Cumartesi, Şubat 14, 2009

ödüllü mavi



Fakeangel hanım kendisinden sonra en deli blog ödülüne beni layık görmüş. Ben de kendisini pek severim. İçten, sevimli, esprili, dolu dolu yazar o yüzden pek sevindirik oldum görünce. Tabi hemen kim çıkarmış bu ödülü diye merak ettim başladım geri geri gitmeye. Moda blogları arasında dolanan bir ödülmüş genelde biraz daha geriye gidince şuradan atılan pasla ülkemize geçtiğini gördüm. Hangi ülkeleri gezmiş diye biraz daha geri gidecektim ki, myshoebox.se adresi bir türlü açılmadığından ödülün kaynağına ulaşamadım. Neyse, ithal bir ödülüm var artık CVme eklerim bunu da =P

Şimdi benim de 7 kişiye ödül vermem gerekiyor. Böyle ödül mödül, beni aşar. Boyumdan büyük işler bunlar. Beceremem de zati. Ayrıca sanal mevzularda bugüne kadar mimlediğim herkes hep yazılarını severek okuduklarım oldu. Hatta geçen yıl mart gibi güncemi imha etmeye karar vermişken herkesi yazıp döktüm. O yüzden bu listeyi yapmak epey zor oldu.

Bi'kere "7 kişi seçiliyor" denilince işler karıştı. Zira readerın sadece 1 numaralı klasöründe (ki okunmadan geçilmezler klasörü olur) 40 küsür blog varmış. Bazıları çoktan kendini imha etmiş, bazıları taşınmış, bazıları yazmayalı yıl olmuş… Onlarca blog gezdim bu gece. Eskilere daldım gittim yine. Defalarca düzenledim listeyi, bi'de son dakikada eşitlik olsun sırf hatunları yazmayayım diye tekrar bir düzenlemeye giriştim ki, akıllara zarar…

Sonra herkesin hakkında 1-2 cümle bi’şey yazmak istedim… Ama onu da beceremedim ne yazık ki. Sadece şunu diyebildim. Onlar yazdıklarında ya bütün işimi gücümü bırakıp, kulaklarımı tüm dış dünyaya tıkayıp okuyorum yazdıklarını ya da özellikle okumayıp bekliyorum, kendime şöyle keyifli bir okuma anı hazırlayana kadar sabırsızlanıyorum. Komik, aylak, üzücü, dramatik, neşeli her bir cümleleri ayrı ayrı keyif benim için.

O yüzden kimseyi ayrı ayrı sıfatlamadım: sıcaklığıyla, komikliğiyle, umudunu kaybetmeyişiyle, sivri diliyle, samimiyetiyle ya da egoistliğiyle hangi sıfatla olduğu hiçte önemli değil, iyi ki yazıyor oldukları için dağıttım ödüllerimi ben. Buyrun buradan yakın :







Read more...

Perşembe, Şubat 12, 2009

can you hear me?
ben duyamıyorum mesela.


Read more...

Salı, Şubat 10, 2009

Candan Erçetin'in de doğum günüymüş bugün. İyi ki doğmuş!


"senin beni yanlış anlayışına
çoktandır heyecan duymayışına
canım yanıyorsa hala
korkmaya gerek yok yaşıyorum demektir."


Read more...

Anadilimde söylenmişi varken niye yabancı notalarla haykırayım ki?

Read more...

zehiRli mavi


Bu mudur yani? Bu nedir yani? Murphy falan? Bunca tesadüf ne amaca hizmet ediyor?
Neden hiç boşluk yok şu yaşananların arasında? Ardı ardına günler ve geceler nereye varmaya çalışıyor? Şimdi ben oturup anlatsam nokta olur mu bu cümlelerin sonu?

Geçen yıl bu zamanlar olmalı. Bir sene geçmiş herhalde. Doğum günümden önceydi sanki. Hayret bak o günün tarihi hiçbir yerde yok.
İş çıkışı bi’yemek mi yesek? Günlerden cumartesi sanki. Tabi ya, cumartesi. Ben işten çıkacağım o evden gelecek. Neyse yemeği boş verelim madem, iki tek atarız. Caddedeyiz. Suadiye’deki flagshipe arkadaşı bırakacağım, caddedeyim olacak. Sonra geriye doğru yürürken telefon açacağım. Bu kez başka bir üçüncü tekille yine caddedeyiz olacağım. Telefon çalıyor, açmak üzereyken şarjı bitiyor. Şarjı bitip kapanıyor. Ulaşılmaz olmak en çok korktuğum…

Flashback gibi düşün bu kareyi. Bunu izlemezsen filmin hiçbir esprisi kalmıyor. Gel şimdi bugüne.

Cuma gecesi. İş çıkışı iki tek atsak mı? Atalım. Oradan da anneanneye geçeriz. Altıyol’da trafik kilit. “Kızlar gelin karga’ya gidelim.” Kaç yıl olmuş gitmeyeli? “Hadi gidelim.”
Biraz işyeri dedikodusu. Ne çok şey kaçırmışım. Ama muhabbetin sonu illa ki; “erkek milleti değil mi köküne kibrit suyu!”

Cumartesi sabahı. “Anneannelerin en güzeli kahvaltı da hazırlarmış!” Surat mahkeme duvarı. Kırgın, kızgın ve de kaprisli. ‘İşin düşmese gelmeyeceksin’den giriyor, ‘zaten annen de geçen gün azarladı beni’den çıkıyor. Ve ağlıyor. Koca kadın kimse beni aramıyor sormuyor gelmiyor diye ağlıyor. ‘Ama anneanne sen istedin illa evimde yalnız yaşayacağım’ diye denmiyor tabi. “Bak bugün çıkarız bi’güzel alışveriş yaparız, ben sana bir yemek ısmarlarım”la aydınlanıveriyor yüzü. “Senin ayakkabıcıda indirim var yine, oraya da bakırız, aaa dönerken yüncüye uğrayalım, sen ip beğen ben yeni bir mod…” Telefon çalıyor.

“yaa bugün mü o?”
“terbiyesize bak, gelicem tabi ben de. beş gibi uyar bana. ok. araşırız”


“Yüncüye de gideriz diyordum da sen arkadaşlarınla yersin artık yemeği.”

Eyvah n’aptım ben?!

“Yok kuzum, ben onlarla gitmeyeceğim, buralarda olacaklarmış da bir kapıdan bakacağım kimler var diye.”

Çevir kazı yanmasın. Yandı bile. Senin karşındaki çocuk mu? Gönlü kırık huysuz ihtiyar.

“Aa tamam asma suratını. Onlara da uğramıyorum. Bütün gün seninleyim. Bak kapattım telefonu. Almıyorum da yanıma. Arayan soran olmaz artık. İstediğiz gibi gezeriz.”

Bırakıyoruz telefonu, çıkıyoruz yola. Çocuklar gibi şeniz. Yeni yıl manifestomuz ne diyor? Çocuklarla ve yaşlılarla daha çok vakit geçir. Aferin.


Cumartesi gecesi. Alışveriş yorgunu kanepeye yığılmaca. Fırlatılmış telefonu görüp, açmaca. Ekranda mesaj ikonunu görmek için aptal aptal beklemece. Tek bir “kim aramış” mesajı bile gelmediğini görünce küfredip, daha uzağa fırlatmaca.


Pazar günü anne, “dün seni arayınca sürekli “böyle bir numara kullanılmamaktadır” diyordu.” “Yok anne kapalıydı sadece. Hem seni beni aradın mı ki, mesajı falan gelmedi”

Pazar akşamı kardeş, “kızım kırk yılda bir kontör isteyeceğiz, onu anladın da mı koydun “bu numara kullanılmamaktadır” anonsunu.” “Ne anonsu ya, kapalıydı telefon sadece.”

Pazartesi gün ortası S.cim, “canım 40 kere aradım bütün gün “böyle bir numara yoktur” dedi telefonun, yüreğim ağzıma geldi. Hayır bana haber vermeden gidersin fena bozuşur bak.”

N’oluyo lan?! Bi yanlışlık var bu işte! Kapa telefonu, pişt yan masadaki arkadaşım çaldırsana beni. “bu numara kullanılmamaktadır.” Ne münasebet efenim. Ne münasebet. Bu numara yakında 10 yaşını kutlayacaktır ve ömrümce kullanılacaktır. Gülüşmece. Hadi gel, terasta bir kahve içelim. Kapalı telefonu masada unutmaca.

Pazartesi akşamı. Bir mail. Zehir zemberek. Oku. Oku. Oku. “….günlerdir arıyorum, telefon numaranı da değiştirmişsin ya, ne diyim. Bu hamleyle yendin beni artık helal olsun!”

Fazla uzağa gitme bir önceki maili de oku elin değmişken. “…yenilen ben oldum maalesef”


Neydi bizim oynadığımız ? Dama, tavla, satranç, pişti, tenis? Ben neymişim de haberim yokmuş, hem “hadi gel oynayalım” diye yapmadığım şebeklik kalmayacak hem de bir kalemde “yendim seni yaşasın kutlamaları”na başlayacağım öyle mi?

Şimdi ben desem ki görmemen gereken şeyleri gördün, duymaman gereken cümleleri duydun. Sen onları öğrenince büyü bozuldu desem.

Ben zehirli dilimi çıkarıp tısladım yine diyelim. Seni zehirlemek olsa niyetim, kanına girmez miydim şimdiye kadar? Ben sadece kendimi sokmayayım diye akıttım içimdeki zehri desem.

Boş ver demesem.

Sen nasılsa tek kelamda dönmemece çıktın hayatımdan. Ben nasılsa daha çok yıllar sayıklayacağım burada. Daha çok yıllar kullanacağım aynı numarayı. Ararsan elinle koymuş gibi bulursun yani. Sorarsan söylerim bile, yaklaşık bir yıldır telefonumun hiç kapanmadığını, kapalıyken yönlendirdiğim numaranın da çoktan “artık kullanılmamaktadır” olduğunu.
Sorarsan söylerim aslında, arkasına saklandığım sayıklamaların söylemekten en çok korktuklarım olduğunu.
Ben zehrimi toprağa akıtırken, gizli bahçemin topraklarını keşfetmenin en çok seni zehirlediğini…

Boş ver iyisi mi.
Yenilmişiz madem, önümüzdeki maçlara bakalım artık.



Read more...

Salı, Şubat 03, 2009

vasat yeşil


Cuma gecesi yok yok cumartesi. Tipik bir mojo gecesi. Müzik yüksek. O kadar yüksek ki ne çaldığını hatırlamıyorum bile. Gözlerim tek bir noktaya kilit. Gömlek beyaz, burun hokka. Uzun, oldukça uzun zamandır bir adamı böyle beğenmemişim. Beğenmek mi? Adamla göz göze gelsek üstüne atlayacağım. O, benim farkımda değil. Kolumdan çeviriyor biri, ‘ne bu samimiyet dostum’ bakışını takınacağım ama alkolün etkisi yüksek, maskelerimi istediğim hızla değiştiremiyorum.

“dışarıda konuşalım mı biraz”
“hala konuşacak yüzün var yani”
“sen! sen beni çok yanlış anladın”
“bırak kolumu”

Kalabalık, sıcak, ter, duman, gürültü, çok kalabalık.

“bana bir mojito versene”
Alkol fazla evet, misinler soru işaretleri gideli çok olmuş. Nasıl bu kadar emin olabiliyorlar kendilerinden. Ben mi bu kadar gazlıyorum bu adamları gerçekten. Daha neler! Arkanda bakmadan basıp gittin işte, artistik bir patinajla savurdun dumanını giderken. Ben iki satır laf sokunca mı geldi aklına insan gibi konuşmak.

“mojitooo hazııır”
Serin, ılık, ferah, taze. Fondip.

O da benim farkımda. Şerefe.
“biliyor musun hepiniz aynısınız. Önce kaçıp saklanıyorsunuz, sonra da ben gelip saklandığınız deliği kurcalayınca küstahça saldırıyorsunuz.”
“Oovv! Kızdırmışlar seni”
‘Hadi lan ordan aptal’ bakışımı hızla yerleştiriyorum yerine.

Koridor, uzun, motosikletler, temiz hava, soğuk hava, deri ceket, baş dönmesi, halka küpe, kırmızı cüzdan.

Köprüden geçerken mavi ışıklar görüyorum. Bir kıtayı arkamda bırakıyorum. Köprüden atlayıp kurtulan 21. kişi olmak istiyorum. “arabayı durdursana moruk” demiyorum, hayır.
“müziği biraz açar mısınız?” Ayılmaya başlamışım, evet.

“kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime”



Pazar akşamı yok yok pazartesi. Vasat bir gün bitimi. Yeşil görmekten sulanmış gözler. Zıp zıp toplar, raket tutmayı unutmuş parmaklar, koşmayı unutmuş kaslar. Yorgun öyle yorgun ki zihni boş, mutlu. Arabasını tamirden almış, evraklarını tamamlamış, bütün taslaklarını temize çekmiş, ardındaki tüm yarımları tamamlamış ya da silmiş atmış, saçları bile uzamaya başlamış. Bildiğin mutlu işte. Bir mesaj sesi, bir de telefonu değiştirse değmeyin keyfine.
“arayabilir miyim?”

Saçmasapan bir soru. Tuşlara basma kabiliyetin varsa ararsın. Söyleyeceklerin varsa da ararsın. Konuşmak istersem açarım. Ki açarım yani, küstahça saldırmayı sana yakıştırmam çünkü. Ve çuvallarım yine. Hepiniz aynısınız diyen ben değilmişim gibi, bunu ilk kez keşfediyormuşum gibi çuvallarım yine.
“ben döndüm işte… bitti falan”
“e güzel, hani giderken diyordun ki bık bık bık”
“ohooo unuttum bile onları çoktan”
Yuh! Lafımı bari ağzıma tıkamasaydın. “Seninle işim bitti bebek, hadi yoluna” demek için bu kadar acele etmeseydin keşke. Ben onu sana yine söyletirdim koçum, kurcaladım çünkü girdiğin deliği, biliyorum, içinde kalmazdı küstahlığın. Ama lafımın ortasına dalmasaydın keşke.

Bir korna sesi. Çok yakından. Kaldır kafanı direksiyondan. Dur bakma aynaya. Son bir şarkı falı tutalım radyodan. Ama bende kabahat “sesini duymak için bık bık bık” dediğinde çirkefleşecektim “hadi lan ordan hala ‘sesini duymak istedim’ diye maval okuma bana” diye başlasaydım eğer göt isterdi o cümleyi ortasından kesip lafları boğazıma dizmek.

Amaaan yavrum sen de!!! Bak aynaya bak. Yüzleş. Kim bu adamlar? “Pixelman” her biri. Benim kamera 7.2 megapixel. Yani yedi nokta iki MİLYON tane pixel bir araya geliyor ancak bir kare fotoğraf ediyor. Ölürken pixel pixel uğraştırmaz herhalde Allah baba beni, bir slayt gösterisi hazırlar. Diye umuyorum en azından.

Yeşil yeşil ışıklardan geçiyorum hızla. Daha hızla. Daha hızla. Bir şehri arkamda bırakıyorum. Hızlanmalıyım daha. Daha. Ama dur, dur, dur! Ardımda bıraktığım şehir doğru da ben ters yöne gidiyorum. Nefes nefese kalmışım. Nereye gidiyorum?

Son bir şarkı tutuyorum radyodan

“bencil, ruhsuz ve boş gözlerle karşımdasın yabancı halinle”



Pazartesi gecesi yok yok Salı. 3 tane yaşlı, gri uzun sakallı adam var. Küçük sarı bir odada beni sınıyorlar. İngilizce biliyorum diyorum inanmıyorlar. Deneyimim var diyorum bakmıyorlar. Biri kolumu tutup “Ne zamandır inanıyorsun?” diyor. Gözleri bembeyaz. Korkuyorum. Bunların huyuna gitmek lazım diye düşünüyorum, bu sorunun bir doğru cevabı vardı ama neydi? “ezelden beri” diyorum. Balkonun kapısını açıyor bana. Sarı mermerli, uzun, ince, dar bir balkona çıkıyorum. İzmir’deyim. Kendime dışarıdan bakıyorum. Saçlarım uzun rüzgarda savruluyor. Bir televizyon haberi gibi ‘Köprüden atlayıp kurtulan…’ diye başlıyor dış ses. Balkondan atlıyorum. Düşmeden kan ter içinde uyanıyorum. Üşümüşüm. Saç diplerim ıslak. Midem fena.
Kusuyorum. Kusuyorum. Kusuyorum. İçimde büyümüş sustuklarımdan kurtuluyorum…



dibine not: Acemi bir yazarın kötü bir hikâyesi bu. Hangi zamanda, hangi mekânda yaşandığı belirsiz. Kaçı uydurma o cümlelerin, kaçı gerçekten gözüne baka baka söylenmiş, bilmiyoruz. Hepsi bi’yana kim yaşamış bunları? Kim o adam? Adamlar? Bir isimleri vardır elbet. Peki ya sıfatları? Birinci tekil şahıstan dinliyoruz olanları da, kim o kadın?
Acemi bir yazarın nane-limon kokulu ekşi bir hikâyesi bu. Yaşanması için harcadığı zamana acıyıp yazdığı. Yazan artık kurtaramaz sermayeyi de belki yapımcı kotarır maliyeti diye yayınladığı.


Read more...

Cumartesi, Ocak 31, 2009

delilik



22.08.2007


çok çok başlarda olmalıydı bu alıntı, neyi bekliyordu taslakta acaba?

Read more...

kuRtaRıcı mavi

Kurtarıcı
Sizin doğal mesleğiniz kurtarıcılık. Bu nedenle çoğu zaman, kişisel veya aile hayatında problemleri olan insanlara aşık oluyorsunuz. "Beni hep sorunlu kişiler bulur" sizin çokça sarfettiğiniz bir cümle. Bu durumdan çok yakındığınız zamanlar oluyor fakat aksi sizin için düşünülemez. Eğer bir kişinin hiç problemi yoksa, hayatını huzur içinde yaşamayı seçmiş ve başarmış biri ise size çekici gelmeyecektir. Çünkü o kişide düzeltilmesi gereken bir yön yoktur ve bu sizin asli görevinizi yerine getiremeyecek olduğunuzu gösterir. Siz aşık olmak için; problem çözücü, onarıcı, tamir edici ve kurtarıcı vasıflarınızı kullanabileceğiniz ilişkiler ararsınız. Bu yüzden daha ziyade sorunlu olan kişiler size çekici gelir.


Bloglar arası mim dalgasıydı bu test. S. mail atmış, yapsana şunu çok komik diye. Yaptım işte. Şaşırmadım hiç. Arızalı adam paratoneri olduğumu çoktan keşfetmiştim zaten ben. Adamları düzeltip, iyileştirip doğal hayatılarına salıyorum bir bir. Bu saatten sonra değişmem herhalde kolay kolay. "Değişmeye çalışmazsan değişemezsin zaten. İlla sorunlu adam istiyorsan bari biraz yakışıklılarından seç be yavrum" demiş S.cim. Bu da doğru. Bugüne dek daha bi'tane adamı kaşına gözüne vurulup seç(v)miş değilim. Neye göre seç(v)tim orası da muamma zaten...


06.01.09 gecesi yazılmış, yarım sayılmaz aslında. Neden taslakta kalmış, aklımda neler varmış, kimbilir...


Read more...

Cuma, Ocak 30, 2009

mavi benekli koyu gRi


Pazar günü bir mail yazdım. Cevap alamamaktan ölesiye korktuğum, basit bir mail. Pazartesi geçti, Salı ve dahi Çarşamba… Korkarak açtım mail kutusunu boştu. Beni umutlandıracak bir FW: Can Dündar bile yoktu. Bugün gittim. Bir form doldurdum. Bir belge imzaladım. Beni bekleten fotoğrafçıya kızdım kapısını çarptım. Saat 12:00ye yetiştiremedim evrakları. Sahilde, yağmurda yürüdüm. Bir gemi geçti. Dalgalar vurdu ayağımın dibindeki kayalara, beni ıslatmadılar. Yarın gel, dediler. Eve döndüm. Üşümüştüm, uyudum. Her uyanışımda bir şarkı çalar zihnim bana. Bu kez piyano çalıyordu. Dün akşam “İklimler”i izlerken kaydedilmiş olmalıydı notalar harddiske. Canım kakaolu kek istedi. Onun için tarif ararken, zihnimde çalanın “domenico scarlatti’nin fa minör piyano sonatı k 466” olduğunu öğrendim sözlükten. Bu bir cevaptı.

Sinema 1000 puan
İklimler filminin senaristi ve yönetmeni ve başrol oyuncusudur.
Nuri Bilge Ceylan kimdir?

Nuri Bilge Ceylan’da bir cevaptı. Bir zamanlar bana sorulmuş bir sorunun, veremediğim cevabıydı. Cevap vermiş olsaydım ne değişirdi hayatımda?

O sorunun bana ne zaman sorulduğunu hatırlayabilmek için mail kutusunda bir arama yaptım. Google diyor ki bana "7289 MB kotanızın şu anda 591 MB (%8) kadarını kullanıyorsunuz." O yüzde sekiz bile benim ağzıma sıçıyor, daha fazlasını kaldıramam zaten. 29.10.2005 ten beri kullanıyormuşum bu hesabı. Yazıldığını, yaşandığını unuttuğum yüzlerce günlük olay, bir zamanlar var olduğunu çoktan unuttuğum adamlar-kadınlar var o yüzde sekizde. Bir de g-talk kayıtları tabi!

Tipik bir örnek mesela: varlığı unutulmuş bir kadınla, 'aa sahi böyle bi’adam vardı lan' dediğim bir adamın dedikodusu,

ben: yok aslında belli etmedim de, zaten yeni tanıştık ve 2–3 gün içinde olupbitti her şey
O: rengi belli oldu diyorsun!
ben: benim bi'başka evli arkadaşımın iş arkadaşıydı
O: hımmm
ben: onların evinde güzel-zevkli eğlenceli bi'akşam yemeği yedik
O: olur mu dedin! ama...
ben: ya hani her yöne çekilebilecek laflar edersin de, olumluysa "ben senden hoşlanıyorum" mealine çekersin lafı
O: evet bilirim :)
ben: olumsuzsa “ben zaten öyle demek istemedim” der çıkarsın işin içinden
öyle oldu benimki de
ama zekice cevaplar verdi sahiden
ucunu açık bıraksa fena kaptırabilirdim kendimi
o yüzden bi'kez daha takdirimi kazandı
yol yakınken rengini belli ettiği için
O: kapatabilmesi de bir erdem! seni oyalamamıssa :)
ben: evet evet, sahiden öyle oldu. efendice, ikimizde kırılmadan hallettik mevzuyu. şimdi efendi efendi arkadaşlık ediyoruz benim beklentim yok, onun içi rahat böyle adamlardan çok yok işte piyasada =))
O: oyle :)


Gözlerime inanamadım okudukça.

Mektuplar yazmışım sonra uzun uzun. Kadın bir erkeğin hayata açılan penceresidir, demişim sadece bir yazıya gönderme yapmak için, adam bana; peki sen nasıl bir pencere açıyorsun, senin açtığın pencereden nasıl bir dünyaya bakıyorlar demiş mesela, anlamamışım o zaman....

Daha yakın zamanda üşenmemişim sıladan mektuplar demişim. Hemen her gün yazdığımı sanıyordum ben onları ama 13 taneymiş sadece. Yine de 30 günde 13 mektup oldukça başarılı. Bana "hoşça kal" bile demeden giden biri için üstelik.

Onlar gibi cevapsız başka mektuplarda buldum.
İyi yolculuklar demek istedim sadece. Dilerim yolun seni götürdüğü yerde güneşin turuncu ışıklarıyla deri değiştiren bedenin gibi yenilenir, huzur veren kuş seslerine ev sahipliği yapan yemyeşil ağaçlar gibi güçlenir, denizin mavi beyaz köpükleriyle coşması gibi eğlenirsin.
Ba ba ba, laflara bak. Sonra da "bu adamlar şişip şişip içimde patlatıyor" Normal! Üstelik onca cevapsız soruya rağmen, senden cevap istiyorum diye yazmışım uzun uzun. E, yuh bana!

"Ne olursa olsun, ben hep söyledim, yine söyleyeceğim. Yerin özel bende. Umarsızca çekip gitsen de öyle olacak hasta olman ya da olmaman aşık olman ya da olmaman değiştirmeyecek bunu. Olan ve olamayan her şeye rağmen “şansım”dın sen benim, değişmez, geçmez sandığım şeyleri değiştirdin bende.
Bu yüzden kapıyı bir kez daha çalmanı bekledim sadece, gerçekten içeri girmek istediğine inanmak istedim. Bu yüzden sustum, bu yüzden önemsemezmiş gibi göründüm, bu yüzden bekledim.
Ve bu yüzden, kendisi gerçekten var olmasa da cümle içinde kullanılmış “aşk”ın hatırı için bir açıklama istiyorum senden. Facebookta dünyaya ilan ettiğin relationshipin ne olduğunu öğrenmek istiyorum. Bir açıklamayı hak ediyorum bence...
Sonra düşeceğim yakandan merak etme. Sevgilisi olan adamlara yapışmam ben alacaklı gibi. Ama bilmek hakkım. Ben geleceğini sanarken, umarken, sen hangi arada başka kalplere misafir oldun öğrenmek istiyorum..."

Sahipleri artık var olmamayı seçtiği için kilitlerini kalırdım bu cümlelerin. Hem zaten bunlar benim cümlelerim. Onların cevap vermeye bile tenezzül etmediği tüm bu mektuplar, halen benim arşivimde.

Ama bi’dakka. Ben bunu bugüne dek nasıl fark etmedim! Evet ya…
İroni falan mı bu? Bu adam eline kâğıdı kalemi alıp, günün en sevdiği saatinde, kafasını dinlemek için kendine ayırabildiği tek kısacık zamanında, oturup Merhaba Zeynep diye başlayan mektubu yazan tek adam! Sevgilim bile yapmamış ulan bunu. Ben bunca zamandır, yazdığım tüm bu mektuplara yanıt aldığımı düşünürken aslında hiç biri, hiç kimse oturup yazmamış bana. Biri telefon etmiş “bu hafta sonu da gelsene” demiş, biri sms atmış, biri görünce teşekkür etmiş. Ama bir tek G. yazmış! Tüm var olamayışına rağmen, hakkaten yeri başkaymış bu adamın, helal olsun! Bi’dakka ya, sadece mektup da değil ki…

Niye saatlerdir oturmuş bunları okuyorum peki ben? Niye yapıyorum bunu biliyor musun? Giderken fonda “valizim dolu yine aşklarla anılarla yola çıktım sonsuz yalnızlıklarla” çalsın istemiyorum da ondan. Gerçi eğri oturup doğru konuşalım bunların hiç biri aşk değil. En çok G. yaklaşmasına rağmen o bile değil… O yüzden valizimi dolduramazlar aslında. Olsa olsa kadehimi doldururlar bu gece.

Yine de “acılar pişmanlıklar ve ben yollarda” demek istemiyorum işte. Pişman olmadığımı ispatlıyorum kendime; hiç gocunmadan hatta hafiften gülümseyerek okuyarak, tek damla akıtmadan yazarak. O yüzden kurcalıyorum eski defterleri. 4 saat olmuş bak. Yazıyla dört. Oturup iki film daha seyredebilirdim ben o 4 saatte. Ve böylece yeni yıl listemin içerisinden bir maddeyi silmiş olurdum. Başarmış olurdum. Veremediğim cevabı öğrenmiş olurdum. Sahi bir cevaptı beklediğim diğ mi?

Cuma günü aldım yanıtımı. Perşembe attığım imzalara inat “Sana söz veriyorum” diyordu. İçi dopdolu cümlelerle umut veriyordu. Şaşırdım, şapşallaştım ve karıştım. Karıştırdım yine her şeyi birbirine. Aslında hiçbir sorumun cevapsız kalmadığını öğrendim bu arada.
Bir de o sorunun bana 2 yıl 1 ay 2 hafta önce sorulmuş olduğunu…


Read more...

Pazar, Ocak 25, 2009

suskun mavi


Kafamda bir milyon tane tilki var. Anladığım kadarıyla o kadar koca kafalıyım ki hiç birinin burnu, kuyruğu birbirine değmiyor. Bi’de işin kötü kafa yuvarlak bir yapıya sahip olduğundan tilkilerin hiçbir yere gidebildiği, varabildiği yok. Dönüp duruyorlar saçma sapan. Ama o kadar çoklar ki sıkıldım artık. Yazayım kusayım istiyorum. Şöyle üçüzaltmışikibinyediyüzonaltı tanesini kussam mesala geriye kalan altıyüzotuzyedibinikiyüzseksendört taneye yer açılsa biraz. Tabi ki hesap makinesi kullandım bunun için, toplama çıkarmayı değilse bile çarpmayla bölmeyi unutalı yıllar oluyor.

Dilimin ucunda. O kadar ucunda, o kadar hazır ki cümleler. Zorla tutuyorum kendimi. Zor tutuyorum. Peki niye tutuyorum? 2009 için tutuyorum. Bu yıl bir şeyleri değiştirmek için harekete geçtiğim bir yıl olacak madem, bu konuda da kendimi aşan değişiklikler yapacağım şu anda. Yazmayacağım. Konuşmayacağım. Susacağım. Ölümüne susacağım demek isterdim ama o kadar iradeli bir insan değilim ben. Ve biliyorum ki ne kadar değişmeye çalışırsam çalışayım, o en uçtaki cümlelerden birini, bir tanesini mutlaka söyleyeceğim. Onu da söylemezsem çatlarım çünkü. Geçen seferde içimde kalmıştı çünkü. Aynı hatayı ikinci kez ve de göz göre yapmışken, aynı finalle, aynı vurdumduymaz, aynı “ben söyledim oldu” tavırla bitmesine içim elvermiyor çünkü… Onun dışında tek bir cümle bile söylemeyeceğim ama.

Hele yazmak mı, asla? Yazdıkça havaya giriyorlar çünkü, rengi kaçmış solgun balonlar hepsi, yazdıkça şişiyorlar, şişiyorlar ve içimde patlıyorlar! Oysa hiç biri bilmiyor ki, benim burada yazdıklarıma benzer, bunlara yakın, aynı konudan bahseden tek bir cümlem yok günlük hayatta. Sanal olmayan dünyada tek bir cümle kurmuyorum bunlara benzer.
Yani yazılmış olman seni mühim kılmıyor aslında, yazıp boşluğa savurduğum hüzünlü cümlelerim, yazarken akıtıp kurtulduğum kimsenin görmediği yaşlarım kadar, uydurduğum kararsız sevişmeler kadar sanalsın sen. Altında imzam olmadığı sürece bir delinin sayıklamalarından başka bir şey değilsin ki.

.
.
...
...
...
.
.
.
.
.

Çok bile oldu yine. Arada 10 tane daha cümle kurmuştum aslında. Zamanı gelirse doldururlar belki boşlukları. Şimdi SUSACAĞIM sadece.

Bu şarkı da sana değil ha! Aman!



Olsa olsa ilk hatama, G.’a.Sahi okuyor mudur acaba hala? Aman okumasın, aman.Gözüme bakan hiç kimse bilmesin bu kadar içimi.
"tek tek anlayarak hatalarımı
sevmeye çalışıyorum yalnızlığımı"

Read more...

Çarşamba, Ocak 21, 2009

saRımtıRak yeşil


3 gündür evde yatıyorum. Pazarı da sayalım hadi, 4 gündür. Burnumu bile çıkarmadım kapıdan. Ay yok pardon bi’doktora gittim ama o sayılmaz. Giderken ev eşofmanlarımı bile çıkarmadım üstümden. Bir ara fırsattan istifade alışverişe çıkayım bari diye düşünsem de kafamı kaldıracak halim yoktu zaten. Mutfağa gidip portakal almaktan acizken, mağaza mağaza gezip giy-çıkar yapmak hayal oldu tabi.

4 gün tatil için süper bir ara aslında ama insan hasta olunca, gözü tatil bile görmüyor işte. Hastalık dediğim de bi’şey olsa: “Ağaaar grip olmuşsunuz hanfendi, antibiyotiklik bir durum yok.” 3x1 Öksürük şurubu. 3X1 theraflu “forte” -ki kendisi 650 mg parasetamollü bir Novartis. -Ve farenjit vakalarından aşina olduğumuz bir benzidamin hidroklorur. Eh buna da şükür. Teşhisi koyduk, ilaçları ve raporu da aldık. “Uzaktaaan kumada benimdiiiiiirrr!”

Çocukken ben hasta olunca oturma odasındaki kanepeye yatak yapar uzaktan kumandayı da alır bütün gün çizgi film izlerdim. Kimse de “gık” demezdi. Gelsin çorbalar gitsin meyve suları. (Gerçi o zamanlar böyle nickelodeon falan da yoktu nereden bulurduk o kadar çizgi filmi acaba?) Fırsat bu fırsat diyerek kuruldum kanepeye tekrar. Gel gör ki her taraftan çocuk kanalı fırlamasına rağmen "Tom ve jerry" den başka izlenecek adam gibi çizgi film yok piyasada. O da sabah 10da. Tom jerry bitince güzel bir kahvaltı, kızarmış ekmek, kayısı yumurta falan. Kahvaltı’da TNT “monk” Sonraaa saat 11:00 de e2’de Ellen Show. -ki süper bir hatun kendisi. büyünce onun gibi olcam ben.- Ellen bittikten sonra artık sedasayan mı istersin, deryabaykal mı istersin, iclalaydın, ikbalgürpınar mı istersin, petekdinçözalişan mı istersin, safiyefaik mi istersin, ebruşallı mı istersin -ki ben buna hiç girmiycem pucca yazmış uzun uzun- hangisini istersen vur patlasın çal oynasın! Ama tabi ne zamana kadar “yemekteyiz” başlayana kadar! Gerçi ben yemekteyiz'in gelmiş geçmiş en süper kahramanı; arz ederim hasan amcayı gün be gün izlemiş bir seyirci olarak bu son hallerini pek sevmiyorum ama show tv artık yarışmacı seçiminde (cast seçimi mi demeli acaba açık açık) o kadar uzmanlaşmış ki, aptal aptal kutuya bakarken illa takılıyorum bir yerinden. Bu hafta bir de İtalyan mutfağı seven bir adam vardı, bahane de buldum seyretmeye, zaten ağar gribim, kimse bana karışamaz değmeyin keyfime…

Annem gidip gelip -ki kendisi menepoz teyze kurslarının birinden çıkıp birine gitmekte, sağolsun öğlende eve uğruyor, yemek koyuyor önüme sonra yine çıkıp gidiyor falan- beni açık tv karşısında buldukça “beynin sulandı tv.ye bakmaktan, kitap falan okusana baksana sessiz ev negzel” dese de “hastayım ben böğğüüü” diye ağlayarak savuşturdum bütün eleştirilerini. Ya zaten aylardı tv izlemiyorum doğru dürüst ne zararı olabilir ki diğ mi? Demeyeceksin işte. Boşuna aptal kutusu demiyorlar ona. Her türlü zararı var. Evde kaldığımı düşündüğüm yetmiyormuş gibi, evlilikle ilgili bütün fikirlerim de değişti mesela. Nicedir şu “görücü usulü” uygulaması hakkında 'hımm aslında pek kötü bir fikir olmayabilir' diyordum zaten. Artık kanaat getirdim süper bi'uygulama hakkaten. Bi'kere kafadan “evlenmeye hazır adam” çıkartıyorlar karşına. Kılçıksız... Okulu bitirmiş, öyle master kastır falan kafa ütülemiyor, eli ekmek tutuyor, hatta belki başını sokacak bir evi de var muhtemelen, en önemlisi askerliğini yapmış adam yahu! Mis gibi adam niyeti de evlenmek daha n’olsun? Allah’tan belamı isteyeceğim yani?

Ayrıca mesela bu adamla 3 kere buluştuktan sonra rahatlıkla “aaa ama ben bu saatte artık gönlümü eğlendirmeye adam aramıyorum ki, ciddi düşünüyorum yani, bana güven vermen lazım” falan diye kavga çıkarabiliyorsun. Adam gık diyemiyor. Ama tabi şimdi bu devirde böyle adamı bulmak da kolay değil. O'da bunun farkında tabi, istekleri var: “25-35 yaş arasında hiç evlenmemiş bir bağyan istiyorum” diyor. Hiç evlenmemişi böyle kalın kalın söylüyor. Eh tabi kılçıksız adamlar da, zarı soyulmamış kadınlar istiyorlar yataklarında.

Yalnız bunların tv.ye çıkanları pek çulsuz oluyor. Şahsen ben 3 gün boyunca kanal kanal izlememe rağmen (şöyle elektrik aldığım birini bulsaydım arayacaktım valla) 900-1000 liranın üzerinde para kazanana rastlamadım daha. Ha 15 daireli apartmanım, 3 tane yazlığım, 8 kışlığım, 2 çiftliğim var diyenler de çıkıyor ama son kullanma tarihi geçmiş o amcaların da be anam. Düştük dediysek o kadar değil çok şükür.

Ay burnum düştü silmekten yeter ya, bak yarın işe gideceğim aklıma geldi yine. Aaaa saat 10 olmuş. Cnbc-e de Uzak vardı bu akşam, yaprak dökümü kaçırdım onu kaçırmayayım bari.


Read more...

Pazar, Ocak 18, 2009

üşengeç mavi

Akşamdan kalma bir Pazar daha geçiyor işte. Saat 13ü geçmiş günün 13 saati bitmiş geriye kalmış 11 saat, 8 saati uyku desen. Bana kalmış 3 saat. Yuh! Ben oturmuş blog okuyorum, mail yazıyorum. Neyse ki msnden paçamı kurtardım. Mailleşmek çok daha keyifli. Böyle cevabı beklemek, pencerenin altında "egüi is typing" ibaresini görmeden yazdığını bilmek, meraklanmak falan. egüi ne, xyz gibi bi’şey işte. Değişken yani. Kah e, kah g, kah ü, kah i. Da vinci şifresinde miydi, aslında harfler alfabede kendinden bir önceki ya da sonraki harfi temsil ediyordu. Onun gibi bir şifre belki de…

Kriptograf mı deniyordu şifre çözücülere? Niye emin olamıyorum tek seferde? Ne kadar az cümleyle konuşuyorum ben bugünlerde. Papağan gibi aynı kalıplar sadece. Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıydı hani. Dünyam ne zamandır böyle küçücük kaldı benim? Ben bile sığamaz oldum içine. Başkasına nasıl yer açacağım?

Daha az soru soracağım bu yıl demiştim. Bir paragrafa 4 soru işareti yeter. Üstelik virgüllerle oyunbozanlık da yapmadım bak bu sefer. 2009 güzel olacak sanki. Söylediklerimi, düşündüklerimi yapacağım galiba bu sefer. 18 günde daha hiç fire vermedim mesala, negzel.

Bir film var masamda, bir kitap çantamda, aklımda günlerdir “revenge is a dish best served cold” yoksa “best eaten” mi? Ne fark eder ki? Soğumasını beklemeye başladıysan artık ne farkı var ki… Bir de tiramisu tarifi deneyeceğim bugün. Ama evde ne baileys ne de likör var. Olsun yine de yapacağım. 3 saatim kalmış şurada. Kalkıp başlamazsam yapamayacağım.


Read more...

Çarşamba, Ocak 14, 2009

sevişmek biR keRe daha yüRüRlüğe giRiyoR*


Siyah bir otomobil. Hayır siyah bir otomobil değil. Siyah bir alfa romeo. O geceden ilk hatırladığı; direksiyondaki taç giymiş yılan. Arkada gülüşen kalabalık bir grup.
“Biz tamamız da şu kapıları kilitlesen diyorum” Klik!
“Ya bu yazdıkların çok komik ben bunları ayık kafayla okumak istiyorum mutlaka”
“Sensin komik, sen kendi yazdıklarına bak”
“Gülmeyin lan yeter, önce kimi bırakıyoruz, en yakında kim var?”
“Ben varım, benzinlikte at beni”
Kahkahalar, sataşmalar, fonda bangır bir müzik, bagajda çarpışan şişeler. Açılan kilitler, çarpan kapılar.
“Oh be! Bir an hiç bitmeyecek sandım.”
“Ben de”
Geri geri gitmek için kolunu sağ koltuğun arkasına atarken kesişen gözler. Parlak kocaman bir zeytin bir tanesi gibi. Işıl ışıl, kapkara.
“Sen?”
“Ben eve gitmeyeceğim bu gece.”
Soru işaretleri ? ?
Evet, bu bir davet! Hiçbir şey söylemene gerek yok. Gidelim.
Camlar buğulu. Klik!
Hayır, hayır. Bir şey söyle lütfen, böylece gitmeyelim…
Koltuğun arkasından omzuna geçen bir el. Yavaşça boynuna. Dudaklarında parmakları.
“Çok geç oldu sevgilim.”

sev

gi

lim

Siyah bir otomobil. Belki siyah bile değil, her yer karanlık. O geceden son hatırladığı; stop lambalarının kırmızı ışığı.




İlk kez öpüşmeden, son kez seviştiler o gece, ilk ve son kez...





*Cemal SÜREYYA- Üvercinka
“
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil”

Read more...

Salı, Ocak 13, 2009

sebebi: mavi


Hayatta her şeyin bir sebebi var.

Bunu buraya bin kez yaz-dım. Bin birinci kez bugün yazmış olmam, binbir kez daha söylememem için bir engel teşkil etmiyor zaten. Evet bu son söylediğimi ben de anlamadım. Kuvvetle muhtemel devrildi bir yerlerde o cümle ama nerede geri dönüp bakmayacağım. Çünkü her şey bir sebepten oluyor bu hayatta. Her bi’şey. Hepsi yani. All of them diyorum yaa, o derece…

Saçlarıma üzülmüştüm ya ben. Böyle ağlak ağlak bakmıştım kendime aynada (ağlamış mıydım hakkaten eni-konu, yok artık!) Neyse, o bile bir sebeptenmiş işte. Bir adam beni koyun gibi kırpacak ve ben tek satır sesimi çıkarmayacağım ha, sebebi buymuş işte. Bir fotoğrafmış. 1940lardan mı 50lerden mi kaldığı belirsiz bir fotoğraf. Ör saçları bir sağdan, bir soldan iki belik, giy şalvarı, bağla yazmayı. Oldu mu sana Köçer hanım? Oldu oldu, görünce bana tanımadığım insanlar arasında “yuh! yok artık” dedirtecek kadar oldu hem de. Ha “ben bunu niye hayatımda hiç görmediğim (ama beni bilmem kaç yıl önce bilmem kimin evinde görüp hatırlayan ve nedense hiç unutmayan) insanlardan öğreniyorum da, annemden öğrenmiyorum?” sorusu cevabı asla öğrenilemeyecek birmilyonaltıyüzkırkinci sorum olarak kayıtlara geçsin hakim hanım. Anneler süperdir evet, benimki kurşunsuz n’apalım. İğrencim evet. Bunu da benden başka söyleyen olursa küfrederim ayrıca. O derece… Bin kere bokkafa derim. “Lanet olsun” demekten iyidir aslında. Durduk yere niye lanet okuyalım diğ mi Sabrina?

Avada kedavra!


Ya bak saymaya başlamışken hazır, söylemezsem çatlarım: Dokuzyüzdoksandokuz kez söylediğim “ben bu filmi daha önce izlemiştim.” var bi’de. Binincisini de söyleyeceğim yakında az kaldı. Film çoktan bitti aslında. Jön değişmesine rağmen tıpa tıp aynı replikle bitmiş olması ise filmi defalarca izlemiş ben için fazlasıyla şaşırtıcıydı doğrusu. O yüzden şaşkınım hala. Ada ne kadar şaşkınsa o kadar şaşkınım. Şükür ki tenceredeki sarmaları bitirdim ben, boğazıma dizilmedi hiç biri. Dur dur neyse jenerik akıyor daha, sinemanın ışıklarını yaksınlar onu da anlatacağım zehir zemberek. Her şeyin bir sebebi bir de zamanı var elbet…


It's the final countdown dırını nı nı dırını nı nı!

Hahayt, çok ironik oldu yahuu, güldüm bile =D

Read more...

Salı, Ocak 06, 2009

kaRanlık mavi


Her kapıdan bir başkası fırlıyor. Bir odada kuran okuyanlar, namaz kılanlar, bir odada erkekler. Mutfak sürekli kalabalık. Sofralar kuruluyor, sofralar kaldırılıyor, çaylar gidiyor, meyveler geliyor. Bulaşık makinesi hep dolu, hep çalışıyor. Ama çatal, kaşık, bıçak, bardak yetiştirmek ne mümkün. Salondaki vitrinler böyle günler içinmiş meğer. Yatılı misafirlerin yatakları hazırlanırken anne lafı sokuyor: “onca yastık, yorgan, havlu, başörtü ne işime yarayacak deyip duruyordun, çeyiz bu yüzden yapılıyor işte. Günde kaç havlu kirleniyor banyoda tuvalette haberin var mı senin?” İkna olur gibi yapıyorum ama herkes yatınca “bu kadar misafiri otelde ağırlamak lazım aslında” diyorum “hem size hem onlara eziyet.” Anneannem bana marstan gelmiş, “merhaba dünyalı” demişim gibi bakıyor. Gülecek oluyorum gülemiyorum. Gülüyorum da ne biliyim işte… “Yani kraliyet ailesi böyle yapıyordur herhalde o bakımdan, şettim” diyorum. Anneannem gelip sarılıyor sımsıkı.

Ateş düştüğü yeri yakıyor her zaman. Matchmaker teyzeler cenaze evinde bile iş başında. Aynanın önündeki fotoğrafı gösterip “aa bu fotoğraftaki sen misin? Maşallah, maşallah Allah nazarlardan korusun tu, tu, tu! Ne güzel saçların varmış niye kestin?”, “eee işte uzun zamandır uzun saçlıydım kem küm biraz daha börek alır mısınız?” “Yok yavrum, sağ ol. Ay o dans ettiğin çocuk kim?” Gözler ellerimde, yüzük arıyor. Bir başka tanıdık giriyor araya, “ağabeysi ayol, oğlan işte, görmedin mi az evvel buradaydı hoş geldiniz dedi.” “Maşallah maşallah! Pek hamarat kızımız maşallah, kaç yaş var aranızda bakıyım?” Birisi çayını bitirse bardağı kaptığım gibi mutfağa kaçacağım dönmemek üzere. Herkesin bardakları dolu! “Yok, o benim küçüğüm aslında, 2 yaş var aramızda.” Suratta belli belirsiz bir gülümse; şimdi sıçtık işte, sıradaki soru benim yaşım ve medeni durumum olacak. Matchmaker teyze çay bardağını elinden bırakamadan kapı çalıyor. Ok gibi fırlıyorum yerimden. “Müsaadenizle”

Kapıda kalabalık bir grup daha. Erkek terliği bitmiş. “kızım koş Hatice teyzenden kap gel” “anne üstteki ve alttaki 2 katın bütün erkek terliklerini aldık” “laf yetiştirme bana, en alta kata M. ablana git o zaman” Bu kalabalıkta organizasyon hakkaten mühim. Her iş için birini tayin etmezsen bütün işler sana kalıyor. Kimler yemek yemedi, kimler çay içmedi, kimler yeni geldi, kimler kalkmak üzere, kapıdaki ayakkabıları düzenlemek, kimin atkısı kimin montunun cebinde takip etmek bile başlı başına bir iş.

Tam çıkmak üzere kapıda bir amca beni esiyor alıyor. “Sen beni tanımazsın, biz senin fotoğraflarını gördük, köye gel benim kızlarla da tanıştırayım sizi, çok merak ediyorlar görmek istiyorlar onlarda…” diye başlıyor, cebimde telefonum çalıyor. Çıkarıp sessize alamıyorum bir türlü. Amca konuşuyor, telefon giderek yükselen bir sesle çalıyor. Baba tarafımdakiler beni garip bir şekilde seviyor. Sevmenin garibi mi olur, oluyor işte. Hayatımda ilk kez gördüğüm ve elimi bırakmak istemeyen, bana sarılmaya koklamaya doyamayan teyzelerle dolu evin içi. Çoğu bebekliğimi biliyor. Beni özlediğini söylüyor. Annem “kan çekiyor işte” diyor “babasının kızı”. Hakkaten de öyle, kardeşime kimse bu kadar yanaşmıyor.

Kuzenlerden (ki ben onarla kuzen demem aslında) biri oflayarak giriyor mutfağa, “gelinlik” kızlar bir aradayız. “Salondaki bordolu teyze esir aldı beni ya, sor sor bitmedi soruları.” 3–4 kişi bakışıyoruz. “Gelin avcısı o teyze, hepimize uygun koca bulcak, o yüzden bi’sürü soru soruyor” gülüşmeler ama hemen toparlanmalar. “valla beni yollamayın da yanına, kim servis yaparsa yapsın.” Kikirdemeler. Komşunun 11 yaşındaki kızı içeri girince rahatlıyoruz. Bordolu teyzeye çayını o götürüyor. 2 dakkaya kalmıyor geri geliyor mutfağa. “Zeynep abla işin yoksa seni çağırıyor, ‘gelsin yanıma hiç konuşamadık’ diyor.” “E be teyze güne mi geldin, taziyeye mi?” diyemiyorsun tabi. Hemen koltuğunun yanında bi’tabure ayarlamış bana. Kurbanlık koyun gibi oturup cevap veriyorum sorularına. İşe kaçta gidip eve kaçta döndüğüme kadar soruyor. Her cevabım artı puan teyze için. Ama araya bir “o kadar okul okudun öğretmen olsaymışsın” keşke sıkıştırmadan duramıyor. Öğretmen gelin ekolü, evet böyle bi’şey var hala. Odadaki herkes durumun farkında eğlence oluyor onlara da kimse sesini çıkarmıyor. Ben de niye bu kadar ciddiye alıyorsam sanki. 'Rahat bırak kendini' diyorum, 'çek ayağını frenden biraz, iki gülüp geçeriz.' Aniden bilmem kimin torunu anlatmaya başlıyor. Mühendismişte, yurtdışına gidip geliyomuşta, burada bilmem ne sitelerinde evi varmış, arabasını bile almışda çok efendi, çok namuslu, eli yüzü düzgün temiz bir çocukmuşta. Teyze çok profesyonel öyle uzun uzun dolandırmıyor hiç lafı, tüm bu bağlamayı 5–6 dakikada yapıveriyor. Aklımdan geçen; çok konuştu kadıncağız, bir laf edeyim de soluklansın azıcık. Ağzımdan çıkan; “askerliğini yapmış mı peki?” Artık nasıl bıraktıysam frenlerimi! Güleceğim, gülmek ne kelime kahkaha atacağım, acayip bir ses çıkarıyorum kendimi tutmak için. Bu nasıl bir bilinçaltı yarabbim! Allah’tan bizimkilerden kimse yok odada, daha fena aslında, beni doğru dürüst tanımayan insanların arasında, nasıl sazan gibi atlarım ben bu oltaya!
Teyze bıyık altından gülüyor bana. Tek sorun oymuş işte, erteleyip duruyormuş, evlenip yurtdışına yerleşecekmiş askerlikten tümden yırtmak için, hayırlı bir kısmet olsaymış. Hayır gülmemem lazım, yutkunuyorum, öksürüyorum yine acayip acayip sesler çıkarıyorum. “Eh tabi hayırlısı” falan deyip kaçıyorum odadan dayanamayacağım yoksa. Mutfağa kendimi attığım gibi gülmeye başlıyorum. Aptalca bir kahkaha suratımda. Kızlar bi’şey anlamıyor. Anlamalarını da beklemiyorum zaten ama bunu birilerine anlatmam lazım. Annem geliyor tesadüfen “n’oluyor sana?”. Hakkaten n’oluyo bana? “Yok bi’şey” diyemeden ağlamaya başlıyorum. Ağlamıyorum da işte öyle süzülüveriyor yaşlar sicim sicim. “meyve hazırlayın halanlara hadi, mandalinalar küçük balkonda…”

Kapılar açılıyor, kapılar kapanıyor. İnsanlar geliyor, insanlar gidiyor, anneler ölüyor, babalar üzülüyor, eriyor koca kayalar hüzünden.

Bir ara nasıl oluyorsa oturma odasında yalnız kalıyoruz babamla. Duruyor. Gözlerime bakıyor. Dilinin ucunda belli. Ve dökülüyor. 1 hafta sonra ilk kez duygularından bahsediyor. Başucundaki o son anı anlatıyor. Bunca yıldan sonra hakkını son anda helal edişini… İnsanların vicdan azabı duymadan ebeveynlerini sevmeme hakkı olabilse keşke. Olamıyor. Anneannem geliyor içeri. Benim sessizce dinleyişimi onaylamıyor olacak ki bir milyonuncu kez dedemin son nefesini veriş anını anlatıyor. Babama destek olmak sadece niyeti. Babamsa anlatıp kurtulmak istediklerini tekrar içine atıyor sessizce. Hiç ağlamadı, ağlamıyor. Kim bilir neler birikiyor bu kış babamın yüreğinde. İçindeki karları küremezsek kalbi tüm bunlara dayanamaz diye korkuyorum, çok korkuyorum hem de…

Read more...

Cumartesi, Ocak 03, 2009

hayalci pembe, geRçekçi mavi

Klasik iyidir.

  • En az 1 yerli 1 yabancı yazarın tüm kitaplarını okuyacağım. Yazarları daha seçmedim, kitap sayısı belli olmadan atıp tutmayalım en iyisi. 1 yazarı okusam tamamdır.
  • En az 1 yerli 1 yabancı yönetmenin tüm filmlerini izleyeceğim.
  • Yüzeceğim. Yok, yok tatilde değil. Tekrar tenis+havuz olayına girebilirsem extra bonus bana. Gerçekçi olalım, bunu yılın ikinci quarterından önce yapamam.
  • Daha çok fotoğraf çektireceğim/çekileceğim/çekineceğim. Önce fotoğraf hangi fiille kullanılıyor bunu öğreneceğim. Ayrıca güzel fotoğraf çekebilen birini de bulmak lazım ama onu bu seneye hiç karıştırmayacağım.
  • Gideceğim ama geleceğim. 3 ay: iyidir, bahar: gayet makul.
  • Eeeeeeee. Mmmmmm. Mavi kuş? Son quarterda olabilir. Aklımızda bulunsun.
  • Bir endokrin bir de psikiyatri uzmanından randevu alacağım. Bunu ilk 45 günde halletmek lazım.
  • “ama sen önemlisin”, “ama sen farklısın”ı bir kez daha duyacak olursam koşarak uzaklaşacağım. Aynı hatayı 3. kez yapana ne deniyordu? Ben o olmayacağım.
  • Cep telefonumu değiştireceğim. Neyle değiştireceğime karar vereceğim.
  • Çocuklarla ve yaşlılarla daha fazla vakit geçireceğim. Kuzenlerle en az 2 sinema, 2 tiyatro, 3 de lunapark turu yapacağım. İşim düşmeden de gidip anneannemle kalacağım.
  • İşi işte bırakacağım. O da olmazsa işi bırakacağım ama fevri hareket etmeyeceğim.
  • Daha az konuşacak, daha az soru soracak, daha büyük kahkahalar atacağım.
  • Tarif defterime, deftere bakmadan yapabileceğim en az 3 leziz tarif ekleyeceğim.
  • Daha çok yazacağım. El yazısı mahremdir, mahremimi koruyacağım.
...

“Ölüm dediğin içindeki canı alırken kaftanına dokunmaz; yangın dediğin kundaktaki bebekleri kül ederken altın maşallahları tutuşturmazdı. Hal böyle iken, ölüm bu kadar yakındayken, illa bi’şey olacaksa, kaftan olmalıydı insan, kaftanı taşıyan değil; yahut altın olarak doğmalıydı insan, altını takan olmak için değil.”


...

“Ölümün anlamsızlaştığı yerde hayattı ilmek ilmek çözülen. Ve hayat şaşırtmaya bayılırdı.”


Daha çok şaşıracağım, daha çok dua, daha çok şükredeceğim. Benim yıllarım 1 ocakta başlamaz hiç; varmaya değil, gitmeye gideceğim…


*Elif Şafak - Mahrem


  • Bi'de bütçe toplantısından yeni fırlamış GMY gibi "quarter" demeyeceğim.
  • 2 tane de neşeli fıkra öğreceğim. Hatta belki güzel fıkra anlatmayı bile öğrenebilirim. Deneyeceğim.
  • Bu listeyi daha fazla uzatmayacak ve ikibinon'un ilk pazarında karşısına geçip "afferin bana" kahvesi içeceğim.

Read more...

Cuma, Ocak 02, 2009

tek mavi


2007’nin ilk dakikaları 02:12


evet ezik biR yıl geçiRdim, ezikten de öte iğRençti 2006 yılı.
şimdi sahoşum o yüzden belki de bu umutlu ve de mutlu halim. ama saRhoş olmadan önce de biliyoRdum, çok güzel geçecek 2007!
tahmin ettiğimden edebileceğimden bile güzel olacak inanıyoRum gelişinde belli!!!
yıldızsız belki ama püRüzsüz, bulutsuz gökyüzünden belli! 2005'e de böyle giRmiştim ben saRhoş oluşumdan belli, bugün gelen, hiç ummadığım mesajlaRdan belli,
an itibaRiyle mutlu oluşumdan belli,
çok güzel biR 2007 bekliyoR beni!!!

hem de aRtık başka biR yeRde :)) eziğin günlüğünde değil :D

bu cümle, bir delinin güncesi’nin çıkış noktası aynı zamanda. Ne güzel.

2008’in ikinci günü çarşamba 15:12

Eski yıldan nasıl çıktığına bakmaz kimse diğ mi, herkes yenisine nasıl girdiğinin derdinde. Bense bu yıl ne 2007 muhasebesi yapacağım (girenlerin hepsi borçlu, çıkanlardan alacakları toplayamamışım koca yıl) ne de 2008 için yeni kararlar listesi. Zaten 2007de verdiğim dilekçeler, yaptığım seslenişler hiç bir işe yaramadı.

Hem böylece doğum günümde, “kararlar listemize yeni yaşımızda başlayabiliriz, anca adapte olduk ikibin bilmem kaça” muhabbeti de yapmam kendime.

Bir tek 2007 nin giderayak bana attığı kazığı temizlemem gerekiyor. Tabi tabi 2007nin attığı kazık. Bak bu çok güzel oldu. Ben hiçbir şey yapmadım çünkü. “seni sevmek istiyorum” diyen 2007di sanki hani şu bastonlu yaşlı dede olan 2007.

2008 uzun geçecek biliyorum. Bi’kere Şubat 29 kafadan 1 gün fazla. Şöyle enikonu 10–15 günlük tatiller yapamayacağımı da biliyorum. Canım Ö. doğum yaptıktan sonra 2–3 gün İzmir’e bebişi görmeye kaçsam kardır.

Demiş bırakmışım. Böyle yarım yamalak geçti sanki 2008'de. Ö, oğlunu aldı beni görmeye geldi.

2009’un ikinci günü cuma 00:04

Bir babaannenin yılbaşı günü kalkan cenazesi değil yaşadıklarım. Bir babanın annesine vedasının tanıklığı. Hayatını sorgulayan gözlere sadece ‘bir bardak daha çay içer misin’ demek için bakınca “kızım benim sana vasiyetim…” diye kurduğu ilk cümleyi duymanın burukluğu. 2006 dedemi, 2008 babaannemi aldı dünyadan. 2007 çok keyifli bir yılbaşı yemeği, 2009 bir amorti bir de son 2 rakam ikramiyesiyle geldi.

Ama hepsinden önce 2 çift lafım var 2008'e. Mutlaka yazılsın, yazılsın ki benden çıksın, unutulsunlarım var…

9, 2+9=11

Read more...

Salı, Aralık 30, 2008

sesiz beyaz, ıssız mavi

Yağmur "ben buradayım" der, "geldim bak kapına dayandım" dercesine döver pencereleri. “Aa yağmur başladı yine” dedirtir. Balkondaki çamaşırları toplatır. Gürler, çakar mavi ışıklarını. Damla damla süzüldüğünü hissedersin saçlarından, paçalarını ıslatır, şemsiyenle duyarsın, halka halka görürüsün damlalarını birikintilerde.

Kar duyurmaz geldiğini. Perdelerini kapadıysan sıkı sıkıya, açana kadar ruhun duymaz. “Aa kar yağmış” dedirtir. Balkonda buz tutan gömlekler için artık çok geçtir. Usulca erir dudaklarında, en sağlam botların içine sızıverir. En yakın sokak lambasına dikmezsen gözlerini göremezsen geceye inat beyazlığını. Çıkıp bir adım atmazsan duyamazsın sesini. Yüzünü çevirmezsen gökyüzüne hissedemezsin varlığını.

Yağmurun yeri yurdu bellidir. “Şu bulut geçse gitse” dersin.
Kar bütün göktür. Buluttur parça parça, iner yeryüzüne.

Allah’sız yağmur işlemez karanlıkta.
Kar, geceye inat bembeyaz soğutur tenini. Tane tane işler içine.





Sezen Aksu /Deli Kizin Turkusu

Read more...

Pazar, Aralık 28, 2008

uçuk mavi, güneşli saRı

Lazer ışıkları. Tekno-kılap-elektro neyse işte adı bangır bangır müzik. Geçici duyma kaybına sebep, dj çoşmuş. Ensemi yakan saçlarımı saçma bir topuz yapmışım, sırtımda boynumda ter damlaları, zıplamaktan toplanmış üstümdeki, belim açılmış umurumda değil. Bütün gece dans edeceğim. Sadece dans edeceğim. Saatler, saatlerce. Beyaz mavi ışıklar yıkayacak bedenimi, ruhumu müziğin durdurulmaz temposu. İllaki bacardi breezer. Dur dur o şimdi değil. Votka redbull, smirnoff mümkünse. 4 iyidir. Zift gibi bir kafa istemiyorum ertesi sabaha.

to galvanize!
come on come on come on…

Ve hatta

tick tick tock it’a q quaerter to two
and i’m done. i’m hanging up on you

ben tanıyorum bu kahkahayı evet.

Sabah. Kahvaltıyı geç. Geçme dur. Buz gibi bir meyve suyu. En karışığından en turuncusundan. Bol bol su evet. Böbrekleri çalıştırmak gerek.

Sonra masaj. Saç diplerinden ayak uçlarına kadar. Yok tam tersi yahu ayak parmaklarından saç diplerine. Vanilya kokulu yağlar, usta parmaklar, ne kısık ne yüksek bir piyano sesi fonda, çalan kim bilemedim… Yo hayır mayışıp kalmak yok. Sapsarı bir yaz günü. Boşver ultra-viyole saatleri geç şezlongdaki sıcak havlunun üzerine. Tanrım ne kadar güzelim! Güneş her hücremi ısıtıyor, yakıyor. Üşümüyorum hayır, cape town’dayım. Cape town mı?
Güzeeell. I love this game! İşte şimdi bacardi breezer. Karpuzlu evet, en çok karpuzlu!

Evet böyle.
Tatil evet. İhtiyaç evet. Huzur evet. Karar, hepsinden önce...


Dibine not: Tanrım biliyorum konuşuyorsun benimle. Ben 99 isminden isim seçemiyorum sana. Seçsem sanki bir yalakalık hali. Hep işim düşünce geliyorum kapına. Yeterince şükretmiyorum sana. Yaşattıklarına. Ondan işte bu tanrım resmiyeti. Ama konu bu değil şimdi. Hani bir hikâye var ya ateistin biri ağacın altına oturtmuş (bu hikâyedeki kahraman ateist, mekân ağaç altı olmayabilir, tamamen uyduruyor olabilirim ama mühim değil bence) “hey tanrı” demiş “bana varlığını ispatla, göster kendini” demiş, yaprak düşmüş ağaçtan, fark etmemiş, “dokun bana hissedeyim” demiş, omzuna kelebek konmuş falan falan işte. Günler sonra ilk kez çalan telefonlar. Konuşulan yepyeni cümleler, hiç cümle içinde kullanılmamış o sözcükler. Ses verdin bana, konuşuyorsun benimle, yol gösteriyorsun diğ mi?

Ama! işte hep “ama” var sonunda hala. Çünkü hep böyle “hadi canım” zamanlarımda “ama şimdi olmaz ki, hem ben yapabilir miyim ki?”ler yolluyorsun bana. Anlıyorum. Ama… ama işte lanet olsun bana. Hep “ama”…

Read more...

Perşembe, Aralık 25, 2008

bulutsuz, yıldızlı laci

Bu gece Noel. Ben de oturmuş noel babayı bekliyorum hala. Kar bile yağıyor ince ince. Kurabiye ve sütüm yok diye mi gelmiyor acaba noel baba ve geyikler, mektubumu vakitlice yazıp yollamadığım için mi, yoksa göbeği bacaya mı sıkıştı yine tombulun? Açtım camı baktım, üşüdüm, odanın içi buz gibi oldu. Gelmedi. Geyikler için park edecek yer bulamazsa “gel gel” yapacaktım, “arka bahçedeki ağaçları kestiler burada yer var” diyecektim .
Bu saat oldu (01:45) hala gelmedi.

Hoş, gelse ne isteyeceğimi bilmiyorum ki noel babadan. İlk aklıma gelen “yarın operasyon müdürüyle görüşme cesareti istiyorum” gibi bi'şey, ki çok ayıp olur adama. Bilmem kaç yüz bin kilometre yoldan gelmiş, hem de yılda bi’kere, tut sen cesaret iste. Olmaz. İşin mantığına ters bi’kere. Bir uçak bileti istesem. Tek kişilik, dönüş yok. Bak bu daha mantıklı. Tatil zamanı ya bilet fiyatları almış yürümüş. Ya da yirmibin yetele istesem (karşılığı pound ya da dolar da olabilir tabi). Bu aralar yaptığım bütün hesapların sonunda 3 aşağı 5 yukarı aynı rakamla karşılaşıyorum. Galiba o parayla hayatımı değiştirebilirim! Vay be. Ne ilginç bir rakam. Akmaz kokmaz, öldürmez, süründürmez, üstelik hayatımı değiştirecek! Peh peh peh! Ceteris paribus diye bi’şey var tabi iktisatta. O şekil yane.

Yok ya benden bi’cacık olmaz. Kaç saattir (02:32) google’dan bir merry christmas görseli bile seçemedim. Bi’insan 26 sayfaya tek tek bakar mı yahu. Altı üstü kırmızı noel babalı bir merry christmas işte.

Boşver geyikleri. Bak bu bizim ismail. Yanındakilerde babam, kardeşim bi’de bizim ortağın oğlu. Niye biz diyorsam habire. Kurban babamın kurbanı hâlbuki.
Mekan İstanbul’un dağında bir gecekondu mahallesi.

ismail’den geride buzlukta biraz kıyma ya var ya yok. Benden geriye ne kaldı sahi?
Portakal gibiyim. Suyu sıkılmış, içi boşaltılmış. Posam kalmış geriye, lifli lifli evde soba da yok ki at içine cayır cayır yansın, bari bir işe yarasın…



Şu eldivenlerle kurabiye pişirmek istiyorum ben. Dursun burada, belki bir gün kim bilir.

Kar durmuş. (03:21)


Read more...

Salı, Aralık 23, 2008

şizofRen mavi


—O kadın ben değilim. Güzel bir tespit. (güzel evet; acıtmadı çünkü) Yerinde ve makul üstelik. Ama bunu tespit etmekle, sessizce fısıldamakla olmuyor sadece. Anlatmak gerek nedenlerini, niçinlerini, olmazlarını. Bunlara da gerek yok aslında, birimizin açık açık söylemesi gerek. Ulu orta olmayan, düşünülmüş, seçilmiş, en önemlisi açık ve de seçik. (seçik ne demek ki acep?) Net cümleler lazım bana. Öznesi yüklemi belli devrilmemiş cümleler. Bir mavi kalem, bir çizgisiz kâğıt, bir de dikdörtgen zarf lazım. Uzun ince banka zarflarından hani. Hayatımdaki kaç kişi bilir bu zarfları sahi?
—Off amma uzattın yine! Soruları geç bi’kere. Öyle işe yaramaz sorular ki sordukların, yanıtlasan da bir yere varamıyorsun. Bir mektup yazman lazım acil tarafından anladık. Bunun için bana gelmene gerek yok zaten, sıradaki!
—Ya peki o kadın kim acaba? Bunca güzel cümlenin sahibi?
—Bak dönülmez laflar edeceksin şimdi gene, kes dedik. Sıradaki?
—Şu garip “kabullenmişlik” hali. Kötü bir şey olduğunu bildiğim halde rahatsız olmuyorum. Hissettiğim sadece rahatsız olmadığım için bir huzursuzluk.
—Aynı cümleler bunlar, bin türlü söylenişi / söylenmişi var. Hem de bizzat tarafından. Sıradaki?

—Diyorum ki ben şu ZM ya da MD plakalı mavi otomobil hayalimden vazgeçsem de, o parayla iş mi kursam kendime.
—Ha ha tabi canım. Kolaydı öyle yatırım yapmak, kendi işinin patronu olmak.
—Kolay ya. Franchise denen bi’şey var. Fuarını bile yapmış adamlar. Hem ben buldum bile kendime iş. Künefeci olacağım. Sermayeyi ayarlaması zor değil de, AVMlerin metrakare kiralarını öğrenmek lazım.
—Ya bi’git! Sen değil miydin 'memur hayatı yaşamak istiyorum 8-5 çalışıp hafta sonu yatmak istiyorum' diyen. Avm’de kiosk açınca bayram seyran, hafta sonu falan yalan olur kızım.
—Of tek başıma yapmayacağım ki, bir ortak bulurum.
—Ooo bi’de ortak bulacaksın yanına.
—Tabi tabi. Mümkünse bağyan, değilse askerliğini yapmış ve evli bir bey.
—Aha aha, neden diye sormayacağım =)
—Ya çok kötüsün! Hem bi’kere ben künefeci olmayı ilk kez düşünmüyorum ki, hatırlasana Diyarbakır’a gidip geldikten sonra az mı kafa patlattım bu işe.
—Ha ha ha! Künefeci açacağım derken aşiret gelini oluyordun, bi’de baban geldi sordu diye bozulmalar , hayata küsmeler falan.
—Hakkaten lan! Ha Ha Ha. 2 ay sonra babam o herifin düğününe gitti biliyorsun değil mi? Bak ayağıma gelen kısmeti tepmeseydim şimdi ilk bebeğimi kucağıma almış olabilirdim.
—Yok be, o kadar oldu mu kızım!
—Hemen evlensem doğurmuş olurdum bugünlerde.

—Vay anasını sayın seyirciler. Bir yıl daha bitti, hatta 25 yaşın bitiyor farkındasın diğ mi? 25 yıl sonra biri gelip “25. yaşınla ilgili unutmadığın bir anını anlat” dese… Imm evet düşündüm de anlatacak hiç bi’şeyin yok dikkatini çekerim.
—Ya kes! 2 kadeh içmişim şurda kafam güzel. Hem daha 25in bitmesine çoook var. Teorik olarak tam 2 ay, pratikte olarak bi’5 yıl daha ‘25 yaşındayım’ diyeceğimi düşünürsek, daha yeni başlıyoruz demektir.
—Ooo sen bana posta mı koyuyorsun yavruu!? Ne bu tripler?!
—Tamam, kuzu tamam, şu cumartesi gününü de anlatayım öyle git.
—M.nin aramasını mı anlatacaksın. Bak sen anlatmadan söyleyeyim senin daha çok başını ağrıtacak bu askerler, daha çok…
—Sus! Tamamlama o cümleyi! Baş ağrısıyla kalsın öyle. Kırık çıkık istemiyorum.
—E tamam o zaman, bile bile burnunu boka sokmakta üstüne yok zaten.
—Ya peki itiraf ediyorum. Aramasını isterdim ama gerçekten beklemiyordum!
—Zaman kiplerini öpsünler senin, “isterdim” ne be, bal gibi istiyordun!
—Yok, vallahi istemiyordum. İstemiyorum da. İsterdim. Geniş zaman yani. Başka türlü işte. Anlatamam ki bunu kelimelerle.
—O yüzden mi 232’yi görür görmez “canıımmm” diye açtın telefonu.
—Bak ne fark ettim 232li her çağrıyı m’si alabildiğine uzun “canım”larla açabilirim. Oradan arayan herkes canımdan bi’parça sanki.
—F.M?
—Eeeıııooo… Bak bi’şey daha fark ettim, hayatımdaki tüm M.ler’in ikinci bir adı daha var. K.M, F.M, M.S ve hiçbiri adaş değil.
—M.S’yi sayma istersen, hiç yakışmadı diğerlerinin yanına!
—Bence de. Tırnağı bile olamaz onların.
—Ee konuyu değiştirdin madem ben gideyim artık.
—Ya uff. Şeyi söyle peki bu çocuk niye inatla “e bi’tek senin numaranı aldım yanıma bak arıyorum” işte dedi de, “kart atarım, mektup yazarım sana” deyince “sakın ha!!!” diye kızdı celallendi?
—Sen bu çocuğa âşık olacak mısın tekrar?
—Allah korusun! O benim çocukluk aşkım, öyle kalsın. Girmesin bugün hayatıma. Onu da ellerimle mahvederim! Vallahi istemem!
—O zaman kasma mektup yazacağım, kurabiye yapacağım diye. Ararsa konuşursunuz. Yetmedi mi bugüne kadar saydığın şafaklar.
— …
—O son kadehti şişe bitti, bu gece de telefonun çalmadı hatırlatırım.
—Şu AVM’lerin kiralarını diyorum, mail atsak öğrenebilir miyiz acaba?
—Anan, baban gelip "biz seni künefeci olasın diye mi okuttuk senelerce" dediğinde, ne cevap vereceğini, yatsan uyusan bulabilir misin acaba diyorum?


Read more...

Perşembe, Aralık 18, 2008

gRili mavi, mavili bulut, bulutsuz yağmuR

“oysaki özgürlüğü seçmek
başka vücutlar sevmek
BU şehri tam kalbinden
beyninden vurup gitmek var”


(hayır bu iş kansız olmuyor...)

Read more...

Pazartesi, Aralık 15, 2008

sessiz mavi

—Hazırım başlayalım.
—4 kelime. Yerli? Yabancı?
Ne o be? yerli mi yabancı mı anlamadım. Peki geçtim.

1. sini anlatıyorsun. Göğüs, sine, yaka, boyun, ben, kendim. ME MYSELF AND IRENE!!! Değil, peki. Geri gel. Geldim. Kendim, Ben. Hah tamam 1. cepte; ben.

2. sine geçtik. Ne o? Adam, erkek, gömlek, sarı, koltuk.
Durdum, tamam sakin. 1.si ben, 2. si o, ne o işte anlamadım?
Anlamıyım mı? haaaa, ooo 2. si; o.
Kimin filmi bu ya; Ben O Ben O. "Ben o yâre canımıııı, ömrümü hayatımıııı" haha bu sefer buldum diğ mi? Yok yine değil. Sustum hayatım tamam bakma öyle.

3.sü. Güzel, fıstık, yavru, piliç. Cıvıttım evet. Gay, eşcinsel, lezbiyen, ibne Alooo bana öle el kol işareti yapma bilmiyorum anlamlarını. Kadın erkek, hangisi? İlki? Kadın. Kadın?
Ben? o? kadın?
Off bulamadım hala. 4.sü. Son di mi bu? Evet. Peki.
Eeooouuuu… Hiç, yok, git, gelme… Yok bunlar değil. Hah ne? Değil. Değil?
Takı? ne takayım buna. Değildir, değilsin, değilim. Değilim!

BEN O KADIN DEĞİLİM!

Bu mu yani? Bu ne be? Böyle film yok ki ya iyi kandırdın beni. Ne demek ben o kadın değilim? E oyun bitti artık konuşsana.

—Evet, bitti bu oyun. Ben o kadın değilim. Hoşça kal.

Read more...

silik mavi


Ne kadar kayda değmez bir gündü. Tipik, yitik bir pazar işte.

M.yi uğurladığımız gece fotoğraf makinesinin hafıza kartlarından birini kaybetmişim. O gece gittiğimiz mekâna sorayım, hava güzel oradan da Caddebostan sahile yayılır gazete keyfi falan yaparım diye düşündüm önce. Sonra dedim “boş ver J.ye uğrayayım 1 ay oldu kızı görmeyeli, velette büyümüştür onu da görmüş olurum.” Giydim eşofmanları çıktım sallana salana. Yolda yine vazgeçtim yalnız kalmaya karar verdim, cadde daha iyi fikirdi. Sonra elim telefona gitti. E.nin numarasını buldu… Aramadan kırmızıya bastı.

Sonra ani bir kararla Ayazma’ya çevirdim rotayı. Magnum intense aldım kendime, gazeteler, bir de türk kahvesi söyledim. Ohh miss. Aralığın 14ünde güneş nasılda ısıtıyor insanı. Sahi kış hala gelmediği halde ben ne çok üşüyorum bu sene. Bunları düşünürken bir baktım yine elim telefonda. Yine kimseyi aramadan saklandı cebime. Dalmışım sonra okuduklarıma. 2 saatten fazla zaman geçmiş olmalı. Üşümeye başladım. Sisten pek görünmüyordu adalar, ufuk çizgisi yoktu. Tam güneşin kızıllığına doğru ilerleyen bir gemi vardı. Sonsuzluğa gider gibi. Gidesim vardı.

Üşüdüm,
çay içtim,
ısınmadım,
eve döndüm,
kestane pişirdim,
ısındım.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

O boşlukta ne yaptıysam işte, hayatım orada geçiyor benim.
Gece 2 olmuş hala uyumadım.

Read more...

Pazar, Aralık 14, 2008

bu da o değil*
















“
…

Hepimiz ‘o’nu ararken neden kimse kimseye ‘o’ olamıyor? “Bu da o değil” dedikçe, bir başka ‘o’ olma olasılığını kolaylıkla bulup onu da tüketebildiğimiz için mi? Hepimiz hepimize birbirimiz tüketme fırsatını kolayca verdiğimiz için mi? yenisini kolayca bulup kolayca aldığımız için hiç emek vermediğimiz bir eşya gibi ya da sadece kapağına bakıp hiç okumadığımız ama sırf bu yüzden içindeki olasılıkları görmediğimiz, göremediğimiz, -belki de yaşamın sırrını anlatan bir kelimeyi- gözden kaçırdığımız bir kitap gibi… Hiç bitmeyeceğini düşündüğümüz ve sonsuza kadar akacağını düşündüğümüz bu su bizim dibi delik kovamızı doldurabilir mi?

Oysa seni bulmanın, senin “o” olmanın yolu sende durmayı sende beklemeyi, sende terlemeyi, sende uçmayı, sende boğulmayı istiyor. Seni benden başka kimse, beni de senden başka kimse ‘o’ kılamaz çünkü.

Sanıyorlar ki sende kalırsam, senle kalırsam ve sen de bende kalırsan, benle kalırsan geride kalan o sonsuz ihtimali kaybedeceğiz. Sanıyorlar ki sen benim ihtimallerimi, ben de seninkileri bitireceğiz. Oysa ben, senin ihtimaller arasındaki biricikliğini seviyorum. Gitme şansım varken sende kalmayı seviyorum. Sende kalmanın derinliğini, sende durmanın ihtimallerini, sana bir şey olacak diye korkmaları, seni görmek için uyanmaları, senin kolunu tutmaları seviyorum. Senin kolunu bırakmamdan korkmanı, senin kolunu tutamamaktan korkmamı seviyorum. İstersem gidebilme gücümü, istersen gidebilme gücünü ve bu güç bizdeyken gitmemelerimizi seviyorum. Israrla ve biteviye sende kalmayı seçişimi seni okuya okuya bitiremeyişimi, senin içindeki özgürlüğümü seviyorum. Anahtarı ikimizde de olan bu kelepçenin bizi bağlamasını isteyişimizi, kelepçenin şakırtısını duymayınca ikimizin de gözlerinde beliren korkuyu seviyorum.

…”

*Cem Mumcu
Aşk, özgürlük ve 'ıssız' olmayan bir kedi üzerine
Tempo 11Aralık 2008

Read more...

evli olmak aynı insana faRklı zamanlaRda defalaRca aşık olmak - imiş


"Aşk, sizin için sonsuza kadar süren bir şey mi?
- Sonsuza kadar sürmesini umduğum bir şey. Aşk, benim için lunaparklardaki hız trenleri gibi. Bazen yavaşlıyor, bazen hızlanıyor, bazen yokuş aşağı iniyorsun, bazen çıkıyorsun ama gerçekse hep devam ediyor. Farklı yüzleri, farklı evreleri var. Biz karımla öyleyiz, bir sürü duyguyu aynı anda yaşıyoruz. Zaman zaman aramızdaki tutkunun yoğunluğu artıyor, zaman zaman da azalıyor ama aramızdaki arkadaşlık, en güçlü haliyle hep orada duruyor. Karım, şüphesiz şu dünyadaki en yakın arkadaşım.

Evlilikle ilgili kafanızda soru işaretleri var mı?

-Yok hayır. Evli olmak aynı insana farklı zamanlarda defalarca aşık olmak. Tek yapmayacağınız şey, bırakıp gitmek. Ama zaten gerçek aşksa, nereye gideceksiniz? Uğrunda çaba göstermeye değmez mi? Biz paylaştığımız bu aşkı korumaya, kollamaya çalışıyoruz, bir de biz ikimiz birlikteyken çok eğleniyoruz, bence bu da en önemli şeylerden biri.

...

Bütün röportajlarınızda karınızı acayip övüyorsunuz...
- Bir sakıncası mı var! O benim kalbimin deli gibi atmasına neden oluyor. Zaman zaman da beni öfkeden köpürtüyor. Ama iyi ki var.

En çok hangi özelliği vazgeçilmez?
- Her şeyi. Çünkü bütün o "her şey" onu bu kadın yapıyor ve vazgeçilmez kılıyor. Kötü ve sinir olduğum özellikleri dahil.

Kötüleri bırakın, en bayıldığınız özellikleri...
- Tutkulu bir kadın. Ve basiretli. Ve müthiş bir muhakeme yeteneği var. Bir de onurlu. Ve adaletli. Böyle söylemek tuhaf olacak ama onun sayesinde ben daha iyi bir insan oldum. Daha dürüst, daha onurlu bir adam..."

Hem yakışıklı, hem de aşık bir adam: Josh Holloway
Bu adama tüm bunları söyleten kadın: Yessica Kumala

Vay anasını sayın seyirciler...




05.10.08/ 21:26

Read more...

Cumartesi, Aralık 13, 2008

geçmiş kıRmızı, gitmiş yeşil

Askere gitmek istiyorum. Valla bak. Allaan dağında bi’yerde hiç tanımadığım ve normal şartlar altında kesinlikle tanışmayacağım cins cins çeşit çeşit hem cinsimle 5 ay 5 gün geçirmek istiyorum. Hatta astek bile olabilirim. 1 yıl çekerim elimi eteğimi her şeyden, maaşımı da alırım paşa paşa. 1500 ytl falan veriyorlardır herhalde, eh daha n’olsun… Hem kafamı dinlerim, hem “vatani görev”, hem de “adam olurum” belki. Valla bak. “Alıyoruz” desinler en önde gitmeyen namerttir?! Ya da 325. dönemden gitmek istemeyen birileri varsa onların yerine de gidebilirim. Hazır saçlar kısa kaynayıveririm aradan n’olcek? Valla bak. Gitmek istiyorum ya habire, bari askere gideyim. Şöyle sınırda götüm donsun soğuktan, hatta 1–2 mermi vızıldasın başımın üstünde de beynime kan gitsin. Hatta hatta o mermilerin biri gelip beynime saplansın. Hiçliğim anlam kazanır, dirimin hiçbir sıfatı yokken ölüm süpersonik sıfatlarla anılır. Bir adım olmaz ama gazetelerde haber bilem olurum. Saçmaladım evet. Mütemadiyen yapıyorum bunu zaten.

T.nin de M.nin de askere gideceğini duyunca aklıma geldi bu askere gitme işi. Daha doğrusu ilk göz ağrım M.nin ‘askere veda’ partisinde tuvalete kaçmış rujumu tazelerken kendimi “lan ben de gitsem askere negzel olur haa” diye düşünürken yakaladım. Böyle haaa’lı lan’lı cümleleri sesli kurmaya başladığıma göre çakırkeyif eşiğinden atlayıp sarhoşluğa geçtim demektir. Hemen masaya geri döndüm. Sarhoş olmadan hediye işini organize ettim. Küçük bir not defterini masada elden ele dolaştırdım. Çaktı tabi M, kaçar mı hiç, “bekle azıcık” dedim “her şeyin bir zamanı var” çatladı tabi meraktan. Defter bana gelene kadar çoktan sarhoş olmuştum. Ne yazdığımı kesinlikle hatırlamıyorum ama defteri ona verirken neler dediğimi, neler duyduğumu, bana nasıl sımsıkı sarıldığını gayet iyi hatırlıyorum. Mümkünse hiç unutmayayım zaten o anı. Unutulmazlarımdan olsun. Ölürken gözümün önünden geçen karelerimden biri de bu olsun. Biri de o’nun elimi ilk tuttuğu, hayatımda ilk kez bir adamla el ele tutuştuğum o an olsun.

O’nun gibi bir adamı sevdiğim için ve onun tarafından sevildiğim için ne kadar şanslıymışım meğer. Ben tanıdığımda çocuktu(m) oysa. Şimdi büyüdükte daha iyisini, daha doğrusunu daha “adam”ını mı bulduk sanki? Yok yok kimseyi kimseyle kıyaslamıyorum Sabrina. Derdim kendimle yine. Normal şartlar altında 25 yaşına gelmiş (ve hatta neredeyse bitirmiş) bir insanın verdiği kararların 12 yaşında verdiği kararlardan daha rasyonel olması gerekir diğ mi? Değil işte. Her neyse…
“iyi ki” tanımışım bu “adam”ı. İyi ki oradaydım o gece. İyi ki “ama Cuma iş var” deyip kalkmadım erkenden. Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar hissettim o gece; rakının, rokanın tadını, yeryüzünde sizin kadar yalnızım’ın notalarını, beklentisiz içten kocaman bir kucaklamanın huzurunu… Sahi kaç tane adam var hayatımda “gel sana bir sarılayım”ın hakkını verebilecek? Bir elin parmağı mı, hadi canım nerede o bolluk… 1+1 işte. biri bu yılbaşını evinden ailesinden sevdiklerinden uzak bir bölükte, 2 poşet kuruyemişle geçirecek işte. Arayıp sesini bile duyamayacağım muhtemelen. Bu yıl doğum günümde bir mesaj eksik olacak. Gecenin ilk mesajı üstelik. Şimdi elim telefonda bir son mesaj yazmakta. Başparmak göndermekte kararsız. Kalp ağır, kafa karışık, gözler yorgun. Halbuki hislerim uzun zamandır ilk kez bu kadar net. Cümlelerimin sonunda soru işareti yok. “İyi ki”den ibaret mutlu üç noktalar sadece. İyi ki girmiş hayatıma, iyi ki var... iyi ki sadece “ilk aşkım” olmuş, saf, temiz. Şimdi iyi ki “huysuz arkadaşım”…

Gönül yarın Dali’ye gitmek ister. Bu bünye bir yalnız sergi daha kaldırır mı bu gri şehirde bilinmez. Aylar oldu, hala neyi bekliyorum bilinmez…

Kendimi çok çirkin hissediyorum, nedendir bilinmez. “Güzel hissettiremeyenler utansın” denince gülünmez. Disko kralında “aboneyim abone” varken oturup üzülünmez.

jogging onda kayak onda
sualtı üstü sporu
şaştım üç lisan biliyor
okumuş çocuk boru mu

daha bir güzelleştim
bu aşk yaradı bana
herkes dalga geçse de
darısı başınıza…




Read more...

Cuma, Aralık 12, 2008

köpRü


“...Kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını Öteki'ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir – bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında- Öteki'nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.”


Cem Akaş Aşk= f(karanlık)
Cogito Aşk
Sayı :4 Bahar 1995
İkinci baskı sf:70

Read more...

Perşembe, Aralık 11, 2008

fiRuze


Küçük bir şehrin tam meydanındaki otobüs durağında oturur beklerdi gecenin son otobüsünü. O saatte trafik olmazdı. İnsanlar uyurdu. Karanlıktan korkardı. Bir kedi bile geçmiyorsa önünden dünya dururdu. Bazen de gün batımında beklerdi o kalabalık otobüsü. Ufukta kızıl mavi çizgiler görürünken dururdu dünya. Tek bir araç bile geçmiyorsa kavşaklardan dururdu zaman.


Bunları düşünürken uyudu kadın. Hiç bilmediği, görmediği uzaklarda yepyeni bir güne uyandığı mavi bir düş gördü. Önce beline sarıldı bir el, hissedince ürperdi. Sıcaklığına sokuldu acemice. Sonra sıcak bir nefes boynunda omuzlarında...

Uyandığında üşüyordu. Yataktan kalktı. Buz gibi suyla yüzünü yıkadı. Giyindi. Kızıl saçlarını topuz yapıp, beyaz atkısını, mavi eldivenlerini takti. Kapıyı sessizce kapadı. Kırmızı şemsiyesini açmadan gökyüzüne baktı.

Kocaman bir şehrin meydanındaki otobüs durağına yürüdü. Bu şehirde insanlar uyumaz, trafik durmaz, ışıklar sönmezdi. Üşümüş bir köpek geçerken önünden durdu, ufukta kızıl mavi çizgileri gördü. Orada duruyordu zaman.

Derin, taze, soğuk bir nefes doldurdu içine. İçini ısıtan koyu kahvenin sıcağı mıydı, pembe- mavi eldivenleri mi, ışıl kara gözleri mi merak bile etmedi.


dibine not: dalya üç yüz!

Read more...

Cuma, Aralık 05, 2008

sakin laciveRt


Zaman…Sadece birazcık zaman falan der şarkı…
Benimle bir alakası yok tabi. Yazmaya çalışıyorum yalnızca. Neler var içimde merak ediyorum. Kimseyle konuşmuyorum çünkü. Çünkü konuştuğum hemen herkesten aynı şeyi duyuyorum.

Telefondakiler: “ne kadar alıngan olmuşsun sen?”
Şirkettekiler: “neyin var senin böyle burnundan soluyorsun”
Evdekiler: “hayrola yüzünden düşün bin parça”

ve hepsinin akabinde koro halinde

“ee ama yanlış anladın/anlıyorsun/anlamışsın, sen. Sonra konuşalım en iyisi”

Bence de sonra konuşalım yani. Hatta biriniz olsun çıkıpta “galiba ben anlatamadım” demediğine göre hiçbirinizle bi’daha konuşmayalım. Hissetmem yokluğunuzu. Eğer biraz olsun tahammülünüz yoksa bu anlayışsız hallerime konuşmayalım yani. Farkmaz bana.
Eğer illa anlatmam gerekiyorsa bu gerginliğimin sebebini hem de tam gergin olduğum zamanda, bence de konuşmayalım. Eğer sen, bana sadece “dün gece evde yalnızken önce 2 kez kapı çalındı, kalkıp hiç bakmayınca ve ışık falanda yakmayınca kapıdan tıkırtılar gelmeye başladı. Sanırım mahalleye dadanan hırsızlar kapıdaydı” dediğimde müsamaha göstereceksen hiç gösterme arkadaşım. Zaten sen eğer benim bu olayı bu şekilde anlatmayacağımı bilmiyorsan hiç arkadaşta olmayalım gerek yok ki.
“Ee ama yanlış anladın sen benii” der çıkarsın işin içinden n’olcak. Eee si ve ii si ne kadar uzun , sen i ne kadar vurgulu olursa olursa o kadar makbul.

Bugün şirkette nasıl sıkmışım mesela kendimi. Geç saate kadar çalıştık yine. Gözlüklerimi takmış bilgisayarın içine girmişim. Uzaktan kaskatı görünüyor olmalıyım. E. ağabey var, sadece merhabalaştığım, bir de arada 2 küçük veledinin halini hatırını sorduğum. Tam arkamdan geçerken omuzlarımı yanlarından tutup “nasıl gidiyor zeyno(!)” dedi. Kim bilir neredeydim, ruhum hangi yollardan döndü geldi de oturdu o bilgisayar koltuğuna bilmiyorum. Bir anda gevşedim. Ey sevgili, geldiğinde senden öncesini kıskanacaksan eğer o adamı ve o anı kıskanabilirsin… Mümkün değil tarif edemem, arkamı dönüp tombul suratını ve gülümsemesini görüp elimi omzumdaki elinin üstüne koyunca hissettiklerimi. 2 saniye daha öyle kalsaydık olabilecekleri tahmin bile edemem. Ne kadar ihtiyacım varmış meğer. Neye? İşte bunun yanıtı yok. Eve gelip kedi gibi(!) babamın ayaklarında dört dönmeme rağmen bir türlü başımı dizlerine koyamayışım gibi…

Ayarlarım bozuldu sanırım. Var mı şöyle fabrika ayarlarına döndürtecek bir düğme?

Ha bi’de bu var sahi. Mütemadiyen geri gitmek istiyorum. Fabrika ayarlarına, 2007 şubatına, 2005 hazirana, Bugün yerine “dipteyim” dediğim günde olmayı isterdim mesela. O günde 2 yıl öncesinde olmayı istiyordum hatırlıyorum. Eğer 2 yıl sonrasında bugünü tercih edecek hale gelirsem sıçtık demektir. Eğer bugünü bile ararsam... Offf hayır düşünmek bile istemiyorum.

Yazmak istiyorum sadece. Yazarken bi’şey yapıyorum çünkü. Nasıl bi’şeyse bu... Kendini doğrulayan kehanetler gibi, neler olacağını bana açık açık gösteren (ama o olaylar olana kadar bunu kesinlikle anlamadığım) rüyalarım ve cümlelerim var benim. Burada bile var onlardan. İşin ilginci çoğu hikâyemsilerin içinde.
Oysa o kadınların hiçbiri değilim ben.
Oysa o kadınların hiçbiri ben değilim.

Öznemi yükleme yakın koysam hayatım da anlamlanır mı acep?

Bu 299. Bütün umudum firuze…

Hayranım Sana - Candan Erçetin


Ben bu şarkıyı aşk şarkısı zannerdim. Değilmiş.


“tanırım kendimi hiddetim taşar benim
dalga dalga, hırçın hırçın
tokat gibi vurur sözlerim yıpratır bedenini”

Ben hala korkuyorum ruhumdaki fırtınada boğulmaktan...

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP