama ondan önce mutlaka okumam gerektiğini bana düşündürtmüş ve de adını hayatımda ilk kez duyduğum 2 yeni kitap var. Online sipariş vermezsem onlarda yalan olur, elimi çabuk tutmam lazım bu konuda. Elimi çabuk tutmadığım için kaçırdıklarımı düşündüm de… Vazgeçtim, cehalet mutluluktur azizim.

—Aziz kim şekerim?
—Kandaki alkol hala sınırda herhal. Git biraz daha su içte çalışsın böbreklerin.
—Akşam aziz’e de şeref’e gülüyordun ama.
—O akşamdı. Hem ay tutulması vardı, ondan hepsi.
— Cumartesi gecesiydi o.
—Hadi anam, hadi gülüm daha yazılacak mailler var
—Bende bu yüzden buradayım zaten. Bak saat 00:14 olmuş, sen iyisi mi yat artık.
—Yatayım di mi?
—Tabi tabi, geç bile. Hadi yavrum. Bak yatağın nevresimleri de yenilenmiş. Oh missss.
—Evet, yatayım ben. Ama mail…
—Hadi iyi geceler, kovalasın seni tavşanlar…
—Öyle diğildi o bi’kere
—O son tekilayı da atalım bünyeden düzeltiriz şekerim. Hadi yatağa şimdi, selametle…


Read more...

Perşembe, Ağustos 14, 2008

koRkak beyaz



Hangimiz dargın? Sen mi ben mi? ben bu kadar özlerken nasıl dargın olabilirim sana? Mümkün mü bu? Neden gelmiyorsun öyleyse. Hala neyi bekliyorsun sevgilim? Ne çok zaman çaldın bizden farkında mısın? Bir yaz daha geçti sensiz. Kaçıncı yaz bu, kaç tatil kaçırdık? Kaç güzel film oynadı vizyonda? Kaçına “bir bilet lütfen” dedin, saydın mı?

İhtiyacım var sana anlamıyor musun? Kimseye anlatamıyorum utancımı biliyor musun? Utanıyorum artık biliyor musun? “Hala…”lardan, “senin gibi…”lerden utanıyorum artık. Bir baltaya sap olmaya çalışmaktan, çabaladıkça batmaktan, asıl sorun bunlarmış gibi kendimle boğuşmaktan yoruldum artık. Bu yaşta yoruldum dediğim için kendimi eleştirmek sıkıldım mesela. Bunları sana anlatmak istiyorum anlamıyor musun? Sadece sana…

Yedi kat eller yakınım oldu diyor. Bir dinle bak… Hepsinde seni arıyorum ben. Gözlerimin içine bakmayan gözlerde, avucumu avucuna kenetlemeyen ellerde, kokusunu bilmediğim tenlerde, tadını bilmediğim dudakların anlattıklarında. Her cümlede seni arıyorum. Gözlerimi kapadığımda beni çeken karanlıkta. Öyle ürkütücü bir çağrısı var ki, korkuyorum o karanlığın içine düşmekten biliyor musun? Oysa karanlıktan korkmadım ben hiçbir zaman.

İlk kez bu gece gitmeyi düşünmedim biliyor musun? İlk kez bu gece isyan ettim. “Al götür artık bitsin” dedim. O ürkütücü karanlık başladı birden, içine çağırdı beni. Bir an sen varsın orada sandım. Kulağımdan müziği çıkarıp “ben geldim” diyeceksin sandım.
Kendimden korktum biliyor musun? Yapabileceklerimden, daha kötüsü yapmadıklarımdan korktum. Bir kadın geldi aklıma. “nişanlısı terk edince akıl hastanesine kapatılan deli kadın” Bu ülkede böyle bir kadın var biliyor musun? Ben kapatıldığı hastanede tanıdım onu. Parmaklıkların arkasından bir resim için yalvarırken görmüştüm ilk kez. Korktum biliyor musun? Utancımdan, içimin çürümesinden, olamayanlardan korktum.

Gel barışalım artık diyor duydun mu? Bir dinle bak... Gel artık…


Read more...

Çarşamba, Ağustos 13, 2008

askeR mavisi

Valla benim bir suçum yok. tost için sırada beklerken o günkü pastaları rafa dizmeye başladılar. Taze taze dilim dilim çeşit çeşit pasta. En büyük çikolatalı dilimi seçtim tabi. “Ayıralım mı bunu?” dedi çocuk “yok” dedim “ver hemen şimdi yiyeceğim”. Sırada bekleyenlerin hadi canım bakışları altında aldım kahvemi de oh miss. Kahvaltıda çikolatalı pasta. Öğle yemeği çorba, tavuk, salata “hayır pilav istemiyorum” ve 4 dilim baklava. Tamam pek baklava denemezdi ona. Cevizli şerbetli bir çeşit hamur tatlısı. 2 saat sonra Türk kahvesi molası “ben bir tane de büyük ekler alabilir miyim lütfen?” sabah pastayı servis eden çocuk yine. Şaşkın. 2 saat sonra çıkmadan önce son hamle. “çikolatalı danette var mıııığ?” akşam evde canım annem sütlacı. Yemekten sonra nestle noir intense %70 kakao…

Hayır rejim yapmıyorum çok şükür, sadece muayyen(?) günümdeyim. Bütün sinirlerim tepemde ve çatacak yer arıyorum. Bulamayınca da yine kendime saldırıyorum. O yüzden çikolata yüklemesi iyidir. Hayır, erkek milleti eline çekiçle vurunca ya da salata yaparken beceriksizce parmağını kesince sinir küpü olup her tarafa saldırıyor ve hiç yadırganmıyor ama konu kadınların regl dönemine gelince “aman da çok sinirli oluyorsunuz, yanınıza yaklaşılmıyor” Kanıyoruz arkadaşım. Bilmem kaç gün kaç gece kanıyoruz yahu! bu ciddi bir durum ve lütfen siz de biraz ciddiye alın. Sinirliyim demiştim diğ mi? evet. Hadi yine kendime sataşayım madem.

Ben bu filmi daha önce görmüştüm. Diyeceğim ama ben bu cümleyi de daha önce kurmuştum zaten. Neyse kendimi tekrarlayan bir insanım ben. Böyle sev seveceksen napalım?

—bu sevilecek bir özellik değil ki.
—sevilecek bir özellik olsa “beni böyle sev, seveceksen” denmezdi zaten. Susar mısın sen bi’şi anlatmaya çalışıyorum
—susarım ama anlattığın şeyi sen de bilmiyorsun farkında mısın?
—bu yüzden yazıyorum zaten. Anlamlandırabilmek için. Kes sesini şimdi
—hah, hadi bakalım.


307. dönemden beri her dönem bir tanıdığım oldu askerde. Kardeşim hariç en sevdiklerimin hepsini yolculadım, bekledim, geldiler çok şükür. İlgide alakada kusur etmedim. Hepsini aradım sordum tek tek. Aramak sormak ne kelime, “sıkıldım” dediler her hafta gittim, "burada sabun bile lüks" dediler kutu kutu pürel’ler yolladım, "ev yemeği özledim" dediler koli koli börekler, kurabiyeler yaptım, götürdüm, gönderdim. 31 aralık 2006, 313. dönemler askerde. hem kurban bayramı, hem yılbaşı. Tam 4+1 kişi var aynı anda. +1e gelene kadar hepsini tek tek aradım. Nasıl mutlu oldular, nasıl içten teşşkkürler, nasıl samimi kutlamalar. Biri en yakın arkadaşın sevgilisi; şimdiki kocası, çocuğunun babası, biri kanka; bana okulu, çapı bitirten adam, Y.cim, hakkı ödenmez. Biri kankanın kankası, kızım olsa hiç düşünmem everirim hemen. Biri çocukluk arkadaşı C. donla kırmızı bisiklete binişini gördüğüm adam omzuna tüfek atmış yeminlerde…+1 de G. Sıfatı ne bulamadım. Uzaktan eski bir arkadaş diyelim. Sadece nerede olduğunu söylemişti, telefon numarasını gayet iyi bildiğim bir bölükteydi ve uzaktan bir arkadaş olmasına rağmen sırf askerde kendini yalnız hissetmesin diye onu da aradım.


—uzaktan demek, eee anlat anlat heyecanlı oluyor
—ya sana sus demedim mi ben
—niye 307. dönemden başlamıyorsun askerlik anılarını anlatmaya direk 313. döneme geçtin?
—eeeööö, o dönem yediğim haltın ne kadar saçma olduğunu yeni anladım sanırım. İtiraf edesim geldi.
—hee. itiraf edince tekrar aynı şeyi yapmayacaksın yani?
—eeöö olabilir. Ya sen susar mısın? Beni 2 dakka rahat bıraksana kendimle cebelleşiyorum şurda.
—hahaha, buyurun burun, ben yokmuşum gibi devam edin siz.
—sensin siz. ben benim.
—ben de sabrina canım, memnun oldum.


Off heves bırakmadı ki adamda… Diyecektim ki hâlbuki yine birileri gitti askere; kuzen gitti, E. gitti. Oysa bana da “sabaha kadar konuşabiliriz gibi gelmişti”. Saçmalıyorum evet. Mütemadiyen yapıyorum bunu zaten. Yeni değil. Yine. Ve yine anılar, hüzünle değil artık gülümseten zamanlar, yazılan mektuplar, habersiz şaşırtan telefonlar, sürpriz ziyaretler...
Birileri bu gece Türkiye’nin beki de hiç bilmediği bir şehrinde hayatında ilk kez gördüğü onlarca adamla uyumakta. Kafalarında neler var, kimse bilmez, bilemez. Benim kafama nasıl kazındıysa iyi bir sevgili, iyi bir arkadaş, iyi bir kuzen-yeğen-hala-amca askerde belli oluyor en çok. O gün yanındaysa hep oluyor sanki. O gece aklındaysa hiç çıkmıyor sanki bir daha. Orada özlüyorsa yeri başka sanki diğerlerinden. Ya da birileri beni çok sağlam kandırdı bu konuda. Ammann hiç umrumda değil aslında. Sakinleştim yaa ben. Şu nestle noir’den var mıydı biraz daha?

Read more...

Cumartesi, Ağustos 09, 2008

hayıR hiç yadıRgamıyoRum


...
boşuna mıydı yoksa nedensiz gülmelerim
bir yandan yüreğim daraldıkça
tam dediğim gibi
bir daha karşılaşmamak
bize özgü bir çoğulluktu.

şimdi bu akşamüstlerini niye sevmiyorum
ne bileyim ben neden
üstelik bir sap menekşe iliştirmiş ağzına
gidip geliyor durmadan
sabahla akşam arasında
deniz ötemde
deniz içimde
hayır hiç yadırgamıyorum yokluğunu
sarılıp gövdesine sımsıkı
bir kadın kendini doğurabilir isterse.





Read more...

şizofRen mavi


Ben aptalım. Aslında hep aptal değildim. Yeni başladı bu biliyorum. Ama şu anda aptal olduğuma göre rahatlıkla söyleyebilirim diğ mi? ben bir aptalım. Bak “bir aptalım” deyince daha iyi hissediyor insan kendini. Yalnız değilsin aslında aptallardan biri de sensin. Yalnızım hâlbuki. Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar kadar yalnızım. Hiç kimsenin aşkında gözüm yok benim, derdim kendimle anlatamıyorum. Kaderim bu değil, böyle yazılmış olamaz. Olmamalı en azından. Tatmadığım daha bin türlü zevk var dünyada. Ama kimse inkâr etmesin lütfen; iz bırakmadığım kalp olmadı bugüne kadar diğ mi? zaten çok değildiniz ya konumuz bu değil. Konumuz taşa söz geçirip kendime geçiremiyor olmak… Konumuz bu da değil aslında. Bir konumuz yok aslında, bir amacımız olmadığı gibi. Gideceği limanı bilmeyen gemiye hiçbir rüzgârın yol göstermediği gibi… Rüzgâr yol göstermez zaten. Saçma. Ne var ne yoksa içimde saçsam, sıçıp sıvasam. En azından biraz geri sarsam. Ne zamana kadar? 1,5 yıl. Olabilir fena değil. Biraz daha sarsam 3 yıl önce bugünler… 2005 yazı. Ağustosu… Hayır ağustosu çıkaralım hayatımızdan… Bütün aslan burcu erkeklerini çıkardığımız gibi. Kardeşim kalsın ama. Dün doğru dürüst kutlamadım bile çocuğun doğum gününü. Surat yapıyor diye surat astım ben de. Sınavı kötü geçmiş meğersem. Sabah uyandığımda çıkıyordu. Ebeveynlerimiz yoktu. Tost yaptım ona ama “seni seviyorum” diyemeden ben, alelacele çıktı evden. Bugün sakın başına bi’şey gelmesin kardeşimin. Çok suçlu hissederim kendimi. Her şey için kendimi suçluyorum zaten. Olup biten her şeyin sebebini kurcalayıp buluyorum ve ucu illa bana dokunuyor o sebeplerin nedense. “Hayatımı mahvettim” diyorum habire. Olmayan kariyerimin içine ettiğim için saygıyla küfrediyorum kendime. Ama sadece kendime. Ucu kimseye dokunmuyor. Babası hariç eşşooğleşek değilim ben. Eşeğim! Oysa kim yol gösterdi bana bugüne kadar? Kim akıl verdi? “Yap kızım, en iyi ol kızım.” Neyin en iyisi olayım? Dahası nasıl olayım? Nasıl en iyi olunur? Nasıl en olunur? Nasıl iyi olunur? Niye oturmuş bunları yazıyorum. Niye denizde, havuzda değilim? Niye dolduramıyorum hafta sonlarımı? Niye anlamlandıramıyorum hayatımı?

Hep aynı cümleler diğ mi? Bazen bu yüzden yazmıyorum zaten. Okuyup laf ediyorlar bir de. Manyaklık işte benimki. İlkokulda Kadir vardı. Karate kursuna giderdi, zırt pırt kavga ederdi çocuklarla. İlkokuldaki bütün erkekler gibi gıcıktı nitekim. Bi’de Suat Suna vardı. Har satırı soru cümlesi bir şarkısı vardı: ‘Sana hiç haksızlık ettim mi? Aşka tövbeler ettirdim mi? Bana bu kadar çile niye? Yoksa hiç sevmedin m?’ O da her satırına cevap verirdi. O cevap verdikçe “ya sussana ben burada şarkı söylüyorum” diye kızardım. Ben bir sussam, Kadir de göt olup gidecekti. Oysa inatla söylüyordum şarkıyı. Bunu o yaşta farketmiştim. Maksimum 10 yaşındayım daha, daha bilincim bile yok, bilinçaltım nasıl anlıyor bunları? Ki kendisi hakkaten acayip bi’şi. Bilinçaltım yani. M. beni arayalı 2 hafta oluyor sanırım. Yazmadık bunu tabi, artık normal çünkü. Arayabilir ne var ki; “Herkes gibi” Pazartesi sabahıydı sekiz buçuktu telefon çaldığında. Ekrandaki isme şaşırmadım bile. Merak etmiş beni. Güngören’deki patlamayı duymuş. Duyar duymaz aramış. Merak etmiş… Kapatmak üzereydi. “Sen nasılsın?” dedim. Tanıdığım bir sessizlik oldu. En fazla 2 saniye. “iyiyim teşekkür ederim” “ben teşekkür ederim aradığın için.” “hoşça kal” “hoşça kal” 2 damla gözyaşı. 2 tane, biri sağ diğeri sol pınardan. Bilinçaltı bunun neresinde, dün geceki rüyada. Rüyayı taaa 15 gün sonra görmesinde. Bodrum katı gibi küçücük bir odadayız. Yatağımın kenarına oturmuş uyandırıyor beni. Öpüyor. Aşkla. Öpüyorum. Öpüşüyoruz. Soymaya çalışıyor. Karşı çıkıyorum. İstemiyorum. Rüya lan bu sevişeceğiz ne güzel. Hayır. Olmuyor. Kızınca kalkıp gidiyor. Oysa özlemiş olmalıyım. Neyi? M.yi? Sevişmeyi? Sevmeden olmuyor mu sevişmek? Bildiğin işteş fiil bu da. Farkı yok ki. Bunları rüyada düşünüyorum. Bırakıp başka rüyaya geçiyorum. Okuldayım. Bizim okul değil. MIT (yatmadan önce tv etkisi) Kütüphanedeyim, yazıyorum. Yazmayı nasılda özlemişim. Klavyede değil. Ders çalışmayı. Kitapların altını üstünü çizmeyi, rengârenk kalemlerle not almayı. Nasılda mutluyum. Öğreniyorum. Gelişiyorum. Kitaplarımı, kâğıtlarımı toplayıp çıkıyorum kütüphaneden. Güneşli bir gün. Mermerin ışığı gözüme vuruyor. Yürüyorum. Elidor kızları gibi savruluyor saçlarım. Her yer kalabalık. ÖSS’ye hazırlananlara vaat edilen Boğaziçi çimlerinden geçip derse giriyorum. Nasıl mutluyum!

Uyanıyorum. 9 ağustos sabahına uyanıyorum. Geçen sene bugünlerde yazdıklarıma bakıyorum. Tesadüf, simgeler, bilemiyorum… Giderek aptallaştığımı fark ediyorum. “Ben bir aptalım” diyorum. “Bir”i kaldırıyorum. Kurgularımdan çok da farklı değil hayatım, başa dönüyorum. Aynı sebepten olmasa da tekrar söylüyorum “Ben aptalım” Oysa hep aptal değildim. Yeni başladı bu biliyorum.


Read more...

Pazar, Ağustos 03, 2008

uçuk saRı


Aynada son kez saçını düzeltti. Ruju biraz fazla mı olmuştu sanki? Tamamen sildi, sadece parlatıcı sürdü. Eli tam parfüm şişesine uzanmıştı ki vazgeçti. “O geldikten sonra fıslarım, kokumla aklını başından almalıyım” diye düşündü. Gülümsedi. Sarıyı sevmezdi ama bu elbise yanık tenine çok yakışmıştı. Daha ilk günden bembeyaz giyinemezdi zaten. Sarı iyiydi, evet. Bir kolye takıp takmamak konusunda emin olamadı. Cömertçe boynunu açıkta bırakmak istemediğine karar verdi. Çekmeceyi karıştırdı. Kolyeyi çıkarttı. Tam takacakken “acaba çıkmadan önce ondan mı istesem takmasını, evet biraz yakınlık hiç fena olmaz” diye düşündü. Bu kez sırıtıyordu.
Tam bu sırada kapı vuruldu. “Gelebilirsiiin” diye seslendi ama tamamen hazır bir şekilde onu beklediğini düşünmesini istemiyordu. Boş allık fırçasını aldı yanaklarında gezdirmeye başladı. “Hoş geldin” deyip parfümünü sıktı mı bütün planı tamam olacaktı.

“Çok güzel olmuşsun.”

İyi ki aynanın karşısındaydı yoksa 32 dişi ortada dönerdi o’na doğru. Hemen hanım hanımcık bir gülüş seçti suratına.

