Perşembe, Nisan 30, 2009

love is... Red

Loving You - Minnie Riperton




































sevgilim bak, sen şimdi önümüzdeki yüzyıl içinde her hangi bir zaman diliminde gelirsen ve biz yine aynı zaman diliminde evlenirsek eğer napcam biliyor musun, düğünde senle benim fotolarımdan sılayt gösterisi yapcam, hepsinin üstende de böyle love is... yazcam. ya ya yaaa...

demek ki neymiş, sen gelince her fırsatta bol bol fotoğraf çektiriciiğiz demekmiş.
demek ki neymiş; kötü şarap adamı maymun ediyormuş.
demek ki neymiş; ben artık yalnız başıma içmeyecekmişim.
demek ki neymiş; love is unuttuğummuş...

Read more...

Çarşamba, Nisan 29, 2009

dost mavi

Hiç bitmesin istediğim yollar, yolculuklar var. Hayatımda bir şekilde hep var olsun istediğim insanlar var. Yaşanan hiçbir anın dönüşü yok ya, üstüne yüzbinmilyonlar versem bir daha asla “orada” olamayacağım yerler var. Bodrum açıklarında küçük bir teknenin kıçında ya da sadece Relax dinlemek için gittiğim(iz) o izbe barda ya da Ankara-İstanbul otobüsünün 13 numaralı koltuğunda ya da Ada’dan İstanbul’a göz kırpan mavi minderli salıncakta ya da Aydın otogarındaki o tostçuda…

Şarabın tatlı keyfiyle başımı göğsüne yaslayabildiğim, “ama ben böyle hiç güzel değilim ki” ye cevap, çekip saçlarımdan öpebilen, ellerimi avuçlarının arasına aldığında sadece buz kesmiş parmaklarımı değil yüreğimi ısıtan adamlar var.

LAR onlar evet. 1 değil, 2 den bile çokLAR. 3 ten fazlası gerçek olamaz zaten, gerçekliğinden şüphe etmeyeceğim kadar çoklar.

Aylarca, yıllarca ortalıkta görünmeyip, bir hafta sonu içinde beni nefessiz bırakacak kadar ruhuma can üfleyenler onlar. Hiç bitmesin istediğim yollarda, hiç bitmesin istediğim anlarda başımı omzuna yasladıklarım onlar. Aylardan sonra, mor defterimin kapağını açıp, sayfalarca yazdıranlar onlar.

Oturup yazdım evet, cümle cümle anlattım sen'i.

Ve se'ni, yazdım sayfalarca.

İçimden ne geçtiyse...Apaçık. O cümleler sadece bana ait ama senin olmasını istediklerimde gizli kalsın istemedim. Ben buraya ne zaman duygularımı yazdıysam mahvoldu o ilişkiler. Bunu bile bile yazıyorsam hala adam olmaz zaten benden. Bunu bile üstüne bir de şarkı ekliyorsam gerçekten hak etmiyorum bu ilişkileri demektir.
Ya da “sadece özel olduğunu bil istedim.” demeye çalışıyorumdur. Kim bilir?



in a manner of speaking - nouvelle vague



dibine not: Hey sevgilim, belki yıllar sonra sorarsın ben şimdiden söyleyeyim. Tenime başka kokular, saçlarıma yabancı eller değse de yüzüme kimse dokunmadı hala… Biliyor musun bunun anlamını? Bilmiyorsan eğer sevgilim bile olamazsın ki zaten, sıkma hiç tatlı canını.
dibinin körü: Yazdım, sildim defalarca. Uyudum, uyandım üstüne günlerce. Ve en son bu sabah dedim ki "eğer hiç yazmamış olursam, işte o zaman 'ikiyüzlülük' yapmış olacağım." Publish gitsin...

Read more...

Perşembe, Nisan 23, 2009

yeni tuRuncu

Ayşe tatile çıkabilir.

Buradaki Ayşe ben oluyorum. Tatil olarak da WOW Kremlin Palace düşünüyoruz. 3 gece 4 gün 370 lira. Ulaşım dahil. Daha Allah’tan belamı mı isteyeceğim? ( ki kendisi, Allah yani, istediğim pek çok şeyi vermez, tutar şimdi belamı verir, uğraş dur işin yoksa. Ki bir işim var ne yazık ki. Ben “istemiyoruuuumm bunuuuu” dedikçe “çok şükür bu krizde” diye başlayan cümleler kuruyor birileri. Kapa parantez) Git gel bir soluk al işte. Neyine yetmiyor.
Ama asıl amaç tatil değil. “Zengin Koca Avı” Evet efenim. Yeni hedefim budur. “zengin koca” hatta bundan böyle hayattaki yegane idealim kendisi. Valla lan. Şimdi alay ediyorsun ama bi’dinle bak, çok geçerli sebeplerim var artık. Etraflıca düşündüm bu konuyu şu uykusuz pms gecelerinde. Büyükçe bir kadeh kırmızı şarabım da vardı. Sonra o büyükçe bir şişe oldu falan. Epey detaylandırdım mevzuyu yani.

Bak şimdi bi’kere eğri oturalım, doğru konuşalım. Kariyer, hırs, haftanın 6 günü, günde 11 saat çalışma, sabahım körü toplantıları, akşamın körü yabancı ortak gezdirmeleri falan kadın işi değil kardeşim. DE-ĞİL! Evet ekonomik özgürlük, birilerine muhtaç olmamak, okuduğun okulların, uykusuz sınav gecelerinin hakkını vermek falan önemli, bunlara bir diyeceğim yok. Ama hiçbir kadın “business” olayı için yaratılmamış. Sırf şu blog aleminden bile 40 tane yazı çıkarabilirim “tek hayalim, evimin hanımı, çocuklarımın anası olmak” ya da daha entel ifadelerle “bence mutluluk sahil kasabasında ben kitaplarımı yazarken sevgilimin gelip omuzlarıma masaj yapmasıdır” temalı. Çalışmaktan gocunmak değil bu. Genler, içgüdüler ya da her ne zıkkımsa işte, “çalışma hayatına” programlanmamış biz. Ben değilim en azından. Sen de değilsin bebeğim, bana laf yetiştirmeye uğraşma şimdi. Ha, sıkıya gelirsem, zora düşersem amına bile korum ben o “business” hadisesinin ama benim var oluş sebebim bu değil! Erkek çıkıp avlanacak, ben de alevde ızgarayı keşfedeceğim. Olay budur. (bi’whooper olsa da yesek lan. Ya da şöyle bi’güzel mangal mı yapsak hafta sonu, of ofoofoffff)

Sonracığııımmaa… Eeee sonraacığımaaa. Bi’dakka ya bu tek başına yeterli bir sebepmiş zaten. Şimdi başka bir bahane gelmedi aklıma. Ha sahi şey var.

Şimdi bu zengin koca karısı olmayı hazmetmek zor. Tabiiii... Bu çok mühim bi’şi. Eskiden “yahu bu kadınlar bunu nasıl kabulleniyor, ne kadar onursuzlar” falan diyordum ama aştım onları da artık. Şimdi biz böyle kariyer kadın olarak (ki bundan sonra adı bi’daha geçerse KK olarak anılacaktır) “nayır n’olamaz beni aldattın demek hüsamettin” deyip kapıları çarpıyoruz, siktir ediyoruz ya herifleri, zengin koca karısı olarak bunu yapmıyorsun tabi. Salaklığın manası yok. Herif zenginliğine güvenip her boku yiyor madem, kapa gözlerini otur üçyüzbinmilyon avroluk deri koltuğunda şekerim. Hem kafanı kullan accık, herifi elimde tutacağım diye, yatakta kelepçeydi kırbaçtı, zibilyon tane maymunluk yapacağıma, gözlerimi kapar vazifemi yaparım. O gitsin istediğini yapsın, yaptırsın. Akşama bilmem ne holdingin bilmem kaçıncı yılı şerefine verilen davete karısı olarak gene ben gittiğim sürece sorun yok. Gelsin Şamdan kapakları, gitsin Alem röportajları “cemiyet hayatının ünlü simalarından Tacettin Büyükyiyiciler’in eşi Z. hanım kıllıgöbekler’in verdiği davette şıklığıyla yine göz kamaştırdı…” Ahahaaa! Zeyno bile diyebilirler o zaman bana. Başka bir insan olacağım nasılsa, başka bir ismim de olabilir o zaman.
Nema problema!

Başka bir insan olmak evet. Bu şekilde ve bu gidişle bir türlü "ben" olamadığıma ve olamayacağıma göre, gayet doğru bir karar bence bu zengin koca bulma kararı. Üstelik bugüne kadar olmaya çalıştığım ve elimde patlayan tüm ideallere tezat, bunun elimde patlaması durumunda bile bomboş kalmayacağım. Senelerce hakim olcam, kaymakam olcam diye o kadar kastım da n’oldu, daha dün ‘danıştayın bütün üyelerini cumhurbaşkanı seçer kardeşim’ diye saydırırken buldum kendimi. Bitmişim yani ben. (Danıştay üyelerinin ¼’ü c.başkanı, ¾’ü hakimler savcılar yüksek kurulu tarafından seçilir. Ha hakimler savcılar yüksek kurulu üyelerinin hepsinin cumhurbaşkanı seçer ordan karıştırdım diyeceğim ama yemezler. En azından ben yemem. Çoktan unutmuşum. Sayıştay’ın hala TRT’yi denetlediğini falan iddia edebiliyorum mesela, yuh artık!) Nereye gitti onca çaba. Ne kalmış elimde. Çoktan boşaltmışım o klasörleri...

Off yemişim yüksek yargıyı, zengin koca arıyorum artık ben. Şimdi ben bu yola baş koydum ya; bi’kere hiç bi’şi olmasa benim bu “zengin bekar”ların olduğu habitata girebilmem için kafadan bir 10 kilo verip sıfır beden olmam gerekiyor. (ki 10 kiloyla ancak 36+ olabilirim sanırım ama bu da bi’şidir sonuçta) ARTI şimdi bu elemanların dikkatini çekmek için acaip stayliş giyinmek, feşinıbıl kıyafetler kuşanmak gerekiyor (hımm feci masraf çıkacak bana ya, neyse) kiloları verdik, süpersonik bir gardıropta hazırladık mı, tamamdır. Hiç kimseyi tavlayamasam bile bunlar beni bir süre idare eder. ARTI Büyükyiyicilerin oğlu Tacettin’i tavladıktan sonra kendisi beni hediye manyağı yapacak mı, yapacak tabi. Heh. Diz mücevher kutusuna çok taşlıları, elmasları, zümrütleri. (yemişim zümrütü, arabayı yenilesin önce eşek olmasın, taksiyle mi gezicem ben) E hiç bi’şi kalmasa geriye bunları bozdururum, 1-2 sene de onlar götürür (yuh hazine sandığı oldu bu, neyse) ARTI Tacettin’e imzayı attırdım mıydı, of of of of. Geri kalan hayatımı, en güzel menekşe sulayanlar derneği çatısı altında, genç kızlarımıza yüksek sosyeteden koca bulma çalışmalarına adayacağıma and içerim lan. And neymiş, viski koy kızım bize, buzda getir. Oh miss..

Hayır efenim hiç alakası yok bu söylediklerimin votkayla.

Karma mıdır, kader midir, kozmoz mudur ne zıkkımsa bütün oklar zengin koca’yı gösteriyor bana. Bak şimdi pazar günü, evde yalnız başıma oturmuş zapping yapıyorum, ekranda “Erdal acar’ın eşi “Ünlü modacı” Emel Acar, güzellik sırlarını açıklıyor.” Bu kadın hangi ara modacı oldu lan!? Oturup izliyorum. güzellik sırları hikaye Erdal Acar’ın karısı oturmuş eni-konu evliliklerinin bu kadar uzun sürmesinin temelinin sadakat olduğunu anlatıyor. Lan bu herifin şeetmediği kadın kalmadı piyasada, kadın “13 yıllık evliliğimiz” ve “sadakat” sözcüklerini aynı cümlede kulanıyor.
Sonra gel pazartesine, bir veda maili, “evliliğim dolayısıyla aranızdan ayrılıyorum bık bık bıık” Bu kız hangi ara koca buldu lan?! Öğle yemeğine çıkıyoruz beraber. 2 ayda olmuş her şey, Lacivert’te tanışmışlar, çocuk Nestle’de bilmem ne sorumlusuymuş-muş-muş-muş. Parmağındaki yüzüğin kafam kadar olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.
Sonra gel Çarşamba’ya. Tam iş çıkışı bir müşteriyi ara. “Müsait misiniz?” “Ay hayır çok acil bi’şi değilse hiç uygun değilim, Floransa’dayım ve düğün hazırlıklarımı yapıyorum, hiç vaktim yok şu günlerde, türkiye’ye (istanbul’da değil) dönünce ben ararım sizi” ÇAT!
Telefonun suratıma kapanma sesiyle kendime geldim, aydınlandım bir anda resmen!
Dedim "kalkın kızlar içmeye gidiyoruz". Anlattım hepsine yeni planımı.

Kuş gibi rahatım şimdi. Yeni bir idealim var artık hayatta. Ohh be!

Evet artık, Ayşe tatile çıkabilir.
Ayşe Güneş Erata'yı tanımam etmem, zaten türk siyasal hayatı'ndan zar zor geçmiştim son dönemde.
Bu cümledeki Ayşe ben oluyorum, harekatta zengin koca bulma harekatı. O kadar!


Read more...

Pazar, Nisan 12, 2009

belki de yeşil


şey ben.
bilmiyorum.
sabahın 4ü olmuş uyumuyorum.

bir şarkı var zihnimde, dans eden bir kadın. beyaz bir halının üzerinde, çıplak ayaklı. uzunca bir elbise giymiş. balkon kapısı açık. esen rüzgar tülü havalandırıyor. balkonda arkası dönük bir adam. tanımadığı, yüzünü hiç görmeyip siluetini ezbere bildiği.

maviye giden turuncu bir aydınlık var ufukta, laciverte tezat bembeyaz bir bulut. bir kadeh kırmızı şarap var. yeşil bir hüzün. sararmış yapraklar var vazonun yanında, mor bir kalemle yazılmış satırları ıslatan gri bir gözyaşı.

siyah bir nokta var
hiç bir cümleyi bitiremeyen,
küçücük bir harf var, alfabenin en sonunda,
bir türlü yeniden başlayamayan.

Read more...

Cumartesi, Nisan 11, 2009

bahçede



Damla kendini tamamlayınca damlar.
Günlerin gecelere bağlanışında bir,
gecelerin günlere uzanışında iki,
birikmemi tamamlanmaktan koruyorum şöyle ki:

Önce bir şeyler yitiriyorum, somut şeyler,
çakmak, tarak, kalem, çanta, saat, para gibi
önemsiz şeyler.
Alışkanlığım tükenmiyor
biriktirmeyi sürdürüyorum gene,
usanmıyorum.
Biçimler, renkler, şişeler eskiler.
Unuttuklarımı saymıyorum çünkü unutmuyorum.
Azala azala yitmekten
bir de bütünlenmekten ötede
hüzünlü bir gecikme içine dalıyorum
yalnız başıma
özel yoluma sapıyorum,
seziyorum,
birileri özenle bana bakıyor.

Uykum kaçıyor, ne iyi diyorum,
somut şeyler karışıyor yaşantıma.
Elimi kesiyorum, kan akıyor,
gizliden gizliye seviniyorum.
Öyle yalanlar saklanıyor ki gözlerime
canım acıyor,
deliriyorum;
seviyorum neden sonra anlıyorlar
acı acı seviniyorum.

Gözüme ilişiyor, kulağıma ilişiyor,
görmemezliğe geliyorum,
duymamazlığa geliyorum,
düşünmüyorum, öteye itiyorum
damlamıyorum.


Özdemir ASAF

Read more...

Perşembe, Nisan 02, 2009

hayat diye biR şey vaR


Hayat diye bir şey var!


Nedir, ne oluyor, unuttunuz mu yoksa yaşadığınızı, günler, kızgın küller gibi bütün duygularınızı kavurup öldürerek mi geçiyor üzerinizden, arzuyla dudağınızı ısırdığınız olmuyor mu hiç, bir müzik sesiyle şöyle bir koltuğunuzda doğrulduğunuz, aniden bir yaz yağmuru gibi boşanıveren sebepsiz sevinçlere inanmıyor musunuz? Bir ağaç gölgesinde bir an durmak, bir akşamüstü denize baktığınızda bu sonsuz suların kıpırtısına şaşmak yok mu artık, elele tutuşmak, bir avucun bir başka avuca dokunmasının yarattığı ürperti de hayal hanesinde kendine bir yer bulmuyor mu? Bitti mi bu macera, çekildiniz mi hayattan, hayatın sizin bulunmadığınız yerlerde yaşandığına mı inanıyorsunuz, daha bitmeden bitirdiniz mi her şeyi, yorgun ruhunuz yeni coşkular için hazır hissetmiyor mu kendini.

Delirdiniz mi siz?

Şu köşe başında karşınıza ne çıkacağını ne biliyorsunuz, biliyorum genellikle köşe başlarından açlık, acı ve ölüm çıkıyor karşınıza ama kim bilir, belki eski bir dosta, belki güzel bir kadına, belki okunmuş kitaplar satan bir sahafa da rastlayabilirsiniz, bir piyano sesi duyabilirsiniz ya da bir Rumeli türküsü açık bir pencereden, bir söğüt ağacı görebilirsiniz çocukken kabuğundan düdük yaptığınız, dans adımlarıyla yürüyen bir çift bacak geçiverir önünüzden, bir oğlan bir ıslık çalabilir, hatta siz bile çalabilirsiniz.
Ne sevinci, ne hayatı, ne eğlencesi para yok ki diyorsanız eğer ve eğlenmek için paranın gerekliğine bu kadar inanıyorsanız, emin olun paranız olduğunda da eğlenemezsiniz, para eğlenmeyi çeşitlendirir sadece ama eğlenceyi yaratamaz, öpüşmek parayla değil, şarkı mırıldanmak parayla değil, acaba o şimdi ne yapıyor diye düşünmek parayla değil, TV'de iyi bir film seyretmek parayla değil, sizin için demlenmiş bir bardak çayı, bu benim için yapıldı diye neredeyse gururla alıp, bardağı ince belinden sıkıca kavrayıp içmek parayla değil. Bir tabak semizotunu sevinçle paylaşabilirsiniz ve hiçbir pahalı lokantada bulamayacağınız bir tat alırsınız, eğer bir tabak yemeği paylaştığınız, paylaşmak istediğiniz insansa.

Hayat diye bir şey var.

Sadece sizin olan, sadece size ait, içinde sadece sizin gördüğünüz çiçekler açan, yalnızca sizin müziklerinizin çaldığı bir bahçe var, sokmayın oraya öyle herkesi, çiçeklerinizi başkalarının çapalamasını beklemeyin, şarkılarınızı başkalarına söyletmeyin. Anladık ahmaklıklar oluyor, aptalca kararlar veriliyor, hepinizin hayatından bir şeyler çalınıyor, hayallerinizi teker teker buduyorlar, ümitlerinizi öldürüyorlar, çaresiz bırakıyorlar sizi, yenildiniz belki de, yenilginin ağır yaralarını taşıyorsunuz ruhunuzda ama gene de bir hayatınız var sizin, sadece size ait bir bahçeniz, durup soluklanacağınız, yaralarınızı yıkayacağınız, çiçeklerini seyredebileceğiniz bir bahçe.
Soğukta bir bira içebilirsiniz, bir ağacın gölgesinde durabilirsiniz bir an, sabaha karşı uyanıp her ay yeniden doğan hilale bir bakabilirsiniz, çok sevdiğiniz bir kitabı bir daha karıştırabilirsiniz, aşık olabilir ya da aşık olmayı düşünebilirsiniz. Sevdiklerinizi özleyebilir ve bir gün yeniden kavuşabileceğinizi hayal edebilirsiniz, geceleri ağaçların daha değişik koktuğunu fark edebilirsiniz, yeni bir salata icat edebilirsiniz, sevgilinizi çırılçıplak soyup evde öyle dolaştırabilirsiniz, saçlarınızı her zamankinden daha değişik kestirebilir, evinize bir gün de başka bir yoldan gidebilirsiniz, alışkanlıklarınızı değiştirmek için kendinize karşı müthiş bir savaş açabilirsiniz.

Hayat diye bir şey var.

Her zaman size keşfedilecek geniş alanlar bırakan, ne kadar yaşarsanız yaşayın daima bilmediğiniz, kuytularına sokulamadığınız bir hayat, sadece size ait bir hayat. Biliyorum dertler çok, ahmaklıklar yapılıyor, sıkıntılar bitmiyor, günler birbiri ardına buruşup eskiyor, yorgunsunuz, belki yeniksiniz. Teslim mi olacaksınız peki? Hayal kurmayacak mısınız, çılgınca sevişmeyecek misiniz, bir daha öpüşmeyecek misiniz, ağaçlara bakmayacak mısınız, denizlere şaşmayacak mısınız, ani ve sebepsiz sevinçlere inanmayacak mısınız, bir tabak semizotunun tahmin edemeyeceğiniz kadar lezzetli olabileceğini hiç düşünmeyecek misiniz, sizin için demlenmiş bir bardak çayı bardağı belinden kavrayıp içmeyecek misiniz?

Delirdiniz mi siz?
Hayat diye bir şey var, evet orada, elinizin hemen yanında duruyor.

Ahmet ALTAN






bu yazıyı teselli için en son okuduğumun ertesinde almıştık kanser haberini, kağıdı kalemi elime alıp en son yazdığım gece 1999 depremi olmuştu. bugün benim için demlenmiş bir bardak çayn sıcaklığında aklıma geldi varlığı... şimdi günlüğümün en başına/sonuna da koyuyorum işte. daha varsa gelmedik bir felaket buyursun gelsin bakalım!

ben nerede olduğunu bir türlü öğrenemesem, bulamasam da hayat diye bi'şey var, inanıyorum hala! buyursun gelsin bakalım!


Read more...

Salı, Mart 31, 2009

ne mavi ne yeşil ne de moR, koyu biR siyah; hepsini yutan

Telefonun şarjı bitmiş. Daha Pazar sabahı takmıştım oysa. Kıçı kırık bir cihaz bile dayanamadı bugünün… bugünün… bugünün… bugününün nesine? Bugünün koşturmacasına? Bugünün heyecanına? Bugünün hayal kırıklığına???

Yazılacak tek bir cümle yok artık. Yazasım da yoktu ya. G-talkta ki “gitti gider”i görünce…

Nereye kızım alooooo? Şu çöplükten çıkmayı bile beceremiyorsan…Memleketin 800 km. doğusuna gitmeyi bile göze almışken hem de…Nereyeee??

Her fırsatta kurumsalız, otuz, bokuz böceğiz diyenlerin yaşattıkları değersizliğe ne demeli? “Sen bir gregor samsa’sın” diye, bir adamın yüzüne bu kadar vurulmaz ki! Gerçi bende bu salaklık varken yakında elmalı gregor bile olurum ya neyse.

Artık çok da fazla bi’şey dememek lazım. Bi’insan kişisel tarihimin kaydı olsun deyip 2 yıl boyunca dönüp dolaşıp aynı başarısızlıkları, aynı hayal kırıklıklarını yazıyorsa, hiç yazmasın daha iyi. En azından unutur, kurtulur. Ha, aynı insan dönüp dolaşıp aynı boku yiyorsa yaşamasının da çok bi’manası yok aslında. Ama işte “ölmek istiyorum böğğ” diye ağlayınca söylenen “kuşlar kelebeler umut dolu günler” mavrasını dinlemektense, “ay yanlış kararlar verdim”, “tüh yaa başarısız oldum” diye ağlayınca söylenen “bu da geçer, bu da bir deneyim” bık bıkları bi’nebze daha dinlenebilir oluyor. Bu garibe de hak vermek lazım.


Hiç bi’şey söylemeden dinlese. Delirip delirip anlatsam bana bugün yaşattıkları rezilliği de “ağlama” demeden sadece gözyaşlarımı silecek bir el, bir omuz olsa yanımda.
Evimde, yuvamda, güvendiğim tek kale’min omzuna yatamıyorum bu gece. Çünkü dayanamıyor beni ağlarken görmeye. Çünkü öyle laflar ediyorum ki, kendini suçluyor her seferinde. Çünkü ben her seferinde bir kez daha hayal kırıklığı yaşatıyorum ona.

Başım çatlayacak sanırım birazdan. Ağlamaktan mı, ağlayamamaktan mı, ağlamanın çevremdeki insanları üzmekten başka hiç bi’işe yaramayacağını düşünüp unutmaya çalışmaktan mı, “güçlü ve dik” durmak zorunda olduğumu hatırlayıp unutamamaktan mı…

Süblimleşebilsem negzel olur diğ mi? Katı’dan gaza. Puf!

—bu bir başarısızlık değil ki senin için. İş hayatı böyle... kimse tek seferde, ilk seferde zıplamıyor bi’yerlere. Ha, sen bu adamlara pabuç bırakmazdın, n’oldu da böyle oldu oturup tartışılır elbet ama ne olursa olsun sana bugün yapılan muameleyi hak etmedin sen. O yüzden gerçekten boşuna üzüyorsun kendini…
—hiç susmaz mısın sen?
—niye susayım ki, kötü bi’şey mi söylediğim?
—…
—iyi bakalım. Ben de susarım o zaman. Bakalım susunca ne değişecek? Sessizlik bize ne getirecek bi’de ona bakalım.

Tıp!

Read more...

Pazartesi, Mart 30, 2009

seçimsiz mavi


Bugün memleketçe seçim yaptık. Gittik oy kullandık ya, benim kafam karıştı. Şimdi bizim oy kullandığımız sandıkta 316 seçmen vardı. Hepsi 3 dakikada oy kullansa 942 dakika yapar. Bölü 60 eşittir 15.7 saat eder. Oy kullanma işi sabah 8, akşam 5 arası yapıldı. Yani 9 saat sürdü. E bu nasıl iş? Hadi diyelim bunun bi’standart sapması vardır, her sandıkta belli oranda oy kullanılmayacağı istatistikî olarak bilinir, kişi sayıları ona göre hesaplanır falan. 9 saat nereee 15 saat nere arkadaşım, ne biçim sapma bu?
Kaç kişi toplam 3 dakikada oy kullanabildi onu hiç tartışmayalım zaten. Gördüğün bütün ampüllere “evet”i bas çık yapmadıysan, hele bi’de büyükşehirde başka, ilçede başka partiye oy verdiysen hangi pusula hangisinindi, kağıdı ne tarafa katlayacaktık derken kafadan 5 dakika geçiyor paravanın arkasında… Nasıl yetişti bu seçim sandıkları haber bültenlerine, ben çıkamadım işin içinden.

Son baktığımdaki (ki 1 saat falan oluyor) Pendik-Kadıköy hattı CHP kırmızısına boyanmış görünüyordu. Gerçi Pendik biraz kritik. Her an sararabilir.
Neyse ya hiç hevesi yok şöyle 3-5 kelam laf edeyim de seçimlerin belini kırayım falan. Kardiş yaklaşık 2 saattir pc başında sevgilisiyle an be an sonuç değerlendirmesi yapıyor. "Büyükşehirde 50bin oy fark var sadece, bence hala umut var Kılıçdaroğlu için" , "bak adamlar kadıköy’ün oyunu bölmek için ataşehir’i çıkardılar ama orada da chp almış." falan. Hayretle izliyorum onları, iç geçiriyorum hatta. Olabiliyor yani böyle ilişkiler yer yüzünde. Yaşanmışı bile var hatta.

Söz uçar yaz kalır diye boşuna dememişler “Cumhuriyetten günümüz Türkiyesine siyasal katılımda kadının yeri ”, “1980 sonrası siyasal katılımda gençlik”, “… ili çerçevesinde seçmen davranışları”… Altında, üstünde, kapağında adım yazmasa ben bile inanmam gerçek olduklarına. Nasıl (ı-ıh hayır doğru soru) NEDEN geldim ben bu bezgin hale? Neden boşalttım içimi, beynimi? Neden izin verdim bana bunu yapmalarına? 2 yanlış karar 3 yanlış cevap verdim diye neden vazgeçtim hemen?

Öhöm. Tamam. Neyse. Konumuz bu değil bu gece. Konumuz seçim bile değil ki bu gece. Daha önce sormuşum ya bi’zaman 'neden 23 saat olacak günümle, 25 saat olacak günümü ben seçemiyorum?' diye, seçebiliyor olsaydım hakkaten bugünü seçerdim. Pazartesi sabahına ne kadar çabuk ulaşırsak, saat ne kadar çabuk 10:15 olursa o kadar iyi.
Yarın(bugün), bir zaman kırılması yaşanacak hayatımda. Sliding doorslar (larlar) açılacak mı kapanacak mı göreceğiz en sonunda.

Şimdi uyumam, yarın dinç ve açık bir zihinle uyanmam lazım.

Read more...

Cuma, Mart 27, 2009

uykusuz mavi

Uygun bir giriş cümlem yok. En iyisi konuya tam ortasından dalmak. Konu?
Belirsizlikler içinde yaptığım planlar mı? Bir yandan "evet artık olsun şu iş" diye heyecanlanıp, diğer yandan hala “ya yanlış bir karar verdiysem, ya 30 umda 2009da verdiğim o boktan karar yüzünden…” diye başlayan cümleler kuruyorsam kaygısı mı?
Kardeşimin nükseden nefreti mi?
Ebeveynlerimin aniden kaçan uykuları mı?
H. kişisinin “etkileyici” saçmalıkları mı?

Hakkaten konusu ne lan benim hayatımın? Hayatı siktir et. Şu son bir ayın konusu neydi?
Konusuna da ana fikrine de kafam girsin! Yeter artık ya! Birisi start desin, motor desin, action desin, oyun desin, AKSIN artık hayatım. Ben de marttan erken rezervasyonlu temmuz tatilleri için otel aramaya başlıyım mesela. 23 nisanı hafta sonuna birleştirip 4 günlüğüne akyaka’ya kaçayım arabamla mesela. Çarşamba akşamı tiyatroya biletim olsun ya da pazartesi akşamı konsere gideyim mesela, hafta sonunu beklemeyeyim nefes almak için.
—Hah! Salak, Çarşamba tiyatrosu, Perşembe konseriymiş. Nelerden vazgeçiyorsun sen, farkında mısın?
—Sus. Lütfen sus. Hiç halim yok buna bu gece.
—O yüzden mi gecenin ikisinde çıktın yatağından. O yüzden mi bininci kez dinliyorsun aynı şarkıyı?
—Şimdi bu riski almazsam, başka ne zaman yapacağım?
—Bu tam anlamıyla bir risk değil ataletin yüzünden varabildiğin tek çıkış kapısı. Açmaya korkuyorsun çünkü o kapıdan çıkarsan geri dönmek epey vaktini alacak.
—Sus n’olur?
—Daha iyilerini yapabileceğini çok çok iyi bildiğin halde bunu bulunmaz/kaçırılmaz bir fırsat gibi satıyorsun çevrendekilere. Annene. Babana.
-…
—Niye ağlıyorsun ki? Büyük resmi çok net görmene rağmen hala aynı koltukta oturup aynı ekrana bakıyorsun. 3 ay oldu bak. Tek bir
—Başa dönmeyelim artık. Olmuyor işte. Kapana kısıldım burada. Hem de senin yüzünden! Sen içimde bas bas konuştukça, ben dışımda düğüm düğüm karışıyorum. Sen ben değilsin, ben de sen değilim.
—Bu önemli değil i zaten. Önemli olan Zeynep. O kim?
—Sen değilsin. Sen olmazsın. Seni kimse tanımıyor. Annem en sevdiğin yemeği, babam nasıl araba kullandığını, kardeşim ilk aşkından ayrılınca ne çok ağladığını bilmiyor. Hiç kimse tanımıyor seni.
—Peki bakalım, neymiş senin en sevdiğin yemek? Kimden öğredin sen araba kullanmayı? Öğrendin mi? Kardeşine “üzgünüm ama kendini buna hazırlamalısın” dediğinde hatırladığın kimdi, ilk aşkın mı? Yeter ki içimden çıksın diye yazıyorsun akıtıyorsun zehrini de, benden başka kim anlayacak şu yazdıklarını? Kim tanıyor seni? Sen tanıyor musun kendini? Nasıl tanıtıyorsun insanlara BENi?
—Nefret ediyorum senden! Orada oluşundan. Her fırsatta “ben buradayım” diye ortaya çıkışından. Sorularından…

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Sustu.
Bir doğumun sancıları bunlar. Biraz daha terleyeceğim nefese nefese.
Sonra kendimi doğurup kendimden, bir büyük çığlıkla başlayacağım yepyeniden.





evet evet
doğrusu bilmiyorum
dalıp dalıp gidiyorum böyle
dalıp gidiyorum ve dalgınlığımda bir kent
bir duvar, bir de sen, duruşunda güz özellikleri
dostlar, bütün dostlar içerde.

bir kent mi, bir yüz mü, binlerce yüz mü, bir kent mi
beyaz mı, daha mı beyaz, o kadar çok mu beyaz
bütün bunları kendime bir adres gibi sorup
hüznüme, kalbime, soğuğuma
gelecekten arta kalan bir mutluyum.
.
.
.
.
.
maviyi soruyordun, gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi
bir renk değildir mavi huydur bende
ve benim yetinmezliğimdir
ve herkesin yetinmezliğidir belki
denecektir ki bir süre
ve denenecektir
bir akşamüstünü düşünmek bir akşamüstünü düşünmekten başka nedir ki.

gelecekten utanarak dönen bir sevinçliyim
ya sizler
ey sırasını beklemeden gelen akşamüstleri.

Edip Cansever/GÜNLERDEN

Read more...

Salı, Mart 24, 2009

Rahatsız mavi, huzuRsuz gRi

sonunda bitti!

kendine güvenin insanı rahatlatan bi'şi olması lazım aslında. peki ben neden böyle rahatsız hissediyorum.

bitti işte!

eksiklerim var mı? var, olabilir.
ben sonuç olarak elimden gelin her şeyi yapmadım mı? yaptım.

şimdi oh bitti diye iç çekmem gerekirken bu huzusursuzluk neden hala?
dahası ne peki?

yeter artık ya, cevap istiyorum!
ne olacaksa olsun!

Read more...

Pazar, Mart 22, 2009

kaRanlık beyaz, paRlak tuRuncu

Ben hala ne yaptığımı tam olarak idrak edemedim galiba. Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim de, şimdi ne olacak? Salı günü de OK derlerse bana. (ki diyecekler, tüm olmaz olsun balık burcu sezgilerimle biliyorum bunu) Şakası var mı bu işin?
Benim ne işim var orada?

Peki ya demezlerse? “Olmadı canım, belki başka zaman” derlerse. Var mı bir B planım. Benim var da, ne kadar gerçekçi? Ayrıca babamı “olduğuma” bu kadar ikna etmişken tekrar başa dönersem…

Offffff ve ya poffffff ya da püfffffff.

Neyse bakalım. Her şey sonuçlansın hele.

Bi’de tüm bunlar olurken H. kişisi karşıma geçmiş “bu kızla var ya, tophane’ye gider tavla oynayıp nargile de içersin, F1 de izlersin, bağıra çağıra maçta seyredersin. Ama küfrettirmez bak, tavrını koyar kalkar. Balıkla rakı içmeyi de bilir, yaprak sarmayı da. Evinde sana bi’sofra hazırlar, bir misafir ağırlar aklın şaşar” diyor.

Ben elimdeki çatal havada, ağzım açık öylece kalakalıyorum. Bi’otuz saniye falan gözümün önünden kareler geçiyor. Bridget Jones’un ilk sahneleri gibi, konfetiler atılıyor, şampanyalar patlıyor, biz elele gelin arabasına doğru koşuyoruz kendisiyle.

“bu nasıl bi’tespit ya sen daha beni 3 gündür tanıyorsun”
“yanlışsa şurası yanlış de, düzeltelim”

Ah bu “ben bilirim” tripleri yok mu bir erkeğin, suratındaki o ukala sırıtışı Bu kendinden emin pozlara her seferinde kanıyorum, evet!

Bir maç muhabbetinin ortasına dalıp “liverpool’un never walk alone diye şarkısı vardı diğ mi, onların taraftarları da ingiltere’nin çarşı'sı bi’nevi” gibi bir laf ediyorum. Derdim sadece muhabbeti bölmek aslında. Birden oklar bana dönüyor, çok bilmişlikle genel kültürlülük arasında bir sıfat bulmaya çalışırken H. tutup bunları söylüyor hakkımda. Orda kalkıp bana liverpool’un renklerini sorsa bilmiyorum ama bu adam beni biliyor. Hakkaten de ben, benim sevdiğimin adamın beni böyle sevmesini istiyorum. Onu mango'nun kapısında saatlerce bekletecek bir tip olmadığımı fark etsin istiyorum. Biz birlikte bunları yaparken keyif alalım istiyorum. Ne bileyim, serin bir akşamüstü açık havada özene bezene hazırladığım sofrada ben onun tabağına balığını koyarken o da benim rakıma su koysun istiyorum.
Bana “hadi hafta sonu maça birlikte gidelim” dediğinde reddedilmeyeceğini ya da tavlada yenilirse dışarıdaki soğuğa buza aldırmadan ona mangalda sucuk yaptıracağımı bilmeli benim sevgilim.

Peki bu adam bunları bilirmişçesine hem de gözlerimin taa içine baka baka nasıl kuruyor bu cümleleri? Ben bu kadar yaklaşmışken hedefime, beni durdurmaya kalkmak değil de ne bu!?

Hayır Murphy Efendi. Bu sefer kandıramazsın beni. Evet, tekrar okumak için kopyalamış olabilirim tüm yazışmalarımızı ama son yazdığı maile cevap vermeyeceğim pazartesi günü. Hayır, Salı günü giyeceğim elbisenin onunla hiç bir ilgisi yok, tamamen görüşme için bir hazırlık o. Böyle adamların “tipi” olmadığımı öğreneli çok oldu ayrıca. Bu saatten sonra hiç kimse için 0 beden olamam ben.
Bunu daha önce de söylemiş olabilirim ama bu sefer “gerçekten” olmaz Mr. Eros. Ya da artık bu zamansızlıklara ilgilenen her kimse…

“Slumdog millionaire” yıllardan sonra listeme giren ikinci film olduysa ve "Sliding Doors"la birlikte bir numarayı paylaşıyorsa tek sebebi: “hayatta başımıza gelen her şeyin bir sebebi var”dır. Eğer dikkatle dinlersen, izlersen onu, sana sorduğu tüm soruların cevabını bir zamanlar bir yerlerde verdiğini görürsün.
Ben o cevaplardan birini verdim geçen Çarşamba. Gözümün önünden kare kare geçti yanıtlar. Hiç düşünmeden söyledim. Düşündüler taşındılar cuma günü gelip “Doğru” dediler bana. 'Haftaya Salı büyük ödül için son soruyu soracağız, canlı yayını kaçırma' dediler. Tüm yanıtları bu kadar net okuyamamış olabilirim. O yüzden işimi şansa bırakamam artık. Böyle boş cümlelerin peşine hayaller kuramam şimdi. Oturup çalışmam lazım bir tur daha…

Read more...

Çarşamba, Mart 18, 2009

heyecanlı mavi, umutlu yeşil


bugün geçti. bitti. stres, heyecan, mide ağrısı, kalp çarpıntısı.
yarın perşembe, sonra cuma, sonra haftabaşı.
sonra sonuç.
sonra haber.
sonra belki bir engel daha. onu atlarız sorun değil.
sonra...

sonrası belirsiz.
sonrası uzak.

öncesi karar...
öncesi bir fotoğraf.

şimdisi iş, şimdisi rapor.


anahtarı: hayırlısıysa olsun. değilse de kısmet...

Read more...

Pazar, Mart 15, 2009

biR acaip mim

Firefoxun formattan sonra hala tema seçemediğim turuncu sekmelerinde görünen görüntü bu: (cümleye bak beah)

2648 tane okunmamış mail, 30 taslak ve 438 adet blog postu. it means: ben yine kontrolden çıktım. Bak mesela on parmağı bırakıp klavyeye bakarak yazıyorum şu an. Ne ayıp bi’şey. Ayıp bi’şey demişken, fakeangel kişisi ne edepsiz bir hatunmuş öle. Beni yatağa atmayı düşündüğü yetmemiş, bi’de bana demiş “kızım allaaşkına söle sen blog aleminde kimi götürmek isterin”. İnsanlar hakkaten mastürbasyon yaparken düşündükleri kişileri yazmıyorlar buna cevap olarak diğ mi?
Aha aha. Bak zaten içmişim başım dönüyor. Höt diye cevap yazıveririm buraya, sonra Pazar sabahı başağrısıyla mı uğraşcam, yazdığım itirafla mı uğraşcam, al başına belayı. Yalnız var ya, hakkaten kafam çok güzel. H. bana bir martini içirdi öyle böyle değil. Bu çocukla, bizim ekibe geldiğinden beri pek kakara kikiri takılıyorduk, bugün bi’baktım bana bizim servisteki kızlardan birini soruyor. Ne desem beğenirsin: “ben de tırsmıştım böyle aramızda bi’yakınlaşma olacak diye, rahatladım şimdi” “ne diyosun ya” diye kalakaldı yavrucak. İyi bi’şey mi kötü bi’şey mi söyledi(m) anlayamadım. Gözünü sevdiğimin votkası sen adama neler dedirtiyorsun böyle. Yoksa cin miydi bizim martiniler. Aman neyse…

Laf kalabalığı yapıp şu mim pasını savuşturacaktım ama bu konuda yazan 3-5 kişiyi okudum da, pucca çok pis laf sokmuş, yediremedim şimdi. Yazayım bari.

Hımmmm
Ommmmmmmmmmmm
Eeeeeeeeeee……Iııııııııııııııııııııııııııı


Ya geçenlerde hakkaten aklımdan böyle bi’şi geçti. Adam bildiğin arıza. Düzenli okuduğum biri değil, o da beni bilmez, linkler arası sıçrarken okuyorum 1-2 sayfasını. Bi’gün (muhtemelen) sarhoşken bi’yazı yazmış. Off! Lan dedim bu adam yatakta nasıl acaba? Hemen alt+f4 yapıp çıktım tabi sayfadan.

Ha ben bunarlı yazdım ama link verir miyim? Tabi ki hayır!
Hem düşünsene, adam “yes bebek, ben de sana hastayım hadi yiyişelim” dese, dert. Beni bi’tarafında sallamazsa herifin egosunu şişirdiğimle kalıcam, ayrı dert. Ay yok, kalsın valla. Benim boyumu aşar bu işler. Hem bi’kere “evlenmeden olmaz” yahu! Şu blog alemi ne edepsizmiş de haberimiz yokmuş anam. Bir alla’n kulu da çıkıp hayırlı bi’şey için mim başlatmadı iki senedir. Şöyle partnerinizi çıldırtmak için bildiğiniz en süper taktik falan desenizde, biz de okudukça öğrensek mesela. Kocamıza kuru kuru zarımızı saklamasak diğ mi? Diğ mi?

Bak şimdi, Fenasi’nin yazısını okudum da, adam gayet usturuplu nedenler saymış. Öyle düşününce, yazdıklarından dolayı akıllıi dolayısıyla seksi bulduğum 2-3 adam birden geldi aklıma ama cık, yine de sıkar biraz isim vermek.
-------------o-----------------o------------------o-----------------------

Şu an Pazar 22:49. bunlar Pazar 03 sularında yazıldı. İmla falan hiç oynamadım. Yayınlamadan sızmışım. Sızdım yani. Bugün readerı da mailboxı da temizleyip derli toplu bi’şiler yazacaktım güya. 3 hafta sonra ilk kez kendime zaman ayırabildiğim bi’pazar bulunca bilgisayar başına oturmak yalan oldu tabi. Yarın da iş çıkışı 5 yıldır görmediğim bi’arkadaşımı göreceğim. Salı günü görüşmem var, heyecandan ölebilirim (sinerji, enerji, iyi dilek, dua, umut falan uygun bi’şeyler yollayın bana please) Çarşamba anneanneme uğrayacağım. Cuma sunum var falan bi’daha oturup yazamam herhalde. Baksana bir haftadır yorumları bile yanıtlamamışım. Nereye gidiyorum ben? Kuyruğa doğru yüzdüğüm ve büyük dalgayı aştığım halde neden giderek uzaklaşıyormuş gibi hissediyorum?

Neyse en iyisi böyle dağınık kalsın. Bu mim de böylece kalmasın; benden nautilus’a ve hüseyin’e ve buzcevheri'ne bulaşsın. Evet gençler var mı aranızda, "ben blog aleminde şunla sevişmek istiyorum" diyecek babayiğit :P

Read more...

Pazar, Mart 08, 2009

şiiRli mim


Fakeangel beni mimledi. Dedi ki; en sevdiğiniz şiiri yazınız.
Ben “en sevdiğin renk” dışında bu ‘en sevdiğin’ sorularına mümkün değil şıp diye cevap veremem. Düşüneyim diye “hafta sonu yazacağım söz.” dedim. Bir haftadır düşündüm mü? Düşündüm.

İlk önce Kent geldi aklıma.
Sonra Zeynep Beni Bekle.

Kesin bunlardan biri diyordum ki, bu gece son kararımı verdim. Benim en sevdiğim şiir, kesinlikle “Yalnız Bir Opera”

Murathan Mungan bir ayrılık hikâyesi değil, sanki bir hayat hikâyesi anlatır Yalnız Bir Opera'da. Kopyala yapıştır olsa da buraya baştan sona yazmaya elim varmıyor. Gün yüzüne çıkmasın istiyorum sanki. İçimde bi’yerlerde kalsın öylece…

Ama topu alıp kaçmıyorum tabi ki, oyuna devam:

Ms. Parılda geçenlerde Cummings’ten çok güzel bir şiir seçmiştiniz ama EN sevdiğiniz şiir hangisidir acep?

Kaptanzade sizi de oyunumuza davet etsek, en sevdiğiniz, sizi en çok etkileyen şiir hangisidir diye sorsak söyler misiniz acep?



dibine not: Yazıp bitirince hatta bilgisayarı kapatıp yatınca aklıma geldi "daha önce de sanki böyle bir mim yazmıştım ben" dedim. Kalkıp baktım ki, hakkaten yazmışım; "beni anlatan dörtlük" adıyla sevdiğim dörtlüğü seçmeye çalışmışım. Ve aklıma ilk Murathan Mungan gelmiş. Yaşlandıkça tutarlı bir insan haline geliyorum galiba, aferin bana!

Read more...

beyaz biR cevap


Aylak adam C., sevgilisi verdiği kitabı okurken der ki: “o’na verdiğim hikâyeyi okurken o kadar mutluydum ki. Bu büyük zevki ona ben yaşatıyorum diye.”
Kitabı ilk okuduğumda, bu cümlenin altını çizerken, bana bu zevki yaşatana teşekkür etmek istemiştim hemen. “Hani bak böyle bir cümle var ya kitapta, okurken öyle bir zevk aldım ben de” diyesim vardı. Hatta kitabı da birlikte mi almıştık sanki? Emin olamadım şimdi. Neyse işte, bunu yanlış anlayabileceğini (!) düşünerek vazgeçmiştim. Çünkü C. sevdiği kadının o'nun önerdiği kitabı okumasından mutluluk duymuştu, şimdi ben bu kitabı zevkle okudum diye, o da C gibi sevinmeyebilirdi. Sonra konuşurken “evet evet çok teşekkür ederim, çok beğendim.” tadında yusyuvarlak cümlelerle teşekkürler edildi, bitti.

Az önce Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısındayı bitirdim ve yine tam olarak böyle hissediyorum. Üzücü olan şu ki Murakami’yi bana birisi mi önerdi, kendim mi keşfettim kesinlikle anımsamıyorum. Gerçi bunun çokta önemi yok şu anda. Çünkü çok daha fazlasını yaptı bu kitap bana. Konuştu benimle. Bugüne dek bana “dokunan”, dokunabilen, dokunmuş olan herkes dile gelip konuştu sayfaların arasından benimle. Filmlerde mektup açılır, biz yazanın sesiyle dinleriz ya hani öyle işte.
Daha ikinci sayfada dile geldi. Önce kendi sesimden bir itiraf duydum. Çok geçmeden M geldi. O kadar yakındı ki sanki saçlarımı eliyle geriye atıp kulağımı açtı ve tane tane fısıldadı sözcüklerini. Sayfalar boyunca benimle en çok konuşanın o olacağını bilmeden defalarca okudum söylediklerini. Her seferinde kokusu daha da yakınlaştı sanki. E geçerken uğramış gibiydi. Tek seferde ne demek istediğini anlayamadığım upuzun bir cümle kurdu. Başımı kitaptan kaldırdığımda ardında bıraktığı gölgesi cama yansımış gibiydi. T karşımda oturmuş, elini dizime koymuş gözlerimin içine bakıyordu. Karşıma son gördüğüm haliyle çıkmıştı oysa söyledikleri öylesine “ilk”ti ki…


O kadar güzel bir tat ki bu damağımdaki… Birkaç eski anı, birkaç güzel adam, birçok güzel cümle, birçok güzel nota…

Dün öğle yemeğinde ikisi de yaza evlenecek olan B ile Z nin çeyiz muhabbetinin ortasında “ya kızlar sevdiğiniz adamlarla evleniyorsunuz, iki yastık bir kevgir eksik olsa n’olur ki” dedim. Gülüştük falan. Masadan kalkarken Z bana “sen nasıl bir adamla evleneceksin çok merak ediyorum” dedi. “ben de merak ediyorum” dedim. Şimdi Beethoven’ın 6. senfonisi çalarken kulağımda, kucağımda neredeyse yarısının altı çizilmiş bir kitapla oturmuşken ve yazarken ve “benim için seçilmiş” bir film izlenmek üzere hazır beklerken bu soruya yanıt verebilirim artık. Derim ki: “bana önerdiği filmi izlerken, aldığı kitabı okurken, seçtiği melodiyi dinlerken aldığım hazla böbürlenen ve böylesi hazlar yaşatabileceğim bir adamla.” Eğer bir gün evlenirsem, evleneceksem (ki bu konuda hiç hayali olmayan garip bir bünyeyim ben) ancak böyle bir adamla evlenirim herhalde. Yoksa bütün bir ömür nasıl geçer ki?

Read more...

Cumartesi, Mart 07, 2009

kıRmızı kaRanfil

Benim bu yıl kendime doğum günü hediyesi alacağım falan yok, bari bir şarkım olsun artık.
Bu şarkıya neden aşk şarkısı diyorlar bilmiyorum. Karanfil sevdiğim bir çiçek midir bilmiyorum. Bildiğim bu şarkının Aşkın Nur Yengi'nin şişe çaldığı zamanalrdan kalma bir şarkı olduğu. O zamanlar severdim diyemem. Ama sözleri kazınmış zihnime. Geçenlerde radyoda Mustafa Ceceli'den dinlerken bir anda eşlik etmeye başladım nakarata. Sonra buldum dinledim, dinledim, dinledim... Hangisi daha iyi söylüyor bilemedim ama bana "ah benim incinmiş karafil'im, kırılma, küsme sen yine bir şiir yaz, çok değil inan az kaldı az" diyenin bir erkek vokal olmasını istedim.


Read more...

Perşembe, Mart 05, 2009

akademik moR


Şimdi farz et okuldaymışım yine, okul ne yahu “akademi”deymişim, “paper” yetişecekmiş yarın sabaha. Her paragrafın ilk ve son cümlesini yazsam yer mi hoca bunu? Yok, dur madde madde yapalım. “Hocam ben hepsini okudum ama üzerinde tartışmak için ana noktaları çıkardım sadece” dersek daha kandrıkçı olabiliriz belki.

  • Anne ve Baba : means “servet.” Şair burada okuyanın gözünü çıkarmış. Demek istiyor ki: sen ne kadar minik beyinli bir şapşalsın ki; ben gidiyorum deyince annenin “hadi yavrum inince ara” babanın da “tamam kızım sen düşündüysen doğrudur, ayarladın mı biletini” falan diyeceğini düşündün. Düşünmekle kalmadın, inandın bi’de buna!

Bu çalışmada ailenin bir insanın en büyük serveti olduğunu annenin yemek masasını topladıktan sonra ( ki masanın kapatılıp, örtünün serilmiş olması “o” konunun kapatıldığına dair görsel bir alt metin içermektedir) içeride soyunduğunu bildiği kızının odasına çat diye girerek şefkatle “babanın 15 yıl önce bana yaptıramadığını sen yaptıracaksın” dediği paragraftan anlıyoruz. Aynı paragrafın devamında, yatağının üzerinde henüz annesinin söylediklerini hazmedememiş/idrak edememiş kızın birkaç ay önce babasından duydukları geliyor aklına. Çekmecesinden güncesini çıkartan kız babasının söylediklerini hatırlayınca anlıyor “vazgeçilmez” olduğunu. Pencerenin önündeki kalorifere dayanmış, yağmaya çalışan yağmuru izlerken “Vazgeçemeyeceğini” itiraf ediyor kendine. ( ki yağamayan yağmur metaforunun burada ikinci kez kullanılmış olması akış haline geçemeyişe yapılan bir göndermedir. Ayrıca kaloriferin sıcaklığı ile yuvanın sıcaklığı arasındaki bağ da dikkat çekicidir.)

Bu iki insanın biricik kızlarının doğum gününü unutmuş olması ise onların değerinden zerre eksiltmemekte, ancak karındaş adı verilen diğer zıpırın bu durumu kimseye hatırlatmayışı “aile gibi tükenmez bir serveti parçalayabilecek yegâne güç ancak gelin olabilir” yargısını doğrulamaktadır. Ayrıca bu çalışmada incelenen kızın çok fena bir görümce olacağını söyleyebiliriz ki bunun dersimizle hiçbir alakası olmasa da karakter analizi açısından elimizin altında bulunmasında fayda görüyorum.

  • Tekila: means “nimet” Araştırmacı bu çalışmada bizlere gecenin sonunda klozetle kanka olmadan, ertesi sabah baş ağrısı çekmeden güne başlamamıza imkan veren güzide içkinin yararlarını sıralıyor. Sabahın köründe süpersonik sıfatlı gudik insanlara akşam hiç bi'şey olmamış gibi "günaydın" diyebilmenizi sağlayan tekilanın aynı zamanda süper sosyalleştirici etkileri olduğu şaşırtıcı zıtlıktaki iki olay örgüsünde ele alınıyor.
Araştırmacı, üniversite gençliğinin kaçamak Bodrum geceleri klasiği olan Tekila boom boom partilerini anlatarak verdiği “tekila dost içkisidir ayrıyetten eğlencenin dibine vurdur” mesajıyle bu nimetin sosyal yönünü vurgularken, çalışma hayatının rutininde kaybolmuş bir beyaz yakalı kölenin yalnız bir İstanbul gecesinde yaptığı kaçamağı anlatırken kurduğu “shotların sayısını çoktan unutsam da kaç gün, kaç saat, kaç dakika olduğunu hala saniye saniye sayıyordum” cümlesiyle nimetin birbaşılığa yaptığı yoldaşlığı vurgulamaktadır.

İlk olay anlatırken kahkahalar arasında duyulan

“come fill your glasses and raise them high
and let us drink and not be dry
”

melodisi ile ikinci olayın geçtiği barda çalan

“yes i loved you dearly
and if you're offering me diamonds and rust
i've already paid
”

şarkısı ise her iki durumun tezatlığını bir kez daha vurgulamakta ve bu iki ruh haline de ustalıkla eşlik eden süper içki tekilanın sadece tekila olarak anılması yerine bir “nimet” gibi saygı duyulması konusunda çalışmaların ivedilikle başlatılması gerektiğini savunmaktadır.

Ay saat 1 olmuş ya, çok uykum geldi. Neyse şimdi yatayım ben, yarın sabah erken kalkıp çalışırım. Daha verimli olur hem.

Bok verimli olur. Sabahın 8ine toplantı mı konur be! Çıldırmış olmalı bunlar...

Read more...

Pazar, Mart 01, 2009

Rengahenk


Neydik, n'olduk...

Daha kim bilir neler olacağız.

Şubat bitmiş, Mart gelmiş.

Hoş gelsin... Yeni renklerle gelsin...


"Öldük, dünyayı şaşkın bırakıp gittik
yüzlerce incimiz vardı delinmedik
sersemliği yüzünden bilgisizlerin
renk renk düşünceler kaldı, söylenmedik."

Ömer Hayyam.
Dörtlükler.
Çev: Sabahattin Eyüboğlu. İş Bankası Kültür Yayınları

Read more...

Perşembe, Şubat 19, 2009

25inci mavi

Bugün benim doğum günüm. Aslında yarın ama ben bu cümleleri bitirip baştan okumaya başladığımda bugün olacak. Yani yarın bugün, bugün de dün olacak. Kısaca 19 Şubat benim doğum günüm olacak.

Karlı bir çarşamba sabahıymış ilk geldiğimde. Şimdi yeni yaşımı müjdeleyen sakin bir perşembe gecesi.

Yeni olan her şey güzeldir diğ mi?
Yeni yıl güzeldir listeler yaparken, yeni bir iş güzeldir ilk gün başlarken, yeni bir otomobil motorunun sınırlarını zorlarken, yeni bir ayakkabı, yeni bir elbise ilk kez giyilirken.
Yeni bir 27 nasıl olacak acaba?
Yeni bir 27 mi? Bunun eskisi olmuyor ki zaten. Bu yaşlar aslında hiç eskimiyor. Tek kullanımlık hepsi. "25 çok güzelmiş lan, ben bunu biraz eskiteyim, bi'5 yıl takılayım" diyemiyorsun. Yani ben diyorum da "hayat" bunu hiç sallamıyor 26-27-28-29-30 (yok daha neler 30 mu?!) gidiyor.

Tabi ben 27 diyecek miyim kimseye, elbette hayır! Bi'kere biten yaş söylenir ki ben daha 25imi bitirmedim şahsen. 25'e gelmeden yapmak lazım dediğim "bir şey" var hala. Onu yapmadan, yaşamadan bir adım öteye gitmem kimse kusura bakmasın.

Bu sene kendime yeni bir "KARAR" hediye edeceğim. 2005teki ve 2007dekiler kadar boktan olmayan arkası sağlam bir planla desteklenmiş kocaman bir kararım olacak 2009'da. (yalnız bütün kritik kararlarımı tek yıllarda vermişim ve şimdi onlar için 'boktan' diyorum. pek içime sinmedi bu durum benim ya, neyse) Vazgeçtim lan, bak düşününce acaip kıllandım ha. Ben gideyim yarın bi'cep telefonu falan alayım kendime. Klasik iyidir!

Hah işte alarm çalıyor! Bugün dün oldu, yarın bugün...

-E bir şarkı çalsaydık gitmeden.
-Ben bulamadım uygun bi'şey.
-Benim de hiç içimden gelmedi.
-Radyoyu açalım bakalım: T.I Feat.Justin Timberlake-Dead & Gone.
-Powerm bu, powerturke bak bakalım.
-Bakma boşver. Onlar söylesin.
-Tabi ya, hadi sen bi'şarkı hediye et bana bugün, doğum günü şarkısı olmasına gerek yok.
-Evet evet, sen! elinde mouse karşısında bilgisayar ekranı olan. Yeni bir şarkı söyler misin bana bugün ya da eski bir şarkıyı yeniden?
-Sana diyorum huuu! Bugün benim doğum günüm!

Read more...

Çarşamba, Şubat 18, 2009

tükenmez mavi, kuRşun laci


Şimdi ben blogu uçursam. Yani güncemi yırtıp atsam. Adresi de imha etsem. Kimse kullanamasa bir daha. Kaybolur mu hepsi? Unutulur mu 2 yıldır yaşananlar? Silinir mi anılar hafızalardan. Heyecanlar, arkadaşlıklar, kırgınlıklar, kızgınlıklar ve hatta mutluluklar. Ne yaparsam yapayım, tamamen silmek mümkün değil bunların hiç birini. Hiç ama hiç birini... Sanal kodlarını silsem, 69+5 kişinin readerında kayıtlı bunca cümle, baştan sona hem de, ne fena. Tenimdeki izlerini silsem, kapanmamış yaralarım kalır, elim takılır kabuklarına, yırtılır, fena. Ruhumdaki izlerini silsem, düşlerime girer sesinin yankısı, "geldin mi nihayet" diye uyanırım sevinçle, soğuktur oda, daha fena. Zihnimdeki algılarını silsem, her şey tüm çıplaklığıyla kalakalır, ne nefretin anlamı kalır, ne sadakatin, ne kopamayışım anlam bulur, ne de çekip gidişim.

Buradaki her nokta anlamlıydı. Her soru işareti bir cevap bulamasa da, her yanıt yeni bi'şeyler öğretti. Her nefes alışım dünyanın dengesini değiştirdi benim. Ben bu kadar çok abur-cubur yemesem afrika'da ki 3 çocuk büyüyüp mucit olabilirdi mesela. Olamadığına göre silemeyiz bu cümlelerin hiç birini. Bir virüs gelir belki bi'gün. Bir açarım ki uçmuş her şey. Hatırlanması gereken ne vardı diye zorlarım zihnimi:

Bir kaç mektup gelir aklıma belki.
Özrü dilenmemiş bir büyük eşeklik gelir ki, "unut bunu, unut bunu" diye kaparım gözlerimi sımsıkı.
Yeşil gözlü bir adam gelir ki, yeşil miydi gözleri sahiden emin bile olamam.
Erimiş bir kar tanesi gelir, tenime değenin hiç erimeyeceğini bilsem de inanamam gerçekliğine.

Başka başka...

Bir asker uğurlaması, bir de asker dönüşü gelir.
Belki bir-iki hikaye gelir. Belki de üç.
Dünyayı bırakıp gidenler gelir.
Sarhoş bir bar çıkışı çalan melodi gelir.

Başkaa...

Ayakkabı kutusuna atılamamış bir hediye gelir. Bir değil iki, kutuya atılmayacak kadar sonsuz bir hediyedir o gün alınan.
Keskin, sivri cümlelerim gelir.
Bir yalan gelir.
Afferimm bana tespitleri gelir mi acaba?
O gelmese de kızlar gelir.


Budur işte. Hepi topu 15-20 kayıt, geri kalan 300 küsürü bildiğin "hayat." Bir hayat silinip atılır mı hiç? Atılamaz. Atılabilse de tarafımdan yapılamaz. Üzerinde tarih yazan çikolata kağıtları bile dururken defterler arasında, olabilemez...

İş bu sebepten, yine yedekleri alınır yazılmışların. Fotoğraflar kontrol edilir dikkatle. Ipod senkronize edilir kayıtlı tüm notaları saklayabilmek için.

Ve geriye hiç bakılmadan komut verilir.

format c:
Bir de 'slash u' mu vardı sonunda?
Neyse şimdilik unformat hakkımız da saklı kalsın bakalım.

Read more...

Cumartesi, Şubat 14, 2009

şizofRen mavi


Domestik bir tarafım var benim, domestik denmez ona aslında gelenekçi hatta eski kafalı falan diyebilirim. Bir takım şeyleri illaki usullerine göre yapmak, ananelere bağlı olmak, gelenekleri yaşatmak… Ne bileyim tanımlayamadım işte. Bugün babaannemin 40 için Kur’an okundu evde. Babam “ha 40’ı 52’si 85’i, ha 105’i ruhuna niyetiyle okuyorsanız okuyun” dese de annemin yaptığı hazırlıklara sesini çıkarmadı elbette. Dedem öldüğünde de anneannem 15 gün önceden başlamıştı 40’ında ki dua için hazırlanmaya. Annem de bütün bir hafta, temizlikle, tatlıyla, pilavla, sarmayla, kişileri aramakla vs. uğraştı durdu. Sanırım 3. kuşak olarak ben de böyle bir tip olacağım. Oturup anlamadığımız bir dilde çeşitli dualar okumanın hiçbir manası olmadığına inansam da, buna “inanan” insanlar bir araya gelince garip bir sinerji oluşuyor. Edilen duaları dinlemek bile huzur veriyor insana. Ki çoğunlukla maddi şeyler için dua eden biri olarak, manevi duaları duyunca sadece “iman”ın insanı hayatta tuttuğunu düşünüyorum birden. Bu yıl “hacı” olan büyük halam “ya rab yalnız sana kulluk ediyor senden yardım diliyoruz, bu cemaate katılan kullarını kur’an yolundan, rızana erdiren doğru yoldan ayırma ya rabbi” diye dua edilince “ÂMİN” diyor. Herkes âmin diyor da, hala bir başka diyor. “tevhid” kavramını sorgulayacak oluyorum minicik aklımla. Neşe Hoca “…bizi bu dünyada evlat ateşiyle, ahiret âleminde cehennem ateşiyle yakma ya rabbi” deyince Hidayet teyze “ÂMİN” diyor, herkes amin diyor da 17 yıl önce 25 yaşındaki kızını trafik kazasında kaybeden teyze gibi demiyor kimse. O insanların inancıyla huzur buluyorum ben. Mantığı bir köşeye bırakıp “âmin”lere eşlik ediyorum.

Dağılıyorum böyle saçma sapan.
İnançtan, imandan, tevhitten bahsedecek değilim halbuki. Anneyle bütün gece yer sofrasında açılan baklavalardan, anneannenin incecik sardığı zeytinyağlı sarmaların pişme süresini dikkatle takip etmelerden, mutfakta seri üretime bağlanmış bir şekilde hazırlanan tavuk pilavlardan, tüm bu işin organizasyonu sırasında ve akabinde duyulan “aman da pek hanım kızımız, pek becerikli maşallah tütütülerin” egomu nasıl da şişirdiğinden dem vuracaktım. Bunların hepsi ben miyim hakkaten? Şirketteki, Taksimdeki, caddedeki, kanepede sudoku çözüp var mısın yok musun seyrederkenki, bilgisayar başındaki kız hep aynı kız mı hakkaten?

Peh!

14 şubat’ı da yedik anasını satayım. Şimdi kendi kendime ne hediye alacağımı HALA bilemediğim, bulamadığım bir doğum günü var önümde. 5 günde kendimi bir şeylere “layık görecek kadar” büyür müyüm dersin Sabrina?

Yarın çıkıp kendine çorap alsan kardır derim. Bütün desenli çorapların kaçık, hatırlatırım. Ayrıca o elindeki baklavayı bırakmazsan yeni elbisenle kırmızı pinpon topu gibi görüneceksin haberin olsun.

—Kırmızı pinpon topu olmaz bi'kerem
—Yeşil tenis topları var ama ya da beyaz yoga topları. top diye bi'nesne var hatta, yusyuvarlak hani.
—Sus tamam, sana soranda kabahat!



Read more...

ödüllü mavi



Fakeangel hanım kendisinden sonra en deli blog ödülüne beni layık görmüş. Ben de kendisini pek severim. İçten, sevimli, esprili, dolu dolu yazar o yüzden pek sevindirik oldum görünce. Tabi hemen kim çıkarmış bu ödülü diye merak ettim başladım geri geri gitmeye. Moda blogları arasında dolanan bir ödülmüş genelde biraz daha geriye gidince şuradan atılan pasla ülkemize geçtiğini gördüm. Hangi ülkeleri gezmiş diye biraz daha geri gidecektim ki, myshoebox.se adresi bir türlü açılmadığından ödülün kaynağına ulaşamadım. Neyse, ithal bir ödülüm var artık CVme eklerim bunu da =P

Şimdi benim de 7 kişiye ödül vermem gerekiyor. Böyle ödül mödül, beni aşar. Boyumdan büyük işler bunlar. Beceremem de zati. Ayrıca sanal mevzularda bugüne kadar mimlediğim herkes hep yazılarını severek okuduklarım oldu. Hatta geçen yıl mart gibi güncemi imha etmeye karar vermişken herkesi yazıp döktüm. O yüzden bu listeyi yapmak epey zor oldu.

Bi'kere "7 kişi seçiliyor" denilince işler karıştı. Zira readerın sadece 1 numaralı klasöründe (ki okunmadan geçilmezler klasörü olur) 40 küsür blog varmış. Bazıları çoktan kendini imha etmiş, bazıları taşınmış, bazıları yazmayalı yıl olmuş… Onlarca blog gezdim bu gece. Eskilere daldım gittim yine. Defalarca düzenledim listeyi, bi'de son dakikada eşitlik olsun sırf hatunları yazmayayım diye tekrar bir düzenlemeye giriştim ki, akıllara zarar…

Sonra herkesin hakkında 1-2 cümle bi’şey yazmak istedim… Ama onu da beceremedim ne yazık ki. Sadece şunu diyebildim. Onlar yazdıklarında ya bütün işimi gücümü bırakıp, kulaklarımı tüm dış dünyaya tıkayıp okuyorum yazdıklarını ya da özellikle okumayıp bekliyorum, kendime şöyle keyifli bir okuma anı hazırlayana kadar sabırsızlanıyorum. Komik, aylak, üzücü, dramatik, neşeli her bir cümleleri ayrı ayrı keyif benim için.

O yüzden kimseyi ayrı ayrı sıfatlamadım: sıcaklığıyla, komikliğiyle, umudunu kaybetmeyişiyle, sivri diliyle, samimiyetiyle ya da egoistliğiyle hangi sıfatla olduğu hiçte önemli değil, iyi ki yazıyor oldukları için dağıttım ödüllerimi ben. Buyrun buradan yakın :







Read more...

Perşembe, Şubat 12, 2009

can you hear me?
ben duyamıyorum mesela.


Read more...

Salı, Şubat 10, 2009

Candan Erçetin'in de doğum günüymüş bugün. İyi ki doğmuş!


"senin beni yanlış anlayışına
çoktandır heyecan duymayışına
canım yanıyorsa hala
korkmaya gerek yok yaşıyorum demektir."


Read more...

Anadilimde söylenmişi varken niye yabancı notalarla haykırayım ki?

Read more...

zehiRli mavi


Bu mudur yani? Bu nedir yani? Murphy falan? Bunca tesadüf ne amaca hizmet ediyor?
Neden hiç boşluk yok şu yaşananların arasında? Ardı ardına günler ve geceler nereye varmaya çalışıyor? Şimdi ben oturup anlatsam nokta olur mu bu cümlelerin sonu?

Geçen yıl bu zamanlar olmalı. Bir sene geçmiş herhalde. Doğum günümden önceydi sanki. Hayret bak o günün tarihi hiçbir yerde yok.
İş çıkışı bi’yemek mi yesek? Günlerden cumartesi sanki. Tabi ya, cumartesi. Ben işten çıkacağım o evden gelecek. Neyse yemeği boş verelim madem, iki tek atarız. Caddedeyiz. Suadiye’deki flagshipe arkadaşı bırakacağım, caddedeyim olacak. Sonra geriye doğru yürürken telefon açacağım. Bu kez başka bir üçüncü tekille yine caddedeyiz olacağım. Telefon çalıyor, açmak üzereyken şarjı bitiyor. Şarjı bitip kapanıyor. Ulaşılmaz olmak en çok korktuğum…

Flashback gibi düşün bu kareyi. Bunu izlemezsen filmin hiçbir esprisi kalmıyor. Gel şimdi bugüne.

Cuma gecesi. İş çıkışı iki tek atsak mı? Atalım. Oradan da anneanneye geçeriz. Altıyol’da trafik kilit. “Kızlar gelin karga’ya gidelim.” Kaç yıl olmuş gitmeyeli? “Hadi gidelim.”
Biraz işyeri dedikodusu. Ne çok şey kaçırmışım. Ama muhabbetin sonu illa ki; “erkek milleti değil mi köküne kibrit suyu!”

Cumartesi sabahı. “Anneannelerin en güzeli kahvaltı da hazırlarmış!” Surat mahkeme duvarı. Kırgın, kızgın ve de kaprisli. ‘İşin düşmese gelmeyeceksin’den giriyor, ‘zaten annen de geçen gün azarladı beni’den çıkıyor. Ve ağlıyor. Koca kadın kimse beni aramıyor sormuyor gelmiyor diye ağlıyor. ‘Ama anneanne sen istedin illa evimde yalnız yaşayacağım’ diye denmiyor tabi. “Bak bugün çıkarız bi’güzel alışveriş yaparız, ben sana bir yemek ısmarlarım”la aydınlanıveriyor yüzü. “Senin ayakkabıcıda indirim var yine, oraya da bakırız, aaa dönerken yüncüye uğrayalım, sen ip beğen ben yeni bir mod…” Telefon çalıyor.

“yaa bugün mü o?”
“terbiyesize bak, gelicem tabi ben de. beş gibi uyar bana. ok. araşırız”


“Yüncüye de gideriz diyordum da sen arkadaşlarınla yersin artık yemeği.”

Eyvah n’aptım ben?!

“Yok kuzum, ben onlarla gitmeyeceğim, buralarda olacaklarmış da bir kapıdan bakacağım kimler var diye.”

Çevir kazı yanmasın. Yandı bile. Senin karşındaki çocuk mu? Gönlü kırık huysuz ihtiyar.

“Aa tamam asma suratını. Onlara da uğramıyorum. Bütün gün seninleyim. Bak kapattım telefonu. Almıyorum da yanıma. Arayan soran olmaz artık. İstediğiz gibi gezeriz.”

Bırakıyoruz telefonu, çıkıyoruz yola. Çocuklar gibi şeniz. Yeni yıl manifestomuz ne diyor? Çocuklarla ve yaşlılarla daha çok vakit geçir. Aferin.


Cumartesi gecesi. Alışveriş yorgunu kanepeye yığılmaca. Fırlatılmış telefonu görüp, açmaca. Ekranda mesaj ikonunu görmek için aptal aptal beklemece. Tek bir “kim aramış” mesajı bile gelmediğini görünce küfredip, daha uzağa fırlatmaca.


Pazar günü anne, “dün seni arayınca sürekli “böyle bir numara kullanılmamaktadır” diyordu.” “Yok anne kapalıydı sadece. Hem seni beni aradın mı ki, mesajı falan gelmedi”

Pazar akşamı kardeş, “kızım kırk yılda bir kontör isteyeceğiz, onu anladın da mı koydun “bu numara kullanılmamaktadır” anonsunu.” “Ne anonsu ya, kapalıydı telefon sadece.”

Pazartesi gün ortası S.cim, “canım 40 kere aradım bütün gün “böyle bir numara yoktur” dedi telefonun, yüreğim ağzıma geldi. Hayır bana haber vermeden gidersin fena bozuşur bak.”

N’oluyo lan?! Bi yanlışlık var bu işte! Kapa telefonu, pişt yan masadaki arkadaşım çaldırsana beni. “bu numara kullanılmamaktadır.” Ne münasebet efenim. Ne münasebet. Bu numara yakında 10 yaşını kutlayacaktır ve ömrümce kullanılacaktır. Gülüşmece. Hadi gel, terasta bir kahve içelim. Kapalı telefonu masada unutmaca.

Pazartesi akşamı. Bir mail. Zehir zemberek. Oku. Oku. Oku. “….günlerdir arıyorum, telefon numaranı da değiştirmişsin ya, ne diyim. Bu hamleyle yendin beni artık helal olsun!”

Fazla uzağa gitme bir önceki maili de oku elin değmişken. “…yenilen ben oldum maalesef”


Neydi bizim oynadığımız ? Dama, tavla, satranç, pişti, tenis? Ben neymişim de haberim yokmuş, hem “hadi gel oynayalım” diye yapmadığım şebeklik kalmayacak hem de bir kalemde “yendim seni yaşasın kutlamaları”na başlayacağım öyle mi?

Şimdi ben desem ki görmemen gereken şeyleri gördün, duymaman gereken cümleleri duydun. Sen onları öğrenince büyü bozuldu desem.

Ben zehirli dilimi çıkarıp tısladım yine diyelim. Seni zehirlemek olsa niyetim, kanına girmez miydim şimdiye kadar? Ben sadece kendimi sokmayayım diye akıttım içimdeki zehri desem.

Boş ver demesem.

Sen nasılsa tek kelamda dönmemece çıktın hayatımdan. Ben nasılsa daha çok yıllar sayıklayacağım burada. Daha çok yıllar kullanacağım aynı numarayı. Ararsan elinle koymuş gibi bulursun yani. Sorarsan söylerim bile, yaklaşık bir yıldır telefonumun hiç kapanmadığını, kapalıyken yönlendirdiğim numaranın da çoktan “artık kullanılmamaktadır” olduğunu.
Sorarsan söylerim aslında, arkasına saklandığım sayıklamaların söylemekten en çok korktuklarım olduğunu.
Ben zehrimi toprağa akıtırken, gizli bahçemin topraklarını keşfetmenin en çok seni zehirlediğini…

Boş ver iyisi mi.
Yenilmişiz madem, önümüzdeki maçlara bakalım artık.



Read more...

Salı, Şubat 03, 2009

vasat yeşil


Cuma gecesi yok yok cumartesi. Tipik bir mojo gecesi. Müzik yüksek. O kadar yüksek ki ne çaldığını hatırlamıyorum bile. Gözlerim tek bir noktaya kilit. Gömlek beyaz, burun hokka. Uzun, oldukça uzun zamandır bir adamı böyle beğenmemişim. Beğenmek mi? Adamla göz göze gelsek üstüne atlayacağım. O, benim farkımda değil. Kolumdan çeviriyor biri, ‘ne bu samimiyet dostum’ bakışını takınacağım ama alkolün etkisi yüksek, maskelerimi istediğim hızla değiştiremiyorum.

“dışarıda konuşalım mı biraz”
“hala konuşacak yüzün var yani”
“sen! sen beni çok yanlış anladın”
“bırak kolumu”

Kalabalık, sıcak, ter, duman, gürültü, çok kalabalık.

“bana bir mojito versene”
Alkol fazla evet, misinler soru işaretleri gideli çok olmuş. Nasıl bu kadar emin olabiliyorlar kendilerinden. Ben mi bu kadar gazlıyorum bu adamları gerçekten. Daha neler! Arkanda bakmadan basıp gittin işte, artistik bir patinajla savurdun dumanını giderken. Ben iki satır laf sokunca mı geldi aklına insan gibi konuşmak.

“mojitooo hazııır”
Serin, ılık, ferah, taze. Fondip.

O da benim farkımda. Şerefe.
“biliyor musun hepiniz aynısınız. Önce kaçıp saklanıyorsunuz, sonra da ben gelip saklandığınız deliği kurcalayınca küstahça saldırıyorsunuz.”
“Oovv! Kızdırmışlar seni”
‘Hadi lan ordan aptal’ bakışımı hızla yerleştiriyorum yerine.

Koridor, uzun, motosikletler, temiz hava, soğuk hava, deri ceket, baş dönmesi, halka küpe, kırmızı cüzdan.

Köprüden geçerken mavi ışıklar görüyorum. Bir kıtayı arkamda bırakıyorum. Köprüden atlayıp kurtulan 21. kişi olmak istiyorum. “arabayı durdursana moruk” demiyorum, hayır.
“müziği biraz açar mısınız?” Ayılmaya başlamışım, evet.

“kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime”



Pazar akşamı yok yok pazartesi. Vasat bir gün bitimi. Yeşil görmekten sulanmış gözler. Zıp zıp toplar, raket tutmayı unutmuş parmaklar, koşmayı unutmuş kaslar. Yorgun öyle yorgun ki zihni boş, mutlu. Arabasını tamirden almış, evraklarını tamamlamış, bütün taslaklarını temize çekmiş, ardındaki tüm yarımları tamamlamış ya da silmiş atmış, saçları bile uzamaya başlamış. Bildiğin mutlu işte. Bir mesaj sesi, bir de telefonu değiştirse değmeyin keyfine.
“arayabilir miyim?”

Saçmasapan bir soru. Tuşlara basma kabiliyetin varsa ararsın. Söyleyeceklerin varsa da ararsın. Konuşmak istersem açarım. Ki açarım yani, küstahça saldırmayı sana yakıştırmam çünkü. Ve çuvallarım yine. Hepiniz aynısınız diyen ben değilmişim gibi, bunu ilk kez keşfediyormuşum gibi çuvallarım yine.
“ben döndüm işte… bitti falan”
“e güzel, hani giderken diyordun ki bık bık bık”
“ohooo unuttum bile onları çoktan”
Yuh! Lafımı bari ağzıma tıkamasaydın. “Seninle işim bitti bebek, hadi yoluna” demek için bu kadar acele etmeseydin keşke. Ben onu sana yine söyletirdim koçum, kurcaladım çünkü girdiğin deliği, biliyorum, içinde kalmazdı küstahlığın. Ama lafımın ortasına dalmasaydın keşke.

Bir korna sesi. Çok yakından. Kaldır kafanı direksiyondan. Dur bakma aynaya. Son bir şarkı falı tutalım radyodan. Ama bende kabahat “sesini duymak için bık bık bık” dediğinde çirkefleşecektim “hadi lan ordan hala ‘sesini duymak istedim’ diye maval okuma bana” diye başlasaydım eğer göt isterdi o cümleyi ortasından kesip lafları boğazıma dizmek.

Amaaan yavrum sen de!!! Bak aynaya bak. Yüzleş. Kim bu adamlar? “Pixelman” her biri. Benim kamera 7.2 megapixel. Yani yedi nokta iki MİLYON tane pixel bir araya geliyor ancak bir kare fotoğraf ediyor. Ölürken pixel pixel uğraştırmaz herhalde Allah baba beni, bir slayt gösterisi hazırlar. Diye umuyorum en azından.

Yeşil yeşil ışıklardan geçiyorum hızla. Daha hızla. Daha hızla. Bir şehri arkamda bırakıyorum. Hızlanmalıyım daha. Daha. Ama dur, dur, dur! Ardımda bıraktığım şehir doğru da ben ters yöne gidiyorum. Nefes nefese kalmışım. Nereye gidiyorum?

Son bir şarkı tutuyorum radyodan

“bencil, ruhsuz ve boş gözlerle karşımdasın yabancı halinle”



Pazartesi gecesi yok yok Salı. 3 tane yaşlı, gri uzun sakallı adam var. Küçük sarı bir odada beni sınıyorlar. İngilizce biliyorum diyorum inanmıyorlar. Deneyimim var diyorum bakmıyorlar. Biri kolumu tutup “Ne zamandır inanıyorsun?” diyor. Gözleri bembeyaz. Korkuyorum. Bunların huyuna gitmek lazım diye düşünüyorum, bu sorunun bir doğru cevabı vardı ama neydi? “ezelden beri” diyorum. Balkonun kapısını açıyor bana. Sarı mermerli, uzun, ince, dar bir balkona çıkıyorum. İzmir’deyim. Kendime dışarıdan bakıyorum. Saçlarım uzun rüzgarda savruluyor. Bir televizyon haberi gibi ‘Köprüden atlayıp kurtulan…’ diye başlıyor dış ses. Balkondan atlıyorum. Düşmeden kan ter içinde uyanıyorum. Üşümüşüm. Saç diplerim ıslak. Midem fena.
Kusuyorum. Kusuyorum. Kusuyorum. İçimde büyümüş sustuklarımdan kurtuluyorum…



dibine not: Acemi bir yazarın kötü bir hikâyesi bu. Hangi zamanda, hangi mekânda yaşandığı belirsiz. Kaçı uydurma o cümlelerin, kaçı gerçekten gözüne baka baka söylenmiş, bilmiyoruz. Hepsi bi’yana kim yaşamış bunları? Kim o adam? Adamlar? Bir isimleri vardır elbet. Peki ya sıfatları? Birinci tekil şahıstan dinliyoruz olanları da, kim o kadın?
Acemi bir yazarın nane-limon kokulu ekşi bir hikâyesi bu. Yaşanması için harcadığı zamana acıyıp yazdığı. Yazan artık kurtaramaz sermayeyi de belki yapımcı kotarır maliyeti diye yayınladığı.


Read more...
doradoraa [at] gmail [nokta] com

ne güzel demişleR

deli saçması

  © Free Blogger Templates Blogger Theme II by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP