sıcak mavi
Ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu. Neyse ki asıl söylemesi gerekenleri izlediği dandik dizilerden arak bir replikte bulmuştu.

Gündüz kalabalıktan girilmeyen plajda yapayalnız oturuyordu. Ayaklarını nemli kumlara gömmüştü, üşüyordu. Hırkasını unutmuştu herhalde. Sarınacak yazlık bir hırkadan çok, sarılacak sıcak bir sineydi istediği. Geldiğinden beri rüzgârlıydı hava. Gece dağınık saçlarını savuruyordu. Yıldızlar dönüyordu tepesinde. Ve votkayla cini karıştırmak hiç iyi bir fikir değildi, poyraz üşüttükçe daha iyi anlıyordu.
Her gece aynı yerde görüyordu onu. “Gündüz tanışacağım” demişti her seferinde ama gündüz hiç karşılaşmamışlardı. ‘Kaybedecek neyim var ki?’ deyip son gece davet etmişti. O gece onları görenlerse kadının adamın davetini kabul ettiğini söylerdi mutlaka. ‘Nasıl da küçük hesaplar bunlar’ diye düşündü. Cüretkâr bakışlarla basbayağı “gel beni al” demeler ama adam gelince hanım hanımcık nazlanmalar. İlk içkiden sonra başlamıştı sahte kahkahalar. Adam hiç fena değildi doğrusu, dans etmeye başladıklarında nazikçe dokunmuştu beline. “benim” demekti bu, kim bilir belki de arkadan o da arkadaşlarına başparmağıyla bir “okey” yapmıştı. Kendisinin kızlara fırlattığı çapkın kahkahayı hatırlayınca midesi bulandı bir an. İçkiden mi, soğuktan mı bilemedi.
Gece gerçekten eğlenmişti aslında. Bir ara kahkahaları bile gerçekti. Hatta gözlerine bakmıştı umutla tanıdık bir ışık görebilmek için. Her yer karanlıktı. Kalabalıktı üstelik. Kendini böyle çaresiz yakalamışken başka kimseye yakalanmak istemiyordu. “Çıkar beni buradan” diye kulağına fısıldadığında sınırlarını aşmıştı. Terinin kokusunu duymuştu buram buram.
Kolundan tutmuş, arkasında sürüklüyordu adam. Kalabalıkta yol açmaya çalışıyordu. ‘Evet istiyorum’ demişti içinden. Aniden durdular o sırada. Adam arkasına baktı, gülümsedi. Sıkışıklık bütün bedenini ona yaslamak için yeterince iyi bir bahaneydi, boynundan öptü adamı. Teninin tadına bakmıştı. ‘Bir vampir gibi’ diye düşündüğünü hatırladı. Daha doğrusu bu benzetmenin nereden aklına geldiğini düşünmüştü. Midesi bulandı tekrar. Kusup atabilecek miydi içindekileri? Kendi başlatmıştı her şeyi. İlk öpen olmuştu üstelik. Sımsıkı yumdu gözlerini. Sımsıkı sarılmıştı bedenine. Akıl hastanelerinde ki histerik tipler gibi bir ileri bir geri sallanıyordu. Bir deli gömleği olsa ne güzel ısınırdı şimdi. Oysa teninin değil ruhunun üşüdüğünü az önce acı bir şekilde öğrenmemiş miydi?

Alev alev yanıyordu bütün bedeni. Her dokunuşunda ürperiyordu. Bacaklarında dolaşan ellerin bir an önce kendisini soymasını isterdi. Öyle olmalıydı, bunu istemeliydi. Oysa içinde fırtınalar kopuyordu, çığlık çığlığa “ben bu adamla sevişmek istemiyorum” diye bağırırken, acemice ayak uydurmaya çalışıyordu dokunuşlarına. Başı dönüyordu. Alev alev yanıyordu. Hırsla, intikamla, delice yanıyordu tenindeki ateş. Durması mümkün değildi. Durmak istememeliydi. Dudaklarından boynuna, yavaş yavaş göğsüne doğru ilerliyordu adam. Öpülüp okşanmaya hasretti. Acıdı kendine. Gözlerini kapadı, hayal etmeye çalıştı, İçindeki çığlığı susturmaya çalıştı. Tam bu sırada adam elbisenin minik fiyongunu çözdü, belki de o sırada bi’şeyler söyledi, nefesinin ritmi değişmişti. Mutlu olduğunu hayal etmeye çalışıyordu. Göğüslerinin arasından sıcak nefesi hissedince durdu. Gözlerini açtı. Her şey dönüyordu. ‘hayır istemiyorum’ diyen çığlığını duydu. Öyle uzaktan geliyordu ki sesi tanıyamadı. Sutyenin kopçasında ki eli tuttu. Geç kalmıştı, çoktan çözülmüştü. Adamın elini aldı. O elin parmak uçlarını, avucunu öpmeyi nasıl da isterdi. Adam anlamsızca “n’oluyor?” dedi. Sesi sinirli miydi, kestiremedi. Daha 2 saat önce tanıştığı adamın sinirini nereden bilecekti. Gözleri dolmak üzereydi Bedenin değil, ruhunun okşanmaya ihtiyacı vardı. Evet, alev alev yanıyordu ama ruhu buz gibiydi.
“Sarhoş kafayla amma çok şey düşünmüşüm be” diye düşündü. Onca düşünce bir işe yarasaydı bari “afferin bana” diye bağırdı. Sesi titriyordu. Ağlamayacaktı, ayağına batan taşı denize atacaktı, eğildi, taşı aldı, kolunu kaldıracak hali yoktu, başını dizlerine dayadı, taşı öylesine savurdu. Minik bir “cop” sesi duydu. Suya bu kadar yakın oturduğunu nemli kumlardan anlamalıydı aslında. Nemli kumlardan mı?! Neredeyse dizlerine kadar ıslanmıştı. Kaç saattir orada oturuyordu? Dalgalar gelip gidiyordu. Sessiz de değil üstelik rüzgâra eşlik ediyorlardı beyaz köpükleriyle. Bu kadar çok üşümesinin sebebini ayaklarının ıslak oluşuna bağlamıştı ki midesi bulandı tekrar. Bütün gece geçti gözünün önünden. ‘yahu insan ölürken bütün hayatı geçerdi hani’
…
“şey affedersiniz, iyi misiniz?” diyen nazik bir ses duydu. Gözlerini açtığında O’nu görmek için sahip olduğu her şeyden vazgeçebileceğini düşündü yine, bir milisaniyede. Başını dizlerinden kaldırmadan gözlerini açtı. Karşısındaki kendinden muhtemelen küçük efendiden bir delikanlıydı. Biraz uzakta 2 kız 1 çocuk daha duruyordu. 2 çift mutlu mesut dolaşıyordu anlaşılan. Yardım için neden kızlardan birinin gelmediğini merak etti. “aslında” diyebildi. Nihayet kusmuş olduğunu konuşmaya çalışırken fark etti. İnsan hiç farkında olmadan kusabiliyordu demek. Korkunç görünüyor olmalıydı. Elini şöyle bir denize uzattı. Bir dalga gelip ıslattı. Ağzının çevresini temizledi. O tuzlu tadı alınca biraz kendine geldi. “pek iyi değilim” diyemeden “sizi bırakabiliriz, yanlış anlamayın, arkadaşlarım da ilerde, eğer isterseniz yani” Gülümsemeye çalışarak teşekkür etti. Yardıma ihtiyacı vardı.

Ertesi gün bir kahve yaptı kendine. Valizleri hazırdı. Odadan ayrılmadan önce manzaranın tadını son bir kez çıkarmak için uzandı. Fark etti ki; tüm olanlara, onca saçma düşünceye rağmen utandığını bir an bile düşünmemişti. Utanç içinde değildi, hatta neredeyse kendisiyle gurur duyacaktı. Hiç başı ağrımıyordu. Votka+cin sandığı kadar kötü bir fikir değildi demek ki. Zaten ikisinin birlikte kullanıldığı bir kokteyl olmalıydı mutlaka. “long Island iced tea” gibi bi’şeydi adı sanki. Garsonun hayatında ilk kez duymuş gibi bakması ve iki kez tekrar etmesi ‘votka-cin’i kendisinin icat ettiğini göstermezdi. Ve bir de annesinin yaş gününde aldığı beyaz hırkayı nasıl kaybettiğini açıklamak için sağlam bir yalan uydurması gerekiyordu.
Güldü.
Ne düşünmesi gerektiğini gerçekten bilmiyordu. Neyse ki asıl söylemesi gerekenleri izlediği dandik dizilerden arak bir replikte bulmuştu.
“Ben…” “Ben yapamayacağım, üzgünüm…”


