“Teşekkü…” cümlenin gerisini beyni otomatik olarak tamamlamıştı. Çünkü beyaz gömleğiyle inanılmaz görünüyordu. Esmer teni, yeşil-ela gözleri ve bembeyaz dişleri çıkmıştı ortaya. Soluğu kesiliyor sandı bir an. Biraz fazla sessizlik olmuştu sanki bi’şeyler söylese iyi olacaktı.

“Beyaz çok yakışmış sana da.” Gömleğin sadece ilk düğmesi açıktı. Kollarına baktı. 2 kat kıvrılmıştı. Acaba aynada kollarımı kıvırsam mı ya da düğmelerini iliklesem mi diye düşünmüş müydü adam? Bilmeyi ne çok isterdi.

“Hazırsan çıkalım mı?” Hazır mıyım, evet yani hayır parfüm, kolye. Bi’dakka neden gelirken bir tanecik olsun çiçek almamış eline. Sandığım kadar kibar biri değil mi yoksa. Off.

“Şey evet, yalnız şu kolyenin klipsi çok küçük yardım eder misin lütfen?” kolye evet, nerede kolye. İşte burada. Elim mi titriyor benim? Hay bin kunduz! Önce parfüm sıkacaktım. Nasıl unuttum!

Saçlarını kestirdiğine ilk kez pişman oldu, bu sahnede kadının eliyle saçlarını kenara çekmesi gerekiyordu aslında. Daha fazla düşünmeye fırsat bulamadan ellerinin sıcaklığını hissetti ensesinde. Belli belirsiz bir dokunuştu, dikkat ettiği belliydi. Ne kadar da yakındı. Nasılda unutmuştu parfümü. Acaba yıllar sonra örneğin 20. evlilik yıldönümünde bir kolye hediye edip bu geceyi hatırlar mıydı o da? Çok kızdı kendine. Daha ilk yemekte kendini gelinlikler içinde hayal ediyor, 20. evlilik yıldönümünü düşünüyordu.

Aynada sanki bir an gözleri kapalı yakaladı o’nu. Kısacık bir an, emin bile olamadı. Tam o sırada göz göze geldiler. Sessizliği bozmazsa belki de sonsuza dek öylece kalabilirdi orada, yan yana…

Gülümsedi. “Çıkabiliriz!” arkasını döndüğünde küçük parfüm şişesini çantaya atmayı planlıyordu. O hiç kıpırdamadı. Mecburen komodindeki çantasını alıp kapıya doğru ilerledi…

…

Dolaptaki eşyalı valize yerleştirmek sandığı kadar zor olmamıştı. Zaten bir süredir otelde kaldığı için yokluğuna alışmıştı. Yalnızca kokusunu bu kadar yoğun duymayı beklemiyordu. Kapağı açınca bir an içeri o geldi zannetmişti.

Şu eski ceketi artık atmasını defalarca söylemişti o’na. İnadına dolapta duruyordu. Valizin en üstüne onu koymaya karar verdi. Askıdan alıp yatağın üzerine koyduğunda cebinde bir ağırlık olduğunu fark etti. Gayri ihtiyari elini attı. Minik ama kalınca bir defterdi. Sayfaları çevirince el yazısını tanıdı. Bazı hesap numaraları ve küçük notlar yazılmıştı. Belki de şifreleri yazıyordu. “Böyle şeyleri yazılı olarak tutmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyor muydu bu adam, neden yazmıştı ki?” Başlara doğru çevirdikçe bir küçük günlük olduğunu anladı. Askerde yazdıkları vardı. “25 yıldır birlikteyiz ve bana yazdığını hiç söylemedi” diye kızdı. Hızlı hızlı çevirdi sayfaları, büyük kızlarının doğumunun ardından eve geldikleri ilk gün yazdıklarını okudu. Küçük oğlanın mezuniyetinden dönerken uçakta bu defteri gördüğünü hatırladı. O günde yazmıştı. Bütün hayatlarını değiştiren o iş değişikliğini, babası öldüğünde neler hissettiğini tek tek yazmıştı. Bunların çoğunu bana söylemedi diye düşündü.

Bu sırada bir sayfa daha gördü. “yanlış yaptım” yazıyordu. Tarih o kadınla birlikte olduğu tarih olmalıydı. “Demek sadece yanlış yaptığını düşünüyor. Öylesine bir hata yani!” Biraz önce ağlamak üzere olduğunu hatırlayıp kendine kızdı. Bir kalem buldu, ‘hayatının yanlışını yaptın’ yazdı ve tarihi attı. Tam defteri kapatacakken bir kağıt düştü kucağına. Evliliğin ilk yıllarında yüzlercesini yazıp onu bunalttığını düşündüğü notlardan biriydi bu: 'sevgilim buzluktaki köfteleri çıkardım, dolapta makarna da var. Karnını doyur ama sakın televizyon karşısında sızma, gelince seni istiyorum!' sayfaların arasında daha onlarcası vardı, bunca yıldır saklamıştı demek.
Gözlerinden süzülen yaşlara engel olmuyordu. Ne kadar çok sevmişti oysa. Ve hala seviyordu üstelik. Kızdı, çok kızdı ve sinirle ve acıyla ağladı.
“Kalan eşyalarını da gelip kendi alsın. Davaya daha 2 gün var nasılsa.” Kağıdı öylesine bir sayfaya sıkıştırıp valizi kapatacaktı ki tanıştıkları otelin adını gördü.

“...otele vardık, hiçbir şey düşünmeden geçecek aylak10 gün beni bekliyor...”

“…barmen süper, öyle içkiler hazırlıyor ki şu esmer hatuna akşam yemeği teklif ettim dün gece...”

“hazırım ama onu almama daha yarım saat var, en iyisi yazarak vakit geçirmek. Anneme minnettarım, beyaz gömleği son anda koymuş valize. Bir ütüyle jilet gibi oldum. Kolları kıvrık mı daha iyi açık mı karar veremedim. Aynada baktım durdum. Tatildeyiz deyip kıvırdım en sonunda. Resmiyete gerek yok sonuçta. Acaba o ne giydi? Umarım çok süslenmemiştir. Off ben niye bu kadar stres yaptım, bir içki söyleyeyim bari kendime.”

“aşk dedikleri böyle bi’şey mi gerçekten? Bütün gece gözlerimi alamadım ondan. Hele kokusu. Kolyesini açamamış, ben taktım odadan çıkmadan. O kadar yakındı ki. Hele kokusu. Hayır hayır parfümü değil, tek damla esans yoktu teninde. Gözlerimi kapayıp içime çektim. Öyle iddialı, öyle saf, öyle tazeydi ki ömrümün sonuna kadar her gün yanımda olsun istedim. Çok içtim galiba. Yatayım…”

Elinin tersiyle gözlerini sildi. Defteri yatağın üzerine bıraktı. Kalkıp yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktı. Diş fırçası, tıraş köpüğü hala oradaydı. Evindeydi. Kalbindeydi. Tekrar yatak odasına geçip telefonunu aldı.

“Merhaba, rahatsız etmiyorum ya?”
“Sağol. İyiyim. Bu akşam işin yoksa yemeğe gelir misin rica etsem? Çocukları evde olmayacak bu akşam. Konuşmamız gerekenleri çıkartırız aradan.”
“Peki. 8’de bekliyorum öyleyse. ”


Son aranan listesinden bugünlerde en çok aradığı ismi buldu. Sadece en yakın arkadaşı değil, avukatıydı aynı zamanda. Sık sık aramasına şaşmadı.

“Canım müsait misin?”
“İdare eder işte.”
“Yaa? bana söylememişti evrakları imzalayacağını. hımm”
“Hayır, hayır. Ben de onun için aradım zaten, sanırım çok hızlı gittik. Bu davayı biraz yavaşlatmamız mümkün mü?”
“Bilmiyorum. Bir yanlış tüm doğruları götürmez değil mi?”
“Yarın anlatırım uzun uzun. Sen şimdilik hiçbir şey için acele etme lütfen. Biraz daha zamana ihtiyacım var”
“Sağol canım benim. Yarın görüşürüz.”

Dolabın karşısına geçti. Bi’kaç hafta önce kızının zoruyla aldığı uçuk sarı elbiseyi çıkardı ütüledi, astı. Mutfağa geçip yemekleri hazırladı. Duşunu aldı… Kapı çaldığında tastamam hazır onu bekliyordu. Açtı. Adam elinde bir demet papatyayla şaşkın bakakaldı.

“Çok güzel olmuşsun.”

Read more...

neleR oluyoR hayatta

OLAYLAR

Güngören’de bombalı saldırı.
Gazze’de iç savaş.
Ergenekon iddianamesi kabul edildi.
Akp kapatılmadı.
Antalya alev alev yandı.
Konya’da kuran kursu çöktü.
Çarşı geri dönüyor.


DUMURLAR

Ankara’da 15 günde 20 bebek öldü.
İzmir’de bir kadına göz ameliyatı yapılacağına rahmi alındı.
İstanbul'da otoyol çöktü.
Evlendirme dairelerinde 08.08.08 patlaması.
Güneş tutulmasını 1 milyar kişi izledi.
Enflasyon tahmini: %10.6, doğalgaz zammı: %17
Anzer balının kilosu 480 YTL
Açlık sınırı: 710 YTL yoksulluk sınır:2315 YTL
Borsa 40.000i aştı.


İNSANLAR

Rodovan Karaciç yakalandı.
Osman Yağmurdereli öldü.
Deniz Baykal anjiyo oldu.
Osman Pamukoğlu parti kurmaya karar verdi.
12 yaşında bir çocuk silahla annesini öldürdü.
Adamın biri süper loto’dan tek başına 12 milyon YTL kazandı.
Madonna depresyona girdi.


Evet hayat devam ediyor, durmuyor...

Read more...

Perşembe, Temmuz 31, 2008

sevindiRik mavi

"Gelecek içermeyen hiçbir şimdiki zaman doldurulamaz."



Son zamanlarda aldığım en güzel hediye bu! Ve bahsettiğim “son zamanlar” oldukça geniş zamanlar aslında.

Nelerden bahsediyorduk, laf nereden nereye geldi orası zata mahsus, ama öyle bir anda dedi ki bunu; eşekten düşmüş karpuz döndüm o an. Ve evet karpuzu çok severim ben. Bıraktım işi gücü bir karpuza baktım, bir de cümleye. İçimdeki boşlukların ya da o en büyük koca boşluğun sebebi buydu muhtemelen. Şimdiki zamanımı dolduramıyordum çünkü gelecek içermiyordu. Düşündüm önce, “kızım” dedim “insan zaman geçtikçe daha tutarlı bir insan olur, sen her geçen gün daha da çelişiyorsun kendinle. Sen değil miydin daha birkaç ay önce gelecek kaygılarından, sürekli planlı programlı yaşamaktan bunaldım, zaten yaptığım tüm planlarda çuvalladım, koy ver gitsin diyen?”

Konuştuk durduk yine içimdeki benlerle. Vardık mı bir yere? Varamadık. Hala amaçsız bir hiç olarak katılıyorum yaşamaya. Bir amaç uğruna sahip olduğum ve olmadığım her şeyi bırakabilecekken üstelik.

Evet, son zamanlarda aldığım en güzel hediye bu cümle. Bir cümle. Hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biri bu cümle. Bu cümle benim oldu. Birinden bana hediye oldu. Bana cümlesini verdi. Ben kimseye vermemiştim bugüne kadar bir cümlemi. Hep kendime sakladım onları, “al bu da senin olsun” demedim kimseye. Mektuplarım bile “mahrem”dir benim. Herkese yazmam öyle kolay kolay. Üstünde elimin yazısı vardır kargacık, tenim değer, gözüm değer, kim bilir kokum siner onlara. Yazdıysam… Yazmışımdır işte.
Mektuplarımdaki cümlelerimi bile vermedim ben kimseye. Hep bir örneği, taslağı vardı bende. Cevabı geldiyse, aslıyla aynı zarfta durur öylece. Benimdir o cümleler. O’nun için kurmuşumdur ama benimdir hepsi. Tüm bunlar yüzünden işte, aldığım en güzel hediyelerden biri bu cümle.

Biri bana cümlesini verdi… Deneyimini, bilgisini, değerini verdi. Belki önemsizdi, belki öylesineydi, belki istese geri bile veririm cümlesini hiç sorun değil. Ama öyle güzel bi’şey yaptı ki… Öyle bir yere tutundum ki…

Böyle işte. Biri bana cümlesini verdi. Ben de o’na teşekkür ettim. İçimde çakan kıvılcımın yanında öyle sönük kaldı ki, teşekkürüm… Bu cümleyi bile bitiremedim.

foto

Read more...

Cuma, Temmuz 25, 2008

hiç mavi


Sinirlerim bozuk. Depresif, karamsar, kötümser, ağlak, zırlak vb değil: sinirlerim bozuk. Hayır hayır sinirli de değilim, sinirlerim bozuk. Ayarı bozuk gibi. Yanlış bi’şeyler var. Fazla gergin ve fazla gevşek noktalar var kafamın içinde, tenimde ve bedenimde.


Hiç bu kadar HİÇ hissetmemiştim. Hissetmiştim belki ama bu kadar HİÇ olmamıştım bugüne kadar. (farkettin mi küfür gibi)
Hiçbir sıfatım yok. Hiçbir şey üretmiyorum. Katma değer yaratmıyorum. Ne katma değeri değer yaratmıyorum. Varlığım hiçbir şeye hizmet etmiyor. Şu an hiç var olmasam yeryüzünde hiç bi’şi daha farklı olmazdı. Ama tam şu an. Yani bugüne kadar olan varlığım dolayısıyla bi’sürü şeyi etkiledim şüphesiz ama bugünkü varlığım hiçbir şeyi, hiç kimseyi etkilemiyor.

Bugün neyim ben. Birilerinin kızıyım. Başka?
Birilerinin çalışanıyım. Başka?
Arkadaş? Hayır bugünlerde kimsenin arkadaşı değilim, kimse hafta sonu planlarını yapmadan önce beni aramıyor…

Çok değil (çok olmuş aslında ya neyse) bir kaç zaman önce ne çok şeydim.
Birilerinin kızıydım yine. Bunu geç. Ömrümün sonuna kadar aynı.
Birilerinin arkadaşıydım. En kötü zamanlarında arkalarında, en mutlu zamanlarında yanında olurdum.
Birilerinin öğrencisiydim. Öğrenirdim.
Birinin sevgilisiydim. Severdim ve sevildim.
Birilerinin başkanıydım. Baştaydım, yön verir, plan yapar, uygulardım.
Birilerinin öğretmeniydim. Öğrendiklerimi paylaşırdım. Çoğaltırdım.
Birilerinin müdavimiydim. Her Cuma giderdim, yerim vardı, hazırdı.
Birilerinin özlemiydim. Özlenir, beklenirdim.
Birilerinin kiracısıydım.
Birilerinin rakibiydim.
Birilerinin yardımcısıydım.


Hayır bak. Karamsar kötümser değilim diyorum. Sinirlerim bozuk ve düşündükçe sinirleniyorum yavaş yavaş. Nasıl bu hale getirdim kendimi? Nasıl böyle amaçsız kaldım ben?
Neydi sahi benim amacım ne olacaktım büyüyünce?

Bi’zamanlar "güçlü" olacağım derdim hatırlıyor musun? M. çıktı karşıma, hem gücü hem acizliği yaşattı bana.
Sonra "başarılı" olacağım demiştim. “Ben büyüyünce başarılı olacağım.” Başarılarla uğurladılar beni büyütenlerim. Çifter çifter derecelerle. Ona da eriştim sandım. Vazgeçtim herhalde.
“Mutlu olacağım” diye bi’şey takıldı dilime. O günden beri amaçsızım sanırım. Mutluluk bir amaç değil çünkü. Olamaz yani. Ya şimdi ya hiç. Adım adım varamıyorsun mutluluğa.

Nasıl dolduracağım içimdeki boşlukları? Bir adam gelip dolduramaz artık onları çok geç. Geç kaldın sevgilim üzgünüm. Artık gelsen bile tanıyamayacaksın beni. Ben, ben değilim çünkü. Ne olmak istediğim, ne de olduğum kişiyim şu anda. HİÇim. Amaçsızım. Öğrenmiyorum, gelişmiyorum, büyümüyorum.


20lik dişim sızlıyor saatlerdir. 20li yaşlarımdayım demek hala. Demek hala umut var…

Read more...

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

kaRaRlı mavi

Örnek olay 1:

Kız, iş çıkışı 3 kız arkadaşıyla alışverişte. Kadıköy’de. Günlerden Salı. Kadıköy haddinden fazla kalabalık. Esas kız diğer 2 arkadaşına eşlik etmek için gelmiş alışverişe. İşi yok aslında. Moda’da sevgilisiyle buluşacak, akşam yemeğine kadar vakit öldürüyor. Vakit ölüyor. Alışverişler bitiyor. Bahariye’de ayrılıyorlar eve doğru. Esas kız sevgilisini arıyor. “boğa’nın oralardayım, işim bitti, sen neredesin, gel beni al”. Sevgili ne diyor duyamıyoruz. Makul bir boşluktan sonra kız tekrar “yaa öyle mi, zıkkımın dibini ye o zaman, ben eve gidiyorum” telefon kapaklı, . kelimenin tam alamıyla çat diye kapatıyor suratına. “Hayrola” diye soruyor yandaki arkadaş. “öküz, Moda’dan buraya beni almaya gelemezmiş, yürüsem olmaz mıymış, ben bu sıcakta taa moda’ya yürüyecek mişim, aptal herif” daha sövecek aslında ama telefon tekrar çalıyor.
“Ne var, ne arıyorsun?” “…”
“Sus ya, bırak alla’şkına, ben hayatımda beni yürütecek adam istemiyorum olum anladın mı?” “…”
“Aptal herif, sana mı sorucam ne zaman ne yapacağımı, gel beni al dedim adam gibi işte.” “…”
“Kes tamam. Sus dedim sana aptal. Gerizekalı! Ben bilmiyor muyum taksi tutmayı. Aptal! Aptal!” “…”
“Ben 'gel beni al' dediğimde geleceksin oğlum, sabahtan beri patlamışım zaten işte, yürümek zorunda mıyım ben o yolu öküz müsün sen? Ben hayatımda senin gibi aptal adam istemiyorum tamam mı? defol git cehennemin dibine kadar yolun var” “…”
“zıkkım olsun yediklerin!”
Telefon tekrar çat diye surata kapatılır. Devamı var ama bence bu kadarı yeter.


Örnek olay 2:

Kız, hafta sonu 2 kız arkadaşıyla Beşiktaş’ta. Uzun zamandır görüşmemişler. Pek sevdikleri kumpiri yemek ve hasret gidermek amacıyla Ortaköy’e doğru ilerliyorlar. Takside anlatmaya başlıyor. “Maşallah deyin valla çok iyi gidiyor O.’la. ama bu ara iş çıkışlarında beni almaya gelmiyor o yüzden biraz zor oluyor eve dönmek falan”
“Aaa, niye gelmiyor ne ayıp, sen zaten yeni başlamadın mı o şubeye? Tanımadığın etmediğin adamlar, hem semti bilmezsin falan”
“Yok yok eve yürüyerek 20 dakka falan bizim şube. O da gelemeyince mecburen taksiyle gidiyorum sabah akşam”
“E 2 dakkalık yol madem niye seni işten alıp-bırakmıyor”
“Şekerim şimdi ben işe yeni başladım ya, 'ay yapamadım, ay bu neydi, ay beceremedim' deyince bütün şube başıma toplanıyor, benim elimdeki iş 10 dakkada bitiveriyor. Şimdi bu her akşam beni gelip alsa ters ters bakacak şubedeki çocuklara, çocuklarda buna. Ertesi gün haliyle kimse benimle ilgilenmeyecek ne gerek var, atlarım taksiye”
“Eeööö bi’şi sorucam, sen bu adama 'sakın gelip beni işten alma' deyince işkillenmedi mi hiç, malum her yere seni o getirip götürüyor ya?”
“Yok ayol söyledim ona da. İdare et biraz dedim. O da uğramıyor şimdilik. Ama zırt pırt arıyor her an telefondayım böyle giderse kuşkulanmaya başlayacaklar”
“Nası yani, hiç tepki vermedi mi, sen durumu anlatınca?!?!?!”
“Ya bozuldu biraz tabi ama ben aldım onun gazını. Daha ilk günden işe sevgilimle mi gideyim şekerim şubenin yarısı erkek!”


Bu iki olayı benim oturup etraflıca incelemem gerekiyor. Hatta gerekirse altını çizip anlamadığım noktaları esas kızlara bi’kez daha sorup iyice özümsemeliyim bu durumu. Nasıl yapacağım bilmiyorum ama yapacağım . aha yazdım buraya. Ben de böyle olacağım ulan bundan sonra. Manyak mıyım ben bugüne kadar adamları besle büyüt, okut, mezun et, asker et, işlerini kur, sonra seni terk edip böyle hatunlarla birlikte olsunlar. Yok öyle yağma bundan sonra. Ha ben bu örnek olaylardaki hatunların ikisini de severim. Hatta ikincisini pek çok severim. Sevgilisini de yakinen tanırım. O. bizim bu kızı ayartıcam diye tam 3 sene peşinden koştu. Araya şehirler falan girdi, işler biraz uzadı falan ama bu her fırsatı değerlendirdi o 3 yılda. Bizim kız da süründürdü de süründürdü. Şimdi çocuk hem master yapıyor, hem bir dış ticaret firmasında gece yarılarına kadar çalışıyor, hem bir yayınevine çeviri işleri yapıyor hem de kızımzın şoförlüğü asli görevi. Ve bildiğim kadarıyla etliye sütlüye karıştığı da yok. Zaten bunca işin arasında ikinci bir hatun sıkıştırmak gerçekten maharet ister.

İlk olaydaki esas oğlanla ise bahsettiğim kavganın 2 gün sonrasında tanıştım. Allah nazarlardan korusun can ciğer kuzu sarması şeklinde oturuyorlardı karşımda. Hele bizim kızla tanışma hikâyelerini bir anlatışı vardı ki, kazık kadar adamın gözleri parlıyordu valla. Ben sevgilime daha 2 gün önce “aptal! Aptal!” diye hem de sokak ortasında hönküre hönküre bağıracağım, “ben hayatımda beni Kadıköy’den Moda’ya yürütecek adam istemiyorum, defol git” diye suratına telefon kapatacağım ve adam benimle ilk kez tanıştığı insanların yanında yapışık ikiz gibi oturacak, ice tea isteyince nestea getiren garsonu azara boğacak. Ütopya dedikleri böyle bi’şey sanırsam.



Yok yani tahayyül edemiyorum. Ben bi’kere adam özellikle “seni alacağım, seni ben bırakacağım” vb. demediyse her yere kendim gider gelirim. Nedir yani, taksi var, otobüs, minibüs, vapur, dolmuş zibilyon tane seçenek var. İkincisi ben Bahariye’de olacağım ve Moda da beni bekleyen adamı arayıp “gel beni al diyeceğim.” Yok artık, Kadıköy-Moda arası, akşam saatleri, günlerden Salı, adam köprü trafiğinden anca atmış kendini oraya, muhtemelen 2 saat otopark aramış ve ben Bahariye’deyim. Ya benim sevgilim bana bu durumda, “yerinden hiç kıpırdama ben seni almak için kalkıyorum” dese bile yerinden kaldırmam ki. Hala yolda olsa bi’derece. Ama adam hedefe varmış, oturmuş soluklanmış beni bekliyor. Onu 300 metre yol için tekrar otopark mafyasıyla, akşam trafiğiyle muhatap etmenin ne manası var. Bak şimdi düşünürken bile içlendim. Tıngır mıngır giderim moda’ya, hatta ona görünmeden hop uğrarım tuvalete, aynada bir ruj tazelerim, iki allık hafif bronzundan, iki fıs fıs en sevdiği parfümden, sonra gider arkasından sarılır öperim “ne yiyoruz?” diye.


Evet evet var ben de bir manyaklık kesin. Şu akşam yemeğini mesela hayalimde mutlu mesut bir geceye bağladım iki dakikada. Ama n’oluyor, adamı böyle iyiye rahata alıştırıyorsun. Sonra… Sonrası yalnızlık işte. Aha bu örnek iki ilişkide 3 yılı devirmiş çoktan. Benim yalnızlığım 3 yılı bulacak neredeyse. Yuh bana. Oha yalnız dumur oldum. 3 yıl oldu mu lan benim sevgilim, eski sevgili olalı. Bi Dakka şimdi 2006 mayısı sonra 2006 kasımı, kasım mı ekim miydi ya? Neyse ohh. Daha 2 yıl olmamış, olmuşta olmamış yani. Çüş bana. Naptım ben 2 yıldır ya armut mu topluyordum.


—Kızım sen ayvayı yemişin ne armutu?
—Boş durmadık herhalde yavrum, girişimlerimiz oldu yanee
—Hııııı, gördük hepsini. Sen mi giriştin sana mı giriştiler orası tartışılır tabi
—Sus gir içeri, ben ders çalışacağım şimdi. Önce 3 derste “sevgiliye nasıl şoför muamelesi yapılır?”, sonra laboratuar uygulamalı “sevgili Salı pazarına nasıl götürülür, gıkı çıkmadan nasıl geri getirilir?” Evet, evet yapacağım azimliyim.

Read more...

Salı, Temmuz 22, 2008

Renksiz


tam ortaya not: son günlerde güncemde yer alan olaylar ve kişiler tarafımdan uydurulmuş olabilir ya da yaşanmış olabilir. Şüphesiz bu tip olayları yaşayan kadınlar ve erkekler vardır lakin onları benim yazmış olmam bizzat yaşadığım anlamına gelmez, yaşamadığım anlamına da gelmez zira içlerinde bizzat tarafımdan kurulmuş veya bizzat tarafıma kurulmuş pek çok cümle mevcuttur. "E hangisini sen yaşadın, hangisini uydurdun?" derseniz "bunu asla bilemezsiniz" derim. Bakınız yukarda “günce” yazıyor. Deli meli ama günce nihayetinde. Zata mahsus bi’şi yani. Farz edin otobüs durağında unutulmuş bir defter. Okuduğunuz kadarını bilirsiniz. Gerisi hayal gücünüze kalmış. Ve üzgünüm, hayal gücünüzde yarattıklarınızla beni eleştiremezsiniz.
Ha, çıkarsınız 'bak sen şurada bunu, burada bunu demişsin yanlış biliyorsun yanlış yapıyorsun' dersiniz amenna. Ama böyle kaçak oyunlara, ufak-tefek işlere yokum,
Aklınızda bulunsun ;)

Read more...

huzursuz yeşil

—Hayır!
—Sana inanmıyorum
—Gerçeği mi söylememi istiyorsun, senin duymak istediklerini mi?
—Elbette gerçeği duymak istiyorum
—Hayır, onunla yatmadım! Bunu yapmayı isterdim ama ona her bakışımda seni görüyordum. Ve sen olmadığını bile bile bunu yapamazdım. Yapmadım da.
—Ben…
—Sen kimsin? Nesin benim hayatımda söyler misin? Ne hakla soruyorsun bunları bana, ne sıfatla soruyorsun. Kimsin sen, neyim ben senin hayatında
—Sen benim…
—Ben senin hiçbir şeyin değilim, “aşığım, seviyorum” değil “seni istiyorum” dedim ben sana. Gel gir hayatıma, sorularıma cevap ol, benim ol, benimle ol dedim sana. Yolun açık olsun diyen sen değil miydin, hep böyle kal diyen sen değil miydin, daha büyük mutlulukları hak ediyorsun zırvalıklarını kusmadın mı bana… Şimdi karşıma geçmiş neyi sorguluyorsun.
—Ben seni…
—Sen beni sevmedin, istemedin, özlemedin, düşünmedin, arzulamadın. Ben seni diye başlayan bir cümleyi tamamlayacak hiçbir yüklemin yok senin. Şimdi çık-git buradan, evimden, hayatımdan, aklımdan, kalbimden, tenimden çek ellerini, dokunma bana.
—Haklıs…
—Haklıyım evet! Lanet olsun ki haklıyım. O yüzden hemen şimdi git buradan. Bir daha asla çıkma karşıma, ben senin hiçbir şeyin olamadım madem, bende daha fazla yer işgal etmeden git artık!

Boğazındaki düğümü yutmaya uğraşır, beceremez. Göz göze gelmeden kapıyı açar, diğer eliyle dışarıyı işaret eder. Tam kapıda; “Hiçlik bazen daha çok şeydir şu hayatta…” dediğini duyar. Bakmaz ondan yana. Hızla çarpar kapıyı. Duvarları inler evin. Sesleri dinler. Önce asansör kapısı açılıp kapanır. Zemine gelince belli belirsiz bir ikaz öter. Tekrar açılıp kapanır asansör kapısı. Apartmanın kapısı çarpmaz bir türlü. Bekler. Eli kapıya gider. Hızla döner arkasını. Arka odanın penceresine yaslanır, çarpışan bulutları, bir türlü yağamayan yağmurun gürültüsünü izler. Bir şiir gelir aklına nereden geldiğini bilmez, bilmek istemez…


pencereyi kapama
gök dolabilir içeri
sen neyi görebilirsin
ıslak bir bulutun ağışını mı

pencereyi kapama
kuş dolabilir içeri
sen neyi taşıyabilirsin
kırık bir dalın yükünü mü

Pencereyi aç
soluğun çıksın dışarı
sen büyütmedin mi ciğerinde onu
Kokusu hayatı yıkasın diye

Pencereyi aç
sesin sarsın dünyayı
duyulur elbet ta ötelerden
Yürek kendini tanır


Arkadaş Zekai ÖZGER/
PENCERE

Read more...

Pazar, Temmuz 20, 2008

cevapsız saRı

“Onunla yattın mı?”

Evet’i duymak için sorulmamış mıdır zaten bu soru?

İnsan neden kendi kendini acıtmak ister? Eliyle deşer kurcalar yaraları, kanatır, acıtır daha çok.

Hayır’sa cevap inanır mı? Hayırsa cevap, sorulan nasıl tamir eder kırılan parçalarını? Kumdan kalelere dalga vurunca tamiri olur mu sanki? Baştan başlamaya var mıdır mecali?

Cevabı önemli mi? Aklına düşmüşse bu soru yetmez mi, bitmez mi zaten?





dibine not: Soruları arka arkaya dizince ne hikâye oluyor, ne deneyim, sadece soru oluyor, sadece merak oluyor. Yaşamadıklarını bilmediklerini merak etmiş oluyor. Fazlasını aramamak lazım, kurcalamamak ve hatta fazla soru sormamak lazım.

Ne kadar çok soru varsa o kadar çok yalan oluyor. Çünkü sorular sordukça yalanlar dinliyorsun karşılığında, cevaplar artık nadir antika parçalar gibi.
O yüzden işte; “sana yalan söylenmesini istemiyorsan fazla soru sormamalısın.”
O yüzden işte; “gel cevap ol sorularıma” dedikçe kaybediyorsun, üzülüyorsun, acıyorsun, acınıyorsun.

Read more...

Pazartesi, Temmuz 14, 2008

sıcak mavi

Ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu. Neyse ki asıl söylemesi gerekenleri izlediği dandik dizilerden arak bir replikte bulmuştu.


Gündüz kalabalıktan girilmeyen plajda yapayalnız oturuyordu. Ayaklarını nemli kumlara gömmüştü, üşüyordu. Hırkasını unutmuştu herhalde. Sarınacak yazlık bir hırkadan çok, sarılacak sıcak bir sineydi istediği. Geldiğinden beri rüzgârlıydı hava. Gece dağınık saçlarını savuruyordu. Yıldızlar dönüyordu tepesinde. Ve votkayla cini karıştırmak hiç iyi bir fikir değildi, poyraz üşüttükçe daha iyi anlıyordu.

Her gece aynı yerde görüyordu onu. “Gündüz tanışacağım” demişti her seferinde ama gündüz hiç karşılaşmamışlardı. ‘Kaybedecek neyim var ki?’ deyip son gece davet etmişti. O gece onları görenlerse kadının adamın davetini kabul ettiğini söylerdi mutlaka. ‘Nasıl da küçük hesaplar bunlar’ diye düşündü. Cüretkâr bakışlarla basbayağı “gel beni al” demeler ama adam gelince hanım hanımcık nazlanmalar. İlk içkiden sonra başlamıştı sahte kahkahalar. Adam hiç fena değildi doğrusu, dans etmeye başladıklarında nazikçe dokunmuştu beline. “benim” demekti bu, kim bilir belki de arkadan o da arkadaşlarına başparmağıyla bir “okey” yapmıştı. Kendisinin kızlara fırlattığı çapkın kahkahayı hatırlayınca midesi bulandı bir an. İçkiden mi, soğuktan mı bilemedi.

Gece gerçekten eğlenmişti aslında. Bir ara kahkahaları bile gerçekti. Hatta gözlerine bakmıştı umutla tanıdık bir ışık görebilmek için. Her yer karanlıktı. Kalabalıktı üstelik. Kendini böyle çaresiz yakalamışken başka kimseye yakalanmak istemiyordu. “Çıkar beni buradan” diye kulağına fısıldadığında sınırlarını aşmıştı. Terinin kokusunu duymuştu buram buram.
Kolundan tutmuş, arkasında sürüklüyordu adam. Kalabalıkta yol açmaya çalışıyordu. ‘Evet istiyorum’ demişti içinden. Aniden durdular o sırada. Adam arkasına baktı, gülümsedi. Sıkışıklık bütün bedenini ona yaslamak için yeterince iyi bir bahaneydi, boynundan öptü adamı. Teninin tadına bakmıştı. ‘Bir vampir gibi’ diye düşündüğünü hatırladı. Daha doğrusu bu benzetmenin nereden aklına geldiğini düşünmüştü. Midesi bulandı tekrar. Kusup atabilecek miydi içindekileri? Kendi başlatmıştı her şeyi. İlk öpen olmuştu üstelik. Sımsıkı yumdu gözlerini. Sımsıkı sarılmıştı bedenine. Akıl hastanelerinde ki histerik tipler gibi bir ileri bir geri sallanıyordu. Bir deli gömleği olsa ne güzel ısınırdı şimdi. Oysa teninin değil ruhunun üşüdüğünü az önce acı bir şekilde öğrenmemiş miydi?

Alev alev yanıyordu bütün bedeni. Her dokunuşunda ürperiyordu. Bacaklarında dolaşan ellerin bir an önce kendisini soymasını isterdi. Öyle olmalıydı, bunu istemeliydi. Oysa içinde fırtınalar kopuyordu, çığlık çığlığa “ben bu adamla sevişmek istemiyorum” diye bağırırken, acemice ayak uydurmaya çalışıyordu dokunuşlarına. Başı dönüyordu. Alev alev yanıyordu. Hırsla, intikamla, delice yanıyordu tenindeki ateş. Durması mümkün değildi. Durmak istememeliydi. Dudaklarından boynuna, yavaş yavaş göğsüne doğru ilerliyordu adam. Öpülüp okşanmaya hasretti. Acıdı kendine. Gözlerini kapadı, hayal etmeye çalıştı, İçindeki çığlığı susturmaya çalıştı. Tam bu sırada adam elbisenin minik fiyongunu çözdü, belki de o sırada bi’şeyler söyledi, nefesinin ritmi değişmişti. Mutlu olduğunu hayal etmeye çalışıyordu. Göğüslerinin arasından sıcak nefesi hissedince durdu. Gözlerini açtı. Her şey dönüyordu. ‘hayır istemiyorum’ diyen çığlığını duydu. Öyle uzaktan geliyordu ki sesi tanıyamadı. Sutyenin kopçasında ki eli tuttu. Geç kalmıştı, çoktan çözülmüştü. Adamın elini aldı. O elin parmak uçlarını, avucunu öpmeyi nasıl da isterdi. Adam anlamsızca “n’oluyor?” dedi. Sesi sinirli miydi, kestiremedi. Daha 2 saat önce tanıştığı adamın sinirini nereden bilecekti. Gözleri dolmak üzereydi Bedenin değil, ruhunun okşanmaya ihtiyacı vardı. Evet, alev alev yanıyordu ama ruhu buz gibiydi.

“Sarhoş kafayla amma çok şey düşünmüşüm be” diye düşündü. Onca düşünce bir işe yarasaydı bari “afferin bana” diye bağırdı. Sesi titriyordu. Ağlamayacaktı, ayağına batan taşı denize atacaktı, eğildi, taşı aldı, kolunu kaldıracak hali yoktu, başını dizlerine dayadı, taşı öylesine savurdu. Minik bir “cop” sesi duydu. Suya bu kadar yakın oturduğunu nemli kumlardan anlamalıydı aslında. Nemli kumlardan mı?! Neredeyse dizlerine kadar ıslanmıştı. Kaç saattir orada oturuyordu? Dalgalar gelip gidiyordu. Sessiz de değil üstelik rüzgâra eşlik ediyorlardı beyaz köpükleriyle. Bu kadar çok üşümesinin sebebini ayaklarının ıslak oluşuna bağlamıştı ki midesi bulandı tekrar. Bütün gece geçti gözünün önünden. ‘yahu insan ölürken bütün hayatı geçerdi hani’

…

“şey affedersiniz, iyi misiniz?” diyen nazik bir ses duydu. Gözlerini açtığında O’nu görmek için sahip olduğu her şeyden vazgeçebileceğini düşündü yine, bir milisaniyede. Başını dizlerinden kaldırmadan gözlerini açtı. Karşısındaki kendinden muhtemelen küçük efendiden bir delikanlıydı. Biraz uzakta 2 kız 1 çocuk daha duruyordu. 2 çift mutlu mesut dolaşıyordu anlaşılan. Yardım için neden kızlardan birinin gelmediğini merak etti. “aslında” diyebildi. Nihayet kusmuş olduğunu konuşmaya çalışırken fark etti. İnsan hiç farkında olmadan kusabiliyordu demek. Korkunç görünüyor olmalıydı. Elini şöyle bir denize uzattı. Bir dalga gelip ıslattı. Ağzının çevresini temizledi. O tuzlu tadı alınca biraz kendine geldi. “pek iyi değilim” diyemeden “sizi bırakabiliriz, yanlış anlamayın, arkadaşlarım da ilerde, eğer isterseniz yani” Gülümsemeye çalışarak teşekkür etti. Yardıma ihtiyacı vardı.




Ertesi gün bir kahve yaptı kendine. Valizleri hazırdı. Odadan ayrılmadan önce manzaranın tadını son bir kez çıkarmak için uzandı. Fark etti ki; tüm olanlara, onca saçma düşünceye rağmen utandığını bir an bile düşünmemişti. Utanç içinde değildi, hatta neredeyse kendisiyle gurur duyacaktı. Hiç başı ağrımıyordu. Votka+cin sandığı kadar kötü bir fikir değildi demek ki. Zaten ikisinin birlikte kullanıldığı bir kokteyl olmalıydı mutlaka. “long Island iced tea” gibi bi’şeydi adı sanki. Garsonun hayatında ilk kez duymuş gibi bakması ve iki kez tekrar etmesi ‘votka-cin’i kendisinin icat ettiğini göstermezdi. Ve bir de annesinin yaş gününde aldığı beyaz hırkayı nasıl kaybettiğini açıklamak için sağlam bir yalan uydurması gerekiyordu.

Güldü.

Ne düşünmesi gerektiğini gerçekten bilmiyordu. Neyse ki asıl söylemesi gerekenleri izlediği dandik dizilerden arak bir replikte bulmuştu.
“Ben…” “Ben yapamayacağım, üzgünüm…”



Read more...

Pazar, Temmuz 06, 2008

kızgın siyah

Bunları yazmalı mı, yazıp unutulmaz kılmalı mı emin değilim. Ama böyle şeyler unutuldukça daha kötü oluyor sanırım. En azından bu yaşımda neler düşündüğümü unutmayayım ki, yarın öbür gün benim başıma gelirse bunlar (Allah korusun) sineye çekmemem gerektiğini kendim kendime hatırlatmış olayım. Çünkü dayak yemek sineye çekilecek bir olay değil. Koşullar ne olursa olsun çekilmemeli.

Bu ülkede neredeyse içselleştirilmiş aile içi şiddet. İnsanların gıkı çıkmıyor. Öyle ki benim ilk tepkim “o kadar bağırış çağırış esnasında bir allah’ın kulu polis çağırmamış mı” olurken, annemin ki “salak kız kocan madem sinirli neden eve geri çağırıyorsun, bırak dışarıda sinirini atsın gelsin sonra oturup konuşursunuz” oluyor. Anneme dönüp “gel oturalım konuşalım diye eve geri çağırmış olması dayak yemesini mi gerektirir” kavgasına girecek halim yok. Zaten bütün apartman nefesini tutup bağırışları dinlediğine göre böyle bir laf etmem de çok anlamsız kalacak. Herkes ‘neden olmuş’, ‘M. kocasına ne demişte sinirlendirmiş’, ‘hayret aslında Y. aklı başında bir adammış’ derdinde. Ben göremedim, görmeye de takatim yetmezdi zaten söylediklerine göre M. Ablanın gözü mosmormuş, dudağı patlamış. Artık nereye vurduysaymış. Nereye vurdusu var mı, adam Allah ne verdiyse dalmış demek ki kadına, hastaneye gitmiş mi diyorum, rapor alıp karakola bildirmiş mi diyorum, birazdan kız kardeşi gelecekmiş onunla gidermiş belki diyorlar. Birazdanı var mı bu işin, evde olsa ben tutup götüreceğim kolundan. Neredeyse sinirden ağlayacağım. “Çocuklar nerede?” diyorum. 2 tane canavar gibi erkek evlatları var. “Onları getirin bari buraya” diyorum. Hiçbir çocuğun o halde görmemesi gerek annesini çünkü. Ben çok küçükken bir kez babamın annemin üstüne yürüdüğünü gördüm de, kavgalarını unutup aylarca benimle uğraştılar, çocuk bizim yüzümüzden travma geçiriyor diye. Kaldı ki tekme tokat dayak yemiş bir annenin kan revan içindeki dağılmış suratı ve bunu rol model bildikleri babanın yapması. Ve annenin bunu sineye çekmesi. “40 yılın başı oluyor zaten alkollüydü” deyip aynı adamla yaşamaya devam etmesi. Çocuklarda normal sanıyorlar bu durumu, yıllar sonra kendileri de yapmaktan çekinmiyorlar.

Neyse ki M. Ablanın kardeşleri geliyor, hastaneye gidip rapor alıyorlar, kadını görmeye gerçekten cesaret edemiyorum. Bütün apartman evlerine toplanmış zaten. Öğreniyorum ki, dayak yediği sırada evde M ablanın arkadaşları da varmış. “Bir kişi bile aramamış mı polisi?” diyorum. Arkadaşlarının gözü önünde yüzü gözü darmadağın olmuş kadının. Nasıl bir olay bu böyle? Onlar nasıl arkadaş, o adam nasıl bir koca? Bir adam niye döver bir kadını? Nasıl bir iğrençlik bu kendinden zayıf birinin yüzünü gözünü dağıtana kadar dövmek? Hayır tokadı anlayabilirim belki, yani şöyle anlarım, bir an sinirle refleks gibi savurursun, kendimi kontrol edemedim dersin belki… Ama yerlere düşmüş çığlık çığlığa bağıran bir kadına tekmeler savurmak nedir?

Ben bugüne dek bir tokat bile yemedim. Hiç kimseden, ailem, öğretmenlerim, sevgilim, hiç kimse. Şahit de olmadım. İnsanlar durmuş izlerken sokağın ortasında gördüğüm kadınların bile yanına koştum kurtarmak için, başıma bir iş gelecek bir gün biliyorum. Ama benim anlayabileceğim, tolare edebileceğim bi’şey değil tokat-dayak!
Bugüne kadar büyük konuştuğum her şey başıma geldi. Neyi hayatta yapmam dediysem yaptım, nereye mümkün değil gitmem dediysem gittim, üstüne para verseler panasonic telefon kullanmam dedim, ilk telefonum panasonic’ti. Öyle saçma sapan şeylerde bile tükürdüğümü yaladım. O yüzden bunları düşünürken bile korkuyorum aslında. Bir tokat yediğimi düşünemiyorum bile. Bi’kere insan önce kendisini, sonra sevgilisini-kocasını tanımalı, söylenen sözlerin kontrolden çıktığını fark ettiği anda susmalı, susturmalı. “kavgada söylenmez” diye bir laf vardır, sarhoşluk hali gibidir öfke hali bence. Kavgada söylediyse, fenadır, ohadır! Kırar, acıtır, incitir, “demek ki aslında böyle düşünüyormuş” dedirtir, ağlatır kavgada söylenenler. Ama eğer cümlelerine akıtamadıysa bir insan öfkesini… Yok arkadaş, duvara iki vazo fırlatırsın, en sevdiği porselen takımını Ziynet Sali edasıyla parçalarsın, yüz milyonlar yatırdığı kremlerini-makyaj malzemelerini-kıyafetleri camdan dışarı fırlatırsın, arabasının üstüne kocaman bir kaya fırlatırsın…
Komik mi? Barışırsan gülerek hatırlarsın, barışmazsan “hakim bey, şerefsiz 133 taksitle aldığım lancome kremlerimi 5 kat aşağı fırlattı” der tek celsede boşanırsın.

Ama bu ülkede bu tip boşanmalar ütopik tabi. Ben “ilk tokatta bırakır giderim” dedikçe, ‘kazın ayağı öyle değil’ diyorlar hep bir ağızdan. “Benim için öyle” diyorum en savaşçı sesimle. “kimse omzumdan geri iteklemedi bugüne kadar, tokat neymiş” diyorum. Dahasını yazmaya bile korkuyorum açıkçası. Çocuk faktörü, aşk faktörü, para faktörü bu fikirlerimi değiştirir bir gün diye çok korkuyorum hem de.

M. abladan geliyor annem soruyorum nasıl diye? Erkek kardeşi evde, Y. eve gelmeye kalkarsa haddini bildirecekmiş güya diyor. Üzülmüş belli. Anneannem de bizde bugünlerde o da soruyor “ne olmuş?” diye. “Y. büyük oğlanı alıp annesinin evine gitmiş Pazar sabahı, M.yle ufaklık gitmemiş. Y.nin annesi orada M. hakkında oğlunu doldurmuş(?) Y. bir hışım eve gelmiş, çocukları bahçeye yollamış, kavga etmeye başlamışlar. Y. basıp gitmiş. Sonra M. onu eve geri çağırmış, ‘bak annenin anlattığı olay sırasında benim bu arkadaşlarımda yanımdaydı onlardan dinle neler olduğunu’ demiş.” Hikâyenin aslını öğrendikçe midem bulanıyor daha çok. Sonuna kadar dinlemiyorum bile, birleştirdiğim parçalar bana yeterde artar.
Cep telefonumdan 155i arayıp çalmadan kapatıyorum. Tuş kilidini kaldırıyorum. Sadece kendimi gerçekten güvende hissetmediğim zamanlarda yaparım zannediyordum bunu. Son aranana 155i ve o esnada bana ulaşabilecek en yakın kişiyi ayarlayıp (baba-sevgili-ev arkadaşı) telefonu sıkı sıkı tutarak ilerlerdim hep. Bu gecede aynısını yapıyorum. 155ten başka yedek numara yok son aranan listesinde üstelik. En ufak gürültüde önce polisi arayıp, sonra aşağı fırlayacağımı biliyorum bu gece. Gecelik yerine pijama giyip yatağa gidiyorum…


Read more...

Cumartesi, Temmuz 05, 2008

beyaz düş

Hayal kurmayı unutur mu insan? Yüzmek gibi bisiklete binmek gibi bi’şey değil midir hayal kurmak? Bi’kez öğrenince yıllar yıllar geçse bile tekrar yapılamaz mı? Yoksa bir yabancı dil gibi kullanılmaya kullanılmaya, kurulmaya kurulmaya unutulur mu acep?

Ben unutmuşum mesela. Şaşırdım. Uzunca bir zamandır şöyle allı güllü hayaller kurmadığımı fark ettim geçenlerde. Şu Turkcell’in senhayalet zımbırtısı var ya o vesileyle. Dedim ki 'kur bir hayal, yaz gönder bakalım millet hayal kurmak nasıl olurmuş görsün. ' Alla alla düşünüyorum düşünüyorum orijinal bi’şi bulamadım. Yok dünya seyahati, yok pahalı markalardan sınırsız alış-veriş, en ilginç olarak Van’da kahvaltı, İngiltere’de çay, Roma’da makarna şarap, Soho’da akşam yemeği yiyebileceğim bir gün hayal ettim. O da kendim için değil yani, proje gibi kurguladım öyle. Sonra baktım uçuş saatleri falan pek tutmuyor birbirini, vazgeçtim kendim için hayal kurayım bari dedim.
Yok, yok, yok.
Hayalini kurabileceğim tek bi’şey bulamadım. Kariyer falan bunlar hep hesap-kitap plan işleri. Teller duvaklar gelinlik, düğün organizasyonu falan. Hımm, düğün günü fotoğraflarıyla ilgili ufak bir hayalim vardı aslında ama büyük fotoğraf sütüdyoları tarafından yapıldığını öğrendiğimden beri o da bir hayal olmaktan çıktı. Zaten damadın kafası koca bir soru işareti, konsantre olamadım bir başka türlü hayale.

Kaçayım gideyim, kendi dünyamı kurayım dedim, Iııı ııhh aklım hep geride kalıyor, onu bile beceremedim ya, “yuh” dedim kendi kendime. Sinirlendim bilgisayarı açtım. Gençturkcell’in zımbırtısına baktım ki, bizim hayal kurmamıza gerek yokmuş. Zaten onlar bizim adımıza kurmuşlar hayalleri, biz sadece her hafta bir tanesini seçecekmişiz. Bu mudur yahu? Sen tut genç kitlen için ‘hayal et, gerçekleştirelim’ kampanyası yap, sonra de ki: ‘biz senin yerine hayal ettik, sen birini seç yeter.’ Doğru ama bu adamlar 160 karakterle iletişim kuruyorlar ne hayalleri olacak ki plazma tividen, tuttuğu takımın kombine biletinden başka.
Yemişim genç kitlenin hayallerini, benim hayalim yok lan!” diye başlayıp bir küfür savuracaktım ki, Zeynep’i gördüm. "Zeynep’ler esmer olur yahu bu nasıl güzel bir sarışın Zeynep" diye diye baktım Flickr'daki yüzlerce fotoğrafına.

Hayatı yeni keşfeden o şirin şaşkın haline baktım,
babasının kollarındaki huzuruna ve babasının gözlerinden taşan mutluluğa,
annesinin sadece annelerin anlayabileceği şefkat dolu ifadesine,
Amcasının acemiliğine,
büyükanne ve büyükbabasının tarifsiz sevgisine baktım.

Sonra babasının Zeynep hakkında yazdıklarını okudum saatlerce. Kıskanmadım desem yalan. Babamın evde olmayışı, iyi ki mi, keşke mi bilemedim. Kalkıp kendi çocukluk fotoğraflarımı alacaktım ki, minik bebişin her anını fotoğraflamaya uğraşan bir baba geçti gözümün önünden. İlk adımlarını atan veledin arkasından bir elinde kamerayla koşturuyordu. Bebiş bir an dengesini kaybeder gibi yaptı da fırlatıp atacak oldu kamerayı. O, kızının ilk adımlarını yakalamaya çalışırken ben onların şaşkınlığını kazıdım benden başka kimselerin bilmediği fotoğraf hafızama. “Hadi bırak şu kamerayı, yoğurt saati geldi” diye seslendim sonra. “Ama baksana artık koridor boyunca dengesini kaybetmeden yürüyor hayatım, bu anlarını mutlaka kaydetmeliyiz” dedi.. “Sen benim fotoğraflarımı bu kadar hevesle çekmedin hiç” dedim. Hemen bana çevirdi objektifi “ay çekme bu halimle, saçım başım felaket” dememe kalmadan bastı deklanşöre. “kıskanç sevgilim” benim derken öpüvermişti omzumdan. Hala sevgilim diyordu bana. Sevgilimdi.
Sonra mama koltuğunda kah uçaklar indirdik piste, kah yoğurtlu öpücükler kondurduk babamıza. Tam arabaya binip bir park gezmesi yapacaktık ki birden soru işareti oldu yine babamızın gülüşü. Kucağımdan siliniverdi bebişimin kahkahası. Korktum bir an, gerçekten yok oldular sanmıştım ki, bir esinti vurdu camdan. Kokusundan belliydi gece olduğu. Oysa az önce güneşli bir pazardı…

Korkum geçti sonra.

Anladım ki hayal kurmak unutulmuyormuş. Gerçekten imkânsız olanı bulmak yeterliymiş hayale düşmek için.



Read more...

Perşembe, Temmuz 03, 2008

zevzek mavi

“Seni aramıyor sormuyorsam bu senden vazgeçtim demek değildir” der Kayahan amca bir şarkısında. Kendisine amca dediğimi duysa kızar belki ama olsun haberi olmaz nasıl olsa. Düşündüm de düşünmedim aslında şimdi karar verdim “vazgeçmek” de benim süpersonik filler listemde yer alabilir. 'Özlem' gibi, 'tutku' gibi, (tutku bir fiil değil farkındayım) 'aşk' gibi, 'gel' gibi, 'gitme' gibi, 'kal' gibi, 'istiyorum' gibi, inanıyorum gibi.

Yakışıklı bir adam bunlardan herhangi birini cümle içinde kullandığında beni kolayca tavlayabilir mesela. Hatta yakışıksız bir adamda yapabilir bunu. "benden vazçeme", "senden vazgeçmem" , "seni özledim", "zeynep gel", "fazla uzağa gitme", "sakın bana aşık olma"...Örnekler çoğaltılabilir. Çok zor değil yani.
“Hey adamım, ben senin bildiğin o kolay kızlardan biriyim aslında, kapiş”
Bi’adama böyle söyleyince dumur olur mu acaba? Bilemiyorum tabi. Haddinden fazla alkol almadığım sürece de öğrenemem. Cumartesi gecesi dibe vurasım var aslında. Şöyle zil zurna. Lakin herkes çoktan plan yapmış hafta sonu için. Kimse benimle içmeye gelmiyor. Yalnız da içerim içmesine ama benim içmekten çokd eli deli sayıklamak niyetim. Yani beni sarhoş kafayla çekecek birileri lazım yanıma. Çalışmıyor olsam İzmir’e kaçacaktım aslında. Öff. Güya mübarek gece, ben oturup 2 satır dua edeceğimi ne içsem de sarhoş olsam, kimle içsem planları yapıyorum ya benden bi’cacık olmaz anacım.

Telefonumda bik bik ötüyor yine, şarjı bitmiş güya. Ondan da bi’cacık olmaz artık. Sürekli bir kendi kendine kapanma halleri, bir anda mavi ekran vermeler, son aranılan numaraları göstermemeler falan. Ben de yorulduğunu düşünerek akşamları kapatıyorum kendisini. Ben üni.deyken ona "Cezmi" derdim, artık sadece telefon diyorum ona bozuluyor olabilir. Ne zaman kapatsam bi’şeyler kaçırıyorum. Geçen Cuma kapadım mesela sabah işe gitmeyi unuttum. Cumartesi gecesi yine kapalıydı M.S aramış gecenin üçünde, 3 kere, sonra da mesaj atmış “kim bilir ne güzel uyuyorsundur şimdi” diye. Sabah sabah sinir oldum. Cürete bak! "Sen bana hiç bi'zaman o kadar yakın olmadın ki denyo" dedim kendi kendime ama sonra tuttum “bu saatlerde de sen sızmış olmalısın gece epey içmişsin anlaşılan” yazdım. Çat diye cevap verdi geri. Uyumuyormuş, üstelik hiç içmemiş-miş, izmir’deymiş ve aklına ben gelmişim aramak istemiş-miş. Bunca aydan sonra hiçbir şey olmamış gibi, çekip giden o değilmiş gibi “aklıma düştün” diye nasıl da rahat çıkıyor ortaya. Güzel bi’şi aslında. Benden fellik fellik kaçan bir adamı düşünüp durmaktansa, ısrarla arayıp soran bir adamı düşünüp durmak daha akıllıca olabilir. Denemek lazım. Hafifçe araladım kapıyı. O aralıktan belki biraz serinlik dolar yüreğime. Bir umut işte.



Of, bu şarkı amma arabeskmiş ya, direk damardan yahu. Allaam sen bu mübarek gece de bana daha elit bir müzik zevki ihsan eyle yarabbim. Amin!
Yok vazgeçtim o zevke sahip bir sevgili niyaz eyle. Veladdalin amin!

Allaam sen bana bakma, ama kendi bildiğini de okuyup durma, bak şu mübarek gecede istirham ediyorum senden azıcık normal bir hayatım olsun benim de. Çok şey mi yahu? Bi’el atıversen fena mı olur?

Read more...

Cumartesi, Haziran 28, 2008

unutmaz mavi

Dolunay var, denizde yakamoz.. Seni düşünürüm. Gecemi aydınlatan gözlerini bir de..
1 yıl önce bugün… 00:07




Söz uçar, yazı kalır, bir şarkı hatırlatır, yazmaktan vazgeçmedikçe bu kız daha çooook hayıflanır…

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP