Cumartesi, Mart 07, 2009

kıRmızı kaRanfil

Benim bu yıl kendime doğum günü hediyesi alacağım falan yok, bari bir şarkım olsun artık.
Bu şarkıya neden aşk şarkısı diyorlar bilmiyorum. Karanfil sevdiğim bir çiçek midir bilmiyorum. Bildiğim bu şarkının Aşkın Nur Yengi'nin şişe çaldığı zamanalrdan kalma bir şarkı olduğu. O zamanlar severdim diyemem. Ama sözleri kazınmış zihnime. Geçenlerde radyoda Mustafa Ceceli'den dinlerken bir anda eşlik etmeye başladım nakarata. Sonra buldum dinledim, dinledim, dinledim... Hangisi daha iyi söylüyor bilemedim ama bana "ah benim incinmiş karafil'im, kırılma, küsme sen yine bir şiir yaz, çok değil inan az kaldı az" diyenin bir erkek vokal olmasını istedim.


Read more...

Perşembe, Mart 05, 2009

akademik moR


Şimdi farz et okuldaymışım yine, okul ne yahu “akademi”deymişim, “paper” yetişecekmiş yarın sabaha. Her paragrafın ilk ve son cümlesini yazsam yer mi hoca bunu? Yok, dur madde madde yapalım. “Hocam ben hepsini okudum ama üzerinde tartışmak için ana noktaları çıkardım sadece” dersek daha kandrıkçı olabiliriz belki.

  • Anne ve Baba : means “servet.” Şair burada okuyanın gözünü çıkarmış. Demek istiyor ki: sen ne kadar minik beyinli bir şapşalsın ki; ben gidiyorum deyince annenin “hadi yavrum inince ara” babanın da “tamam kızım sen düşündüysen doğrudur, ayarladın mı biletini” falan diyeceğini düşündün. Düşünmekle kalmadın, inandın bi’de buna!

Bu çalışmada ailenin bir insanın en büyük serveti olduğunu annenin yemek masasını topladıktan sonra ( ki masanın kapatılıp, örtünün serilmiş olması “o” konunun kapatıldığına dair görsel bir alt metin içermektedir) içeride soyunduğunu bildiği kızının odasına çat diye girerek şefkatle “babanın 15 yıl önce bana yaptıramadığını sen yaptıracaksın” dediği paragraftan anlıyoruz. Aynı paragrafın devamında, yatağının üzerinde henüz annesinin söylediklerini hazmedememiş/idrak edememiş kızın birkaç ay önce babasından duydukları geliyor aklına. Çekmecesinden güncesini çıkartan kız babasının söylediklerini hatırlayınca anlıyor “vazgeçilmez” olduğunu. Pencerenin önündeki kalorifere dayanmış, yağmaya çalışan yağmuru izlerken “Vazgeçemeyeceğini” itiraf ediyor kendine. ( ki yağamayan yağmur metaforunun burada ikinci kez kullanılmış olması akış haline geçemeyişe yapılan bir göndermedir. Ayrıca kaloriferin sıcaklığı ile yuvanın sıcaklığı arasındaki bağ da dikkat çekicidir.)

Bu iki insanın biricik kızlarının doğum gününü unutmuş olması ise onların değerinden zerre eksiltmemekte, ancak karındaş adı verilen diğer zıpırın bu durumu kimseye hatırlatmayışı “aile gibi tükenmez bir serveti parçalayabilecek yegâne güç ancak gelin olabilir” yargısını doğrulamaktadır. Ayrıca bu çalışmada incelenen kızın çok fena bir görümce olacağını söyleyebiliriz ki bunun dersimizle hiçbir alakası olmasa da karakter analizi açısından elimizin altında bulunmasında fayda görüyorum.

  • Tekila: means “nimet” Araştırmacı bu çalışmada bizlere gecenin sonunda klozetle kanka olmadan, ertesi sabah baş ağrısı çekmeden güne başlamamıza imkan veren güzide içkinin yararlarını sıralıyor. Sabahın köründe süpersonik sıfatlı gudik insanlara akşam hiç bi'şey olmamış gibi "günaydın" diyebilmenizi sağlayan tekilanın aynı zamanda süper sosyalleştirici etkileri olduğu şaşırtıcı zıtlıktaki iki olay örgüsünde ele alınıyor.
Araştırmacı, üniversite gençliğinin kaçamak Bodrum geceleri klasiği olan Tekila boom boom partilerini anlatarak verdiği “tekila dost içkisidir ayrıyetten eğlencenin dibine vurdur” mesajıyle bu nimetin sosyal yönünü vurgularken, çalışma hayatının rutininde kaybolmuş bir beyaz yakalı kölenin yalnız bir İstanbul gecesinde yaptığı kaçamağı anlatırken kurduğu “shotların sayısını çoktan unutsam da kaç gün, kaç saat, kaç dakika olduğunu hala saniye saniye sayıyordum” cümlesiyle nimetin birbaşılığa yaptığı yoldaşlığı vurgulamaktadır.

İlk olay anlatırken kahkahalar arasında duyulan

“come fill your glasses and raise them high
and let us drink and not be dry
”

melodisi ile ikinci olayın geçtiği barda çalan

“yes i loved you dearly
and if you're offering me diamonds and rust
i've already paid
”

şarkısı ise her iki durumun tezatlığını bir kez daha vurgulamakta ve bu iki ruh haline de ustalıkla eşlik eden süper içki tekilanın sadece tekila olarak anılması yerine bir “nimet” gibi saygı duyulması konusunda çalışmaların ivedilikle başlatılması gerektiğini savunmaktadır.

Ay saat 1 olmuş ya, çok uykum geldi. Neyse şimdi yatayım ben, yarın sabah erken kalkıp çalışırım. Daha verimli olur hem.

Bok verimli olur. Sabahın 8ine toplantı mı konur be! Çıldırmış olmalı bunlar...

Read more...

Pazar, Mart 01, 2009

Rengahenk


Neydik, n'olduk...

Daha kim bilir neler olacağız.

Şubat bitmiş, Mart gelmiş.

Hoş gelsin... Yeni renklerle gelsin...


"Öldük, dünyayı şaşkın bırakıp gittik
yüzlerce incimiz vardı delinmedik
sersemliği yüzünden bilgisizlerin
renk renk düşünceler kaldı, söylenmedik."

Ömer Hayyam.
Dörtlükler.
Çev: Sabahattin Eyüboğlu. İş Bankası Kültür Yayınları

Read more...

Perşembe, Şubat 19, 2009

25inci mavi

Bugün benim doğum günüm. Aslında yarın ama ben bu cümleleri bitirip baştan okumaya başladığımda bugün olacak. Yani yarın bugün, bugün de dün olacak. Kısaca 19 Şubat benim doğum günüm olacak.

Karlı bir çarşamba sabahıymış ilk geldiğimde. Şimdi yeni yaşımı müjdeleyen sakin bir perşembe gecesi.

Yeni olan her şey güzeldir diğ mi?
Yeni yıl güzeldir listeler yaparken, yeni bir iş güzeldir ilk gün başlarken, yeni bir otomobil motorunun sınırlarını zorlarken, yeni bir ayakkabı, yeni bir elbise ilk kez giyilirken.
Yeni bir 27 nasıl olacak acaba?
Yeni bir 27 mi? Bunun eskisi olmuyor ki zaten. Bu yaşlar aslında hiç eskimiyor. Tek kullanımlık hepsi. "25 çok güzelmiş lan, ben bunu biraz eskiteyim, bi'5 yıl takılayım" diyemiyorsun. Yani ben diyorum da "hayat" bunu hiç sallamıyor 26-27-28-29-30 (yok daha neler 30 mu?!) gidiyor.

Tabi ben 27 diyecek miyim kimseye, elbette hayır! Bi'kere biten yaş söylenir ki ben daha 25imi bitirmedim şahsen. 25'e gelmeden yapmak lazım dediğim "bir şey" var hala. Onu yapmadan, yaşamadan bir adım öteye gitmem kimse kusura bakmasın.

Bu sene kendime yeni bir "KARAR" hediye edeceğim. 2005teki ve 2007dekiler kadar boktan olmayan arkası sağlam bir planla desteklenmiş kocaman bir kararım olacak 2009'da. (yalnız bütün kritik kararlarımı tek yıllarda vermişim ve şimdi onlar için 'boktan' diyorum. pek içime sinmedi bu durum benim ya, neyse) Vazgeçtim lan, bak düşününce acaip kıllandım ha. Ben gideyim yarın bi'cep telefonu falan alayım kendime. Klasik iyidir!

Hah işte alarm çalıyor! Bugün dün oldu, yarın bugün...

-E bir şarkı çalsaydık gitmeden.
-Ben bulamadım uygun bi'şey.
-Benim de hiç içimden gelmedi.
-Radyoyu açalım bakalım: T.I Feat.Justin Timberlake-Dead & Gone.
-Powerm bu, powerturke bak bakalım.
-Bakma boşver. Onlar söylesin.
-Tabi ya, hadi sen bi'şarkı hediye et bana bugün, doğum günü şarkısı olmasına gerek yok.
-Evet evet, sen! elinde mouse karşısında bilgisayar ekranı olan. Yeni bir şarkı söyler misin bana bugün ya da eski bir şarkıyı yeniden?
-Sana diyorum huuu! Bugün benim doğum günüm!

Read more...

Çarşamba, Şubat 18, 2009

tükenmez mavi, kuRşun laci


Şimdi ben blogu uçursam. Yani güncemi yırtıp atsam. Adresi de imha etsem. Kimse kullanamasa bir daha. Kaybolur mu hepsi? Unutulur mu 2 yıldır yaşananlar? Silinir mi anılar hafızalardan. Heyecanlar, arkadaşlıklar, kırgınlıklar, kızgınlıklar ve hatta mutluluklar. Ne yaparsam yapayım, tamamen silmek mümkün değil bunların hiç birini. Hiç ama hiç birini... Sanal kodlarını silsem, 69+5 kişinin readerında kayıtlı bunca cümle, baştan sona hem de, ne fena. Tenimdeki izlerini silsem, kapanmamış yaralarım kalır, elim takılır kabuklarına, yırtılır, fena. Ruhumdaki izlerini silsem, düşlerime girer sesinin yankısı, "geldin mi nihayet" diye uyanırım sevinçle, soğuktur oda, daha fena. Zihnimdeki algılarını silsem, her şey tüm çıplaklığıyla kalakalır, ne nefretin anlamı kalır, ne sadakatin, ne kopamayışım anlam bulur, ne de çekip gidişim.

Buradaki her nokta anlamlıydı. Her soru işareti bir cevap bulamasa da, her yanıt yeni bi'şeyler öğretti. Her nefes alışım dünyanın dengesini değiştirdi benim. Ben bu kadar çok abur-cubur yemesem afrika'da ki 3 çocuk büyüyüp mucit olabilirdi mesela. Olamadığına göre silemeyiz bu cümlelerin hiç birini. Bir virüs gelir belki bi'gün. Bir açarım ki uçmuş her şey. Hatırlanması gereken ne vardı diye zorlarım zihnimi:

Bir kaç mektup gelir aklıma belki.
Özrü dilenmemiş bir büyük eşeklik gelir ki, "unut bunu, unut bunu" diye kaparım gözlerimi sımsıkı.
Yeşil gözlü bir adam gelir ki, yeşil miydi gözleri sahiden emin bile olamam.
Erimiş bir kar tanesi gelir, tenime değenin hiç erimeyeceğini bilsem de inanamam gerçekliğine.

Başka başka...

Bir asker uğurlaması, bir de asker dönüşü gelir.
Belki bir-iki hikaye gelir. Belki de üç.
Dünyayı bırakıp gidenler gelir.
Sarhoş bir bar çıkışı çalan melodi gelir.

Başkaa...

Ayakkabı kutusuna atılamamış bir hediye gelir. Bir değil iki, kutuya atılmayacak kadar sonsuz bir hediyedir o gün alınan.
Keskin, sivri cümlelerim gelir.
Bir yalan gelir.
Afferimm bana tespitleri gelir mi acaba?
O gelmese de kızlar gelir.


Budur işte. Hepi topu 15-20 kayıt, geri kalan 300 küsürü bildiğin "hayat." Bir hayat silinip atılır mı hiç? Atılamaz. Atılabilse de tarafımdan yapılamaz. Üzerinde tarih yazan çikolata kağıtları bile dururken defterler arasında, olabilemez...

İş bu sebepten, yine yedekleri alınır yazılmışların. Fotoğraflar kontrol edilir dikkatle. Ipod senkronize edilir kayıtlı tüm notaları saklayabilmek için.

Ve geriye hiç bakılmadan komut verilir.

format c:
Bir de 'slash u' mu vardı sonunda?
Neyse şimdilik unformat hakkımız da saklı kalsın bakalım.

Read more...

Cumartesi, Şubat 14, 2009

şizofRen mavi


Domestik bir tarafım var benim, domestik denmez ona aslında gelenekçi hatta eski kafalı falan diyebilirim. Bir takım şeyleri illaki usullerine göre yapmak, ananelere bağlı olmak, gelenekleri yaşatmak… Ne bileyim tanımlayamadım işte. Bugün babaannemin 40 için Kur’an okundu evde. Babam “ha 40’ı 52’si 85’i, ha 105’i ruhuna niyetiyle okuyorsanız okuyun” dese de annemin yaptığı hazırlıklara sesini çıkarmadı elbette. Dedem öldüğünde de anneannem 15 gün önceden başlamıştı 40’ında ki dua için hazırlanmaya. Annem de bütün bir hafta, temizlikle, tatlıyla, pilavla, sarmayla, kişileri aramakla vs. uğraştı durdu. Sanırım 3. kuşak olarak ben de böyle bir tip olacağım. Oturup anlamadığımız bir dilde çeşitli dualar okumanın hiçbir manası olmadığına inansam da, buna “inanan” insanlar bir araya gelince garip bir sinerji oluşuyor. Edilen duaları dinlemek bile huzur veriyor insana. Ki çoğunlukla maddi şeyler için dua eden biri olarak, manevi duaları duyunca sadece “iman”ın insanı hayatta tuttuğunu düşünüyorum birden. Bu yıl “hacı” olan büyük halam “ya rab yalnız sana kulluk ediyor senden yardım diliyoruz, bu cemaate katılan kullarını kur’an yolundan, rızana erdiren doğru yoldan ayırma ya rabbi” diye dua edilince “ÂMİN” diyor. Herkes âmin diyor da, hala bir başka diyor. “tevhid” kavramını sorgulayacak oluyorum minicik aklımla. Neşe Hoca “…bizi bu dünyada evlat ateşiyle, ahiret âleminde cehennem ateşiyle yakma ya rabbi” deyince Hidayet teyze “ÂMİN” diyor, herkes amin diyor da 17 yıl önce 25 yaşındaki kızını trafik kazasında kaybeden teyze gibi demiyor kimse. O insanların inancıyla huzur buluyorum ben. Mantığı bir köşeye bırakıp “âmin”lere eşlik ediyorum.

Dağılıyorum böyle saçma sapan.
İnançtan, imandan, tevhitten bahsedecek değilim halbuki. Anneyle bütün gece yer sofrasında açılan baklavalardan, anneannenin incecik sardığı zeytinyağlı sarmaların pişme süresini dikkatle takip etmelerden, mutfakta seri üretime bağlanmış bir şekilde hazırlanan tavuk pilavlardan, tüm bu işin organizasyonu sırasında ve akabinde duyulan “aman da pek hanım kızımız, pek becerikli maşallah tütütülerin” egomu nasıl da şişirdiğinden dem vuracaktım. Bunların hepsi ben miyim hakkaten? Şirketteki, Taksimdeki, caddedeki, kanepede sudoku çözüp var mısın yok musun seyrederkenki, bilgisayar başındaki kız hep aynı kız mı hakkaten?

Peh!

14 şubat’ı da yedik anasını satayım. Şimdi kendi kendime ne hediye alacağımı HALA bilemediğim, bulamadığım bir doğum günü var önümde. 5 günde kendimi bir şeylere “layık görecek kadar” büyür müyüm dersin Sabrina?

Yarın çıkıp kendine çorap alsan kardır derim. Bütün desenli çorapların kaçık, hatırlatırım. Ayrıca o elindeki baklavayı bırakmazsan yeni elbisenle kırmızı pinpon topu gibi görüneceksin haberin olsun.

—Kırmızı pinpon topu olmaz bi'kerem
—Yeşil tenis topları var ama ya da beyaz yoga topları. top diye bi'nesne var hatta, yusyuvarlak hani.
—Sus tamam, sana soranda kabahat!



Read more...

ödüllü mavi



Fakeangel hanım kendisinden sonra en deli blog ödülüne beni layık görmüş. Ben de kendisini pek severim. İçten, sevimli, esprili, dolu dolu yazar o yüzden pek sevindirik oldum görünce. Tabi hemen kim çıkarmış bu ödülü diye merak ettim başladım geri geri gitmeye. Moda blogları arasında dolanan bir ödülmüş genelde biraz daha geriye gidince şuradan atılan pasla ülkemize geçtiğini gördüm. Hangi ülkeleri gezmiş diye biraz daha geri gidecektim ki, myshoebox.se adresi bir türlü açılmadığından ödülün kaynağına ulaşamadım. Neyse, ithal bir ödülüm var artık CVme eklerim bunu da =P

Şimdi benim de 7 kişiye ödül vermem gerekiyor. Böyle ödül mödül, beni aşar. Boyumdan büyük işler bunlar. Beceremem de zati. Ayrıca sanal mevzularda bugüne kadar mimlediğim herkes hep yazılarını severek okuduklarım oldu. Hatta geçen yıl mart gibi güncemi imha etmeye karar vermişken herkesi yazıp döktüm. O yüzden bu listeyi yapmak epey zor oldu.

Bi'kere "7 kişi seçiliyor" denilince işler karıştı. Zira readerın sadece 1 numaralı klasöründe (ki okunmadan geçilmezler klasörü olur) 40 küsür blog varmış. Bazıları çoktan kendini imha etmiş, bazıları taşınmış, bazıları yazmayalı yıl olmuş… Onlarca blog gezdim bu gece. Eskilere daldım gittim yine. Defalarca düzenledim listeyi, bi'de son dakikada eşitlik olsun sırf hatunları yazmayayım diye tekrar bir düzenlemeye giriştim ki, akıllara zarar…

Sonra herkesin hakkında 1-2 cümle bi’şey yazmak istedim… Ama onu da beceremedim ne yazık ki. Sadece şunu diyebildim. Onlar yazdıklarında ya bütün işimi gücümü bırakıp, kulaklarımı tüm dış dünyaya tıkayıp okuyorum yazdıklarını ya da özellikle okumayıp bekliyorum, kendime şöyle keyifli bir okuma anı hazırlayana kadar sabırsızlanıyorum. Komik, aylak, üzücü, dramatik, neşeli her bir cümleleri ayrı ayrı keyif benim için.

O yüzden kimseyi ayrı ayrı sıfatlamadım: sıcaklığıyla, komikliğiyle, umudunu kaybetmeyişiyle, sivri diliyle, samimiyetiyle ya da egoistliğiyle hangi sıfatla olduğu hiçte önemli değil, iyi ki yazıyor oldukları için dağıttım ödüllerimi ben. Buyrun buradan yakın :







Read more...

Perşembe, Şubat 12, 2009

can you hear me?
ben duyamıyorum mesela.


Read more...

Salı, Şubat 10, 2009

Candan Erçetin'in de doğum günüymüş bugün. İyi ki doğmuş!


"senin beni yanlış anlayışına
çoktandır heyecan duymayışına
canım yanıyorsa hala
korkmaya gerek yok yaşıyorum demektir."


Read more...

Anadilimde söylenmişi varken niye yabancı notalarla haykırayım ki?

Read more...

zehiRli mavi


Bu mudur yani? Bu nedir yani? Murphy falan? Bunca tesadüf ne amaca hizmet ediyor?
Neden hiç boşluk yok şu yaşananların arasında? Ardı ardına günler ve geceler nereye varmaya çalışıyor? Şimdi ben oturup anlatsam nokta olur mu bu cümlelerin sonu?

Geçen yıl bu zamanlar olmalı. Bir sene geçmiş herhalde. Doğum günümden önceydi sanki. Hayret bak o günün tarihi hiçbir yerde yok.
İş çıkışı bi’yemek mi yesek? Günlerden cumartesi sanki. Tabi ya, cumartesi. Ben işten çıkacağım o evden gelecek. Neyse yemeği boş verelim madem, iki tek atarız. Caddedeyiz. Suadiye’deki flagshipe arkadaşı bırakacağım, caddedeyim olacak. Sonra geriye doğru yürürken telefon açacağım. Bu kez başka bir üçüncü tekille yine caddedeyiz olacağım. Telefon çalıyor, açmak üzereyken şarjı bitiyor. Şarjı bitip kapanıyor. Ulaşılmaz olmak en çok korktuğum…

Flashback gibi düşün bu kareyi. Bunu izlemezsen filmin hiçbir esprisi kalmıyor. Gel şimdi bugüne.

Cuma gecesi. İş çıkışı iki tek atsak mı? Atalım. Oradan da anneanneye geçeriz. Altıyol’da trafik kilit. “Kızlar gelin karga’ya gidelim.” Kaç yıl olmuş gitmeyeli? “Hadi gidelim.”
Biraz işyeri dedikodusu. Ne çok şey kaçırmışım. Ama muhabbetin sonu illa ki; “erkek milleti değil mi köküne kibrit suyu!”

Cumartesi sabahı. “Anneannelerin en güzeli kahvaltı da hazırlarmış!” Surat mahkeme duvarı. Kırgın, kızgın ve de kaprisli. ‘İşin düşmese gelmeyeceksin’den giriyor, ‘zaten annen de geçen gün azarladı beni’den çıkıyor. Ve ağlıyor. Koca kadın kimse beni aramıyor sormuyor gelmiyor diye ağlıyor. ‘Ama anneanne sen istedin illa evimde yalnız yaşayacağım’ diye denmiyor tabi. “Bak bugün çıkarız bi’güzel alışveriş yaparız, ben sana bir yemek ısmarlarım”la aydınlanıveriyor yüzü. “Senin ayakkabıcıda indirim var yine, oraya da bakırız, aaa dönerken yüncüye uğrayalım, sen ip beğen ben yeni bir mod…” Telefon çalıyor.

“yaa bugün mü o?”
“terbiyesize bak, gelicem tabi ben de. beş gibi uyar bana. ok. araşırız”


“Yüncüye de gideriz diyordum da sen arkadaşlarınla yersin artık yemeği.”

Eyvah n’aptım ben?!

“Yok kuzum, ben onlarla gitmeyeceğim, buralarda olacaklarmış da bir kapıdan bakacağım kimler var diye.”

Çevir kazı yanmasın. Yandı bile. Senin karşındaki çocuk mu? Gönlü kırık huysuz ihtiyar.

“Aa tamam asma suratını. Onlara da uğramıyorum. Bütün gün seninleyim. Bak kapattım telefonu. Almıyorum da yanıma. Arayan soran olmaz artık. İstediğiz gibi gezeriz.”

Bırakıyoruz telefonu, çıkıyoruz yola. Çocuklar gibi şeniz. Yeni yıl manifestomuz ne diyor? Çocuklarla ve yaşlılarla daha çok vakit geçir. Aferin.


Cumartesi gecesi. Alışveriş yorgunu kanepeye yığılmaca. Fırlatılmış telefonu görüp, açmaca. Ekranda mesaj ikonunu görmek için aptal aptal beklemece. Tek bir “kim aramış” mesajı bile gelmediğini görünce küfredip, daha uzağa fırlatmaca.


Pazar günü anne, “dün seni arayınca sürekli “böyle bir numara kullanılmamaktadır” diyordu.” “Yok anne kapalıydı sadece. Hem seni beni aradın mı ki, mesajı falan gelmedi”

Pazar akşamı kardeş, “kızım kırk yılda bir kontör isteyeceğiz, onu anladın da mı koydun “bu numara kullanılmamaktadır” anonsunu.” “Ne anonsu ya, kapalıydı telefon sadece.”

Pazartesi gün ortası S.cim, “canım 40 kere aradım bütün gün “böyle bir numara yoktur” dedi telefonun, yüreğim ağzıma geldi. Hayır bana haber vermeden gidersin fena bozuşur bak.”

N’oluyo lan?! Bi yanlışlık var bu işte! Kapa telefonu, pişt yan masadaki arkadaşım çaldırsana beni. “bu numara kullanılmamaktadır.” Ne münasebet efenim. Ne münasebet. Bu numara yakında 10 yaşını kutlayacaktır ve ömrümce kullanılacaktır. Gülüşmece. Hadi gel, terasta bir kahve içelim. Kapalı telefonu masada unutmaca.

Pazartesi akşamı. Bir mail. Zehir zemberek. Oku. Oku. Oku. “….günlerdir arıyorum, telefon numaranı da değiştirmişsin ya, ne diyim. Bu hamleyle yendin beni artık helal olsun!”

Fazla uzağa gitme bir önceki maili de oku elin değmişken. “…yenilen ben oldum maalesef”


Neydi bizim oynadığımız ? Dama, tavla, satranç, pişti, tenis? Ben neymişim de haberim yokmuş, hem “hadi gel oynayalım” diye yapmadığım şebeklik kalmayacak hem de bir kalemde “yendim seni yaşasın kutlamaları”na başlayacağım öyle mi?

Şimdi ben desem ki görmemen gereken şeyleri gördün, duymaman gereken cümleleri duydun. Sen onları öğrenince büyü bozuldu desem.

Ben zehirli dilimi çıkarıp tısladım yine diyelim. Seni zehirlemek olsa niyetim, kanına girmez miydim şimdiye kadar? Ben sadece kendimi sokmayayım diye akıttım içimdeki zehri desem.

Boş ver demesem.

Sen nasılsa tek kelamda dönmemece çıktın hayatımdan. Ben nasılsa daha çok yıllar sayıklayacağım burada. Daha çok yıllar kullanacağım aynı numarayı. Ararsan elinle koymuş gibi bulursun yani. Sorarsan söylerim bile, yaklaşık bir yıldır telefonumun hiç kapanmadığını, kapalıyken yönlendirdiğim numaranın da çoktan “artık kullanılmamaktadır” olduğunu.
Sorarsan söylerim aslında, arkasına saklandığım sayıklamaların söylemekten en çok korktuklarım olduğunu.
Ben zehrimi toprağa akıtırken, gizli bahçemin topraklarını keşfetmenin en çok seni zehirlediğini…

Boş ver iyisi mi.
Yenilmişiz madem, önümüzdeki maçlara bakalım artık.



Read more...

Salı, Şubat 03, 2009

vasat yeşil


Cuma gecesi yok yok cumartesi. Tipik bir mojo gecesi. Müzik yüksek. O kadar yüksek ki ne çaldığını hatırlamıyorum bile. Gözlerim tek bir noktaya kilit. Gömlek beyaz, burun hokka. Uzun, oldukça uzun zamandır bir adamı böyle beğenmemişim. Beğenmek mi? Adamla göz göze gelsek üstüne atlayacağım. O, benim farkımda değil. Kolumdan çeviriyor biri, ‘ne bu samimiyet dostum’ bakışını takınacağım ama alkolün etkisi yüksek, maskelerimi istediğim hızla değiştiremiyorum.

“dışarıda konuşalım mı biraz”
“hala konuşacak yüzün var yani”
“sen! sen beni çok yanlış anladın”
“bırak kolumu”

Kalabalık, sıcak, ter, duman, gürültü, çok kalabalık.

“bana bir mojito versene”
Alkol fazla evet, misinler soru işaretleri gideli çok olmuş. Nasıl bu kadar emin olabiliyorlar kendilerinden. Ben mi bu kadar gazlıyorum bu adamları gerçekten. Daha neler! Arkanda bakmadan basıp gittin işte, artistik bir patinajla savurdun dumanını giderken. Ben iki satır laf sokunca mı geldi aklına insan gibi konuşmak.

“mojitooo hazııır”
Serin, ılık, ferah, taze. Fondip.

O da benim farkımda. Şerefe.
“biliyor musun hepiniz aynısınız. Önce kaçıp saklanıyorsunuz, sonra da ben gelip saklandığınız deliği kurcalayınca küstahça saldırıyorsunuz.”
“Oovv! Kızdırmışlar seni”
‘Hadi lan ordan aptal’ bakışımı hızla yerleştiriyorum yerine.

Koridor, uzun, motosikletler, temiz hava, soğuk hava, deri ceket, baş dönmesi, halka küpe, kırmızı cüzdan.

Köprüden geçerken mavi ışıklar görüyorum. Bir kıtayı arkamda bırakıyorum. Köprüden atlayıp kurtulan 21. kişi olmak istiyorum. “arabayı durdursana moruk” demiyorum, hayır.
“müziği biraz açar mısınız?” Ayılmaya başlamışım, evet.

“kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime”



Pazar akşamı yok yok pazartesi. Vasat bir gün bitimi. Yeşil görmekten sulanmış gözler. Zıp zıp toplar, raket tutmayı unutmuş parmaklar, koşmayı unutmuş kaslar. Yorgun öyle yorgun ki zihni boş, mutlu. Arabasını tamirden almış, evraklarını tamamlamış, bütün taslaklarını temize çekmiş, ardındaki tüm yarımları tamamlamış ya da silmiş atmış, saçları bile uzamaya başlamış. Bildiğin mutlu işte. Bir mesaj sesi, bir de telefonu değiştirse değmeyin keyfine.
“arayabilir miyim?”

Saçmasapan bir soru. Tuşlara basma kabiliyetin varsa ararsın. Söyleyeceklerin varsa da ararsın. Konuşmak istersem açarım. Ki açarım yani, küstahça saldırmayı sana yakıştırmam çünkü. Ve çuvallarım yine. Hepiniz aynısınız diyen ben değilmişim gibi, bunu ilk kez keşfediyormuşum gibi çuvallarım yine.
“ben döndüm işte… bitti falan”
“e güzel, hani giderken diyordun ki bık bık bık”
“ohooo unuttum bile onları çoktan”
Yuh! Lafımı bari ağzıma tıkamasaydın. “Seninle işim bitti bebek, hadi yoluna” demek için bu kadar acele etmeseydin keşke. Ben onu sana yine söyletirdim koçum, kurcaladım çünkü girdiğin deliği, biliyorum, içinde kalmazdı küstahlığın. Ama lafımın ortasına dalmasaydın keşke.

Bir korna sesi. Çok yakından. Kaldır kafanı direksiyondan. Dur bakma aynaya. Son bir şarkı falı tutalım radyodan. Ama bende kabahat “sesini duymak için bık bık bık” dediğinde çirkefleşecektim “hadi lan ordan hala ‘sesini duymak istedim’ diye maval okuma bana” diye başlasaydım eğer göt isterdi o cümleyi ortasından kesip lafları boğazıma dizmek.

Amaaan yavrum sen de!!! Bak aynaya bak. Yüzleş. Kim bu adamlar? “Pixelman” her biri. Benim kamera 7.2 megapixel. Yani yedi nokta iki MİLYON tane pixel bir araya geliyor ancak bir kare fotoğraf ediyor. Ölürken pixel pixel uğraştırmaz herhalde Allah baba beni, bir slayt gösterisi hazırlar. Diye umuyorum en azından.

Yeşil yeşil ışıklardan geçiyorum hızla. Daha hızla. Daha hızla. Bir şehri arkamda bırakıyorum. Hızlanmalıyım daha. Daha. Ama dur, dur, dur! Ardımda bıraktığım şehir doğru da ben ters yöne gidiyorum. Nefes nefese kalmışım. Nereye gidiyorum?

Son bir şarkı tutuyorum radyodan

“bencil, ruhsuz ve boş gözlerle karşımdasın yabancı halinle”



Pazartesi gecesi yok yok Salı. 3 tane yaşlı, gri uzun sakallı adam var. Küçük sarı bir odada beni sınıyorlar. İngilizce biliyorum diyorum inanmıyorlar. Deneyimim var diyorum bakmıyorlar. Biri kolumu tutup “Ne zamandır inanıyorsun?” diyor. Gözleri bembeyaz. Korkuyorum. Bunların huyuna gitmek lazım diye düşünüyorum, bu sorunun bir doğru cevabı vardı ama neydi? “ezelden beri” diyorum. Balkonun kapısını açıyor bana. Sarı mermerli, uzun, ince, dar bir balkona çıkıyorum. İzmir’deyim. Kendime dışarıdan bakıyorum. Saçlarım uzun rüzgarda savruluyor. Bir televizyon haberi gibi ‘Köprüden atlayıp kurtulan…’ diye başlıyor dış ses. Balkondan atlıyorum. Düşmeden kan ter içinde uyanıyorum. Üşümüşüm. Saç diplerim ıslak. Midem fena.
Kusuyorum. Kusuyorum. Kusuyorum. İçimde büyümüş sustuklarımdan kurtuluyorum…



dibine not: Acemi bir yazarın kötü bir hikâyesi bu. Hangi zamanda, hangi mekânda yaşandığı belirsiz. Kaçı uydurma o cümlelerin, kaçı gerçekten gözüne baka baka söylenmiş, bilmiyoruz. Hepsi bi’yana kim yaşamış bunları? Kim o adam? Adamlar? Bir isimleri vardır elbet. Peki ya sıfatları? Birinci tekil şahıstan dinliyoruz olanları da, kim o kadın?
Acemi bir yazarın nane-limon kokulu ekşi bir hikâyesi bu. Yaşanması için harcadığı zamana acıyıp yazdığı. Yazan artık kurtaramaz sermayeyi de belki yapımcı kotarır maliyeti diye yayınladığı.


Read more...

Cumartesi, Ocak 31, 2009

delilik



22.08.2007


çok çok başlarda olmalıydı bu alıntı, neyi bekliyordu taslakta acaba?

Read more...

kuRtaRıcı mavi

Kurtarıcı
Sizin doğal mesleğiniz kurtarıcılık. Bu nedenle çoğu zaman, kişisel veya aile hayatında problemleri olan insanlara aşık oluyorsunuz. "Beni hep sorunlu kişiler bulur" sizin çokça sarfettiğiniz bir cümle. Bu durumdan çok yakındığınız zamanlar oluyor fakat aksi sizin için düşünülemez. Eğer bir kişinin hiç problemi yoksa, hayatını huzur içinde yaşamayı seçmiş ve başarmış biri ise size çekici gelmeyecektir. Çünkü o kişide düzeltilmesi gereken bir yön yoktur ve bu sizin asli görevinizi yerine getiremeyecek olduğunuzu gösterir. Siz aşık olmak için; problem çözücü, onarıcı, tamir edici ve kurtarıcı vasıflarınızı kullanabileceğiniz ilişkiler ararsınız. Bu yüzden daha ziyade sorunlu olan kişiler size çekici gelir.


Bloglar arası mim dalgasıydı bu test. S. mail atmış, yapsana şunu çok komik diye. Yaptım işte. Şaşırmadım hiç. Arızalı adam paratoneri olduğumu çoktan keşfetmiştim zaten ben. Adamları düzeltip, iyileştirip doğal hayatılarına salıyorum bir bir. Bu saatten sonra değişmem herhalde kolay kolay. "Değişmeye çalışmazsan değişemezsin zaten. İlla sorunlu adam istiyorsan bari biraz yakışıklılarından seç be yavrum" demiş S.cim. Bu da doğru. Bugüne dek daha bi'tane adamı kaşına gözüne vurulup seç(v)miş değilim. Neye göre seç(v)tim orası da muamma zaten...


06.01.09 gecesi yazılmış, yarım sayılmaz aslında. Neden taslakta kalmış, aklımda neler varmış, kimbilir...


Read more...

Cuma, Ocak 30, 2009

mavi benekli koyu gRi


Pazar günü bir mail yazdım. Cevap alamamaktan ölesiye korktuğum, basit bir mail. Pazartesi geçti, Salı ve dahi Çarşamba… Korkarak açtım mail kutusunu boştu. Beni umutlandıracak bir FW: Can Dündar bile yoktu. Bugün gittim. Bir form doldurdum. Bir belge imzaladım. Beni bekleten fotoğrafçıya kızdım kapısını çarptım. Saat 12:00ye yetiştiremedim evrakları. Sahilde, yağmurda yürüdüm. Bir gemi geçti. Dalgalar vurdu ayağımın dibindeki kayalara, beni ıslatmadılar. Yarın gel, dediler. Eve döndüm. Üşümüştüm, uyudum. Her uyanışımda bir şarkı çalar zihnim bana. Bu kez piyano çalıyordu. Dün akşam “İklimler”i izlerken kaydedilmiş olmalıydı notalar harddiske. Canım kakaolu kek istedi. Onun için tarif ararken, zihnimde çalanın “domenico scarlatti’nin fa minör piyano sonatı k 466” olduğunu öğrendim sözlükten. Bu bir cevaptı.

Sinema 1000 puan
İklimler filminin senaristi ve yönetmeni ve başrol oyuncusudur.
Nuri Bilge Ceylan kimdir?

Nuri Bilge Ceylan’da bir cevaptı. Bir zamanlar bana sorulmuş bir sorunun, veremediğim cevabıydı. Cevap vermiş olsaydım ne değişirdi hayatımda?

O sorunun bana ne zaman sorulduğunu hatırlayabilmek için mail kutusunda bir arama yaptım. Google diyor ki bana "7289 MB kotanızın şu anda 591 MB (%8) kadarını kullanıyorsunuz." O yüzde sekiz bile benim ağzıma sıçıyor, daha fazlasını kaldıramam zaten. 29.10.2005 ten beri kullanıyormuşum bu hesabı. Yazıldığını, yaşandığını unuttuğum yüzlerce günlük olay, bir zamanlar var olduğunu çoktan unuttuğum adamlar-kadınlar var o yüzde sekizde. Bir de g-talk kayıtları tabi!

Tipik bir örnek mesela: varlığı unutulmuş bir kadınla, 'aa sahi böyle bi’adam vardı lan' dediğim bir adamın dedikodusu,

ben: yok aslında belli etmedim de, zaten yeni tanıştık ve 2–3 gün içinde olupbitti her şey
O: rengi belli oldu diyorsun!
ben: benim bi'başka evli arkadaşımın iş arkadaşıydı
O: hımmm
ben: onların evinde güzel-zevkli eğlenceli bi'akşam yemeği yedik
O: olur mu dedin! ama...
ben: ya hani her yöne çekilebilecek laflar edersin de, olumluysa "ben senden hoşlanıyorum" mealine çekersin lafı
O: evet bilirim :)
ben: olumsuzsa “ben zaten öyle demek istemedim” der çıkarsın işin içinden
öyle oldu benimki de
ama zekice cevaplar verdi sahiden
ucunu açık bıraksa fena kaptırabilirdim kendimi
o yüzden bi'kez daha takdirimi kazandı
yol yakınken rengini belli ettiği için
O: kapatabilmesi de bir erdem! seni oyalamamıssa :)
ben: evet evet, sahiden öyle oldu. efendice, ikimizde kırılmadan hallettik mevzuyu. şimdi efendi efendi arkadaşlık ediyoruz benim beklentim yok, onun içi rahat böyle adamlardan çok yok işte piyasada =))
O: oyle :)


Gözlerime inanamadım okudukça.

Mektuplar yazmışım sonra uzun uzun. Kadın bir erkeğin hayata açılan penceresidir, demişim sadece bir yazıya gönderme yapmak için, adam bana; peki sen nasıl bir pencere açıyorsun, senin açtığın pencereden nasıl bir dünyaya bakıyorlar demiş mesela, anlamamışım o zaman....

Daha yakın zamanda üşenmemişim sıladan mektuplar demişim. Hemen her gün yazdığımı sanıyordum ben onları ama 13 taneymiş sadece. Yine de 30 günde 13 mektup oldukça başarılı. Bana "hoşça kal" bile demeden giden biri için üstelik.

Onlar gibi cevapsız başka mektuplarda buldum.
İyi yolculuklar demek istedim sadece. Dilerim yolun seni götürdüğü yerde güneşin turuncu ışıklarıyla deri değiştiren bedenin gibi yenilenir, huzur veren kuş seslerine ev sahipliği yapan yemyeşil ağaçlar gibi güçlenir, denizin mavi beyaz köpükleriyle coşması gibi eğlenirsin.
Ba ba ba, laflara bak. Sonra da "bu adamlar şişip şişip içimde patlatıyor" Normal! Üstelik onca cevapsız soruya rağmen, senden cevap istiyorum diye yazmışım uzun uzun. E, yuh bana!

"Ne olursa olsun, ben hep söyledim, yine söyleyeceğim. Yerin özel bende. Umarsızca çekip gitsen de öyle olacak hasta olman ya da olmaman aşık olman ya da olmaman değiştirmeyecek bunu. Olan ve olamayan her şeye rağmen “şansım”dın sen benim, değişmez, geçmez sandığım şeyleri değiştirdin bende.
Bu yüzden kapıyı bir kez daha çalmanı bekledim sadece, gerçekten içeri girmek istediğine inanmak istedim. Bu yüzden sustum, bu yüzden önemsemezmiş gibi göründüm, bu yüzden bekledim.
Ve bu yüzden, kendisi gerçekten var olmasa da cümle içinde kullanılmış “aşk”ın hatırı için bir açıklama istiyorum senden. Facebookta dünyaya ilan ettiğin relationshipin ne olduğunu öğrenmek istiyorum. Bir açıklamayı hak ediyorum bence...
Sonra düşeceğim yakandan merak etme. Sevgilisi olan adamlara yapışmam ben alacaklı gibi. Ama bilmek hakkım. Ben geleceğini sanarken, umarken, sen hangi arada başka kalplere misafir oldun öğrenmek istiyorum..."

Sahipleri artık var olmamayı seçtiği için kilitlerini kalırdım bu cümlelerin. Hem zaten bunlar benim cümlelerim. Onların cevap vermeye bile tenezzül etmediği tüm bu mektuplar, halen benim arşivimde.

Ama bi’dakka. Ben bunu bugüne dek nasıl fark etmedim! Evet ya…
İroni falan mı bu? Bu adam eline kâğıdı kalemi alıp, günün en sevdiği saatinde, kafasını dinlemek için kendine ayırabildiği tek kısacık zamanında, oturup Merhaba Zeynep diye başlayan mektubu yazan tek adam! Sevgilim bile yapmamış ulan bunu. Ben bunca zamandır, yazdığım tüm bu mektuplara yanıt aldığımı düşünürken aslında hiç biri, hiç kimse oturup yazmamış bana. Biri telefon etmiş “bu hafta sonu da gelsene” demiş, biri sms atmış, biri görünce teşekkür etmiş. Ama bir tek G. yazmış! Tüm var olamayışına rağmen, hakkaten yeri başkaymış bu adamın, helal olsun! Bi’dakka ya, sadece mektup da değil ki…

Niye saatlerdir oturmuş bunları okuyorum peki ben? Niye yapıyorum bunu biliyor musun? Giderken fonda “valizim dolu yine aşklarla anılarla yola çıktım sonsuz yalnızlıklarla” çalsın istemiyorum da ondan. Gerçi eğri oturup doğru konuşalım bunların hiç biri aşk değil. En çok G. yaklaşmasına rağmen o bile değil… O yüzden valizimi dolduramazlar aslında. Olsa olsa kadehimi doldururlar bu gece.

Yine de “acılar pişmanlıklar ve ben yollarda” demek istemiyorum işte. Pişman olmadığımı ispatlıyorum kendime; hiç gocunmadan hatta hafiften gülümseyerek okuyarak, tek damla akıtmadan yazarak. O yüzden kurcalıyorum eski defterleri. 4 saat olmuş bak. Yazıyla dört. Oturup iki film daha seyredebilirdim ben o 4 saatte. Ve böylece yeni yıl listemin içerisinden bir maddeyi silmiş olurdum. Başarmış olurdum. Veremediğim cevabı öğrenmiş olurdum. Sahi bir cevaptı beklediğim diğ mi?

Cuma günü aldım yanıtımı. Perşembe attığım imzalara inat “Sana söz veriyorum” diyordu. İçi dopdolu cümlelerle umut veriyordu. Şaşırdım, şapşallaştım ve karıştım. Karıştırdım yine her şeyi birbirine. Aslında hiçbir sorumun cevapsız kalmadığını öğrendim bu arada.
Bir de o sorunun bana 2 yıl 1 ay 2 hafta önce sorulmuş olduğunu…


Read more...

Pazar, Ocak 25, 2009

suskun mavi


Kafamda bir milyon tane tilki var. Anladığım kadarıyla o kadar koca kafalıyım ki hiç birinin burnu, kuyruğu birbirine değmiyor. Bi’de işin kötü kafa yuvarlak bir yapıya sahip olduğundan tilkilerin hiçbir yere gidebildiği, varabildiği yok. Dönüp duruyorlar saçma sapan. Ama o kadar çoklar ki sıkıldım artık. Yazayım kusayım istiyorum. Şöyle üçüzaltmışikibinyediyüzonaltı tanesini kussam mesala geriye kalan altıyüzotuzyedibinikiyüzseksendört taneye yer açılsa biraz. Tabi ki hesap makinesi kullandım bunun için, toplama çıkarmayı değilse bile çarpmayla bölmeyi unutalı yıllar oluyor.

Dilimin ucunda. O kadar ucunda, o kadar hazır ki cümleler. Zorla tutuyorum kendimi. Zor tutuyorum. Peki niye tutuyorum? 2009 için tutuyorum. Bu yıl bir şeyleri değiştirmek için harekete geçtiğim bir yıl olacak madem, bu konuda da kendimi aşan değişiklikler yapacağım şu anda. Yazmayacağım. Konuşmayacağım. Susacağım. Ölümüne susacağım demek isterdim ama o kadar iradeli bir insan değilim ben. Ve biliyorum ki ne kadar değişmeye çalışırsam çalışayım, o en uçtaki cümlelerden birini, bir tanesini mutlaka söyleyeceğim. Onu da söylemezsem çatlarım çünkü. Geçen seferde içimde kalmıştı çünkü. Aynı hatayı ikinci kez ve de göz göre yapmışken, aynı finalle, aynı vurdumduymaz, aynı “ben söyledim oldu” tavırla bitmesine içim elvermiyor çünkü… Onun dışında tek bir cümle bile söylemeyeceğim ama.

Hele yazmak mı, asla? Yazdıkça havaya giriyorlar çünkü, rengi kaçmış solgun balonlar hepsi, yazdıkça şişiyorlar, şişiyorlar ve içimde patlıyorlar! Oysa hiç biri bilmiyor ki, benim burada yazdıklarıma benzer, bunlara yakın, aynı konudan bahseden tek bir cümlem yok günlük hayatta. Sanal olmayan dünyada tek bir cümle kurmuyorum bunlara benzer.
Yani yazılmış olman seni mühim kılmıyor aslında, yazıp boşluğa savurduğum hüzünlü cümlelerim, yazarken akıtıp kurtulduğum kimsenin görmediği yaşlarım kadar, uydurduğum kararsız sevişmeler kadar sanalsın sen. Altında imzam olmadığı sürece bir delinin sayıklamalarından başka bir şey değilsin ki.

.
.
...
...
...
.
.
.
.
.

Çok bile oldu yine. Arada 10 tane daha cümle kurmuştum aslında. Zamanı gelirse doldururlar belki boşlukları. Şimdi SUSACAĞIM sadece.

Bu şarkı da sana değil ha! Aman!



Olsa olsa ilk hatama, G.’a.Sahi okuyor mudur acaba hala? Aman okumasın, aman.Gözüme bakan hiç kimse bilmesin bu kadar içimi.
"tek tek anlayarak hatalarımı
sevmeye çalışıyorum yalnızlığımı"

Read more...

Çarşamba, Ocak 21, 2009

saRımtıRak yeşil


3 gündür evde yatıyorum. Pazarı da sayalım hadi, 4 gündür. Burnumu bile çıkarmadım kapıdan. Ay yok pardon bi’doktora gittim ama o sayılmaz. Giderken ev eşofmanlarımı bile çıkarmadım üstümden. Bir ara fırsattan istifade alışverişe çıkayım bari diye düşünsem de kafamı kaldıracak halim yoktu zaten. Mutfağa gidip portakal almaktan acizken, mağaza mağaza gezip giy-çıkar yapmak hayal oldu tabi.

4 gün tatil için süper bir ara aslında ama insan hasta olunca, gözü tatil bile görmüyor işte. Hastalık dediğim de bi’şey olsa: “Ağaaar grip olmuşsunuz hanfendi, antibiyotiklik bir durum yok.” 3x1 Öksürük şurubu. 3X1 theraflu “forte” -ki kendisi 650 mg parasetamollü bir Novartis. -Ve farenjit vakalarından aşina olduğumuz bir benzidamin hidroklorur. Eh buna da şükür. Teşhisi koyduk, ilaçları ve raporu da aldık. “Uzaktaaan kumada benimdiiiiiirrr!”

Çocukken ben hasta olunca oturma odasındaki kanepeye yatak yapar uzaktan kumandayı da alır bütün gün çizgi film izlerdim. Kimse de “gık” demezdi. Gelsin çorbalar gitsin meyve suları. (Gerçi o zamanlar böyle nickelodeon falan da yoktu nereden bulurduk o kadar çizgi filmi acaba?) Fırsat bu fırsat diyerek kuruldum kanepeye tekrar. Gel gör ki her taraftan çocuk kanalı fırlamasına rağmen "Tom ve jerry" den başka izlenecek adam gibi çizgi film yok piyasada. O da sabah 10da. Tom jerry bitince güzel bir kahvaltı, kızarmış ekmek, kayısı yumurta falan. Kahvaltı’da TNT “monk” Sonraaa saat 11:00 de e2’de Ellen Show. -ki süper bir hatun kendisi. büyünce onun gibi olcam ben.- Ellen bittikten sonra artık sedasayan mı istersin, deryabaykal mı istersin, iclalaydın, ikbalgürpınar mı istersin, petekdinçözalişan mı istersin, safiyefaik mi istersin, ebruşallı mı istersin -ki ben buna hiç girmiycem pucca yazmış uzun uzun- hangisini istersen vur patlasın çal oynasın! Ama tabi ne zamana kadar “yemekteyiz” başlayana kadar! Gerçi ben yemekteyiz'in gelmiş geçmiş en süper kahramanı; arz ederim hasan amcayı gün be gün izlemiş bir seyirci olarak bu son hallerini pek sevmiyorum ama show tv artık yarışmacı seçiminde (cast seçimi mi demeli acaba açık açık) o kadar uzmanlaşmış ki, aptal aptal kutuya bakarken illa takılıyorum bir yerinden. Bu hafta bir de İtalyan mutfağı seven bir adam vardı, bahane de buldum seyretmeye, zaten ağar gribim, kimse bana karışamaz değmeyin keyfime…

Annem gidip gelip -ki kendisi menepoz teyze kurslarının birinden çıkıp birine gitmekte, sağolsun öğlende eve uğruyor, yemek koyuyor önüme sonra yine çıkıp gidiyor falan- beni açık tv karşısında buldukça “beynin sulandı tv.ye bakmaktan, kitap falan okusana baksana sessiz ev negzel” dese de “hastayım ben böğğüüü” diye ağlayarak savuşturdum bütün eleştirilerini. Ya zaten aylardı tv izlemiyorum doğru dürüst ne zararı olabilir ki diğ mi? Demeyeceksin işte. Boşuna aptal kutusu demiyorlar ona. Her türlü zararı var. Evde kaldığımı düşündüğüm yetmiyormuş gibi, evlilikle ilgili bütün fikirlerim de değişti mesela. Nicedir şu “görücü usulü” uygulaması hakkında 'hımm aslında pek kötü bir fikir olmayabilir' diyordum zaten. Artık kanaat getirdim süper bi'uygulama hakkaten. Bi'kere kafadan “evlenmeye hazır adam” çıkartıyorlar karşına. Kılçıksız... Okulu bitirmiş, öyle master kastır falan kafa ütülemiyor, eli ekmek tutuyor, hatta belki başını sokacak bir evi de var muhtemelen, en önemlisi askerliğini yapmış adam yahu! Mis gibi adam niyeti de evlenmek daha n’olsun? Allah’tan belamı isteyeceğim yani?

Ayrıca mesela bu adamla 3 kere buluştuktan sonra rahatlıkla “aaa ama ben bu saatte artık gönlümü eğlendirmeye adam aramıyorum ki, ciddi düşünüyorum yani, bana güven vermen lazım” falan diye kavga çıkarabiliyorsun. Adam gık diyemiyor. Ama tabi şimdi bu devirde böyle adamı bulmak da kolay değil. O'da bunun farkında tabi, istekleri var: “25-35 yaş arasında hiç evlenmemiş bir bağyan istiyorum” diyor. Hiç evlenmemişi böyle kalın kalın söylüyor. Eh tabi kılçıksız adamlar da, zarı soyulmamış kadınlar istiyorlar yataklarında.

Yalnız bunların tv.ye çıkanları pek çulsuz oluyor. Şahsen ben 3 gün boyunca kanal kanal izlememe rağmen (şöyle elektrik aldığım birini bulsaydım arayacaktım valla) 900-1000 liranın üzerinde para kazanana rastlamadım daha. Ha 15 daireli apartmanım, 3 tane yazlığım, 8 kışlığım, 2 çiftliğim var diyenler de çıkıyor ama son kullanma tarihi geçmiş o amcaların da be anam. Düştük dediysek o kadar değil çok şükür.

Ay burnum düştü silmekten yeter ya, bak yarın işe gideceğim aklıma geldi yine. Aaaa saat 10 olmuş. Cnbc-e de Uzak vardı bu akşam, yaprak dökümü kaçırdım onu kaçırmayayım bari.


Read more...

Pazar, Ocak 18, 2009

üşengeç mavi

Akşamdan kalma bir Pazar daha geçiyor işte. Saat 13ü geçmiş günün 13 saati bitmiş geriye kalmış 11 saat, 8 saati uyku desen. Bana kalmış 3 saat. Yuh! Ben oturmuş blog okuyorum, mail yazıyorum. Neyse ki msnden paçamı kurtardım. Mailleşmek çok daha keyifli. Böyle cevabı beklemek, pencerenin altında "egüi is typing" ibaresini görmeden yazdığını bilmek, meraklanmak falan. egüi ne, xyz gibi bi’şey işte. Değişken yani. Kah e, kah g, kah ü, kah i. Da vinci şifresinde miydi, aslında harfler alfabede kendinden bir önceki ya da sonraki harfi temsil ediyordu. Onun gibi bir şifre belki de…

Kriptograf mı deniyordu şifre çözücülere? Niye emin olamıyorum tek seferde? Ne kadar az cümleyle konuşuyorum ben bugünlerde. Papağan gibi aynı kalıplar sadece. Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıydı hani. Dünyam ne zamandır böyle küçücük kaldı benim? Ben bile sığamaz oldum içine. Başkasına nasıl yer açacağım?

Daha az soru soracağım bu yıl demiştim. Bir paragrafa 4 soru işareti yeter. Üstelik virgüllerle oyunbozanlık da yapmadım bak bu sefer. 2009 güzel olacak sanki. Söylediklerimi, düşündüklerimi yapacağım galiba bu sefer. 18 günde daha hiç fire vermedim mesala, negzel.

Bir film var masamda, bir kitap çantamda, aklımda günlerdir “revenge is a dish best served cold” yoksa “best eaten” mi? Ne fark eder ki? Soğumasını beklemeye başladıysan artık ne farkı var ki… Bir de tiramisu tarifi deneyeceğim bugün. Ama evde ne baileys ne de likör var. Olsun yine de yapacağım. 3 saatim kalmış şurada. Kalkıp başlamazsam yapamayacağım.


Read more...

Çarşamba, Ocak 14, 2009

sevişmek biR keRe daha yüRüRlüğe giRiyoR*


Siyah bir otomobil. Hayır siyah bir otomobil değil. Siyah bir alfa romeo. O geceden ilk hatırladığı; direksiyondaki taç giymiş yılan. Arkada gülüşen kalabalık bir grup.
“Biz tamamız da şu kapıları kilitlesen diyorum” Klik!
“Ya bu yazdıkların çok komik ben bunları ayık kafayla okumak istiyorum mutlaka”
“Sensin komik, sen kendi yazdıklarına bak”
“Gülmeyin lan yeter, önce kimi bırakıyoruz, en yakında kim var?”
“Ben varım, benzinlikte at beni”
Kahkahalar, sataşmalar, fonda bangır bir müzik, bagajda çarpışan şişeler. Açılan kilitler, çarpan kapılar.
“Oh be! Bir an hiç bitmeyecek sandım.”
“Ben de”
Geri geri gitmek için kolunu sağ koltuğun arkasına atarken kesişen gözler. Parlak kocaman bir zeytin bir tanesi gibi. Işıl ışıl, kapkara.
“Sen?”
“Ben eve gitmeyeceğim bu gece.”
Soru işaretleri ? ?
Evet, bu bir davet! Hiçbir şey söylemene gerek yok. Gidelim.
Camlar buğulu. Klik!
Hayır, hayır. Bir şey söyle lütfen, böylece gitmeyelim…
Koltuğun arkasından omzuna geçen bir el. Yavaşça boynuna. Dudaklarında parmakları.
“Çok geç oldu sevgilim.”

sev

gi

lim

Siyah bir otomobil. Belki siyah bile değil, her yer karanlık. O geceden son hatırladığı; stop lambalarının kırmızı ışığı.




İlk kez öpüşmeden, son kez seviştiler o gece, ilk ve son kez...





*Cemal SÜREYYA- Üvercinka
“
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil”

Read more...

Salı, Ocak 13, 2009

sebebi: mavi


Hayatta her şeyin bir sebebi var.

Bunu buraya bin kez yaz-dım. Bin birinci kez bugün yazmış olmam, binbir kez daha söylememem için bir engel teşkil etmiyor zaten. Evet bu son söylediğimi ben de anlamadım. Kuvvetle muhtemel devrildi bir yerlerde o cümle ama nerede geri dönüp bakmayacağım. Çünkü her şey bir sebepten oluyor bu hayatta. Her bi’şey. Hepsi yani. All of them diyorum yaa, o derece…

Saçlarıma üzülmüştüm ya ben. Böyle ağlak ağlak bakmıştım kendime aynada (ağlamış mıydım hakkaten eni-konu, yok artık!) Neyse, o bile bir sebeptenmiş işte. Bir adam beni koyun gibi kırpacak ve ben tek satır sesimi çıkarmayacağım ha, sebebi buymuş işte. Bir fotoğrafmış. 1940lardan mı 50lerden mi kaldığı belirsiz bir fotoğraf. Ör saçları bir sağdan, bir soldan iki belik, giy şalvarı, bağla yazmayı. Oldu mu sana Köçer hanım? Oldu oldu, görünce bana tanımadığım insanlar arasında “yuh! yok artık” dedirtecek kadar oldu hem de. Ha “ben bunu niye hayatımda hiç görmediğim (ama beni bilmem kaç yıl önce bilmem kimin evinde görüp hatırlayan ve nedense hiç unutmayan) insanlardan öğreniyorum da, annemden öğrenmiyorum?” sorusu cevabı asla öğrenilemeyecek birmilyonaltıyüzkırkinci sorum olarak kayıtlara geçsin hakim hanım. Anneler süperdir evet, benimki kurşunsuz n’apalım. İğrencim evet. Bunu da benden başka söyleyen olursa küfrederim ayrıca. O derece… Bin kere bokkafa derim. “Lanet olsun” demekten iyidir aslında. Durduk yere niye lanet okuyalım diğ mi Sabrina?

Avada kedavra!


Ya bak saymaya başlamışken hazır, söylemezsem çatlarım: Dokuzyüzdoksandokuz kez söylediğim “ben bu filmi daha önce izlemiştim.” var bi’de. Binincisini de söyleyeceğim yakında az kaldı. Film çoktan bitti aslında. Jön değişmesine rağmen tıpa tıp aynı replikle bitmiş olması ise filmi defalarca izlemiş ben için fazlasıyla şaşırtıcıydı doğrusu. O yüzden şaşkınım hala. Ada ne kadar şaşkınsa o kadar şaşkınım. Şükür ki tenceredeki sarmaları bitirdim ben, boğazıma dizilmedi hiç biri. Dur dur neyse jenerik akıyor daha, sinemanın ışıklarını yaksınlar onu da anlatacağım zehir zemberek. Her şeyin bir sebebi bir de zamanı var elbet…


It's the final countdown dırını nı nı dırını nı nı!

Hahayt, çok ironik oldu yahuu, güldüm bile =D

Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP